04 Ekim 2019

,

Yeni Çin’in 70 Yılını Kutlamak



Bugünlerde Çin’de yaygın olarak kullanılan bir söz var: “Misyonu aklından hiç çıkartma, baştaki emeli asla unutma.”

Bu sözle başlamamın sebebi, onun Yeni Çin’in kuruluşunun yetmişinci yıldönümüne yönelik kutlamaların önemli bir parçası olması. Şuan Çin’deyim, hazırlıklara, beklentilere ve kutlamaların yapıldığı güne ilk elden tanıklık ediyorum.

Yazıyı 1 Ekim günü kaleme alıyorum, yani Mao Zedong’un Tiananmen olarak bilinen kapıda durup Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilân ettiği günden yetmiş yıl sonra. Bugün aynı yerde Xi Jinping vardı, Mao ve onu takip eden liderlere teşekkür etti. Tüm oturumları bilgisayarımda canlı izledim, Çin’in geleceğini ellerinde tutan gençlere yapılan vurguya, ayrıca ülkenin tüm eyaletlerine ve özerk bölgelerine verilen takdire ve milliyetler açısından sahip olunan çeşitliliğine yönelik övgülere tanıklık ettim.

Beni etkileyen bir husus da kısa süren askerî geçit töreniydi. Sosyalist bir ülke, kendisini yıkmak isteyenlere karşı varlığını koruyabilmeli. Birçok ülkeden temsilci gelmiş. Çin gibi gelişme kaydeden ülkeler, özel katılım göstermişler. Bu ülkeler, Çin’in paradigmasını benimsiyorlar, buna bağlı olarak da “Washington Konsensüsü” olarak bilinen neoliberal projeye sırtlarını dönüyorlar.

Fakat burada bir süre durup bir adım geri çekilerek “Çin’e az çok aşina olan bir yabancı neler gördü?” sorusunu soralım. Sıradan insanlar, yetmişinci yıldönümü kutlamaları konusunda neler söylüyorlar? Bir ay süreyle insanlarla bu konuda sohbet ettim ve hislerini, düşüncelerini anlamaya çalıştım.

İlk elden gözlemlenecek en önemli gerçek, insanların yetmiş yılda çok çalışıldığını görüyor olmaları. Herkes, “çok çalışıldığını, artık biraz da başarıların keyfini çıkartıp kutlama yapabileceklerini” söylüyorlar. Başarılar çok net ortada: herkes, “sosyo-ekonomik açıdan refah içinde yaşama” denilen temel insan hakkına sahip. 800 milyondan fazla insan, yoksulluk koşullarından kurtarılmış. Güçlü ve müreffeh bir Çin inşa edilmiş.

Bu sebeple bizzat tanıdığım insanlar, Çin’in mutlu mesut yaşamasını açıklama ve bu hususta söz etme noktasında kendinden gayet emin cümleler kuruyorlar. Çin’in yapıp ettiği her şeyin özünde, artık daha fazla Marksizm var. Çin Komünist Partisi ve tarihi, bugünlerde seyrettiğim Pekin’deki geçit töreninin asli bileşeni idi.

“Çalışmak” denilirken ne kastediliyor peki? Burada insanlar çok çalışıyorlar. Ama gene de çoğu vakit yeterince çalışmadıklarını söylüyorlar. Çalışmaya bir de mücadele eşlik ediyor. Son yetmiş yılda uluslararası planda yoğun bir itiraza ve muhalefete maruz kalmış olan Çinliler, ciddi zorluklara karşı mücadele vermeyi bildiler. Onlar, bugün kazanılmış ve elde edilmiş olan her şeyin çalışmak kadar mücadelenin eseri olduğunu gayet iyi biliyorlar. Başka bir ifadeyle, kendi deneyimleri üzerinden Çinliler, çalışmanın bizatihi kendisinin bir tür mücadele olduğunun bilincindeler ve asla mücadeleden korkmuyorlar.

Her şeyin ötesinde Çinliler, daha yapılacak çok şeyin olduğunun farkındalar. Çevre sorunlarının çözümü konusunda epey yol alınsa da Çinliler, daha yapılacak çok işin bulunduğunu biliyorlar. Hâlen daha birkaç milyon insanın yoksulluk koşullarında yaşadığını görüyorlar ve mütevazı ölçülerde müreffeh ve varlıklı olan bir toplumda (xiaokang shehui) bunun asla kabul edilir olmadığını da biliyorlar.

Çinliler, bir yandan da, Çin’i kuşatma altına almak ve ona ne yapması gerektiğini dikte etmek konusunda, kendi içinde çatlaklar barındıran bir avuç eski sömürgecinin ümitsiz girişimleriyle boğuşuyorlar. Oysa Çinliler, yollarından dönmeyecek ve başkalarının şartlarını kendilerine zorla dayatmasına asla izin vermeyecekler.

Peki bu, bir tür milliyetçilik midir, “önce Amerika, gerisini salla!” anlayışının Çin versiyonu mudur? Asla böyle değil.

Eskiden ilkin Sovyetler’de, ardından ulusal kurtuluş kavgası veren birçok sömürge ülkede olumlu bir milliyetçilik anlayışının varlığını anlamaya çalışırdık. Bu anlamda milliyetçilik, sömürgecilik karşıtı bir emel, bir irade hâlini almış, egemenlik meselesi tüm ağırlığı ile merkeze yerleşmişti. Bu, tabii ki başkalarının da egemenliğine saygı duymayı gerekli kılıyordu.

Aynı şekilde, kendi ülkenize başka bir ülkenin hükmetmesini istemiyorsanız, aynı şeyi başkalarına da yapmamanız gerekir. Zhou Enlai ve Mao Zedong’un “Barış İçerisinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi” bu konumu net bir biçimde ortaya koyuyor.

İnsanlarla konuştuğumda başka bir his daha oluştu bende. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Çincedeki “ai guo” terimi, kötü bir tercüme sonucu “milliyetçilik” olarak tercüme ediliyor. Düz manada “ai guo”, esasında “memleket sevdası” anlamına geliyor ve ulus-devletle veya onunla alakalı herhangi bir izm’le zerre ilişkisi bulunmuyor.

“Memleket sevdası”, ülkenin kimliğinin ayrılmaz parçası. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Çinliler, bu duyguyu illaki paylaşıyorlar. “Memleket sevdası”, beş bin yıllık bir kültürü, tarihi, geleneği, felsefeyi ve siyasi formları kapsıyor.

Benim açıdan en önemli husus ise memleket sevdasının “ben kazanayım sen kaybet” zihniyetini veya (“Önce Amerika” anlayışında görüldüğü üzere) bir tarafın kazancının diğerinin kaybı ile sonuçlanacağı kurguyu esas almıyor olması. Bilâkis memleket sevdası, aslında kendi ülkeni, kendi kültürel kimliğini sevmeyi ifade ediyor. Bu anlayış, başkalarının kimliğine destek olma ve onlarla ilişki kurma, o kimliklere saygı duymanın zemini olarak iş görüyor. Bu sebeple Çin halkı, memleket sevdasını dünyaya faydalı bir olgu olarak görüyor, çünkü bu halk, başkalarının da kendi memleketlerini sevdiğini, bu sevginin müşterek projeler geliştirmeyi mümkün kılacağını iyi biliyor.

Bazıları, insanların Çin’de bayrak sallamanın Marksizmi geri plana attığını söylüyorlar. Oysa bu tespit bir cehaletin ürünü. Bu türden sözler sarf edenler, Xi Jinping’in Marksizmi merkeze yerleştirdiğini, Çin’in yürüdüğü yolun kılavuzu olarak değerlendirdiğini görmüyor, doksan milyonluk ÇKP’nin komünist parti olarak net ve açık bir misyona sahip olduğunu anlamıyor.

Bu insanlardaki şüphe, bir yanıyla, onlardaki Çin bayrağı ile ilgili gerçeği de görmezden gelmelerine neden oluyor. Çin’de bayrağa “beş yıldızlı kızıl bayrak” [wuxinghongqi] deniliyor. Bu kızıl bayrak, tabii ki yıldız gibi önemli bir komünist sembol. Dolayısıyla ne vakit biri beş yıldızlı kızıl bayrağı dalgalandırsa, orada salınan aslında komünist bir bayrak, bu bilinmeli.

Buradan, yazının en başında aktardığımız, “Misyonu aklından hiç çıkartma, baştaki emeli asla unutma” (laoji shiming, bu wang chuxin) sözüne geri dönelim. Çin’in her köşesinde bu söze rastlıyorsunuz. Herkesin ağzında bu cümle var. Peki ama “baştaki emel” neydi? Marksizm. Misyon neydi? Komünizm. Komünizmin gerçekleşmesi için neye ihtiyaç var? Daha fazla çalışmaya ve daha fazla mücadeleye.

Roland Boer
2 Ekim 2019
Kaynak

03 Ekim 2019

,

Hristiyan Materyalizmi

Din ve dinin Marksizmle ilişkisi konusunda asıl mesele, din ve Marksizmin birbirine boyun eğmesine gerek kalmadan, ikisinin birlikte varolup olamayacağı değildir. Kurtuluş teolojisi geleneğinin de bizlere ispatladığı üzere, Marksizmle Hristiyanlığı birbirine teyellemek mümkündür.

Bizce asıl mesele, dinî külliyatın tedrisatından geçmeden materyalist (veya Marksist) olmanın mümkün olup olmadığı veya daha doğru bir ifadeyle, dini idealist bir teşebbüs olarak terk etmek suretiyle materyalist (Marksist) olmanın mümkün olup olmadığıdır.

Althusser’in ilk dönem yazılarıyla ilgili olarak, Roland Boer’in Althusser’in eserleri arasında yaptığı ayrım ve onun Althusser’in teoloji yazılarının Marx’ın şu ünlü ifadesiyle kıyaslanabileceğine dair tespiti üzerinde biraz durup düşünmek gerekmektedir:

“Cennetin eleştirisi dünyanın eleştirisine, din eleştirisi ise hukukun eleştirisine, teoloji eleştirisi ise politika eleştirisine dönüşmektedir.”[1]

Althusser’in teoloji yazıları, yukarıdaki tezin maddileştiği yapıyı ifade ediyor gibidir. O yapı, korkunun eleştirisini, insanî koşulun veya korkunun proleter yönünü, kilisenin statüsüne ve yapısına yönelik eleştiriyi vs. içermektedir. Bu başlıkları alan makalelerde Althusser, kendi asarında zaten mevcut olan materyalist eğilimleri yeniden yapılandırmaktadır. Bu işlem dâhilinde tuhaf ve beklenmedik karşılaşmalar yaşanmaktadır. Gariptir ki burada yoldaş tutulan isim Feuerbach’tır, Althusser’in tüm yönleriyle incelemeye tabi tuttuğu ve tercüme ettiği ise teorik hümanizm meselesidir.

Hristiyanlığın Özü isimli eserinde Feuerbach, Hristiyanlığın özünü sorgulamanın en iyi yolunun Tanrı’nın dünyayı hiçlikten yarattığı fikrini benimsemek olduğunu söyler. Ona göre bu özcü olmayan tez, Hristiyan bilinci nezdinde budünyanın sahip olduğu değeri ortaya koyar. Feuerbach’ın ifadesiyle, “eğer yaradılış Tanrı’nın iradesinin ürünü, aklın değil de hayal gücünün yani öznel İrade’nin ürünü ise o vakit mevcut hâliyle dünya, bir hiç olmanın değerine sahiptir. Dolayısıyla dünyanın sahip olduğu hiçlik, iradenin gücünü ifade eder.”[2]

“Her şeyi hiçlikten yaratmak, her şeye kadir oluşun en yüce ifadesidir: oysa her şeye kadirlik, tüm nesnel koşul ve sınırlamalardan kendisini muaf tutan öznellikten […] gerçek olmayan her şeyi gerçek, algılanır olanı mümkün olarak varsayma becerisinden, hayal gücünün veya hayal gücüyle özdeş olan iradenin iktidarından başka bir şey değildir.”[3]

Esasında bu, birçok Hristiyan metninde bulabileceğimiz bir olgudur, en iyi örneği de Kitap’ta kendisine yer bulan suyun şaraba dönüşmesi ile ilgili meseldir. Feuerbach’ın tabiriyle, burada dönüşümden çok hiçlikten yaratılma söz konusudur:

“Hiçlikten yaratma mucizeye benzer ve Tanrı’nın takdiridir. Zira Takdiri İlahi düşüncesi, özgün anlamıyla ve sahip olduğu, inanmayanların idraki ile henüz sınırlanmayıp o idrak eliyle tahrif edilmediği gerçek önemi dâhilinde esasen mucize düşüncesine denk bir düşüncedir. Takdiri İlahi’nin ispatı, mucizedir.”[4]

Bu, dindarların ateistlere verdiği cevaptır. Onlar, dünyada faal olan nedensel olaylar ağının yol açtığı musibetlerle veya talihsizliklerle henüz tanışmamış, Althusser’in ifadesiyle, yüzleşmemişlerdir. Burada Feuerbach, yüzme bilmeyen, nedensellik üzerine kurulu sistemin işlemesini isteyen, suda boğulmak üzere olan insandan bahseder. Bu insan hiçliğe dönüşecektir:

“Hristiyan Tanrı’nın insanı olarak zambakların üzerini örten, kuzgunları besleyen, başka bir insandır. Doğanın tanrısı, yüzme öğrenmemişse kişinin suya batmasını sağlar. Dinin tanrısı ise o kişiyi Rabbin eliyle suyun üzerinde sağ salim yürümesini mümkün kılar.”[5]

Feuerbach sözlerine şu şekilde devam eder:

“Tanrı, doğa kanunlarını yürürlükten kaldırır; zorunluluğun hâkim olduğu, sonuçları sebeplere bağlayan demir ağla örülü sürece müdahale eder; özetle o, dünyayı hiçlikten var eden aynı sınırsız, her şeye gücü yetendir. Mucize yoktan var etmektir [creatio ex nihilo].”[6]

Buradan şunu söyleyebiliriz: Bir kişinin ateist olabilmesi için sembolik düzende faal olan yapısal nedenselliğin bir hiç olmadığı konusunda belirli bir konum alması gerekir:

“Dolayısıyla maddenin veya dünyanın ebediliği konusunda kâfir felsefecilerin en fazla yalanlanmış olan öğretisine bakılacak olursa doğa, onlara göre esasen teorik bir gerçekliktir.”[7]

Burada Althusser ve onun nesnenin anlamının öznel indirgemeciliğe tabi tutulmasına karşı çıkan teorik konuma yönelik savunusu yankılanmaktadır. Feuerbach şunu söylemektedir: “Dünyanın üretildiği hiçlik hâlen daha yapısı gereği hiçliktir, yani “siz dünyanın hiçlikten yapıldığını, imal edildiğini söylediğinizde dünyayı esasında hiçlik olarak idrak ediyorsunuz demektir.”[8] Diğer yandan Althusser de tarihin geçmişe doğru inşasını bugün açısından ele alır. Bu noktada Materyalist Diyalektik isimli çalışmasında şunları yazmaktadır:

“Kökenlerin felsefesi ve bu felsefeye ait organik kavramlarla ilgili ideolojik bir mit oluşturmak yerine Marksizm, temelde her türden somut ‘nesne’nin karmaşık yapısının verili oluşunu kabul eder. Bu karmaşık yapı, nesneyle ilgili bilgiyi üreten, teorik pratiğin gelişimine ve nesnenin gelişimine hükmeden yapıdır. Artık yığınla bilgi kendi geçmişini didikleyip dursa da artık ortada herhangi bir asıl, ilk öz yoktur, sadece her daim önceden verili oluş söz konusudur.”[9]

Bu bağlamda arşınlanacak en güvenli yol, boşluk, rastlaşma gibi kavramları kullanmak suretiyle Althusser’in “rastlantısal materyalist” dönemine ait bakış açısı üzerinden bu yaklaşımı analiz etmektir. Köken Üzerine isimli çalışmasında Althusser şunu söylüyor: “İdeolojik (dinî) köken kategorisinin yerinden edilmesi anlamına gelen ‘karşılaşma teorisi’ veya ‘bağlanım (conjunction) teorisi planında, doğrusal soykütükleri olarak ifade edebileceğimiz bir yer vardır.”[10]

Başka bir ifadeyle Althusser’e göre yapı, sadece “bağlanım”a ait bir etki olarak düşünülebilir ve (verili bir) yapıya (örneğin suya, yüzmeye, boğulmaya) ait bağlanımda bir araya gelen her bir unsur, kendi içinde bir ürün veya bir etkidir. Yani burada Althusser, esasında sebebi olmayan bir yapıdan söz etmektedir ki bu, onun tüm felsefî ve politik projesindeki asli sorun olarak varlığını sürdürmüş olan bir konudur. Sonuçta mesele şudur: tarihsel (hatta politik, Hristiyan vs.) bir olayı yapı içerisinde mi düşüneceğiz yoksa toplumsal, politik, ideolojik yapının dönüşümü içerisinde mi düşüneceğiz ve bu, düşünme pratiği ne kadar mümkün?

Burada Althusser, kendisini bilhassa anlatımsal nedensellik kavramıyla Hegel’in karşısında konumlandırır.[11] Tam da bu noktada şu önemli notu aktarmak gerekmektedir: Althusser, yeni bir materyalizm anlayışı inşa etme seçeneğine başvurmuştur. Burada amaç, Stalin’in Marx’ın materyalizmini ve ekonomik determinizmini kabalaştırmasına karşı çıkmaktır.

Badiou’nün ifadesiyle formüle edecek olursak şunu söyleyebiliriz: her türden gerçek mânâda çağdaş felsefe işe, materyalizmi Althusser’in aşılması (Hegelci ifadeyle olumsuzlanması) gereken “eski materyalizm”e ait bir açmaz veya bir zemin olarak kurduğu felsefî tekillik temelinde yeniden düşünmekle başlamalıdır.

Althusser’in ilk dönemde sahip olduğu materyalizm anlayışı, Marx İçin ve Kapital’i Okumak’ta geliştirdiği materyalizm anlayışından, bilhassa “rastlantısal materyalizm”inden farklıdır ve felsefî düzlemde materyalizm anlayışını iki felsefe karşıtı gelenek koşullamaktadır: Marksizm ve Hristiyanlık.

Agon Hamza

[Kaynak: Althusser and Pasolini: Philosophy, Marxism, and Film, Palgrave Macmillan, 2016, s. 59-62.]

Dipnotlar:
[1] Karl Marx, Selected Essays , Çev. H.J. Stenning, (Serenity Publishers, Maryland, 2008, s. 10.

[2] Ludwig Feuerbach, The Essence of Christianity, Dover, New York, 2008, s. 85.

[3] A.g.e.

[4] A.g.e., s. 86.

[5] A.g.e., s. 87/d1.

[6] A.g.e., s. 86.

[7] A.g.e., s. 97.

[8] A.g.e., s. 92.

[9] Louis Althusser, For Marx, Verso, Londra, 2005, s. 198–199.

[10] L. Althusser, On Genesis, Décalages, 1(1) (2012). Türkçesi: Komünizmin Güncelliği.

[11] Althusser’in Hegel eleştirisine dair bir eleştiri için bkz. S. Žižek, Mapping Ideology (Verso, Londra/New York, 1994, s. 136–140.

01 Ekim 2019

, ,

Kızıl Müçtehit

17 Şubat 1987’de, Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) en kanlı günlerinden birinde gazeteci, edebiyat eleştirmeni, aydın ve eylemci Hüseyin Mürüvvet, Batı Beyrut’un Ramletü’l Bayda mahallesindeki evinde katledildi.

Mürüvvet, on dört yaşında Lübnan’dan ayrılıp Necef ilim havzasında dinî eğitim almak üzere Irak’a gitti. Amacı, saygın bir âlim ve din adamı olan babasının adımlarını izlemekti. Gelgelelim, onlarca yılı kapsayan, birçok ülkeyi içeren o çok yönlü düşünsel yolculuğu sonrası Mürüvvet, ünlü bir Marksist felsefeci ve Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden biri hâline geldi. Bir zamanlar İslam’ın kültürel mirasını öven Kızıl Müçtehit, sosyal adalet, politik özgürlük ve emperyalist hâkimiyetten kurtulmayı esas alan davaya komünist çizgide örgütlendi.[1]

Üretken bir yazar olarak Mürüvvet, “yazmasaydım, yaşamaya tahammül edemezdim” diyen bir isimdi.[2] Ömrü boyunca çok sayıda kitap, yüzlerce makale kaleme aldı.

Bazı alıntılar dışında, bu önemli ve özel külliyatın içindeki hiçbir eserin İngilizceye çevrilmemiş olması gerçekten üzücüdür. Bu sebeple, eserlerine sadece Arapça konuşanlar ve Arap akademisyenler erişebilmektedir. Dolayısıyla Mürüvvet, Arap dünyası dışında pek bilinen bir isim değildir.

Bu makalede amaç, Hüseyin Mürüvvet’i takdim etmek, onun eserlerine ve hikâyesine ilgi gösterilmesini sağlamaktır. Makalenin yazarı, detayları aşağıdaki okuma listesinde bulunabilecek, Mürüvvet ile alakalı çalışmaları yazmış İngilizce konuşup yazan akademisyenlere çok şey borçludur.

Yolun Başı: “Bir Şeyh Olarak Doğmak”

Hüseyin Mürüvvet, Güney Lübnan’daki Nebatiye kentinin Bint Cbeil bölgesinde yer alan Haddatha köyünde dünyaya geldi.[3] Doğum tarihinin 1908 mi yoksa 1910 mu olduğu belli değil. Cebel Amil olarak bilinen bölge, Müslüman dünyadaki en eski Şii topluluklarından birine ev sahipliği yapmaktadır.

Ailesi, din âlimi geleneğine mensuptu ve Hüseyin’i babası Ali’nin yerini alsın diye yetiştirmişti. Mürüvvet’in ifadesiyle, Ali “önde gelen, kıymetli bir dinî liderdir.”[4] Şeyh Olarak Doğdum Çocuk Olarak Öleceğim isimli otobiyografisinde aktardığı kadarıyla[5] çocukluğunu neredeyse hiç yaşamamıştır, sekiz yaşından itibaren akranlarının kendisiyle alay etmesine sebep olan, Şii din âlimlerine has siyah cübbe ve türban giymek zorunda kalmıştır.

Kendisine uygulanan baskıdan söz eden Mürüvvet, bir yandan da hayalinin babası gibi seçkin bir şeyh olmak olduğundan söz eder ve şunu söyler: “Aslında üzüldüğüm bir durum değildi, bu, babamın, annemin, ailemin, tüm Cebel Amil’in hayaliydi.”[6]

Yüzlerce yıldır Cebel Amilli erkekler, dinî eğitim için Necef’e gitmekteydi. 1880’lerden sonra bu bağ, Irak’tan gelen din adamlarının dinî kurumları yenilemesi, köy ve kasabalarda yeni okullar açılması ile daha da yoğunlaştı.[7] Mürüvvet’in de alnında Necef’te eğitim görmek yazılıydı. Ancak babası saygı gören bir isim olmasına rağmen, ailenin mali durumu bu eğitimin maddi yükünü karşılamak için kâfi değildi. Hatta 1912’de Hüseyin’in ağabeyi Hasan, binlerce Lübnanlı gibi ülkeyi terk edip daha iyi gelecek umuduyla Güney Amerika’ya göç etmişti. 1920’de Hüseyin Mürüvvet’in babası aniden vefat edince ailenin mali durumu daha da kötüleşti, dolayısıyla dinî eğitim alma imkânı da riske girdi. Nihayetinde 1924 yılında, Şeyh Abdul Hüseyin Şerafeddin’in müdahalesiyle para toplandı ve Mürüvvet Irak’a gönderildi.

Necef’te kısa bir süre içerisinde genç Hüseyin, kendisini farklı düşünsel etkilerin hüküm sürdüğü bir ortamda buldu. Bunların çoğu, hocaların rıza göstermediği, hatta yasakladığı düşüncelerdi. Kentteki kitapçılarda Mürüvvet, modern edebiyat ve şiirle tanıştı. Bu tanışma imkânını sunansa Usur, Takafa ve Hilâl gibi kültür ve siyaset dergileriydi.

Hüseyin’i en fazla etkileyen isimse Mısırlı yazar Taha Hüseyin’di. Nahda hareketinin diğer üyeleri yanında Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’den de etkilendi. Kendisine ateizm ve Darwinizm anlayışlarını anlatansa Şibli Şümeyyil idi.

Mürüvvet, Marksizmle de bu dönemde tanıştı. Bu tanışmanın zeminini sunansa Ferah Antun’un bir romanıydı. Bunca farklı düşüncelerin etkisi altında Hüseyin Mürüvvet, Necef’te sunulan geleneksel dinî eğitime şüpheyle yaklaşmaya, kendi geleceğini sorgulamaya başladı.

1927’de kurulan Necefli-Amilli Gençlik üyeleri: Sağdan sola: Hüseyin Mürüvvet, Muhammed Hüseyin Zein, Muhsin Şarara ve Muhammed Şarara. Sağda ayakta duranın ismi bilinmiyor, Haşim Emin, Ali Zein. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Bu konuda Mürüvvet yalnız da değildi. 1925’te kendisi gibi düşünen öğrencilerle birlikte Necefli-Amilli Gençlik adında bir örgüt kurdu. Örgütün üyelerinden Muhsin Şarara, Necef ulemasını modernist Şii dergisi İrfan’da sert bir dille eleştirmekteydi. Şarara’nın eleştirisi ciddi bir saldırıya yol açtı, ama bu saldırı karşısında cesaretle duran Mürüvvet, aynı dergide arkadaşının yazısını savunan bir makale kaleme aldı: “Bugün dini korumak isteyen insanları yoldaşlarının, çağdaşlarının kültürüne mensup kişilerin doğru sözlü olduklarına ikna etmek gerekmektedir.”[8] Bu yazı üzerine Hüseyin Mürüvvet hocalarınca ve öğrencilerce sansüre uğradı.

Bu dönemde yaşanan manevi ve düşünsel karışıklık, Mürüvvet üzerinde olumsuz bir sonuca yol açtı. Sinir krizi geçiren Mürüvvet, Lübnan’a döndü. Kendi ülkesinde kaldığı bu kısa süre zarfında eşi Fatima Bazzi ile tanıştı. Ardından Suriye’ye gidip Şam Üniversitesi’nde, Arjantin’deki bir akrabasının mali yardımıyla, hukuk ve edebiyat eğitimi gördü.[9] Okulu bitirdikten sonra Beyrut’ta, Amara ve Bağdat’ta yaşadı. 1934’te Necef’e dönen Mürüvvet, dinî eğitimini tamamladı ve 1938 yılında müçtehit oldu.[10]

Hüseyin Mürüvvet çocukları Nizar, Ahmed ve Hasan’la birlikte, 1936. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Irak’ta Yürüttüğü Politik Faaliyetler

Sonrasında Mürüvvet, Güney Irak’taki Nasıriye kentinde bulunan bir ortaokulda Arapça ve Arap Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Oğlu Ahmed’in aktardığı kadarıyla Mürüvvet, dinî kıyafetini bu dönemde çıkarttı. Öğretmenlik yapmaya ve yazılar yazmaya devam edeceği Bağdat’a 1941 yılında taşındığında bu işi bıraktı. Bağdat’ta Marksist kitaplarla doğrudan tanışma imkânı buldu. Irak Komünist Partisi üyeleriyle, bilhassa parti kurucularından (Necef havzasında dinî eğitim almış olan) Hüseyin Muhammed Şabibi ile ilişki kurdu. Şabibi, kendisine Komünist Manifesto’nun ve Lenin’in Devlet ve Devrim’inin birer nüshasını verdi.[11] Her ne kadar komünist ideallere yakın dursa da Mürüvvet, o dönemde henüz kendisini komünist olarak tanımlamamaktaydı. IKP’ye katılma yönünde adım atmayı pek düşünmeyen Hüseyin Mürüvvet, o dönemde Arapların birliği fikrine bağlı Hizbü’l İstiklal’i (Bağımsızlık Partisi’ni) tercih etti. Britanya’nın ülkeyi yeniden işgal ettiği II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yaşanan politik ve ekonomik gelişmeler Mürüvvet’i daha da politikleştirdi.

Mürüvvet’in Irak politikasıyla ilişkisi Ocak 1948’de iyice yoğunlaştı. Bu dönemde Mürüvvet, Vesbe [Uyanış/Sıçrama] olarak bilinen, Portsmouth Anlaşması’nı protesto etmek için yapılan kitlesel eylemlere katıldı. Irak’ın egemenliğini Britanya’ya teslim eden bir dizi maddeyi içeren anlaşmayla ilgili olarak Rayü’l Amm gazetesinde makaleler yazdı. Irak Komünist Partisi’nin önemli bir rol üstlendiği ayaklanmanın bastırılması esnasında devlet, Mürüvvet’in de bizzat tanıdığı parti üyelerini katletti. Bu katliamdan epey etkilenen Mürüvvet, yüzünü komünist harekete çevirdi.[12] Ayrıca aynı dönemde Filistin’e Nekbe olarak bilinen olaylar da Mürüvvet’i politik açıdan bilinçlendirdi ve ömrü boyunca Filistin davasına bağlı kalmasını sağlayacak bağların örülmesini sağladı.

İlginç olan şu ki kırkların sonlarında Mürüvvet, Bağdat’ta bir Yahudi lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve çok sayıda Iraklı Yahudi üzerinde olumlu bir izlenim yaratmayı bilmişti. Bu öğrencilerden biri de Albert Habbaza idi. Habbaza, Hüseyin Mürüvvet’i “etnik ayrımcılıkla hiç işi olmayan ilerici bir beyefendi ve Britanya’nın Irak’taki nüfuzundan nefret eden bir milliyetçi” olarak anımsıyor.[13]

Vesbe olayları ardından uzun süredir İngilizlere hizmet etmekte olan başbakan Nuri Said ayrıldığı göreve geri döndü. Ardından devlet IKP’ye saldırdı, Şabibi gibi birçok lideri Şubat 1949’da idam edildi. Şabibi’nin naaşı halka teşhir edildi. Bu olaya bizzat şahit olan Mürüvvet, Said hükümeti tarafından ailesiyle birlikte Irak vatandaşlığından çıkartıldı ve ülkeden kovuldu.

Hüseyin, Ahmed Mürüvvet ve oğulları Kerim ve Muhammed Hüseyin’le birlikte, 1945. Gasan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Lübnan’a Dönüş, Moskova’ya Seyahatler

Irak’tan kovulması ardından Hüseyin Mürüvvet Lübnan’a döndü ve Beyrut’a yerleşti. Irak’taki deneyimlerinin de etkisiyle 1951’de Lübnan Komünist Partisi’ne girdi.[14] Bu dönemde LKP, on iki bin üyesi ve elli bin sempatizanıyla Ortadoğu’daki en büyük komünist partiydi.[15] Mürüvvet, Hayat  dergisine yazılar yazmaya başladı. LKP üyeleri bu yazılarla kendisini tanıma imkânı buldular. Ertesi yıl Muhammed Dakrub ve Ferecullah Hilw ile birlikte Tekafayü’l Vataniyye isimli bir kültür gazetesi çıkarttı. Mürüvvet, aynı zamanda Tarik için de yazmaya devam etti.

Aralık 1954’te Hüseyin Mürüvvet, Arap Yazarlar Derneği’nin Lübnan şubesinin temsilcisi olarak Moskova’da düzenlenen İkinci Sovyet Yazarları Kongresi’ne katıldı. İlk kez gerçekleştirdiği bu Moskova ziyareti kendisini epey etkiledi. Mürüvvet’in tespitiyle, “Moskova’da halkla edebiyat arasında kurulmuş olan ilişki insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan, özel bir ilişki” idi.[16] Onu asıl etkileyen, Sovyet yazarların “halka ait olmaları”, dolayısıyla gerçekçiliği esas tarz olarak benimsemeleriydi. Bu ilişki üzerinden Mürüvvet, sosyalist gerçekçilikle uzun soluklu bir bağ kurdu. Sosyalist gerçekçiliğe ait unsurları Arap edebiyatına dair yazılarına tatbik etti. Hem Tekafayü’l Vataniyye’de hem de Tarik’te Mürüvvet ve arkadaşları, “fikrî otoritenin kaynaklarını yeniden tarif eden ve edebi eleştiriye amaca dair yeni bir anlayış katan “edebiyat savaşları”na (ma’arik edebiyye) girdi.[17]

Aynı dönemde, Lübnan’da ve tüm Ortadoğu’da gerginliği giderek artan politik iklimin bir karşılığı olarak Mürüvvet, bir yandan da gerçek bir savaşın hazırlıklarını yürütmekteydi. Askerî eğitim alan Mürüvvet, 1958’de Irak’ta yaşanan devrimin ardından Beyrut’a çıkartma yapmış olan ABD Deniz Kuvvetleri’ne ve CIA destekli Kamil Şamun hükümetine karşı Beyrut’ta LKP eliyle atılan devriyelere katıldı.

Hüseyin Mürüvvet, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden mezun olan oğlu Ahmed’in mezuniyet töreninde eşi Fatima ile birlikte, 1956. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Ağustos 1968’de Mürüvvet, doktora tezini yazmak için Moskova’ya gitti. Tezi onlarca yıllık çalışma üzerinden bir araya getirilmiş, Arap-İslam mirasına dair tarihsel materyalist yorumları içermekteydi. Mayıs 1970’te Lübnan’a döndü, 1971 yılında tekrar Moskova’ya gitti, ardından eşi Fatima da geldi. Eşiyle birlikte 1974 yılının ortalarına kadar Moskova’da kaldı ve bu süre zarfında tezini bitirdi. Mürüvvet’in oğlu Ahmed’in aktardığı kadarıyla babası Beyrut’a dönüşünde çocuklarına Marksist şair ve oyun yazarı Vladimir Mayakovski’nin büstünü hediye etmişti.

Rusya’da yazılan tez bir süre sonra Mürüvvet’in başyapıtı ve en fazla bilinen kitabı olan Arap-İslam Felsefesinde Materyalist Eğilimler isimli çalışmaya evrildi. 1978’deki ilk baskısından itibaren birçok kez yayınlanan kitap, birçok kitap çalışmasında yorumlara ve eleştirilere konu oldu. Bu iki ciltlik muazzam eser, Mürüvvet’in 1954’te “ömrümün projesi” dediği şeyin, İslam tarihini Marksist açıdan okuma ve kurgulama çalışmasının eksiksiz bir ifadesiydi.[18] İlgili mirası Marksist açıdan inceleyen Mürüvvet’in niyeti, kendi ifadesiyle, “Arap kurtuluş hareketini kendisine ait kültürel bağlam içine oturtmak amacıyla radikalizmin/devrimciliğin yerli kaynaklarının üzerindeki örtüyü kaldırmak”tı.

Arap-İslam kültür geleneğini tarihsel materyalizm ışığında anlamak, Arap-İslam düşünce geleneğinin derinliğini ve dinamizmini açığa çıkartacaktır. ‘Dinamizm’ derken değişip gelişme gücünü kastediyorum. Mirası bu şekilde kavramak, bizim o mirasın toplumsal kökenini anlamamızı, böylelikle tarihimizdeki düşünsel ve maddi üretici güçleri tanımlayıp onların sömürücü sınıflarla yürüttükleri mücadeleleri anlamamızı mümkün kılacaktır.”[19]

Kitap, Mürüvvet’in gelenek ve miras konusunda derin bilgiye sahip olduğunun yanında, ilk dönem İslam tarihine yönelik çalışmalara Sovyet oryantalistlerinin yaptıkları katkılara da aşina olduğunu ortaya koyan, insanın başını döndürecek ölçüde yoğun bilgi ve analizi içermektedir. Faslı komünist örgüt Tevacu’l Kaidi 2014’te Mürüvvet’in 27. ölüm yıldönümünde kaleme aldığı bir başmakalede bu eseri “her türden gerici ideolojinin yüzüne doğrultulmuş bir silâh” olarak tarif eder.

Hüseyin ve eşi Fatima Litan Nehri kıyısında, 1959. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Lübnan İç Savaşı

1975’te Lübnan İç Savaşı başladı. Lübnan Komünist Partisi, Kemal Canpolat liderliğinde hareket edilen Lübnan Ulusal Hareketi’ne katıldı, partinin milis gücü Halk Muhafızları ilk çatışmalarda yer aldı. Parti, Filistin direnişine destek verdi.

Ayrıca partinin kanaatine göre Lübnan, “sosyalizme geçiş için gerekli zeminin hazırlanması amacıyla” demokratik bir temelin atılmasına ihtiyaç duyan kapitalist bir ülkeydi.[20] Mürüvvet, Lübnan’daki krizin sınıf mücadelesiyle ilgili bir kriz olduğuna inanıyordu. Tespitine göre ülke, görünüşte bağımsız olsa da küresel emperyalizm çerçevesinde hâkim olan genel ekonomi kanunları değişmediğinden, bir tür emperyalizme tabi olmaya devam etmekteydi.[21]

Birçok LKP’li aydın gibi Mürüvvet de iç savaş boyunca Beyrut’ta kalmayı seçti. 1982’deki İsrail işgali ve Beyrut’un kuşatılması sonrası Mürüvvet, kuşatma altındaki insanlara yardım dağıtma çalışmalarına katıldı ve LKP’nin gazetesi Nida’da her gün o zor koşullarda insanların direncine dair yazılar yazdı.

Lübnanlı şair ve oyun yazarı İssam Mahfuz’un ifadesiyle, Mürüvvet bu dönemde İsrail kuşatması altında bulunan Beyrut’un sumudunun (azminin ve direnişinin) sembolü hâline geldi.[22] Mary Nassif Debs’e göre Mürüvvet, ayrıca 1982 yılında Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin (LUDC) kuruluş sürecinde de yer almıştı. Örgütler koalisyonu olarak LUDC, Hizbullah’ın seksenlerin sonunda direnişin tekelini eline geçirmesine dek İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine karşı koyan ana silâhlı direniş örgütlerinden birisiydi.

Mürüvvet Suikastı

Seksenlerin ortalarında, iç savaşın yirminci yılına girdiği dönemde LKP, Suriye destekli Emel örgütüyle kanlı bir çatışma içerisine girdi. Bu bağlamda, 17 Şubat 1987’de, ellerinde susturuculu tabanca bulunan iki adam, Mürüvvet’in Beyrut’taki evinin kapısını çaldı. Eşi Fatima kapıya baktı ve adamlara Mürüvvet’in hasta olduğunu, yataktan çıkamadığını söyledi. Buna rağmen adamlardan biri Mürüvvet’in odasına girip onu vurdu. Parkinson hastası olan Mürüvvet, o dönemde LKP’nin merkez komitesi üyesi, aynı zamanda Tarik dergisinin yayın yönetmeniydi. Ayrıca Materyalist Eğilimler isimli eserinin üçüncü cildi üzerine çalışmaktaydı. Bu kitap hiç tamamlanamadı.[23]

Hüseyin ve eşi Fatima, 1980. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Mürüvvet cinayeti, kesinlikle münferit bir olay değildi. Bu saldırı, Beyrut kuşatması ve FKÖ’nün kentten 1982’de zorla çıkartılmasından sonra gerçekleşmişti. Bu dönemde Lübnan’daki gerici güçler solculara, bilhassa LKP üyelerine yönelik sistematik saldırılar düzenlemeye başladılar. LKP’ye göre, Mürüvvet’in öldürülmesini takip eden on gün içerisinde kırktan fazla parti üyesi öldürüldü.

Üç ay sonra, 18 Mayıs 1987’de gerçek ismi Hasan Abdullah Hamdan olan, Mürüvvet’in yakın arkadaşlarından, LKP’nin üst düzey isimlerinden ve fikir adamlarından, Vicay Praşad’ın “Arap Gramsci” olarak adlandırdığı Mehdi Amil katledildi. Lübnan solu bu dönemde bir daha hiç telafi edemeyeceği kayıplar yaşadı. LKP, saldırı konusunda Emel’i suçlasa da Lübnan iç savaşında yaşanan birçok olayda görüldüğü üzere, fail hiçbir zaman belirlenemedi, katiller adalet önüne çıkartılamadı.

Mürüvvet suikastı ve bu dönemde tanık olunan şiddet, hem ailede hem de dostlarında yoğun bir acıya sebep oldu. Torunları Rabih ve Yasir, bu yaşanan acıyı ürettikleri sanat eserlerinde dile getirdi. Yasir, Beyrut’ta dedesinin öldürüldüğü günde bir keskin nişancı tarafından vuruldu, saldırı sonucu Yasir’in kolunda kalıcı sakatlık meydana geldi.

Mürüvvet’in Mirası

Mürüvvet’in Şiilikten komünizme doğru seyreden yolculuğunun büyük bir ilgiye mazhar olmasında şaşılacak bir yan yok. 2015’te Mürüvvet’in 1948’de Komünist Manifesto’yu okumasıyla başlayan (sakalını kesip dinî kıyafetlerini çıkarmasıyla başlayan) “dönüşüm” dair basit ve yanlışlarla dolu bir değerlendirme yayınlandı.[24] Bu çalışmadan çok önce, 2001 yılında Silvia Naef şu soruyu sormuştu: “Dindar ailelere mensup kişiler nasıl oluyor da eski geleneklerinden kopup bu gelenekle çelişki içerisinde olan veya öyle görünen bir düşünce hattına bağlanabiliyorlar?”[25]

Oysa insanların eski geleneklerinden koptuklarına, “işte buldum!” ânı yaşadıklarına dair fikir ne kadar cazip olursa olsun, Mürüvvet’in hayatının çok daha karmaşık bir nitelik arz ettiğini söylemek lazım. Nihayetinde Mürüvvet, tüm düşünsel yolculuğu boyunca “farklı dinî, kültürel ve ideolojik yaklaşımları sömürgecilik sonrası döneme has bir düşünsel projenin içinde bir araya getirmek” için uğraştı. Bu projenin temel taşı ise “modern zamanlarda yaşanan kopuşun içinde gerçekleştirilen kültürel özgünlük arayışıdır.”[26]

Di-Capua’nın tespitiyle Mürüvvet, esasen sadece “dinden dönen” biri, sadece sekülerizmi veya komünizmi benimsemiş biri değildi. “Onun hayatı, bu türden kategorileri tümüyle hükümsüz kılıyor”du.[27] Aslında Mürüvvet, hem bir Şii müçtehit, hem Sovyetler’de eğitim görmüş sosyalist gerçekçi bir edebiyat eleştirmeni, hem de davasına bağlı bir komünist devrimciydi. Onun karşısında tek boyutlu kategoriler hızla anlamsızlaşıyor.

“Büyük âlim ve düşünür Hüseyin Mürüvvet yaşıyor. Lübnan’ın, Filistin’in ve Arap Kurtuluş Hareketi’nin şehidi. Özgürlükçü, demokratik ve ilerici düşüncenin şehidi.” Filistin Kurtuluş Örgütü afişi, 1987. Signs of Conflict Archive, Zeina Maasri Koleksiyonu

Mürüvvet’in katli herkesi şoke etti. Arap dünyası ve Lübnan yasa büründü. Ertesi gün Safir gazetesi, zaten acı çeken Beyrutluların acıların en büyüğüne tanıklık ettiklerini yazdı.

LKP, kaleme aldığı bildiride, “Mürüvvet’in fikirlerinin ve kitaplarının katillerinin başlarının üzerinde sallanan birer kılıç olarak varlığını sürdüreceklerini” söyledi. Dokunaklı ve etkileyici yazısında dostu ve yoldaşı Mehdi Amil ise, Hüseyin Mürüvvet’in “zulmün güçleriyle özgürlük güçleri, akılla cehalet arasındaki çatışmanın bir sembolü olduğunu” yazdı.

Mürüvvet’e saygısını sunduğu yazısında aslen Lübnanlı olan Amerikalı yazar Clovis Maksud, onun elli yılı aşkın bir süredir özgürlük, birlik ve eşitlik adına inatla dövüşmüş bir insan olduğundan söz etti.[28] Suikastten aylar sonra, kendisi de Şubat 2013’te gericilerce katledilen ve Mürüvvet’le aynı kaderi paylaşan Tunuslu Marksist Şükrü Belayid, yoldaşı için bir şiir kaleme aldı. Belayid’in şiirini Neriman Yusuf İngilizceye çevirdi, şiirden bir bölüm ilk kez paylaşılıyor:

Tarikatları yıkan
Kalleş sakalları yolup atan
Yolculuğumuzun yazarı,
Sen ölmedin.

Yalan denilen günah
Hayata kör gözler
Kuşattı tüm afakı.

Hey Karmati,
Bir dua dökülsün dilinden
Petrolün ve maskelerin ümmeti için.
Ayağa kalk
Bayrağımdaki Hüseyin.
Madem dizlerimizde takat yok
Madem toprağın külüyüz,
Ruhun da izniyle,
Bedenimizi son yolculuğuna uğurla.

Bırak da karanlık keyfini sürsün.

[Not: Mürüvvet’le ilgili olarak kaleme alınmış çalışmalar, onun hayatındaki önemli olaylar konusunda çelişkili kimi iddialarda bulunmaktadırlar. Ahmed Mürüvvet’in ve Gassan Nasır’ın nazik yardımları ile ben, burada doğru bir değerlendirme sunmaya çalıştım, yine de varsa makaledeki tüm yanlışlar bana aittir.]

Louis Allday
16 Şubat 2017
Kaynak

Ayrıca bkz.:
İki Komünistin Hikâyesi
Hüseyin Mürüvvet

Dipnotlar:
[1] Di-Capua (2013) s. 37.

[2] Husayn Muruwwah, “Husayn Muruwwah ‘an ayyam al-harb wa-l-hisar: lam ‘ustati’ al-hayat dun ‘an aktub” al-Nida’, 7 Kasım 1982. Aktaran: Miriam Younes, “A Tale of Two Communists: The Revolutionary Projects of the Lebanese Communists Husayn Muruwwa and Mahdi ‘Amil” Arab Studies Journal Cilt. 14 Sayı. 1 (Bahar 2016) s. 100.

[3] Kayıtlarda doğum tarihi 1910 olarak geçiyor ama babası doğum tarihinin 1908 olduğunu söylemiş. Husayn Muruwwah, Wulidtu shaykhan wa-amūtu ṭiflan: sīrah dhātīyah fī ḥadīth ajrāhu maʿahu (Beyrut: Dār al-Farābī, 1990) s. 21.

[4] Husayn Muruwwa, “Min al-Najaf dakhala hayātī Marx”, al-Majlis al-Thaqāfī li-Lubnān al-Janūbī, Ḥusayn Murūwah: fī masīratihi al-niḍālīyah fikran wa-mumārasah içinde (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1997) s. 89.

[5] Burada kelimelerle bilinçli olarak oynanıyor ama bu durum İngilizcede tam olarak verilemiyor. Arapçada şeyh sözcüğü din adamını ifade edeceği gibi yaşlı anlamına da geliyor.

[6] al-Majlis al-Thaqāfī li-Lubnān al-Janūbī (1997) s. 90.

[7] Sabrina Mervin, “The Clerics of Jabal ‘Amil and the Reform of Religious Teaching in Najaf Since the Beginning of the 20th Century”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 79-86.

[8] al-Irfan (Kasım 1928), aktaran: Di Capua (2013) s. 31.

[9] Di-Capua, bu kişinin Mürüvvet’in ağabeyi olduğu iddiasında bulunuyor oysa Mürüvvet’in oğlu Ahmed paranın kimden geldiğinin bilinmediğini, söz konusu dönemde Arjantin’den dönmediği için bu kişinin ağabey olamayacağını söylüyor (Ahmed’le eposta yazışması, Ocak 2017).

[10] Di-Capua (2013) s. 32.

[11] Muruwwa (1990) s. 95-96.

[12] Di-Capua (2013) s. 36.

[13] Albert Khabbaza, The Last Tango in Baghdad (Bloomington, IN: Authorhouse, 2010): s. 102-105.

[14] Muruwwah (1990) s. 108, 112.

[15] The National Archives, Cabinet Office, CAB132/3: ac (o) (50) 18: report (annex by JIC `Communist Influence in the Middle East`, 21 Nisan 1950.)

[16] Husayn Muruwwah, Qaḍāyā Adabiyyah (Kahire: Dār al-Fikr, 1956) s. 73-74.

[17] Di-Capua (2013) s. 24.

[18] Husayn Muruwwah, Qaḍāyā Adabiyyah (Kahire: Dār al-Fikr, 1956) s. 48.

[19] Tamari (1995) s. 123.

[20] Younes (2016) s. 106.

[21] Younes (2016) s. 105.

[22] Barakat (2012) s. 110.

[23] Muruwwah (1990) s. 126.

[24] Laura U. Marks, Hanan al-Cinema: Affections for the Moving Image (MIT Press, 2015) s.121.

[25] Naef (2001) s. 255.

[26] Di-Capua (2013) s. 24.

[27] Di-Capua (2013) s. 52.

[28] Barakat’in çalışması (2012) Mürüvvet’in ölümü sonrası kaleme alınan anma yazılarından ve bildirilerinden oluşan bir seçkiyi içeriyor (s. 103-140).

Kaynakça:
Abisaab, Rula Jurdi “Deconstructing the Modular and the Authentic: Husayn Muroeh`s Early Islamic History” Critique: Critical Middle Eastern Studies, 17:3 (2008) s. 239-259.

Abisaab, Rula Jurdi & Abissab, Malek, The Shi’ites of Lebanon: Modernism, Communism and Hizbullah’s Islamists (New York: Syracuse University Press, 2014).

al-Majlis al-Thaqafi li-Lubnan al-Janubi, Husayn Muruwah: fi masiratihi al-nidalyhah fikran wa-mumarasah (Beyrut: Dar al-Farabi, 1997).

Barakāt Qāsim, Husayn Muruwah, kalimat hayyah (Beyrut: Dar al-Farabi, 2012).

Barhūmah, Mūsá al-Turāth al-ʻArabī wa-al-ʻaql al-māddī: dirāsah fī fikr Ḥusayn Murūwah (Beyrut: al-Muʾassasah al-ʻArabīyah lil-Dirāsāt wa-al-Nashr, 2004).

Di-Capua, Yoav “Homeward Bound: Husayn Muruwwah’s Integrative Quest for Authenticity” Journal of Arabic Literature Sayı 44 (2013) s. 21-51.

Gran, Peter “Islamic Marxism in Comparative History: The Case of Lebanon, Reflections on the Recent Book of Husayn Muruwah” Stowasser, Barbara Freyer, The Islamic Impulse içinde (Londra: Croom Helm, 1989) s. 106-120.

Mervin, Sabrina “The Clerics of Jabal ‘Amil and the Reform of Religious Teaching in Najaf Since the Beginning of the 20th Century”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 79-86

Naef, Silvia “Shi’i-Shuyu’i or: How to Become a Communist in a Holy City”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 255-267.

Staif, A. N. “The Soviet Impact on Modern Arabic Literary Criticism: Husayn Muruwwa`s Concept of the ‘New Realism’” Bulletin (British Society for Middle Eastern Studies) Cilt. 11, Sayı. 2 (1984), s. 156-171.

Tamari, Steve “Reclaiming the Islamic Heritage: Marxism and Islam in the Thought of Husayn Muruwah” Arab Studies Journal Cilt. 3. Sayı. 1 (Bahar 1995) s. 121-129.

Yāghī, ʿAbd al-Raḥmān al-Duktūr Ḥusayn Murūwah, adīban nāqidan (ʿAmman: Dār al-Bashīr, 1998.

Younes, Miriam “A Tale of Two Communists: The Revolutionary Projects of the Lebanese Communists Husayn Muruwwa and Mahdi ‘Amil” Arab Studies Journal Cilt. 14 Sayı. 1 (Bahar 2016) s. 98-116.

Hüseyin Mürüvvet’in Kitapları:

Ma’a al-Qāfilah (Beyrut: Dār Bayrūt, 1952)

Qaḍāyā Adabiyyah (Kahire-Qahira: Dār al-Fikr, 1956)

al-Thawrah al-‘Irāqiyyah (1958)

Dirāsāt naqīyah fi ḍaw` al-manhaj al-wāqiʻī (1965)

al-Nazaʿāt al-māddīyah fī al-falsafah al-ʿArabīyah al-Islāmīyah (Beyrut: Dār al-Farābī, 1978)

Dirāsāt fī al-islām (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1980)

Fī al-turāth wa-al-sharīʿah (Aden: Dār al-Hamdānī, 1984)

Turāthunā, kayfa naʿrifuh (Beyrut: Muʾassasat al-Abḥāth al-ʿArabīyah, 1985)

Wulidtu shaykhan wa-amūtu ṭiflan: sīrah dhātīyah fī ḥadīth ajrāhu maʿahu (Beyrut: Dār al-Farābī, 1990)

Dirāsāt fī al-fikr wa-al-adab (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1993).

28 Eylül 2019

,

Partizan Mitka Grıbçeva


Halk Adına Düşmanlarını Ölüme Mahkûm Eden Bir Kadın:

Partizan Mitka Grıbçeva

 

Mitka ile tanışıklığım on beş yaşında olmuştu. Liseye yeni başlamıştım ve devrimci değerlerle yeni yeni tanışıyordum. Denizlerin, Mahirlerin, İboların devrim kavgası ve yüreğimi yakan hazin sonlarını öğrenmiştim. Ülkemdeki hiçbir sol oluşum arzuladığım kavgayı veremiyordu. Kendi içlerinde parçalanmış, kendilerine muhalefetlik yapmaktan düşmana fırsat gelmiyordu. Ülke adaletsizliğe, eşitsizliğe ve kardeş kavgalarına hızla sürüklenirken, sözde bu devrimci yapılar kılını dahi kıpırdatmadı. Tek yaptıkları, slogan atmak ve flamalar açmak olan bu örgütler beni ülkemdeki devrimci mücadeleden soğutuyordu. “Düşman belli, fikirler belli, daha ne gerek var konuşmaya, bir an evvel işe koyulun” derdim hep işgüzar solculara. İşte bu zamanda tanıştım Mitka ile. Bana tek başına da kavganın verileceğini gösterdi. Diyalektiğin esaretinden, dogmanın bataklığından kurtararak, yalın bir devrimci yaptı beni Mitka, (sevdiğim kadın da son hâlini verdi kavgama.)

1916 yılında Bulgaristan’ın sınır köylerinden biri olan Radomirtsi de dünyaya geldi Mitka. Yoksul, beş çocuklu bir ailenin tek kızıydı. Yedi yaşlarında tarlalarda çalışmaya başladı. Okula gitmek için tuğla fabrikasında ağır şartlar altında çalıştı. Eğitime açtı. Öğrenmek istiyordu. Babası onu başından defetmek için çok uğraştı, evlatlık verdi. Ama Mitka her seferinde anasına geri döndü. Sonunda evi terk etmeye karar verdi. On beş yaşında Sofya’ya gitti. Burada bir tekstil fabrikasında işe girdi.

Şartlar ağırdı, günde on iki saat çalışıyorlardı, verilen yemek karınlarını dahi doyurmuyordu. Burada Mladenka adında kendi yaşlarında olan bir kızla tanıştı. Kısa sürede çok iyi birer dost oldular. Mladenka, bir RMS (Genç İşçi Birliği) üyesiydi. İşte Mitka da hayatını tümden değiştirecek yola böylelikle girmiş oluyordu. Mladenka sayesinde RMS’e girdi. Partinin aldığı kararlara sonuna kadar bağlı kaldı. Fabrika da işçileri örgütledi, deneyimsiz ve bilgisiz olmasına karşın, ateşli bir devrimciydi

Mitka, gözü karaydı. Çok geçmeden fabrika yönetimi Mitka’nın işine son verdi. Yılmadı Mitka, aç kaldı, kimi zaman parklarda yattı ama umutsuzluğa kapılmadı. Biliyordu ki sadece kendisinin değil, kendisi gibi olanların da acılarına ancak devrim son verebilirdi. Bu direnci Komünist Parti’ye üye yaptı kendisini. Sevinçliydi Mitka, doğrudan partiye hizmet edecekti ve böylelikle daha büyük ve ciddiyet isteyen işlerin içerisinde olacaktı.

Faşizmin ayakları altında kıvranıyordu ülke, kralcılar her geçen gün daha da gaddarlaşıyor, halkın çektiği acılar misliyle artıyordu. Dimitır adında RMS komite üyesi bir gençle evlendi. Dimitır, politik ve askerî becerisi yüksek bir devrimciydi. Mutluydu Mitka, bodrum katı bir göz odada yaşamalarına rağmen. Bu bir göz odaları devrim mektebine dönüşmüştü. Yoldaşlarla her gece toplantılar düzenleniyordu. Evliliğin ilk yılını dolduramadan Dimitır tutuklandı. Çalışma kampına gönderildi.

Mitka için yaşam giderek zorlaşıyordu, kirasını ödeyemiyordu, açlık çekiyordu. Doğumuna az bir zaman kala düşük yaptı. Bir başınaydı koca şehirde, yoldaşları ya tutuklanmış ya da dağlara çekilmişti. Yaşadığı zorluklar daha biledi fikirlerini, tehlikeli olmasına rağmen bir yolunu bulup partiyle iletişime geçti. Çok kısa bir süre sonra parti Mitka’nın dağa çıkması emrini verdi. Ve böylelikle Mitka bir partizan olmuştu halk savaşında.

Dağda geçirdiği ilk günlerin zorluğundan fazlasıyla yakındığını itiraf eder Mitka. Silah yoktur, yiyecek azdır. Eğitimler zorludur. Dağlarda aylar geçirir. Şehirde ise durum giderek vahim bir hal alır. Faşist güçleri devrimcileri acımadan katletmektedir. Parti savaş kararı alır. Mitka’nın içinde bulunduğu grup şehre çekilir. Eylemler peş peşe gelir. Devrimci katilleri, ülkesine ve halkına ihanet eden politikacılar infaz edilir.

Almanların en büyük uşağı olan Albay Pantev için parti ölüm emri çıkartır. Bu görev Mitka ve arkadaşlarına verilir. Yoldaşı Veliçko ile Albay’ın kaldığı eve giderler. Sakindir etraf, gizlice içeri sızarlar. Albay ile kapı ağzında karşılaşırlar, Mitka karşısındaki eli kanlı vatan hainine fırsat vermeden basar kurşunu ve oracıkta ölür hain.

Savaşın sonlarına doğru Mitka Vatan Cephesi saflarına çekilir. Kaç zaman olmuştur Dimitır’dan haber almayalı. Kimileri öldüğünü söylediğinde, Mitka içindeki acıyı asla yüzüne yansıtmaz. İkisi de ölümü baştan kabullenmiştir.

Komutan Mitka önderliğinde büyük başarılar elde etti parti. Faşistlere yenilgi üstüne yenilgiler yaşattılar. Devrim ufukta belirmişti. Acı ve sefaleti ebediyete kadar yok etmek için ölümüne mücadele verdi Mitka ve yoldaşları. 9 Eylül 1944’de Vatan Cephesi Faşizmi yenilgiye uğratarak halk devrimini gerçekleştirdi.

Lukovit bölgesinde yönetim, Mitka ve yoldaşlarının eline geçmişti. 17 Eylül günü halk meydanda toplanmış özgürlüklerini kutluyordu. Bir ses duydu Mitka kalabalığın arasında, o tarafa yöneldi. Üç yıl üç ay olmuştu kocasını görmeyeli.

Mitka’nın hikâyesi birkaç sayfa ile anlatılmayacak kadar değerli ve uzundur. Ben sadece iki yol göstericimden biri olan Mitka’yı anmak istedim. Seni Halk Adına Ölüme Mahkûm Ediyorum ve Yaşadım Diyebilmek İçin adlı iki kitap yazmıştır Mitka.

Kendine “devrimci” deyip susan, hiçbir şey yapmayan kişiler ve oluşumlar, ülkemizdeki devrimci mücadelenin geri kalmasında ve yenilgiye uğramasında asıl sebep sizlersiniz. Sizlerin sözde çokbilmişliği, kaypaklığı ve korkaklığıdır. Hepimizin Mitka’dan hâlâ öğreneceğimiz çok şey var.

Can Şahin
28 Eylül 2019