24 Eylül 2021

Chomsky’nin Dil Felsefesi



Chomsky’nin dil felsefesinin dört zararlı özelliği mevcuttur. Bu özelliklerin ilki, metodolojik bireyciliktir.

Metodolojik bireycilik, her bir tekil konuşmacının beyninde (aklında) bir dil becerisinin bulunduğu fikrine dayanır. Bu noktada Chomsky, Sosürcü dil anlayışının epey gerisine düşmektedir. (Tam da bu sebeple Chomsky, Saussure’de gördüğümüz dil ve söz arasındaki ayrımın yerine, bireyci dil yetisi-dil icrası arasındaki karşıtlığı koyar. Bireylere yeti bahşedilmiş, buradan da bireyler, dili icra etme imkânı bulmuşlardır.)

Chomsky, dil felsefesine ait bu özelliğiyle dil felsefesi alanına liberalizmi taşır. Bu noktada Chomsky, Elster gibi analitik Marksistlerin Marx’a yaptığını Saussure’e yapar. Bu konuma karşı çıkan biri olarak ben, dilin insanlara biyolojik düzlemde bahşedilmiş bir yeti olmadığını söyleyen anlayışı savunuyorum ve dilin çağırma yoluyla özne/konuşmacı oluşturmak suretiyle konuşma araçları üzerinden, özneler arasında kimi etkilere yol açan bir toplumsal pratik olduğunu söylüyorum.

Chomsky ise iletişimin dile ait bir işlev, dilin kökeni olduğunu inkâr ettiği için ifrata varan bir toplumsal dil anlayışını savunur (ki aslında bu noktada Chomsky tümüyle yanlış da değildir, zira iletişim, dilin tek işlevi değildir.)

Toplumsal dil anlayışının sınırlarını belirli örneklerle açığa çıkartmak mümkündür. Eğer dilin konakladığı yer akıl ve beyinse, “ekonomik üretimin konakladığı yer de akıl ve eldir” denilebilir. Ama ekonomi her ne kadar büyüleyici ve hayati önemde olsa da, sadece el veya beyni incelemez. Ekonomik yapılar (üretici güçler) ve ekonomik ilişkiler (üretim ilişkileri) toplumsal nitelikleriyle bağlantılı olarak, pratikte belirli bir özerkliğe sahiptirler. Aynı durum, dil için de geçerlidir.

Chomsky’nin dil felsefesinin ikinci özelliği, fetişizmdir.

Chomsky’nin dil felsefesi, esasen bir tür pratik olan dili, konuşmacının beyninde veya genlerinde kayıtlı bir dizi şeye, Evrensel Dilbilgisi’ne ve (parametrelerin oluşması gerektiğinden) Dil Edinme Cihazı’na indirger. Konumlandırma ve kayıt gibi uzamsal metaforlar üzerinden işleyen bu indirgemeci tutum, pratikleri mekanizmalara, insan zekâsını yapay zekâya, toplamda kurucu metaforları devreye sokan hesap makinesine doğru kapatır. Buna göre insan beyni, programlar içermektedir. Lâkin güçlü ve zeki yapılar olarak bilgisayarlar, kişiler arası, konuşma temelli ilişkiler kuramazlar, sınıf mücadelesi yürütemezler. Buradaki fetişizm, Chomsky’nin dil felsefesinin zararlı olan diğer iki özelliğinin açığa çıkmasına neden olur.

Üçüncü özellik, tarihin reddidir. Chomsky, dilsel değişimin yaşandığını bilir. Ama bu değişimler, onun için önemsiz ve hükümsüzdür. Kişilerin konuştuğu dil ve kullandıkları kelimeler elbette ki değişir, ama bu değişim dili etkilemez, çünkü dil, ne tarihi ne de gelişme sürecini tanır, onun için sadece evrimsel-biyolojik gelişim önemlidir ki bu gelişim, tüm türleri ve evrimsel-gelişimsel sürecini etkiler. Dilin durumuna ilişkin parametreler her bir konuşmacıda devreye girer. Bu anlamda dil de kol gibi gelişen bir organdır.

Chomsky, esasen bu bağlamda dilin konuşmacı topluluklarına ait bir ürün değil de bireye ait bir olgu olduğunu söylemektedir. Chomsky’nin tarihselliği reddeden görüşü, esasen toplumu görmeyen dil anlayışının öteki yüzüdür.

Onda görülen tarihe yönelik reddiye, temelde onun dil felsefesinin dördüncü özelliği olan doğalcılıkla uyumludur. Dilbilimin bir doğa bilimi, dil denilen organınsa doğal bir olgu olduğunu söyleyen bu doğalcılık, dil becerisini bir bileşen olarak içeren insan doğasına ve bu doğanın nispi sabitliğine (insan türünün biyolojik yapısının sadece evrim süreci dâhilinde değiştiğini, bir tarih inşa edecek bir şey içermediğini söyleyen anlayışa) dönük inancı içerir.

Chomsky’ye göre dilbilgisi kuralları da doğa kanunlarıdır, pragmatik kurallar veya iptal edilebilir kanaatler değildir. Doğası gereği bu kurallar, işteş ve dönüşlü yapılara yön verirler ve bu hâliyle fizik kanunları ile aynı türdendir.

Ama olgular incelendiğinde, bu iddiaların doğru olmadığı görülür. Dilbilgisi kuralları, ifade düzleminde gündeme gelen belirli amaçlar doğrultusunda iptal edilebilmektedir. Yapılar, doğal dillere göre farklılık arz edebilmektedir. Ayrıca bu yapıların bir tarihi vardır ki bu tarih de dile göre değişebilmektedir.

Şunu söylemek gerek: en azından Chomsky’deki doğalcılık tutarlıdır. Bu tutarlılık gereği Chomsky, kendisindeki doğalcılık üzerinden, doğal dillerin varolduğunu inkâr etmiştir. Buna göre dilbilim açısından İngilizce diye bir dil yoktur. Belirli parametreler alındığında veya dâhil edildiğinde, hiç farkında olmadan bir dilden diğerine geçilebilir. Ama derindeki yapı evrenseldir, oradan bakıldığında İngilizce ile And Dağları’nda konuşulan Keçuva dili arasında hiçbir fark yoktur.

Jean-Jacques Lecercle

[Kaynak: A Marxist Philosophy of Language, Fransızcadan Tercüme Eden: Gregory Elliott, Brill 2006, s. 34-36.]

23 Eylül 2021

, ,

Emperyalist Feminizm ve Yugoslavya


Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi, yakın dönemde yürütülmeye başlanan terörle küresel mücadele bağlamında da feminizm, bir kez daha emperyalizmin hizmetine girdi.

Dolores E. Janiewski’nin de tespit ettiği biçimiyle ABD’deki beyaz feminist yazarlar, ABD’ye bir imparatorluk olarak karşı çıkmadılar, ABD feminizminin onun bünyesinde oynadığı role hiç itiraz etmediler.[1] Peki neden?

Britanya’da siyahî feministlerin “emperyalist feminizm” kavramını ta seksenlerin başında gündeme getirdiği koşullarda[2] ABD’li feministler, Chandra Mohanty ve Jacqui Alexander gibi Üçüncü Dünya feminizmi çalışan akademisyenler ve Hazel Carby gibi Afrikalı-Amerikalı yazarlar haricinde, bu sürece tek laf etmediler.

O hâlde ABD’de kadın çalışmaları yapan akademisyenleri ikiye ayırmak mümkün. Bir grup, ABD’nin demokrasi olduğu öncülü üzerinden yazılar yazıyor. Hâkim feminist aktivizm de bu demokrasiyi dünyaya yaymak için çalışıyor. Martha Nussbaum ve Jean Bethke Elshtain, bu kategoriye giriyor.

Nussbaum, kadın haklarının savunulması için ABD’nin başka ülkelere müdahale etmesi fikrini savunuyor ve bu bağlamda kendisi şu tür laflar edebiliyor: “Kadınların politik süreçlerden tümüyle dışlanması, ekonomik yaptırımlar veya başka türden baskı biçimleri için gerekli ahlakî zemini sağlıyor.”[3]

Buna karşılık, Alexander, Carby, Mohanty, ve Zillah R. Eisenstein gibi isimlerin yer aldığı ikinci grupsa ABD’deki anaakım feminizmi ABD’nin küresel hegemonyasının bir parçası olarak anlıyor.[4]

Terörle mücadele, anaakım feminizmin ABD dış politikası için faydalı hâle geldiği ilk zemin değil. Bu, aslında oldukça karmaşık bir mesele. Hukuk çalışan feminist akademisyenler ve onlara katkı sunan başka isimler, kadın hakları davasının yaygınlaşması için yoğun araştırmalar ve birçok eylem yaptılar, bu da tüm uluslararası hukuk alanını dönüştürdü. Savaş esnasında yaşanan tecavüz vakaları insanlığa karşı suç kapsamına alındı ki bu, dünya için önemli bir gelişmeydi.

Ne var ki bu çalışmaların bir bölümü, ABD dış politikasının belirlenen hedeflerine paralel yürütüldü. Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı, ülkeleri düzenli olarak insan hakları sicillerine göre sıralıyor. Bu değerlendirmede insan hakları, genelde ekonomik veya toplumsal haklardan ziyade politik hakları ifade ediyor. Kadın hakları meselesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri uluslararası planda süren tartışmaya dâhil ediliyor. Fakat ABD dış politikası bağlamında kadın hakları, “insanî emperyalizm” cephaneliğine dâhil ediliyor.

Bu noktada Yugoslavya devletinin bölünmesiyle sonuçlanan savaşlara bakmakta fayda var.[5] ABD’deki hâkim görüşe göre biz Yugoslavya’ya, orada oluşması muhtemel felâkete mani olmak ve Miloseviç liderliğinde Sırpların uyguladığı şiddeti sonlandırmak amacıyla müdahale ettik. Şubat 1999’da Fransa’nın Rambouillet kentinde düzenlenen ve başarısızlıkla neticelenen barış görüşmesi ardından ABD, 24 Mart-10 Haziran 1999 tarihleri arasında NATO himayesinde yoğun bir hava saldırısı gerçekleştirmek zorunda kaldı. Bize söylenen bu.

Ama burada başka bir yorum üzerinde durmak gerekiyor: Aslında Yugoslavya savaşı, Sovyetler’in ve Doğu Avrupa’daki müttefiklerinin yıkılması sonrası, Avrupa’daki yarı sosyalist devletlerin yönettiği ulusal kalkınma pratiğinin geriye kalan tek kalesi olan Yugoslavya’nın karma ekonomisini ortadan kaldırma amacını güden Avrupa ve Amerika’nın yürüttüğü faaliyetlerin bir parçası idi. Savaş, aynı zamanda Balkanlar’daki doğal kaynaklara erişim imkânı elde etme amacıyla yapılmıştı.[6]

Çok farklı etnik yapıların meydana getirdiği bir federasyon olarak Yugoslavya’nın gene etnisite ile tarif edilmiş farklı devletlere bölünme sürecinin hikâyesi, epey karmaşık bir hikâyedir. Bu sürece eski federasyon içinde yer alan devletlerin milliyetçi liderleri, hem de Almanya, İngiltere ve ABD gibi dış güçler, kendi çıkarları adına dâhil olmuşlardır.

Uzun zaman ülkenin başında bulunan Josip Broz Tito’nun Mayıs 1980’de ölmesi ve ülkenin IMF ile yapısal uyum sürecine girmesi ardından Yugoslavya, sağlık hizmetlerinin ücretsiz olduğu, ortalama yaşam süresinin uzun seyrettiği birleşik, müreffeh ve çok etnisiteli federasyondan, işsizliğin ve enflasyonun tırmandığı bir duruma geçiş yaptı. Bu gelişmeyi karışıklık, iç savaşlar, etnik temizlik amacı güden saldırılar izledi. Bilhassa Bosna Hersek, bu süreçte eskiden bir arada yaşayan Müslümanların, Katoliklerin ve diğer dinî-etnik grupların ayrıştığı bir açık hava hapishanesi hâlini aldı.

Balkan coğrafyasındaki iç savaşlar, Hırvatistan ve Slovenya’nın 1991’de Yugoslavya federasyonundan ayrılması ile başladı. Yugoslav ordusunun bu ayrılma girişimlerinin karşısına güç kullanarak çıkmasıyla savaşın fitili ateşlenmiş oldu. Tüm bu savaşların sonunda, kanlı iç çatışmalarla geçen sürecin ardından, Yugoslavya dağıldı.

Bu dönemde ABD, Aliya İzzetbegoviç’in Bosna Hersek’te, Franjo Tudjman’ın Hırvatistan’da kurdukları devletlere destek sunmak için CIA personelini ve emekli Amerikan askerlerini kullandı. ABD, aynı zamanda Sırbistan’dan belirli bir bölgeyi kopartma gayreti içinde olan, bu amaç doğrultusunda uyuşturucu kaçakçılığı gibi faaliyetlere adı karışan Kosova Kurtuluş Ordusu’na aktif destek sundu. Almanya gibi ABD de el altından bu orduya hava ve kara gücü desteğinde bulundu, eğitim verdi, hatta askerlerine askerî üniforma dağıttı ama tüm bu gerçekler kamuoyundan gizlendi.[7]

Bu tür gerçekleri aktarmak yerine gazeteciler ve halkla ilişkiler şirketleri üzerinden kapsamlı bir propaganda çalışması yürütüldü. Bu çalışmalar dâhilinde Yugoslavya’da yaşanan süreç, Batılı güçlerin teşvikiyle harekete geçen fırsatçı milliyetçi liderlerin başlattığı bir iç savaş değil, Miloseviç’in öncülük ettiği Sırp milliyetçilerinin yayılmacı harekâtına karşı bir tepki olarak takdim edildi. Yugoslavya’da yaşanan olaylara dair bakış açısını tayin etme noktasında Yugoslavya’nın milli birliği için dövüşen Sırbistan’ın güttüğü dava, gayrimeşru ilân edildi.

“Kosova’daki Arnavut ayrılıkçılar, Hırvat ayrılıkçılar ve Bosnalı Müslümanlar, Sırpları kötülemek, böylelikle mücadelelerinde belirli bir mevzi elde edebilmek için Ruder Finn isminde bir Amerikan halkla ilişkiler şirketini tuttu. Ruder Finn, bu süreçte Amerika’daki Yahudi cemaati türünden belirli cemaatlere yönelik çalışma yürüttü ve onlara Sırpların Nazilere benzediğini söyledi. Ayrıca Hırvat milliyetçilerinin yürüttüğü kampanyada doğrudan feministlere seslenildi ve onlara Sırplar ‘tecavüzcü’ olarak takdim edildi.”[8]

Halkla ilişkiler kampanyasının amacı, Nazi döneminde Yahudilere uygulanan zulümle Bosna’da Bosnalı Sırpların Müslümanlara uyguladıkları zulüm arasında benzerlik kurmak, böylelikle Yahudi cemaatini savaşta taraf kılmaktı. Aynı şekilde Sırp askerlerinin Bosnalı Müslüman kadınlara yönelik toplu tecavüzleri feministlere anlatıldı. Bu sayede feministler ve Yahudiler, Yugoslavya’yı dağıtan Slovenya ve Hırvatistan’ın ayrılmasını destekleyen ABD ve Almanya’nın çizgisine getirildiler.

Ruder Finn Küresel Halkla İlişkiler şirketinin ABD kamuoyunu etkileme noktasında elde ettiği başarı, aslında herkesin bildiği bir sırdı. Balkanlar’da yürütülen işlerden sorumlu çalışanı James Harff, bir Fransız kanalına çıkıp gazeteci Jacques Merlino’ya, “bu operasyonun elde ettiği en büyük başarının Hırvatların ve Bosnalı Müslümanların itibarlarını temize çekmek olduğunu” söyledi. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yönelik zulme iştirak etmiş olan bu iki kesim, böylece imajlarını düzeltmiş, dikkate değer bir mağduriyete kavuşmuştu:

“Ağustos 1992’nin ilk günlerinde Long Island’da çıkan Newsday isimli gazete, o vakitler Zagrep’te bulunan Bonn muhabiri Roy Gutmann’ın geçtiği haberleri yayınladı. Gutmann orada, Sırpların Bosna’da kurduğu toplama kamplarındaki korkunç koşullardan bahsediyordu. Nazilerin ‘ölüm kampları’ ile yapılan kıyaslamanın epey etkili olduğunu gören Ruder Finn, o süreçte B’nai B’rith Karalama Karşıtı Birlik, Amerikan Yahudi Komitesi ve Amerika Yahudi Kongresi ile temas kurup hep birlikte bir eylem yapmasını istedi. O gösteri yapıldı. Böylelikle Sırplar, yeni dönemin Nazileri olarak takdim edildiler.”[9]

Bosnalı Sırp askerlerinin toplu tecavüzleri ile ilgili değerlendirmeler eskiden ABD’nin güçlü bir müttefiki ve Yugoslavya var iken IMF fonlarını alan Sırbistan cumhurbaşkanı Slobodan Miloseviç karşıtı ABD propagandasının en önemli bir parçası hâline geldi.[10]

Medyanın önemli bir kısmı ve birçok solcu gibi sayısız feminist örgüt de Sırp askerlerinin, bilhassa Bosnalı Sırpların 1992’den 1995’te imzalanan Dayton Barış Anlaşması’na dek süren bir dizi iç savaşın kötü adamları olduğuna dair görüşü benimsediler. Toplu tecavüz iddiaları gibi gerekçeler üzerinden Yugoslavya iç savaşının tüm suçu, Sırpların üzerine atıldı, dolayısıyla Yugoslavya’dan kopan devletlerle milli birliği muhafaza etmeye çalışan federal devlet arasındaki mücadele, aklanmış oldu.

Düzenli orduların, milislerin ve sokak çetelerinin şiddete başvurduğu çatışma süreçlerinin büyük kıyımlara yol açtığına hiç şüphe yok. Bilhassa ataerkiliğin hüküm sürdüğü taşrada daha fazla çatışma yaşandı, insanlar topraklarından sürülmek için yabancı olarak kodlandı. Kadınlar yaşlarına bakılmaksızın saldırılara uğradı, “bunun sebebi, ataerkillik üzerine kurulu kültürün cinsel saflığı ve utancı namus ve aile birliği için esas kabul etmesi, buna karşı gelen kadınların ailenin direnme becerisini yok ettiğini düşünmesiydi.”[11] Diana Johnstone’nun tespiti ise şu yönde:

“Hırvatistan ve Bosna Hersek’te yaşanan iç savaşlarda birçok kadına tecavüz edildiğini veya tecavüzün ciddi bir insan hakları ihlali olduğunu kimse inkâr edemez. Ama ta sürecin başından beri Bosna Hersek’te tecavüzlerle ilgili yürütülen soruşturma, sadece Müslüman kadınlara tecavüz eden Sırplara yönelik suçlamalara odaklandı. Bu, özünde kasıtlı yürütülen bir stratejinin parçasıydı. Abartılı rakamlar, bilinen vakalarının sayılarını yukarı çeken değerlendirmeleri içeren raporları medya ve uluslararası örgütler hemen kabul ettiler. Müslümanların veya Hırvatların Sırp kadınlarına yönelik tecavüzlerine yönelik ayrıntılı, belgelere dayanan herhangi bir rapor üzerinde bu kadar durulmadı.”[12]

Toplu tecavüz iddialarına ilişkin soruşturmayı Nora Beloff isminde bir gazeteci yürüttü:

“Aramızdan ayrılmış bulunan, London Observer gazetesinin eski baş siyasi muhabiri Nora Beloff, tecavüz suçlamalarını doğrulamak için yürüttüğü araştırmasını Daily Telegraph’a yazdığı 19 Ocak 1993 tarihli mektupta anlatıyor. Britanya Dışişleri Bakanlığı buradan tartışılan tecavüz rakamlarının kanıtlara dayanmadığı sonucuna ulaşıyor. Kendisini Danimarka hükümetine yönlendiriyorlar, ardından da Avrupa Birliği toplantı düzenliyor. Kopenhag, raporların kanıta dayanmadığını kabul ediyor, ama o rakamları yinelemeyi sürdürüyor. Avrupa Birliği, bu ‘tecavüz zulmü’ meselesini Aralık ayında Edinburg’da Almanya’nın öncülüğünde düzenlenen zirvede ele alıyor. Buna karşılık Almanya Dışişleri Bakanlığı Bosna Masası’ndan sorumlu kişi olan Fran Wild, Bayan Beloff’a Sırp tecavüzleri ile ilgili materyallerin kaynağının İzzetbegoviç hükümeti ve Hırvatistan’daki Katolik yardım kuruluşu Caritas olduğunu söylüyor. Başka kaynaklardan teyit edecek bilgi temini için herhangi bir çaba içine girilmiyor. Elde somut ve kapsamlı bilgi bulunmamasına karşın o günden beri aynı konu başlığıyla ilgili sınırlı başka araştırmaların altına imza atılıyor.”[13]

Yugoslavya’daki çatışmaları anlama noktasında medya, eskiden yaşanmış etnik gerilimlerin ve kültürel uyumsuzlukların oynadığı role odaklandı, ama eski devletin dağılmasının oynadığı role hiç bakmadı. Bazı feminist akademisyenler, bu konuyu derinlemesine ele aldılar. Bu yazın dâhilinde kadın hakları meselesi, ABD’nin dış politikası çerçevesinde ele alındı ve ABD hükümetini feminizmin destekçisiymiş gibi gösteren ve iyi niyetliymiş gibi görünen yaklaşım zerre sorgulanmadı. ABD’de bazı feminist akademisyenler ve birtakım solcular, zerre tereddüt etmeden, Yugoslavya gibi yerlere yapılan insanî müdahaleleri kabul ettiler. Bazı isimlerse ABD’nin bu olayların neden ve nasıl yaşandığına ilişkin değerlendirmelerini benimsediler.[14]

Feminizmin sorgulayan aklını ABD militarizminin ve emperyalizminin hizmetine koşan yazarlar, aslında tuzağa düştüler. Hatta sayıları “üç bin ilâ otuz bin arasında değişen” Bosna’daki tecavüzleri inceleyen Cynthia Enloe, Balkanlar’daki krizin Batılı güçlerin müdahalesinin değil, eski çağlara ait, kabileler arası düşmanlıkların açığa çıkmasının bir sonucu olarak gördüğünü söyledi.[15] Enloe, Bosnalı Sırp askerinin tecavüzünden bahsederken, “Sırplardaki ideal erkekliğin günümüzdeki kültürel yapısında asli unsurun savaşçılık” olduğunu yazıyordu.[16]

Savaşın yaralarını sarmaya ve milliyetine bakmaksızın tecavüz mağdurlarına ve mülteci kadınlara destek sunmaya çalışan eski Yugoslavya’dan feminist aktivistlerse, kadınlara yönelik etnik şiddetin belirli biçimlerine yönelik öfkelerini ifade etmeye çalışan ve ABD ve Almanya gibi yerlerden gelen feminist bireylerin ve örgütlerin çabalarına karşı koymaya çalıştılar.

“Hepsi de Bosnalıların çoğunlukla tecavüz üzerinden mağdur edildiklerini bilmelerine rağmen Yugoslavyalı feministler, etnisitenin ve toplumsal cinsiyetin belirli semboller ve imajlar üzerinden temsil edilmesinin şiddet ürettiğini ve düşmanlıkları körüklediğini söylediler. Onlar, tecavüz iddialarının bölgede çatışmaları tetiklemek amacıyla her iki taraf eliyle abartıldığını ve maniple edildiğini görüyorlardı. Etnisiteye dair sembolik üst-anlatılar ve mağdur kadın analizleri, şiddeti körüklemek ve insanları kavgaya teşvik etmek için kullanılmaktaydı. […] Farklı etnik gruplara mensup birçok Yugoslav kadın aktivist, daha çok, savaşların içinde yer almış olan tüm hükümetlerin tecavüzü ve abartılı mağdur sayılarını nasıl kendi çıkarları için kullandıklarıyla, onları nasıl politize ettikleriyle ilgileniyordu.”[17]

Daha geniş planda Yugoslavya’da yaşanan iç savaşların esas sebebinin eski çağlardan beri devam eden kabileler ve etnik yapılar arası düşmanlıklar olduğuna dair yorum, ABD ve Batılı güçlerin oynadığı rolün üzerini örttü, böylece daha yoğun çatışmaların körüklenmesi için ateşe odun attı, tecavüz gibi korkunç zulümlerin her grup ve yapı eliyle yapılması için gerekli zemini sağladı.

Hester Eisenstein

[Kaynak: Feminism Seduced: How Global Elites Use Women’s Labor and Ideas to Exploit the World, Paradigm Publishers, Londra, 2009, s. 182-187.]

Dipnotlar:
[1] Bu kuralın dikkati çeken tek istisnası, Cynthia Enloe’nun yazılarıdır. Örneğin bkz.: The Curious Feminist: Searching for Women in a New Age of Empire, Berkeley and Los Angeles: University of California Press, 2004.

[2] Bkz.: Valerie Amos ve Pratibha Parmar, 1984. “Challenging Imperial Feminism." Feminist Review 17 (Güz): s. 3-19.

[3] Martha Nussbaum, 2006. Frontiers of Justice: Disability, Nationality, Species Membership. Cambridge, MA: Belknap Press. 2006, s. 260.

[4] Yayına Hz. M. Jacqui ve Chandra Talpade Mohanty, 1997. Feminist Genealogies: Colonial Legacies, Democratic Futures. New York: Routledge.; Hazel Carby, Reconstructing Womanhood: The Emergence of the Afro-American Woman Novelist. New York: Oxford University Press, 1987; Zillah R. Eisenstein, Sexual Decoys: Gender, Race, and War in Imperial Democracy. Melbourne, Australia: Spinifex/Zed Books, 2007.

[5] Bu bileşenler şunlar: Slovenya, Hırvatistan, bugün Bosna Müslüman-Hırvat Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti diye ikiye bölünmüş olan Bosna Hersek ve Makedonya ile Sırbistan/Kosova. Avrupa ve ABD’nin desteğiyle Kosova meclisi 18 Şubat 2008’de Sırbistan’dan bağımsızlığını ilân etti, bu gelişme de çatışma riskinin ortaya çıkmasına neden oldu.

[6] Michel Chossudovsky, “Dismantling Former Yugoslavia, Recolonizing BosniaHerzegovina”, Covert Action Quarterly 56 (Bahar), 1996, s. 243.

[7] Sean Gervasi, “Why Is NATO in Yugoslavia?”, Ocak 1996, Emperors, s. 5; Michael Parenti, 2000. To Kill a Nation: The Attack on Yugoslavia. Londra: Verso Books, s. 31.

[8] Diana Johnstone, “Seeing Yugoslavia Through a Dark Glass: Politics, Media, and the Ideology of Globalization.” Covert Action Quarterly 65 (Güz), 1998, s. 5.

[9] Diana Johnstone, Fool's Crusade. Londra: Pluto Press, 2002, s. 66-70.

[10] “Şu husus unutulmamalı: Yugoslavya cumhurbaşkanı Slobodan Miloseviç her zaman Panama lideri Manuel Noriega, Libya lideri Kaddafi ve Irak lideri Saddam Hüseyin gibi isimlerle birlikte anılan biri değildi. 1995 sonunda Clinton yönetimi Miloseviç’i Bosna’da yürürlüğe girecek Dayton Anlaşması konusunda müzakere yürütülecek ortak ve anlaşmanın garantörü olarak kabul etti, hatta başkan, verdiği onca tavizden ötürü övdü. Ama sonra onun bir kullanışlı bir aletten çok köstek olduğunu görünce ABD’li siyasetçiler “dört savaşın tamamını başlatan” şeytan olarak tasvir etmeye başladılar. [M. Parenti, a.g.e., s. 177.]

[11] Susan L. Woodward, Balkan Tragedy: Chaos and Dissolution After the Cold War. Washington, DC: Brookings Institution Press, 1995, s. 239.

[12] Johnstone 1998, a.g.e., s. 13n12.

[13] Johnstone 1998, a.g.e., s. 13-14n12.

[14] ABD solunun NATO müdahalesine verdiği kapsamlı destek konusunda bkz.: Jean Bricmont, Humanitarian Imperialism: Using Human Rights to Sell War. New York: Monthly Review Press. Ed Harmann ve arkadaşları İnsan Hakları Gözlemevi konusunda da benzer bir tespitte bulunuyorlar ve bu kuruluşun Yugoslavya’da yaşanan olaylar ve Miloseviç’in Eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması konusunda ABD’nin geliştirdiği görüşe destek sunduğunu söylüyorlar. [Edward S. Herman, David Peterson ve George Szamuely, 2007, “A Review of ‘Weighing the Evidence: Lessons from the Slobodan Milosevic Trial’ (Human Rights Watch [Aralık 2006]”, Zmag.org, 25 Şubat.

[15] Cynthia Enloe, 2004, a.g.e., s. 117.

[16] C. Enloe, a.g.e., s. 107.

[17] Aili Mari Tripp, “Challenges in Transnational Feminist Mobilization.” s. 296-312, Global Feminism: Transnational Women 's Activism, Organizing, and Human Rights içinde, yayına hazırlayan: Myra Marx Ferree ve Aili Mari Tripp. New York: New York University Press, 2006, s. 301).

22 Eylül 2021

,

Neden Komünistim?


Kübalı yönetmen Tomas Gutierrez Alea'nın 1976 yapımı o muhteşem filmi Son Akşam Yemeği’ni (La Ultima Cena) izlediğimizde, perdeden bir dizi mesaj çığlık misali yükseliveriyor.

En önemli mesajı şu: Tüm bir grubu veya insan ırkını köleleştirmek, en azından bu köleliği sonsuza dek sürdürmek, imkânsızdır. Özgürlük, gerçek özgürlük özlemi, sömürgecilik, emperyalizm, ırkçılık ve dinsel terör ne kadar acımasız ve ısrarla denerse denesin, kırılması mümkün olmayan bir iradedir.

İkinci ve aynı ölçüde önemli olan mesajsa, beyazların ve Hıristiyanların (ama çoğunlukla beyaz Hıristiyanların) yüzyıllardır ve dünyanın her yerinde vahşi hayvanlar ve soykırımcı manyaklar gibi davrandıkları gerçeği ile ilgilidir.

Nisan 2016'nın sonunda, beni Paris'ten Havana'ya götüren Cubana de Aviacion jetinde, elim yine bilgisayarıma gitti ve onuncu kez oturup La Ultima Cena'yı tekrar izledim.

Ekranımda Gutierrez, Granma Internacional (Fidel, 'Che' ve diğer devrimcileri Küba'ya getiren ve Devrimi tetikleyen teknenin adını taşıyan resmi Küba gazetesi) ve masamda bir bardak saf ve gerçek rom, kendimi evimde, güvende ve mesut hissettim. Paris'te geçirdiğim birkaç iç karartıcı günün ardından, nihayet o gri, giderek iç karartıcı, baskıcı ve kendini beğenmiş Avrupa'yı geride bırakıyordum.

Latin Amerika beni bekliyordu. O, Batı tarafından düzenlenen korkunç saldırılarla karşı karşıyaydı. Geleceği bir kez daha belirsizdi. “Hükümetlerimiz” kan kaybediyorlardı, bazıları ise çöküyordu. Arjantin'deki korkunç aşırı sağcı Mauricio Macri hükümeti sosyal devleti dağıtmakla meşguldü. Brezilya, yozlaşmış sağcı milletvekilleri tarafından gerçekleştirilen siyasi darbeden muzdaripti. Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi, kelimenin tam anlamıyla hayatta kalmak için mücadele ediyordu. Hain gerici güçler hem Ekvador hem de Bolivya’yı hedef hâline getirmişlerdi.

Gelmem istendi. Bana “Latin Amerika'nın sana ihtiyacı var. Hayatta kalmak için savaşıyoruz” dendi. Cubana gemisine bindim, dünyanın benim için her zaman çok değerli olan ve beni bir insan ve bir yazar olarak şu an olduğum şeye dönüştüren kısmına, “evime” gidiyordum.

O “ev”e istediğim vakit gidiyordum, ama aynı zamanda bu, benim görevimdi. Bense görevlere inanıyordum!

Sonuçta, ben bir anarşist değil, komünistim, eğitimimi Latin Amerika'da almış, çeliğine oranın suyu karışmış biriydim.

* * *

İyi de “ben komünistim” ne demek?

Ben Leninist miyim Maoist miyim yoksa bir Troçkist miyim? Sovyet modeline mi yoksa Çin modeline mi bağlıyım?

Açıkçası hiçbir fikrim yok! Açıkçası bu nüansları pek umursamıyorum.

Şahsen benim için gerçek bir komünist, emperyalizme, ırkçılığa, “Batı istisnacılığı”na, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı mücadele eden bir savaşçıdır. Kararlı bir enternasyonalist, bu dünyadaki tüm insanlar için eşitliğe ve sosyal adalete inanan bir kişidir.

Teorik tartışmaları bol bol vakti olanlara bırakacağım. Das Kapital'in tamamını iki kez okumuş değilim. Çok uzun. 16 yaşımdayken okudum. Bence bir kez okumak yeterli… O, komünizmin tek dayanağı ve sürekli alıntılanması gereken bir kutsal kitap değil.

Kapital'den daha çok, Afrika, Orta Doğu, Asya ve Latin Amerika'da gördüklerimden etkilendim. Tüm dünyayı, yaklaşık 160 ülkeyi gördüm; Tüm kıtalarda yaşadım. Nereye gidersem gideyim, gezegenin Batı eliyle hâlen devam eden yağmalanışına ve bu yağmanın yol açtığı dehşete tanıklık ettim.

İmparatorluğun ülkeleri vahşi iç savaşlara zorladığını gördüm; Çokuluslu şirketlerin rahatça yağmalayabilmesi için savaşlar çıkartıldı. Bir zamanlar Batı tarafından mahvolmuş gururlu ve zengin (veya potansiyel olarak zengin) ülkelerden gelen milyonlarca mülteci gördüm: Kongolu mülteciler, Somalili mülteciler, Libyalı ve Suriyeli mülteciler, Afganistan'dan gelen mülteciler... Mezarlıklara dönmüş fabrikalarda insanlık dışı koşullar gördüm; Korkunç atölyeler, madenler ve feodal olarak yönetilen köylerin yakınında tarlalar gördüm. Açlıktan, hastalıklardan ya da her ikisinden ötürü tüm nüfusun yok olduğu mezralar ve kasabalar gördüm.

Ayrıca günlerce işkence kurbanlarının şok edici ifadelerini dinledim. Çocuklarını kaybeden annelerle, kocasını kaybeden kadınlarla ve kızları gözlerinin önünde tecavüze uğrayan babalarla konuştum.

Ve gördükçe, daha çok şahit oldum, duyduğum hikâyeler o kadar şok ediciydi ki kendimi, taraf olmaya, çok daha iyi bir dünya olabileceğine inandığım bir şey için savaşmaya daha fazla mecbur hissettim.

Batı tarafından işlenen yüzlerce terör hikâyesini derleyen iki kitap yazdım: “İmparatorluğun Yalanlarını Açığa Çıkarma” ve “Batı Emperyalizmine Karşı Mücadele”.

İmparatorluğun hâlâ ideallerine sadık olan insanları tasvir etmekte ne kadar aşağılayıcı bir tavır takınıyor oluşu beni hiç rahatsız etmedi; o insanlar, adaletsizliğe karşı mücadele için her şeyi feda etmeye hazırlardı.

Alay edilmekten korkmuyorum. Ama bencilliği yüceltip onu en temel insani değerlerin üzerine koyarsam hayatımı boşa harcayacağımdan korkuyorum.

Bir yazarın 'tarafsız' veya apolitik olamayacağına inanıyorum. Eğer öyleyse, o bir korkaktır. Ya da bir yalancı.

Doğal olarak, dün olduğu gibi bugün de en büyük modern yazarların önemli bir kısmı komünisttir: Jose Saramago, Eduardo Galeano, Pablo Neruda, Mo Yan, Gabriel Garcia Marquez… Öyle hafife alınabilecek bir liste değil bu!

Başkaları için yaşamanın ve mücadele etmenin, yalnızca kendi bencil çıkarları ve zevkleri için yaşamaktan çok daha tatmin edici olduğuna inanıyorum.

* * *

Küba altmış yıldır var ve bu ülkenin insanlık için yaptıklarından dolayı ona hayranım. Küba Enternasyonalizmi, şahsen “benim komünizmim” olarak gördüğüm şeydir.

Küba'nın kalbi ve cesareti var. Nasıl savaşılacağını, nasıl kucaklanacağını, nasıl şarkı söyleneceğini, dans edileceğini ve ideallerine nasıl ihanet edilmeyeceğini bilir.

Küba ideal olan mıdır? Mükemmel mi peki? Hayır, elbette değil. Ben bu konuda ülkelerden, insanlardan veya devrimlerden mükemmellik talep etmiyorum. Kendi hayatım “mükemmel” olmaktan çok uzak. Bizim gibi ülkeler de, halklar da, devrimler de hatalar yapar, yanlış kararlar alırlar.

Mükemmellik beni gerçekten korkutuyor. Soğuk, kısır ve kendini beğenmiş bir hâl. Çileci, püriten ve bu nedenle insanlık dışı, hatta sapkın. Azizlere inanmam. Birinin çıkıp azizmiş gibi davranması asıl beni utandırıyor. Aslında bu küçük hatalar ve “kusurlar” insanları ve ülkeleri çok sıcak, bu kadar sevimli, çok insan yapıyor.

Küba Devrimi'nin genel seyri hiçbir zaman “mükemmel” olmadı, ancak o, her zaman hümanizmin en derin, en temel köklerine dayanıyordu. Küba kısa bir süre tek başına kaldığında, az çok yalnızlaştığında dahi (Castro’nun Düşünceler isimli çalışmasında aktardığı biçimiyle, Küba’ya kardeşlik elini uzatan Çin oldu) sayısız ihanetin yol açtığı acılar yüzünden kan kaybetti, çile çekti, bir miktar korktu ama gene de yolundan dönmedi, diz çökmedi, yalvarmadı, asla teslim olmadı!

İnsanların ve ülkelerin böyle yaşaması gerektiğini düşünüyorum. İdeallerini üç kuruşa satmamalı, güvende olacağım, avantaj elde edeceğim diye sevgiyi toprağa gömmemeli, her yanından kan damlayan, alay etmek için verilen ödülleri toplayacağım diye namusunu ayaklar altına almamalı. Küba'da “Patria no se vende” derler. Bu sözü şu şekilde çevirmek mümkün: “Vatan asla satılmamalı!”. Ben ayrıca insanlığın ve sevginin de satılmaması gerektiğine inanıyorum.

İşte ben bu yüzden komünistim!

* * *

İnsan oluşumuza aynı zamanda en yoksullara ve aramızdaki en savunmasızlara ihanet etmenin intihardan ve ölümden daha korkutucu olduğuna inanıyorum.

Başkalarının acılarından beslenen bir kişi, bir ülke veya kültür, tamamen ahlâksızdır.

Batı, onlarca yıldır tam olarak bunu yapıyordu. Başkalarını köleleştirerek yaşıyor, bu sayede gelişip serpiliyor, Dünyamızın yüzeyinde ve altındaki her şeyi gasp ediyor. Kolonilerindeki ve vekil devletlerindeki milyonlarca insanı ahlâkî ve mali olarak yozlaştırdı, onları utanmaz ve omurgasız işbirlikçilere dönüştürdü. Tüm kıtalarda, dünyanın hemen her köşesinde hainlerden oluşan devasa ordular kurdu, onları eğitti, bu askerlerine kendi fikirlerini aşıladı ve örgütledi.

İhanet ve nisyan, Batı İmparatorluğu'nun en güçlü silâhıdır.

Batı, insanları fahişelere ve uşaklara, reddedenleri esirlere, kölelere ve şehitlere dönüştürüyor.

Beyin yıkama, kendi fikirlerini aşılama faaliyeti gayet iyi planlanmış bir süreçtir. Rüyalar zehirlenir, idealler çamurlarda sürüklenir. Saf hiçbir şeyin hayatta kalmasına izin verilmez.

İnsanlar yalnızca telefonlar ve tabletler, arabalar ve televizyonlar gibi ellerine teslim edilen cihazlar konusunda hayal kurmaya yönlendirilirler. Gelgelelim mesajlar boştur, nihilizm yüklüdür, bu sığ mesajlar bıktırana dek tekrarlanır. Arabalar artık çok hızlıdır, fakat yolculuğun sonunda gerçekten önemli bir şey beklenmez. Telefonların binlerce işlevi ve uygulaması vardır, ancak giderek önemsiz mesajlar yayınlamaktadırlar. Televizyonlar propaganda ve entelektüel açıdan zehirli eğlenceler kusmaktan başka bir işe yaramazlar.

Hepsi büyük şirketlere kâr getirir. İtaati garanti eder. Rejimi güçlendirir. Fakat birçok yönden insanlık gittikçe fakirleşirken, gezegen neredeyse tümden yok oluşun eşiğindedir.

Güzellik yerini kan dolu görüntülere bırakır. Bilgi tükürülüp atılır, yerini ilkel pop alır. Üniversiteler denen beyin yıkama merkezleri tarafından verilen resmi görünümlü diplomalar ve onay pulları bizlere şunu söyler: “Mezun oldun: İmparatorluğa hizmet etmeye hazırsın!” Şiir bu diyarları terk etmiştir. Kitapçılar ve hayat artık şiirsizdir.

Aşk şimdi bazı “retro”, baskıcı ve modası geçmiş Hıristiyan dogmalarla bağlantılı olan pop kültür imgeleri üzerinden şekilleniyor.

Artık şurası açık ki gezegenimizin gördüğü en güçlü ve en yıkıcı güçlerin özü olan Batı sömürgeciliğiyle/Batı emperyalizmiyle ancak komünizmin boy ölçüşebileceği görülmüştür. O, tüm dünya genelinde fethedilmiş ve harap olmuş ülkelerdeki elitlerin meydana getirdikleri zalim feodal, kapitalist ve dinci çetelerle zoraki mide bulandırıcı ensest ilişkisi geliştirmiştir.

Hem imparatorluk hem de hizmetçileri insanlığa ihanet ediyor. Gezegeni mahvediyorlar, onu yakında yaşanmaz hâl alacağı gerçeğe doğru sürüklüyorlar. Orada hayat tüm anlamını yitirecek, burası kesin.

Bence gerçek bir komünist olmak şu anlama geliyor: İnsan beyninin, bedeninin ve haysiyetinin aralıksız tecavüzüne, kaynakların ve doğanın yağmalanmasına, bencilliğe ve bunun sonucu olan entelektüel ve duygusal boşluğa karşı sürekli mücadele içinde olmak.

Bu mücadelenin hangi bayrak altında verildiğinin bir önemi yok. Kızıl bayrağın üzerinde orak-çekiç mi var yoksa birkaç sarı yıldız mı var, bu önemsiz bir mesele. Bu bayraklar insanlığın ve gezegenimizin kaderi konusunda endişelenen dürüst insanlarca taşındığı sürece ben iki bayrağa da varım.

Kendilerine “komünistim” diyen insanlar hâlen daha düş görebiliyorsa, hiç sorun yok!

* * *

Batılı propagandacılar şunu söylüyorlar: “Hadi bakalım, bize mükemmel bir komünist toplum gösterin!”

Cevap veriyorum: “Böyle bir toplum yok. İnsanoğlu, daha önce tespit ettiğimiz üzere, mükemmel bir şey yaratma yeteneğine sahip değildir. Şükür ki sahip değildir!” Yalnızca dindar bağnazlar “mükemmelliği” amaç ediniyorlar. Muhtemelen dünya mükemmel ve kusursuz olsa, insanlar can sıkıntısından ölürlerdi.

Devrim, komünist devrim, bir yolculuktur; o, bir süreçtir. İnsan beynini, kaslarını, kalplerini, şiirlerini ve cesaretini kullanarak çok daha iyi bir dünya inşa etmek için büyük, kahramanca bir girişimdir! İnsanların aldıklarından fazlasını verdikleri, fedakârlıkta bulunmadan, sadece insanlığa karşı bir görevin yerine getirildiği kesintisiz bir süreçtir.

Che Guevara bir keresinde şöyle demişti: “Yapılan fedakârlıklar kimlik kartı gibi çıkartılıp gösterilmemelidir. Bunlar, yerine getirilen yükümlülüklerden başka bir şey değildir.”

Belki Batı'da bu tür kavramların yeşermesi için artık çok geç. Bencillik, kinizm, açgözlülük ve ilgisizlik, insanların çoğunun bilinçaltına başarıyla enjekte edildi. Belki de bu nedenle, tüm bu maddi ve sosyal ayrıcalıklara rağmen, Avrupa ve Kuzey Amerika’da (ve aynı zamanda Japonya'da) insanlar, çok bunalımlı ve kasvetli görünüyorlar. Başkalarının hilâfına olacak şekilde, sadece kendileri için yaşıyorlar. Giderek daha fazla maddi mal ve daha fazla ayrıcalık istiyorlar.

Kendi durumlarını tanımlama yeteneklerini kaybettiler, ama muhtemelen derinlerde bir boşluk hissediyorlar, sezgisel olarak bir şeylerin çok yanlış olduğunu hissediyorlar.

İşte bu yüzden komünizmden nefret ediyorlar. Bu yüzden rejimin propagandasıyla kendilerine sunulan kendini beğenmiş yalanlara, aldatmacalara ve dogmalara bağlı kalıyorlar. Komünistler haklı olsalardı, o zaman onlar hatalı olurlardı. “Acaba biz mi yanlıştayız” diye şüphe ediyorlar kendilerinden. Komünizm onların vicdan azabıdır, yalanların bir gün açığa çıkacağına dair korkudur.

Batı'daki çoğu insan, hatta solcu olduklarını iddia edenler bile, komünizmin ortadan kalkmasını istiyorlar. Bu insanların niyeti, komünizmi karalamak, üzerini pislikle örtmek ve onu kendi seviyelerine getirmek. Tek dertleri, onu susturmak. Çaresizce kendilerini komünizmin yanlış olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar. Aksi takdirde, yüz milyonlarca kaybedilen canın sorumluluğu onların peşini bırakmazdı. Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların ayrıcalıklarının insanlığa karşı korkunç suçlar üzerine inşa edildiğini duymak ve hatta belki kabul etmek zorunda kalacaklardı! Ayrıca ahlâkî gerekçelerle bu ayrıcalıkları kaldırmaya zorlanacaklardı (ki Batı kültürünün zihniyeti göz önüne alındığında gerçekten düşünülemez bir şey bu).

Avrupalıların çoğunluğunun Batı'nın istikrarsızlaştırdığı ülkelerden gelen mültecilere yönelik son dönemde aldığı konum, Batı'nın gerçekte ahlaki açıdan ne denli geçersiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Avrupa, temel etik yargılardan yoksundur. Mantıklı düşünme yeteneği silinip gitmiştir.

Ama dünyayı hâlen daha Batı yönetiyor. Daha doğrusu, onun kolunu bükerek felakete doğru sürüklüyor.

Batı emperyalizminin mantığı basittir: “Tecavüz edip yağmalayalım, zira bunu biz yapmazsak başkaları yapar! Herkes aynıdır. Kılını kıpırdatmamanın kimseye hayrı olmaz. Yaptığımız şey insan doğası için çok önemlidir.”

Oysa yaptıklarının zerre bir değeri ve önemi yoktur. Batı dünyasının ve kolonilerinin dışında birçok yerde daha iyi davranışlara sahip insanlar gördü. İşkencecilerinden ve hapishanelerinden, o imparatorluktan yalnızca birkaç yıl uzaklaşmayı başardıklarında bile çok daha iyi davranışlar sergileyebiliyorlar. Ancak genellikle çok uzun süre uzaklaşmalarına izin verilmiyor: İmparatorluk, özgürlüğü hayal etmeye cesaret edenlerin başına o güçlü yumruğunu hemen indiriverir. İsyancı hükümetlere karşı darbeler tertipler, ekonomileri istikrarsızlaştırır, “muhalefeti” destekler veya o ülkeleri doğrudan işgal eder.

Suçlu Batı İmparatorluğu çökerse, insanların büyük eşitlikçi ve şefkatli toplumlar inşa etme yeteneğine sahip olacağı, hâlâ görmeye istekli olan herkes için kesinlikle açık olan bir gerçekliktir.

Bunun son olmadığına inanıyorum. İnsanlar beyin yıkama faaliyetlerinin ağır etkisinden ve tüm o uyuşukluktan kurtuluyorlar, perdeleri bir bir yırtıyorlar.

Yeni, güçlü anti-emperyalist ittifaklar kuruluyor. 2016 yılı zerre umut vermeyen 1996 yılından çok farklı.

Savaş, insanlığın hayatta kalması için veriliyor.

Bu, klasik bir mermi ve füze savaşı değildir. Bu, sinirlerin ve ideallerin, hayallerin ve bilginin savaşıdır.

Uruguaylı büyük yazar ve devrimci Eduardo Galeano, ölmeden önce bana şunları söyledi: “Dünya pek yakında o eski bayrakları tekrar göndere çekecek!”

İşte şimdi olan bu! Latin Amerika, Afrika ve Asya'da, eski Sovyetler Birliği'nin hemen hemen her yerinde ve Çin'de insanlar daha az değil, daha fazla komünizm talep ediyorlar. Komünizme her zaman adıyla hitap etmiyorlarsa da özünü talep ediyorlar: özgürlük ve dayanışma, tutku, şevk, dünyayı değiştirme cesareti, eşitlik, adalet ve enternasyonalizm.

Kazanacağımızdan hiç şüphem yok. Ama aynı zamanda, biz bunu yapmadan önce imparatorluğun tüm kıtaları kana bulacağından şüpheleniyorum. Batılıların yönetme ve kontrol etme arzusu, patolojiktir. Dizlerinin üstüne çökmek istemeyen milyonlarca insanı öldürmeye hazırlar. Yüzyıllar boyunca zaten yüz milyonları öldürdüler. Ve milyonlarcasını daha feda edecekler.

Ama bu sefer durdurulacaklar.

Buna inanıyorum ve başkalarıyla omuz omuza, bunun gerçekleşmesi için gece gündüz çalışıyorum.

Çünkü bu, benim görevim…

Çünkü ben bir komünistim!

Andre Vltchek
13 Mayıs 2016
Kaynak

21 Eylül 2021

, ,

Fedailer


Halkın Fedaileri, Mart 1971’e dek bu ismi kullanmadı. Örgütü, geçmişi altmışların başlarına ve ortalarına dek uzanan iki ayrı grup kurdu.[1]

İlk grup, 1963 sonlarında Tahran Üniversitesi’nde okuyan beş öğrenci tarafından kuruldu: Bican Cezeni, Abbas Surki, Ali Ekber Farahani, Muhammed Aştiyani ve Hamid Eşref. Örgütün en önemli ismi olan Bican Cezeni, ellilerin ortasından itibaren birkaç kez hapse girip çıkmış, üniversitede siyaset bilimi okuyan bir isimdi.

1937’de Tahran’da dünyaya gelen Cezeni, liseyi aynı şehirde tamamladı. Bir süre Tude’nin gençlik hareketi içinde çalışan Cezeni, partiden ayrıldı ve kendi örgütünü kurdu. Sonraki yıllarda on beş yıl hapse çarptırıldı. Bu süreçte Surki de eski bir Tude üyesiydi ve o da üniversitede siyaset bilimi okuyordu. Mazenderan eyaletinde doğup büyüyen Surki, üniversite eğitimi için Tahran’a gitti. Safai Farahani, aslen Gilanlıydı ve okulda mühendislik eğitimi alıyordu. Diğer isimlerle Tahran Üniversitesi’nde tanıştı. Sonraki yıllarda Hukuk eğitimi alan Aştiyani, 1934’te Tahran’da doğmuştu. Diğer tüm kurucu isimlerden yaşça büyük olan Aştiyani, askerliğini yaptığı için hafif silâhların kullanımı ve bakımı konusunda yoldaşlarına dersler verdi. Sonrasında zaten Fedailer, asker olan isimleri örgütlediği için bu türden bir eğitime ihtiyaç kalmadı. Şah ve ordudaki büyüme sayesinde gerilla hareketi de büyüdü.

Örgütün en küçük kurucusu olan Eşref ise mühendislik okuyordu. 1946’da Tahran’da doğan Eşref, lisede Halil Maliki’nin partisine girmişti. 1964’te girdiği üniversitede diğer örgüt kurucularıyla tanıştı. Bu beş isim gibi sonradan örgüte katılacak öğrencilerin aileleri genelde orta sınıfa mensuptu.

Örgütün kuruluşundan dört yıl sonra SAVAK örgüte sızdı. Bunun üzerine Surki ve Cezeni dâhil on dört kişi tutuklandı. Tutuklamalardan kaçma imkânı bulan Eşref, örgütü ayakta tutmaya yetecek kadrolar buldu. Bu esnada Safai Farahani ve Aştiyani, Lübnan’a kaçtı ve burada Fetih içerisinde on dört yıl faaliyet yürüttü. Sonrasında Tude’nin ilk genel sekreteri ve partinin Ortadoğu faaliyetlerinden sorumlu ismi olan Radmaneş’in yardımıyla ülkesine dönüp Eşref’le birlikte çalışmaya başladı.

Tude merkez komitesi, bu izinsiz yardımı işitince Radmaneş’i görevden aldı ve İrac İskenderi’yi partinin birinci sekreteri yaptı. Cezeni ve Surki gibi ilk Cezeni örgütüne mensup diğer isimler, Nisan 1975’e dek hapiste kaldılar. Bu isimler “kaçmaya çalışırken” vurulup öldürüldüler. Cezeni, Halkın Fedaileri’ni örgütleyen isim değilse de kendisi örgütün “fikri babası” kabul edilir.

Halkın Fedaileri’ni meydana getiren ikinci grupsa Meşhed’den Tahran’a gelmiş olan iki üniversite öğrencisi tarafından oluşturuldu. Grubun asıl kurucusu olan Mesud Ahmedzade, yirmilerin başından beri Pehlevilere yönelik muhalefetleriyle Meşhed’de nam salmış entelektüel bir aileden geliyordu. Aile, 1949’dan itibaren Musaddık’a destek vermiş, her daim Milli Cephe ve Kurtuluş Hareketi ile ilişkide olmuştu.

Mesud Ahmedzade: Bir Strateji ve Bir Taktik Olarak Silahlı Mücadele

Meşhed’de lise okurken Ahmedzade, Müslüman Öğrenci Kulübü’nü kurdu. Bu örgüt, sonradan Milli Cephe’ye katıldı ve Şah karşıtı dinî gösterilerde yer aldı. Altmışların ortalarında Tahran’daki Aryamehr Üniversitesi’nde matematik okurken Ahmedzade Marksist oldu. 1967’de Che Guevara, Regis Debray ve şehir gerillası savaşı teorisini geliştirmiş olan Brezilyalı devrimci Carlos Marighella’nın çalışmalarını okuyup tartışmak amacıyla gizli bir yapı meydana getirdi. 1970’te Ahmedzade, örgüt için ilk temel teorik çalışmasını yazdı.

Ahmedzade’nin yakın arkadaşı olan Emir Perviz Puyan da arkadaşının hikâyesine benzer bir hikâyeye sahipti. Meşhed’de lise eğitimini alırken Milli Cephe’ye katılan Puyan, dinî örgütlenmeler içinde çalıştı. Altmışların ortasında Tahran’daki Milli Üniversite’de okurken Marksist oldu. Bilhassa Castro’dan etkilenen Puyan, 1970 yılında bu iki örgütün yolu kesişti. İlk örgüt, Halkın Fedaileri’nin “kırdaki gücünü”, ikincisi “şehir gücünü” teşkil etti. Liderlerinin önemli bir bölümü eski Tude üyesi olan Cezeni, örgütü birleşme görüşmeleri esnasında hayatta karşılığı olan, ayakları üzerinde duracak bir örgütün önemi üzerinde dururken, büyük kısmı eski Milli Cepheli olan Ahmedzade örgütü, kitlelerin kendiliğinden eylemleri ve kahramanlık üzerine kurulu devrimci eylemlerin oynayacağı role vurgu yaptı. Eşref’in sunduğu özete göre tartışmadan galip çıkan Ahmedzade’nin ekibi oldu:

“Onca görüşmenin ve tartışmanın ardından, toplumun tüm kesimlerine polis sızdığı için, kitleler içinde çalışmanın ve büyük örgütler kurmanın imkânsız olduğuna dair bir sonuca ulaştık. Bu noktada en acil görevimizin, küçük hücreler kurup baskı ortamını ortadan kaldırmak için düşmana saldırılar düzenlemek ve kitlelere silâhlı mücadelenin yegâne kurtuluş yolu olduğunu ispatlamak olduğuna karar verdik.”[2]

Puyan da bu konuda benzer şeyler söylüyordu:

“Anti-emperyalist hareketin yaşadığı yenilgi sayesinde gericiler faşist bir devlet kurdular, muhalif örgütleri yok ettiler, oportünist unsurları kendi saflarına çektiler. Devrimci aydınlarla kitleler arasında sağlam bağların olmadığı bir durumda biz sudaki balık değil, bizi tehdit eden timsahlarla çevrili, yapayalnız bir balığız. Terör, baskı ve demokrasinin yokluğu, bizim işçi örgütleri kurmamızı imkânsızlaştırmıştır. Zafiyetimizin bize yaptığı kötü büyüyü bozmak ve halka eylem konusunda ilham vermek için bizim devrimci silâhlı mücadeleye başvurmamız gerekmektedir. […] Proletaryayı onu boğan kültürden kurtarmak, zihnindeki küçük burjuva fikirleri temizlemek ve ideolojik cephaneyle kuşandırmak için halkın güçsüz olduğuna dair yanılsamayı ortadan kaldırmalıyız.”[3]

Dolayısıyla Halkın Fedaileri’nin temel tezi oldukça basitti: gerilla savaşı, daha fazla gerilla savaşı. Tude ve Milli Cephe’nin yaşadığı yenilgiler, Castro, Giap ve Mao’nun elde ettiği zaferler, aynı zamanda Latin Amerikalı gerillaların yeni oluşturdukları güven, genç İranlı aydınlar üzerinde canlandırıcı bir etkiye yol açmıştı.

Basit stratejisini formüle ederken örgüt, başka örgütleri de eleştirmekteydi. Milli Cephe’nin ve Kurtuluş Hareketi’nin küçük burjuva tabela örgütler olduğunu söyleyen Fedailer, bu tür yapıların barışçıl yoldan değişim konusunda kitlelere sahte bir umut aşıladığını söylediler.[4] Bir yandan da Devrimci Örgüt gibi Çin yanlısı örgütleri, Mao’yu İran’a “mekanik bir tarzda” uyguladıkları, son on yıl içerisinde İran’ın feodal toplum olmaktan çıkıp tümüyle Batı’ya bağımlı kapitalist bir toplum hâline geldiği gerçeğini dogmatik bir yaklaşımla redde tabi tuttukları ve asıl tehdidin Amerika değil de Sovyetler olduğunu söyleyen anlayışı eleştirmeden kabul ettikleri, ayrıca silâhlı mücadeleden söz edip diğer taraftan “önce sağlam, geçerliliği olan bir politik parti kuralım” anlayışı üzerinden bu mücadeleyi erteleyip durdukları için eleştirdiler.[5]

Tude’yi ise daha kapsamlı bir eleştiriye tabi tuttular.[6] Kırklarda işçileri örgütlediği, ellilerde birçok şehit verdiği için Tude’ye saygı duymalarına karşın Fedailer, bu partiyi Sovyetler’i körü körüne takip ettiği, Stalin’i alelacele çöpe attığı, ayrıca bilhassa Azerbaycan ve Kürdistan’daki “milli sorun”u önemsemediği için eleştirdiler. Fedailerin iddiasına göre Tude, kırklarda köylü hareketinden uzak durmuş, milli burjuvaziye fazla önem vermiş, buradan da devrimin halkçı demokratik değil milli demokratik bir devrim olacağına ilişkin yanlış bir sonuca ulaşmıştı. Her şeyin ötesinde Fedailerin iddiasına göre Tude, silâhlı mücadeleyi değil politik mücadeleyi öne çıkartıyor, sendikacılığı devrimci militanlığın önüne koyuyor, örgütün hayatta kalmasına kahramanca eylemliliğe göre daha fazla önem veriyor, devrimci komünist faaliyeti parlamenter reformizmin altında eziyordu. Tude, verdiği cevapta tüm sosyalistlerin görevinin Marksizmin kalesi olan Sovyetler Birliği’ni desteklemek olduğunu, milli burjuva devrimini sosyalist bir işçi devrimine hızla evriltmekle ilgili sözlerin Trotsky’nin “sürekli devrim” anlayışına benzer bir anlayıştan beslendiğini söyledi.

Fedailerse Tude’nin İran burjuvazisini küçümsediğini, sonuçta da yaklaşan devrimin gerçek niteliğini anlamadığını düşünüyorlardı. Tude’nin analizine göre Fedailer, sanayi proletaryasındaki sınıf bilincini dikkate almıyor, bu sebeple başarılı bir politik mücadeleyle ilgili ihtimalleri gözardı ediyorlardı.

Tude’nin görüşüne göre en önemli mesele şuydu: gerilla mücadelesi, her zaman disiplinli bir devrimcinin varolduğu, “nesnel” koşulların olgunlaştığı koşullarda silâhlı mücadele verilmesi gerektiği üzerinde duran Marx, Lenin ve Bolşeviklerle değil, “yaşasın ölüm” diyen, “eylemli propaganda”dan söz eden on dokuzuncu yüzyıl anarşistlerinin ve Bakunin’in çizgisiyle örtüşen bir mücadeleydi.[7]

Bu tespitler karşısında yılmayan Halkın Fedaileri, gerilla savaşı ile ilgili hazırlıklara başladı ve kır ekibini dağlarda üs kursun diye Gilan’a gönderdi. Gilan’ın seçilmesinin sebebi, buradaki sarp dağların ağır zırhlı araçların geçişine izin vermemesi, bir de ormanların hava saldırılarına mani olacak olmasıydı. Asıl nedense bölgedeki köylülerin yirmilerdeki Cengelî hareketinden, hatta 1850’lerdeki Babi ayaklanmasından beri önemli bir devrimci geleneğe sahip olmasıydı. Kır ekibinin ilk planlarını yürürlüğe koyması için kapsamlı bir hazırlık çalışması yürütmesi, dağ çobanlarıyla birlikte yaşaması, köylerle temas kurması, yerel halk içinden savaşçılar örgütlemesi gerekiyordu.

Fakat bu planlar, Şubat 1971’de Fedai sempatizanlarından birini Siyahkel köyündeki jandarmaların tutuklaması üzerine suya düştü. Tutuklanan kişiden önemli bilgilerin işkenceyle alınacağını bilen gerillalar, karakola saldırıp arkadaşlarını kurtarmaya karar verdiler. Saldırının haberini alan Şah, bu gelişmeyi ciddiye aldı ve başında kardeşinin bulunduğu, komandolardan, helikopterlerden ve polis ajanlarından oluşan bir seferi kuvveti bölgeye gönderdi.

Üç hafta süren insan avının ardından ordu, tüm gerilla birliğinin imha edildiğini, on kişinin öldürüldüğünü açıkladı. Askerî açıdan başarısız olmasına rağmen Fedailer, tüm Pehlevi rejimini küçük ama kararlı insanlardan oluşan bir birliğin korkutabileceğini halka gösterme, böylelikle propaganda düzleminde büyük bir zafer elde etme imkânı buldular. 8 Şubat (19 Bahman), İran tarihine gerilla hareketinin doğum tarihi olarak kaydoldu.

Siyahkel olayının önemine bir kez daha işaret edercesine devlet, sonrasında bir dizi ağır tedbir aldı. Gerillalara karşı propaganda savaşı başlattı, onları “ateist”, “Tude ajanı”, “FKÖ’nün ve Arap emperyalistlerin oyuncağı” olmakla suçladı. Tahran’da Fedailerle bağı bulunmayan elli bir solcu aydını hapse attı. Tahran’daki üniversiteleri bir hafta süreyle tatil etti. Avrupa ve Kuzey Amerika’da faaliyet yürüten İranlı Öğrenciler Konfederasyonu’nu yasakladı. Devlet, aynı zamanda memur maaşlarına zam yaptı ve o yılı Memur Yılı ilân etti, asgari ücreti yükseltti, dahası, bir sonraki yıl 1 Mayıs’ın tüm İran genelinde İşçi Günü olarak kutlanacağını açıkladı.

Siyahkel’i takip eden dokuz ay boyunca girdiği bir dizi silâhlı çatışmada SAVAK, Fedailerin kurucu üyelerinin neredeyse tamamını tutukladı ya da katletti. Hamid Eşref gibi hayatta kalabilen Fedailer, mücadeleye devam ettiler. Tahran’da, Tebriz’de, Reşt’te, Gurgan’da, Kazvin’de ve Enzeli’de yeni insanlar örgütlediler. Yeraltında iki gazete çıkarttılar.

1975 sonunda Fedailerle devlet arasındaki mücadele açmaza girdi. Devlet, çok sayıda gerillayı öldürme, “ateist teröristler”e karşı saldırgan bir propaganda savaşı yürütme, en önemlisi de hareketi üniversite kampüsleriyle sınırlı tutma, Halkın Fedaileri ise ağır kayıplarını giderme, devlet kurumlarına saldırma, çok sayıda kahramanlık isteyen eyleme imza atma konusunda başarılı oldu.

Süreç içerisinde Fedailer ikiye bölündü. Çoğunluk grubuna, 1976 ortalarında öldürülene dek Hamid Eşref liderlik etti. Eşref’e göre kitlesel ayaklanmanın fitili ateşlenene dek silâhlı çatışmalara devam edilmeliydi. Azınlık grubu ise silâhlı çatışmalardan uzun durulması, politik faaliyetlerin bilhassa fabrika işçileri içindeki çalışmaların artırılması ve Tude ile sıkı bağlar kurulması gerektiğini söylüyordu.

1976 yılının ortalarında azınlık grubu Tude’ye bağlandı, “eylemli propaganda” teorisini eleştirip onun Marksizmden sapma olduğunu söyledi. Ardından da Fedai Gerillalarından Ayrı, İran Tude Partisi’ne Bağlı Grup adında bir yapı meydana getirdi.[8] Her iki örgüt, silâhlarını muhafaza etti. Devrim başladığında ise Pehlevi devletinin askerî gücüne karşı koymak için yanıp tutuşan iki deneyimli silâhlı örgüt olarak sahneye çıktı.

Ervand Abrahamian

[Kaynak: Iran Between Two Revolutions, Princeton University Press, 1982, s. 483-489.]

Dipnotlar:
[1] Fedai’nin kısa tarihi için bkz. Kar (İş), 1979 devrimi sonrası Halkın Fedaileri’nin yayın organı; Nabard-i Khalq (Halkın Mücadelesi), 1979 devrimi sonrası Halkın Fedaileri’nin teorik dergisi; Feda’i Organization, “Hasht Sal Mobarezeh-i Masalehaneh” (Silâhlı Mücadelenin Sekiz Yılı) (Tahran, 1979), s. 1-29; Feda’i Organization, “Tarikheheh-i Sazman-i Cherikha-yi Feda’i” (Fedai Örgütünün Kısa Tarihi) (Tahran, 1969), s. 1-28; Feda’i Organization, “Tahlil-i Yek Sal-i Mobarez” (Mücadelenin Bir Yılının İncelenmesi) (n.p., 1974), s. 1-24; Y. Zarkar, Khaterat-i Yek Cherik dar Zendan (Mahpus bir Gerillanın Hatıratı) (Tahran, 1973), s. 1-241; A. Dehqani, Hamaseh-i Moqavemat (Direniş Destanı) (n.p., 1974), s. 1-248.

[2] H. Ashraf, Jam'iband-i Seh Saleh (Üç Yılın Değerlendirmesi) (Tahran, 1979), s. 92.

[3] A. Poyan, Zarurat-i Mobarezeh-i Mashalehaneh va Rad-i Teor-yi Baqa [Silâhlı Mücadelenin Zorunluluğu ve Hayatta Kalma Teorisine İtiraz) (n.p., 1972), s. 7-9.

[4] B. Jazani, Tarikh-i Siy Saleh-i Iran (İran’ın Otuz Yıllık Tarihi) (Tahran, 1979), s. 69-89.

[5] “The Thoughts of Mao and Our Revolution,” Nabard-i Khalq, Sayı. 2 (Mart 1974), s. 38-48.

[6] Jazani, Tarikh-i Siy Saleh, s. 8-67; Feda’i Organization, “Vdam-i Inqilab-i 'Abbas Shahriyar” (Devrimci Abbas Şehriyar’ın İdamı) (n.p., 1974), s. 71-142; 'A. Nabdel, Azerbaijan va Masaleh-i Melli (Azerbaycan ve Ulusal Sorun) (n.p., 1973), s. 18-32.

[7] F. Javan, Cherikha-yiKhalq Cheh Megunyand (Gerillalar Ne Söylüyor?) (n.p., 1972), s. 1-83; E. Tabari, “This Is Not Marxism-Leninism,” Donya, 12 (Güz 1971), s. 31-41; N. Kianouri, “On Methods of Struggle,” Donya, 1 (Temmuz 1974), s. 1-10; “A Message to the Feda’i,” Donya, 1 (Kasım 1974), s. 1-7.

[8] T. Haydar-Begundi, Teor-yi “Tabligh-i Masalehaneh” Enheraf Az Marksism-Leninism (“Silâhlı Propaganda” Teorisi Marksizm-Leninizmden Sapmadır) (n.p., 1978), s. 1-81; Feda’i Munsh'eb, “Zindehbad Hizb-i Tudeh” (Yaşasın Tude Partisi) (Tahran, 1978), s. 1-15.

20 Eylül 2021

,

Seçim Mücadelesi

Ermeni Marksizminin lideri Stepan Şaumyan bu yazısında 1906’daki durumu, 1905 Rus Devrimi bağlamında, Ermeni Ulusal Parlamenter Meclis seçimleri üzerinden izah ediyor (bu meclis, 1917 Şubat Devrimi sonrası kurulan tüm Rusya meclisi ile karıştırılmamalıdır.) Burada Ulusal Kurucu Meclis’e atıfta bulunulmaktadır. Şaumyan ve başka isimler, Taşnakları samimiyetsiz seçim taktiği ve Ermeni halk kitlelerini devrimden uzaklaştırdıkları için eleştirmişlerdir. Diğer tüm politik partilerin protesto edip delege göndermedikleri mecliste Taşnaklar 57 koltuğun tamamını ele geçirmişlerdir.

* * *


Ulusal Kurucu Meclis için yapılan delege ve vekil seçimi devam ediyor. Ermeni toplumu, Ermeni partileri ve Ermeni basını, bu seçim meselesiyle meşgul. Siyaset sahnesinde iki parti rekabet ve mücadele ediyor: Taşnaklar ve Mshakçılar.[1]

Bu kavgada hangi fikirler, sloganlar ve yöntemler öne çıkıyor? Bu partiler, hangi toplumsal katmanları ve sınıfları temsil ediyorlar? Hangi idealler ve amaçlar uğruna sallıyorlar kılıçlarını?

Zavallı Ermeni toplumu! Zavallı Ermeni partileri! Böylesi bir zamanda, Rusya’nın devrime tanıklık ettiği böylesine muhteşem günlerde, seçimlerde ortaya konduğu biçimiyle, bu topraklarda yaşayan “aydın” insanlar sosyo-politik açıdan böylesine bir hamlığı, fikir yoksunluğunu ve kısırlığını nasıl gösterebilirler?

On dört-on beş yıl önce bir yandan Mshakçıların diğer yandan Yeni Yüzyılcıların[2] katıldıkları, Katolikos[3] (patrik) seçimlerinde bu seçime kıyasla daha fazla polemiğe daha fazla mücadeleye tanık olunmuştu. O seçim, toplumsal açıdan ve ideolojik içerik açısından çok daha anlamlıydı.

Kadetçi liberal Mshakçılarla sözde sosyalist Taşnaklar arasında süren sert kavgada ülkü ve slogan namına bir şey bulamazsınız. Mücadeleye esas olarak hizipler ve şahıslar yön veriyor. Mücadele biçimleri açısındansa bu kavga, oldukça korkutucu ve şaşılacak cinsten.

Bu insanlar kutsal hiçbir şeyi tanımıyorlar. Durmadan birbirlerine yumruk sallıyorlar, şiddete başvuruyorlar, hileli yollara tevessül ediyorlar. Kavga edenler, bundan gayrı ikna edici tek bir argüman bile öne süremiyorlar. Taşnakçılara bağlı yeniçeriler, Rus zulmünün elindeki asker ve polisten sayıca fazlalar. Rus zulmüne bağlı bürokrasi, meclis seçimleri esnasında bu kadar şiddet ve güç uygulamamıştır, oysa bu şiddeti ve gücü bugün bizim ulusal Taşnak bürokrasimiz uyguluyor.

Korkunç bir durum bu!

Bu olaylar, sadece şehirlerde değil, elimizden çıkmış köylerde, hatta Tiflis ve Bakû gibi ünlü “başkent”lerimizde cereyan ediyorlar.

Bunca yaşanan olayın sebebi nedir peki?

Her şeyden önce Ulusal Kurucu Meclis, yukarıdan gelen talimatla kurulmuş bir yapıdır ve bu kurum, Taşnakların yumrukları ve hançerleri ile gasp edilmiştir. O, neticede bilinçli bir halkın iradesiyle doğurduğu veya halkın talebi sonucu oluşmuş bir yapı değildir. Bir de buna iki karşıt görüşe sahip olmalarına karşın mücadele içerisindeki iki partinin aynı toplumsal katmanın, aynı sınıfın temsilcileri olduğu gerçeğini eklemek gerekir. Neticede iki parti arasında toplumsal-ideolojik zeminde herhangi bir ciddi mücadele cereyan edememektedir. Birbirlerine durmadan küfretseler de Mshakçılar ve Taşnaklar aynı madalyonun iki yüzüdür, ikisi de aynı burjuvazinin evladıdır. Aralarındaki tek fark, bir tarafın yüzünde sevecen bir gülümseme, diğerinde yumruk ve barut olmasıdır.

On-on beş yıldır Bayrak[4], Mshakçıların başka dilde çıkarttıkları yayın organı olarak faaliyetlerine devam etmektedir. Birbirlerine zerre zarar vermeksizin, aynı burjuva çalışmaya hizmet sunmuş, Kafkas Ermenileri içerisinde ortaya çıkan her bir bağımsız devrimci faaliyeti boğmak için uğraşmış, Ermeni işçilerin ruhunu ve bilincini zehirlemiştir. Bugün iki örgüt, aynı meydanda bir araya geldi, hizip çıkarları ve o sefil kişisel hesapları adına kavgaya tutuştu, körelmiş, pas tutmuş kılıçlarını salladı, birbirlerini kesti.

Peki bu yaşananların Ermeni halkına ne faydası oldu, bu insanların içinden gelen isimlerle bir kurucu meclis kurulsa ne olur, kurulmasa ne olur? Ortaya çıkacak sonucu şimdiden tahmin etmek güç olmasa gerek.

Taşnaklar yumruklarıyla Ermenistan’taki tüm hayata hükmetmek, her yanda askerî diktatörlük tesis etmek, tüm ulusal kurumları ele geçirip yardakçıları için onların göbek bağlamasını sağlayacak iş imkânları yaratmak istiyorlar. Tüm bu işlerin üstesinden geleceklerine hiç şüphe yok, biz onların bunu yapabileceğine inanıyoruz.

Biz okurlarımızın bir an oturup şunu düşünmelerini istiyoruz: Ermeni gerçeği dâhilinde sosyal demokrasinin geleceği konusunda hiç bu kadar iyimser olmamıştık, Taşnakların elde edecekleri “zaferler”e dair korkularımız hiç bu kadar cılız olmamıştı.

Bir yandan bu seçimlerde tanık olduğumuz her şeyin, diktatörlük döneminde Taşnak partisinin oynamak zorunda olduğu rolün, diğer yandan da Ermeni işçi sınıfındaki artan sınıf bilinci ve onun içinde biriken o muhteşem gücün, kibirli Taşnakların eli kulağında olan, o utanç verici mağlubiyetlerini güvence altına alacağını düşünüyoruz.

Askerî diktatörlük, gebermekte olan bürokrasinin ağzından dökülen son söz olacaktır: aynı askerî diktatörlük, ulusal Taşnak bürokrasisinin de son sözü olacaktır.

Stepan Şaumyan
1906
Kaynak

[Kaynak: Complete Collected Works, H. 1 (Yerivan, Ermenistan, 1975), s. 302-305.]

Dipnotlar:
[1] Taşnaklar Ermeni Devrimci Federasyonu’nu, Mshakçılar ise 1872-1920 arası dönemde Tiflis’te yayınlanan Mshak (Emekçi) gazetesi etrafında örgütlenmiş politik örgütü ifade ediyor.

[2] 1883-1916 arası dönemde Tiflis’te çıkan Yeni Yüzyıl («Նոր դար») dergisi etrafında örgütlenmiş Ermeni liberal milliyetçiler.

[3] Ermeni Apostolik Kilisesi’nin dinî lideri.

[4] Taşnakların parti gazetesi.