17 Eylül 2010

, ,

Irak’ta İslam ve Sol


Irak’ta İslam’ın Sünni ve Şii kollarına ayrışmış olması, siyaset ve toplum dâhilinde hayatî bir rol oynar ve özellikle bu ayrım, sola yönelik alınan tavırlarda etkin bir konuma sahiptir.

Sünni İslam, Osmanlı döneminden beri devletin ve devlet kurumlarının resmî dinidir. Ana akım Sünnilik, Sünni yöneticilerin hâkimiyetindeki başarılı rejimlerin sadık birer takipçisidir.

Muhalif Sünni İslam, özelde Müslüman Kardeşler, ülkede hayli zayıftır ve esas olarak Musul bölgesinde mevcuttur. On dokuzuncu yüzyıl sonunda Cemaleddin Afgani ve Mısır’da Muhammed Abduh ile birlikte zuhur eden reformist İslam, aydınlar arasında belli bir etkiye sahipse de, genel anlamda marjinal bir eğilim olarak kalmıştır.

Hükümet dışı tutulan Şii İslam’ı özerkliğin tüm imkânlarından faydalanmayı bilmiştir. Kutsal şehirler Necef ve Kerbela, ayrıca Bağdat’ın kenar mahallesi olan Kadhem, müçtehidler ve saygın ailelerden oluşan bir ağ tarafından idare edilmiştir. Eleştirinin ve muhalefetin kaynağı olarak bu kesim, Osmanlı döneminden yirminci yüzyıla geçişte Irak siyasetinde önemli bir rol oynamıştır. Muhalefetin halkçı ifadeleri, gösteriler ve isyanlar bu bölgelerden başlamışlardır. Şii din kurumu aynı zamanda güneyin kabile liderleri ile yakın ilişkiler kurmuş, kimi vakit bu kabilelerin (özellikle otuzlarda) gerçekleştirdikleri ayaklanmalara iştirak etmiştir. Bir tür cemaat ve kurumsal yapı olarak Şiilik, yirminci yüzyıl süresince, Irak siyasetinde hayatî önemi haiz bir motor güçtür.

Sol

Irak solundan kasıt esas olarak Irak Komünist Partisi’dir. Zirvede olduğu kırklı ve yetmişli yıllar arasında bu parti komünalizmden ziyade, belli bir tür ideoloji zemininde durarak, dine dayalı siyasete özgü himaye anlayışı üzerinden, Irak toplumunun farklı katmanlarına nüfuz edebilmiştir. Ayrıca soldan sayılan diğer bir örgüt olarak Ahali Grubu zamanla Millî Demokratik Parti’ye evrilmiş, Kamil Çadırcı gibi aristokrat isimlerin liderliğindeki modern burjuvazinin ve liberal asillerin partisi hâline gelmiştir.

IKP 1933’te kurulur, büyük ölçüde ülkenin güneyindeki Basra ve Nasıriye gibi Şii merkezlerindeki solcu faaliyetin farklı akımlarını biraraya getirir. Partinin kuruluşu öncesi bölgede solcu/bolşevik oluşumlar faaldir, Bağdat’ta ise İran’daki Sovyet kadrolarının itkisi ile Basra üzerinden belli bir çalışmanın yapıldığı bilinmektedir.[1] Sözkonusu bölgelerde dinle ilgili genel değerlendirmelerde kimi çelişkiler mevcuttur. Yirmilerde ve otuzlarda, Hüseyin Rahhal gibi isimlerin etrafında toplaşmış olan Iraklı marksist çevreler militan düzeyde din karşıtıdırlar ve dini “kitlelerin afyonu” olarak görmektedirler.[2] Diğer yandan Sovyetler ise Ortadoğulu ve Hindistanlı Müslümanların sömürgecilerin tabileri olarak zalimlere karşı kendi dinî kimlikleri adına ayağa kalkmaya çağırmaktadır. İran’daki Sovyet ajanları Kum’da ve Irak’taki kutsal şehirlerde “Ulema Birliği” kurmaya çalışırlar ama bu çaba başarısızlıkla sonuçlanır. Muhammed Sadr ve Muhammed Halisi gibi önde gelen müçtehidlerin oğulları bolşevizmin etkisi altına girerler. Buradaki ideolojik ilgi, esas olarak, bolşevizmi Britanya emperyalizmine karşı mücadelede bir yardım kanalı olarak görmenin ötesine geçmez.[3] Nihayetinde müçtehidler, bu türden bir karışma ihtimalinden kendilerini ısrarla uzakta tutarlar.

Giderek olgunlaşan IKP, sonraları dinle uğraşmaktan vazgeçip, onu görmezden gelme siyaseti güder. Kifahu’ş Şab isimli parti gazetesinde 1935’te yayımlanmış bir bildiride, partililerin halkla din konusunu tartışmamaları istenir, zira “halk bu türden bir meselenin açıktan tartışılması için gerekli bakış açısından yoksundur.”[4] İlerleyen süreçte bu, IKP siyasetinin ana eksenini teşkil eder.

Fiiliyatta Şii bölgelerinden destek gören komünistler, faaliyetlerini ve kitleleri harekete geçirme planlarını Şii törenleri, özellikle Şehid Hüseyin için yas tutulan Aşura ve Arbain gibi kimi ayinlerle ilişkilendirirler.[5] İran’daki İslamî devrimcilerden komünistlere kadar birçok radikal hareket, kendi davalarını Hüseyin’in şehadeti ile tanımlama gayreti içinde olmuşlardır.[6]

Sola Yönelik İslamî Cevap

Ekseriyetle sadık bir cemaat olan Sünni İslam, komünizmi ve solu şeriata zıt iktisadî programlara sahip birer Allah’sız bidat olarak görüp reddetmişlerdir. Irak’ta pek taban bulamamış iki muhalif Sünni politik örgüt olarak Müslüman Kardeşler ve Hizbu’t Tahrir solu esas rakipleri ve hasımları olarak görmüşlerdir. Şii ulema ve otoriteler aynı ölçüde komünizme düşmandırlar. Oysa komünizm, görece daha yakın bir ilişki kurup farklı düzeylerde Şii gerçekliğine daha fazla karışmıştır. Şii şehirleri ve bölgeleri, aynı zamanda Bağdat ve civar mahalleler, özellikle partinin görece daha faal olduğu ellili ve altmışlı yıllarda, IKP’ye ciddî destek sunmuşlardır. Komünistler halk mücadelelerini içeriklendirirlerken, şehadetle ilişkili kimi Şii sembollerine ve törenlerine başvurmuşlar, Şii azizlerini öne çıkartmışlardır. Bekir Sadr gibi kimi Şii din adamları modern iktisat ve felsefe çalışmalarına yönelmişler, bu isimler komünistlerin söylemine rakip kimi söylemler geliştirmişler, bir yandan da marksist teoriye ait kimi temaları İslamî lügate dâhil etmişlerdir. Aynı ölçüde modern politik Şii partileri, özellikle Dava, komünist örgütlenme ve kitleselleşme modellerini benimsemişlerdir. Şimdi bu sürecin niteliksel yönlerini ayrıntısı ile ele alalım.

Komünistlerin Kitle Tabanı Olarak Şii Bölgeleri

IKP tarihinin önemli bir bölümünde Şiiler ve Kürdler parti içinde önemli nüfusa sahip olmuşlardır. Toplumun görece üst kademelerindeki ağırlığı partiye yansıtılmış olan Sünni kesim liderlik düzeyinde belli bir denge konumundadır.[7] Bu konuda birbirinden farklı açıklamalar yapılmaktadır.

Irak tarihi üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlü, merhum Hanna Batatu[8], bu olguyu özellikle Necef gibi birçok Şii bölgesinde zenginliğin ve sefaletin en uç biçimleriyle kendisini açığa vuran sınıfsal karşıtlık bağlamında ele alır. Feyli denilen Şii Kürdlerin yaşadığı Aqdülakrad gibi Bağdat’ın fukara Şii mahalleleri de önemli birer kaledirler.[9] Ancak bu, ellilerde Necef’te ve diğer şehirlerde, özellikle asillerin ve ulemanın oğulları arasından neden çok sayıda komünist kadro ve liderin devşirilmiş olduğunu izah etmekten uzaktır. Batatu, Şii, Sünni ve Kürd dinî liderlerinin oğullarının önemli mevkilerde siyaset yürüten birer komünist olduğunu söyler.[10] Batatu bu gerçeği, zenginlik, statü ve etki bağlamında ciddî bir düşüş eğilimine girildiği ve sözkonusu kişilerin çöküş fikrine kapılıp devrimci ve sekter olmayan partinin tedarik ettiği ilerleme sürecinde yeni yollar bulmak istedikleri üzerinden izah eder. Devamında Rusya’daki alt düzey ruhban sınıfının oğullarının devrimci itikatları ile ülkedeki gelişmeler arasında kendince bir analoji kurar.[11]

Hasan Alevî ise Necef ve genelde Şii muhitinin aydınlanma fikirlerine açık olduğunu söyler ve iki ana hattın mevcut olduğunu iddia eder: İslamî reformizm ve marksizm. Alevî’ye göre, her ikisinde de yenilenme gayretleri paralel bir seyir izler. İslamî reformizm, ona göre, Sünni düşünürleri çok az etkilemiş, ancak Şii dünyasında coşku ile karşılanmıştır. Benzer bir durum marksizmi benimsemiş bulunan gruplar için de geçerlidir.[12]

Alevî’nin gözlemleri üzerinden, Şia’nın genel anlamda ideolojik ve radikal politikaya karşı daha hassas olduğu kırklardan altmışlara uzanan süreçte, komünizmin bu çevre tarafından daha sıcak karşılandığını söylemek mümkündür. Şii kadrolar ve liderler, Bağımsızlık Partisi gibi Arap milliyetçi partilerinde ciddî konumlar elde etmişlerdir. Ancak bu kişiler, partinin Sünni Arap niteliği üzerinden kenara itilmişlerdir. Baas, ellilerde, devrimci, hatta marksist kimi ana başlıklar üzerinden görece daha ilerici bir gündem takdim etmiş, belli bir bağlam dâhilinde, solun önemli bir bölümünü teşkil etmiştir. Esasında partinin ilk kurucularının ve liderlerinin ekseriyeti Şii’dir.[13] 1953’teki başarılı darbe girişimi sonrası Baas’ın evriminde Şiiler parti içi konumlarını zamanla din, kabile ve akrabalık esasına uygun olarak, Sünnilere bırakmışlardır. Ardından (muhtemelen Millî Demokratik Parti ile birlikte) Irak’çı ve sekterlikten uzak birkaç partiden biri olan IKP de eylemsellik ve nüfuz noktasında Şii entelejansiyasına kendince yol göstermiştir. Konuyla ilgili Nakaş’ın izahatı bu şekildedir.[14] Sözkonusu tespit, ayrıca Şii radikal partilerinin, özellikle Dava Partisi’nin altmışların sonunda elde ettiği başarıyı da izah eder; parti, komünizmin ve Sünnileştirme siyasetinin çöküşü sonrası benzer toplumsal grupları etkilemeye devam etmiştir.

1958 Devrimi Sonrası İslam ve Sol

Politik ve toplumsal bir devrim olarak 1958 askerî darbesi çok sayıda sonuca yol açmıştır. İlgili gelişmenin bazı sonuçları şunlardır: eski yönetici sınıfın elindeki gelirler ve iktidarla ilgili kimi önemli imtiyazların, özellikle Şii, dinî kurumların eline geçmesine neden olan toprak reformu (Tarım Reformu Yasası-1958)[15]. Kadın haklarını genişletip, çokeşlilikle tek taraflı boşanmayı sınırlayan, daha da önemlisi, erkek ve kadın arasındaki miras paylaşımını eşitleyen 1959 tarihli Şahsî Hâl Yasası. Hem Sünnilere hem de Şiilere göre tüm bu yasalar şer’i geleneklere ve Kur’an metinlerine zıttırlar.[16]

Kurumsal anlamda “demokratik” olmayan Kasım rejimi (1958-63) gene de politik özgürlük noktasında emsalsiz bir gelişime imkân vermiş, ancak bu gelişime ara sıra uygulanan baskılar ve şiddet sahneleri eşlik etmiştir. IKP ilgili durumdan en fazla nemalanan partidir, bu dönemde Kasım, Arap milliyetçileri ile İslamcı muhaliflerine karşı direnmek için partinin desteğine ihtiyaç duymuştur. Dolayısıyla komünizm, milliyetçilerden ve İslamcılardan müteşekkil muhafazakâr katmanlarca, tüm kötülüklerin kökeni, dinle geleneğe yönelik bir tehdit olarak algılanmıştır. İlgili gruplar ne kadar birbirine zıt ve ayrıksı olurlarsa olsunlar, ortak tehdide karşı birleşebilmişlerdir.[17]

Komünistlerin tehdit olarak algılanması, ulema dâhil, kimi Şii ailelere mensup eğitimli gençlerin ekseriyetinin komünizmin halesine kapılması, dahası, köy ve şehirlerdeki fukara Şiilerin toprak dağıtımından istifade etmesi gibi gelişmelerle birlikte daha da olumsuz bir içerik kazanmıştır. Şii müçtehidler, mülksüzleştirilmiş toprak ağalarından gelen hums (dinî vergi) gelirlerinin azalması ve ötekilerle aradaki farkın azalması karşısında telâşa kapılmışlardır. Necef’teki okullara (havza) gelen öğrencilerin ve kutsal yerleri ziyaret eden hacıların sayısında ciddî düşüşler gözlemlenmiştir.[18] Üst düzey müçtehidlerin bu meseleye yönelik cevabı, komünistler aleyhine fetvalar yayınlamak olmuştur. Ayetullah Muhsin Hâkim şu sözleri sarf etmiştir:

“Komünist parti ile kurulan her bağlantı gayrı meşrudur. Böylesi bir bağlantı imansızlığın ve kâfirliğin tabiatı içredir.”[19]

Öte yandan komünistlerin tehdit olarak algılanması süreci, birçok dindar Şii’yi modern politik örgütlere ve partilere yöneltmiştir. Dava Partisi bu faaliyetin en başlıca sonuçlarından birisidir.

Muhammed Bekir Sadr modernite noktasında öne çıkan en önemli teorisyenlerdendir. Başta marksizm olmak üzere, modern politik ideolojilerle yüzleşen Sadr, ilgili ideolojilerin dillendirdiği sorulara İslamî cevaplar vermeye çalışır. İqtisaduna: Bizim (Müslüman) İktisadımız isimli eseri 1961’te yayımlanır.[20] Bu geniş kapsamlı çalışma üç ana bölüme ayrılmıştır: marksizmin eleştirisi, kapitalizmin eleştirisi ve İslamî iktisat. Kitapta marksist kapitalizm eleştirisi ile liberal marksizm eleştirisini inceleyerek, her ikisinin de yüzlerini Allah’a ve ahrete dönmedikleri için başarısız olduklarını iddia eder. Ardından Sadr, İslamî iktisatla modern iktisat kategorilerinin karışımı, melez bir teori ile geleneksel fıkıh anlayışları arasında bağ kurar. Örneğin mülkiyet anlayışı emek-değer teorisi kaynaklıdır, ancak Sadr onu fıkıh kategorileri bağlamında tanımlar. Eninde sonunda formüller ahlâkîdirler; Sadr bir biçimde özel mülkiyeti tanır ama onu, tam da sosyal demokratik refah devletçiliği gibi, kamusal çıkar ve toplumsal adaletle sınırlandırmak ister. Bu noktada marksist sol modern İslamî fikirlere ait formül için hem bir hasım hem de modeldir.

Komünizm, özellikle 1968’ten itibaren gözlemlenmeye başlanan Baasçı baskı politikalarının hüküm sürdüğü koşullarda, Şii siyasetine örgütlenme ve eylemlilik modeli kazandırmıştır.[21] Arap dünyasındaki diğer birçok gizli sol ve İslamî partiler gibi Dava Partisi de hücreler, komuta zinciri ve parti disiplinine dayalı leninist modeli benimsemiştir.

Kasım Dönemi Sonrası İslam ve Sol

Görüldüğü üzere Kasım dönemi, Sünni ya da Şii, tüm muhafazakâr ve dindar sınıfların, ayrıca Arap milliyetçileri ile Baasçıların komünist tehdide ve onun sahip olduğu muazzam popülariteye karşı birleşmeleri için gerekli zemini tesis etmiştir. Kasım’ı deviren 1963 Baas darbesi (ki darbe, Bağdat’ta ve civar bölgelerde, sert bir direnişle karşılanmıştır.)[22] devamında da güçlü Şii karşıtı, sekter duygulara sahip, muhafazakâr ve İslamcı bir subay olan Abdüsselam Arif idaresindeki karşı darbe ile karşılanmıştır. Şii ve Sünni ulema, Arif’in 1959 tarihli aile hukuku reformlarını feshetme ve şer’i hükümleri yeniden yürürlüğe koyma noktasındaki atikliğini takdir etmiştir. Ancak Arif hükümette, orduda ve iktisadî alanda hâkimiyeti Sünnilere vermiştir.[23] Ciddî bir halk tabanından yoksun olan Baasçıların tertiplediği 1963 darbesi komünistlere ve Kasım taraftarlarına yönelik kitlesel bir kıyımla çıkış almıştır. Kurbanların ekseriyeti Şii’dir. Baasçılara yönelik direnişin ana merkezleri Bağdat’ın Şii banliyöleri ve mahalleleridir. Buralar ayrıca IKP ve Kasım’ın güçlü olduğu bölgelerdir. Medineü’s Sawra (eskiden Saddam, şimdilerde Sadr şehri), kutsal Kademiye bölgesi ve (Şii Kürdlerin elindeki) Aqdülakrad ile Basra Limanı[24] Batatu’ya göre, direnişin merkezlerinde hüküm süren dinî değil, sınıfî hassasiyetlerdir: bu bölgelerde halkın önemli bölümü fakirdir.

Arif hükümetinin giderek yoğunlaşan sekter politikaları, nihayetinde Saddam’ı iktidara taşıyacak olan 1968 darbesinin Baasçı rejimi ile süreklileştirilmiştir. Baas Partisi’nde sayıca üstünlük 1963’te Şiilerin elindedir, ancak 1968’de sekter Sünni liderliğin askerî alanda üstünlüğü ele geçirmesi, ilerici manada ayrışması ve diğer kısmı tasfiye etmesi mümkün olabilmiştir.[25]

1968’te tesis edilen Baas rejimi kısa sürede solcu bir görünüme kavuşur. Komünistlerden, işçi ve köylüleri müdafaa eden bir tür retorik ödünç alınır. Sovyet ve Nasırcı modellere dayanan “sosyalist” bir devletçi iktisat yürürlüğe konulur. Dış siyasette ve silâh ithalatında ülke Sovyetler’le yakın ilişkiler kurar. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan Bakr 1968’de komünistlerle görüşerek onlara bakanlık önerir ancak komünistler öneriyi reddederler, bu reddi şiddetli baskılar takip eder.

Baas rejimi 1972’de Millî Vatansever Cephe çatısı altında komünistlerin hükümete katılmaları noktasında nihayet başarıya ulaşır.[26] Bu gelişme, Irak Komünist Partisi’nin gizli yapılanmasının açığa çıkmasına ve 1979’da da ölümüne neden olur.

Yetmişlerin önemli bir bölümünde hükümet dâhilinde komünistlerle işbirliği hâlinde olan Baas rejimini solda saymak mümkündür. Rejim bir yönüyle, hükümette, toplumda, 1959 anayasası sonrası akim kalmış olan aile hukuku reformları bağlamında, güçlü bir laik yönelim içinde olmuştur. Bu, kısmen soldaki laiklik ideolojisinin uzun soluklu hikâyesi ile de uyumludur ancak parti zamanla, özellikle Şii kurumlara ve politik güçlere, genel anlamda tüm dinî yapılara karşı ciddî bir saldırı içine girmiştir. Baas, eylemin ve örgütlenmenin tüm toplumsal tabanını en etkin biçimde kontrol altına alınmasını amaçlamaktadır, bu noktada, geçmişte özerkliğin tadını çıkartmayı bilmiş Şii merciye (dinî liderlik) ile ona bağlı kurumlar hedef tahtasındadırlar. Parti tüm dinî okulları kapatır, yabancı öğrencileri kovar, dinî gelirleri kamulaştırır ve dinî törenleri yasaklar.[27] Şiilerin düzenledikleri gösterilere ve protesto eylemlerine karşı hükümetin cevabı din karşıtı tedbirler almak, radyodan Kur’an okunmasını yasaklamak ve okullardaki dinî talimatları kaldırmak olur.[28] Özerk dinî kurumlara ve onların sahip oldukları gelir kaynaklarına karşı yürütülen bu kampanyalar yetmişlerde Baas’ın temel özelliği hâline gelir, 1979’daki İran Devrimi ile birlikte ilgili politikalar giderek daha da yoğunlaştırılır, nihayetinde bu süreç İran-Irak Savaşı ile devam eder.

Şiilerdeki hoşnutsuzluk ve eylemsellik onların soldan kopmalarına yol açar. Bu kopuşun bir nedeni, 1978’de IKP’ye yönelik katliam politikası, diğer bir nedeni de İslam devrimine ilişkin bir model öneren İran Devrimi’dir.

Sami Zübeyde
2006
Kaynak

[“Islam and the Left in Iraq”, The Middle East Online Series 2: Iraq 1914-1974, Cengage Learning EMEA Ltd, Reading, 2006]

Dipnotlar:
[1] Batatu, Hanna, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq: A study of Iraq’s Old Landed and Commercial Classes and of its Communists, Ba’thists and Free Officers, New Jersey: Princeton University Press 1978, s. 404-38.

[2] Batatu, s. 391-4.

[3] Batatu, s. 1141-7.

[4] Akt.: Batatu, s. 409.

[5] Nakash, Yitzhak, The Shi’is of Iraq, New Jersey: Princeton University Press 1994, s. 161.

[6] Batatu, s. 695-8.

[7] Batatu, s. 697-705.

[8] Batatu, s. 752-7.

[9] Batatu, s. 982-3.

[10] Batatu, s. 1000.

[11] A.g.e.

[12] Hasan Alevi, Al-Shi’a wal-Dawla al-Qawmiyya fil-Iraq (“Irak’ta Şiiler ve Millî Devlet”) CEDI, Fransa 1989, s. 280.

[13] Alevi, s. 223-8; Batatu, s. 968.

[14] Nakaş, s. 132-6.

[15] Batatu, s. 836-8.

[16] Nakaş, s. 135; Jabar, Faleh A., The Shi’ite Movement of Iraq, Londra: Saqi 2003, s. 76-7.

[17] Alevi, s. 200-8; Jabar, s. 123-7.

[18] Jabar, s. 75-7.

[19] Akt.: Jabar, s. 124.

[20] Mallat, Chibli, The Renewal of Islamic Law: Muhammad Baqer as-Sadr, Najaf and the Shi’i International, Cambridge: Cambridge University Press 1993, s. 111-89; Jabar, s. 296-307.

[21] Jabar, s. 78-9.

[22] Batatu, s. 974-85.

[23] Alevi, s. 210-31.

[24] Batatu, s. 982-3.

[25] Alevi, s. 224-8.

[26] Tripp, Charles, A History of Iraq, Cambridge: Cambridge University Press, 2000, s. 196-7.

[27] Tripp, s. 202-4.

[28] Tripp, s. 202-3.

14 Ağustos 2010

,

Ebu Zerr Kimin Yoldaşı?


Kulaktan Kulağa

Küçüklü-büyüklü burjuva efendilerden tüccarlara, onlardan da esnaf kesimine kulaktan kulağa aktarılan ideolojik cümleler, avama, kasten, eksiği ve gediği ile aktarılıyor. Ama bu, avamın, halkın, sömürü ve zulme maruz kitlelerin, o cümleleri olduğu gibi alıp bayraklaştırdıkları anlamına gelmiyor. Mazlumlar ve sömürülenler de kimi zaman “düşmanın silâhı ile silâhlanma”yı biliyorlar, ilgili cümleleri kendi mücadele süzgecinden geçiriyorlar, daha doğrusu, mücadele, bu cümleleri bizatihi farklı bir bağlama oturtuyor, dönüştürüyor. Zira aslolan, kavganın, mücadelenin ve savaşın maddî hakikati.

Bu açıdan mesele, bugünden kimi cümleler kurup bunları kulaktan kulağa aktarmak, o cümlelerin çıkardığı ortak sesin etrafında kitlelerin toplaşmasını sağlamak değil. İş, vurma sesini laboratuvar ortamında üretip, vurma eyleminin kitlelerde koşullanmasını beklemek değil. İş, mazlum ve sömürülen kitlelerin gelecekte verecekleri mücadelenin ortak gerçeğinde haykıracakları cümleleri bugünde kaleme almak değil. Dolayısıyla, “Sözün tekeli bizde, eyleme de kitleler geçsinler” kibrinden uzakta durmak gerekiyor.

Sömürülen-mazlum kitlelerin üç beş aydının kafası içindeki sözel kudrete biat etmesini beklemek yanlış. Kitlelerin, kimilerinin kafası içinde kurduğu Marksizme ve sosyalizme meyletmeleri, o kitlelerin olmadığı bir Marksizme ve sosyalizme bağlanmaları, bu yönüyle de kendi içinden “kitle” olmak istemeyenlerin öne çıkacakları gerçeğine işaret ediyor. Kitleye ait değil, salt birey olmak isteyen “ördek”lerin avlanmaları için avcıların kullandıkları düdüklere başvurmak kâfi bu noktada. Zira avcılar, avlarını önce avlarının seslerini taklit ederek vuruyorlar.

Bu anlamda “Marksizm”ini, İslam öncesi tektanrıya bağlı olanları anlatan “hanif” sıfatı ile tanımlayan bir kişi, batının, liberalizmin ve bilcümle bireyci ideolojik temayülün içinde olan eşhası kendi kurgusuna avlamak derdindedir. Bu görülmeli.

Bugün “sol ve İslam” başlığı adı altında anılan politik kesimlerde bir tür ucuz esnaf tavrı hâkim. Bir mağazaya küçük oğlu, genç kızı ve eşi ile birlikte giren adamın karşısına tezgâhtar gelir, ailenin her ferdi için bir şeylerin olduğunu söyler öncelikle. Oysa adamın derdi, belki de ilkokula başlayan oğluna kıyafet almaktır sadece. Aynı esnaf kafa, “bizim Marksizmimizde bilim de felsefe de politika da var” demektedir. Aynı esnaf kafa, Müslüman ise eğer, “bizde zengin de fakir de, ‘bir lokma bir hırka’ da, ‘üstümdeki gömleği Allah giydirdi bana’ da, Ebu Zerr de Muaviye de var” da diyecektir. Esnaf zihniyeti, tüccarın, tüccar da büyük sermayenin bağımlısıdır. Oradan halka, avama ve gurebaya dair hiçbir ses çıkmaz.

Kulaktan kulağa aktarılan cümleler, İslamî, İslam içre ise, bu söz, kurgu, bağlam ve meal-tefsir halk, avam ve gureba içinde esnaf ve onun ötesindeki güçlere öykünen kesimlere yerleşir. Buna da maalesef, “İslamî hareket” ismi verilir. Aynı durum, “sosyalist hareket” için de geçerlidir.

Benzer cümleler, milliyetçi hareketi ve sosyalist hareketi de koşullar. Bu üç ana ideolojik dinamik, yukarılarla rabıtası olanların, ancak yüce ve yüksek ve üstün olana, yani esasta kendisine hizmet edebileceğine dair söz vermişlerin fikrî-amelî yolu olur.

Hz. Muhammed cihad eder, mülksüzlerin, mazlumların, mustazafların önderi olur. Kurtuluş aşamasından kuruluş aşamasına geçildiği anda, kıyıda köşede, içte, “sote”de bekleşen eski zalimler, yıkılan duvarların taşlarından kendilerine saraylar inşa ederler, İslamî bir sıva ile. Zira kurtuluştan kuruluşa geçme momentinde belirleyici olan, bu zalimlerin maddî imkânlarıdır.

“Ben ancak yüce olana hizmet ederim” kibri ve küstahlığı, “hepinizden büyük Allah var” çığlığını bastırır zamanla. Bu kibir ve küstahlık, Yahudiliğin tefecilik, Hristiyanlığın mülk sahibi ruhban kanalı ile getirip bıraktığı mirastan istifade eder. İslam’ı bu mirasa göre yeniden kurar. Bir kez kurulduktan sonra da inşa edilen sarayları yıkmaya çalışanları “Yahudi ve Hristiyan ajanı” diye damgalayıp parçalaması için onları avamın önüne atar.

Yukarıdan aşağıya akan cümleler, mazlumların ve sömürülenlerin İslâmî, İslâm içre hassasiyetlerini köreltir. Kur’an’ı, olmadı, Hadisler’i, olmadı, fıkıh okullarını “sadece ben anlarım” diyen kibir, bu iki dinin tarihsel mirasına sırtını yaslayan bir kibirdir. Müstekbir, mazlum-sömürülen kitlelere sadece teslimiyet önerebilir. Onların bayrağında yazılı Allah’ı, Kitab’ı ve Peygamber’i kendi suyunda çözer. Ulema, kendi bilgisine kudret bahşetmek için kitleyi akıl ve vicdandan zamanla mahrum bırakır.

Esasta şu görülmez: mazlumun ve sömürülenin kendisine fısıldanan cümlelere kulaklarını kapatıp aklının ve yüreğinin isyanına iştirak ettiğinde ilk konuşacak Allah, ikincisi Kur’an, ardından da ses veren Muhammed olacaktır.

Bu gene böyle olacaktır.

Türkiye’de Şubat Hep 28 Çeker!

Mesele, ülke bağlamında Kemalizmin, dünya genelinde Yahudiliğin tayin ettiği ideolojiler haritasına itiraz etmektir.

Bu haritaya ram olan teorik-ideolojik-politik yaklaşımların kendi sınırlarını sürekli muhafaza etme gayreti ile harekete geçmeleri, haritayı çizen kaleme ve o kalemin sahibine karşı mücadelenin askıya alınmasına yol açmaktadır.

Masa üzerine serili haritada konum almaya çalışan, kalem sahibinin teorik-ideolojik-politik yönelimlerine karşı da körleşecektir. Bu körleşme, misal, Kemalizmin seyrini belli bir tarihsel kesite hapsedecek, 12 Eylül ile kodlanan tarihin çeri çöpünden kurtulmayı Kemalizmden kurtulmak zannedecektir. 12 Eylül’de şeytanlaştırılan Kemalizm, Demokrat Parti geleneğinde mündemiç olan Kemalizmi melekleştirecektir.

Haritanın çiziminde geçerli mantık, Britanya emperyalizmince çizilen Ortadoğu haritasının arkasındaki mantıkla eştir. Burada çizilen sınırlar dâhilinde hâkim olanın İslam ya da sosyalizm olmasının bir önemi yoktur. Önemli olan, İslamî, millî ve sınıfî olanın ilgili haritayı parçalayan, haritayı çizen kalemi ve tutan eli kıran pratiğidir.

Kurucu ideoloji olarak Kemalizmi, kuruculuk temelinde, ölçü, onun tayin ettiği sınırları ölçek olarak kabul etmek, bir tür Müslüman Kemalizmi, milliyetçi Kemalizm ve sosyalist Kemalizm icat etmekte zorlanmayacaktır. Zira M. Kemal ve kadroları, bu üç kesimle mücadele etmeleri hasebiyle, ilgili üç yönelimden de kendince olanı pratiğine yedirmeyi ve bunları vura vura kendi hizasına çekmeyi bilmişlerdir.

Bugüne bakıldığında kimi Müslüman kesimlerin onca yılın suskunluğu ardından, Diyarbekir’de Kürt Sorunu Forumu düzenlemeleri, nesnel olarak, Kemalist bir tahkimat eylemidir. Orada takdim edilen teklifler, liberalizm şekerine batırılmış çürük elmadan farksızdır. Bu liberalizm, forumdaki Kemalizm eleştirileri bile Kemalizm içredir.

Liberaller, kavga etmeyen, mücadele içinde pişmeyen, savaşla çelikleşmeyen, havada asılı, kendinden menkul, içi boş bir “sivil” putu etrafında tüm hakikati tavaf ettirmek niyetindedirler. Muhtemel bir devrimci halk iktidarının önü böylelikle alınmış olur. Devrimin, halkın ve iktidarın içini boşaltmak, liberallerin aslî işidir. Onların dili ve eylemindeki sivilleşme, sermayenin askerîleşmesini gizler ardında. Kimse, fabrikalarda işçilere içtima alındığını işitmez, küçük şirketlerde askerî bir disiplinin hüküm sürdüğünü görmez.

Haksöz dergisinin referanduma ilişkin, “Kemalist Oligarşiyi Geriletecek Adımlar Desteklenmelidir” teklifi, böylesi bir puta ibadet etme çağrısıdır bu yanıyla. O “Müslüman” dediği özel’liği kutsallaştırıp, her şeyden münezzeh kıldıkça kendi siyasetinin liberalizme kapaklandığını görememektedir. 28 Şubat bunun içindir zira.

Müslüman, milliyetçi ve sosyalist çevrelerdeki Kemalizm eleştirisi, eş-özneleştirme gayreti ile birlikte ilerler. Yani bu üç kesim de Kemalizmi kendi ölçüsüne doğru daraltıp, geri kalan kısmı budayarak, ümmeti, milleti ve sınıfı budadıkları kısımlara karşı körleştirerek eleştirirler. Ezcümle, üçü de eleştirebilmelerine imkân verildikleri ölçü ve ölçek dâhilinde eleştiri yapabilmektedirler.

“Millî ve sınıfî olandan ümmete aman bir damla su karışmasın” titizliği ile kendi sınırını koruma gayretine giren bir Müslüman, bu anlamda, Kemalizmin dümenindedir. İçte ve dıştaki Yahudiliğin tecavüzüne karşı ses çıkarmayan bu Müslüman, aynı titizliği bu kesime karşı göstermemektedir.

Efendiler vurarak ehlileştirmektedirler. 28 Şubat sonrası bireyselleştirilen, kendi imanını Allah ile kendisi arasına sıkıştıran, onu kalbine ya da aklına kapatan bir Müslüman, efendinin kulu olmuştur artık. Başörtülü kızlar, ucuz emek gücüdür bundan gayrı. Şubat’ın her daim 28 çekmesinin sebebi buradadır.

Ebu Zerr Kemal Sunal mı?

Müslüman halkın gündelik bilincinde hüküm süren, “Allah yürü ya kulum demiş.” cümlesidir. Bu anlamda “iyi kul” olmak, zengin, üstün, kudretli, güzel ve başarılı olmaktır. Yahudilerin Allah’a “eli çok sıkı” dedikleri için lanetlendiğini söyleyen Maide-64’e inat, hüküm süren bu zihniyettir. Bu kafa, fakiri, alttakini, kudretsizi, çirkini ve başarısızı kendisi gibi olmaya özendirir biraz, ağza bir parmak bal çalar, sonra “nasıl olsa Allah’ın kötü kulu” diyerek onu paçavra misali kenara fırlatır. Bu zihniyet, fiilî hayatta kendi üstünlüklerini, zenginliklerini ve kudretlerini nasıl temin ettiklerini sorgulayacak insanları şeytanın safına ya da din dışına atar. Zengini Allah’ın nimetlerinden daha fazla faydalanması konusunda teşvik eder, giderek fakirleşen halka ise tevekkül ve teslimiyet önerir.

“Ebu Zerr çok büyük bir zat. Ama Hz. Osman çok daha büyük bir zat. Çünkü o yönetimde.” Kendi televizyonu aracılığıyla Cübbeli Ahmet Hoca bu lafı etmektedir. Lafın kritik noktası, “yönetimde olma”nın insanı daha büyük kılmasıdır. Bu İslam’ın farzı, şartı, özü ve Peygamber sünnetidir cübbeliye göre. Zira o, tarihin iktidar kanalından akıp gelen bir dinin tabisidir.

Hz. Ömer’in ve daha birçok sahabenin Peygamber’in kararlarını sorgulayabilmiş olmaları cübbelilerin anlayamayacağı bir şeydir. Zira onlar, var olanın mutlak, sorgulanamaz, dokunulamaz, eleştirilemez hakikat olduğu kanaatindedirler. Daha doğrusu bu tip adamlar, maddî iktidarların geçmişten bugüne taşıdığı dinî ideolojik fısıltıların ajanları, taşıyıcılarıdırlar. İktidar ya da bahçe sahipleri, kendi iktidar ve bahçe sahipliklerini sorgulayacak dini zaman içinde öldürmüşlerdir. Ol sebepten, cübbeliler Ebu Zerr gibi itirazları talileştirmek, insanları ona karşı körleştirmek, kenara itmek, susturmak, çöle gömmek zorundadırlar. Onlar, muktedirlerin tetikçileridirler.

“Ebu Zerr Spartaküs müydü?” sorusunu kasten soran Haksöz yazarı Bülent Şahin Erdeğer de maalesef aynı bağlam dâhilindedir.[1] Fethullah’ı güncel politik gerekçelerle eleştirdiği yazının ruhu bu yazısında noksandır.

Ebu Zerr’i talileştirmek, göreceleştirmek, onu akmaz kokmaz bir dinî unsura indirgemek, Erdeğer’in yazısını belirleyen aslî âmildir. Yazısının başlığını teşkil eden soru, Erdeğer’e katkı yaparak, başka türlü de sorulabilir: Ebu Zerr Kemal Sunal mıydı?

Kemal Sunal, rahmetli, “12 Eylül sonrası toplumsal patlamayı belki de benim filmlerim önledi” diyebilecek denli özeleştiri meziyetine sahip bir kişiliktir. Gerçekten de bu filmler, orta sınıf ailelerin “beterin beteri de var” diyerek, özdeşleştikleri fukara Şaban’ın filmin sonunda herkese gol atmasını heyecanla izledi ve kendi üstünlüğüne oralardan pay çıkardı. Ama bu ailelerin orta sınıf dengeciliği olduğu gibi kaldı. Darbeye de en çok onlar destek verdiler. Dengenin her bozulma ihtimalinde, Kemal Sunal filmleri, onlara her daim gündelik hava yastıkları temin etti.

AKP gerçekliğinde Ebu Zerr de böylesi bir figür olma tehlikesi ile karşı karşıya. O da AKP’nin “sivil darbesi”nin bir ürünü olarak rafları süsleyebilir.

Ama bu noktada, zamanında Kemal Sunal filmlerini acayip “sosyalist gerçekçi” film eleştirmenliğinin süzgecinden geçiren, bugün “arabesk yavşaklığı” tespitleri yapan aydınları eleştirmek gerekli ise, acayip “İslamcı gerçekçi”, belki de “hakikatçi” tarih eleştirmenliğini de eleştirmek gerekiyor. Kemal Sunal’daki halk solculuğuna, Ali Şeriati tabiri ile Ebu Zerr’deki “halk İslam’ı”na bağlanmak gerekiyor.

Ebu Zerr vs. Erdeğer

Öncelikle başlıktan başlarsak eğer: ortalıkta Ebu Zerr’in “Spartaküs” olduğunu iddia eden kimse yok. Tarihsel düzlemde Spartaküs, İslam tarihi bağlamında, en fazla, dokuzuncu yüzyılda zalimlere kök söktürmüş Zenc hareketinin lideri Ali ibn-i Muhammed ile kıyaslanabilir.[2] Erdeğer, Spartaküs kıyası ile meseleyi sulandırmak derdindedir.

Yazarın kıyas noktasında istismar ettiği bir diğer isim de Che Guevara’dır.

Mısırlı bestekâr Şeyh İmam'ın “Gifara Maat” (“Guevara Öldü”) isimli şarkısında da görüleceği üzere[3], Latin Amerika’da Karl Marx metinlerinin yerel dille “Carlos Marcos” müstearı ile yayımlanması misali, bir tür yerelleşme derdi hâkimdir ülkede. Ebu Zerr ile Guevara, mazlumların ve sömürülenlerin safında verilen mücadelenin ortak coğrafyasında kan kardeşidirler bu yanıyla. Ama kıyas yöntemiyle, iki şahsı tarih bağlamından çıkartıp komikleştirmek nafiledir.

Yazar Erdeğer, yazı boyunca Ebu Zerr ile kendi şahsı üzerinden, o düzlemde, onu da şahsîleştirerek ilişki kurar. Aynı tavrı, diğer isimlere karşı göstermemekle hakkaniyetsiz bir tutum içine girer. Bu, onun Ebu Zerr’i bir kez daha Rebeze’ye gömme hesabında olduğunu gösterir. Bu ilişki babında Ebu Zerr’in psikolojik tahlilleri yazının her yanına dağılır. Aynı tahliller, diğer isimlere nedense yapılmaz.

Ebu Zerr, mülkiyet eleştirisi yapmayan, basit anlamda mütedeyyin, zahid bir kişilik olarak takdim edilir. Zahidin fiilî eylemi ile bir tür eleştiri ortaya koyduğu görülmez. Bu eleştirinin, bir tür meslek ideolojisi olarak İslamcılığa tabi bir kişinin mülk edindiği külliyata girmemiş olması gayet doğaldır. Zira o eleştiri, böylesi bir İslamcının meslek ideolojisine, külliyatına ve ilmî mertebesine de karşıdır.

Erdeğer’in Ebu Zerr tahlilinde bireyci-burjuva bir kafa işler ve bu kafa, “böyle yaşamak onun tercihi” demekle yetinir. Derini görmez. Bugünde hüküm süren mücadeleler, bu mücadelelerde yükselen çığlıklar tarihselci bir eda ile karşılanır ve yedinci yüzyılda bir Müslüman’ın son iki yüz yıla has bir mülkiyet eleştirisi yapamayacağı iddia edilmiş olur.

Bu sayede, böylesi bir mülkiyet ve rekabet eleştirisinin hedefi olan bugünün somut maddî güçleri büyük bir saldırıdan kurtarılmış olurlar. Avamın kafası yedinci yüzyıla bağlanmak suretiyle, bedenini silâhlaştırıp zalimin üzerine yürümesi bir biçimde engellenir. Bu yedinci yüzyıla kilitlenmiş İslam ise en fazla Kemalizmin İslam’ı olabilir. Zira Kemalizm ister, kendisine karşı bileylenecek mızrakların kırılmasını.

Bu noktada şahsîleştirilen, liberal bir psikolojizmin batağında boğdurulmuş olan Ebu Zerr “köyün delisi” muamelesine maruz kalır. Yazıda ısrarcı biçimde -iki kez- Ebu Zerr’in “agresif, bireyci ve aceleci” olduğu söylenir. Bu ise “bizim gibi sakin ol, öfkelenme, öfkeli kitlelere önder olma, bozgunculuk yapma, şeyhin gölgesinden çıkma, acele edip de bizim planımızı -ki Allah’ın planıdır- hâşâ bozma!” denilmiş olur. Fukara, mazlum Müslümanlara, Ebu Zerr’e atılan tokatla, AKP’nin Asr-ı Saadet’e yürüdüğü hissi ve fikri verilir.

Bu psikolojik tahlillerin ardından, okuru tam anlamıyla kendi safına çekme kurnazlığı ile Ebu Zerr birden bire Hz. Muhammed’in karşısına çıkartılır. “Örneklik” noktasında onun hayatı tehditkâr bulunur, peygamberliğinin ilk günlerinde Hz. Muhammed’in Kureyş ileri gelenlerince tehditkâr bulunması gibi.

Geleneksel Arap toplumuna ait maddî ilişkilerin “dış”ında, “komünalist”, söze gelmeyen, direşken, hattâ barbar bir kabilenin evladı olan Ebu Zerr’in Müslümanlığı gene aynı ölçüler uyarınca gelişir. Erdeğer’in, psikolojizm tuzağından çıkıp da göremediği budur. O bizi gene oruç tutan, Kâbe’yi tavaf eden, namaz kılan ama puta (kendi mülküne) tapan eski cahiliye döneminin Arap toplumsal hiyerarşisine eklemlenmiş bir tür İslam’a kul etmeye çalışır. Bu noktada Erdeğer, Ebu Zerr isimli verili maddî ayıracı devre dışı bırakmak ister.

Erdeğer’in Ebu Zerr yazısındaki ilk hamle, Müslüman kitleyi komünistlerle ürkütmektir. İkinci hamle, Ebu Zerr’i Peygamber’in karşısına çıkartarak, ilk Müslüman hareketinin devrimci özünden Peygamber’i azade kılmaktır. Üçüncü hamlesi de dar anlamda muhatap olduğu Sünni kesime özel uyarılarda bulunmaktır.

Bu noktada, ısrarla “bireyci”likle itham edilen “Ebu Zerr’in siyasî liderinin Hz. Ali” olduğu söylenir (hem “bireyci” hem bir parti üyesi!). Böylelikle okurun Ebu Zerr’i “bizden değilmiş zaten” önyargısı ile karşılaması sağlanır. Ancak dolaylı olarak da Erdeğer, bir siyasî “parti” olarak “Şia’nın etkisi dâhilindeki Ebu Zerr” ile bugünde dövüşme imkânı bulur. O, meseleyi basit anlamda İslam içi mezhep savaşı alanına çekip orada tüketmek niyetindedir.

Erdeğer’in “Ebu Zerr Hz. Ömer’e niye karşı gelmedi?” diye sorarken, gene kendi tespiti ile “Hz. Ali neden karşı gelmedi?” sorusunu sorması gerekir. Erdeğer, Ebu Zerr üzerinden Hz. Ali ile dövüşür. Kendi safını Muaviye yanında belirlemiş olur.

Alevi-Şii geleneğinde Ebu Zerr -Erdeğer’in de yerinde tespiti ile- Ali’yi tasdiklemek için devreye sokulur. Ama Erdeğer için “Ali’nin mazlumiyeti”nin ispata gerek olduğu açıktır. Bu noktada Ebu Zerr’in mazlum safında bir değer olarak tanımlanmasına karşı itirazı, onu Ali’yi mazlumlaştıranların yanına itiverir. Bu noktada Erdeğer, Sünni okur kitlesini Ebu Zerr’i sevenlerin “Alevî-Şii geleneğine mensup” oldukları yönünde doldurarak, onların zarfa takılıp mazrufu anlamamalarını sağlar.

Şii geleneğinde Hz. Ali, Sünni gelenekte diğer halifeler, tam da Cübbeli’nin tespitinde olduğu üzere, yönetimde, yücede, iktidarda olma hasebiyle anlamlı görülürler. Gerisi boştur, en fazla süstür. İkisi arasında yürüyen koltuk savaşının mazlum-sömürülen kitleler nezdinde bir anlamı bulunmamaktadır.

Hz. Ömer ile yaşanan refahlanmanın ve zenginleşmenin alttaki bedellerini görmeyen Erdeğer, bugünkü AKP refahı (spekülatif sermayenin küresel planda şişmesi ile tanımlı bir refahtır bu) ardındaki köleleşmeye ve fakirleşmeye karşı bizi körleştirmek ister. “Ebu Zerr olmayın” derken esasta gözlere mil çeker. “Mülk sahiplerine karşı iseniz, Ebu Zerr gibi münzevi ve zahid olmakla yetinin.” diye fetva verir.

Erdeğer, öncelikle Mısır’da teşkil edilen “Ebu Zerr” kurgularının, bir anlamda Şii gelenek karşıtlığı üzerine kurulu olduğunu görmez. Buradaki kurgu, “sizin mazlumunuz Hz. Ali ise bizimki de Ebu Zerr’dir” demenin bir biçimidir. Ali Şeriati, bu kurguyu alıp yeniden Şiileştirir, daha doğrusu, kendi kireçleşmiş geleneğine karşı bir silâh olarak onu yeniden kurar.

Ali Şeriati’nin, Ebu Zerr ve diğer sol-sosyalizan cümlelerinde, dönemin İran’ındaki sol eğilimi (özellikle maoculuğu) baltalama teşebbüsü olduğu da görülmelidir bir yönüyle. Bu teşebbüs, Hz. Ali’nin kudreti, yönetsel konumu, hilafeti, üstünlüğü ile belli bir rabıta kurup kendi kudretini, yönetselliğini ve üstünlüğünü perçinlemek isteyenlere ideolojik besin tedarik eder. Mazlum-sömürülen kitlelerin safındaki Ali Şeriati, politik bir hareketi koşullamamışlığı ile mollalara bağlanıverir. Eksikliği, eksikliğimiz budur.

Azad ettiği hizmetkârı ile aynı hırkayı giyen Ebu Zerr’in tarihten silinmesine hizmet edecek kimi fısıltıları kaynak gösterip onun servetini (“keçiler, develer, araziler”) maliye müfettişi gibi sıralayan Erdeğer, kendi küçük burjuva İslamcılığı için malzeme bulmaya çalışır. Bunu yaparak, hem Ebu Zerr’e “yalancı” der (öyle ya, hem fakirin yanında, mülk sahiplerine karşı ama kendisi de zengin!) hem de “lehülmülk”e inat, mülke tapan kesimlere karşı mücadelenin yalan olduğunu söyler.

Geçmişe ilişkin sözler, bugünü örtmek için dillendirilirler. Geçmiş, bugündeki geleceğin uçlarını kırmak amacıyla, bir çekiç misali kullanılır.

Yazının sonunda da bugün AKP ile zenginleşen Müslümanlara karşı fukara Müslüman’ın isyan etmemesi, troçkistler misali, “antikapitalist fıkıh” oluşana dek beklemesi, “ümmetin tevhidî hakikati”ni bozmaması gerektiği söylenir. Bu zokanın yutulması istenir. Sola meyyal, solcu ya da solumsu laflar eden Müslüman çevreler, AKP ile mazlum-sömürülen kitleler arasında tampon görevi görürler özetle.

Tekrar tekrar sormak gerekir: Ebu Zerr kimin yoldaşı?

(Bugünün) Muaviye’lerin(in) yakasına yapışanların mı? Yoksa (bugünün) Yezid’ler(i) önünde serili sofralara kelimelerini şarap misali servis edenlerin mi?

Eren Balkır
14 Ağustos 2010

Dipnotlar:
[1] Bülent Şahin Erdeğer, “Ebû Zerr Spartaküs müydü?”, 7 Ağustos 2010, Haksöz.

[2] Rubin Yasin-Kassab, “Zencî İsyanı”, 26 Şubat 2010, İştirakî.

[3] El Cedid, “Şeyh İmam’ın Mirası”, 2 Nisan 2010, İştirakî.

04 Ağustos 2010

, ,

Lübnan Komünist Partisi Bildirisi

Lübnan Komünist Partisi’nden Tüm Komünist ve İşçi Partilerine Bildiri


İsrail’in saldırıları ve şehit Asaf Ebu Rahhal ile ilgili dün yayımlanan bir önceki bildiriye bağlı olarak parti politik bürosu, uluslararası işçi ve komünist partilerine yönelik ekteki bildiriyi yayımlamıştır:

Uluslararası ve komünist partilerin değerli yoldaş liderleri,

İsrail, Lübnan’a, halkına ve direnişine yönelik saldırısını ABD’nin, Obama yönetiminin ve saldırıya gözlerini kapatmak suretiyle AB’nin verdiği destek ile gerçekleştirmiştir. İsrail güçleri, iki Lübnanlı askeri ve yoldaş Asaf Ebu Rahhal’ı katletmiştir. Aynı zamanda İsrail savaş uçakları, evleri bombalayıp imha etmiş, tarlaları ateşe vermiştir.

Tüm bu saldırılar gerçekleştirilirken, burada, Lübnan’da, 1701 sayılı kararı uygulamak için mevcut olan UNIFIL (Lübnan’daki Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü) İsrail saldırılarını durdurmak için her zamanki gibi eyleme geçmemiş, varlığını Lübnan Ulusal Direnişi’ni 1982’den 2000’e dek özgürleştirilmiş toprağı koruma ve İsrail işgalinden arta kalanları kurtarma görevinden alıkoymak üzerinden tanımlamıştır.

Lübnan Komünist Partisi, mütecaviz İsrail güçlerine karşı savaşırken katledilen şehitlerin önünde saygıyla eğilir ve Lübnan ordusunun İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik tecavüzlerini sürdürmesine mani olan konumunu alabildiğine kahramanca bir konum addeder. Lübnan Komünist Partisi, bölgemizde geçmişte icat edilmiş İsrail’in kendi rolünü yeniden edinmesi için onun hayalî zaferini garanti altına almak isteyen Güvenlik Konseyi’nin konumunun ABD yönetimine tam bir teslimiyete dayalı olduğunu bir kez daha tespit eder.

Lübnan Komünist Partisi, bu işbirlikçi konumun mağdurun susturulması ve cellâdın cezadan kaçıp kurtulması yönünde yapılan çağrıyı her daim süreklileştirdiği hususunda uyarıda bulunur.

Lübnan Komünist Partisi, Lübnan’ın geçmişte, 2006’da İsrail saldırılarına cevap verebilmiş, onun da öncesinde, 2000’de Cebel-i Lübnan’ı, Güney Bekaa’yı ve Beyrut’u tam olmasa da kurtarmayı bilmiş kahramanca direnişinin NATO destekli bir İsrail-Amerikan saldırısını da durdurmaya muktedir olacağını temin eder.

Ayrıca Lübnan Komünist Partisi, tüm işçi ve komünist partilerine, Lübnan halkı ve onun kendisine yönelik saldırıya karşı geliştireceği direnişle ilgili olarak sözkonusu partilerin fiilî dayanışmalarını yinelemeleri çağrısında bulunur.

Lübnan Komünist Partisi Politik Büro
Beyrut
4 Ağustos 2010

01 Ağustos 2010

,

Walter Rodney

Walter Rodney, panafrikanizmin önde gelen teorisyenlerinden birisidir. 23 Mart 1942’de Guyana, Georgetown’da dünyaya geldi. İşçi sınıfına mensup bir ailenin evladı olan Rodney’nin anne ve babası terzilikle geçimlerini sağlıyordu. 

İlkokula başlaması ardından Queens Koleji’ne burslu geçiş yaptı. Sözkonusu burs, ülkedeki yönetici sınıfın ellilerin başında ülkeyi sarsmaya başlayan yeni milliyetçiliğin etkisi ile eğitim alanında işçi sınıfına verdiği bir tavizin sonucuydu.

Rodney, zamanla Queens Koleji’nde akademik manada öne çıktı, atletizm ve münazara gibi alanlarda da isminden söz ettirdi. 1960’ta, Jamaika’daki Batı Hint Adaları Üniversitesi’nde eğitimine devam edebilmesine imkân verecek olan bir burs daha kazandı. 1963’te, bu okulu birincilikle bitirdi ve gene yeni bir burs aracılığıyla Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’na kaydını yaptırdı. 1966’da, yirmi dört yaşında, Afrika Tarihi alanında doktorasını bitirdi.

Yukarı Gine Sahili’ndeki kölelik üzerine yaptığı doktora çalışması, onun hem İngiltere’de hem de Portekiz’de ulaştığı Portekizli tüccarların kayıtları üzerine yaptığı uzun soluklu ve titiz bir çalışmanın ürünüydü. Süreç içerisinde Portekizce ve İspanyolca öğrendi. Queens Koleji’nde öğrendiği Fransızcanın yanında bu diller ona bir anlamda dilbilimci vasfı kattı.

1970’te doktora tezi Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından, A History of the Upper Guinea Coast, 1545-1800 [“Yukarı Gine Sahili Tarihi/1545-1800”] ismi ile yayımlandı. Bu çalışma sayesinde Rodney, Afrika tarihine ilişkin batılı tarihçilerin tezlerine itiraz etme imkânı buldu ve mazlum halkların tarihine yönelik bakış konusunda kimi yeni ölçütler getirdi. Horace Campbell’ın da ifade ettiği biçimiyle:

“Köleliğin topluluklar üzerindeki etkilerini, bölgedeki toplumlar arası ilişkileri ve bölgenin ekolojisini analiz eden bu çalışma, tam manasıyla çığır açıcıydı.”

Mezun olduğu okula, Batı Hint Adaları Üniversitesi’ne 1968’de geri dönmezden önce Walter, ilk eğitmenlik deneyimini Tanzanya’da edindi. Bu dönemde, sömürgecilik sonrası evreye girmiş olan Karayipler’de kapsamlı bir politik faaliyet yürütülmekteydi. Ancak Walter’ın tahayyülünü kucaklayan, Siyahî Güç Hareketi oldu.

Ortalıkta, bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerdeki hükümetlerin ne yöne gideceği, özelde mazlumların durumuna dönük yaklaşımlar hususunda ciddi sorular dolaşıyordu. Bölgedeki fakir siyahların ve melezlerin politik sahada yetki ve güce kavuşması meselesi, bilhassa ilerici aydınlar arasında tartışılan bir konuydu. Karayipler’deki orta sınıf politik seçkinler grubunun otoriter rolünü ezelden beri reddeden Rodney, bu tartışmaların tam da merkezinde konumlandı. Ancak faaliyetlerini üniversite kampüsüyle sınırlamadı. Siyahların Kurtuluş Hareketi’nin mesajını Jamaika’ya taşıdı. Özelde Afrika tarihi ile ilgili bilgisini Jamaika toplumunun en fazla kenara itilmiş kesimi olan Rastafaryanlarla[1] paylaştı.

Walter’ın politik faaliyete dönük ilgisi Jamaika ve İngiltere’deki öğrencilik yıllarına dayanıyordu. Horace Campbell’ın tespitine göre, ta Batı Hint Adaları Üniversitesi’nde (UWI) iken Walter, “öğrenci siyaseti içinde aktif bir isimdi ve Batı Hint Adaları Federasyonu’ndaki Jamaika Referandumu’nda 1961 senesinde kapsamlı bir kampanya yürütmüştü.” Londra’daki eğitimi sırasında Walter, münazara toplantılarına katılmış, ünlü Hyde Park’ta konuşma yapmış, öte yandan da 1965’te Guyana’da düzenlenen bir sempozyumda konuşmacı olarak yer almıştı. Bu dönem süresince Walter, efsanevî isim C. L. R. James ile temas kurmuş ve onun en sadık öğrencilerinden biri olmuştu.

1968 Yaz’ında Rodney’nin “Jamaika’daki emekçi halkla kurduğu temas, hükümetin dikkatini çekmeye başladı. Kanada’nın Montreal şehrinde Ekim 1968’de düzenlenen Siyahî Yazarlar Konferansı’na katılması sebebiyle Hugh Shearer liderliğindeki Jamaika İşçi Partisi hükümeti onun ülkeye girişini yasakladı. Bu yasak, Kingston’da kapsamlı isyanlara ve başkaldırılara yol açtı. Bu olaylarda birçok insan, polis ve güvenlik güçleri tarafından katledildi ve yaralandı, milyonlarca dolarlık maddî hasar meydana geldi. Rodney’nin Rastafaryanlarla temasına ilişkin birikim, “Kardeşlerimle Birlikte Bilgilenme” isimli bir broşür olarak yayımlandı, ilgili broşür, Karayipler’deki Siyahî Güç Hareketi’nin incili hâline geldi.

Jamaika’dan kovulan Walter, kısa süreli bir Küba ziyareti ardından, Tanzanya’ya gitti. Burada 1968-1974 arası dönemde dersler verdi. Bilgilenme amaçlı çalışmalarını burada ve Afrika’nın diğer bölgelerinde de sürdürdü. Bu dönemde Afrika halkların kurtuluş mücadeleleri ile sarsılıyordu. Walter’ın inancına göre, bir aydın, becerilerini halkların mücadelesi ve kurtuluşu yolunda biçimlendirmeli, hürriyetin temini amacıyla geliştirmeliydi. Bu inançla, Walter ilgili hareketlere katıldı. Kısmen bu faaliyetlerin bir ürünü olan, herkesçe bilinen ikinci temel eseri, How Europe Underdeveloped Africa [“Avrupa Afrika’nın Azgelişmişliğinde Nasıl Bir Rol Oynadı?”] yayımlandı. 1972 tarihli eser, Tanzanya Yayınevi ile bağlantı içindeki Londra merkezli Bogle-L’Ouverture tarafından basıldı.

Rodney’nin fikirlerinin oluşumuna en önemli katkının Tanzanya’da geçirilen bu yıllarda edinilen tecrübelerin yaptığı söylenebilir. Horace Campbell konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Tanzanya’da, bugün bile Darüsselam’ı[2] Afrika siyaseti ve tarihi üzerine dönen tartışmaların merkezi hâline getirmiş olan düşünce geleneğinin oluşumunda Rodney en ön safta duran isimdi. Gerçekleştirilen diyaloglar, münazaralar ve oluşturulan çalışma grupları sayesinde Rodney, Afrika siyaseti, sınıf mücadelesi, ırk meselesi, Afrika tarihi ve sömürülenin toplumsal değişimdeki rolü gibi başlıklar üzerinden Marksist geleneği derinleştirme imkânı buldu. How Europe Underdeveloped Africa isimli kitabı, tam da bu münazaraların genel bağlamı içinden çıkmış bir eserdi.”

Ayrıca Campbell şu değerlendirmeyi de yapıyor:

“Aynı dönemde Walter Rodney, Tanzanya’daki Ucema[3] anlayışını, emperyalizmi, azgelişmişliği, ayrıca Afrika’daki devletlî ve sınıfsal teşekkülü eleştiren yazılar kaleme aldı. Tanzanya’da yazılan makalelerin önemli bir bölümü, üniversitedeki TANU’nun[4] Gençlik Birliği tarafından çıkartılan Maji Maji[5] isimli dergide yayımlandı. Kırsalda ve sömürge ekonomisinde genel siyaset olan zorunlu emek meselesi üzerine yaptığı çalışma esnasında ülkedeki arşivlerde yoğun bir inceleme yaptı. World War II and the Tanzanian Economy [“İkinci Dünya Savaşı ve Tanzanya Ekonomisi”] isimli bu çalışma, 1976’da Cornell Üniversitesi tarafından bir monografi olarak yayımlandı.”

Ayrıca Rodney, zamanla panafrikanist (Afrika’nın birliğini savunan) teorisyen ve vaiz olarak ciddî bir itibar kazandı. Campbell’ın tespitine göre, “Tanzanya’da o Afrika’nın haricî kontrolünü değiştirmek için mücadele eden isimlerle sıkı politik ilişkiler kurdu. Rodney, Afrika’daki kurtuluş mücadelelerinin ve bağımsızlığa kavuşmuş bölgelerin kimi liderleri ile oldukça yakındı. Diğer panafrikanistlerle birlikte Altıncı Panafrika Kongresi’ni koşullayacak olan tartışmalar içine girdi. Sözkonusu kongre, 1974’te Tanzanya’da gerçekleştirildi. Kongreden önce “Altıncı Panafrika Kongresi’ne Doğru: Afrika, Karayipler ve Amerika’daki Beynelmilel Sınıf Mücadelesinin Temel Yönleri” isimli bir broşür kaleme aldı.

1974’te ülkesi Guyana’ya dönerek Guyana Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak çalışmak arzusu ile başvuruda bulundu, ancak hükümet başvuruyu kabul etmedi. Rodney ülkesinde kaldı ve yeni oluşmakta olan İşçi İttifakı’na katıldı. 1974’ten 1980’deki suikasta kadar geçen süre zarfında otoriter Halkın Millî Kongresi hükümetine karşı yürütülen direniş hareketinin önde gelen isimlerinden biriydi. Kapalı salon toplantılarında ve çeşitli mitinglerde ülkede yeni bir politik bilincin doğması için uğraştı. İlgili dönem süresince işçilerin özkurtuluşu, halk iktidarı ve birden fazla ırka dayanan demokrasi ile ilgili kimi fikirler geliştirdi.

11 Temmuz 1979’da Walter, yedi arkadaşıyla iki devlet binasını ateşe vermek suçuyla tutuklandı. O, Doktor Rupert Roopnarine ve Omawale kundakçılıkla suçlandı. Bu dönemden katline kadar geçen sürede sürekli zulüm gördü ve taciz edildi. Son teşebbüs ise onun ölümünü getirecekti.

13 Haziran 1980’de bir akşam vakti Rodney, seçim çalışması için ofisine gitmek amacıyla bindiği arabasına yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu vefat etti. Ondan geriye, eşi Patricia ile Shaka, Kanini ve Asha isimli üç çocuğu kaldı. Saldırıdan yaralı olarak kurtulan Walter’ın kardeşi Donald’ın ifadesine göre, bomba Guyana Savunma Güçleri mensubu Gregory Smith isimli bir astsubay tarafından Rodney’ye verilmişti. Suikast sonrası Smith, Fransız Guyana’sına kaçtı ve 2002’de öldü.

Guyana Caribbean Politics

Dipnotlar:
[1] Rastafari Hareketi, 1930’larda Jamaika’da, Hristiyanlık içinden çıkmış, tektanrıcı, İbrahimî bir yeni dinî harekettir. 1930-36 ve 1941-74 arası dönemde Etiyopya’da krallık makamındaki Haile Selasi’nin Mesih’in ikinci zuhuru olduğuna inanan müritleri rastafaryan ya da rasta olarak anılırlar. Harekete kimi vakit rastafaryanizm denilse de bu terim herhangi bir “izm” ile etiketlenmekten haz etmeyen rastalarca aşağılayıcı ve hakaretamiz bir ifade olarak görülür. Rastafari derinlemesine örgütlü bir din değildir. Birçok rasta onun bir din bile olmadığını, esasta bir “hayat tarzı” olduğunu söyler. Herhangi bir tarikat ya da mezhep olma iddiaları da yoktur. İmanın ve vahyin insanın içinde bulunabileceğine inanırlar. Buna karşın bazı rastalar kendilerini rastafari konaklarından biriyle, Nyahbinghi, Bobo Ashanti ve On İki İsrail Kabilesi’den birine atfen tanımlarlar. Rastafari sözcüğü, Haile Selasi’nin kral olmazdan önceki lakabıdır. Ras “baş” ya da Etiyopya dilinde “dük” demektir, Tafari ise Selasi’nin önceki adıdır.

[2] “Barış Ülkesi” anlamına gelen Darüsselam, Tanzanya’nın doğu kesiminde, Hint Okyanusu’nun doğu kıyılarında kurulmuştur. Ülkenin en büyük şehridir.

[3] Ucema, Tanganika’nın 1961’de İngiltere’den bağımsızlık elde etmesi ve 1964’te Zanzibar ile birleşmesi sonucu oluşan Tanzanya’da toplumsal ve ekonomik kalkınmaya öncelik veren Julius Nyerere tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. 1967’de Cumhurbaşkanı Nyerere kalkınma tasarısını hazırladı, Aruşa Deklarasyonu isimli bu tasarı, Afrika’nın bir kalkınma modeline muhtaç olduğuna işaret ediyor, bu amaç doğrultusunda, Afrika sosyalizminin temellerini atıyordu. Ucema, Şavili dilinde “geniş aile” anlamına geliyor. Burada vurgu, bir kişinin ancak halk ya da topluluk aracılığıyla kişi olabileceği yönündedir. Önleyici Alıkoyma Yasası yürürlüğe kondu, zoraki kilit altına alınmanın sonucunda binlerce kişi öldü. Hükümet, insanları kolektif çiftliklere gönderdi. Bir zaman sonra geri dönebilecekleri vaadi zamanla boş çıktı. Bazı insanların köyleri yakıldı ve onların bu yasaya uymaları sağlandı. Nakiller esnasında polis ve ordu kullanıldı. Ekonomi çöktü ve halkın önemli bir bölümü açlıkla boğuşmak zorunda kaldı. Ülke, ancak dışarıdan gelen yiyecek yardımları ile ayakta durdu. Ucema siyaseti, Ali Hasan Mwinyi’nin 1985’te iktidara gelmesi ile terk edildi.

[4] TANU: Tanganika Afrika Millî Birliği, doğu Afrika devleti Tanganika’nın (bugünkü Tanzanya’nın) bağımsızlık mücadelesinde rol alan en önemli politik partidir. Parti, Julius Kambarage Nyrere tarafından kurulan Tanganika Afrika Derneği içinden çıkan kadrolarca Temmuz 1954’te oluşturuldu. 1964’te ismini Tanzanya Afrika Millî Birliği olarak değiştirdi. Ocak 1977’de TANU Zanzibar’ın yönetimindeki partisi, Afro-Şirazi Partisi ile birleşip Devrimci Devlet Partisi’ni (Chama Cha Mapinduzi) meydana getirdi. TANU’nun siyasî amacı, kendine yeterli bir ekonominin inşası, çürümenin ve sömürünün ilgası, temel üretim araçları ile mübadelenin işçi ve köylülerin kontrolüne geçmesi üzerinden sosyalist bir devlet kurmaktı.

[5] Maji Maji: İsmini 1905-07 arası dönemde gerçekleşen isyandan alan dergi. Maji Maji İsyanı, Tanganika’da Alman sömürgeciliğine karşı Afrikalıların şiddetle karşı durdukları bir isyandır. Pamuk üretimi ve ihracatı konusunda yapılan dayatmaların sonucunda gerçekleşmiştir.

10 Temmuz 2010

, ,

Küba Sosyalizminin Doğası


Havana, Ocak ayı.

“Gerçekten de bunun bir sosyalist devrim olduğunu yazmak mı istiyorsun? Pekâlâ, yaz o zaman. Biz kelimelerden korkmayız. Ama burada komünizmin mevcut olduğunu söyleyen Amerikalılara öykünüp benzer şeyler de yazma, çünkü iktidarın alınmasından kırk yıl sonra, Rusya’da bile komünizm yok. […] Millî orta sınıflar mı? Unut gitsin onları evlat, orta sınıfların Latin Amerika’da hâlâ devrimci bir rol oynayabileceklerine ilişkin tüm lafları unut. […] Evet, ta 1953’te, Moncada Kışlası’na düzenlediğimiz saldırıdan bile önce Marx ve Lenin’in eserlerini okumuştum. […] Bir toplum sınıflara ayrışmıştır, sınıflar mücadelesi vakidir: bunlar, sorgulanamaz hakikatler. […] Hayır, Amerikalılar saldırmayacak bize. Öte yandan, emperyalizm geberiyor. O ya intiharı seçecek ya da doğal ölümü. Eğer saldırırsa bu, onun hızlı ve kesin bir ölüm yaşayacağı anlamına gelecek. Saldırmaz ise bir süre daha varlığını sürdürebilir.”

Bunlar, dün gece, saat ikide başlayıp sabah beş buçukta biten Fidel Castro ile yaptığım muhabbette, onun tarafından bana söylenenler arasından seçtiğim en kilit cümleler. Küba başkanı, 3 Temmuz tarihli, başkanlık konutundaki resepsiyonda, benimle mülâkat yapacağına dair söz vermişti. Ancak politik, askerî ve diplomatik bir yığın işin yükü altında ezildiğinden, ayrıca her türden formaliteden ve ayrıntılı planlanmış toplantılardan hoşlanmadığından, bu sözünü yerine getirememiş ya da bu yönde belli bir karar verememişti. Geçen geceki muhabbet olabildiğine kapsamlı, açık fikirli ve içtendi. Nasıl gerçekleştiğini aktarayım bir miktar.

Gece birde Havana Libre Oteli’nin ikinci katındaki El Caribe gece kulübündeyim. On beş cazcı, altı şarkıcı ve on balerin, içlerinde benim de olduğum hepi topu sekiz kişiyi eğlendirmek için ellerinden geleni yapıyor. Garsonlar durmadan esniyorlar. Sıkıntı artık dibe vurmuş durumda. Saat bir buçukta gece kulübünün cam kapısı sonuna kadar açılıyor. Atletik vücutlu, üniformalı beş kişi, bellerindeki tabancaları ve omuzlarındaki hafif makineli tüfekleriyle, tam bir sükûnetle, içeri giriyor (yerdeki halı, botların yol açtığı sesi emiyor.) ve bir masaya oturup kola siparişi veriyor.

Karanlığa rağmen (tüm Küba gece kulüpleri ve barları neredeyse tümden karanlıktır), içlerinde, ağır ve hafifçe yuvarlak omuzları, uzun endamı ve siyah Rönesansvari sakalıyla Fidel Castro’yu hemen tanıyorum. Yanına yaklaşıyorum ve hiç de nazik olmayan bir hareketle, gözlerinin altında bir kibrit yakıyorum. “Benim” diyorum ona.

“Comandante, bana bir mülâkat sözünüz var. Şu mülâkatı burada bir tarihe bağlayalım artık.” diyorum.

“Hayır, çiko (“chico” oğul ya da evlat manasına geliyor, Fidel herkese, en azından dost bildiklerine bu şekilde sesleniyor.). Hayır lütfen, randevulardan nefret ederim. Gel otur, bırak da biraz dinleneyim. Yarın konuşuruz bu meseleyi.”

Korumalar (biri şişman, üzerinde sadece gömlek var, bir diğeri donuk Velasquez’vari İspanyol suratlı ve ince yapılı, ötekisi ise yüzüne kasvetli ama tatlı bir hava veren kıvırcık sakalları ile bir Zenci) sessizce sigara içiyorlar. Diğer bir asker ise kapıyı gözetliyor. Garsonlar ve balerinler kimseyi görmemiş gibi davranıyorlar. O sıkıcı performans, sürgit devam ediyor. Ara sıra Fidel Castro, kibarlık mahiyetinde, alkışlıyor gösteriyi. Saat iki civarı, Castro gitmek için ayağa kalktığında şarkıcılardan biri bağırıyor: “Viva el caballo!El caballo, yani “at”, burada Fidel Castro oluyor. Bu, Castro’nun boyun eğmeyen kudretinden ötürü halkın ona dönük sevgi gösterisinde bulunurken kullandığı bir ifade. Başkan dışarı çıkıyor, gülümseyerek herkese teşekkür ediyor. Ben de peşinden gidiyorum.

“Komutan n’oldu bizim mülâkat?”

“Beni sürüyle gazeteci bekliyor evlat…”

“Ama komutan, ben bir aydır bekliyorum.”

“Öyle mi? A evet, sen şu Togliattici İtalyan komünistsin” (İtalyan Komünist Partisi’nin lideri Togliatti’den bahsediyor.)

Fidel Castro gülümsüyor, kollarını açıyor, omuzlarını yukarı kaldırıyor (bu, onun genelde takındığı hafif mahcupluk ifadesi.)

“Peki, hadi gidelim.”

Büyükelçiler Salonu’na gidiyoruz, inanılmaz derecede berbat bir zevkin ürünü olan devasa avizenin altındaki konferans masasına oturuyoruz. Saniyesinde etrafımızda, on, otuz, kısa sürede kırk kişi beliriyor: gözlerine siyah ve mavi kalem çekmiş melez şarkıcı kızlar, garsonlar, krupiyeler, Latin Amerikalı delegeler dolaşıyorlar civarda.


Soru: Komutan, Küba devriminin genel niteliği nedir?

Bu soru karşısında Fidel Castro gülüyor, bir puro yakıyor, tırnakları kararmış, küçük, yanık tenli eliyle tutuyor purosunu.

Cevap: Siz gazeteciler tariflere ve muntazam şemalara deli oluyorsunuz… Sizler tahammülü zor düzeyde birer dogmatiksiniz. Bizlerse değiliz… Her hâlükârda sen yaşananın bir sosyalist devrim olduğunu yazmak istiyorsun değil mi? Pekâlâ, yaz o zaman… Evet, biz sadece bir tiranlık sistemini devirmedik. Biz ayrıca emperyalizm sevdalısı bir burjuva devlet aygıtını, bürokrasiyi, polisi ve paragöz bir orduyu imha ettik. Tüm imtiyazları ortadan kaldırdık, büyük toprak ağalarını yok ettik, yabancı tekelleri temelli kapı dışarı ettik, neredeyse tüm sanayi kollarını millîleştirdik ve toprağı ortaklaştırdık. Bugün ise insanın insanı sömürmesi gerçeğini nihaî olarak ortadan kaldırmak ve yeni bir sınıfsal içeriğe sahip, tümüyle yeni bir toplum inşa etmek için mücadele ediyoruz. Amerikalılar (Kübalılar “los americanos” tabirini, ABD’ye işaret etmek için kullanıyorlar -a.s.) ve rahipler, bunun komünizm olduğunu söylüyorlar. Biz ise böyle olmadığını çok iyi biliyoruz. Ne olursa olsun kelimeler korkutmaz bizleri. Diledikleri şeyi söyleyebilirler. Köylüler arasında popüler olan bir şarkı vardır, az çok şöyle bir şey: “Uğursuzluk kuşu, ihanet ve korkaklığın kuşu, kaçırıyorlar keyfimi. Bir kelime: komünizm! Ben anlamam şu izm’lerden.  Ama eğer kendi gözlerimle göreceksem o büyük zenginliğin fethini, bu komünizm olacak. Ve işte o vakit bana komünistsin bile diyebilirsiniz!

Soru: Komutan, Küba komünistlerinin partisi olan Halk Sosyalist Partisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Halk Sosyalist Partisi, toplumsal yapıların ve ilişkilerin radikal manada değişmesi yönünde tutarlı bir biçimde çağrıda bulanan tek Küba partisidir. Şurası doğru ki, başlarda komünistler bana ve tüm isyancılara hiç güvenmiyorlardı. Güvensizlikleri ise gayet makuldü, hem ideolojik hem de politik düzlemde aldıkları konum kesinlikle doğruydu. Güvenmemekte haklıydılar, zira Sierra’da gerilla mücadelesi vermekte olan bizler, yaptığımız Marksist okumalara rağmen, hâlâ kimi küçük burjuva önyargılarla ve arızalarla yüklüydük. Tüm gücümüzle istibdadı ve sahip olduğu imtiyazları yok etmek arzusunda olmamıza rağmen fikirlerimiz açık değildi. Sonrasında birbirimizi tanıdık, anladık ve birlikte çalışmaya başladık. Komünistler, Küba davası için çokça kan döktüler ve kahramanlık yaptılar. Bugün de vefakâr ve kardeşçe bir üslupla birlikte çalışmaya devam ediyoruz.

Soru: Görüşünüze göre, Küba devriminin en son gelişme aşamasını müteakip, Latin Amerika’ya ilişkin tarihsel bakış açınız değişti mi? Başka bir ifade ile, Küba örneğinin kıtanın diğer halklarınca takip edilmesinin mümkün ve zorunlu olduğuna inanıyor musunuz?

Cevap: Evet, düşünüyorum.

Soru. Yani tüm diğer halkların, ister diktatörlük elinde olsun ister ABD’ye satılmış olsun, kendi hükümetlerini devirmek için silâhlanmalarının gerekli olduğunu mu söylüyorsunuz?

Cevap: Evet, tüm diğer halkların bizim örneğimizi takip edeceklerini umut ediyoruz. Sonuçta biz hepimiz tek bir halkız, Rio Grande’den Patagonya’ya hepimiz aynı dili konuşuyoruz, birkaç kelime ile özetlenebilecek ortak bir tarihi paylaşıyoruz: İlkin sömürge hâline getirilip İspanyollar, ardından da ABD tarafından sömürülen bir halkın ortak tarihi bu. Tüm bunlar bir gün son bulacak. Bugün kimi ülkeler var -ama dur, yazma bunları, uluslararası bir olaya sebebiyet vermek istemem- bu ülkelerdeki devrimci ruh, vatanseverlik ve emperyalizme yönelik nefret üç yıl öncesinin Küba’sına nazaran daha güçlü, daha canlı ve daha derinlikli. Latin Amerika ülkelerinde eşzamanlı patlak verecek bir devrim, tüm önyargıları, bölgeciliği ve taşralılığı imha edecektir. İşte o vakit Latin Amerika tek, büyük, hür, sivil ve bağımsız bir millet hâline gelecektir. Çinliler bizden daha fazla parçalanmış durumdaydılar, farklı lehçelere, hatta dillere sahiptiler, milliyet sayısı da oldukça fazla idi. Ama bugün Çin devrimi, parçalanması mümkün olmayan tek bir bütün.

Soru: İttifaklar hususunda kimi “millî yöntem”lerden dem vuruluyor. Milliyetçi orta sınıfların Latin Amerika devriminde olumlu bir rol oynayabileceklerine hâlâ inanıyor musunuz?

Cevap. Hayır, inanmıyorum ve hiçbir zaman da inanmadım. Rekabet nedeniyle, kimi zaman emperyalizme karşı olan sanayici burjuva grupların olduğu doğrudur. Ama aynı gruplar, sınıfsal sebeplerden ötürü işçilerden daha fazla nefret ediyorlar. ABD tekelleri ile millî burjuvalar arasında geçici kimi çelişkiler ve çarpışmalar vücut bulabilir ama hiçbir vakit tam bir mücadele cereyan etmez aralarında. Ortada tarihsel bir karşıtlık yoktur. Bizim millî burjuvazimiz, hâlinden gayet memnun ve alabildiğine korkak, hayatta kalmak için emperyalizme tavizde bulunuyor, ona yardım ediyor ve toplumsal devrimlere karşı kullanılması için silâh temin ediyor. Tam da uyumaya alışkın Küba burjuvazisi gibi millî burjuvazi de uyuyor. İmtiyazlı sınıflar, artık hakikî devrimlere iştirak edemezler, en azından, bizim ülkemizde olduğu gibi onlar sadece güdülür. İnan bana, hakikat bu.

Soru: O hâlde, kanaatinizce, Latin Amerika’daki devrimlerin örgütlenmesine ilişkin tarihsel görev hangi güçlerin elinde?

Cevap: Sanayi ve tarım proletaryası, köylüler, küçük burjuvazi ve hepsinden önemlisi aydınlar. Hizipçiliği teşvik etmek istemem. Millî burjuvazinin bazı katmanlarının kısmen ve geçici olarak kimi devrimci olayları destekleyebileceklerini inkâr etmiyorum. Burjuvazinin bazı evlatlarının halkın safına geçtiklerini, devrimci teori silâhını kuşanıp bilinçli fertler olarak devrimlere iştirak ettiklerini, hatta onları yönettiklerini kabul ediyorum. (Sonuçta ben de büyük bir toprak ağasının oğluyum!). Ama ben bu noktada sınıfsal bir bakış açısı üzerinden akıl yürütüyorum. Bir sınıf olarak millî burjuvaziden artık iyi bir şey bekleyemeyeceğimizi söylüyorum. Aynı şey millî ordular için de geçerli. Devrimci ve vatansever subaylar elbette bulunabilir ama profesyonel ve kastlaşmış ordular Latin Amerika’dan kökleri kazınması gereken bir tür kanser gibiler. Ordular imha edilmezse eğer, hakikî bir halk hükümetine ulaşamayız ve toplumsal reformları gerçekleştiremeyiz. Öncelikle mütevazı bir reformun kokusunu aldığı vakit ordu, müdahale edecek ve her şeyi etkisizleştirecektir. Yozlaşmış olan bir hükümet devre dışı bırakıldığında ve devrim ufukta belirdiğinde, ordu bir darbe ile tekrar gelir ve eskisinden daha kötü bir hükümet kurar. Tarihimizin bize verdiği ders budur.

Soru: Ancak bazı ülkelerde toprak ağalarını, generalleri, oligarşik klikleri ve amirleri yanına alan millî burjuvazi hayli güçlü.

Cevap: Küba’da da feodal-burjuvazi grubu hayli güçlüydü. Orduyu, basını, yargıyı, radyoyu, okulları, üniversiteleri, polis teşkilâtını, kısacası her şeyi kontrol ediyordu. Ama tüm bunlara rağmen kazanan gene de biz olduk. Silâhlanmış, oldukça iyi biçimde örgütlenmiş işçiler, köylüler ve öğrenciler: işte bunlardır kıtamızın yegâne devrimci gücü.

Soru: Komutan, sosyalist kampın Küba devrimine katkısı nedir?

Cevap: Evlat, Kruşçev biz petrol yollamayıp şekerimizi satın almasaydı ne olurdu? Ya da Çekler kendimizi müdafaa etmemiz için bize silâh yollamasaydı, makineler, yedek parçalar ve teknisyenler göndermeseydi, ne olurdu? Bugün ülkede iki yüz ila üç yüz arasında Sovyet teknisyeni var, bunlar cefakâr işçiler, hakikatli, düzgün ve yardımsever kardeşlerimiz onlar. SSCB kendi huzuru için kumar oynuyor, son savaşta yirmi milyon kayba rağmen oynuyor bu kumarı, bizim gibi küçük bir ada ülkesinin müdafaası için kendi huzurunu ve prestijini riske atıyor. Üstelik bunları arada hiçbir bağ olmamasına rağmen, hiçbir şey istemeksizin yapıyor. Sen de bana sosyalist kamp hakkında ne düşündüğümü soruyorsun. Onlar dostlarımız bizim.

Fidel’in sesi kısılıyor, ama o boyun eğmeyen at direniyor, şaka yapıyor, gülüyor, ara vermeden, hızla konuşuyor, konuşurken yerele ait kimi özlü ifadeler kullanıyor, bu ifadeler onun belagatini toprağa daha fazla yakınlaştırıyor ve resmî hitabetindeki ciddî ve ağır konuşma tarzından farklılaştırıyor.

Sıra diğerlerinde, onlar da birkaç soru soruyorlar. Genelde sorular kişisel konularla ilgili oluyor. Biri, kibirli bir üslupla, şu soruyu yöneltiyor: “Sabah uyandığınızda ve tüm Latin Amerika’nın büyük lideri olduğunuzu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?”

Soru üzerine yüzü kızaran Fidel omzunu silkeliyor.

“Herkes gibi ben de insanım. Örneğin burada, (parmağı ile beni göstererek) şu evlat sabahları iyi bir makale yazamayacağı endişesi ile uyanıyordur. Doğru mu? Aynı şekilde ben de bir devrimci olarak işimi iyi yapamayacağım korkusu ile uyanıyorum… Ayrıca bu korkuya bir de insanları idam etmenin acısı ekleniyor… Öldürmekten hoşlandığımızı mı sanıyorsunuz? Buna mecburuz biz. Teröristler bombalar yerleştiriyorlar sağa sola ve askerlerimizi katlediyorlar. Fransız gemisini nasıl havaya uçurduklarını hatırlıyor musunuz? Patlama sonucu yüz kişi hayatını kaybetti. (4 Mart 1960’ta, Coubre isimli Belçika bandıralı, silâh ve cephanelik yüklü şilep, Havana Limanı’nda havaya uçuruldu.) Ama gene de insanları idam etmek korkunç bir şey (Fidel’in gözleri aniden doluyor, sesine hüzün çöküyor.) İnanın bana, bu mücadele ölüm-kalım mücadelesi. Ya biz kazanacağız ya onlar. Devrimi müdafaa etmek ve onu ileri götürmek zorundayız. Kimseye merhamet edemeyiz bu konuda. Aksi takdirde sonuç korkunç olur.”

Saat beş buçuk. Fidel ayağa kalkıyor, herkesin tek tek elini sıkıyor, sabırla ve tüm mütevazılığı ile kartpostalları, resimleri ve kitapları imzalıyor, yüzüne tekrar o güzel gülümseyişi konuveriyor. “Adios, companeros, muchas gracias!” (“Hoşça kalın yoldaşlar, çok teşekkür ederim!”)

Ardından bana dönüyor ve “kaptın mı mülâkatı İtalyan? Beni arayıp durmazsın artık.” diyor.

“Aksine Komutan, size soracağım daha çok soru var.”

“Tamam, tamam, bakarız…”

Ardından salonu terk ediyor, çimenlik bir yoldan yavaşça yürüyor, silâhlı eskortu eşlik ediyor ona, siyah arabası kuzeyden esen soğuk bir rüzgârın süpürdüğü sessiz ve ıssız Havana sokaklarında gözden kayboluyor.

Arminio Savioli
L'Unità
[*]
1 Şubat 1961
Kaynak

[*] L’Unità, 12 Şubat 1924’te Antonio Gramsci tarafından işçi ve köylü gazetesi olarak çıkartılan gazete. İtalyan Komünist Partisi’nin resmî yayın organı olan L’Unità, ilkin Milano’da basılır ve yirmi-otuz bin civarında bir tiraja ulaşır.