18 Mart 2018

Paris’in Yirmi Semtinin Merkez Komitesinden Devrimi Savunanlara


Ülke, yüce bir çaba doğrultusunda, hep birlikte ayağa kalkıyor. O, bir kez daha kendisinin bilincine varıyor ve bu bilinç, özünde 1792’de yürütülmüş olan devrimci mücadelenin taşıdığı bilinçle aynı.

Bu savaşın neye evrilmesi ve nasıl yürütülmesi gerektiğini idrak edip etmemek devrim partisinin işi.

İki tehlikenin kıskacındayız. Önümüzde dış düşman, ardımızda gericilik. Savaş, tüm acımasızlığıyla yürütülmeli, ne düşmanla ateşkes yapılmalı ne de zayıflığa yer olmalı.

Ateşkese ve diplomatik müdahalelere de geçit verilmemeli. Bizleri her şeyden fazla korkutan şeyler bunlar. Bir ateşkes ve bir tür müdahale, ancak utançla sonuçlanabilecek ve illaki geçici olacak bir barış hazırlığından başka bir şeyi ifade etmez. Cumhuriyetin boğulması, bu sürece dair bir alamettir. Başımızdaki yöneticilerin iktidarsızlığı ve korkaklığı yüzünden bizler, kraliyeti tekrar kurduk ve vatana bir kez daha ihanet ettik.

Çizmeleri o kutsal toprağımızı çiğnediği sürece düşmanla barış yapılmamalıdır! Barış şartlarını düşmana iletmek yerine dikte etmek gerekir ki bu da cumhuriyete kalmış bir iştir.

Onların şunu kafalarına sokmalarını sağlayalım: Düşman, karşılarında “büyük savaş” da denilen olguya dair klasik formüllere indirgenen ve bir tür insan öldürme sanatını ifade eden geleneksel savaşı bulmayacak. Bu konuda son sözü Wissembourg, Reischoffen ve Sedan çoktan söyledi zaten.

Karşılarında bulacakları savaş, bir tür kitle ayaklanması, gayrinizami birlikler, saklanmış nişancılar, pusular, baskınlar, çalılıklara ve koyaklara konuşlanmış savaşçılardan ibarettir. Kimsenin ne yapacağını bilmediği bir halk, elindeki tüm imkânlarla karşısına çıkan düşmanı yok edecektir.

Dünyanın tüm cumhuriyetçileri, Fransa, İtalya, İspanya, Macaristan, Danimarka ve Polonya, hürriyet adına ayağa kalkın! Siz Alman kardeşlerimiz, Ren Nehri’nin öte yakasındaki proleterler, oturup bizim zafere ulaşmamızı, Almanların da felâketle yüzleşmesini, kendi özgürlükleriniz adına talep edecek misiniz?

Kendi özgürlükleriniz için Almanya’nın felâketle yüzleşmesini isteyecek misiniz?

Bizleri aynı düşman kandırıyor, siz de bizimle birlikte, aynı anda o özgürlükleri elde etmek için ayağa kalkacak mısınız?

Emek harcayan herkes, ayağa kalkın! Ezilenler için dövüşün ve adalet yolunda mücadele edin! Çünkü bilin ki halklar ve krallar hakkında yargıya varacak olan o büyük savaş geldi çattı. Bu insanüstü düellonun bir tarafında güç bir tarafında hak, bir tarafında kulakları sağır eden toplar bir tarafında yol gösteren akıl, bir tarafında Atilla’daki kadercilik bir tarafında devrimci düşünce duruyor.

Tek tek ve grup olarak bizler cesuruz ve davamıza bağlıyız. Bizler, hürriyet için dövüşmesini bilen, talepler için verilen mücadelelerin eski neferleriyiz!

İtalya en meşhur temsilcisini bize gönderdi.

GARIBALDI FRANSA’DA!

Selam olsun o yurttaş askere! Fransa ve devrim adına selamlayalım onu! Amerika’nın kahramanı, İtalya’nın kurtarıcısı bize gelip o milleti rahimden çıkartıp alan gayrinizami savaşı bize öğretsin ki biz de Fransa’mızı doğurabilelim. Bize gelsin Garibaldi, gelsin ki askerlerine ve ordusuna kavuşsun.

Lyonlu kardeşlerimiz de gelsin. Başında cesur Cluseret’nin bulunduğu devrimci orduları, Garibaldi’nin önderlik ettiği beynelmilel devrim ordusuna katılsın.

Marsilya, Toulouse, Bordo, Lille, Dijon, Rouen komünleri, cumhuriyetimizdeki tüm kentler silâhlı yurttaşlarını bize göndersin. Devrimci Paris onları karşılayıp kucaklayacaktır. Zaten bitap düşmüş olan, karşısında kendi gücünü katbekat aşan bir güç bulan, ümitsizliğin kahrettiği Paris’te düşman, o hiç tanımadığı kuvvet karşısında geri çekilecektir: Elde silâh, tüm halk, onurunu kurtarıp hürriyetine kavuşacaktır.

Silâhlı yurttaşlara selam olsun!

Ya ölüm ya zafer!

Yaşasın evrensel cumhuriyet!

Merkezî komitedeki 180 delege adına, komisyon üyeleri: Leverdays, Oudet, Napias-Piquet, Vaillant The Bureau: Oturum başkanı; E. Dupas. Denetçi, sekreter: Goulle. Muhasip, D-Th. Regere.

1871
Kaynak

, ,

My Lai Katliamı

16 Mart 1968’de gerçekleşen My Lai Katliamı’nda 504 kişi öldürüldü. Elli yıl önce bir bölük asker Son My köyüne girdi ve büyük bir kısmı yaşlılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşan sivilleri katletti. Sonrasında bu olay My Lai Katliamı olarak anıldı.

1. Katliam, Son My köyüne bağlı My Lai mezrasında sabah saat 5:30’da başladı. Asıl hedef 48. Viet Cong Alayı idi. Helikopterlerden inen Amerikan askerleri evlerin kapılarından ve pencerelerinden içeri el bombaları atarak ilerlediler.

2. Üç ilâ dört saat içerisinde askerler 504 silâhsız sivili katletti. Bazıları bulundukları yerlerde bazıları da götürüldükleri boş arazilerde öldürüldüler. Kurbanların bir kısmına işkence edildi, can verene dek süngülendi. Kadınlara ve kızlara tecavüz ettiler. Etlerine bölüğün adı yazıldı. Saldırıda sadece bir Amerikan askeri yaralandı, o da kendisini ayağından vurmuştu. Viet Cong militanları bulunamadığı için operasyona son verildi.

3. Helikopteriyle bölgeden geçen, Lawrence Manley Colburn isimli bir asker iki arkadaşıyla katliama şahit oldu. Askerler helikopteri durdurmak için ateş açtılar. Otuz yıl sonra bu üç askere madalya verildi.

4. Ronald L. Haeberle isimli ordu fotoğrafçısının çektiği fotoğraflar ortaya çıkana dek bu katliam görmezden gelindi. Renkli fotoğraflar da çeken Haeberle, bu fotoğrafları 1969’da ABD ve Avrupa medyasına sattı. Bu fotoğraflar, bilhassa ABD’de skandala yol açtı ve katliam ile ilgili olarak soruşturma başlatıldı. Katliam haberleri, ülkede barış hareketine de ciddi bir ivme kazandırdı ve halkın Vietnam Savaşı ile ilgili algısını köklü bir biçimde değiştirdi.

5. Katliamın suçu sadece William L. Calley isimli bir yüzbaşının sırtına yıkıldı. 22 kişiyi öldürmekle suçlanan Calley, müebbet hapse çarptırıldı. Fakat Başkan Nixon, bu cezayı iptal etti ve Calley’nin cezası bir günlük hapis cezasına ve üç yıllık ev hapsine çevrildi.

6. Bir tahmine göre, 1965-1973 arası dönemde Vietnam’da bir ilâ iki milyon Vietnamlı öldürüldü.

Kaynak

, ,

Tayvan

Mesele, itikatta liberal amelde Kemalist olana, liberalizmin ve Kemalizmin düşman gördüğü bir dine saldırarak yedeklenmek. Pratikte liberalizmi ve Kemalizmi dolaylı olarak beslemek. Seçim siyasetine, parlamento koridorlarına sevdalananların herkesi kendisi gibi kılma çabası.

Bu koşullarda mesele, Batı’ya ve onun iç devletine yaranmak adına, Müslüman’a vurarak yükseleceğini zannetmek. Yoksulla bir muhabbetinin olmadığını bu sayede gizlemek.

Sömürü ve zulüm tüm araçlarını takviye ediyor, kimin umurunda? “İslam” diye düşmüş bir bayrak var, çiğneyelim, bunu gören efendilerden hayat dilenelim yeter bize! Bugün tek siyaset bu…

* * *

Duvar gazetesi, patronlar dünyasına hoş görünecek bir muhtevaya sahip. Radikal’den daha beter. Piyasanın solcularını toplamışlar, fikre ve eyleme yön vereceklerini düşünüyorlar. İran’da düşen bekârlık partisi uçağına ailelerden daha fazla ağıt yakmasının sebebi burada. Saygı ve sadakat gösterilmek zorunda sonuçta.

Erbil konsolosuymuş bir yazarı. Petrol şirketine siyasi danışmanlık(!) yapmış. Bildiği siyaset, sömürgecilikten ve yağmacılıktan mülhem. Aydın Selcen’in Kıbrıs yazısı, işgalciliğin propagandasının nasıl yapılacağına dair iyi bir örnek.[1] Üstelik Selcen, Türkiye’de Çin Devrimi’ne benzer bir devrimin olduğunu sanıyor ve Kuzey Kıbrıs’ı Tayvan’a benzetiyor. Selcen, ne tür imgeler kullanacağını iyi biliyor.

İngiliz emperyalizminden kalan izler arasında dolaşırken nefes aldığını söylüyor mesela. Ne güzel! Oraya kimlere danışmanlık yapmaya gitti acaba? Yere göğe sığdıramadığı Denktaş ailesi olabilir mi? Övgülerin ve danışmanlığın İsrail boru hattı ile alakası var mı?

* * *

Aydın Selcen, nerelere mesaj vereceğini iyi biliyor. Türk tarafına dair bir yaklaşımı ifade ediyor. Madalyonun diğer yüzünde de bir “Kürt” duruyor. Herkes devrimcilik yaparken, üniversite bahçesinde şiir okumakla övünen yazarımız, edebiyatı siyaset zannediyor. Okuyarak gerçekliğin dönüştürülebileceğini düşünüyor. Edebiyattan da siyaset kadar anlıyorsa, vay hâline!

Selim Temo, devletin Kürt tasavvuruna ait sınırlar dâhilinde konuşuyor aslında.[2] O sınırları aşınca öleceği korkusuna kapılıyor her seferinde. Bu sebeple, bir yerlerde efendilere gizli mesajlar veriyor ve hep boğaza nazır restoranların penceresinden bakıyor politik hayata. Ömrü boyunca verdiği ödünler bunu gerektiriyor çünkü. Kendisine “eleştir” dedikleri şeyleri ağzına doluyor.

Edebiyatçı ya, Demirtaş’ın kitabının içeriğine dair tek laf etmiyor, “bizim yayınevinde çıksaydı da biraz para kazansaydık” diyebiliyor ancak. Demirtaş, alınıp satılabilen, kârlı bir “proje” sonuçta!

Aklında küçük burjuvaya has, sınırsız-sınıfsız bir kurgu var. Derdi, Batı’ya dönüp “bu AKP İslamcı, biz onunla mücadele ediyoruz” pozu kesip alkış toplamak. Sur Cihangir olacaksa, fazlasına gerek yok zaten. “Manevralar” dediği, kendisine dair bir kılıf bulma çabası.

O sınırsız-sınıfsız kurgu, bir tür “Kürt”. Gerçek Kürt’le alakası yok. Hatta onu hiç umursamıyor da, ona hep tepeden bakıyor. Herkesi her türlü sorunun Kürt olmamanın sonucu olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu Kürt de fazla devlet ürünü, sömürgecilik tahayyülünün çıktısı… Mücadelenin oluşturduğu bir şeyin tasfiyesi, Temo gibilerin zihin dünyalarında gerçekleşiyor. Manevra yaptığını, akıl oyunlarında iyi olduğunu, efendilerle eşit ilişkiler kurabileceğini düşünenlerin derdi, o mücadeleyi ve onun kurduğu Kürt’ü tasfiye etmek. Sömürgecilik, havuç ve sopayı ellerinden hiç düşürmüyor.

“Emperyalizmle ilişkiyi eleştirenlerle Kürd’ü öldürenler bir” diyor sonra. Çünkü Temo, aslında emperyalistlerden yana. Ve zaten emperyalizmle ilişkiyi kimse eleştirmiyor.

Güya küçük ve aşağılık gördüğü Kürd’e diyor ki “emperyalizmden bahsedenler öldürüyor sizleri, uzak durun onlardan.” Bunun için de Temo, ittihatçı bir öcüye işaret ediyor, ama döne dolaşa onun sözüne giriyor. O, Kürt olmaktan bıkıp o oluştan kurtuluşun imgesini kendisinde kurmuş, varlığını o imgeyle tanımlamış. Esasen ittihatçılık dediği şey de Temo gibi sınırsız-sınıfsız “Türk” icat eden bir ideolojik yönelim. Temo onunla yarışıyor, ona haset ediyor, ondaki kibri paylaşıyor. Ve döne dolaşa bunu tavsiye ediyor. Çok yüce gönüllü, ama herkesin o tavsiyeye uyamayacağını, herkesin Kürt olamayacağını iyi biliyor.

Çünkü İslam diye bozucu, yıkıcı bir unsur var orta yerde. Derdi, İslam’ın Kürde karşı kullanılmasıymış. Özne olabilmek, sadece onun gibilere mahsus. “Özne” ve “İslam” kelimelerini kasten kullanıyor, kimlere mesaj vereceğini iyi biliyor. Bahsini ettiği Soğukoğlu imam değil, ajan. Bu “Müslüman âlim” üzerinden örneklediği “İttihatçılık” da yüz yıldır kendisi gibi cümleler kuruyor oysa. Temo, döne dolaşa itilafçı çizgiye örgütleniyor. İtilafçılıksa ittihatçılığın erişemediği yerlere uzattığı kolu.

* * *

Sömürgecilik ve emperyalizm, ruhta, akılda ve amelde karşılık bulmalı. Duvar’ı buradan okumak lazım. Suriye devletine küfredenler, “rejim” diyenler, Lazkiye’nin Alevilerce yağmalandığını söyleyenler, bugün Efrin’e Suriye ordusunun girmesini istiyorlar. Batı’nın İslam karşıtı söylemine sığınarak, “koministlik” pozu kesenler, fena yanılıyorlar.

Bugün sol, Onur Yürüyüşü’nde Cihangir’de soyunup dans eden transları, 8 Mart’ta “orospuyuz biz” diyenleri savunmayı devrimcilik olarak satma imkânı buluyor. AKP, bu hâlden memnun. Solcular, omuzlarına taktığı apoletlerden, sırtlarını sıvazlayan elden memnun.

Filistin’de İsrail’in, İran’da diasporadaki solcuların halka zorla porno izlettirişi belirliyor bu çizgiyi ve bu çizgi, bugün solu keserek kalınlaşıyor. O çizgi üzerinden beden ve eylem tasavvurumuzu sömürgecilik önünde diz çöktürüyorlar.

Feminizm, bacak arasına ve genital organlara kapanıyor ki ideoloji ve siyaset, kimliğe kapatılabilsin. Böylelikle o genital organlara sahip herkesi örgütleyebileceğini sanıyorlar. Döne dolaşa o organlara örgütleniyorlar. Eskiden kol gücüne sahip herkesi örgütleyeceğini düşünenler, huylarından hiç vazgeçmemişler anlaşılan.

Sömürgecilik ve emperyalizm buradan ilerliyor. Biyopolitik imkânlar buluyor her seferinde. Bu noktada “ben kadınım, kadın olmadan anlayamazsın” deme imkânı bulunuyor. Efendilerin biyolojisi, iktisadı ve coğrafyası teoriyi tayin ediyor.

Aynı kapatma Kürt için de geçerli. Kürt, gerçek dışına, metafiziğe ait bir kurgu olarak, cümle âleme dayatılıyor, Kâbe’deki kara taş gibi, tavafın merkezine konuluyor. Onu merkeze koyanlar, aslında nişan tahtasının orta yerine yerleştirdiklerini gayet iyi biliyorlar. Onlar, kadından ve Kürt’ten kurtulmak isteyenler. Kurtuluyorlar da. İslam’dan kurtulanlarla Kürt’ten, İşçi’den veya Kadın’dan kurtulanların kavgası, ortaoyunu!

Bugün sol neye ağırlık veriyorsa, söyleminin merkezinde ne duruyorsa, emperyalizm ve sömürgecilik o kapıdan ilerliyor demektir.

Aydın Selcen’in de Selim Temo’nun da kafasında Tayvan vardır. İttihatçılık vs. derken kastettikleri, Çin’dir, Pol Pot’tur, Stalin’dir, Kuzey Kore’dir. Ayn Rand dünyasına örgütlemek istedikleri halklar, onlar için mide bulandırıcıdır. Ölüm diye gösterdikleri, sıtmayı sevdirmek içindir.

Efrin’i Kıbrıs’ı göstererek anlatan bir “siyasî danışman”ın kimlere hizmet ettiği açıktır. Ama Temo’ya göre, o hizmet edilenlerin cümle içerisinde kullanılması suçtur, dilbilgisi hatasıdır, hatta gericidir, terakkiye manidir. Temo’yu “emperyalizm” gibi kelimeleri kullanıp onun izlediği dizileri huzur içerisinde izlemesine mani olmak, kimsenin haddine değildir!

En geniş hâliyle, 1 Mart’ta toplanan kitlenin eritilmesi, dağıtılması diye bir emir vardır ortada. Bugün nesnel olarak o emri adım adım yerine getirenlerin Suriye’ye dair sözleri ve eylemleri hükümsüzdür. Kendisinden başkasını görmeyenler, herkesi körleştirmeden rahata eremezler!

Eren Balkır
17 Mart 2018

Dipnotlar:
[1] Aydın Selcen, “Lefkoşa’da Bir Nefes Özgürlük”, 14 Mart 2018, Duvar.

[2] Selim Temo, “Artvin’den Afrin’e”, 14 Mart 2018, Duvar.

17 Mart 2018

İnsan Hakları Kâfi Değil


1981’de oyun yazarı Zdena Tominová, memleketi olan komünist Çekoslovakya’dan çıkıp Batı’ya uzun süreli bir ziyaret gerçekleştirdi. İlk önce, ders vermek amacıyla Dublin’e uğradı. Kendi ülkesindeki politik rejimi eleştiren ve Václav Havel gibi isimlerin Ocak 1977’de başlattığı 77 Bildirgesi isimli hareketin sözcülerindendi. 77 Bildirgesi, insan haklarının uluslararası düzlemde önemli bir şiar hâline gelmesini sağlayan ilk muhalif örgütlerden biriydi.

Gelgelelim Dublin’deki konuşmasında Tominová, dinleyicileri epey şaşırttı. O, devletin komünist politikalarından istifade etmiş biri olarak büyüdüğünden, gençlik döneminde tanık olduğu ideallere ve maddi eşitlik üzerine kurulu siyasete minnettar olduğunu söyledi. Konuşmasının bir yerinde, çocukken ülkesinde tüm sınıfların düzlendiğinden bahsetti ve şu cümleyi kurdu: “İmtiyazsız biri değildim ve her şeyi yapabiliyordum.” Herkesi şaşkına çeviren bu türden sözler, 1968’de Prag Baharı’yla gündeme gelmiş reformların bastırılmasına tanık olmuş, 77 Bildirgesi hareketine üye olduğu için saçlarından tutulup kafasının kaldırıma vurulduğuna tanıklık etmiş birinin ağzından çıkıyordu üstelik.

Devlet yetkilileri, “hapse girmek istemiyorsan terk et ülkeyi” dediklerinde bile Tominová, kendi kuşağının sosyalizm fikrine bağlı kalmayı bilmişti. İrlanda’da kendisini dinleyenlere de aynı şeyi söyledi: “Eğer bu dünyanın bir geleceği varsa, onun sosyalist bir toplumla varolacağını düşünüyorum. Bu toplum, sırf zengin bir aileden geliyor diye kimsenin önceliklere sahip olmadığı bir toplumu ifade ediyor.” Üstelik Tominová bu idealin belirli bir yerelliğe has olmadığını da söylüyordu: ona göre, “sosyal adaletin hüküm sürdüğü, tüm insanlar için varolan bir dünya kurulmalı”ydı. Tominová’nın da net bir dille ifade ettiği üzere, sosyalizm insan haklarının bulunmaması için başvurulan bir tür mazeret olarak kullanılmamalıydı. Ona göre, kendi ülkesi ve tüm dünya, insan haklarıyla alakalı genel bir çerçeve oluştu diye eşitsizliğe karşı mücadeleyi terk etmemeli, bu çerçeve mücadeleden kaçışın bahanesi olarak görülmemeliydi.

Bugün Tominová’nın sözleri herkese tuhaf geliyor: onun dile getirdiği insan hakları idealleri ortak kabul gören bir görüş hâlini aldı ama öte yandan da sosyalist idealler toprağa gömüldü. Eldeki verilerin de gösterdiği kadarıyla, geçen yüzyılın sonuna dek kaleme alınmış metinlerde “sosyalizm” sözcüğü “insan hakları” terimine kıyasla daha fazla kullanılmış. 1989’da Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte popülerlik düzeyleri süreç içerisinde değişmiş. İnsan hakları anlayışı yaygınlaştıkça insanlar, kendilerini sınırların ötesindeki yabancılarla tanımlama imkânı bulmuşlar. Fakat aynı süreçte piyasaların serbestleşmesi, serbest ticaretin öne çıkması, ticareti ve piyasayı yönetme görevinin başka ellere geçmesi sonucu eşitsizlik daha da kökleşmiş. İnsan hakları, zenginler daha fazla güç ve servet elde ettikleri koşullarda, ahlâk üzerine kurulu dilimizin en çok başvurduğu ifade hâline gelmiş.

Kırk yıl sonra insan hakları hareketinin bu yeni politik ekonominin gelişimiyle nasıl örtüştüğünü yeniden değerlendirmeye tabi tutmak ve serbest piyasa ideolojisinin ulaştığı zafer ile eşitsizliğin artışı meselesine karşı kendi adalet anlayışımızı tekrar tarif etmek zorundayız. Ayrıca bizler, Tominová’nın insan hakları ile en geniş mânâda sosyal refahı, birini diğerine feda etmeden birleştiren yaklaşımını nasıl yeniden gündeme getireceğimizi sormak durumundayız.

Bugün insan hakları hareketinin dile getirdiği, bireylerin doğaları gereği, müzakere bile edilemeyecek hakları olduğuna ilişkin temel öncülün yüzlerce yıllık bir geçmişi var. Fakat tarihte insan haklarını adalet üzerine kurulu beynelmilel bir dil olarak gören anlayış, nadiren rastladığımız bir anlayıştır.

On sekizinci yüzyılda Avrupa’da ilk dile getirildiği biçimiyle, insan haklarının öncelikli amacı, devrimleri meşru kılmak ve egemen ulus-devletler inşa etmekti. Haklar, yurttaşların imtiyazlarını ve yurttaşlığın anlamlarını müzakere etmekle alakalıydı ve en geniş biçimde devlet sınırları içinde tatbik ediliyorlardı. Bu durum, kırklı yıllar boyunca devam etti. İlgili dönemde dünyanın birçok yerinde sayısız insan, imparatorluk dışında yurttaşlık hakkı elde etmek için mücadele etmekteydi. 1948’de Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ni kabul etti. Metinde bol miktarda ekonomik ve toplumsal haklardan dem vuruluyor ama bu hakların yurttaşların için geçerli olduğu da söyleniyordu.

Otuz yıl sonra insan hakları, Uluslararası Af Örgütü gibi dünya üzerinden düşünüp hareket eden örgütlerin kutsal sözü hâline geldi. Bu tür örgütler, ekonomik ve toplumsal haklara değil, insanların hayatta kalma meselesine odaklanmaktaydılar. Aynı şekilde insan hakları savunucuları, adalet için şiddete başvurulmasını eleştirdiler, bunun yerine yanlış yapanların isimlerinin açığa çıkartılıp utandırılması stratejisini ve uluslararası hukuka başvuruyu öne çıkarttılar. Sorun şu ki haklar üzerine kurulu olan siyaset sahasında yaşanan bu dönüşüme bir de yurttaşların insan hakları hareketleri inşa edip bu hareketleri fonlama yoluna gittikleri ülkelerde, refah devletinin altını oyan girişimler eşlik etti. İddialara göre, insan hakları hareketinin Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da çaldığı maya sayesinde buralardaki ülkeler diktatörlüklerden kurtuldular fakat o maya, söz konusu ülkelerin tutucu bir piyasacılığın benimsenip eşitsizliğin kökleşmesine mani olmadı. Kozmopolitanizm sahasında ciddi bir kabarışa tanık olundu ama sosyal demokrasinin yerelliklerdeki karşılıkları krize girdiler.

Karl Marx’tan sonra bazı solcular da bireysel hakların ya da insan hakları hareketinin (belki de her ikisinin) kapitalizmin hizmetinde hareket ettiğini söylediler. Gelgelelim aynı bireyciliği paylaşıp milliyetçilik ve sosyalizm gibi kolektivist projelere şüpheyle yaklaşmasına karşın neoliberal çağı başlatan insan hakları hareketi değildi elbette. Ama öte yandan solu hata ve yanlışlarından kurtarmak için yeni bir dünya algısı oluşturmak da insan hakları aktivistlerinin işi değildi. Dolayısıyla ilerici siyasetin yaşadığı gerileme konusunda insan hakları hareketini bir tür günah keçisi olarak görmek hiç de adil olmaz. Esasında “yüzeysel” kimi ihlallere işaret eden bu hareketin “yapısal” siyasetle birlikte varolamayacağını söylemek hakkaniyetsizlik olacaktır.

Söz konusu hareket, sadece devletin uyguladığı şiddetin değil, cinsiyet, ırk, din, cinsel yönelim gibi meselelerde yurttaşlara eşit muamele edilmesi konusunda yapılan yanlışların incelemelere tabi tutulmasını da mümkün kıldı. Aktivistler, aynı zamanda istihdamdan barınmaya oradan gıda ihtiyaçlarına dek birçok meselenin ön plana çıkmasını ve ekonomik-toplumsal hakların öncelikli hâle gelmesini sağladılar. Özünde işlediği tüm o günahlarıyla neoliberal politikalar, insan hakları savunucularının en acayip rüyalarının belirli bir kısmının gerçekleşmesine katkı sundu: Örneğin Çin’in piyasa fikrine teslim oluşu, yoksulluğun tarihte hiçbir ülkenin ulaşamayacağı seviyeye ulaşmasına neden oldu. Bu noktada şunu söylemekte fayda var: insan hakları hareketinin neden neoliberal rejimlerle rahat ve huzur içerisinde bir arada varolabildiği üzerine kafa patlatmadan, siyasetimizin yönünü ekonomik adaleti öne alan yeni bir gündeme doğru çevirmemiz mümkün olmayacak.

On dokuzuncu yüzyılda bireyin doğal olarak kimi özgürlüklere sahip olduğu düşüncesi, büyük ölçüde piyasaların işleyişiyle ve klasik liberalizmle ilişkiliydi. Yani hak temelli söylem, esas olarak özgürce yapılan sözleşmeleri ve özel mülkiyeti meşrulaştırmak için kullanılıyordu. Bu anlamda Marx’ın insan haklarının çoğunlukla kapitalistlerin korunması için gerekli bir müdafaa yöntemi olarak iş gördüğünü söylemesinde şaşılacak bir yan yok.

Yirminci yüzyılın ortalarında, sosyal demokrasinin revaçta olduğu dönemde, insan hakları, toplumlar dâhilinde daha fazla eşitlik imkânı sunmayı amaçlayan bir tür siyasetin ana bileşeni hâline geldi. Sosyalizm de bu hedefi dillendirdiği için ilk başta insan haklarının tesiri çok zayıf oldu ve süreç içerisinde bu düşüncenin esnek ve revizyona muhtaç olduğu görüldü.

Sonrasında sahneye neoliberalizm çıktı. Hiç şüphesiz bu çıkış, insan hakları hareketini derinden etkiledi. İnsan haklarıyla alakalı hukuk ve siyaset, sözleşmelerin ve mülkiyetin korunması meselesine kilitlendi ve yüzyılın ortasında yeniden dağıtımı esas alan siyasetin uygulayıcısı olan ittifakın gündeminden çıkartıldı. Söz konusu hukuk ve siyaset, yeni politik ekonomiyi geri püskürtme noktasında savunmacı ve ufak bir role mahkûm edildi.

Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları Gözlemevi gibi örgütler, tüm dünya genelinde yürüttükleri faaliyetler üzerinden, İnsan Hakları Beyannamesi’nde dile getirilen ekonomik ve toplumsal haklara dair vurguyu gündemlerinden çıkarttılar ve insan hakları fikrini yurttaşlığa dair bir şablon olmaktan çıkartıp zalim devlet görevlilerini utandırmak için kullanılan bir araca dönüştürdüler. Soğuk Savaş sonrası ekonomik ve toplumsal hakları yavaştan gündemden çıkartmaya başlayan insan hakları hareketleri, neoliberalizmin inşa ettiği, servet üzerine kurulu hiyerarşiye hiç saldırmadılar. Az sayıda istisna dışında maddi eşitlik, zamanla insan hakları hukukunun ve hareketlerinin savunmaya tenezzül etmedikleri bir konu başlığı hâline geldi.

Bu süreç ağır ve çarpıcı sonuçlara yol açtı. Dünyaya yönelik sorumluluk ve statüler arası eşitlik konusunda büyük bir ilerlemeye imza atıldı ama bu, ekonomi sahasında görülen adaletsizlikler ve eşitsizlikler pahasına gerçekleşmiş bir ilerlemeydi. Artık insan hakları hukuku, yeniden dağıtımı esas alan siyaseti savunma noktasında gerekli normlardan, insan hakları hareketleri de bu savunmayı gerçekleştirecek iradeden mahrumdu. Küreselleşmiş bir ekonomide bireylerin maddi açıdan korunabilmesi için belirli bir zemini güvence altına almayı bile en azından teoride gündemlerine almayan insan hakları hareketi, varolan servet tavanının ortadan kalkışına mani olmak için kılını bile kıpırdatmadı. Refah devletinin zayıflaması ile birlikte insan hakları hareketleri, zenginlerin elde ettiği zafere mani olamadığı gibi, yoksullukla mücadele konusunda da hiçbir şey yapmadılar. Siyaset ve hukuk düzleminde dillendirilip durulan insan hakları projesi, süreç içerisinde eşitsizlikteki artışı seyretmekle yetindi ki bu da popülizmin yolunu açtı, ayrıca sağın istifade edeceği imkânları artırdı.

Tüm dünya genelinde insan hakları ideallerinin neoliberalizmle bağlantılı olarak yayıldığını söylerken o idealleri suçlamıyor, onların bir kenara fırlatılıp atılması gerektiğini söylemiyoruz. Burada asıl kastettiğimiz şu: insan hakları, ancak adil dağıtımı esas alan yeni bir siyasetin parçası hâline geldiği takdirde belirli bir anlama kavuşabilir.

Bugün hızla artan eşitsizlik, popülist liderlerin öne çıkmasına katkı sundu. Üstelik bu liderlerin insan hakları fikrine dost olduğundan asla söz edilemez. İnsan haklarını esas alan stratejilere ağırlık vermek, bugün hepimize cazip geliyor. Rejimler kötülüğe meylettiklerinde, kale duvarlarına tırmanmak ve güçsüzler, yoksullar için umudu diri tutmak en onurlu şey elbette. Ama insan haklarının neoliberalizme eşlik edip onun hoş görünmesine katkı sunduğu gerçeği karşısında çıkartmamız gereken ders, elbette “aktivistler, berbat koşullarda yaşayan insanlar adına baskıları eleştirmeye veya baskı uygulamaya son vermelidirler” olmamalı.

Gene de aktivistler, bu koşullarda tüm dünya genelinde iyi ve kötüyü net bir biçimde tarif etme noktasında ulaştıkları başarının koşulları üzerine bir kez daha kafa yormalıdırlar. Bizlerse, insan haklarının sahip olduğu sınırları görmeli, sürece güçlü ve cesur bir vizyonla katkı sunamadığımızı ve haklara dair o genel çerçevenin dışında projeler geliştirmediğimizi kabul etmeliyiz. İnsan hakları hareketleri, dağıtımla alakalı meselelerin baskın olduğu sahaya geç girdiler. Bu meselelerle ilgilenseler de ilgilerinin yoğunluk düzeyi düşük oldu ve bu hareketler, sadece en yoksul kesimlerin yoksulluktan kurtulmasına odaklandılar. Eşitsizlik, tabii ki insan hakları hareketinin suçu değil ama gene de o hareketi her derde deva ilâç olarak gören bizler sorumluluklarımızla yüzleşmeye mecburuz.

Eşitsizlik, insan hakları hareketinin tek başına çözüme kavuşturamayacağı bir sorun. İnsan haklarını savunan örgütler, bugün bu politik kötülüğe el atıyorlar ama geçmişte eşitsizlik koşullarına yönelik saldırı noktasında başarılı olmuş sendikalar gibi, aktörlerin sahip oldukları özellik ve vasıflardan mahrumlar. Buna karşın gene de son kırk yılda gelişme kaydetmiş insan hakları hareketinin sunduğu faydalardan istifade edip bir yandan da neoliberalizme itiraz etmek mümkün.

Hareket, kendisini yeni idealler ve araçlarla birlikte yeniden inşa edemez. O, sadece yaptığı en iyi işi yapmalıdır: yurttaşlıkla alakalı anlayışları beslemeli, “küresel adalet”ten yanaymış gibi görünmeye çalışmadan, kötülüğün altını çizmelidir. Diğer yandan, bizim gibi Uluslararası Af Örgütü’ne ve benzeri örgütlere bağışlarda bulunup onlara beğeniyle yaklaşan insanlarsa, insan hakları hareketinin yerini yurdunu idrak etmeli, onu adaleti tesis edecek güç olarak görmemeliyiz.

Eşitlikçiliği vaaz eden söylemi üretecek kitleyi insan hakları hareketi tarihi inşa edemez. O iş, geleceğe ait bir iştir. İleriye bakmak, bize neoliberalizmin rehin aldığı hareketin karşısına geçmişten çıkartacağımız seçenekleri, Tominová’nın hasretini çektiği ihtimalleri düşünmemizi sağlayacaktır. Sonuçta Tominová, bir insan hakları aktivistidir ama tek vasfı da bu değildir.

Başkalarının eşitlik düşünü teoride ve pratikte yeniden dirilttiği koşullarda, insan hakları hareketinin kendisini neoliberalizmle kurduğu yoldaşlık ilişkisinden kurtarması mümkündür. Biz, insan haklarını başka idealler ve projelerle besleyene dek, uğruna mücadele ettiğimiz küresel adalet tam olarak somutlaşmayacak ve o her daim tehdit altında olacak.

Samuel Moyn
16 Mart 2018
Kaynak

Özgürlük İncili


Pek bilinmeyen bir isim olan Alphonse Louis Constant (doğum tarihi: 1820), bir işçi ailesinin içine doğmuştur. Kiliseden ayrılmadan önce, Paris Piskoposluğu’nda yardımcı papaz olarak hizmet vermiştir. Tanrı’ya vecd, sezgi ve bireysel ilişkiler üzerinden ulaşılabileceğine inanan teosofi görüşüne bağlı olan Constant, Eliaphas Levi adıyla teosofi ile ilgili birçok eser kaleme alıp yayınlamıştır. Özgürlük İncili [“La Bible de la liberte”-1841], onun dinî bakış açısıyla uzlaşan komünist görüşlere gençlik yıllarında nasıl meylettiğini ortaya koymaktadır. Açlığın Sesi (1846) isimli çalışması, krala karşı nefreti ve güvensizliği teşvik ettiği gerekçesiyle, onun mahkemeye çıkartılmasına sebep olmuş, kitabın bir sınıfa karşı nefreti körüklediği, toplumdaki farklı sınıflar arasına nefret tohumları ektiği, bu suretle huzuru bozduğu iddia edilmiştir. Özgürlük İncili’nin son bölümünde romantik bir dile ve Gallilere has düşünce tarzına başvurulmuştur: “Fransa artık bir millet değil, büyük bir millet fikridir. O artık bir halk değil, nurdur. Cumhuriyet değil, dünyanın kavuştuğu özgürlüktür. Bir kara parçası değil, tüm kâinatın geleceğidir. […] Fransa’dan söz etmek özgürlükten söz etmektir, bir gün bu isim tüm insanlığın ismi olacaktır.”

* * *

Özgürlük İncili

Mülkiyet

Bir zengin bana şu soruyu sordu: “Senin vaaz edip durduğun şu ruh dini, eşkıyaların ve hırsızların suçlarını bağışlıyor mu?” Ben de şu cevabı verdim: “Hayır, asıl seni suçluyor. Bu yüzden senden, bu din adına, senin ve ecdadının o yoksullardan çaldığınız ekmeği gerisin geri onlara vermenizi istiyorum. Bu dünyada hiçbir şey, şu veya bu adama ait değildir. Her şey Tanrı’ya, yani hepimize aittir. İlk cinayetin sebebi, işte bu gasptır. Gasp edenin ruhu ile insan öldürenin ruhu aynıdır.”

Taşrada taş yığıp durdun diye tüm meyveyi sen toplayacaksın, ben de senin diktiğin duvarın dibinde açlıktan öleceğim öyle mi? Peki ya ben senin malikânen etrafına daha fazla taş toplayıp “burası benim” dersem, beni kim koruyacak? Senin gibi hırsızların ve katillerin elindeki kılıç huzuru sağlıyor ama öte yandan senin başkalarını yağmalana katkı sunuyor. Ben senden güçsüzüm, bu sebeple kendimi sana karşı savunmaya çalıştığımda da sen bana hırsız ve katil diyorsun! Güçlüler yeryüzünü parselliyorlar, güçsüzler de evsizliğin çilesini çekip açlıktan ölüyorlar. Peki ya o güçsüzler birleşip büyük bir cesaretle mücadeleye girişirlerse, bil ki onlar da o vakit güçlü olacaklardır.

Mesih, manevi bir güçle karşı çıktı mülkiyete. Başına yastık yapacağı bir taşı bile yoktu O’nun. İki hırsız arasında çektiği çile yüzünden öldü. Ama o son ahı dünyayı sarstı. Mesih’in müritleri, gönüllü olarak el etek çektiler her şeyden, mülkiyete karşı koydular, mahzun, sade ve süssüz hayatları ulvi bir çığlıktı ve Rabbimizden adalet talep ediyordu. Dolayısıyla Tanrı’yı ve insanı sevenler, hayatın tüm gerekliliklerinden bile vazgeçmelidirler. Bu insanları, kardeşlerinin kanını içe içe yağ bağlamış kimseler nasıl yargılar?

Mesih’in getirdiği kanunları idrak etmiş olan herkes, onun tek bir fikrini gerçekleştirmeye gayret etmiştir: Cemaat. Gasıplarsa bu çaba karşısında kahkahalar atıp işret sofralarında yiyip içmişlerdir. Tanrı iğrenerek onlardan uzaklaşmıştır. Bu nedenle sevgi gösterilerini öfkeli itirazlar takip etmelidir. Onlar, barış meleklerine sırt çevirdiler, şimdi ise ölüm melekleri önünde tir tir titriyorlar! Siz yoksullar, açlıktan inim inim inleyen halk, bakın ne kadar büyüksünüz, sayın kaç kişi var sizden? Hayatınız aheste ilerliyor ve rezil bir ölüme mahkûmsunuz. Ölecekseniz hızlı ve şerefli bir şekilde ölün ya da zafer sizin olsun. İşte budur yıkım meleğinin şiarı.

Bana gelince, ben ağlayıp başımı küllerle örtüyorum, Tanrı’ya ve insanlara “merhamet” diye bağırıyorum. Onlar da bana “kimseye merhamet edilmeyecek artık” diyorlar.

Durun ey dürüst insanlar, yağmayla yağ bağlayınca faziletli kimseler olacağınızı düşünüyorsunuz. Durun ey riyakârlar, bir yandan ganimeti aranızda bölüşüyorsunuz bir yandan da yağmaladığınız insanlara tevekkülü vaaz ediyorsunuz. İzin verin de Tanrı’nın adaleti girsin içeri. Size dediğim gibi: hakikatte öldürdüğünüz kişiler katil değil, yüce adaletin tecelli etmesini sağlayan kimseler… Siz artık insan değilsiniz, bu sebeple sizi yırtıcı hayvanlar gibi kovalayacağız. Belki ecdadımızı yok etmeyi bildiniz ama evlatlarımızı öldürmenize izin vermeyeceğiz. Halkın çığlığındaki kasırgayı işittiniz mi, işte budur dedikleri. Şimdi saklıyorum yüzümü lime lime olmuş bir örtüyle, sonra da ateşin ve kanın kokusuyla bir ürperti kaplıyor içimi.

1841

[Kaynak: Before Marx: Socialism and Communism in France, 1830-48, Yayına Hz.: Paul E. Corcoran, Macmillan Press, s. 222-223.]

16 Mart 2018

Dışişleri Bakanlığı CIA’ye Bağlı Bir Yan Kuruluş Hâline Geldi


Rex Tillerson, tek bir tweet ile internet üzerinden, kamuoyunun gözü önünde kovulan ilk üst düzey devlet görevlisi olduğu konusunda neler düşünüyor, merak ediyorum. Kafasına o çekicin ineceği günü beklediğine eminim. Ama onun bu şekilde inmesini hiç ummuyordu herhâlde. İleride kovulmasına neyin sebep olduğunu anlatacak mı, merak ediyorum. Kapitalist sınıfın varlıklı ve hâlâ nüfuzlu bir oyuncusu olarak Tillerson’ın bir şeyler anlatmasının imkânı yok ama. Gene gözü kara bir gazetecinin Rex’i öğle yemeğine çıkartıp onun bir iki biraya olan biteni gözü yaşlı aktarmasını sağlayacağı günü beklemek zorundayız.

Olaylar, tam da Trump’a has bir biçimde, kaotik bir tarzda gözler önüne serildi. Atlantic’e göre,

“Beyaz Saray, Salı günü Tillerson’a geçen Cuma dışişleri bakanlığı görevinden alınacağını söylemişti. Fakat kamu diplomasisinden sorumlu dışişleri bakanlığı müsteşarı Steve Goldstein, Salı günü yaptığı açıklamada, Tillerson’ın başkanın o tweet’ine dek, Salı sabahı CIA direktörü Mike Pompeo’nun dışişleri bakanı yapılacağını aklına bile getirmediğini söyledi. Goldstein’in kendisi de bu açıklamasından ötürü kovuldu.”

Genelkurmay başkanı John Kelly ise Tillerson’ı o tweet’ten üç günce bilgilendirmiş ve onun rahatlamasını sağlamıştı. Kralın arkasında duran üçlü erk (Kelly, Savunma Bakanı Yardımcısı James Mattis ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster) B takımının arkasına hizalandılar. Trump’a bekçilik yapanlar, derin devlete ait savaş planlarını uygulaması için dürtüp duranlar, işte bu komutanlardı. John Grant’in CounterPunch’a yazdığına göre:

Michael Wolff’un Ateş ve Gazap: Trump’ın Beyaz Saray’ının İçerisi isimli çalışmasında, Kelly’nin Trump’ın ulaşmasına mani olduğu, eskiden Nixon’a çalışan ve onun kirli işleri için entrikalar çeviren Roger Stone’un şu sözüne yer veriyor: “Mattis, McMaster ve Kelly, üçü uyum içerisinde hareket edene dek askerî bir eyleme imza atılmayacağı, diğerleri başka bir yerde iken üçlünün içinden en azından birinin her daim Washington’da kalacağı konusunda anlaşmaya vardı.”[1]

Burada esasen bir cunta kafası işliyor. Tillerson’ın başında bulunduğu dışişleri bakanlığının ABD’nin savaşçı ruhuna gerekli coşkuyla sarılmadığını işte bu kafa söylüyor. Peki bu cuntanın sunduğu çözüm ne? CIA Başkanı Mike Pompeo’yu Tillerson’ın yerine getirmek. Ulusal Devlet Radyosu’na [NPR] göre Pompeo, “sıradışı bir özgeçmişe sahip”. West Point’te okulu birincilikle bitirmiş. Avrupa’da tank subayı olarak çalışmış. Harvard’da hukuk okumuş. Ayrıca Çay Partisi’nin önde gelen cumhuriyetçi isimlerinden ve ne tür bir krizle yüzleşileceğini asla umursamadan sert bir pozisyon alan, ulusal güvenlik teşkilâtının şahinlerinden. Onun özgeçmişinin Kuzey Kore’yi silâhsızlanmaya, Putin’i de Suriye’den çekilmeye ikna edeceğine eminim ben. En azından o üçlü erkin, troykanın hesabı bu yönde. Trump da bu tercihe tabi görünüyor: Trump muhabirlere, “Mike’la aramızda ta baştan beri iyi bir kimya vardı” diyor. Pompeo ise Tweeter’dan sorumlu başkandan sitayişle söz ediyor: “Her gün kendisiyle yarım saat, kırk dakika geçiririm. Bana sağlam bir zekâya sahip insanların soracağı türden yığınla zor soru soruyor. Gayet dolu biri.”

Tillerson’ın kafasına o çekiç inmezden önce bu üçlü çete, onun yerine Pompeo’yu getirmek için, ilk aşamada deneyimli ajan Gina Haspel eliyle yolu temizlediler. Haspel, sistematik işkenceye dair kanıtları yok etmek suretiyle çeteye sadakatini ispatlamış bir isim. NPR’ın geçen kış yaptığı habere göre, “Haspel, El-Kaide üyesi olma şüphesiyle tutuklanmış Ebu Zübeyde’nin 83 kez su işkencesine maruz kaldığı, Tayland’daki gizli bir hapishaneyi yönetmişti. İşkenceler videoya kaydedilmiş ama kasetler, bir Kongre üyesinin CIA’den onları muhafaza etmesini istemesinden iki yıl sonra, 2005’te imha edildiler.” Peki o kasetlerin imhasını kim emretti? Gina Haspel’ın ta kendisi. CIA’in yürüttüğü gizli görevlerin başında bulunan ve NPR’a açıklamalarda bulunan John Bennett’a göre, “işkence merkezi yönetmek kirli bir işti fakat Gina, bu işi gayet cesur bir şekilde ifa etmişti. Ülkenin güvenliği için bu iş hem zaruri hem de hukukîydi. Yaptılar, Gina da yaptı, çünkü o insanlar bu işi görev biliyorlardı.”

Obama da bu şekilde düşünüyordu, zira o da işkence yapan tek bir CIA görevlisi hakkında kovuşturma başlatmadı. Onda böylesi bir adım atmaya yetecek yürek olsaydı, bugün muhtemelen Gina’nın üzerinde tayyör değil hapishane tulumu olurdu. Geçen yıl Trump’ın CIA Direktörü Yardımcısı olarak Haspel’ın ismini vermesi ardından New Yorker’ta Dexter Filkins şunları yazmış:

“2009’da Obama göreve geldiğinde CIA’nın soruşturma programlarında görev alan hiç kimseyi kovuşturmayacağını, Haspel gibi üst düzey yöneticiler hakkında soruşturma başlatılmayacağını beyan etti. O dönemde Obama geriye değil ileriye bakmak istediğini söyledi. Fakat o da biliyor gibi, geçmiş asla geçip gitmez. Amerika’nın işkence tezgâhlarının gölgesinin yeniden düşme ihtimalinin gündemde olduğu bir dönemde Obama’nın aldığı karardan pişman mıdır, merak ediyorum. Her şeyin ötesinde Haspel türünden insanlar büyük olasılıkla hapsi boylayacaklardı.”

Edward Snowden Haspel’ın yeni görevini duyduğunda şu tweet’i attı (13 Mart 2018):

“İlginç: ‘Eskiden bazı insanlara işkence etmiş olan” Yeni CIA direktörü, muhtemelen AB’ye diğer casus şefleriyle buluşmak için gittiğinde tutuklanacak, çünkü Avrupa Anayasal Haklar ve İnsan Hakları Merkezi Berlin Şubesi [ECCHR], Almanya’daki federal savcıya şikâyette bulundu.’ […]”

Böylesi bir ekip ruhunun terfi edilmeyi hak ettiği açık. Tek bir siyah ajanı kuruma almamakla tanınan, George H. W. Bush Ödülü’nü terörizmle mücadeleyi kusursuz bir biçimde yürüttüğü için alan Haspel, CIA’nın tepesine çıkan ilk kadın olma vasfına da sahip. Özgeçmişine göre o, CIA’in Langley’deki genel merkezinde doğmuş olmalı. 1985 öncesine dair hakkında tek bir evraka rastlanmıyor, muhtemelen bu onun teşkilâta katıldığı tarih.

Pompeo ve Haspel, atamalarıyla ilgili oylama için kongrenin huzuruna çıkacak. John McCain ve Ron Wyden, Haspel’ın atanmasına karşı çıktığını açıktan beyan etti bile. Kamuoyunun yoğun baskısı, teşkilâtın tuvaletinden işkence mağdurlarının iskeletlerinin çıkmasına katkı sunabilir ama bu, pek mümkün değil. Derin devlet istediğini almaya alışmış ve bir şeylerin yargının konusu olmasına asla izin vermiyor.

Bugün dışişleri bakanlığı, tümüyle CIA’e bağlı bir yan kuruluş hâline gelmiştir, dolayısıyla Amerika huzur içerisinde uyuyabilir. Kibar beyefendilere bu sahnede artık yer yoktur. Diplomasi muhallebi çocukları içindir. Görgü nedir bilmeyen tüm o devletlere ve onların başındaki sonradan görme liderlere patronun kim olduğunu göstermenin vakti gelmiştir.

Geoff Dutton
15 Mart 2018
Kaynak

Dipnot:
[1] John Grant, Are We Living Under a Military Coup?”, 14 Mart 2018, Counterpunch.

14 Mart 2018

,

Yalınayaklılar

Sosyalizm geleneği içerisinde bir eğilim sınıfsal ayrımlardan rahatsız, bir eğilimse sınırlardan tiksiniyor. Burjuvazinin tanrısına ve onun rasyonalizm/aydınlanma dinine tapan Candan Badem türünden sömürgeci aydınları, bu iki eğilim arasında salınıp duruyorlar. 

Onlar, Yalçın Küçük gibi devlet görevlilerinden aldıkları feyz karşısında her türlü sınırı ve sınıfı diz çöktüreceklerini düşünüyorlar. Ağızlarından dökülen laflar, onların burjuvaziye, sömürüye ve zulme karşı mücadele etmeyeceğine ant içtiğinin kanıtı.

Küçük burjuvazi için Marksizm, sosyalizm vs. sınırsızlık ve sınıfsızlık imkânını diri tuttuğu ölçüde ilgi görüyor, başka da bir anlamı-değeri yok. Sosyalizm, en fazla, sınıfsızlık imkânı sunduğu için değerli. Proletaryanın sınıfsız-sınırsız dünya kavgası ile küçük burjuvanın sınırsızlık-sınıfsızlık ideali farklı olgular. Kavga ve ideal, uzun zamandır kavgalı. Sınıfsızlığı ve sınırsızlığı bugünde aramak küçük burjuvalık; gelecekte var kılmak için bugünde mücadele etmek proleterliktir. Bugünde arayanlar, ya burjuvazinin kölesi ya da olmak üzereler.

* * *

Bugün ÖSO militanlarını “yalınayaklılar” diye aşağılayıp kendi öznelliğini yaldızlamak için uğraşanlar (Teori ve Politika dergisi), Efrin’e dair tek bir laf edemezler.

Bugün Ortadoğu, şiddet, sömürü ve zulüm bağlamında, bir bütündür. Bir parçası sızlıyorsa, başka bir parçası kanıyor diyedir. Dolayısıyla, dün benzer gerekçelerle, Suudilerin Yemen’e müdahalesine tek laf etmeyenler, hatta bıyık altından gülümseyip sevinenler, Efrin karşısında susmak zorundadırlar.

Zaten bugünkü suskunluğun, Avrupa’da dostların alışverişte görünme çabalarının sebebi buradadır. Sömürgeci fikirler, sömürgecilik pratiğini ancak eksikleri veya fazlalıkları üzerinden eleştirebilirler. Esasa asla dokunmazlar. Biçim sorunludur, öze sahip çıkılmalıdır. Aynı şekilde, burjuvazideki sınırsızlık ve sınıfsızlık sevilmelidir, ama biçimdeki aşırılıklar eleştirilmelidir. Bu eleştirinin en ileri biçimi Marksizm ve sosyalizm olduğu için Marksist ve sosyalist olunmalıdır. Onların o ileriliğe mani olan kısımları törpülenmelidir. Burjuvazi denilen tanrıya iman, dinin ana şartıdır.

* * *

Bir devrimi ancak bir başka devrim eleştirebilir. İran’a dair düşmanlığın Amerika ve şeriklerinin İran’a karşı savaş yürüttüğü bir gerçeklikte ifa edildiği bilinmelidir. Sınırsız ve sınıfsız küçük burjuva, Batı’nın, burjuvanın mutlak gücüne iman etmekte, buraya o gözlükle bakmaktadır.

Doksanlardan beri Batı, Doğu’yu müdahale edilecek, dönüştürülecek, kendisini dönüştürmekten aciz bir yer olarak takdim etmektedir. Sol, bugün bu kampanyanın parçası hâline gelmiştir. O, sömürgeciliğin ve emperyalizmin koçbaşıdır.

O sebeple, Efrin’e basan çizmelere tek laf edilememektedir. Sadece biçime cılız eleştiriler yönetilebilmektedir. Zaten biçime yönelik eleştiriler cılız olmaya mahkûmdurlar. Efrin ile Kıbrıs arasında kurulan bağı bu sol asla sorgulayamaz.

* * *

“Mızıka çalınır düğün mü sandın” diye ağıt yakan, “zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir” diye şikâyetini dillendiren bir halk, bugün Efrin’e ikna edilmiştir. Sınırsız-sınıfsız küçük burjuvalar, bu ikna gayretinin parçasıdırlar. Ortada geriye dönüşsüz, uzlaşmak bilmez bir mücadele değil, pazarlık söz konusudur. Asıl sorun budur. Sömürgeciliğe, işgale, emperyalizme ödün verildiği, boyun eğildiği noktada, her tür adım meşru kabul edilecektir.

Doksanların sonunda genelkurmay başkanı, “bu Televoleler, halkı komünist yapacak” diye şikâyetini dillendirmişti. O magazin dünyası, bugün Efrin haberleri paylaşmakta, asker, Kerimcan Durmaz ve Cenk Tosun gibi magazinel isimler üzerinden mesaj yayınlamaktadır. Her şey askerîleşmiştir. Parti bünyesinde “anti-militarizm” atölyeleri kuranlar (HDP), bu sürecin doğal bileşenidir. Bu sürece lise partisi kurup, cemrenin düşmesi için duaya yatanlar, asla cevap olamazlar.

Bugün bahsi geçen PR çalışmaları iki yönlü olarak yürütülmektedir. Bir TV programında stratejist Erol Mütercimler, “Melih Gökçek gibi isimlerin görevden alınacağını” bir yıl önce haber verebilmektedir. Aynı isim, bir başka programda, Avustralya’da ortaokullara prezervatif makineleri yerleştirildiğini, bu sayede cinselliğin kontrol altına alındığını söylemektedir. Mütercimler gibi bir asker için bu liberalizm meşrudur, çünkü halk, neoliberal düzende kontrol ve baskı altında tutulmalı, bu amaçla, o tek tek insanlara ayrıştırılmalı, o bireyler de budünyaya ait bir tanrı etrafında bir araya getirilmelidir. Küçük burjuva, o sınırsızlık ve sınıfsızlık imgesi olan tanrının müridi olarak öne çıkmaya sevdalıdır. Ordunun liberalizmini sosyal demokrasiyle, sosyal demokrasisini liberalizmle dengelemeye çalışanlar, ikna sürecinin bileşenleridirler.

* * *

Doksanlarda futbolcularla mankenler arasında çöpçatanlık yapan Televoleler vardı. Acun, o programların bir çıktısı. Kanalı özel değil, devlet malı. Devletin kirli ya da temiz operasyonlarının aparatı. Milleti askerîleştirmeye dönük “sivil” bir programa imza atıyor ve insanların hayatta kalma çabasını örgütlüyor. Yemekteyiz isimli programı da epey popüler. Feministlerin ve LGBT’cilerin bayıla bayıla izleyeceği türden bir program. Efrin için toplum, o masada, bir tür “millet” olarak bir masada bir araya getiriliyor. Bir eşcinsel, bir CHP’li teyze, solcu bir genç, sağcı bir orta yaşlı adam, başörtülü bir kadın… Herkes, yemek malzemelerinin ve ödülün sahibi etrafında bir araya getiriliyor. Onur yürüyüşü, soframızda gerçekleşiyor önce.

Devlet, küçük burjuvazinin sınırsız ve sınıfsız olma arzusunu namluya sürüyor. Yirmili yıllarda en büyük Onur Yürüyüşü’nün Türkiye’de yapılması için hazırlıklar yürütülüyor. Tekeller, bir kentin yatırım yapılabilirlik derecesini ölçmede eşcinsellere yönelik hoşgörüyü temel ölçüt olarak kabul ediyorlar. Küçük burjuva solculara da onların her şeyden azade, kâra ve mülkiyete odaklanmış pratiklerini tanrısallaştırmak düşüyor.

* * *

TÖPG gibi yapılar, bu ortaklaşma zeminini sola taşımak istiyorlar aslında. “Laiklerin demokratların, cumhuriyetçilerin” tek bir masada bir araya gelmesi için gerekli siyasi kimliğin kendisinde olduğuna inanan TÖPG, herkesi ve her şeyi temalara, kompartımanlara böldükten sonra, onlara “birleşmezsiniz ölürsünüz, ancak bizde bir olursanız bir olursunuz” diyor.

Ortaklaşmanın adresi olarak sundukları meclis ve kurultay ise sınıfsızlığın ve sınırsızlığın mekânları. Kimsenin sesini yükseltemeyeceği, empatinin, hoşgörünün baskın olacağı yerler. Liberalizm, bu sayede güçlenerek çıkabilecek bir süreçten. Faşizm ölüm, liberalizm sıtma çünkü.

* * *

Süleyman Çobanoğlu isimli bir dizi yazarı, Libya’nın işgal edildiği günlerde “Türkiye’nin Libya gibi çadır devleti” olmadığını söylüyordu. ÖSO’cuları “yalınayaklılar” diye alaya alanlar, Husileri de küçük görüyorlar. Çünkü yalınayak savaşmayı küçük görenler de Çobanoğlu gibi aynı dizinin oyuncuları.

İran veya Suriye ile ilgili değerlendirmelerde solun dili, sömürgecilikle malul. Oradaki halkların iradesini küçük görüyor, emperyalizmin ilerleticiliğine iman ediyor, kendisinin o zeminde güçleneceğini düşünüyor.

Solun Condoleezza Rice’tan veya Hilary Clinton’dan farklı bir yolu olmalı. Her siyaha siyah diye, her kadına kadın diye sarılmamalı. Siyahlığı ve kadınlığı sınırsız-sınıfsız bir oluş olarak görmemeli. Onlardaki diyalektiği öldüren “Madde” olmaya soyunmamalı. Kavgayı yücede örgütlemek yerine biraz da ona örgütlenmeyi bilmeli.

O Tanrı’nın yerini almış Madde, sınırsız ve sınıfsız bir varlık olarak, işgale, sömürgeciliğe, sömürüye ve zulme hizmetkâr. Ezilenler ve sömürülenlerse, o maddeye kulluk etmemeye yazgılılar, bu görülmeli.

Eren Balkır
14 Mart 2018

Dipnot:
[1] “TÖPG: Birlikte Bir Kurultay Düzenleyebiliriz”, 13 Mart 2018, Sendika.

Halkın İradesi Yürütme Komitesi’nden Karl Marx’a Mektup

Yurttaş,

Rusya’daki eğitimli ve ilerici sınıflar, Avrupa’da fikirlerin yaşadığı gelişime karşı her daim hassas olmuşlardır ve bu gelişime gereken cevabı vermiş, sizin kaleme aldığınız bilimsel çalışmaların zarfına her şekilde vakıf olmayı bilmişlerdir.

O çalışmalarda, Rusya’daki hayatın dayandığı en temel ilkeler, bilim zemininde tespit edilmektedir. Bugün Kapital, eğitimli insanların her gün okudukları bir eser hâline gelmiştir. Fakat Bizans’ın sebep olduğu karanlığın ve Asya’ya has despotizmin hâlen daha hüküm sürdüğü topraklarımızda, toplumsal fikirlerdeki her türden ilerleme devrimci bir hareket olarak kabul görmektedir. Bu noktada isminizin Rusya’daki politik mücadeleyle rabıtalı hâle geldiğini söylemeye bile gerek yoktur. İsminiz, bazılarında yoğun bir saygıya ve sevgiye, bazı insanlar içinse kovuşturmalara sebebiyet vermektedir. Eserleriniz burada yasaktır, onları okumak, bugün politik düzlemde güvenilir olmamanın bir alameti olarak kabul edilmektedir.

Kıymetli yurttaş,

Rus devrimcilerinin faaliyetlerinin her bir tezahürüyle yakından ilgilendiğinizi biliyoruz, dolayısıyla büyük bir mutlulukla belirtmek isteriz ki o devrimci faaliyet, bugün itibarıyla en yoğun düzeye ulaşmış durumdadır. İlk başta savaşçılarımız için devrimci mücadele çeliğe verilen su gibiydi ve zamanla hem teorik programın oluşmasını sağladı hem de devrimcilerin pratikte verdikleri mücadelenin doğru bir yola sokulmasını mümkün kıldı.

Hareketimiz hâlihazırda tazedir, bu sebeple bünyesinde muhtelif devrimci hizipler açığa çıkmıştır. Lâkin bu hizipler bugün bir araya gelmekte, kaynaşmakta, birlik, ülkemizdeki durumu eski çağlardaki kölelerin durumuna benzeyen halkımızın arzu ve umutları ile cem olma yönünde ortaya konulan müşterek çabalar üzerinden gerçekleşmektedir.

Bu koşullarda o zafer ânı giderek yakınlaşmaktadır. Görevimiz, özgür insanlar bizim safımızda olduğu, bize sempati duyduğu takdirde, daha büyük bir kolaylıkla ifa edilebilecektir. Görevin ifası için tek bir şeye gerek vardır: Rusya’daki gerçek şartları bilmek.

Bu amaca ulaşmak için yoldaşımız Lev Hartmann’a İngiltere ve Amerika’da örgütlenme görevini veriyoruz. Kendisi, toplumsal hayatımızın mevcut gelişimi ile ilgili bilgilerin akışından sorumlu olacaktır.

Kıymetli yurttaş, bu noktada yüzümüzü size dönüyor ve söz konusu görevin ifa edilmesinde bize yardım etmenizi rica ediyoruz.

Kölelik zincirlerini kırmaya kararlı olan bizler, mutsuz vatanımızın özgür insanlara lâyık olan bir Avrupa’da bir yer işgal edeceği günün giderek yakınlaştığına kaniyiz.

Size, en kıymetli yurttaşa, tüm Rusya’nın toplumsal devrimci partisinin saygı temelli hislerini sunmanın bizim için büyük bir şans olduğunu düşünüyoruz.

[Kaynak: Yayına Hz.: Teodor Shanin, Late Marx and the Russian Road, Monthly Review Press, 1983, s. 206-207.]

11 Mart 2018

, ,

Bir Sufi Komünist

Soğuk bir sabahtı ve o Süper Otoban denilen, Hayderabad’a uzanan yol, trafik sıkışıklığı yüzünden kesilmişti. Trafiğin açılmasını sabırla beklerken, aklıma seksenlerin dünyası geldi. Her şeyin çok farklı göründüğü o iki kutuplu dünyada bloklar net bir biçimde ayrışmıştı: komünist/sosyalist ve kapitalist. Üstelik neoliberalizm ve özelleştirme türünden kavramlar, henüz dünya siyasetine damgasını vurmamışlardı.

Kapitalist kampta yer alan Pakistan’da komünizm büyük bir tehlike olarak görülüyordu ve ülkede Pakistan Komünist Partisi (PKP) yasaklıydı. Bu cinnet hâlinin zirveye ulaştığı günlerde kendisine komplo kurulan Cem Saki’nin davası görüldü. General Ziya ül Hak’ın tesis ettiği rejimin 1980’de açtığı bu dava, tüm ülkenin dikkatini çekmişti.

Cem Saki [31 Ekim 1944 – 5 Mart 2018] o günlerde PKP genel sekreteriydi ve mücadelenin meşalesini her daim taşımasını bilmiş bir isimdi. Onunla birlikte anılması gereken başka parti üyeleri de vardı. Profesör Cemal Nakvi, Nazır Abbasi, Şabir Şer, Süheyl Sengi, Kemal Varsi, Ömer Lal ve Bedar Abro da “ülkenin istikrarını bozma” suçuyla yargılandı. Nazır Abbasi tutuklandıktan kısa bir süre sonra gördüğü işkenceler yüzünden öldü. Askeri mahkemenin on yıl hapse mahkûm ettiği Saki ise o dönemde Pakistan’da en uzun süre hapis yatan politik tutsak kabul ediliyordu. O, dava sonrası efsanevî bir isim hâline geldi. Öyleki Benazir Butto, Vali Han, Guz Buks Bizencu, Mayrec Muhammed Han, Fatihyab Ali Han ve Müslüman Âlimler Cemaati genel sekreteri Mevlânâ Şah Muhammed Emruzi, ayrıca kimi gazeteciler ve kadın hakları savunucuları, Cem Saki’yi desteklerini sunmak amacıyla mahkemeye gelmişlerdi.

Yol açan eylemlilik sürecini tarif etmeyi bilmiş, Pakistan’ın simgesel değere sahip solcularından biri olan Cem Saki, uzun süredir çilesini çektiği hastalık sebebiyle, 5 Mart’ta vefat etti.

1984’te beraat etmesine rağmen babasının meclise gönderdiği dilekçe üzerine Aralık 1986’ya dek serbest bırakılmayan Saki, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından “görüşlerinden dolayı hapis yatan bir mahkûm” olarak kabul edildi ve serbest bırakılması için tüm dünyada medya aracılığıyla ciddi bir çalışma yürütüldü.

Politik faaliyetlerinin sona erdiği güne dek toplum nezdinde sahip olduğu ilgiyi hiç kaybetmeyen Cem Saki için Karaçi’den Peşaver’e dek birçok üniversitede şu tür sloganlar atıldı: “Tera Sati, Mera Sati, Cem Saki, Cem Saki” [Senin Dostun, Benim Dostum, Cem Saki, Cem Saki].

O dönemi anımsamamın, aklıma getirmemin bir sebebi vardı. O gün Hayderabad’da Saki’yle buluşmaya gidiyordum. Ara sıra sağlığı bozulan Saki’yle röportajın ilk kısmını o mütevazı evinde gerçekleştirmiştik. Hassas sağlık durumu sebebiyle röportaj birkaç güne yayılmak zorunda kalmıştı. Hastaneye yatmak için şehre geldikten birkaç hafta sonra Karaçi’de bir kez daha bir araya geldim onunla. 5 Mart’ta bu yazı baskıya hazırlanırken onun vefat haberi geldi.

Cem Saki’yi karşılamaya gelen öğrenciler sloganlar atıyorlar.
Cem Saki’nin kişisel albümünden.

Onunla birlikte ideolojik siyasetin bir dönemi de sona erdi.

Politik Söylemin Oluşumunda Oynadığı Rol

Hayderabad’daki evinde fonda hareketli bir sufi şarkısı, rahatsızlığına aldırış etmeden, hafızasındaki kimi sorunlara karşın aklına gelenleri anlattı.

Yatalak hâline bakınca, bu kırgın görünen adamın devletin kudretine kafa tuttuğunu, sıkıyönetim koşullarında uygulanan baskılara göğüs gerdiğini, kendisini alelacele, ne pahasına olursa olsun tutuklayan sivil rejime meydan okuduğunu getiriyorum aklıma. Hafızamda askerî mahkemedeki o ünlü görüntüsü çakılı. Genç Benazir, onun lehine tanıklık etmek için gelmiş, Saki’nin yanında duruyor. Demir kelepçesi omuzdan aşağı şal gibi iniyor. Ağır işkencelere maruz kalan Saki’nin bugünkü rahatsızlıklarının en önemli sebebi, o günlerde çektiği çile. Sonra da yeni kuşağın demokrasinin tesisine ve diğer temel insan haklarının tatbikine ciddi katkılarda bulunmuş olan bu insanı hiç tanımıyor oluşunu düşünüp durdum.

Politik mücadelesi, o zor ve tehlikelerle dolu hayatı üzerinden Saki’ye ülkede politik söyleme yaptığı en önemli katkının ne olduğunu sordum.


Cem Saki’nin ihanetle suçlandığı davada ona destek vermek için
Benazir Butto da mahkeme salonuna gelmişti.

O uzun sessizliğin ardından şu cevabı verdi:

“Galiba en önemli katkım, sömürü düzenini ortadan kaldırmak için verdiğim mücadele ve kadınlar, işçiler, köylüler ve azınlıklar gibi ezilen grupların sömürülmesine ve zulme karşı yükselttiğim sestir. Pakistan’ın gerçek mânâda federal bir devlet hâline getirilmesini ısrarla talep ettim ve küçük eyaletlere eşit haklar verilmesini istedim. Ayrıca Doğu Pakistan’da [Bangladeş’te] ordunun yaptıklarını yüksek sesle kınayan az sayıda Batı Pakistanlıdan biriydim. Feodalizmin ve kabileciliğin son bulmasını, kamu arazilerinin köylülere dağıtılmasını ve toprak reformunun yapılmasını talep ettim.

Bunun dışında Amerika’nın ülkedeki nüfuzuna ve içişlerine karışmasına açıktan karşı çıktım. Tüm ilerici güçleri birleştirmek için çalıştım, Sintli yazarların örgütü Sint Edebi Sangat gibi yazın emekçileri örgütleriyle, kadın örgütleriyle, sendikalarla, Sintli köylülerin haklarını savunmak için kurulmuş olan Hari Komitesi ile çalışmalar yürüttüm. Tüm bu çalışmalarımda insanların bilinçlendirilmesine ve onların politik bir bilinç edinmelerine katkı sundum.”

Kitleleri politik açıdan bilinçlendirmek, doğası gereği, başarılı olan isimleri zamanla ıskartaya çıkartıyor sanki.

Hayatının İlk Dönemi ve Politik Faaliyetleri

Eski komünist partili lider, ülkenin en yoksul bölgelerinden biri olan Sint’in Tarparkar bölgesinde bulunan Çakro yakınlarındaki bir köyde doğdu. Babası ilkokul öğretmeni ve sosyal hizmet uzmanı idi. Saki’nin dediğine göre, babası yetişmesinde önemli bir rol oynamıştı. 1962’de Hayderabad’daki Kalimori Devlet Üniversitesi’ne girmesiyle politik eylemlerle geçecek o uzun kariyeri de başlamış oldu.

“İlk yürüttüğüm politik kampanya eğitim sorunları ile alakalıydı. Öğrenciler arasında hayli popüler olan bir konuya eğilerek, sistemin geliştirilmesine yönelik bir yığın talepte bulunduk. 1964’te şehirdeki öğrencileri örgütlemek için, benim gibi düşünen arkadaşlarla birlikte, Hayderabad Öğrenci Federasyonu’nu kurdum.”

1966’da Saki Komünist Parti’ye girdi ve solcu Ulusal Halk Partisi (UHP) içinde çalışmaya başladı. Ayrıca sendikaları ve köylüleri örgütleme çalışmalarına katılan Saki, Sint Hari Komitesi’yle birlikte çalışmalar yürüttü. 4 Mart 1967’de Sint Üniversitesi öğrencileri atanan yeni rektörü protesto etmek için yürüyüş gerçekleştirdi. Polis, öğrencilere sert bir biçimde müdahale etti. Fakat Saki ve arkadaşları, bu olayı ilerleyen süreçte kentte uzun süre etkili olacak bir politik hareketin oluşması için kullanmayı bildi.

“Birçok şehirde farklı öğrenci örgütleri bulunmaktaydı. Biz, bunları 3 Kasım 1968’de Sint Ulusal Öğrenci Federasyonu adı altında birleştirdik. Komünist parti dâhil tüm ilerici politik güçler, Eyüp rejiminin uyguladığı diktatöryel politikalara karşı çıkıyor, başbakan Muhammed Ali Buğra’nın yürürlüğe soktuğu, tüm ülkede bölgelerarası ayrımları ortadan kaldıran Vatanın Bütünlüğü programının yürürlükten kaldırılmasını, ayrıca seçimlerin özgür ve adil bir biçimde yapılmasını talep ediyorlardı. Sint Ulusal Öğrenci Federasyonu, o süreçte söz konusu harekete ciddi bir zindelik ve hız kazandırdı.”

Öğrenci lideri ve politik eylemci olarak Saki, altmışlarda birkaç kez hapse atıldı. Politik bağlılığına son vermek ve politik etkisini kırmak için kendisine iş ve burs teklifi yapıldı ama o, bağlılığını sebatla sürdürdü ve bu türden teklifleri elinin tersiyle itti.

1969’da diğer yoldaşlarının katkısıyla Saki, Sakrand’da Hari (Köylü) Konferansı’nı tertipledi. Tarihî öneme sahip olan bu konferansta toprak reformu talebi dillendirildi. Saki, o konferansta Komünist Parti’nin köylü cephesi olan Hari Komitesi’ne katılacağını söyledi. Saki eğitimini tamamladıktan sonra parti, kusursuz bir örgütçü olan, komitenin kurucusu Hayder Bahş Catuyi’nin vefatı ardından Hari Komitesi’nin başına geçmesini istedi.

Cem Saki eşi Ahtar Sultana ile birlikte. Tahir Cemal/ White Star

Önemli bir dönem noktasını teşkil eden 1970 seçimlerinde Saki, Tar’da aday oldu ama yeterli kaynağın bulunmaması sebebiyle, bölgenin önde gelen isimlerinden olan bir feodal ağaya yenildi. Saki o günleri şöyle anlatıyor:

“Doğu Pakistan’daki hükümetin tüm politikaları ve eylemleri ülkeyi büyük bir kargaşanın içine sokmuş, Pakistan, uluslar nezdinde giderek itibarsızlaşmıştı. O günlerde askerin yaptıklarına karşı sözler sarf ettim ve birçok miting örgütleyip ajitasyon faaliyeti yürüttüm. Gıyabımda askerî mahkeme tarafından bir yıl hapse mahkûm edildim. Devletle ve ona bağlı kurumlarla doğrudan karşı karşıya geldim. Butto’nun iktidarda olduğu yılları yeraltında geçirdim, polisle ve istihbaratla saklambaç oynayıp durdum.”

Saklanmasına karşın Saki, politik faaliyetlerini sürdürdü, bir dizi politik harekete ve kampanyaya iştirak etti ve düzenli çıkan dergi ve gazetelerde çalıştı.

Yeraltından Notlar

Saki, o döneme ait hikâyeleri hâlen daha anımsanıyor ve yaşadıklarını büyük bir coşku ve muhabbetle aktarıyor. Örneğin bana anlattığı kadarıyla, bir seferinde Tando Cem’e molla kılığında gitmiş. Otobüste yerini yaşlı ve hasta bir Hintliye vermiş. “Nazır Abbasi, otobüste bir istihbaratçı olsaydı, sırf bu hareketimden ötürü beni tanıyabileceğini söylemişti.”

Bir pansiyonda kalırken Saki, iki subayın sohbetine kulak misafiri oldu. Biri diğerine “Cem Saki’nin hain olduğu ispatlandı, daha iyi hayat koşulları için Hindistan’a kaçmış.” Saki, kimliğini deşifre etmeden, sohbete dâhil oldu ve adamlara ellerinde iddialarını ispatlayacak bir delil olup olmadığını sordu. Adamlar da bunu Tüm Hindistan Radyosu’nda dinledikleri bir konuşmadan işittiklerini söylediler.

“Ben de onlara, bir seferinde Cem Saki’yle bir araya geldiğini ve kendisinde dönek bir insan izlenimi bıraktığını söyledim.”

Gözlerinde beliren pırıltı, elli yılın ardından tüm o hatıraların hâlâ capcanlı olduğunu ortaya koyuyordu.

Butto Dönemi

Butto iktidara geldiğinde, bir yıllık hapis cezasını çeken Saki açık alana çıktı. Ulusal Halk Partisi’ne girdi ve sekreteri oldu. Butto, Belucistan’daki Mengal hükümetini lağv edip UHP’yi yasaklayınca, yeniden yeraltına çekildi. O günlerde yasak üzerine şunu söylüyordu:

“Neye bağlı olduğumu anlayın artık. Beş bin yıldır Sintli, bin yıldır Müslümanım ve sadece otuz yıldır Pakistanlıyım.”

Baskıcı Sıkıyönetim

1977’de General Ziya’nın askerî hükümetinin kurulması ile yeni bir baskı dönemi de başlamış oldu. Ordu, Saki’yi tutuklamaya ve komünist partinin etkisini sonsuza dek ortadan kaldırmaya kararlıydı. Aralık 1978’de askerler Saki’yi Hayderabad’da tutukladılar. Fakat süreç içerisinde mahkemeye sunduğu, Urduca Zamir ke Kaidi [“Siyasi Suçu”], Sintçe Ahir Fatih Avam ci Tindi [“Zafer Eninde Sonunda Halkın Olacaktır”] adıyla yayınlanan iki savunma, halk arasında yoğun bir ilgiye mazhar oldu.

Azınlık-Çoğunluk Ayrışması

PKP, seksenlerin sonunda iki hizbe bölündü. Azınlık-çoğunluk olarak yaşanan bu ayrışmada Saki çoğunluk kanadında kaldı ve azınlığın partiyi dönüştürme taleplerine karşı koydu. Fikir ayrılıklarının yaşandığı bu süreç boyunca Saki saldırılara uğradı ve milliyetler meselesi konusunda net fikirler ortaya koymamakla, ayrıca entelektüel derinlikten yoksun olmakla suçlandı.

İlginç biçimde Saki, bu ayrışma konusundaki fikirlerini hiç çekinmeden, açık sözlülükle dile getiriyor:

“Devletin uyguladığı baskılar ve sık sık gündeme gelen sıkıyönetim uygulamaları, PKP’nin açık çalışma yürütmesine izin vermedi. 1988 sonrasında ise partinin açık çalışma yürütmesine izin verilince farklılıklar açığa çıktı. Bu dönem, büyük kalkışmaların ve teknolojik değişimin yaşandığı bir dönemdi. Tüm kapitalist sistem ve üretim faktörleri değişmekteydi. Bir yol ayrımına gelmiştik ve yaşanan değişimi anlayamıyorduk. Sovyetler Birliği’nde bile mevcut kusurlarla ve giderek artan hoşnutsuzluklarla başa çıkabilmek için Gorbaçev Glasnost ve Perestroyka politikalarını yürürlüğe sokmuştu.

Sovyetler’de bulunmuş, uluslararası arenada arz-ı endam etmiş azınlık üyeleri, bu gerçeklerin farkında olan orta düzey parti üyeleriydiler. Bunun dışında Sovyetler’e gitmiş olan parti emekçileri ve liderler, ülkeye hayal kırıklığı ve karamsar bir ruh hâliyle geri döndüler, zira orası bir refah devletinden çok güvenlik devletine benziyordu. Velhasıl ben, bu gerçekleri ancak 1991’de Sovyetler’e gittikten sonra idrak edebildim. Mevcut konumumu yeniden gözden geçirdim. Fakat diğer parti üyeleri, yaşananları kabul etmeye hazır değillerdi. Dolayısıyla 1991’de düzenlenen dördüncü kongrede genel sekreterlik görevimden istifa edip, sol komünist siyasetten temelli el etek çektim.”

Fakat süreçte Saki, bu tavrı yüzünden suçlandı ve onun partideki ayrışmadan sorumlu olan kişi olduğu iddia edildi. 2009’da Lal Han’ın başını çektiği Sosyalist Devrim (Uluslararası Marksist Eğilim) örgütünde kısa bir süre çalışan Saki, aktif sosyalist siyasete bir daha geri dönmedi.

Demokratik Hareket’in Kuruluşu

Saki 1991’de Cumhuri Tehrik’i (Demokratik Hareket) kuran isimdi.

“O dönem Sint eyaletine büyük bir kargaşa hâkimdi. Köylere hırsızlık çeteleri, kentlereyse etnik ayrışma hâkimdi. Toplumda barışın ve dayanışma ilişkilerinin tesisi için çalıştım. Bu amaçla Sint-Pencap sınırındaki son durak olan Kamu Şahid’den Karaçi’ye uzanacak bir yürüyüş tertipledim. Başarıya ulaşan bu yürüyüş, halkı tek bir platformda bir araya getirdi.”

Bu olayı anlatırken gözlerinden gurur okunuyordu.

Cem Saki Hayderabad’daki evinde, son günlerinde. Tahir Cemal/White Star

Pakistan Halk Partisi Hükümetinde Danışman

1993’te beyninde yaşanan iç kanama yüzünden hastaneye kaldırıldı. Sint’teki Pakistan Halk Partisi yöneticileri, onu tedavi için Londra’ya gönderdiler. İyileştikten sonra ülkesine dönen Saki, PHP’ye girdi ve Benazir Butto’nun ricası üzerine Sint yönetiminde danışman olarak görev aldı. İşçi bürosunda çalışmaya başladı. “Toplumun en çok ezilen kesimlerinin koşullarını iyileştirmek için bir dizi komite kurup sayısız konferans tertipleyen” Saki’nin omuz verdiği komiteler, PHP hükümetinin 1996’da yıkılması ardından, faaliyetlerini durdurdular.

Ardından Saki, Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’na girdi. Kendi ifadesiyle, bu çalışma “kendisini epey tatmin ve memnun eden bir pratikti.”

Tasavvufla Bağı

Son yıllarında Saki, tasavvufa daha sıkı sıkıya bağlandı. Ona göre, tasavvuf kendisine güç ve teselli vermekteydi. Bir keresinde tasavvufa bağlanmasının diyalektik materyalizme ve Marksizme olan inancıyla çelişip çelişmediğini sorduğumda, bana şu cevabı vermişti:

“Kanaatime göre, tasavvuf her türden dinin ötesindedir ve sufiler her dinde vardırlar. Bu insanlar, hümanizmi vaaz etmektedirler ve komünizmden önce sınıf mücadelesi vermiş kişilerdir.”

Ona göre, komünizm tasavvufun devamıdır. Her ikisi de sıradan insanların hakları için mücadele edilmesini istemektedir.

“Baba Buli Şah, Baba Ferid Ganj Şakar, Ganj Şakar, Şah Abdüllatif Bittayi, Sahal Sermest, Hazret-i Nizamuddin Aliye gibi sufi şairler, evrensel aşkı ve insanlığı vaaz etmişlerdir.”

Aile Hayatı

Saki’nin böylesi bir teselliye ihtiyaç duymasının bir sebebi de onun çok fazla trajediye tanıklık etmiş olmasıydı. 1972’de kuzeni Suhan ile evlendi. İki çocuğu oldu.

“Eşim parti emekçisiydi fakat sürekli benim güvende olup olmadığımı endişe edip duruyordu. İstihbarat mensupları ona beni tutukladıklarında öldüreceklerini söylüyorlardı. Tutuklandığımı duyunca Suhan kuyuya atlayıp iki evladımızı öksüz bıraktı.”

Saki’nin anlattığı kadarıyla, eşinin ölüm haberini çok sonra aldı. O sırada hücre hapsindeydi ve haber üzerine harap oldu. Eşiyle ilgili şu sözü büyük bir kederle dile getirmekteydi: “Suhan, rejimin ve kurumlarının gücüne fazla önem veriyor, kitlelerin gücünü hiç anlamıyordu.”

Sonrasında Saki, 1987’de dostları arasında İndara olarak bilinen Ahtar Sultana ile evlendi. İkisi kız ikisi oğlan, dört çocukları olan çift, ayrıca bir de bir kızı evlat edindi. Eşi, kızları ve gelinleri eğitimli emekçi kadınlardı.

Son Söz

Fırtınalı günlere ve dönemlere tanıklık etmiş bir ömrün hikâyesini dinledikten sonra, evden ayrılmaya hazırlanırken, Saki’ye kişisel hayatı ve politik hayatı konusunda herhangi bir pişmanlığının olup olmadığını sordum.

Uzun süre konuşmadı. Sonra Faiz Ahmed Faiz’in bir dizesiyle başladı sözlerine:

Har daag hayi is dil mein be-cuz daag-i-nedamet [‘Kalbimde yığınla leke, bir tek pişmanlık lekesi yok içlerinde’]. Kişisel düzeyde hayatımda hiçbir şeyden pişmanlık duymadım. Politik düzeyde ise partiden ayrılınca en yakın dostlarımı ve yoldaşlarımı kaybettiğim için pişmanlık duydum. Onlar ki uzun süre birlikte çalıştığım, ortak bir rüyayı, adil toplum rüyasını paylaştığımız insanlardı.”

Münize İnam
11 Mart 2018
Kaynak