02 Şubat 2016

,

Ban Ki-moon’un İsrail’le Dayanışması


Minik fare nihayet kükredi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, geçen hafta işgal altındaki Batı Şeria’da yaşanan Filistinli gençlerin isyanının ana nedenini teşhis ettiğinde, en azından bazılarında böylesi bir his uyandı.

Ban, 26 Ocak’ta Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada “Ezilen insanların tüm çağlarda sergiledikleri biçimiyle, insan doğası işgale tepki gösterir” dedi.

Ertesi gün sözlerine şunu ekledi: “Yaklaşık elli yıllık işgalin ardından Filistinliler umutlarını yitiriyorlar. İşgal rejiminin boğucu politikaları onları öfkelendiriyor. Gündelik hayatlarında yaşadıkları boğulma hissi onların ellerini kollarını bağlıyor. Filistinliler, İşgal altındaki Batı Şeria ile Doğu Kudüs’teki İsrail yerleşimlerinin günbegün genişlediğini görüyorlar.”

Tüm bunlar “tarafsız” bir dille ifade edildi: Ban Filistinlilerin uyguladıkları şiddeti sert bir biçimde kınadı ama “Filistinlilerle İsrailli güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar”la ilgili olarak sadece “endişeler”ini aktarmakla yetindi.

Ekim ayından beri onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan yargısız infazlarla ilgili tek laf etmedi.

Ban kendisini İsrail’in işgaline dair bir tarif vermekle sınırladı ve artık bir masala dönen “iki devletli çözüm” için ihtimaller ile işgalin Filistinliler üzerindeki etkisinden bahsetti ama İsrail’in eylemlerine dair ahlâkî veya hukukî bir yargıda bulunmadı.

İsrail’in Suçlamaları

Kendince sınırlı eleştiriler dile getiren Ban inkâr edilemez kimi gerçeklere hiç işaret etmedi. İsrail buna bile tahammül edemedi.

Başbakan Benjamin Netanyahu genel sekreteri “terörü teşvik etmek”le suçladı.

Aynı şekilde ABD’deki en güçlü İsrail lobilerinden biri olan İsrail’in Karalanmasına Karşı Birlik Ban’ın “yorumlar”ına açıklık getirmesini istedi ve bu yorumların “mevcut Filistin terörü dalgasını meşrulaştırdığını” söyledi.

Ban hemen boyun eğdi. New York Times’da çıkan yazısında şunu söyledi: “Ben basit bir gerçeği ifade etmiştim: Tarih her daim insanların işgale direndiğini ortaya koymaktadır.”

Özür dileyen bir ifadeyle, yazının devamında “kimileri hemen elçinin boynunu vurmaya çalışıyor, ifadelerimi çarpıtıp şiddeti meşrulaştıran, yanlış yorumlara evriltiyorlar.” dedi.

“İsrailli sivilleri hedef alan, Filistinlilerce gerçekleştirilen bıçaklı saldırılar ve otomobillerle düzenlenen saldırılar kınanması gereken eylemler. Şiddetin teşvik edilmesi ve katillerin yüceltilmesi de aynı şekilde kınanmalı. Hiçbir şey terörizmin bahanesi olamaz. Ben terörü kategorik olarak kınıyorum.”

Bu kadar kâfi. Ban’ın makalesinde Gazze’de Filistinlilerin kitlesel hâlde katledilmesi dâhil, İsrail’in hiçbir eylemini neden “kınamadığını” merak ediyoruz doğrusu.

Ban ayrıca İsrail liderlerince Filistinlilere karşı merhametsiz bir dille gerçekleştirdikleri saldırıları ve kitlesel katliamları yüceltmelerini de kınamadı. (Bu saldırılar ülke dışına taştı, İsveç’te bugün dışişleri bakanına karşı İsrail’in savurduğu ölüm tehditleri soruşturuluyor.)

Bunun sebebi kışkırtma ve terörün yüceltilmesi. Ban dikkat dağıtıcı konuşmalar yapıyor. O İsrail devletinin kendisinden beklenen sözleri dile döküyor.

Ban BM özel insan hakları raportörü Makarim Wibisono’nun İsrail’in görevini engellemesi sebebiyle kısa süre önce istifa etmesini de mesele etmiyor.

Liberal Siyonizm

İsrail devletinin sözlerini papağan gibi yineleyen Ban o makalesinde ve geçen hafta yaptığı konuşmalarda ABD’deki liberal Siyonizmin ses tonunu ve sözlerini ödünç alıyor: İsrail’i seven ve gelecekle ilgili endişelenen kederli bir arkadaşından tavsiyeler alıyor.

“Ben her zaman İsrail’in varolma hakkına itiraz edenlere karşı çıktım, aynı şekilde Filistinlilerin bir devlet olarak varolma hakkını da savundum.” Ban, makalesinde bunu yazıyor.

Bu ifadede sahte bir denkleştirme işlemi yapılmakla kalınmıyor ki hiçbir devlet soyut bir “varolma hakkı”a sahip değildir, ayrıca tüm somut Filistinli haklarını da defterden siliyor.

Ban’ın sözde iki devletli çözümün kurtarılmasına dönük vurgusu İsrail’in işlediği suçlara dönük endişeden ve gasp edilmiş hakların iade edilmesi arzusundan kaynaklanmıyor. Oysa BM başkanı olarak onun tam da bu meselelere öncelik vermesi gerekiyor.

Bunun yerine onu alkışlayan ABD’li liberal Siyonistler gibi onun amacı Filistin’in devlet olma hakkı meselesini dar bir alana, ırkçı bir Yahudi devleti olarak İsrail’in varlığını sürdürmesini güvence altına alacak bir bantustan olmaya hapsediyor.

Gelgelelim İsrail’in ihlal ettiği Filistinlilerin hakları sadece devlet olma “hak”kı değil, kendi kaderini tayin etme hakkı, tam eşitlik ve tarihsel Filistin’in tamamının iade edilmesi.

Bu haklar Filistin halkının tamamını, bugünkü İsrail’de, işgal altındaki Batı Şeria, Gazze ve diasporada yaşayan herkesi kapsıyor.

Liberal Siyonistlerin ve Ban gibi uluslararası aparatçiklerinin Filistinlilerin BDS [Boykot, Yaptırım, Tecrit] çağrılarından bu denli korkmalarının sebebi bu.

BDS çağrıları Filistinlilerin amacının sadece minik bir devlet kurmak değil, tüm hakları elde etmek olduğunu açıklığa kavuşturuyor.

İster tek ister iki devletli çözüm olsun, bu haklar feshedilemez, İsrail bu hakları ihlal etmeyi sürdüremez.

Teslimiyet

Ban’ın ürkek bir tavır içerisinde olmasında şaşılacak bir yan yok: Onun İsrail’in suç ortağı olduğunu herkes biliyor.

Geçen Haziran ayında İsrail’in ve ABD’nin baskılarına teslim oldu ve İsrail ordusunu BM’de hazırlanan çocuk haklarını ihlal edenler listesinden çıkarttı.

2014 yazında Gazze’ye yapılan saldırıların iyice yoğunlaştığı günlerde, 129 örgüt ve seçkin isim genel sekretere bir mektup yazdı ve onu “önyargılı ifadelerinden, harekete geçmemesinden ve İsrail’in artık savaş suçları kapsamına giren, uluslararası savaş hukukuna dönük ihlallerini uygunsuz bir biçimde meşrulaştırmasından ötürü eleştirdi.”

Bu isim ve örgütlerin ifadesiyle Ban’ın sicili onu İsrail’in işlediği suçların “ortağı” hâline getirdi.

Bu değerlendirmeyi değiştirmeyi gerektirecek hiçbir şey yaşanmış değil. Ban’ın son yorumlarında az da olsa iyileşme söz konusu. Ama Ban İsrail’in hesap vermesine dönük bir talebi hâlâ dillendirebilmiş değil.

Bunun yerine o bitmek bilmez tavsiyelerde bulunuyor, tümüyle başarısız olmuş “barış süreci”ne geri dönülmesini istiyor ve işgal güçleri ile Filistin Yönetimi arasında daha sıkı bir işbirliğinin kurulmasını öneriyor.

New York Times’da çıkan makalesinde Ban İsrail’in “her iyi niyetli eleştiriye saldırmaya bir son vermesini” istiyor. Bu yönde boş bir umut beslemek yerine Ban’ın yapılan eleştiriler ne denli ihtiyatlı olursa olsun İsrail’in o eleştirenlere elindeki tüm silâhlarla saldıracağını anlaması gerekiyor.

Ban’ın o nazik ifadeleriyle “terörü teşvik etmek”le eleştirilmesi gibi AB yetkilileri de geç de olsa, İsrail yerleşimlerine ait mallara etiket vurulmasına dönük geçen yıl karar alınca Nazilere benzetildi.

Madem eleştirinin bedeli aynı, Ban neden her şeyi perdeleme üzerine kurulu “diplomatik üsluba” bir son verip tüm gerçeği dillendirmiyor?

Ban’ın işgal devleti ile ilgili sıradan yorumlarının manşetleri süslemesi, BM’deki üst düzey yöneticilerin ABD ve İsrail’in emirleri karşısında nasıl birer süt dökmüş kedi olduklarının bir delili.

Ali Ebunima
1 Şubat 2016
Kaynak

01 Şubat 2016

,

Langston Hughes

Hughes, Afrikalı-Amerikalı şair, romancı, oyun ve makale yazarıdır. Yirmilerin başından başlayıp otuzların ortasına kadar uzanan Siyah hareketinin öncülük ettiği Harlem Rönesansı olarak bilinen hareketin önemli simalarındandır. 

ABD’deki komünist hareketle ilişkili kültürel sahada faal olan, önde gelen isimler arasında kendisine özel bir yer bulmuştur. Şiirlerinin ve romanlarının büyük kısmı Amerika’daki siyah işçilerin hayatlarını yansıtır.

Hughes SSCB’ye bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin güçlü bir destekçisi olur. SSCB, sosyalizm ve devrimle alakalı bir dizi şiir kaleme almıştır. (Bunlardan biri de Günaydın Stalingrad’dır.)

Hughes’un şiiri komünist partinin gazetesinde sıklıkla kendisine yer bulur ve komünist örgütlerce desteklenen çalışmalara katılır. 1931’de hapse atılan dokuz siyah gencin, Scottsboro Boys’un özgürleştirilmesi ve kendisinin de bizzat katıldığı İspanya İç Savaşı’nın sürdüğü İspanya’da anti-faşist savaşçılarla dayanışma eylemleri bu çalışmalardandır. 

Hughes ayrıca John Reed Kulübü ve Siyah Hakları Mücadele Birliği gibi örgütlerde de faaliyet yürütür.

Makkarticilik dönemi boyunca Langston Hughes anti-komünist Senato Amerika Dışı Faaliyetler Komitesi’nin hedefi olur. “Kızıl Aleyhtarlığı Hakkında” başlıklı 1963’te kaleme aldığı bildiride kendisine yönelik saldırılara şu cevap verir: “Bana saldıran örgütler büyük ölçüde ülkemizdeki Siyah, Yahudi ve emek karşıtı gruplardır.”


Günaydın Stalingrad!


Ne çok insan sevmiyor
Ne çokları öldürmek istedi seni,
Ama sen ölmedin!

Günaydın Stalingrad!
Dixie’de yaşıyorum.
Burada her şey berbat
Ama o kadar değil
Çünkü ben gene de
Günaydın Stalingrad diyebiliyorum
O kadar da ahmak değilim.
O kızıl yıldızın
Daha ne kadar ışıtır semayı bilmiyorum
O yandıkça biz de ölmeyeceğiz.
Bunu biliyorum.

Günaydın Stalingrad!
Dünyanın bir ucundasın
Silâhların kükreyince
Benim içindir o zelzele
Özgür olmak isteyen
Herkese.

Günaydın Stalingrad!
Kimileri diyor ki senin dostluğun
Sadece bugün için
Olabilir, belki öyle olsun istiyorlar, kimbilir
Ama sen benim dostumsun
Üstelik hepimiz hür olana kadar.

Günaydın Stalingrad!
O sahtekârlar ve klancı faşolar bitleri kanlanınca
Ve her şey kötüye yazınca
Kaldırıyorum başımı havaya
Benim gibi işçilere bakıyorum
Onlar da ellerinde silâhlar, doğruluyorlar
Bu topraklardan faşistleri süpürüp atıyorlar
Sen de bizimlesin bunu bil
Stalingrad!
Senden nefret edenler
Senin hayatından umudunu kesmişler
Yüzlerinde neşe, gözlerinde sevinç.

Oysa sen ölmedin!

Sen ben
Ben de sen olana dek ölmeyeceksin
Her yanda dostların
Tüm dünyada seni umursayan yoldaşların
Bugünden daha fazla seninle birlik olacaklar.

Kulak ver bana!
Bir radyom bile yok
Sana haber uçuramıyorum.
Umarım duyuyorsun beni
Bildiğini biliyorum
Fısıltıyla söylesem de çeteleri kovduk, artık biliyorsun.
Günaydın Stalingrad!
Ben mesudum
Çünkü sen ölmedin!

Günaydın Stalingrad

Langston Hughes

,

Âlem


Herkesi kendisi gibi bilmenin, sadece kelle sayısına bakmanın, niteliği niceliğe kurban etmenin bir âlemi yok. Herkesin de böyle olduğunu zannetmek, manasız. Pürüzsüz, saf, soyut, gerçeklikten kopuk bir âlemden konuşmak da.

O âlemde din ve millet, öcü olarak takdim ediliyor. Dinden ve milletten ari, münezzeh olandan bugüne akınlar tertipleniyor. Yaklaşık yüz yıl önce Komintern kulislerinde Mustafa Suphi’ye “boş yere çırpınmayın, İslam âleminde devrim mevrim olmaz” diyenler, bugün de aynı sözü sarf ediyorlar. Suphi, Komintern’de bu söze yönelik öfkesiyle şunu söylüyor: “Doğu’da devrim ocaklarını yakacağız!”

* * *

Devrim ocaklarının külü üzerine kuruluyor bu devlet. Futbol tarihinde[1] görüldüğü üzere, ulus-devlet, sanayileşme, burjuvalaşma ile her şey bir kalıba dökülüyor. Halkın olan, dışarıda tutuluyor, yabani olanlar törpüleniyor, keskin dişler sökülüyor, çapaklar alınıyor. Burjuva saraylarına uygun bir kıvama getiriliyor. Devlet, Türk’ü ve Sünni Müslüman’ı; sol da Kürd ve Alevî Müslüman’ı çitliyor. Kendi hanesine kapatıyor.

O hâlde egemenlerin dinine karşı mücadele, solda tecessüm eden dini de karşıya almayı gerekli kılıyor. Ev kölelerine[2] karşı mücadele, her daim sıcaklığını muhafaza ediyor. Kendisini kesmesin diye “ezen-ezilenden, burjuvazi-proletarya”dan bahsedenlerin bu yarılmayı, çatışmayı, tam kalplerinde, etlerinde hissetmeleri gerekiyor. Sınıfı ve ezileni lügatinden ve dilinden söküp atanlar, bu ayrımları, çatışmaları kendisinde etkisizleştirenlerle yan yana oturuyorlar. Bir yok ve boş yer olarak devlet, sol diye bir muadil oluşturuyor.

Sınıf mücadelesi veya ezilen mücadelesi âlemin dışına atılınca, savuşturulunca özgürleşeceklerini zannediyorlar. Siyaset yapma gereği duyduklarında, derhal karşılarına dini ve milleti alıyorlar. “Devletle mücadele ediyoruz” diyorlar. Devlete karşı mücadele, bireyselliğin serbestiyeti adına, liberalizm sularında kulaç atmak olarak gerçekleşiyor. Dinî ve millî ne varsa düşman ediliyor, böylelikle liberalizmin bireyine hizmet ediyorlar. Kolektif, çoğul, müşterek olan, o birey adına, bir bir katlediliyor.

* * *

“Eğitimli ve ayrıcalıklı burjuvalar arasında orantısız ölçüde sık rastlanan Ateizm, büyük oranda kişinin dâhil olduğu sınıfla ilişkilidir. Eğer ateist, gerçekten dini ortadan kaldırmak istiyorsa (birçok Yeni Ateist’in alışkanlık hâline getirmiş olduğu gibi) kitlelerin ne kadar ‘aptal’ ve ‘boş inançlı’ oldukları hakkında uzun ve boş yazılar yazmak yerine, evvela maddi olana, dinin sınıfsal temeline işaret etmelidir.”[3]

Maddî ve sınıfsal olandan bahsetmek, öznenin kendisini de kesecek bir pratik olduğundan, maddî ve sınıfsal olandan kaçılıyor. Havada asılı, kendinden menkul olgular olarak din ve millet, ezeli-ebedi düşmanlar kabul edilip hedefe konuluyor, elde sopa, dövülüyor. Sonra kitlelere, “aslında tüm sorunlarınızın kaynağı din ve millet diye bir şeylerin olması. Onlardan kurtulacağınız, rahata ereceğiniz yerse soldur” deniliyor. Buna da burjuvadan ödünç aldıkları kavramla, “eşitlik” diyorlar. Eşitlikse liberalizmde özgürlüğün önşartı.

Maddi ve sınıfsal olana bakılmadığı için dinin ve milletin maddi ve sınıfsal oluşumu, din ve millet içerisindeki maddi ve sınıfsal yarılmalar, çatışmalar, sıçramalar, mevzilenmeler görünmüyor.

Oysa Mustafa Suphi, karşımıza bunlara dair bir mecaz, bir im, bir ayet olarak çıkıyor. Dinî ve millî olanın ne şekilde devrimci sonuçlar üretebildiğini gören bir özne olarak Suphi, bu ülkenin temellerindeki Batılı, kendisini Batılı olduğu zannıyla yüce gören Balkanlı kadroların eliyle katlediliyor.

Suphi anmalarında onun adını ağzına bile almamalarının sebebi bu. O yüzden yaşadıkları küçük burjuva hikâyelere yüce anlamlar yüklüyorlar. Sosyalizmin yolunun kendi adımlarıyla başladığını zannediyorlar. Suphi’yi “ahmak, cahil, bilgisiz, yabanî ve maceracı” buluyorlar. Kendilerini yüceltmek için geçmişe küfretmek gerekiyor. Suphi, sadece kendi programlarını, teorilerini reklâm etmek için bir araç olarak kullanılıyor.

Bu nedenle, HDP milletvekili Erdal Ataş’ın ağzından çıktığı biçimiyle, “Marksizm-Leninizm-Maoizm bugünü karşılamıyor, onu aşmak gerekiyor. ‘Proletarya diktatörlüğü’ gibi geri kavramları terk etmek gerekiyor” deniliyor.

Çok daha gerici bir yerden, Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán ise militanlarına Hz. Muhammed’in hayat hikâyesinin anlatıldığı bir kitabı okutturuyor. Onların bir avuç insanın bir isyana nasıl öncülük edebildiğini o peygamberden öğrenmelerini istiyor. [4] Bizim eski Maoistlerimiz ise dine küfrederek yüceleceklerini zannediyorlar.


*  *  *

Kürd’ün ve Alevi’nin çitlenmesi, “bunların mücadelesi, bizim sosyalizm mücadelemizin parçası” denilerek gerçekleştiriliyor. Devletin çitlediği Türk’ün karşısına solun çitlediği Kürd; devletin çitlediği Sünni’nin karşısına ise solun çitlediği Alevî çıkartılıyor. Bunların ehlileştirilmiş, Batılılaştırılmış, dişleri sökülmüş, kavganın harrından kaçırılmış soyut bir varlık hâlinde örgütlenmesine bakılıyor.

Hâlâ Alevîlerin İran’a asimile edilmesinden bahsediyorlar, çünkü onların Almanya’ya asimile edilmesine razılar. Burada dövüşen bir güç olarak Alevîliği sol da gerici buluyor. Karizmasını çizeceğinden korkuyor. Özgür birey, kolektif varlık olarak Kürd’ü ve Alevî’yi kendisine düşman görüyor esasında. Onların sınıfsal-politik ve devrimci-politik hareketlenme imkânları bastırılmak zorunda. “Eşitlenmek” dedikleri budur:

“Karşıma beni aşan, benden yüce, beni küçülten, benim gücümden fazlasını içeren şeylerle gelme” deniliyor. Mikro-devlet olarak birey, bu emirleri savuruyor sağa sola. Bu birey, ancak kendisini kurana hizmet edebiliyor. Ortak davaya hamal-işçi olmayı aşağılık bir şey kabul ediyor. Ortak dava, yerden kaldırılıp zulme ve sömürüye karşı örgütlenmeyi bekliyor. Bayrağımıza bu yalnızlık yakışmıyor.

Bayrağın değil, kendi bireyliğinin yalnızlığına ve azlığına bakanlar, Davutoğlu Toledo’dan bahsedince o kenti kuşatan cumhuriyetçilere karşı direnen faşistleri bile sahiplenebiliyorlar. Toledo, Sur’dan Cizre’ye dek uzanan bayındırlık planlarına işaret ediyor. Evler bu nedenle yıkılıyor, bölge bu sebeple insansızlaştırılıyor. Önü sonu faşizm, insanı aşağı çekmekle korkutuyor. Yücelen insan, burjuvazinin “insan”ına kul oluyor, ona razı geliyor. Toledolaşacak Sur’dan nasırlı eller, çıplak ayaklar geçemeyecek, bu biliniyor.

Solun timsah gözyaşlarına kanmamak gerekiyor. Dinsiz ve milletsiz olduğu âlemde Arnavut kaldırımlarına bakan meyhanelerde içmeyi o da hak ediyor.

Eren Balkır
1 Şubat 2016

Dipnotlar:
[1] John Storey, “Modern Futbolun İcadı”, 1 Şubat 2016, İştirakî.

[2] Malcolm X, “Ev Kölesi ve Tarla Kölesi”, 14 Ocak 2016, İştirakî.

[3] Ben Norton, “Yeni Ateistler”, 20 Şubat 2015, İştirakî.

[4] Gustavo Gorriti Ellenbogen, The Shining Path: A History of the Millenarian War in Peru, s. 26.

Marx Gerici 'Yeni Ateistler' Hakkında Ne Düşünürdü?


Marx yaşasaydı “Mahşer-olmayanın Dört [Beyaz] Atlısı” (kerametleri kendilerinden menkul Richard Dawkins, Christopher Hitchens, Sam Harris ve Daniel Dennett) şahsında tecessüm eden ve kendini anti-teizm dinini yaymaya adamış bu gerici, aşırı milliyetçi, emperyalizm yanlısı Yeni Ateizm akımı hakkında ne düşünürdü acaba?

Haz etmeyeceği kesin.

Marx da ateistti ancak onun tanrısızlık diye bir meselesi yoktu. Daha o zamanda, bundan 150 yıl önce yani, kimi Batılı aydınların dine, üretkenliği baltalayan, hatta çocuksu bir şey olarak karşı çıkma noktasındaki takıntılı tutumlarını fark etmişti.

1842 tarihli bir mektubunda şöyle yazıyordu:

“[…] siyasi koşullar, din çerçevesinde değil, din siyasi koşulların eleştirisi çerçevesinde eleştirilmelidir, zira bu, bir gazetenin tabiatına ve okuryazar ahalinin eğitim seviyesine daha uygundur; din, kendi başına ele alındığında içeriksizdir, o, varlığını göğe değil, dünyaya borçludur ve teorize ettiği çarpıtılmış gerçekliğin kaldırılmasıyla dinin kendisi de ortadan kalkacaktır. Sonuç olarak eğer felsefe konuşulacaksa, isterdim ki (onları dinlemeye hazır olan herkesi öcüden korkmadıklarına inandırmaya can atan çocukların hâlini hatırlatan) ‘ateizm’ zevzeklikleri yerine, halka felsefenin içeriği aktarılsın. Voilà tout [“hepsi bu” -ç.n.].”

1844’te, Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda Marx, ateizmin sosyalizmle ilgisi olmadığı noktasında ısrarcıydı:

“İnsanın doğanın yaratımı ve doğanınsa insanın yaratımı olduğunun insanlar için açık duruma gelmiş olmasına izafeten insanın ve doğanın gerçek varoluşu, duyumsal deneyim yoluyla pratikte açıkça ortaya konmuş olduğundan, doğanın ve insanın üzerinde bir dışsal varlık meselesi -doğanın ve insanın gerçek olmadıklarının kabulünü ima edecek böylesi bir mesele- pratikte olanaksız hâle gelir. Ateizm, tanrının inkârı olarak artık anlamsızdır ve insanın varlığını bu inkâr üzerinden varsayar; ama sosyalizm olarak sosyalizmin artık böylesi bir dolayıma ihtiyacı bulunmamaktadır.”

Andy Blunden’ın 2006 tarihli etkileyici ve kışkırtıcı makalesinin [Marx Neden Ateist Değildi?] sonuç bölümünde şu sözler yer alıyor:

“Marx’ın kitleleri teslimiyete ve cehalete mahkûm eden ruhban sınıfına ve eski rejimin tüm kurumlarına yönelik uzlaşmaz düşmanlığını, ayrıca onun ruhban sınıfının gericiliği hükmündeki kurumları ile her türlü uzlaşmayı reddettiği gerçeğini hatırlatmak gerekir.”

Nitekim Marx’ın Komünist Manifesto’da yer alan “Hıristiyan sosyalizmi, rahibin aristokratın kinini takdis etmekte kullandığı kutsal sudan başka bir şey değildir” yollu iddiası meşhurdur.

Blunden, “Marx, dinin işçi sınıfı içindeki etkisine itiraz eder, ancak mistisizmin kendisini ifşa ettiği her türden biçimden biri olarak. O günlerde mistisizmin bu biçimlerinden birisi de ateizmdir.” diyor. Başka bir deyişle Marx, ateistlerin -kendisinin tarihsel materyalist sisteminin kökten karşı olduğu “maddi olmayanın tecessümü olarak”- Tanrı ile ilgili ironik takıntılarını dinsel olanla aynı kategoride görmüştür.

Nihayetinde, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı 1843 tarihli giriş yazısında Marx’ın “dolayısıyla dine karşı mücadele, doğrudan doğruya manevi atmosferi din olan dünyaya karşı mücadeledir” demiş olduğu malum. Başka bir deyişle (kelimenin gündelik kullanımdaki içeriğiyle değil de ‘materyalist olmayan’ biçimindeki felsefi anlamıyla) idealizme karşı mücadele.

Marx’ın kötü şöhretli “kitlelerin afyonu” sözü, genellikle bağlamından koparılarak aktarılır. Bağlam dâhilinde ele alındığında Marx’ın dinin mazlumlara ve sömürülenlere nasıl bir sığınak sunabileceğini kavradığı görülür.

“Dinî ıstırap hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de ona karşı bir protestodur. Din, mazlumun ahı, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.”

Eğitimli ve ayrıcalıklı burjuvalar arasında orantısız ölçüde sık rastlanan Ateizm, büyük oranda kişinin dâhil olduğu sınıfla ilişkilidir. Eğer ateist, gerçekten dini ortadan kaldırmak istiyorsa (birçok Yeni Ateist’in alışkanlık hâline getirmiş olduğu gibi) kitlelerin ne kadar “aptal” ve “boş inançlı” oldukları hakkında uzun ve boş yazılar yazmak yerine evvela maddi olanı, dinin sınıfsal temelini işaret etmelidir.

1867 yılında Kapital’in ilk baskısının önsözünde Marx şunları yazar:

“Siyasi iktisat sahasında hür bilimsel soruşturma, sadece diğer bütün sahalardaki o aynı düşmanlarla karşılaşmakla kalmaz. Uğraştığı maddelerin kendilerine özgü doğaları da savaş meydanında onun karşısına insanın içindeki en şedit, en zalim ve en habis tutkuları, özel çıkarın Erinyelerini -intikam tanrılarını- hasım olarak sürer. Örneğin Müesses İngiliz Kilisesi, gelirinin 39’da birinden vazgeçmektense 39 kuralından 38’inin ihlal edilmesini yeğleyecektir. Bugünlerde ateizm, mevcut mülk ilişkilerinin eleştirisine kıyasla küçük bir günahtır. Yine de bariz bir ilerleme var. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde yayınlanmış olan “Correspondence with Her Majesty’s Missions Abroad, regarding Industrial Questions and Trades’ Unions” (“Majestelerinin Dış Ülke Temsilcilikleri ile Sanayi Meseleleri ve Sendikalar Hakkındaki Yazışmalar”) bu konuda örnek verilebilir. Kitapta yabancı ülkelerdeki İngiliz kraliyet temsilcilerinin Almanya’da, Fransa’da, kısaca Avrupa kıtasının tüm medeni devletlerinde sermaye ve emek arasındaki ilişkilerde yaşanan köklü değişimin İngiltere’deki kadar bariz ve kaçınılmaz olduğunu bildirdikleri kayıtlıdır. Aynı zamanda, Atlantik Okyanusu’nun diğer kıyısında ABD başkan yardımcısı Bay Wade de yaptığı mitinglerde köleliğin kaldırılmasının ardından sermaye ilişkilerinde gerçekleşen köklü değişimden söz etmiş ve toprak mülkiyetinde yaşanacak değişimlerin de sırada olduğunu beyan etmiştir. Mor harmanilerle ya da siyah cübbelerle üzeri örtülemeyecek alametlerdir bunlar. Yarın gerçekleşecek bir mucizenin muştucusu değiller. Gösterdikleri şu ki yöneten sınıflar arasında mevcut toplumun taşlaşmış olmadığı, daha ziyade değişebilir, hatta mütemadiyen değişmekte olan bir organizma olduğu yönünde bir önsezi beliriyor.”

(Zengin, beyaz, erkek, hetero-yönelimli) Yeni Ateistler, ciddi bir mağduriyet kompleksi içindeler; sürekli olarak (elbette emperyalist beyaz üstünlükçü kapitalist patriyarka tarafından değil de) güya dindarlar tarafından “ezildikleri” yollu serzenişte bulunuyorlar. Yine de düzen medyasında yazıları yayınlanıyor, prestijli kurumlarda ya da üniversitelerde çalışıyorlar ve birçoğu ünlü insanlar. Marx’ın yazdığı gibi; kapitalizm eleştirileriyle kıyaslandığında ateizmin hiç de netameli bir tarafı yok.

Sosyalistlerse büyük medyada yazamazlar, genellikle prestijli kurumlarda ya da üniversitelerde istihdam edilmezler, edilseler bile güçlüyü eleştirdikleri için işlerinden olurlar (sayısız örneklerden yalnızca biri için bkz. Filistinli radikal akademisyen Steve Salatia için düzenlenen Makkartici cadı avı) ve sosyalistlerin çok azı tanınmış kimselerdir. Marx’ın gözlemi, bugün için de, hatta belki bugün daha fazla geçerli.

Marx, siyasi iktisada yönelik yaklaşımını tarihin bilimsel tahlili olarak görüyordu (Engels, bunu bilimsel sosyalizm olarak adlandırıyordu, biz ise bugün ona “Marksizm” diyoruz). Onun iktisadi teorileri, bilimsel anlamda gerçekten de birer “teori” idiler, bugün “hipotez” gibi muamele görmelerine karşın fizikî olguların ampirik olarak doğrulanmış bilimsel açıklamalarıydılar. Daha önce yazdığım gibi:

“Solcuları tasalandıran bir biçimde, kapitalizmin ‘kaçınılmaz’ olduğu, ‘insan doğası’na -ya da daha kötüsü insanî-olmayanın doğasına- dayandığı miti çok yaygın. Ancak bu boş laflar hiç yeni değil. Bütün bir modern akademik ‘iktisat’ binası çoğu, sosyokültürel ve tarihsel bağlamdan bağımsız, değişmez, kavranabilir ve belki de kolaylıkla anlaşılabilir bir ‘insan doğası’na inanan klasik liberal iktisatçıların çalışmalarının (ve dolayısıyla onların ideolojik, bilimdışı ve açıkçası güvenilmez varsayımlarının) üzerine kurulu.

Bugün birçok akademisyenin burjuva iktisatçılarının insanları, piyasada ‘eşit imkanlar’la ve ‘bilgiye eşit erişim’le sadece kendi ‘rasyonel öz-çıkarlar’ını izleyen mutlak “rasyonel failler” olarak ele alışları ile alay ettikleri gibi Marx da zamanında tüm bu düşünürlerle mücadele etmişti (elbette bütün ekonomistler böyle saçma varsayımlarda bulunuyor değildi ama bu varsayımlar neoliberal ve neoklasik iktisadın temelini oluştururlar ve bir zamanlar sahip oldukları öneme artık sahip olmasalar da hala oldukça yaygın olarak kabul görürler; bu aksiyomlar hâlihazırda İktisada Giriş derslerinin çoğunda apaçık kavramlarmış gibi öğretilirler).

Marx, 1857’de, yani Kapital’den bir on yıl önce, Grundrisse’de şunları yazmıştı:

‘[burjuva iktisatçıları] üretimi -Mill örneğinde olduğu gibi-, âdeta tarihten bağımsız ebedi doğa yasalarının içine gömülmüş, bölüşümden vs. ayrı bir şey olarak sunma eğilimindedirler, bu arada fırsat bu fırsat, burjuva ilişkileri de teoride toplumun temelini teşkil eden karşı konulamaz doğa yasaları diye işin içine sokulur.’ […]”

Gerici kapitalist Yeni Ateistler, toplumsal alandaki bu türden bilimsel yaklaşımları ellerinin tersiyle kenara iterler. Esasen onların çoğu, “gerçek bilim” olarak kabul etmedikleri sosyal bilimleri hakir görmektedir.

Gerici Yeni Ateistlerle ilişkili tehlikeler, anılanlarla sınırlı değil. Görece (diğer üç Atlı’ya kıyasla) sessiz olan Dennett bir yana, Harris, Hitchens ve Dawkins (özellikle de ilk ikisi) sağcı siyasetin yolunda uygun adım yürüyüşteler. Jacobin’de yayımlanan ve hareketi yapısöküme uğratan “Yeni Ateizm, Eski İmparatorluk” adlı yazısında Luke Savage, “Yeni Ateistlerin ilgi görmelerinin nedeni, onların Batı emperyalizmine gerekli entelektüel kılıfı vermeleridir.” belirlemesinde bulunuyor. Şunları yazıyor Savage:

“Pratikte Yeni Ateizm, popülerliğini ve ticarî başarısını, neredeyse tümüyle ‘teröre karşı savaş’a, işe yararlılığını emperyalist jeopolitikanın entelektüel aracı olmaya borçlu olan kaba, indirgemeci ve alabildiğine seçici bir eleştiridir.

İlk dönem ateist geleneklerin bazıları, şiddeti reddedip Sol’un sahip çıktığı davaların savunuculuğunu yapmışsa da (örneğin Bertrand Russell hem sosyalisttir hem de tek taraflılıkçıdır), bugün Hitchens, Dawkins ve Harris’in temsil ettiği ateist damar, saldırgan savaş, devlet şiddeti, temel insan haklarının kısıtlanması, işkence, hatta işkence bağlamında, Arap uluslarına karşı jenoside benzer, önleyici nükleer saldırıların yapılmasını savunmakta, bu tür fikirleri benimseyip lehte olacak şekilde kafa patlatmaktadır.

Bu ateizmin önde gelen taraftarları, birbirinden farklı ideolojik kılıklara bürünseler de benimsedikleri politika, sağ liberallerden Avrupa aşırı sağının proto-faşist demagoglarına uzanan bir aralıkta seyretmektedir.

[…]

Batı toplumlarında Müslüman karşıtı hisler veya neokonservatif jeopolitika, 11 Eylül sonrası dünyada yükselişe geçmeseydi, Yeni Ateist projenin ticarî ve entelektüel başarı kazanması imkânsızdı. Bu proje, “teröre karşı savaş” fonuna uygundu, şiddete ve yıkıcılığa işaret eden maceracılığıyla İslam’ı monolitik bir kötülük olarak tarif etti ve bu anlayış itibarlı liberallerin egemenliğindeki mahfillerde epey taraftar buldu.

[…]

Gene de hepsi ortak birkaç entelektüel bağla birbirine bağlıdır. Her bir isim, barbar, tekçi ve gerici Doğu’ya karşı, medeni, kozmopolitan ve ilerici Batı’nın safında olan, çift taraflı bir dünya görüşüne sahiptir. Farklı politik konumlar üzerinden, Harris, Hitchens ve Dawkins, Sağ ile belirli zamanlarda kamuoyu önünde cilveleşmiş, onun en pespaye, en itibarsız unsurlarını coşkuyla desteklemiş, onlara dönük sempatilerini ifade etmiştir.

Üç isim de görünüşte kültürel liberaldir. Esas olarak liberal seyirciye seslenir. Sean Hannity veya Rush Limbaugh’nun asla seslenemeyeceği yollardan, Demokrat Parti’nin kentli ve “itibarlı” taraftarlarına bakar. Öte yandan da terimin yaygın olarak anlaşılan biçimine göre, alabildiğine liberal olmayan konumlar alırlar ve kimi eylemler içerisine girerler.

Entelektüel süsü püsü kazınıp bakıldığında tüm Yeni Ateist metinler, Darwin, Newton ve Galile’ye dönük bir yığın cıvık atıfla doludur. Burada karşımıza, geçmişteki imparatorlukların dilini incelemiş herkese aşina gelecek bir dünya görüşü çıkar: kültürel açıdan üstünlükçü, yabancıyı özselleştiren ve ötekileştiren, denk kısımları himaye eden, babahancı, kendi amaçları doğrultusunda uygulanmış şiddeti meşrulaştıran bir dildir bu.

[…]

O halde sahip olduğu yüzeysel rasyonalizmin altında Yeni Ateizm, imparatorluğun entelektüel savunusundan ve küresel kapitalizmin adaletsizliklerini örtbas eden bir duman perdesinden başka bir şey değildir. O, sıradan gerçeklere derin görüş elbisesi giydirip, emperyalist projeleri teşvik eden ve aynı zamanda eldeki önyargılar için gerekli kanalları açan ama öte yandan da mevcut gücünü putkırıcı, muhalif ve objektifmiş gibi görünmesinden alan, darkafalı bir evrenselciliktir.

Hitchens, Harris ve Dawkins, kendilerini liberal politikanın yavan hoşgörüsüne karşı mücadele yürüten birer entelektüel asi olarak gösterebilir. Ama onlar, nihayetinde en zararlı eğilimlerden bir kısmının savunucularından başka bir şey değildirler.”

Kibarca ifade etmek gerekirse, belli ki Marx bunlara pek de taraftar olmazdı.

Marx’ın gözlemlerinin -sadece kapitalist üretim tarzına dair olanların değil, ateizmle ilgili olanların da- onun zamanındakinden çok farklı olan bugünün sanayileşmiş, teknolojik, küresel finans kapitalist sisteminde hâlâ bu ölçüde geçerli olduğunu görmek dikkate değer. Böylesine isabetli, zamana dayanıklı tespitler onun tarihsel materyalizm, Marksist diyalektik ve bilimsel sosyalizm gibi sistemlerinin doğruluğunu ve önemini bir kere daha gösteriyor.

Ben Norton
20 Şubat 2015
Kaynak

İşçi Sınıfının Laneti: Fazla Alâkadar Olmak


Para ve mevki sahibi ailelerden gelen insanların “Neden insanlar ayaklanıp sokaklara inmiyor, anlamıyorum!” gibi sözler ettiklerine zaman zaman tanık oluyorum. Bir tür inanmazlık seziliyor bu sözlerinde. Âdeta bunları söylerken arka planda “Sonuçta bizim vergi ayrıcalıklarımıza dokunulduğunda biz yeri göğü inletiyoruz; hele birisi gelip de benim gıda ve barınma hakkıma el uzatacak olsa kesin gider bankaları yakar, meclisi basarım. Bu insanların nesi var yahu?” der gibi oluyorlar.

Aslında bu doğru bir soru. Normalde, direnecek en az kaynağa sahip insanlara -ekonomiyi de rayına oturtmaksızın- bu kadar baskı yapan bir hükümetin siyasi intiharın eşiğinde olduğu düşünülür. Ama öyle olmadı, bu basit kemer sıkma mantığı neredeyse herkes tarafından kabullenildi. Peki neden? İşçi sınıfı nasıl oluyor da aynı eziyetin devam edeceğini vaat eden politikacılara göz yumabiliyor, hatta destekleyebiliyor?

İlk başta değindiğim inanmazlığın bu durumu ancak kısmen açıklayabildiğini düşünüyorum. Bize sürekli hatırlatıldığı üzere, emekçi insanlar hukuk ve adabı muaşeret meselelerinde “üstlerindeki” sınıflardan daha özensiz olabilirler ama çok daha az bencildirler. Kendi arkadaşları, aileleri ve çevrelerine daha düşkündürler. Kitlesel olarak ele alındıklarında, en azından, temelde daha iyidirler.

Bir ölçüye kadar bu durum evrensel bir sosyolojik kanunu yansıtır gibi görünüyor. Feministler uzun zamandır her türlü eşitsiz toplumsal zeminde alttakilerin üsttekiler hakkında üsttekilerin kendileri hakkında düşündüklerinden daha fazla düşündüklerini, dolayısıyla onlara daha fazla alâka gösterdiklerini ifade ediyorlar. Dünyanın her yerinde kadınlar erkeklerin hayatı hakkında, erkeklerin kadınlar hakkında bildiğinden daha fazla şey biliyor, tıpkı siyahların beyazlar, çalışanların patronlar ve yoksulların zenginler hakkında daha fazla şey bilmesi gibi.

İnsanlar epeyce empatik yaratıklar olduklarından, bu bilinen şeyler bir tür merhamet duygusuna yol açıyor. Diğer yanda zenginler ve güçlüler ise ilgisiz ve kayıtsız kalabiliyorlar, çünkü bunun onlara bir maliyeti yok. Psikoloji alanında yapılan pek çok çalışma, bu durumu doğrulayan sonuçlara ulaştı. Diğer insanların duygularını kestirmek konusunda yapılan testlerde işçi sınıfından ailelerin çocukları zengin veya meslek sahibi ailelerden gelen beyzadelere göre her zaman daha başarılı oldular. Bir bakıma bu pek de şaşırtıcı bir sonuç değil. Sonuçta “güçlü” olmak aşağı yukarı böyle bir şey: etraftaki diğer kişilerin ne düşündüğüne ve hissettiğine dair kafa yormak zorunda olmamak. Zira gücü elinde tutanlar bu işi yapması için başkalarını çalıştırır.

Peki, bu işlerde kimler çalışır? Çoğunlukla işçi sınıfının çocukları. Bu noktada, demek isterim ki, “gerçek iş” paradigması olarak fabrika işçiliğine (ve bunun romantikleştirilmesine, diye eklesem mi?) o kadar saplantılı bir şekilde sarıldık ki, insan emeğinin çoğunlukla nelerden oluştuğunu unuttuk. Karl Marx ve Charles Dickens’ın yaşadığı dönemlerde bile işçi mahallelerinde kömür madeni, tekstil fabrikası ve demir döküm atölyelerinde çalışanlardan çok daha fazla sayıda hizmetçi, ayakkabı boyacısı çöpçü, aşçı, bakıcı, şoför, öğretmen, fahişe ve işportacı yaşıyordu. Bugün bu makas daha da açıldı. Arketipik olarak kadın işi diye gördüğümüz; başka insanlarla ilgilenme, onların arzu ve ihtiyaçlarını karşılama, patronun istediğini veya planladığını açıklama, temin etme ve öngörme ve tabii ki bitkilerin, hayvanların, makinelerin ve diğer nesnelerin bakımını yapma, bunları gözlemleme ve bunlarla ilgilenme gibi işler işçi sınıfının çekiç, testere, vinç veya orak kullanarak yaptığı işlerden çok daha fazlasına tekabül ediyor.

Bunun böyle olmasının tek sebebi işçi sınıfının çoğunu kadınların oluşturması (veya insanların çoğunu kadınların oluşturması) değil, erkeklerin ne yaptıkları konusunda bile epey çarpık bilgi sahibi olmamız da önemli etkenlerden biri. Geçenlerde metrodaki bilet kontrolcülerinin öfkeli yolculara açıklamaya çalıştıkları gibi, “biletçiler” esasında zamanlarının çoğunu bilet kontrolü yaparak değil, bir şeyler açıklayarak, bir şeyler tamir ederek, kayıp çocukları arayarak, yaşlılar, hastalar ve nereye gideceğini bilemeyenlerle ilgilenerek geçiriyorlar.

Burada biraz düşünecek olursak, hayat da özünde bu değil mi zaten? İnsan dediğimiz, karşılıklı bir yaratımın ürünüdür. Yaptığımız işin çoğu birbirimiz hakkındadır. İşçi sınıfı sadece bu yükte hissesine düşenden fazlasını omuzluyor. ”İlgilenen”, “alâkadar olan” sınıf onlar. Hep de öyle oldular. Bu gerçeğin -misal bunun gibi bir- kamusal alanda ifade ve kabulünü zorlaştıran şey ise yoksulların bu “alâkasından” faydalananların onları ardı arkası kesilmeyecek çabalarla şeytanlaştırması.

Bir işçi ailesinin çocuğu olarak diyebilirim ki, bizi asıl gururlandıran şey de tam olarak buydu. Sürekli olarak bize işin kendisinin bir erdem olduğu, insanın karakterini geliştirdiği falan söylenirdi ama buna kimse inanmazdı. Pek çoğumuza göre iş, başkalarına bir faydası dokunmadığı takdirde kaytarılması gereken bir şeydi. Ama başkalarına faydası dokunduğunda da -bu ister köprü inşa etmek olsun ister hasta lazımlığı temizlemek- göğsünü gere gere gururlanabilirdin. Kesinlikle gurur duyduğumuz bir şey daha vardı: bizler birbiriyle alâkadar olan, birbirini kollayan insanlardık. Bizi zenginlerden ayıran da buydu, çünkü çözebildiğimiz kadarıyla onlar ancak kendi çocuklarıyla, o da bazen ve epey zorlanıp kendilerini hazırlayarak ilgilenebiliyorlardı.

En yüksek burjuva değerinin tutumluluk, en yüksek işçi sınıfı değerinin de dayanışma olması boşa değil. Ama tam da bu gerçeklik, işçi sınıfını kendi bacağından asan urganın kendisi haline geldi. İnsanın çevresindekilerle alâkadar olmasının işçi sınıfı için savaşmakla aynı anlama geldiği bir dönem vardı. “Toplumsal ilerleme”den bahsederdik o günlerde. Bugün ise işçi sınıfı siyaseti veya işçi sınıfı birlikteliği fikirlerine doğrudan açılmış, durmak bilmez bir savaşın etkilerini idrak ediyoruz. Bu sürecin sonunda pek çok çalışan insan için bu “alâkayı” yöneltecek kimse kalmadı; aşırı milliyetçilik veya kolektif fedakârlık fikirlerince üretilmiş “torunlarımız”, “ulusumuz” gibi soyutlamalardan başka.

Bütün bunların sonucunda her şey tersine döndü. Kuşaklar boyunca sürdürülen siyasi manipülasyon bu dayanışma duygusunu bir tür lanet haline getirdi. Diğerlerine duyduğumuz alâka hissi bize karşı bir silaha dönüştürüldü. Çalışanların sözcüsü olduğunu iddia eden sol, çoğu çalışma biçiminin nelerden oluştuğunu ve çalışanların en çok neleri erdemli gördüğünü ciddi ve stratejik bir şekilde ele alana kadar da bu durum pek değişecek gibi durmuyor.

David Graeber
26 Mart 2014
Kaynak
Çeviri: Deniz Dehri

,

Toplumsal Sınıf ve Modern Futbolun İcadı


Geleneksel futbol tarihleri bu oyunun dört aşamadan geçtiğini söylüyorlar. On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla dek uzanan ilk aşamasında futbol tüm toplumsal sınıflarca oynanan vahşi ve kuralsız bir oyun olarak varoluyor. Futbol terimi elle tutma ve ayakla vurmayı da içeren top oyunlarına atıfta bulunuyor ve muhtemelen at sırtında oynanan oyunlardan ayakla oynananları ayırmak için kullanılıyor.

Bu oyunların ortak yönü top. Temel fikirse topu bir hedefe götürmek. Ama kurallar sözlü ve muhtelif. Takımlar 2 ilâ 2.000 arasında değişen büyüklüklere sahip. Topun oynandığı alan tüm köy de olabiliyor, iki köyün arası da. Bir oyun tüm gün devam edebiliyor, çoğunlukla köyde yapılan büyük perhizin arife günü, köy festivalleri ve bayramları gibi kutlamalar esnasında oynanıyor.

İkinci aşama 1750-1840 arası dönemi kapsıyor. Bu dönem sanayi devriminin de basıncıyla futbol popüler bir spor olarak ortaya çıkıyor. Yani çitleme hareketi ve kentleşme oyunun oynadığı alanları ortadan kaldırıyor, sanayileşme katı bir iş disiplini getiriyor ve yeni politik sistem kanunları daha etkin bir biçimde uygulamaya başlıyor. Bu popüler oyun ancak üniversitelerde ve devlet okullarında oynanabiliyor. Ama buralarda bile teşvik edilen bir şey değil, zira bir zamanlar söz konusu kurumlar dışında oynanabilen böylesi bir oyun şiddete dayalı ve kuralsız kabul ediliyor.

Üçüncü aşama 1840-1860 arası dönem. Sporun statüsü değişmeye başlıyor. Sporun yönetici sınıfa mensup ailelerin oğulları için hayırlı olduğu düşünülüyor. Takım sporlarının, bilhassa futbolun karakter inşa ettiğine, fizikî sağlığı, disiplini ve ahlakî sorumluluğu artırdığına kanaat getiriliyor. 1864 tarihli Clarendon Komisyonu devlet okullarını teftiş etmek için kuruluyor. Sporun hayırlı olduğunu tespit ediyor. “Kriket ve futbol sahalarının sadece eğlence yerleri olmadığını, tıpkı sınıflar ve pansiyonlar gibi kimi kıymetli toplumsal vasıfların ve insana has erdemlerin biçimlenmesine katkı sunduğunu, devlet okulu eğitiminde önemli ve ayrıksı bir yer olduğunu” tespit ediyor. Bu dönem boyunca oyun devlet okullarınca medenileştiriliyor, belirli bir sisteme ve kurallara bağlanıyor.

Son aşama ise 1850-1890 arası dönemi kapsıyor. Bu dönemde devlet okullarından mezun kişiler 1863’te Futbol Federasyonu’nu [FA] kuruyor. 1871’de ilk federasyon kupasını [FA Cup] düzenliyor. Ardından tıpkı sömürgelerdeki misyonerler gibi yeni, medeni hâle getirilmiş, sisteme oturtulmuş olan oyunu zaman içerisinde işçi sınıfına takdim ediyor. 1906 tarihinde oyunun gelişimine dair yapılmış bir değerlendirmede yazar bilhassa Eton, Harrow, Westminister ve Charterhouse gibi okulların oynadığı role işaret ediyor ve “futbol modern biçimiyle tümüyle muhtelif devlet okullarında oynanan oyunların bir ürünüdür.” diyor.

İlk federasyon kupasını alan The Wanderers. Takımın toplumsal yapısı federasyonun ilk günlerinde oynanan oyunla ilgili çok şey anlatıyor. Takımın içerisinde dört Harrow mezunu, üç eski Eton öğrencisi ve birer de Westminister, Charterhouse, Oxford ve Cambridge mezunu var. Anlaşıldığı kadarıyla futbol ilkin yönetici sınıf için tasarlanmış bir oyun ama buna karşın hızla halk oyunu hâline geliyor.

Devlet okullarının futbol üzerindeki hegemonyasına ilk itiraz Blackburn, Lancashire’dan geliyor. 1882’de Blackburn Rovers federasyon kupası finaline çıkıyor Old Etonians’a 1-0 mağlup oluyor. Ancak ertesi yıl Blackburn Olympic finale çıkmakla kalmıyor ayrıca Old Etonians’ı 2-1 mağlup ederek kupayı da kaldırıyor. Blackburn Times (1883) Blackburn Olympic’in zaferinin tümüyle toplumsal sınıf meselesiyle alakalı olduğunu gayet iyi anlıyor.

“Maç esnasında Krallık’ın alt sınıflarına mensup ailelerinin oğullarından oluşan bir kulüp sportif becerileri ile rakibini yeniyor. Zira Old Etonian Kulübü tümüyle şehir kulübüne giden ailelerin çocuklarından oluşuyor, oysa Lancashire takımı el işçilerinin, küçük tüccarların, zanaatkârların ve ustaların çocuklarının kurduğu bir takım.”

Blackburn Olympic takımında üç dokumacı, bir dişçi asistanı, bir yaldızcı, bir su tesisatçısı, bir kâtip, dokuma tezgâhı işçisi, bir lisanslı erzakçı ve iki döküm işçisi var. Devlet okulları dışında kurulmuş bir takım bir daha federasyon kupasını alamıyor.

1870’lerden itibaren toplumsal düzlemde organize edilmiş bir spor olarak futbol ülkenin orta ve kuzey kısmında yaşayan işçiler arasında hızla yayılıyor. Futbol kulüpleri farklı yollardan kuruluyor: ya mevcut spor kulüpleri futbol takımları kuruyor (örneğin Burnley, Sheffield Wednesday, Preston North End, Derby County, Notts County); ya dinî örgütler kurulmasını teşvik ediyor (örneğin Aston Villa, Barnsley, Blackpool, Bolton Wanderers, Everton, Manchester City, Birmingham City); ya işyerlerini temsilen (örneğin Stoke City, West Bromwich Albion, Manchester United, Coventry City, Crewe Alexandra); ya da öğretmenler ve eski öğrencilerce (örneğin Blackburn Rovers, Leicester City, Sunderland) kuruluyor.

1888’de Futbol Birliği’nin kurulması uzmanlaşmanın kaçınılmaz bir sonucu. Ücret ödeme noktasında kulüpler güvenilir ve düzenli demirbaşlara ihtiyaç duyuyorlar. 1884’te Preston North End kulübü federasyondan ihraç ediliyor, ihracın sebebi kulübün profesyonel oyuncular kullanması. Soruşturma yetersizse de kulübün oyunculara iş ayarladığı tespit ediliyor (kolay ve parası çok olan bu işler futbolcuların tam zamanlı çalışmasını sağlıyor). Preston kuzey ve orta kesinden kırk ayrı kulübün desteğini görüyor. Bunlar birleşip Britanya Futbol Federasyonu’nu kurmakla tehdit ediyorlar. Ocak 1885’te profesyonel futbolculuk yasallaşıyor. Üç yıl sonra da Futbol Birliği kuruluyor. Birliği kuran on bir takımdan altısı Lancashire’dan (Preston North End, Blackburn Rovers, Bolton Wanderers, Accrington, Everton, Burnley), beşi ise ülkenin orta kesimlerinden (Aston Villa, Wolverhampton Wanderers, Derby County, Notts County, Stoke City).

Futbolun kuzey ve orta kesimlerde neden bu denli hızlı geliştiğine bakmak gerekiyor. Buna genelde söz konusu bölgelerde futbolun eskiden beri bir biçimde oynanması. Daha önce ifade ettiğimiz üzere, geleneksel anlatıya göre sanayi devriminin basıncıyla futbol popüler bir oyun olarak ortadan kayboluyor. Ancak devlet okulları bu oyunu sürdürüyor, sisteme bağlıyor, medenileştiriyor ve dünyaya federasyon ve federasyon kupası gibi olguları takdim ediyor. Ama bir başka olasılık üzerinde durmak lazım: futbol aslında hiç ortadan kaybolmuyor ve yeni sanayi kasabaları ile kentlerinde evrimleşmeyi sürdürüyor.

Başka bir ifadeyle devlet okullarında oynanan futbol sadece bu oyunun bir türü. Belirli bir güce sahip başka bir versiyon oyunun resmî örgütlenme sürecine ve oyunun tarihyazımına kendisini dayatıyor. Bu versiyon yanında bir başka versiyon daha var. Buna işçi sınıfı futbolu demek mümkün. İkinci versiyonun varlığı devlet okullarına has bir oyunun sanayileşmiş kuzey ve orta kesimlerde neden hızla geliştiğini izah ediyor.

Londra’da çıkan Bell’s Life isimli dergide, 1838 yılında, yani oyunun popüler bir spor olarak ortadan kaybolduğu bir dönemde yayınlanmış bir makale oyunun bu işçi sınıfı versiyonunun varlığına dair kanıtlar sunuyor: “Kutsal Cuma günü, paskalya yortusundan önceki Cuma, bir kriket sahasında futbol maçı oynanacaktır. Maç Derby’den gelen (büyük kısmı matbaacı olan) on bir kişi ile Leicester’dan gelen gene aynı sayıdaki oyuncu arasında yapılacaktır. Kazanan, İngiltere’nin herhangi bir kasabasından gelen bir başka on bir kişiyle 25 sterlini aşmayacak bir ödül için karşı karşıya gelecektir.” 1842 tarihinde yapılan, İngiltere’nin kuzeyindeki maden sahalarında yaşayan işçi ailelerinin çocuklarının yaşam koşullarına dair bir meclis soruşturması şunları aktarıyor:

“Her ne kadar Noel ve Kutsal Cuma Yorkshire’daki maden bölgesinde tek sabit tatil günleri olsa da çocuklar her hafta en az bir gün, akşamları ise makul bir süre çalışmıyorlar. Bu süreleri çocuklar mahalledeki boş arazide spor yaparak geçiriyorlar. Oynadıkları oyunlar arasında kriket, çelik çomak ve futbolu içeriyor.”

Elbette madenlerde uzun saatler çalışan ve ardından boş arazilerde oyunlar oynayan çocukların durumunda övülecek bir yan yok. Ama buradan da görüldüğü üzere futbol devlet okulları ve üniversiteler dışında da varlığını sürdürmüş. Bu nedenle federasyonu ve federasyon kupasını orta sınıf kurmuşsa da futbolun sanayileşmiş kuzey ve orta kesimlerde 1870’lerden sonra hızla gelişmesi bu halk oyununun hiçbir zaman ortadan kaybolmadığını gösteriyor. Aksine futbol devlet okullarında yaşananlara benzer bir yoldan değişim yaşıyor. Daha basit bir ifadeyle söylemek gerekirse, açıklamamıza toplumsal sınıfların oynadığı önemli rol dâhil edilmediği sürece, oyunun karmaşık gelişim tarihini tam anlamıyla kavramak imkânsız.

John Storey
23 Ocak 2016

Kaynak

, ,

Türkiye’nin Suriye Hesabı


Türkiye’nin Suriye Hesabı:

Türkiye İşgale Yönelip Bir Kumar Oynayabilir mi?

 

Türkiye’nin hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle Rus uçağını düşürmesinden bir ay önce Rus askerî istihbaratı Vladimir Putin’i bunun Türklerin planının bir parçası olduğu hususunda uyarmıştı. Gelişmelere vakıf olan diplomatlar Putin’in bu uyarıyı kulak arkası ettiğini, bunun da muhtemel sebebinin Türkiye’nin Rusya’yı Suriye savaşının içine daha fazla çekme riskini göze alamayacağına inanması olduğunu söylüyorlar.

24 Aralık’ta Türkiye’ye ait bir F-16, Rus uçağını düşürdü, pilotlardan biri öldürüldü. Saldırının önceden hazırlanmış bir pusu olduğuna dair çokça işaret mevcut. Türkiye Rus uçağı hava sahasını 17 saniyeliğine ihlal ettiği için bu saldırıyı gerçekleştirdiğini iddia etse de Türk savaşçıların düşük irtifada uçarak kendilerini gizlediği ve Rus uçağını düşürmek gibi özel bir görevle hareket ettikleri görülüyor.

Kore Savaşı’ndan beri bir NATO uçağınca ilk kez bir Rus uçağı düşürülüyor. Bu, Türkiye’nin Suriye ile arasındaki 550 mil uzunluğundaki güney sınırında kendince sahip olduğu konumu korumak için neler yapabileceğini gösteren bir gelişmeydi. Söz konusu olay bugün de hâlâ geçerli, zira iki ay sonra Türkiye kuzey Suriye’de askerî hamleler gerçekleştiriyor, böylelikle uçağın düşürüldüğü güne kıyasla bugün daha fazla çıkarları hilâfına hareket ediyor. Oysa Ankara Cuma günü bir Rus uçağının hava sahasını gene ihlal ettiği iddiasında bulundu.

Suriye savaşı oldukça önemli bir aşamaya gelip dayanmış durumda. Geçen yıl içerisinde Suriyeli Kürdler ve sahada hayli etkili olan ordusu YPG Türkiye sınırının yarısından fazlasını ele geçirdi. IŞİD’in Rakka’nın kuzeyindeki Tel Abyad’dan geçen ana tedarik hattı geçen Haziran ayında YPG’nin eline geçti. ABD Hava Kuvvetleri’nin yoğun bombardımanının desteğini arkasına alan Kürdler tüm yönlerde ilerleme imkânı buldu, kuzey Suriye’yi, Fırat ile Dicle arasındaki alanı Türkiye’ye kapattı.

YPG Fırat üzerindeki Cerablus’a sadece 60 mil uzaklıkta. Bu hamleyi gerçekleştirecek olursa IŞİD’in tedarik hatları ve IŞİD dışı silâhlı muhalefetin Azez’den Halep’e uzanan hattı kesilecek. Türkiye buranın “kırmızı çizgi” olduğunu, YPG’nin Fırat’ın batısına geçmemesini söyledi, oysa YPG’nin parçası olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Tişrin’deki barajı ele geçirip IŞİD’in kalesi olan Menbic’i tehdit etti. Suriyeli Kürdler Halep’in kuzeyini alıp burayo Efrin’deki Kürd kantonu ile birleştirip birleştirmemeyi tartışıyorlar.

Bölgede uzun vadede kimlerin kazanıp kimlerin kaybedeceğini önümüzdeki birkaç ay içerisinde yaşanacak gelişmeler tayin edecek. Esad güçleri Rusların hava desteği ile birkaç cephede ilerliyor. Erdoğan’ın beş yıldır sürdürdüğü Esad’ı silâhlı muhalefete destek vermek suretiyle yıkma kampanyası mağlubiyetin eşiğine gelmiş gibi görünüyor.

Türkiye’nin bir oldubitti ile bu sürece cevap geliştirmesi mümkündü ama ABD ve Rusya’nın güçlü itirazları ile karşılaştı ve kuzey Suriye’ye asker gönderemedi. Ama eldeki seçenek başarısızlık ve aşağılanma ile sonuçlanacak olursa bu hamleyi gerçekleştirebilir. Ortadoğu’da düzensiz savaş ve siyaset konusunda uzman olan Fransız yazar Gerard Chaliand geçen hafta Erbil’de şunu söyledi: “Bir lider olarak Erdoğan olmaksızın Türklerin kuzey Suriye’ye askerî müdahale gerçekleştirmesi mümkün değildi ama o lider olduğuna göre Türkiye bunu yapabilir.”

Erdoğan iki seçimin birinde meclis çoğunluğunu elde edemeyince tüm kozlarını oynadı, işi daha da ciddi bir hâle soktu. Türkiye Kürdleri ile çatışma içerisine girdi, Kasım’daki ikinci seçimde muhaliflerini mağlup etti. Suriye’ye askerî müdahale riskli ama Challiand’ın kanaatine göre, Türkiye “bunu askerî açıdan yapabilecek durumda, üstelik Rusya’nın engellemeleriyle karşılaşmadan.” Elbette bu kolay olmayacak. Moskova’nın bölgede uçakları, karada da uçaksavar füzeleri var ama Putin muhtemelen ülkesinin Suriye’deki askerî varlığını sınırlandırmayı düşünüyor.

Avrupa’da yaşayan eski bir Suriyeli Kürd lider Ömer Şeyhmus “Suriyeli Kürdlerin “Türkiye ordusu ile savaşılması durumunda Rusya ve Suriye hükümetinin kendilerinin yanında yer almayacaklarını anlaması gerekir” diyor. Bu noktada PYD’nin kendi gücünü abartmaması gerektiği uyarısında bulunuyor, zira Erdoğan’ın beklenmedik tepkiler geliştirdiğini söylüyor.

Diğer Kürd liderlerse “Türkiye’nin müdahalesi mümkün değil, bu müdahale ancak Rus uçağı düşürülmezden önce gerçekleştirilebilirdi” diyorlar. Zira bu saldırıdan sonra Rusya Suriye’deki hava gücünü pekiştirdi, Türkiye’ye karşı daha fazla düşmanca tavır içerisine girdi, kuzey Lazkiye ve Halep civarında Suriye Ordusu’nun ilerleyişine tam destek sundu.

Bugün itibariyle Suriyeli Kürdler hâlen ne yapacaklarına karar verebilmiş değiller. Onlar Rojava’nın ABD IŞİD’e karşı hava saldırıları ile işbirliği içerisinde hareket edecek bir kara gücüne ihtiyaç duyması sebebiyle hızla genişleyebildiğini biliyorlar. Suriye Demokratik Güçleri’nin Menbic’e doğru ilerleyişi farklı zamanlarda Rus ve Amerikan bombardıman uçakları ile desteklendi. Suriye krizinin o kaotik satranç tahtasında Kürdler bu sefer Suriye Ordusu ile aynı düşmanlara sahipler ama onlar mevcut güçlü konumlarının ancak savaş ne kadar uzun sürerse o ölçüde muhafaza edileceğini biliyorlar.

Eğer Türkiye gerekli ölçekte müdahale etmezse Esad ve müttefikleri muzaffer olacak, zira Rusya, İran ve Lübnan Hizbullah’ı dengeleri kendi lehlerine çevirmiş durumda. Bölgedeki Sünni devletler troykası, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye Suriye silâhlı muhalefetini desteklemek suretiyle Esad’ı devirme konusunda başarısız oldu.

Bu üç ülkenin Esad’ı devirme istekleri ciddi bir baskı altında. Suudi Arabistan’da ruh hâli ve fikri her an değişebilen liderler bulunuyor. Ülke Yemen’de savaşta. Petrol fiyatları varil başına otuz dolara geriledi. Katar’ın Suriye’deki eylemleri de değişkenlik arz ediyor. Körfez ülkelerini inceleyen bir araştırmacı, “Katar’ın politikalarını asla anlayamıyoruz” diyor. Washington’daki bir yorumcu daha iğneli bir ifade kullanıyor ve “Katar’ın dış politikası gösteriş budalalarına özgü bir proje olarak işliyor” diyor, bu noktada Katar’ın kendi ülkesinde düzenlenecek Dünya Kupası’na ayrıca ülke dışında yüksek binalar satın alma arzusuna işaret ediyor.

Suriye ve Irak politikasında herkes elindeki kâğıtlara fazla güveniyor, geçici avantajları başarı zannediyor. 2003’te Irak’ta ABD gibi büyük bir güç bile bu hâldeydi. 2014’te IŞİD gibi bir güç için de bu tespit geçerli, 2016 itibariyle Suriye Kürdleri gibi küçük bir güç için de. İran’ın Ortadoğu’nun bu kısmında süren mücadeleye girmesinin sebeplerinden birisi İranlıların daha ihtiyatlı ve adım adım hareket etmiş olması.

Türkiye Suriye’deki gelişmeleri tersine çevirebilecek son bölgesel güç. Bunu da ancak açık bir askerî müdahaleyle gerçekleştirebilir. Bütün Suriye sınırı kapandığı takdirde bu ihtimali dikkate almamak da pek mümkün değil. Ama bu müdahale gerçekleşirse Suriye’deki çatışma öylesine uluslararasılaşır ki çatışmayı ancak ABD ve Rusya sonlandırabilir.

Patrick Cockburn
1 Şubat 2016
Kaynak