08 Nisan 2018

Kurtuluş Ütopyaları


Kurtuluş Ütopyaları:
Huriye Butelca’nın Feminizm, Antisemitizm ve
Dekolonizasyon Siyasetine Dair Görüşleri

Mayıs 1943’te siyahî sürrealist yazar ve aktivist Suzanne Césaire, Fransa’nın Karayipler’deki sömürgesi Martinique adasını idare eden ve savaşın içerisinde olan Vichy hükümetinden kâğıt karnesi talep eder. Césaire bu kâğıda, Karayipler’deki sömürgecilik karşıtı politika ile sürrealizmin kaynaşması amacıyla çıkartılan Tropika isimli derginin yeni sayısını basabilmek için ihtiyaç duymaktadır. Hükümet, talebini reddeder. Lafı ağzında geveleyip durduktan sonra Nazilerle işbirliği içerisinde olan rejim, Césaire’in dergisinin siyahlık ve onun üzerinden Fransız medeniyetine karşı gerçekleştirilen yazınsal isyan meselesiyle kurduğu küstahça ilişki sebebiyle fazla ırkçı ve sekter olduğunu iddia eder. Bugün Huriye Butelca’nın Beyazlar, Yahudiler ve Biz: Devrimci Sevgi Siyasetine Doğru isimli son kitabı ile ilgili olarak aşağı yukarı benzer bir dile başvuruluyor olması, gerçekten tedirgin edici ama bu, aynı zamanda bir şey öğretebilecek bir gelişmedir. Kitap, 2016 yılında Fransa’da yayınlandığında medyada yazara karşı yoğun bir linç kampanyası yürütüldü. Sağcı ve solcu tüm Fransız aydınlar, bu Arap kadını disipline etmeye çalıştılar oysa o, Fransa’nın kendisi hakkında anlattığı masalların büyüsünü bozma cüretini göstermişti. Hakkında çirkin yakıştırmalarda bulunuldu: Butelca’nın ırkçı bir ırkçılık karşıtı ve Neonazi bir homofobik olduğu söylendi. Demek ki Césaire’in Martinique’te kâğıt karnesi istediği günden bugüne pek bir şey değişmemiş. Cumhuriyetin fazla tepki geliştirdiğini söylemek mümkün.

Butelca’nın kısa manifestosu, Césaire’in başvurduğu sürrealist polemik geleneğini, hatta eşi Aimé Césaire’in çığır açıcı kitabı Sömürgecilik Üzerine Söylev’in (1950) dayandığı geleneği bugüne taşıyan bir çalışma. Tüm sanatsal ve duygusal yüküyle Rachel Valinsky tarafından İngilizceye tercüme edilen Beyazlar, Yahudiler ve Biz, imparatorluğu ve onun masum olduğuna dair mitleri hedef alan, tutkulu ve şiirsel bir manifesto olarak çıkıyor karşımıza. Her yönüyle cana can katan ve iyimser bir dile başvuran kitap, emperyalizmin kalbinde başlatılacak bir sömürgecilikten kurtuluş hareketini kurtuluş için gerekli politik güç olarak takdim ediyor ve bu konuda muhteşem bir çağrı metni ortaya koyuyor. Kitapta Butelca, temelde Avrupamerkezcilik, emperyalizm ve küreselleşme meselelerini ele alıyor, ayrıca politik örgütlenme formu kazanmış deneyimler üzerinde duruyor. Yoldaşı Sadri Kiyari’ni ifadesiyle, Butelca bu çalışmasında birlik ve ayrışmayı birlikte ele alıyor, yakınlaşma ve çatışmanın kurtuluşa uzanan paradoksal birer yol olduğunu söylüyor.

Kitabın ilk bölümü, bir çelişki üzerinde duruyor ki esasen bu çelişki, kitabın ele aldığı beyazlar, Yahudiler ve yerlileri kuşatan ana çerçeveyi tayin ediyor. Söz konusu çelişkide başrol Sartre’a ve onun süreç içerisinde tövbe edip başından savmadığı Siyonizm tarafından oynanıyor. Bir yandan Sartre, Cezayir ve Ortadoğu’da sömürgecilik karşıtı militan mücadeleyi savunuyor ama bir yandan da Filistin’de Yahudi ulus-devletinin kurulmasına destek atıyor. Butelca’nın iddiasına göre, Sartre’ın hem sömürgecilik karşıtı hem de Siyonist olmasının sebebi, onun beyaz oluşu. Sartre’ın siyasetindeki kifayetsizlik, temelde beyazlıkla alakalı. Gayet kışkırtıcı olan bir pasajda Butelca şunları yazıyor:

“Yahudi’yi inşa edenin antisemitizm olduğunu söyleyen Sartre, sonrasında antisemitist projesinin Siyonizm formunda geleceğe uzanmasını sağlıyor, üstüne üstlük o, Yahudiler için inşa edilen en büyük hapishanenin inşaatına dâhil oluyor. Auschwitz’i bir an önce yerin dibine sokmak ve beyaz adamın ruhunu kurtarmak için acele eden Sartre, Yahudi’nin mezarını kendi elleriyle kazıyor.”

Başka bir ifadeyle Butelca açısından Sartre, hem antisemitizmi Avrupa’nın geliştirdiği bir dışlama mekanizması olarak anlıyor hem de ayrı bir ulus-devletten yana durarak, Yahudilerin gelecekte Avrupa’da olmamasını sağlayacak aynı mekanizmanın parçası hâline geliyor. Yazara göre, Sartre’daki Siyonizm, simgesel açıdan, hem beyaz solun ulus-devleti terk etme fikrine karşı çıkışını hem de Avrupa’nın masumiyetini inatla yeniden kazanışını ifade ediyor.

Yazar, Sartre’ın karşısında tek bir karakter üzerinden konuşuyor bizlerle: Paris’in yozluğunu dizelere döken beyaz ozan Jean Genet. Genet, Fransa’nın Paris’te, Cezayir’de ve Hintçini’nde yaşadığı yenilgilere kayıtsızlıkla yaklaşmış bir isim. O, “beyaz insana karşı ayağa kalkmış bir yerlinin aynı hareket dâhilinde beyaza kendisini kurtarma şansı bahşettiğinin” farkında. Butelca, devrimci sevginin işte tam da bu karşılaşma ve mücadelenin kavşağında mümkün olduğunu söylüyor. Önce C. L. R. James’in “bunlar benim ecdadım, benim halkım. Onlarsa senin, tabii eğer istersen” sözünü aktaran yazar, “James’in beyaz Avrupalılara kendilerine karşı ayaklanmış ve kendisini kurtarmakla beyazları da kurtarmış olan siyahî atalarının hatırasını teklif ediyor. Özünde James, ulusal kahramanların yattığı anıtın, o kutsal panteonun içeriğini değiştiriyor” diyor. Bunlar, beyaz milliyetçilerin ve neofaşistlerin oluşturdukları ittifakı harekete geçiren, Amerikan panteonunu değiştirmeye dönük bir çaba anlamında, Charlottesville’deki heykelin kaldırılması sonrası okuru gerçekten rahatsız edecek türden sözler. Sonuçta devrimci sevginin de ağır bir bedeli var ve beyazlığa ihanet etmenin yükünü herkesin omuzlaması pek mümkün değil.

Butelca, Genet’den bahsederek, esasen sömürgecilik karşıtlarının yürüyeceği yola da işaret etmiş oluyor. Genet, siyahî Amerikalı Marksist ve aktivist George Jackson’ın toplu hapishane yazılarını içeren Soledad’daki Kardeş (1970) isimli çalışmaya önsöz kaleme almış bir isim. Gardiyanların kendisini katletmesinden bir yıl sonra hücresinde Filistinli şairlerin şiirlerine ait, el yazısıyla yazılmış kopyalar bulunuyor. Butelca, kitabını metinlerin meydana getirdiği bu ulusötesi ağın üzerine kuruyor. Esasen kitabın İngilizce çevirisine Cornel West’in yeni bir önsöz kaleme almış olması, söz konusu ağdaki yeni ve önemli bir başka düğümü temsil ediyor. Butelca’nın siyahî Amerikalı ataları ve Fransızca konuşan ataları öne çıkartması, Amerikan ırkçılığı ile Fransız sömürgeciliği arasındaki sürekliliğin açığa çıkmasını sağlıyor. Siyah Amerikalı oluşa yaktığı ağıtı içeren Yerli Oğul (1940) isimli kitabında Richard Wright da aynı şekilde yoksul kentli siyahın Amerika’nın yerlisi olduğunu söylüyor.

Butelca ise Fransa’nın Yerli Kız’ı. Tesettür tartışmalarıyla Fransız medyasında boy gösterme imkânı bulan Butelca, politik yazıları ve ajitatif çıkışlarıyla, beyaz feminizmden sert eleştiriler alan bir isim. O ise yerli kadınların beyaz patriarka ve yerli patriarka arasında sıkışıp kaldıklarını ve bir biçimde tuzağa düştüklerini söylüyor. Ona göre, ilki sırf o yerli kadınların bedenlerini sömürebilmek ve tüketmek adına, onları kurtarmak istiyor, ikincisi ise yerli erkeğin güçten düşürücü darbelerine dayanmasını sağlamaya çalışıyor. Beyaz erkekse yerli erkeği kadınsı bir figüran olarak tahayyül ediyor ve onu pasif, uysal bir varlık olarak görüyor. Yerli erkek isyan ettiğinde beyaz erkekteki babaç [paternalistik] sözler bir anda boşa düşüyor, yerli erkekteki o beklenmedik mertlik ve erkeklik şoka ve rahatsızlığa neden oluyor, bu nedenle onun gözetim altına alınması ve hadım edilmesi gerektiği üzerinde duruluyor.

Bu dinamiğin sonucunda beyaz erkek ile yerli erkek arasında erkeklik oyunları baş gösteriyor. Bu noktada kadın düşmanı homofobi devreye giriyor ve bu da yerli kadınlarla queer’lere saldırıyor (Butelca’nın analizinde yerli lezbiyenden pek bahsedilmiyor). Yazar, hadım üzerinde duran söylemi dâhilinde, bize Batılı erkeğin fallik erkekliğinin yerli erkekler için de geçerli bir model olduğunu söylüyor. Ona göre, yerli erkekler arasında karşımıza çıkan erkekçe tutumlar tepkisel ama asla kaçınılmaz değiller, dolayısıyla emperyalizmle mücadelede yerli queer’lerin marjinalleştirilmemesi gerek. Siyonistlerin erkeksi, kaslı Yahudi figürünü devreye sokmaları, ezilenin tepkisel erkekliğinin hepimiz için korkunç sonuçlara yol açabileceğinin bir delili.

Butelca kitabında ayrıca romantik yerli feminizmini de eleştiriyor ve onun erkek şiddetini Küresel Güney’e nüfuz etmiş olan Batılı patriarka sistemi içerisine yerleştirmek yerine, onu suçlayıp durmakla yetinmekle eleştiriyor. Yazara göre, feminizm bir lüks ve bu lüks, tecrit edilmiş kadınlıklarını öznelliklerinin tam da merkezinde görebilmek için yeterince Avrupalı, yeterince beyaz ve yeterince Hristiyan olanlara ait. Feminizmin yegâne sorumluluk taşımayı bilen biçimi ise topluma bağlılığı içeren feminizm. Bu noktada yerlilerin direnişi feminizmle uzlaşmalı, Batı’da yerli erkek ve kadınların yüzleştikleri şiddete dair bir anlayış geliştirilmeli.

Böylesi bir konum, modası geçmiş kabul edilebilir ve onun siyah kadınların yüzleştikleri çifte zulmün siyah erkek liderlerin endişelerine tabi kılınmasını öngören, yüzyılın ortasındaki yurttaş hakları hareketlerinin patriarkadan yana siyasetini anımsatabilir. Siyah kadınlar, beyaz feministler ve siyah erkeklerce sahneden siliniyor olmalarını uzun zamandır eleştiriyorlar ve bu husus sıklıkla dillendiriliyor. Bu aşamada Butelca, Siyah Kurtuluş Ordusu üyesi Assata Şakur’un “erkeklerimize zulmedilirken bizler özgür olamayız” sözünü alıntılıyor ama tuhaf biçimde Şakur’un öncesinde söylediği şu sözü nedense unutuyor: “Fakat mücadelemiz açısından bizim güçlü bir siyah kadın hareketi inşa etmemiz gerekiyor.” İfadenin tümüne bakıldığında, Butelca’nın da meyilli olduğu dekolonyalist feminizmin topluma bağlı olma meselesini önemsediği ama orada da kalmadığı görülüyor.

Kitabın kendi varlığına karşın, o bu türden bir dekolonyalist feminizmin henüz ufukta görünmediğini söylüyor. Sondan ikinci bölüm, genel mânâda politik yerli toplumuna bağlılık meselesi üzerinde duruyor (Butelca’nın burada özel olarak neden yerli erkeklerden dem vurmadığını, bunun yerine, yerli erkeklerin cinsiyetsizlik normunun gerisine neden fırlatılıp atıldıkları pek açık değil). İlgili bölüm, Fransa’da sömürgecilik sonrası dönemde göçmenlerin yüzleştikleri rahatsızlığı güçlü bir dille ortaya koyuyor. Yazara göre göçmenler, Fanon’un ifadesiyle, sömürgeciliğin maniheizmi denilen tuzağa düşüyorlar. Buna göre, göçmenler ya Fransız olmak ya da önceden belirlenmiş, ilkel yerli rolünü ifa etmek zorundalar. Ama göçmenleri böylesi bir tercihle karşı karşıya bırakmada sinsi bir hile söz konusu. Zira Fransa, her milletin ve kavmin içinde eridiği bir pota değil, geleni yutan bir bataklık. Beyazlaştırılan göçmen, böylelikle emperyalizmin suç ortağı hâline geliyor. Butelca, meseleyi büyük bir yüreklilikle dile getiriyor: “Bu kitabı neden yazıyorum? Çünkü masum değilim. Fransa’da yaşıyorum. Batı’da yaşıyorum ve ben beyazım.” İşte dekolonyalist bir politik güç de ancak bu beyazlaştırma çabasındaki yanlışı görerek yola koyulmak zorunda.

“Beyaz İnsanlar”a dair yorumlarıyla yerli kadın ve erkeklere hitaben dile getirdiği yorumlar arasında Butelca doğrudan “Hey siz Yahudiler” demektedir. Kullandığı başlık, Fransız sömürgesi olduğu dönemde Cezayir’de mevcut olan sömürge hukukunu ve toplumsal yapıyı akla getiriyor. Bu yapıda özgür beyaz efendiler en üstte, sömürge yerliler en altta, (yerli) Yahudi Cezayirliler ortada duruyor. Bu kesim belirli imtiyazlara sahip ve alt ile üst arasında tampon görevi görüyor. Gelgelelim Butelca’ya göre beyazlar, Yahudiler ve yerlilerden oluşan toplumsal ve politik kategoriler “modern tarihin birer ürünü”. Ama bu tasnif, insanı rahatsız eden bir silme pratiği ortaya koyuyor. Oluşumları açısından net ve belirgin olan beyazlık ve yerlilik, birer kategori olarak iktidar ve egemenliğin özel bir toplumsal ve politik bileşiminden neşet ediyor. Yahudiler, en önemli anlarda sömürgede oluşan bu bileşime hücum ediyorlar. 1685’te Fransız sömürgelerinden kovulan Yahudilere 1870’te Fransız sömürgesi Cezayir’in kuzey kısımlarında yurttaşlık bahşediliyor. Ama “güzel dönem” [la belle époque, 1871-1914] olarak anılan süreçte Yahudiler hainlikle suçlanıyorlar ve onların Fransız milletinin şanına leke düşürdüğü iddia ediliyor. Bu noktada Butelca, Abdulkebir Hatibi’nin “Arap denilen öz, İsrail’in varlığını önceler” sözünü alıntılıyor. Bu söze benzer şekilde “Yahudi denilen öz de Fransız sömürgeciliğini önceler” deniliyor. Bu gerçek, beyazlar ve yerliler kategorisi arasına yerleştirildiklerinde, insan Yahudilerin unutulması riskiyle baş başa kalıyor.

Eğer Butelca’nın kimi yerlerde bu bileşime fazla bel bağladığını iddia ediyorsak, onun kaleme aldığı polemiğin de söz konusu bileşimin var kıldığı ayrımları silikleştirdiğini görmemiz gerekiyor. Yahudileri “yerli” olarak gören Butelca, onların hem beyazlardan etkilendiklerini hem de onlar tarafından dışlandıklarını söylüyor. Yahudiler, Avrupa’da hem şeytanileştiriliyor hem de disipline ediliyorlar. Onlar, hem başkalarından mahrum bırakılıyorlar ama gene de başkalarıyla kurdukları yakın ilişkileri muhafaza ediyorlar. Butelca, bir yandan Yahudileri Fransız Cumhuriyeti’nin zımmileri olarak tarif ediyor ve onların ulus devletin ihtiyaçlarını giderdiklerini söylüyor, bir yandan da Senegalli askerlerin Batı emperyalizminin ihtiyaçlarını gördüklerinden bahsediyor. Yazar, “Cumhuriyet’in zımmileri” sözüyle ülkenin üzerine elinde tuttuğu oryantalist fırçayı vuruyor, Yahudilerin premodern, dindar ve baskıcı olduğunu söylüyor, kurtulmuş ve özgürleşmiş oldukları iddia edilmesine karşın onların Avrupa’da ifa ettikleri işlevsel rolün hiç değişmediğinden bahsediyor. Senegalli askerlere dönüştürülen Yahudiler, sömürgeleştirilmiş sömürgecilerdir. İmparatorluk, sınırları dışına elindeki zor aygıtlarını bu sayede taşıyabilmektedir. Devrimin bedelini ödemesi gereken beyazlara sevgi teklif edilirken, Yahudilere özsevgi teklif edilmektedir. Bu Yahudiler, İsrail’in Nazilerin Yahudi kurbanlarını araçsallaştırmasına karşı çıkıyorlar ve babaç Hristiyan Batı’nın zımmilerinin karşısına dikiliyorlar, ayrıca Avrupalı ve Doğulu, seküler ve dindar Yahudiler arasında sonradan teşkil edilmiş hiyerarşiyi zayıflatıyorlar.

Dolayısıyla, Butelca’nın herkesi içeren bir vizyona sahip olduğunu söylemek gerek. Onun iddiasına göre, mücadele, bağımsızlı mücadelesi esnasında Fransız ordusunda askerlik yapmış yerli Cezayirlileri ifade eden Harkilerin çocuklarına karşı yürütülecek. Butelca, bu sebeple Cumhuriyet’in zımmilerine ve Senegalli askerlere benzerlikten bahsediyor. Özünde Yahudi Siyonistlerin çocukları da dekolonizasyon kampına dâhil olmalı. Beyaz işçi sınıfı ile de uğraşılmalı. Bu çaba, romantik bir hümanizm veya renk körü bir evrenselcilik üzerinden ortaya konulmamalı. Dolayısıyla yerlilerin, dekolonizasyon için gerekli gücün gelişimine kaçınılmaz olarak eşlik edecek olan milliyetçiliğin ve ırkçılığın gerici hayaletleriyle mücadele etmek zorunda kalacakları görülmeli. Son olarak yerliler, merkezde duran beyaz adamı imha etme noktasında yardıma ihtiyaç duyan ırkçılık ve emperyalizm karşıtı beyazlara yardım etmeli. Özerklik ve yakınlaşma arasında oluşan bu hassas denge, kimliği takıntı hâline getirmiş bir kesişimsellik karikatürü ile sınıf temelli siyaset arasında sıkışıp kalmış olan Amerikan solu için muazzam bir önermenin dile getirilmesini sağlıyor. Bu denge sayesinde yerlilerin beyazların politik örgütlerini savunabilmeleri de mümkün.

Butelca, çalışmasının sonunda, Fransız laikliğine dair önemli bir eleştiri dile getiriyor. Ona göre bu laiklik, devlet kaynaklı ırkçılıkla iç içe geçmiş. İnancını yitirmiş olan beyaz insan, Tanrı’nın yerine laikliği koyuyor. Butelca, Batı kültürünün açığa çıkarttığı hedonist ve tüketimci bireyi hizaya getirmek için seküler olmayan geleneklerde bulunabilecek, çift anlamlara sahip bir önerme üzerinde duruyor. Aydınlanma’yı görmüş olan Avrupa’nın yüzleştiği Yahudi sorununu anımsatan Butelca, aydınlanmış beyaz Fransızlar nezdinde Müslüman taşralıların bir tür muammayı ifade ettiğini söylüyor. Fransızlar, rasyonalite, liberal demokrasi ve modernite konusunda eli bol olmasına karşın, Müslümanlar hâlen daha premodern şeriata ve sünnete bağlı kalıyorlar. Sonuçta bu Müslümanlar birer tehdit, zira onlar “Beyaz’ın Aklının yakasından kaçıp kurtulan bir şeyler olduğunu biliyorlar.”

Muhtemelen laik okurlar, Butelca’nın Tanrı ve Tek’e teslimiyetin devrimci potansiyeline dair yürüttüğü samimi tartışma karşısında acı içerisinde kıvranacaklardır. Böylesi bir tepki ortaya koymak suretiyle Laikler, dindarı ırkîleştiren ve dışlayan laikliğin mevcut hegemonyasına teslim olduklarını ortaya koyuyorlar. Kurtuluş teolojileri, Butelca’nın ifadesiyle kurtuluş ütopyaları, sadece inancını yitirmiş beyaz insanı ve onun altına imza attığı şiddeti eleştiren, maduna dair bilgiyi derinleştirmekle kalmayacak, ayrıca Küresel Güney’deki insanlara, beyazlara, Yahudilere ve yerlilere alternatif gelecekler hayal etmeleri için gerekli araçları temin edecektir. Butelca’nın kitabı, teselli sunan ve aydınlatan niteliğiyle, kışkırtıcı bir niteliğe sahip. Kolektif kurtuluşu arzulayan güçlü bir dekolonizasyon ittifakı inşa etmek için bizim başkalarını dinleyecek sabra, meydan okuma konusunda sebata ve sömürgeden gelen bu kadının çalışmasından bir şeyler öğrenecek tevazuya sahip olmamız gerekecektir.

Ben Ratskoff
5 Nisan 2018
Kaynak

07 Nisan 2018

Devlet ve Kapitalist Sınıfsal İlişki

Kapitalizm bir sınıfsal ilişki olarak ele alınırken devletten asla soyutlanmamalı. Esasında kapitalist devletin hareket tarzları, sınıfların teşkiline mündemiçtir. Mülksüz işçi sınıfının mülk sahibi kapitalist sınıf tarafından sömürüldüğü tespiti yerindedir ama öte yandan sömürü aracı olmaksızın üretim araçları üzerinde tekel sahibi olmak da sömürmek de mümkün olamaz. 

İşte kapitalist devlet, her şeyden çok tam da o sömürü aracıdır. Devlet-toplum ilişkisi ile sınıflararası ilişki arasında da içten içe işleyen başka bir ilişki daha vardır. Burjuva devlet, yönetici sınıf olarak örgütlenmiş kapitalist sınıftır. 

Siyasi iktidar, sınıfsal uzlaşmazlığın resmi ifadesi olduğu ölçüde, işçi sınıfının politik planda ezilmesi, o sınıfın doğal bir unsuru ve o sınıfa ait doğal bir deneyimdir, dolayısıyla aynı meşru zeminde sınıf teorisine de aittir.

Sonuçta devlet iktidarı, bir sınıf iktidarı biçimidir. Yani esasında iki iktidar biçimi arasındaki ilişki, dışsa değil içsel bir ilişkidir. Devlet iktidarı, sosyalizm öncesi tüm sınıflı toplumlarda sömürücü sınıfların elinde bulundurdukları iktidardır. Kapitalist sınıf, üretim araçlarını ve artı-değeri kontrol eder, işçi sınıfının komutasından daha çok, değişim değerinin kontrolü onun elindedir, o aynı zamanda siyasi iktidarı kontrol eden sınıftır. Madalyonun diğer yüzünde ise proleter sınıfın mülkiyet, artı-değer hatta emek süreci üzerinde kontrol sahibi olamadığı gerçeği durur. Proleter sınıf, aynı zamanda devlet iktidarından da mahrumdur (dolayısıyla o, kendisi için, toplumdaki sınıfsal yapının ekonomik yönleri üzerinde kontrol sahibi olabilmek adına, devlet iktidarını ele geçirmelidir). Ekonomik üretim araçları üzerindeki kontrolden mahrum olan proletarya, nispi bir iktidarsızlıkla maluldür. İktidarsızlık veya iktidardan mahrum olma hâli, proletaryanın sınıfsallığının ayırıcı özelliğidir. Proletarya, sadece ekonomik açıdan sömürülen bir sınıf değil, aynı zamanda politik düzlemde zulme uğrayan/hâkimiyet altına alınan bir sınıftır da. Bu politik zulüm/hâkimiyet, sadece mübadele ilişkileri sahasında (örneğin emek piyasasında) ve iş ilişkisi sahasında değil, ayrıca bir bütün olarak toplum düzeyinde de gözlemlenir. Bu noktada Lenin’in Devlet ve Devrim’de dile getirdiği şu hususu hatırlamakta fayda vardır:

“Marx sınıf mücadelesi teorisini sürekli genişleterek, bir politik iktidar teorisini, bir devlet teorisini içerecek bir kapsama kavuşturdu.”[1]

Dolayısıyla belirtmek gerekir ki sınıf teorisi, devlet teorisinin temel yönlerini bir biçimde içermek zorundadır.

Kapitalist sınıfsal ilişkinin ortaya çıkarttığı sefalet koşulları, kitlelerin siyasete katılımının imkânsızlaşmasını sağlar. Böylesi bir katılımın gerçekleşmemesi, kitlelerin katılımını etkisizleştiren bürokratizmi koşullar. Oysa kitleleri kurtuluş mücadelesine iştirak etme, siyasete katılım hazırlar. Buna karşın insanlar, genelde etkin siyasî katılımın dışında tutulurlar, katılmaya çalıştıklarında ise devlet hukukî açıdan onları bıkıp usandırır, fizikî şiddete başvurur veya parasal açıdan kimi kısıtlamalar getirir. Tüm bu müdahaleler, sonuçta “cesareti kırılmış işçiler” çıkartır ortaya. Aynı şekilde işçinin cesareti, emek piyasasında da kırılır. İşçi iş bulamayınca iş aramayı bırakır. Geçim araçlarından mahrum bırakılan işçiler baskı gücüne de erişemezler. Güvenli istihdam, düzgün ücretler, sağlık hizmetleri, eğitim hakkı ve diğer kültürel kaynaklar ile ilgili mücadeleye katılım sürekli engellenir. İşçilerin dışında hep bir bürokratik ekip bulunur ve bu ekip, işçilere baskı uygular ve onları yönetir. İşçilerin seçmediği bürokrasi, kontrol edilemeyen bir güçtür. Bürokrat elitler, sıradan işçilerden daha iyi yaşarlar ve işçi sınıfıyla ortak dünya görüşüne ve çıkarlara sahip değildirler.

Üretim araçlarına, artığa erişim ve politik iktidar, devletin tekelindedir. Dolayısıyla sınıf teorisi ile devlet teorisini ayrıştırmak mümkün değildir. Kapitalist sınıfsal ilişki ile devlet arasında simetrik-içsel bir ilişki mevcuttur: biri yoksa diğeri de yoktur. Bu düşünce, düşünsel ve politik düzlemde muhtelif sonuçlara ulaşmamızı sağlayacaktır.

İlk sonuç şudur: devlet, kapitalist sınıfsal ilişkinin kurucu unsurudur. Sınıfsal ilişkileri hukukî ilişkiler dâhilinde sistemleştiren odur. Devlet, sınıfsal ilişkileri yeniden üretir ve bu üretim işçilerin direnişi hilafına gerçekleşir. Kapitalistlerin elindeki toplumsal gücün muhtevası, devlet iktidarı formunda dil bulur: devlet = sınıfın politik biçimi. Kapitalist devletle kapitalist sınıf, sınıf adı verilen toplumsal ilişkinin iki koludur. Kollardan biri, çoğunluğun sömürülmesine/dışlanmasına, diğeri ise devletin politik baskısına ve zulmüne dair bir göstergedir. Modern toplumda devlet, kapitalist sınıfın politik işlerinin görüldüğü departmandır.

Ulaşacağımız ikinci sonuç, devletin azınlığı teşkil eden para babalarını çoğunluğa hizmet etmeye zorlamak adına baskı aygıtlarına sahip olması ile alakalıdır. Bu görev, sermayenin hareket imkânlarını kısıtlamayı da içerir fakat devlet bu topa pek girmez. Bunun sebebi, devletin yüzleştiği muhtelif ekonomik sınırlar değildir. Devletin varolmak için kapitalist sınıfa bel bağlamak zorunda oluşundan da söz edilemez. Zira kurumsal açıdan devletin ayrı bir olgu olduğu görüşü, abartılı bir görüştür. Mesele, devletin kapitalistlerin veya onların ideolojik destekçilerinin elinde olması da değildir. Devletin kapitalist sınıfın omzuna yüklediği “yükler” veya devletin kapitalist sınıf eliyle kısıtlanma yolları, sınıfsal ilişkilerin niteliğinden kaynaklanır. Dolayısıyla Polanyi’nin sosyal demokrasiyi temel alan argümanı sorunludur. Buradan kapitalizm içerisinde reformlar gerçekleştirilmesi önünde doğal kimi engellerin olduğu görüşünün de yanlış olduğunu belirtmek gerekmektedir. Engeller, temelde kapitalist sınıfsal ilişkiden kaynaklanır. O engeller, kapitalist sınıfsal ilişki varolduğu sürece varlığını muhafaza edecektir. Dolayısıyla Panitch ve Gindin’in şu tespiti, bence yanlıştır:

“Kapitalist devletler, vergi gelirlerini ve meşruiyetlerini güvence altına alma noktasında sermaye birikimine tabidirler. […] Devlet iktidarı ile sınıf iktidarı aynı şey değildir.”[2]

Dünyadaki tüm baskı araçlarına ve güce sahip olan devlet, kapitalist birikime bağımlılığını ortadan kaldırmak adına kapitalistlerin mallarına neden el koymuyor? Çünkü bu mümkün değildir: ne tür bir biçim alırsa alsın, devlet iktidarı sınıf iktidarının bir biçimidir. Kanaatimce, devletin birikim meselesinden ayrı olduğunu söyleyen kurumsalcı görüş, (a) devletle kapitalist sınıfsal ilişki arasındaki ilişkiyi dışsallaştırmakta; (b) devletin kitleler için yapabilecekleri noktasında yüzleştiği her türden engelin kapitalist ilişki için önem arz etmediğini düşünmeye sevketmekte, dolayısıyla işçi sınıfı partisinin örgütlediği, aşağıdan uygulanan, yeterli yoğunluktaki basınçla kitlelerin ekonomik kurtuluşunun gerçekleşebileceğini düşünmemize neden olmaktadır.

Üçüncü sonuçsa şu şekildedir: Eğer sınıf, küçük bir azınlığın çoğunluğu ekonomik düzeyde sömürmesi ise, çoğunluğa karşı azınlık sınıfın verdiği mücadele, sınıfsal ilişkilere ait yapıyı daraltacak, hatta ortadan kaldıracaktır. İster analitik marksizm isterse postyapısalcı marksizm bünyesinde geliştirilmiş olsun, sınıf ve devletle alakalı düşüncelerin merkezinde duran asli inanç bu yöndedir.

Dördüncü sonuç: sınıfsal sistemin ilgası ve çoğunluğa ait bir devletin oluşturulması için devletin “paramparça edilmesi”, aynı madalyonun iki yüzüdür. Politik iktidarı ele geçiren kapitalist sınıf, iktidarını ebedi görür. Kapitalist sınıfın istifade ettiği böylesi bir lüks işçi sınıfına yasaklanır. Eğer işçi sınıfı, hazırda mevcut olan devlet mekanizmasını ele geçiremezse, sömürü ve mübadele üzerine kurulu kapitalist ilişkiler reforma tabi tutulamaz, yani işçi sınıfı sömürülmekle kalmaz aynı zamanda zulme maruz kalır. Dolayısıyla kapitalistlerin devleti gibi kapitalist mübadele ve üretim ilişkileri de altüst edilmelidir.

Sınıfı kabul edip şu hususları kabul etmemek teorik açıdan iflas etmiş olan bir yaklaşımın sonucudur ve politik düzlemde oportünizme işaret eder: (a) demokratik ya da değil, tüm devletlerin işçi sınıfını ezme noktasında oynadığı asli rol; (b) düzene sokulması mümkün olmayan bir olgu olarak sınıfın ortadan kaldırılmasının zaruri oluşu ve (c) sınıfların olmadığı koşullara uzanan süreçte zaruri bir ara dönem olarak, kapitalist yönetimin yıkılması üzerinden işçi sınığının politik hegemonyasının tesis edilmesinin gerekliliği.

Raju J. Das

[Kaynak: Marxist Class Theory for a Skeptical World, Brill, 2017, s. 613-616.]

Dipnotlar:
[1] Lenin, V. The State and Revolution, 1977, Moscow: Progress Publishers, s 27.

[2] Panitch, L. ve Gindin, S. “Marxist Theory and Strategy: Getting Somewhere Better”, Historical Materialism Cilt. 23, Sayı. 2, s. 10. 

06 Nisan 2018

,

Huriye Butelca

Huriye Butelca, Cumhuriyetin Yerlileri Partisi [CYP] sözcüsü ve kurucu üyesi. Partinin amacı, Butelca’nın “yerli” olarak adlandırdığı göçmen çocuklarının seslerinin duyulmasını sağlamak. Huriye, altmışlarda Fransa’ya gelmiş olan Cezayirli bir aileye mensup. Fransa’da doğmuş ve burada yetişmiş. Dolayısıyla Yerli Yasası’nın son versiyonunun ne demek olduğunu gayet iyi bilen bir isim.

1881 tarihli ilk Yerli Kanunu, tüm sömürgelere dayatılmıştı. Bu kanun uyarınca sömürgelerdeki yerli halk ve emekçi göçmenler, ayrımcılığı öngören tedbirlere maruz kalıyorlardı. CYP’ye göre, bu kanunun ilga edilmiş olmasına karşın göçmenlerin çocukları hâlen daha, bugüne dek ayrımcı uygulamalarla karşılaşıyorlar ve bu türden uygulamalar Fransız toplumunun derinlerine kök salmış durumda.

Fransa’da Butelca ismini duyan herkes bir miktar geriliyor. Aşırı sağdan sola geniş bir yelpazede birçok siyasetçi ve gazeteci ona karşı. 2016’da Beyazlar, Yahudiler ve Biz: Devrimci Sevgi Siyasetine Doğru adında bir kitap çıkarttı. 

Eleştirmenler ilk başta kitabı görmezden geldiler, sonra en ağır eleştirilerle saldırıya geçtiler ve kitapla yazarını antisemitik, kadın düşmanı ve homofobik olarak nitelendirdiler. Buna rağmen Butelca, ülke içinden ve dışından birçok Yahudi aydından, gey aktivistinden, felsefeciden ve yazardan destek gördü. Bir insan bu kadar çok şeyle nasıl suçlanabiliyor peki? İngilizceye, İspanyolcaya ve İtalyancaya çevrilmiş olan kitabı Fransa’da nasıl oluyor da hep gündemde kalıyor?

Butelca kırklı yaşlarında. Dost canlısı bir isim ve cevaplamadan önce soruları dikkatle dinliyor. Atlanta’dan yeni gelmiş. İtalya, Oslo ve Londra’ya gidecek. “Peki Fransa? Burada nasıl karşılanıyorsun?” diye soruyorum, o da şu cevabı veriyor:

“Konferanslara davet edildiğim vakit genelde pek bir sorunla karşılaşmıyorum. Fransa’daki asıl sorun, ülke genelinde gerçek bir muhabbete tanık olunmaması. Ayrıca entelektüel tartışmaların kalitesi de düştü, korkular yayıldıkça muhafazakârlık da artıyor. Fransız halkı, genel anlamda çöküşten korkuyor, bu nedenle giderek şovenistleşiyor, daha çok kimliklerden dem vuruyor ve başkalarını daha çok redde tabi tutuyor.”

Butelca’nın fikrî inşasında asıl dönüm noktası, okullarda Müslümanlara has tesettürün yasaklanması ile ilgili tartışma teşkil ediyor. Ona göre bu yasak, “yeni bir Dreyfus vakası”. Yasak yüzünden tüm ülke ikiye bölündü. Solcular bile ayrıştılar. Meselenin özü ise bu yeni yabancı bedenle nasıl başa çıkılacağı ile ilgili. Eskiden mesele Yahudilerdi, şimdi Müslümanlar. Dert, kesinlikle çarşaf veya başörtüsü değil, “Fransa’da Arapları gerçekten isteyip istemediğimiz.”

Butelca, ırk, beyazlık ve yapısal ırkçılık türünden Fransa’nın başını döndürecek kelimelere başvuruyor. Cumhuriyet esasen “renk körüymüş” gibi davranıyor ama ırk, beyaz ve ırkçılık gibi kelimeler uygun kelimeler kabul edilmiyor. Beyazlık, Huriye’ye göre, çoğunlukla yanlış anlaşılan bir kavram. Ona göre beyazlık, “güç dengesi” ile alakalı. Güç, ait olduğunuz toplumsal kategoriye, cinsiyetinize ve ırkınıza göre dağıtılıyor.

“İşler hep beyazlara veriliyor. İkinci sırada beyaz kadınlar var. Sonra beyaz kabul edilmeyen Yahudiler geliyor. Bunlar imtiyazsız ama beyazlar tarafından korunuyorlar ve yerlilerin üzerinde konumlanıyorlar. Gene de hâlen daha kırılgan ve risk altında olan bir kategori bu. Yerliler arasında da belirgin bir hiyerarşi söz konusu. Örneğin en altta Romanları buluyorsunuz.”

Butelca’ya göre, beyazlık tümüyle Avrupalı ve beyaz olmakla ilişkili değil.

“Ben de beyazım. Mülteciler, göçmenler ve tüm yeryüzünün lanetlileriyle kıyaslandığımda, ben beyazım. Irk piramidinin en altında olmama rağmen hâlen daha imtiyazlara sahip, pasaportum var, politik haklardan istifade edebiliyorum. Bunlar olmasaydı, göçmenlerin çocukları olarak bizler uzun zaman önce vatanımıza geri dönerdik. Burada kalmamızın sebebi o imtiyazlar. İşte o imtiyazlar da bizi beyaz yapıyor.”

Bunlar, salt politik ve tarihsel değil, biyolojik kategoriler.

“Bunlar, icat edilmiş ama bizim iptal edemeyeceğimiz kategoriler. Irkçılıkla mücadele edilmesinin, ırk veya dine başvurmadan bizi birleştiren şeyi aramamızın sebebi burada.”

Butelca’ya göre, “Fransa’da gözle görünen, bizatihi kurumlarca icat edilmiş bir tür ayrımcılık söz konusu. Eski başbakan Manuel Valls bile Fransa’da ırk ayrımcılığının yürürlükte olduğunu söylemişti.” Butelca’ya göre, Facebook’ta İsrail karşıtı sözler sarfettikten sonra Müslüman aşırı sağının üyesi olmakla suçlanan şarkıcı Mennel Ibtissem vakası, ayrımcılığın altını çizen, Fransız toplumunun bir kriz döneminden geçtiğini kanıtlayan bir gelişme.

“Mennel yerli, mesele tam da bu. Beyaz kabul edilebilmeniz için sizin Hristiyan olmanız gerek ama Mennel Müslüman. Ayrıca o, başörtüsüyle şarkı söyleyen bir kadın. Evinde oturan örtülü kadın klişesiyle çelişiyor. Ona ‘antisemitist’ diyorlar ama Leonard Cohen şarkıları söylüyor. Böylelikle tüm dengeyi bozuyor.”

Butelca, Fransa’da solun mücadele içerisinde olduğundan bahsediyor.

“Burada eski Avrupa Parlamentosu başkanı Jean-Luc Mélenchon gibi sadece evrenselciliğe inanan insanlara rastlıyorsunuz. Ama öte yandan insanların eşit olduğuna inanan ve ırkçılıkla mücadele eden insanlara da denk geliyorsunuz.”

Butelca, yazar Jean Genet’yi yere göğe sığdıramıyor. Ona göre Genet, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre’dan farklı. Bu üç yazar, solun ırkla ilgili görüşlerini yansıtıyor esasında: “Camus yerleşimci, sömürgecilikle pek bir sorunu yok. Sartre sömürgeciliğe karşı ama İsrail devletinin kuruluşunu destekliyor. Genet ise sömürgecilikle mücadele ediyor. Bu üç yazarda Fransız solunun üç yüzünü görüyoruz: sömürgeci sol, mütereddit sol ve sömürgecilik karşıtı sol.”

Butelca’ya yöneltilen suçlamalardan birisi de antisemizm, oysa o esasen sıkı bir antisiyonist.

Ona göre, partisinin savunduğu görüşlerin yüzleştiği en önemli tehdit, Batı medeniyetinin çöküşte olduğu iddiası.

“Beyazların hâkimiyeti 1492’de başladı. Doğdu ve nihayetinde ortadan kayboldu. Bugün birinin siyah olduğunu söylemek bile sömürgecilik tarihinin bir ürünü. Politik düzlemde ortaya konulan ırkçılık karşıtlığı, Batı’nın yürüttüğü dış politikaları ıskartaya çıkarttığı için tehlikeli görülüyor. Bu politikaların en önemli örneği ise Ortadoğu’daki savaşlar.”

Butelca’nın dile getirdiği aykırı görüşlerden birisi de “Fransız tarihinin ırksızlaştırılması gerektiği ile ilgili görüşü”. Ona göre, Vietnam’da gerçekleşen Dien Bien Phu Savaşı, tıpkı Cezayir’in bağımsızlığı gibi, herkes adına elde edilmiş bir zafer olarak görülmeli.

“Bağımsızlığın felâket olduğuna hâlen daha inananların karşına birleşik cephe önerisini nasıl çıkartabiliriz ki? Benim özgürlüğüm onlar için ziyan… Fransa artık sadece ‘ecdadımız Gallilerin ecdadıyla aynı’ ifadesi üzerinden özetlenmiyor.

Kendisi de Fransız halkının atası olan Toussaint Louverture, Haiti’yi özgürleştirmek için mücadele ettiğinde o, aynı zamanda Fransa’nın kendi halkına uyguladığı zulme karşı kavga veriyordu. Sartre’ın dediği gibi: ‘Fransa Cezayir’den kurtarılmalıydı.’ Bu söylem Fransa’da yankı bulmadı, çünkü orada hâlâ sömürgeciliğin faydalarından dem vuran, sömürgeciliğin suç olduğunu söyleyen görüşü sapkınlık kabul eden insanlar var.”

Butelca’nın iddiasına göre, savaş ancak “sol ve yerliler ortak görüşlere sahip olduğunda kazanılacak.”

“Sol, ırk ve dekolonizasyon meselelerini gündeme getirmiyor. Daha işin başında bölünmesinin sebebi burada aranmalı.”

Peki Fransa’da karşı çıkılan bir siyaset olarak ırkçılık karşıtlığı, halkla nasıl buluşacak? Butelca’ya göre çözüm şurada:

“İlkin yerliler arasında sinerjilerin oluşmasını mümkün kılacak bir güç dengesine ihtiyaç var. Bu, bizim kendi sesimize sahip olmamızı, kendi araçlarımızla görüşlerimizi yaymamızı sağlayacak.”

Bu imkânı ise kitabına adını veren olguda buluyor: “Devrimci Sevgi”. Burada bir ütopyadan mı bahsediliyor? Pek değil:

“Utanç verici olsa da söyleyeyim: ben ırkçı değilim. Bu sevgiye kefilim ben. Kimseden nefret etmek istemiyorum ama anlaşılan o ki bu sistem, bizim birbirimizden nefret etmemize neden oluyor. Bu nefretin toplumsal ilişkilerin bir sonucu olduğuna inanıyorum ve o ilişkilerle mücadele ediyorum. İçimizde bir güzellik olduğunu düşünmüyorum, Baldwin gibi ‘ne oldu o güzelliğe’ diyorum.”

Hassina Mechaï
19 Mart 2018
Kaynak

,

Filistin ve Batılı Liberaller


İsrail Filistinlileri Katlediyor, Batılı Liberaller, Kafalarını Başka Yöne Çeviriyorlar. Onlardaki İnsanseverlik Yalandan İbaret

Eğer “müdahale” denilen kavram, evrensel insan haklarından türetilmiş ise, kendilerini “liberal müdahaleciler” olarak adlandıran insanların ağızlarından neden Filistinlileri koruma amacıyla müdahale gerçekleştirilmesi gerektiğine dair tek bir laf çıkmıyor?

2013’te bu soruyu Fransız felsefeci, yazar ve liberal (insanî) müdahale savunucusu Bernard-Henri Lévy ile yaptığım mülâkatta sormuştum.

Ağzı iyi laf yapan bir isim olan Levy, nedense cevap verirken bayağı bir debelendi. Levy cevabında, “Filistin’deki durum Suriye’deki ile aynı değil, tüm iyiler bir yanda, tüm kötüler diğer yanda toplaşmış değil” demişti. Oysa İsrail Savunma Güçleri ile ilgili olarak, “o kadar demokratik bir orduyu daha önce görmemiştim” diyen Levy’ye göre, bu ordu kendisine bir yığın ahlâkî soru sorabilmekte idi.

Geçen hafta sonu silâhsız Filistinli göstericilerin Gazze sınırında o demokratik ordu tarafından vuruluşunu izlerken, aklıma bu BHL denilen adam geldi. Yeşil Hat’a girerek evlerine geri dönmeyi talep eden Gazzeli mültecileri vurmazdan önce, İsrailli keskin nişancıların kaç “ahlâkî soru” sorduğunu merak ettim doğrusu.

Cuma günü İsrail Savunma Güçleri (IDF) halka gerçek mermilerle saldırdı, 773 kişiyi vurdu ve bunların 17’si öldü. IDF sözcüsü, İsrail askerlerinin “saldırıya hazırlıklı olduğunu ve her şeyin doğru bir şekilde icra edildiğini” söyleyerek “her mermi hedefini gayet iyi biliyordu” türünden ifadelerle ordusuyla övündü. Pazar günü İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman, BM’nin ve AB’nin bağımsız soruşturma yürütmesi yönündeki çağrılara karşı çıktı ve “askerlerimiz takdiri hak ediyor” dedi.

Demek ki meseleyi net olarak dile getirmek lazım: İsrail askerleri, Filistinlileri katletmeye ve sakat bırakmaya devam edecek, öte yandan İsrail hükümeti de yaptıklarının hiçbir karşılığı olmamasını güvence altına alacak.

Peki o zaman Batı’da liberal müdahalecilerin çığlıklarını neden duymuyoruz? BHL, Filistinliler vurulup yaralanırken neden çıkıp konuşmuyor?

1999’da Şikago’da “haklı savaş” kavramını savunan, Gazze üzerinde uçuşa yasak bölge için liberal müdahalecilerin önemli bir metin olarak başvurdukları “uluslararası toplum doktrini”ni dile getiren eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in çağrısını neden işitmiyoruz? Ariel Sharon’un cenaze törenine katılan Blair, Filistinlilerin sayısı giderek artan cenaze törenleri konusunda neden tek laf etmiyor?

ABD’nin Ruanda’daki eylemsizliğini “Cehennemden Gelen Sorun” olarak niteleyip ağıtlar yakan, müdahale yanlısı açıklamalar yapan ABD’nin BM elçisi Samantha Power’ın ağzından, silâhsız Filistinlilerin vurulmasına, öldürülmesine ve yaralanmasına dair öfke dolu, ahlâkî tek bir cümle niye çıkmıyor? Twitter’da bir fil ve aslan yavrusunun resmini retweet’leyecek vakti buluyor da Gazze’de uygulanan şiddete dair tek bir açıklamayı nasıl oluyor da yapamıyor?

Bir zamanlar işgal altındaki topraklara barış gücü konuşlandırılması noktasında bol bol konuşan Kanadalı akademisyen ve siyasetçi Michael Ignatieff’in taleplerini bugün neden duyamıyoruz?

New York Times yazarı Nicholas Kristof’tan, Washington Post yazarı Richard Cohen’den ve Times of London yazarı David Aaronovitch’ten IDF’in insan haklarını ihlal eden pratiklerine karşı somut adımlar atılmasını talep eden yazılarını neden okuyamıyoruz?

Eski ABD dışişleri bakanı ve müdahalecilerin bayrak tutanı Madeleine Albright, İsrail devletine karşı ekonomik ve mali yaptırımlar uygulanmasına dönük çağrıyı neden hâlâ yapmadı? Silâh ambargosu neden hâlâ gündeme gelmedi? Başbakan Benjamin Netanyahu’ya, Savunma Bakanı Lieberman’a ve IDF Genelkurmay Başkanı General Gadi Eizenkot’a neden seyahat yasağı getirilmedi?

Bunlardaki sessizlik insanın kulaklarını sağır edecek ve aslında bazı gerçekleri tüm yalınlığı ile ortaya dökecek cinsten. Anlaşılan Filistinliler, o kadar insanlıktan çıkmışlar ki insanî müdahaleyi zerre hak etmiyorlar. Onların kanı ucuz, çektikleri çilenin bir önemi yok, muhtemelen, her şeyin ötesinde, onları katledenler bizim dostlarımız.

Peki tüm bu gerçeklere şaşıralım mı? Sonuçta liberal müdahale alayının üyeleri, masum Filistinlilerin trajik ölümlerini ilk kez utanıp sıkılmadan göz ardı etmiyorlar.

Mart 2001’de, İkinci İntifada’nın başlarına doğru, Filistinli sivil ölümlerinin sayıca arttığı bir dönemde BM Güvenlik Konseyi, işgal altındaki topraklarda BM gözlemci gücü oluşturmak suretiyle, Filistinli sivillerin korunmasına dönük uygun bir mekanizma oluşturulmasına dair bir karar aldı. Ancak Bush yönetimi bu kararı veto etti. Peki ABD’li liberaller buna nasıl tepki geliştirdiler? Hepsi de o günlerde dut yemiş bülbüldü.

2014 yazında İsrail hava kuvvetleri Gazze’yi altı yıl içerisinde üç kez bombaladı. Bu bombalar, okulları, hastaneleri ve apartmanları hedef aldı, 1500’den fazla sivil katledildi. O günlerde dışişleri bakanı olan ve sonrasında Suriye’de uçuşa yasak bölge görüşüne destek atan Hillary Clinton, “saldırıları Hamas kışkırtıyor, İsrail’in kendisini savunma hakkı var” dedi. Ona dost olan liberallerin ağzından tek bir kelime dahi dökülmedi.

2018’deyiz. Bu sefer 17 kişi öldü, 1400 kişi yaralandı. ABD’li vergi mükelleflerinin silahlandırıp fonladığı İsrail askerlerinin, kaçışan Filistinlileri sırtlarından vurduğunu gösteren videolara rastlanıyor internette. Ama Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi ve Senatör Chuck Schumer gibi Kongre’deki Demokrat Parti liderleri Twitter’da bir iki cümle yazmaya bile tenezzül etmiyorlar. Liberal Demokratlar açısından #direniş, dünyadaki en uzun süreli askerî işgale değil, ancak Trump yönetimine ve “alternatif sağ” [alt-right] dedikleri kesimlere karşı sergilenebiliyor.

ABD’de birçok liberalin ve ilericinin Filistinliler konusunda yaşadığı bu ahlâkî körlük mide bulandırıcı. İsrailli yazar ve ekonomist Abraham Gutman’ın ifadesiyle, “bu kör nokta o kadar çok dillendiriliyor ki zamanla Filistinlileri dışlayan bir tür yeni ilericilik biçimi meydana getiriyor. Bu yeni ilericilik, Jeff Sessions’ın başsavcı atanması ile daha da korkunç bir hâl aldı. Artık İsrail devletine yönelik destek küçük farklılıklarla birlikte ortaya konuluyor. Facebook’ta Filistinli çocuklara ‘küçük yılanlar’ diyen Adalet Bakanı Şakid’e kimse bir şey söylemiyor.”

Adam haklı. Filistinlileri dışlayan ilericilik, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin sahip olduğu bağnazlığı ve yerliciliği şiddetle, yüksek sesle eleştiriyor, güneydoğu eyaletlerindeki ayrımcılığı ve ırkçılığı yerden yere vuruyor ama işgal altındaki topraklarda süren ırk ayrımcılığını ve ırkçılığı hiç görmüyor.

Filistin’i dışlayan ilericilik, Trump ve onun birer şahin olan dalkavuklarına karşı harekete geçmesini biliyor ama bir yandan da Netanyahu ile yan yana duruyor veya Lieberman’la bol gülümsemeli fotoğraflar çektiriyor. Trump ve Netanyahu yönetimleri arasındaki benzerlikleri kimse görmüyor.

Filistin’i dışlayan ve liberal müdahaleciliği büyük bir gururla destekleyen ilericilik, işgal altındaki topraklar hariç her yere müdahale edilmesi görüşünü destekliyor. Onların yürekleri Suriyeliler, Afganlar, Libyalılar, Iraklılar, Ruandalılar, Kosovalılar vs. için kan ağlıyor ama Filistinlileri zerre umursamıyor.

Burada “sen de şuna destek vermiyorsun” diyerek sığ bir savunma gerçekleştirilmiyor aslında. Esasen çifte standarda ve ahlâkî riyakârlığa dikkat çekiliyor. Filistin konusunda “Filistin’i dışlayan birer ilerici olan” liberal müdahaleciler, “her iki taraf”ı şiddet konusunda eleştirirken, Trump’ın taktik tahtasını ödünç alıyorlar. Bu kesim, Filistin’de yaşanan ölümlerin “çatışmalar” ve “karşılıklı cepheleşmeler”in sonucu olduğunu düşünüyor. Oysa gerçekte bir taraf işgalci bir tarafsa işgal altında. Bir tarafın elinde füzeler, tüfekler, diğerinin elinde taşlar ve sapanlar var. Bir taraf öldürüyor, diğeri ise ölüyor.

Ortaya başka bir sonucun çıkması mümkün değil: Batı’daki liberal müdahalecilerin işgal altındaki Filistinlilerin devlet destekli şiddete karşı korunması konusunda tek bir laf etmemeleri, “liberal müdahale” denilen tüm o sahtekârlığın ne kadar riyakârca olduğuna ve ahlâken iflas ettiğine dair bir andaç niteliğinde.

Mehdi Hasan
2 Nisan 2018
Kaynak

, ,

MBS



Savaş suçlusu Muhammed bin Selman, Amerikalı Siyonistlerin yeni gözdesi.

New York Times’daki ahmak Thomas Friedman’dan Atlantic’teki İsrailli gardiyan Jeff Goldberg’e kadar birçok isim, bugünlerde Selman’a methiyelerle yüklü aşk mektupları yazma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar.

Muhammed bin Selman, Siyonistler için ideal “Prens”.

O, Yemen’de güçsüz ve yoksul Müslümanları katleden bir Müslüman Siyonist.

İran ve İranlılardan nefret ediyor, İran’ın işgal edilmesini ve haritadan silinmesini istiyor.

Filistin davasına ihanet etmiş bir isim olan Selman, Siyonistlere Filistin’in işgalini sürdürme ve ırkçı yerleşimler inşa etme hakkı bahşediyor.

Ve tabii ki Thomas Friedman, Jeff Goldberg ve AIPAC onu çok ama çok seviyor.


Öte yandan Yemen’de ise (Birleşmiş Milletler’e göre) sekiz milyon insan, açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya. Bunun nedeniyse, İngilizcede kullandıkları o takma adıyla “MBS” türünden kişilerin insanlığa karşı işledikleri suçlar ve savaş suçları.

Hamid Dabaşi

,

Cuma


Bir dönem Fransızlar, sömürgesi Cezayir’de vakıfların İslam’da olmadığı tartışmasını başlatıyorlar ve bunun bidat olduğunu söylüyorlar. Bu işlemin amacı, vakıf arazilerinin özel mülkiyete açılmasını sağlamak.

Demek ki bugün Ayşenur Arslan üzerinden gündeme getirilen Cuma tartışması, Cumartesi ve Pazar için yapılıyor. Esasında bu tartışma, AVM kültürü adına yürütülüyor. O AVM’lerde 13 yaşındaki Alper Erozer’e şarkılar söylettiriyorlar: “Enerji enerji azcık da sinerji/ Dışarda hayat var/ Biraz da eğlenmek lazım.”

Halkevleri gibi sol yapıların arzusu, işte böylesi gençler yetiştirmek. Feministlerin hedefi, herkesi Aleyna Tilki kılmak. Çünkü sol bir örgütün başkanının dediği üzere, onlar, “kadınların AVM’lerde dolaşma hakkını savunuyorlar.”

Kardeşinin dayak yediğini iddia eden Nevşin Mengü, Ayşenur Arslan’ı sahiplendiği yazısında, “İslam faşizmdir” diyor özetle ve Batı’da İslamofaşizm yaygarası kopartan liberallerin frekansına bağlanıyor.[1] O kadar solcu ki Kuzey Kore’yi de faşizm olarak niteliyor, Chavez’e ve Tito’ya da “faşist” diyor. Bunu ortalığı dumana boğmak için yapıyor, esasta neyi hedefe koyduğu belli.

Solun ahvali işte bu: Bugün kendi memleketinde dinsizlik propagandası yapanlar, Almanya’da Paskalya yürüyüşüne katılıyorlar. Burada yeryüzü sofralarına katılanlara küfredenler, yortu kutluyorlar. “Toplum olmazsa eşitiz, devlet yoksa özgürüz” diyorlar. Dolayısıyla toplumu ve devleti çağrıştıran her şeyi düşman belliyorlar. İslam, bu noktada bahaneden ibaret.

Toplum karşıtlığı alışveriş; devlet karşıtlığı eğlence ile alakalı demek ki…

Anne ve babası MİT mensubu olan Ayşenur Arslan her şeyi biliyor, ama Kur’an’da Cuma adında bir sure olduğunu bilmiyor.[2] Öyle laik ki insanların tatil yaptığı bir gün zannediyor Cuma’yı.

Cuma suresi ise konuşması esnasında Peygamber’i yalnız bırakıp kente gelen kervana koşanlarla alakalı. Sureye bakılacak olursa, daha önce de Cuma namazı kılınmakta. Burada mesele, Yahudiler üzerinden ders vermek. Bugün de “kitap yüklü eşekler”in [Cuma: 5] anlamadığı bu.

O eşeklerin derdi, eğlence ve alışveriş. Cuma suresi, “rızkı vereni bilin” demekte. Bugünkü “eşekler”se alışveriş ve eğlence tanrılarına tapmayı emrediyorlar. “Yahudileşme” meselesi, güce tapma ve o gücün sadece kendisine ait olduğunu söyleme meselesi. Bugün laiklerin AKP ile derdi, zulme karşı mücadele değil, o gücün ona layık olmayanların eline geçmiş olması. O laikler ki bir tür haset ve kibir üzerinden, “aşağılık insanlar”la gücü paylaşmak istemiyorlar.

O haset ve kibir, şu aşağıdaki tweet’i atan Yahudi’ye nedense “sapık, çocuk tacizcisi”, demiyor. Eğlence ve alışveriş tanrıları adına, münferit olaylar doğrudan İslam’a vurulan birer sopaya dönüştürülüyor. Kasıt aramak şart. Çocuk, genç ve kadın düşmanı olarak takdim edilen İslam, bu üçünü piyasaya sürmek isteyenlerce dönüşüme uğratılıyor. Üçüne de İslam mal olarak kıymetsiz, duyusal açıdan haz-karşıtı olarak takdim ediliyor. Tasfiye işlemi buradan işletiliyor. Bu ülkede Hindu bayramı fest olarak kutlanıyor, Güney Kore dizileri yutturuluyor vs. Ama terakkiye mani bir tek şey var, o da İslam. Mengü, o diziler yüzünden Kuzey’e karşı!

Ayşe Çavdar’sa, “ne güzel, Müslümanlar zenginleşti, böylece laikleşti” diyor ve laikliğin zenginlikle alakasını kuruyor bugünlerde. Esat Arslan, mütedeyyin bir ailenin küçük kız çocuğunun “laikler ne kadar da eğlenceli” dediğini aktarıp, sitem ediyor. Herkesin safı belli aslında.

Dertleri ne çocuk, ne genç ne de kadın… Bir toplum ve devlet inşa ediyorlar. Bu inşa, daha temelden, alışverişe ve eğlenceye düşman olmamak zorunda. İlki sömürüyü, ikincisi zulmü gizlemeli. Bu nedenle birlikteliği, cem olmayı çağrıştıran her şeye düşmanlık edilmeli. Alevî cemi de dağıtılmalı. “Dedeleri öldürün, Ali de kimmiş” deniliyor bugünlerde. Geçmişte bazı Osmanlı padişahları, bazı tarikatların zikir törenlerini de yasaklıyor. Egemenler, birlikte olma hâllerini ya yoldan çıkartıyorlar ya da tasfiye ediyorlar. Cuma gününe saldırının sebebi, burada aranmalı.

Arslan’ın yoldaşı Erdoğan Aydın, önce kendinden menkul bir “Türk” olmuş, nasıl Müslüman olduğunu sorgulamış, sonra da buduncu-faşist Türkçüler gibi, “İslam öncesi putperestlik daha demokratikti” diyebilmişti. Bu demokrasi dedikleri, alışverişin ve eğlencenin dünyası olduğu için kıymetli, halkın iradesi ile alakası yok. Halkın iradesinden en çok bu solcular korkuyor.

Sol, kendi varlığını veya ideolojisini bir mal olarak görüyor, mesele bu. Bu sebeple alışveriş ve eğlence kısmını önemsiyor. Gerçekle buradan ilişki kuruyor. O yüzden şehre giren kervana koşuyor hemen. Kervan sahiplerine karşı kıyam etmiş bir dinin adını bile duymak istemiyor.

Ayşenur Arslan da kendi kervanının derdinde. Eleştirdiği TV spikerlerinden bir farkı yok aslında. Onlar da inanmadan “Hayırlı Cumalar” diyor, kendisi de içine sinmemesine rağmen “Hz. Muhammed” deme ihtiyacı duyuyor. Farkları yok.

Temelde kişiye aşkın olana bağlanma denilen haslet tasfiye ediliyor. Cem olabilen kitlelerden korkuluyor, onların bir dava uğruna aynı yola revan olmalarından çekiniliyor, herkes tek tek, “kendi mülkünün ve hazzının efendisisin” yalanına ikna ediliyor. “Hazzı ciddiye al” emri bu yüzden veriliyor. Mülkün ve hazzın dışından öfkeli ve dertli bir çığlık yükseldiğinde, o efendilerin gölgesi kalmayacak, bu bilinmiyor.

Ve elbette Cuma, felâh için kavga verenlerindir. Hayırlara vesile olsun…

Eren Balkır
5 Nisan 2018

Dipnotlar:
[1] Nevşin Mengü: Kimse Kusura Bakmasın”, 3 Nisan 2018, T24.

[2] “Ayşenur Aslan Kimdir”, Biyografi.

03 Nisan 2018

, ,

Rim Benna

Rim Benna ve Filistinlilerin Kazanmak
Zorunda Oldukları Kültürel Mücadele

Rim Benna 51 yaşında vefat etti. On yıl kanserle mücadele ettikten sonra, 24 Mart günü gerçekleşen ölümü, her yerde Filistinlileri kedere boğdu.

Nasıralı bir Hristiyan olan Rim, politik ve coğrafî düzlemde ayrışmış Filistin halkını birleştirdi.

Vatanı için şarkı söylerken, Filistin’den başka hiçbir şey umurunda değildi onun. Rim şarkı söylediğinde, Hristiyanlar ve Müslümanlar, Fetih ve Hamas, Gazze ve Ramallah bir olurdu.

O duygulu ve sıcak sesiyle kedere dil oldu ama aynı zamanda o, hayatı yüceltti. Faris Ode ve Sarah, İsrail askerlerinin kıydığı o kıymetli genç Filistinlilerin hayatlarına dair şiirsel birer yorumdu.

Kelebek taşıyacak seni bulutun ardına.
Ceylan koşacak seninle bir çınarın koynuna.
Ekmeğin kokusu alıp götürecek seni,
Bir şehidin, anasının kucağına düşmesi gibi.
Yıldız dedi ki ona:
“Evimin avlusuna götür beni
Bırak beni uykumun o güzel yatağına.”
Uyku sardı dört bir yanımı,
Yerleşiverdi kafamın içine.”


Siyasetçiler beceremeyince müzik birleştiriyor Filistinlileri. Pratikte yıllarca ihmal edilegelmiş “Filistin’in birliği”ne dönük kolektif çağrılar karşısında Filistin müziği, Filistinlilerin birbirlerine daha da yakınlaşmalarını sağlamaya devam ediyor.

Sürgün, etnik temizlik, kuşatmalar, yığınla sınır ve nedensiz yere öldürmelerle yüklü yetmiş yıla karşın, Filistin halkını biricik kılan, o duru kimliğiyle varolmasını sağlayan şey, derin köklere sahip Filistin kültürüdür.

Rim şarkı söylediğinde sesi, zaptedilmezmiş gibi görünen o ırk ayrımcısı duvarları, kontrol noktalarını, askerin uyguladığı sokağa çıkma yasaklarını ve aşılamaz mesafeleri aşıp insanın ruhuna nüfuz ederdi.

Rim, birçok Filistinlinin evine ve yüreğine ilkin 1987 tarihindeki Birinci İntifada esnasında girdi. Bu, önce Filistin’de, ardından da tüm dünya genelinde yaşanan bir gelişme idi. Yumuşak ve rahatlatıcı sesi, yedi yıl boyunca İsrail ordusunun harekâtlarına maruz kalan bir halka güven verdi. O dönemde İsrail, isyan eden Filistin halkının ruhunu ezip direncini kırmayı amaçlayan taktiklere başvuruyordu.

Rim, Filistin’e ait geleneksel şarkıları yeni ve modern tarzda icra ediyor, ama bu icra esnasında müziğin tarihsel ve kültürel kimliğini silmemeye özen gösteriyordu.

Onun müziği, milletin yön verdiği, kültürün merkezde durduğu Filistin’e has bir müzik türüne aitti. Bu müziğin amacı, insanın ilişki kurabileceği bir geçmişi yeniden sunmak, hatta bazen yeniden icat etmekti.

İsrail, Filistin kültürünü inkâr edip yeryüzünden silmek için elinden geleni yapıyor. Ama öte yandan Rim Benna, Rim Kelani, Kamilya Cubran ve Şadiye Mansur gibi isimler, Filistin kültürünü, kimliğini tüm dünyaya yeniden sunmayı biliyorlar.

Her ne kadar nadiren tanıtım imkânı bulan bir direniş biçimi olsa da kültürel direniş, esasen Filistin’in özgürlük mücadelesinin merkezinde duruyor.

Bilhassa kültürel direnişe dair görüşlerinden dolayı hayatının önemli bir bölümünü faşist İtalya’da hapiste geçirmiş olan İtalyan düşünür Antonio Gramsci, kültürel hegemonyanın diktatörlük kadar düşman olduğu konusunda uyarılarda bulunan bir isimdi.

Filistinliler, kültürel hegemonyayla sadece akademik bir anlayış değil, gündelik bir gerçeklik olarak da mücadele ediyorlar.

İsrail, onlarca yıl Filistinlilere karşı kültürel mücadele yürüttü ve elindeki silâhları kusursuzlaştırdı. Bu mücadelenin amacı, bir yandan Filistin kültürünü silmek diğer yandan da kendi kültürel seçeneklerini Filistin halkına dayatmaktı.

Tuhaf olan şu ki İsrail’in “İsrail kültürü” diye etiketlediği şeylerin büyük bir kısmı, bin yıllık Filistin ve Arap kültürünün birer parçası. Yemekten müziğe, oradan modaya kadar birçok şey, İsrail etiketiyle takdim edilse de aslında Filistin’e, Arap halkına aitler ve onlardan çalınıp üzerlerine başka bir etiket vuruluyor.

Öte yandan şunu belirtmek lazım: Askerî ve politik mücadeleden farklı olarak, kültürel mücadeleler çoğunlukla gözle görülmeyen, kıyıya köşeye atılan birer olgu. İsrail hükümeti, bugünlerde Arapça sokak isimlerini İbraniceleştiriyor, 1947-48’de Filistin vatanının yıkıma uğratıldığı Nekbe’nin anılmasını yasaklıyor, ayrıca Filistin kültürünün birliğini parçalamaya çalışıyor.

Tarihsel açıdan ilk Siyonistler, Filistin’in halksız bir toprak olduğu, yerli halkın göçebe olduğu, gelip geçici bir nitelik arz eden bu halkın kültürel köklere, kimliğe, dolayısıyla kolektif politik arzulara sahip olmadığına dair yanlış bir görüşü yayıp durdular.

Bu türden bir propaganda, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma fikrini yaymak için çok önemliydi. Filistin’de bulunduğu iddia edilen “göçebeler” söylemi, zamanla “mülteci sorunu” söylemine evrildi. Bugüne dek Siyonistler ve onların sağcı destekçileri, hâlen daha Filistinlilerin “icat edilmiş bir halk” olduğuna dair o yalan yanlış fikre omuz vermeyi sürdürüyorlar.

Dolayısıyla Rim Benna, Rim Kelani, Muhammed Assaf gibi sayısız isme ek olarak, birçok şairin, ressamın ve diğer Filistinli kültür savaşçılarının kendi halklarının geleneklerini, müziğini ve kültürünü yücelttikleri vakit, esasında yüzyılı aşkın bir süredir Filistin’i toptan silmeye ahdetmiş Siyonistlerin o şiddete dayalı söylemlerine karşı mücadelenin ön cephesinde duruyorlar.

Yaptığı müziğiyle Rim de bir yandan Faris, Sarah ve daha birçok isimle somutta ilişki kurarken bir yandan da İsrail’in Filistin halkını kültürel açıdan mülksüzleştirme girişimlerine karşı da mücadele etti.

İşte bu yüzden Rim ölünce birçok Filistinli ağladı. Milyonlarca insan, Gazzeli bir mülteci olan Muhammed Assaf 2013’teki “Arap İdol” isimli ses yarışmasını kazandığında gözyaşlarına boğulmasının sebebi de buydu.

Mesele, sadece Muhammed’in güzel bir sese sahip olması ve kazanmayı hak etmiş olması değildi, ayrıca o gümbür gümbür, kendisini tüm gücüyle ortaya koyan sesi, şarkısının sözleri ve şarkıcının bizatihi kendisiydi.

Assaf, Gazzeli bir mülteci. Ailesi, 1947-48’de Siyonistlerin gerçekleştirdikleri etnik temizlik esnasında tarihî Filistin’den kopartılmıştı. Assaf diasporada yaşadı, ama nihayetinde delinmesi mümkün olmayan İsrail kuşatması altında yaşamak adına Gazze’ye geri döndü. O, yarışmaya katılmak için kuşatmayı yarmak zorunda kaldı.

Assaf şarkısını söylediğinde milyonlar, onun tüm duvarları başarıyla yıkışını, kontrol noktalarını silip atışını, tüm mesafeleri ortadan kaldırışını merakla izledi. Gazze, Ramallah, Nasıra, Hayfa birden bir oldu. Diasporadakiler ülkeye geri döndüler. Vatan birleşti.

Rim de çok katmanlı bir sunum gerçekleştirdi. Bu, Filistin milliyetinin ortak kültür, keder, direniş, şiir ve umuttan oluşan hâliyle varolduğu zeminde, siyaseti ve coğrafyayı aşan bir sunum biçimiydi.

Rim öldü ama emeğiyle beslediği o sanatçı kuşağı, şarkı söylemeye, silâhların terbiye edemediği, duvarların tutsak alamadığı bir medeniyeti ve kültürü yüceltmeye devam edecek.

Rim Benna, Filistin’in asla susturulamayacak olan sesidir.

Remzi Barud
2 Nisan 2018
Kaynak

02 Nisan 2018

,

Leyla Halid ve Batılı Gençler

Eğitim programı gayet yorucuydu, fakat nadiren de olsa bize eğlenmek için vakit bırakıyordu. O dönemde Bedevi halkımızı politize etmek amacıyla bir tür Bedevi hayatı yaşamaya çalışan, yabancı öğrencilerden oluşan bir grubu “misafir ediyorduk.” Bu öğrenciler Amman'da, Genel Filistinli Öğrenciler Birliği himayesinde düzenlenen uluslararası dayanışma toplantısına katılmışlardı. Büyük bir kısmı, 1968’de Batı'daki üniversitelerde meydana gelen ayaklanmaların eğitiminden geçmiş isimlerdi. Onların, uluorta yerde anadan üryan soyunup, bir üniversite binasını işgal ettiklerinde veya bürokratların suratlarına küfürler savurduklarında “devrim” yaptıklarına dürüstçe inanıyor oluşlarını epey eğlenceli buluyorduk. 

Ben ilk başta onlara karşı çıktım ve bazıları şiddete dayalı devrime inanıyor olsalar bile, bu öğrencilerle konuşmayı reddettim, zira ben, Batılıların deneylerinde kullandıkları bir kobay olmak istemiyordum.

Nihayetinde pes ettim. Pes ettiğim için memnunum. Daha önce hiç Batılı bir “devrimci” ile tanışmamıştım. Onların politik bir olgudan ziyade pek aşina olmadığımız kültürel bir olgu olduklarını kısa sürede anladık. Bazıları, solun politik yazın tarihini okumuş görünmesine karşın, büyük bir kısmı, Marksist-Leninist liderleri hor görüyor, sadece devrime yönelik bir çeşit beğeni içerisinde olan biri olarak görülen “Genç Marx”ı istisnai biçimde sahipleniyordu. Bazı Amerikalılar ise daha ciddiydiler; işçi sınıfının tarihsel misyonuna inanıyorlardı ve kitlelerle bütünleşmek için kimi planlar hazırlıyorlardı.

Bizi bu grup konusunda asıl şaşırtan şeyse üyelerinin milliyetçiliğe karşı çıkıyor olmalarıydı. Oysa milliyetçilik, sömürgeleştirilmiş, yok olmanın eşiğinde olan bir halk olarak bizim değer verdiğimiz bir öğretiydi. Bazı öğrenciler, “her şeyin canı cehenneme” diyebilmek için inanıyorlardı şiddete. Ayrıca bunlar, öğrencilerin tarih yapan devrimci özneler olduklarını düşünüyorlardı. Fakat ekseriyeti, gerilla sahnesini “devrim yapma”nın bir aracı olarak görme eğilimindeydi. Bu kişilerin o sahneye çıkıp bizim için rol kestiklerine de pek tanık olmadık aslında.

Kamptan ayrılırken Fransız bir anarşist öğrencinin “kaos hüküm sürsün” dediğini duyunca çok şaşırdım. Aynı sözü bir Alman’dan işittiğimde de benzer bir his kaplamıştı içimi. Bu lafı işitince, yüksek sesle, Filistin halkının otoritenin ve liderliğin bulunmadığı bir kaos içerisinde yaşayan bir toplum olduğunu, bunun sonucunda da halkın Siyonist zalimin insafına kaldığını dile getirdim. O öğrencilere bize sakal, uzun saç ve oyuncak tabancalar dışında, mevcut “yabancılaşma”yı aşabilmemiz için neyi tavsiye ettiklerini sordum. Sadece put gibi durdular, gülümsediler, biraz düşündüler ve kâinata dair o derin düşünceler dâhilinde, esrarlı cigaralıklarından bir fırt çekip onu kendi aralarında çevirdiler.

Leyla Halid

[Kaynak: My People Shall Live: The Autobiography of a Revolutionary, Ed. George Hajjar, s. 61.]