29 Mart 2019

,

Friedrich Bolte’ye Mektup

Dostum Bolte,

Mektubunu dün Sorge’nin raporu ile birlikte aldım.[1]

1. Her şeyden önce Genel Konsey’in New York Federal Konseyi’ne yönelik tutumu konusunda şunu söylemem lazım: Sorge’ye yeni göndermiş olduğum mektupların (ayrıca Sorge’yle gizli iletişim kurması konusunda yetki verdiğim Speyer’e yazdığım mektubun) senin temsil ettiğin Alman Seksiyonu’na dair alabildiğine hatalı bir bakış açısını ortadan kaldırdığını belirtmeliyim.[2]

Enternasyonal’in kurulduğu diğer tüm ülkelerde olduğu gibi Birleşik Devletler’de de Genel Konsey, ilk başta birbirinden farklı bireylere yetki vermek ve onları resmi temsilcisi olarak atamak zorunda kaldı. Fakat New York Komitesi’nin bir miktar istikrara kavuşması ile birlikte, bu temsilcilerin hepsi, devre dışı bırakılamasa da tek tek defterden silindi.

Belirli bir süre geçti ve eskiden yetkili olan temsilcilerle yapılan resmi yazışmalar, sadece Eccarius’un Jessup ile yaptıkları ile sınırlı kaldı. Görebildiğim kadarıyla sen de mektubunda Jessup’la yapılan yazışmalar konusunda hiç şikâyetçi değilsin.

Zaten Birleşik Devletler’le yapılan resmi yazışmalar, sadece Eccarius üzerinden yapılacaktı. Ben ve Dupont ise o dönemde Fransız Seksiyonu’nun temsilcisiydik, sonuçta Dupont da ancak Eccarius ile yazışma imkânına sahipti.

Sorge ve senin dışında ben, kimseyle resmi yazışma içerisine girmedim. Sigfrid Meyer’e gönderdiklerimse özel mektuplardı ve Sigrid, onları hiçbir şekilde yayımlamadı, zira bunlar, içeriği itibarıyla, New York Komitesi’nin başını derde sokacak, ona zarar verecek cinsten mektuplardı.

Diğer yandan, Genel Konsey’in iki İngiliz üyesi George Harris ve muhtemelen Boon’un New York’taki Enternasyonal şubeleriyle özel yazışmalar gerçekleştirdiğine hiç şüphe yok. Her iki isim de aramızdan ayrılmış olan Bronterre O’Brien tarikatına mensup. Bu tarikatsa kalpazanları, kadınları güya kurtaracağını söyleyen şarlatanları bünyesinde toplamış akılsız ve tuhaf bir yapı.[3] Bunlar, doğal olarak New York’taki 12. Seksiyon’un doğal müttefikleri, onlarla aynı kafadan isimler.[4]

Genel Konsey’in kendi üyelerinin özel yazışma içerisine girmelerini yasaklama hakkı bulunmuyor. Fakat bize bu özel yazışmanın resmi olup olmadığı, Genel Konsey’in faaliyetlerine mani olup olmadığı, yayınlanıp yayınlanmadıkları, New York Komitesi’ni batağa sürükleyip sürüklemediği konusunda net açıklamalar yapılması gerekiyor. O vakit bu türden kötülüklere ve fesada karşı gerekli önlemler tabii ki alınacaktır.

Ne kadar ahmak olurlarsa olsunlar bu Obrayncılar, Konsey’de sendikacılar kadar güçlüdürler. Bunlar, toprak meselesi konusunda daha devrimci ve daha sağlam bir duruşa sahiptirler, ayrıca daha az milliyetçidirler, burjuvazide şu veya bu biçim altında görülen rüşvetçiliğe pek de düşkün kişiler değildirler. Öyle olsalar, çoktan Enternasyonal’den şutlanmışlardı.

2. Bir No’lu Alman Seksiyonu’nun burjuva hayırseverlere, tarikatçı çevrelere veya amatör gruplara meyilli olması, beni gerçekten hayrete düşürüyor.

Oysa bizim konumumuz, böylesi bir konumla çelişmektedir.

Enternasyonal, sosyalist veya yarı sosyalist tarikatları, mücadele eden işçi sınıfının gerçek örgütüyle ikame etmek amacıyla kuruldu. İlk tüzüğüne ve açılış konuşmasına[5] baktığımızda bu net bir biçimde görülmektedir. Diğer yandan, tarihsel süreç tarikat sistemini ezip geçmeseydi, Enternasyonal varlığını sürdüremezdi. Sosyalist tarikatların gelişim sistemi ile hakikî bir işçiler hareketinin gelişim sistemi, birbirlerine nazaran daima ters orantılı seyretmiştir. İşçi sınıfı, bağımsız bir tarihsel hareket için yeterli olgunluğa erişene dek tarikatlar (tarihsel açıdan) haklıdırlar. İşçi sınıfı söz konusu olgunluğa eriştiğinde, hastalıklı tarikatlar, esas olarak gerici hâle gelirler. Gene de tarihin her yerde gösterdiği şey Enternasyonal içinde de tekrarlanmıştır. Modası geçmiş olan, yeni elde edilmiş biçim dâhilinde kendini tekrar tesis edip varlığını sürdürme gayreti içindedir.

Enternasyonal’in tarihi, hakiki işçi sınıfı hareketine karşı Enternasyonal bünyesinde kendi varlığını ortaya koymaya çalışan tarikatlar ve amatör deneyler aleyhine işleyen, Genel Konsey üzerinden kesintisiz olarak sürdürülen bir mücadelenin tarihidir. Bu mücadele, kongrelerde ama daha çok, tek tek her bir seksiyonla Genel Konsey arasındaki özel ilişkiler dâhilinde yürütülmüştür.

Enternasyonal Derneği’ni Paris’te Prudoncular (Mutualistler) kurmuştu, doğal olarak ilk yıllarında dizginler onların ellerindeydi. Sonrasında bu kişiler karşılarında kolektivistler ve pozitivistler gibi örgütleri buldular.

Almanya’da ise Lassalle kliği hâkimdi. Kötü bir şöhrete sahip olan Schweitzer’le bizzat iki yıl yazıştım ve ona Lassalle’ın örgütünün tarikatvari bir örgüt olduğunu, Enternasyonal’in uğruna mücadele verdiği hakiki işçi hareketi örgütüne düşmanlık ettiğini tartışma götürmez biçimde ispatladım. Schweitzer, tüm söylediklerimi belirli sebeplere bağlı olarak anlamadı, anlamak istemedi.

1868 yılı sonunda Rus Bakunin, bizzat kendisinin liderlik edeceği “Sosyalist Demokrasi İttifakı”[6] adıyla ikinci bir Enternasyonal teşkil etmek amacıyla Enternasyonal’e girdi. Teorik bilgiden mahrum olan biri olarak Bakunin, bu ayrı yapının Enternasyonal’in yürüteceği bilimsel propagandayı üstleneceği, böylelikle kendi enternasyonalinin Enternasyonal bünyesinde özel bir işlevi yerine getireceği iddiasında bulunuyordu.

Bakunin’in programı, soldan ve sağdan toplayıp, zorlama bir biçimde, laf olsun torba dolsun diye bir araya getirdiği ıvır zıvırdan müteşekkildi ve temelde sınıflar arası eşitlik(!), (Sensimoncuların zırvaladığı biçimiyle) toplumsal hareketin çıkış noktası olarak miras hakkının ilgası ve üyelere dikte edilen bir dogma olarak ateizm üzerine kuruluydu. Dayandığı asıl dogma ise (Prudoncularda görülen) politik hareketten imtina etmeyi esas alan yaklaşımdı.

Bu çocukların eline yakışacak cinsten okuma kitabı, İtalya ve İspanya’da rağbet gördü (hâlen daha buralarda ciddiye bir etkiye sahip). Bu tür ülkelerde işçi hareketinin oluşumu için gerekli gerçek koşullar henüz oluşmamış durumda. Ha bir de Bakunin, dar da olsa, boş tenekeden farksız, doktriner İsviçreli ve Belçikalı kimi mahfillerde belirli bir nüfuza sahip.

Proudhon, Saint-Simon gibi isimlerden derleyip topladığı çerçöpten ibaret olan bir doktrine sırtını yaslayan Bay Bakunin için teori, ikincil bir meseleydi, hâlâ daha böyledir. Teori, ona göre, şahsi benlik kavgasının bir aracından ibarettir. Teorik düzlemde hiç varolmayan biri olarak Bakunin, kendisini, en iyi, bir dalavereci olarak ifade edebilmektedir.

Genel Konsey (belli ölçüde Fransız Prudoncularca Güney Fransa’da destek gören) bu komplo ile yıllarca mücadele etmek zorunda kaldı. Nihayetinde Konferans’ın aldığı, 1, 2, 3, 9, 16 ve 17 sayılı kararlar aracılığıyla uzun bir hazırlık sürecinin ardından ciddi bir darbe aldı.[7]

Öte yandan Genel Konsey’in Avrupa’da verdiği mücadelenin Amerika’da pek destek görmediği anlaşılıyor. 1, 2, 3 ve 9 sayılı kararlar, bugün itibarıyla New York Komitesi’ne tüm tarikat faaliyetlerine ve amatör örgütlerin girişimlerine son vermek, gerektiğinde onları ihraç etmek için gerekli hukukî silâhları temin ediyorlar.

3. New York Komitesi, Genel Konsey’e göndereceği resmî bir mektupla Konferans kararlarını eksiksiz kabul ettiğini açık bir dille ifade etmekle çok iyi bir iş yapmış olacaktır.

14 sayılı (Neçayev duruşmasının Egalité’de yayınlanmasını öngören) karar, bizzat Bakunin’i tehdit eden bir karardır.[8] Bu sayede Bakunin’in Rusya’daki tüm kepazelikleri gün ışığına çıkacak, onun takipçilerinden geri kalan isimlerin Konferans’ı protesto eden girişimlerini herkes öğrenecektir.

Bu protestoların örgütlendiği dönemde Bakunin, Cenevre ve Londra’da bulunan Fransız mültecilerle temas kurmuştur (yine de bu kesimin sayıca az olduklarını belirtmek gerek). Bu çevrenin attığı slogana göre, Genel Konsey Pan-Almancıların (veya Bismarkçılığın) hâkimiyeti altındadır. Burada kastedilen benim, benim doğuştan Alman olmam üzerinde duruyorlar, dolayısıyla benim Genel Konsey üzerinde düşünsel-teorik bir nüfuza sahip olduğumu söylüyorlar. (Not: Konsey’deki Almanların sayısı İngilizlerin üçte ikisi kadardır, ayrıca Fransızlardan da azdır. Dolayısıyla burada dile getirilen asıl suç, teorik planda Almanların Fransız ve İngilizlere hükmediyor olmaları, ayrıca onların bu hâkimiyeti, yani Alman biliminin baskınlığını gayet faydalı, hatta vazgeçilmez bulmalarıdır.)

Cenevre’de (Lozan Kongresi’nde utanmak nedir bilmeden, Ferré’yi Versay’ın cellâtlarına şikâyet eden) burjuvazinin himayesinde faaliyet yürüten Madam André Léo, La Révolution sociale isminde bir gazete çıkartıyor. Gazetede Avrupa’nın en gerici gazetesi Journal de Genève’in kullandığı birebir aynı ifadelerle bize karşı polemik yürütüyor.

Bu Bakuninciler, Londra’da Fransız Seksiyonu'nu[10] kurmaya çalıştılar. Bunların faaliyetlerine dair bir örneği ekte sunduğum Qui Vive! dergisinin 42. sayısında bulmak mümkün. (Sayıda bizim Fransız sekreterimiz Serraillier’nin mektubuna da yer veriliyor[11). Birçoğu polis casusu olan yirmi kişinin meydana getirdiği bu seksiyonu Genel Konsey henüz tanımış değil, lâkin sayıca daha büyük olan başka bir seksiyon kabul görmüş durumda.[12]

Hainler çetesinin tüm hilelerine rağmen Fransa’daki propaganda faaliyetlerimiz hâlihazırda devam ediyor. Sermaye le ilgili kitabım, Bakunin’in değer gördüğü Rusya’da Rusça olarak yayımlanıyor.[13]

İlk belirtilen (bizim tanımadığımız, bugünlerde tümüyle dağılma sürecine girmiş olan) Fransız Seksiyonu’nun sekreteri Durand’ı biz Enternasyonal’den polis casusu olduğu için kovduk.[14]

“Politika bizim neyimize” diyen, politikadan uzak duran, Gaspard Blanc ve Lyonslu Albert Richard türünden Bakuninciler, artık maaşlı birer Bonapartçı ajandır. Bu konuda elimizde kimi deliller bulunmaktadır. Fransız Seksiyonu’nun şikâyetine göre, Cenevre’de aynı klik bünyesinde faaliyet yürüten, Güney Fransa’nın Béziers kentinin temsilciliğini üstlenmiş olan Bousquet, bir polistir![15]

4. Konferans kararlarıyla ilgili olarak şunu söylemem lazım: Kararların bulunduğu sayı şuan elimde, ilk olarak da en uzak yer olduğu için New York’a (Sorge’ye) gönderdim.[16]

Öncesinde basında konferansla ilgili çıkan yarı doğru yarı yanlış haberlerde tüm suç, bir Konferans delegesinin (Eccarius’un) üzerine atılıyor ki Genel Konsey, zaten bu kişiyle ilgili bir soruşturma başlatmış durumdadır.

5. Washington Seksiyonu, ilkin Genel Konsey’e başvuruda bulunmuş, onunla bağımsız bir seksiyon olarak temas kurmak istemiştir.[17] Bugün itibarıyla mesele çözüme kavuşturulmuştur, dolayısıyla Washington Seksiyonu’yla tekrar görüşmenin bir yararı yoktur.

Seksiyonlarla ilgili olarak aşağıda dile getirilen genel açıklamalar geçerli olacaktır:

(a) Tüzüğün yedinci maddesi (“Yereldeki hiçbir bağımsız derneğin Genel Konsey’le doğrudan yazışmasına engel olunamaz.”) uyarınca, bağımsız olmak isteyen seksiyonlar, kabul için Genel Konsey’e doğrudan başvuruda bulunabilirler. Tüzüğün II. Bölüm’ünde yer alan dördüncü ve beşinci maddesi uyarınca, “Enternasyonal’e katılma niyetinde olan her bir şube veya dernek (ki burada “yerelliklerdeki bağımsız dernekler” kastediliyor) Genel Konsey’e bağlı olduğunu en kısa sürede beyan etmek zorundadır.” (4. Madde) Ayrıca “Genel Konsey, yeni şubenin Enternasyonal’e bağlanma isteğini kabul veya reddetme hakkına sahiptir.” (5. Madde)

(b) Tüzüğün beşinci maddesi uyarınca Genel Konsey, kabul öncesi federal konseylere veya komitelere danışmak zorundadır.

(c) Konferans kararı uyarınca (Bkz. Tüzük V. Bölüm, 3. Madde) belirli bir tarikatın ismini taşıyan bir seksiyon, asla kabul edilmeyecektir. Ayrıca böylesi bir yapı, kendisini Enternasyonal İşçi Derneği’ne bağlı bir seksiyon olarak teşkil edemez. (V. Bölüm, 2 Madde)

Lütfen bu mektubu temsil ettiğin Alman Seksiyonu’na ilet, ama sakın yayımlama, sadece içeriğinin faaliyetler dâhilinde kullanılmasını sağla.

Tüm kardeşlik duygularımla selamlıyorum,

* * *

Kapital henüz İngilizcede ve Fransızcada yayınlanmış değil. Fransızca baskısı üzerinde çalışıyoruz, ama yaşanan olaylar sonucu bu çalışma kesintiye uğradı.[18]

Benim ricam üzerine Eccarius, Birleşik Devletler’deki tüm seksiyonların sekreteri olarak atanmıştır (tek istisna Fransız seksiyonudur, onun sekreterliğini de Le Moussu üstlenecektir.). Gene de senin veya Sorge’nin soracağı her türden özel soruyu memnuniyetle cevaplarım. Engels, Enternasyonal’in İrlanda Cumhuriyeti’ndeki faaliyetlerine dair bir makaleyi yayımlanması amacıyla İtalya’ya gönderdi.

İleride Genel Konsey toplantılarına dair raporları içeren Eastern Post gazetesi nüshaları New York’a, Sorge’nin adresine düzenli olarak gönderilecek.

Politik Hareket Üzerine Önemli Not: İşçi sınıfının politik hareketi, doğası gereği belirli bir nihai hedefe sahiptir ve bu hedef, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmesidir. Bu da elbette işçi sınıfına ait olan, ekonomik mücadelelerden neşet eden, belirli bir noktaya dek gelişme imkânı bulmuş, özel bir örgüte ihtiyaç duyar.

Fakat öte yandan işçi sınıfının yönetici sınıflara karşı bir sınıf olarak varlık imkânı bulmasını sağlayan, dışarıdan uygulanan bir baskı sonucu o yönetici sınıfları baskı altına almaya çalıştığı her türden hareket, politik bir harekettir. Örneğin belirli bir fabrikada veya sektörde grev gibi araçlarla kapitalistleri işçileri daha kısa süreler için çalıştırmaya mecbur etmeye yönelik bir çaba, saf mânâda ekonomik harekete denk düşer. Gelgelelim, kapitalistleri sekiz saatlik işgünü yasasını çıkartmaya zorlayan bir hareketse politik bir harekettir. Bu sayede, işçilerin her yerde birbirinden ayrı işleyen ekonomik hareketleri dâhilinde politik bir hareket gelişir. Bir sınıf hareketi olarak bu hareketin amacı, çıkarlarına uygun amaçlara ulaşmak, bu bağlamda, genel, toplumsal düzlemde bağlayıcılığı olan bir güce kavuşmaktır. Bu türden hareketler, varolma noktasında, öncesinde belirli bir örgütlenme düzeyine ulaşmaya mecburdurlar, ama aynı şekilde örgütlenme faaliyetinin gelişimi ancak hareket olmaya bağlıdır.

İşçi sınıfının yönetici sınıfların kolektif gücüne, yani politik iktidara karşı nihai darbeyi indirecek harekâta girişebilmesi için örgütsel düzeyde henüz gelişmediği yerlerde, onun, yönetici sınıfların politikalarına karşı geliştirilen düşmanca tutum ve kesintisiz ajitasyon faaliyetiyle, her ne pahasına olursa olsun eğitilmesi gerekir. Aksi takdirde Fransa’da yaşanan Eylül Devrimi’nde görüldüğü üzere, işçi sınıfı, yönetici sınıfların elinde bir oyuncağa dönüşür. Messrs Gladstone ve şürekâsının bugüne dek İngiltere’de sergilediği oyun için de aynı tespit geçerlidir.

Karl Marx
23 Kasım 1871

[Kaynak: Karl Marx ve Frederick Engels, Collected Works, 44. Cilt, s. 251-259.]

[Bu mektubun İngilizcesi, kısaltılmış hâliyle, ilk olarak şurada yayınlandı: The International Socialist Review, Şikago, 1911; tam hâline şurada yer verildi: K. Marx ve F. Engels, Letters to Americans. 1848-1895, International Publishers, New York, 1953, s. 251.]

Dipnotlar:
[1] Burada Sorge’nin imzaladığı, 5 Kasım 1871 tarihli rapora atıfta bulunuluyor: Kuzey Amerika Enternasyonal Merkez Komitesi’nin Genel Konsey’e Gönderdiği Ekim 1871 Tarihli Rapor.

[2] Burada New York’ta bulunan 1. No’lu Alman Seksiyonu’ndan bahsediliyor. ABD’de Enternasyonal’e bağlı en eski seksiyon olan Alman Seksiyonu 1857’de devrimci Alman göçmenler tarafından kurulan Komünist Kulüp içinden çıktı. Bu kulübün çekirdeğini ise eski Komünist Birlik üyeleri ve Marx’ın dostları oluşturuyordu. Üyeleri, Marksizm propagandası yapan New York Genel Alman İşçileri Derneği’nde öncü bir rol oynadılar. Aralık 1869’da Genel Alman İşçileri Derneği Enternasyonal’e bağlanıp 1. No’lu Seksiyon adını aldı. Süreç içerisinde seksiyon, burjuva reformculara karşı aktif bir mücadele yürüttü.

[3] Burada James O'Brien taraftarlarından bahsediliyor. Toprağın millileştirilmesi ve İrlanda sorunu gibi bir dizi meselede Enternasyonal bünyesinde Marx’ı destekleyen bu çevre, belirli hususlarda ütopyacılara has bir tutum içerisindeydi: bu bağlamda ilgili çevre, kamusal ambarlar kurulması suretiyle emek ürünlerini maliyet bedelleri üzerinden dolaysız ve adil bir biçimde takas edilmesi ve sembolik emek parasının gündeme getirilmesi gibi fikirleri savunuyordu.

[4] 12 No’lu Seksiyon Enternasyonal’in Amerikan seksiyonları arasında Temmuz 1871’de katıldı. Liderleri arasında bulunan feminist Victoria Woodhull ve Tennessee Claflin, Enternasyonal adına burjuva reformları için kampanya yürütmeye koyuldu. 27 Eylül 1871’de, New York Merkez Komitesi’nin bilgisi olmaksızın 12 No’lu Seksiyon, Genel Konsey’in kendisini ABD’deki Enternasyonal’in lider kurumu olarak kabul edilmesini istedi. Diğer yandan seksiyon, basın yoluyla, Enternasyonal’in proleter niteliğini savunmakta olan diğer seksiyonlara karşı kampanya yürüttü.

5 Kasım 1871 tarihli kararında Genel Konsey 12 No’lu Seksiyon’un talep ve iddialarını reddetti ve New York Merkez Komitesi’nin yetkilerini onayladı. Buna karşın 12 No’lu Seksiyon faaliyetlerine kaldığı yerden, aynı içerikle devam etti, bu da sonuçta proleter ve küçük burjuva seksiyonlar arasında bir ayrışmaya neden oldu. Mart 1872’de Genel Konsey 12 No’lu Seksiyon’u Enternasyonal’den ihraç etti, Eylül 1872’de ise bu karar Lahey Kongresi’nce teyit edildi.

[5] K. Marx, “Enternasyonal’in Geçici Tüzüğü ve İşçilerin Enternasyonal Derneği’ndeki Açılış Konuşması”

[6] Mikhail Bakunin ve taraftarları, Ekim 1868’de Cenevre’de Uluslararası Sosyalist Demokrasi İttifakı (L'Alliance internationale de la démocratie socialiste) adında bir anarşist örgüt kurdular. İttifakın programı, tüm devletin ilga edilmesini, sınıfların eşitlenmesini ve miras hakkının ortadan kaldırılmasını talep etmekteydi. İttifakın liderleri, örgütün Enternasyonal bünyesinde özerk bir örgüt olarak kabul görmesini talep ettiler. Genel Konsey taleplerini reddetti ( bu konuyla ilgili olarak Marx’ın kaleme aldığı, Genel Konsey’in 22 Aralık 1868’de onayladığı karara bakılabilir: “Enternasyonal İşçilerin Derneği ve Enternasyonal Sosyalist Demokrasi İttifakı”, Collected Works, 21. Cilt). Bunun üzerine İttifak’ın kurucuları onu lağv edeceğini söyleyince 1869’da Enternasyonal’e aynı şartlar temelinde kabul edildiler. İttifak’ı lağv ettiklerini kamuoyuna açıklasalar da Bakuninciler birlik faaliyetlerini gizlice yürütmeye devam ettiler. Bir fesat örgütü hâlini alan İttifak, Genel Konsey’e karşı çalışmalar yürütüp Enternasyonal bünyesinde sahip olduğu nüfuzu artırmaya çalıştı.

Enternasyonal’in devrimci proleter kanadının Bakuninci gruplara karşı verdiği mücadele, Paris Komünü sonrası epey hız kazandı ve 1871’deki Londra Konferansı ile birlikte iyice sertleşti. Enternasyonal’in 1872’de Lahey’de düzenlediği kongrenin aldığı kararla, varlığı ve yürüttüğü bölücü faaliyetleri artık açığa çıkmış olan gizli Bakuninci İttifak’ın liderleri Mikhail Bakunin ve James Guillaume, Enternasyonal’den ihraç edildi.

[7] Burada 1871 tarihli Londra Konferansı’nın kararlarından bahsediliyor: “Ulusal Konseylerin Seçilmesi” (Karar II, 1, 2, 3. maddeler), “İşçi Sınıfının Politik Eylemi” (Karar IX), “Sosyalist Demokrasi İttifakı” (Karar XVI) ve “İsviçre’nin Fransızca Konuşan Kesiminde Yaşanan Ayrışma” (Karar XVII) (Bkz. Collected Works, 22. Cilt).

[8] K. Marx ve F. Engels, “17-23 Eylül 1871’de Londra’da Toplanan Enternasyonal Delegeleri Konferansı Kararları”, Karar XIV: Yurttaş Outine’e Talimat.

[9] Marx burada, André Léo’nun 1871’de Lozan’da düzenlenen Barış Kongresi’nde yaptığı konuşmadan bahsediyor. O konuşmasında Léo, Ferré ve Rigault’ün Komün’ün uğursuz isimleri olarak anıyor.

[10] Fransız Seksiyonu’nu 1871 Eylül’ünde Londra’da bulunan Fransız mülteciler kuruyor. Seksiyonun liderleri İsviçre’deki Bakunincilerle sıkı ilişkiler kuruyorlar. Seksiyonun resmi gazetesi Qui Vive! Fransız Seksiyonu’nun tüzüğünü yayınlıyor, ardından seksiyon, bu tüzüğü Genel Konsey’in 16 Ekim 1871’de düzenlediği olağanüstü toplantıya takdim ediyor, burada ayrıca özel bir komisyonun kurulması gerektiği üzerinde duruyor. 17 Ekim tarihli toplantıda ise Marx, komisyon adına hazırladığı bir kararı tartışmaya sunuyor ve seksiyonun tüzüğündeki birkaç paragrafın Enternasyonal’in tüzüğüyle uyumlu hâle getirilmesini öneriyor. Augustin Avrial’ın imzaladığı 31 Ekim tarihli mektubunda seksiyon, Genel Konsey’in kararına karşı çıkıyor.

Sonrasında, verilen bu cevap komisyon bünyesinde ve 7 Kasım 1871’de düzenlenen Genel Konsey toplantısında tartışılıyor. Fransa temsilcisi Auguste Serraillier, Marx’ın kaleme aldığı bir kararı tartışmaya sunuyor, konsey bu kararı oybirliğiyle kabul ediyor. Aralık 1871’de Fransız Seksiyonu birkaç gruba ayrışıyor. Yazdığı kimi mektuplarda Marx, bu seksiyonu 1865’te Londra’da kurulmuş olan Fransız Seksiyonu’ndan ayrıştırmak için 2 No’lu Fransız Seksiyonu olarak anıyor.

[11] Qui Vive! gazetesinin 16 Kasım 1871 tarihli 39. sayısında Fransız temsilcisi Serraillier tarafından Genel Konsey adına kaleme alınmış, 11 Kasım tarihli bir mektuba yer veriliyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni Vermersch’e hitaben yazılmış olan mektupta, “Genel Konsey, Londra Konferansı kararlarının resmi olmayan bir kaynaktan alınıp söz konusu gazetede yayınlanması konusunda hiçbir sorumluluğu kabul etmemektedir” deniliyor. Serraillier’in asıl dikkatini çektiği husus ise 13. Karar’ın 2. Madde’sinin tahrif edilmesi. Bu maddede, “Alman işçilerin Fransa-Almanya Savaşı esnasında görevlerini yerine getirdiğinden” bahsediliyor (Bkz. Collected Works, 22. Cilt, s. 428).

Serraillier’in mektubuna cevaben, 1871’de kurulan Fransız Seksiyonu’nun on beş üyesi Qui Vive! gazetesinin 19-20 Kasım 1871 tarihli 42. sayısında bir “Protesto Metni” yayınlıyor.

[12] Burada Paris Komünü sonrası mülteci olarak Londra’ya gitmiş olan proleter unsurların Kasım 1871’de kurdukları Fransızca Seksiyonu’ndan bahsediliyor. 18 Kasım 1871’de Seksiyon kendi tüzüğünü oylayıp kabul ediyor, bu tüzük, Şubat 1872’de Genel Konsey tarafından da onaylanıyor. Londra’daki Fransızca Seksiyonu Marguerittes, Le Moussu, De Wolffers gibi isimlerden oluşuyor ve (Vermersch gibi) kimi Fransız mültecilerinin benimsediği küçük burjuva tavra karşı Genel Konsey’in yürüttüğü kampanyaya destek veriyorlar.

[13] Kapital’in birinci cildinin Rusça baskısı Mart 1872’nin sonunda yayımlandı. Üç bin baskı yapıldı. Bu, esasen o dönem için epey yüksek bir rakamdı. Kitap, Çar’ın sansür edeceği beklentilerine karşın hızla satıldı. Devlet, Kapital’in zor anlaşılacağını düşünmüş, yayınlanmasına bu sebeple izin vermişti.

[14] 1871 tarihli Fransız Seksiyonu’nun liderliğini üstlenen, Enternasyonal’i kandıran Gustave Durand’ın ajan olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Bu mesele, Genel Konsey’in 7 Ekim 1871 tarihli özel toplantısında ele alındı. Durand’ın polislerle yaptığı yazışmalar konseye sunuldu. Onun Enternasyonal’den ihracıyla ilgili kararı Engels hazırladı ve Genel Konsey’e gene o sundu. (bkz. Collected Works, 23. Cilt, s. 22.)

[15] Burada, Enternasyonal’in Béziers ve Pézenas kentlerinde bulunan seksiyonları adına 13 Kasım 1871 tarihinde kaleme alınıp Serraillier’e gönderilmiş olan mektuptan bahsediliyor. Yazarlar, mektupta Bousquet’in polis ajanı olduğunu söylüyorlar ve onun Enternasyonal’den ihraç edilmesini istiyorlar.

[16] Burada 1871 tarihli Londra Konferansı kararlarından bahsediliyor (Bkz. Collected Works, 22. Cilt, s. 423-31). Genel Konsey, Marx’tan bu kararları İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımlamasını istiyor.

[17] Enternasyonal Kuzey Amerika Merkez Komitesi, tüm seksiyonların kendisine adresleri ve meslekleri de içeren bir üye listesi sunmasını öneriyor. 23 No’lu Washington Seksiyonu, cevabında Merkez Komitesi’yle değil de Genel Konsey’le doğrudan temas kurmayı tercih ettiğini söylüyor.

[18] Kapital’in birinci cildinin çevirisine Charles Keller başlıyor, ama süreç Fransa-Prusya Savaşı sebebiyle kesintiye uğruyor. Kitabın ilk Fransızca baskısı iki cilt hâlinde yayımlanıyor. Joseph Roy’un çevirisinin ilk cildi 1872’de, ikinci cildi ise 1875’te yayımlanma imkânı buluyor. Roy’un aslına uygun olarak, kelimesi kelimesine çevirdiği kitabı Marx yeniden çeviriyor ve ikinci Almanca baskısındaki değişiklikleri de bu çalışmaya alıyor.

25 Mart 2019

,

8 Mart


Emekçi kadınları, asırlardır hükmünü yürüten cehaletten ve kölelik zincirlerinden ancak Lenin’in partisinin rehberlik ettiği proletarya diktatörlüğü kurtarabilirdi. Sovyet ittifakı bünyesinde bir araya gelen diğer tüm cumhuriyetlerde olduğu gibi Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde de “Sovyet hâkimiyetinin tesis edildiği ilk aylarda kadınlarla ilgili kanunlar yürürlüğe girdi. Kadını bağımlı kılan kanunların yerinde artık yeller esmektedir.” [V. İ. Lenin]

Bolşevik partisinin kadınların esaretten kurtarılması noktasında başardığı büyük işler neticesinde ve sosyalizmi kurma konusunda ortaya konulan azimli çalışmaların ulaştığı başarılar sayesinde kadınlar, büyük kütleler hâlinde sanayiye girmeye ve muhtelif sahalarda çalışmaya, birer rehber olarak varlık imkânı bulmaya başladılar.

Partinin rehberliğinde hareket eden Kafkasya Ülke Komitesi ve Azerbaycan KP’si merkez komitesinin çalışmaları sonucu Azerbaycanlı kadınlar, tezgâhlarda, fabrikalarda, bantların ardında çalışmaya, uçak ve traktör kullanmaya, okullarda öğretmenlik yapmaya başladı. Petrol ve pamuk üretimine katılan kadınlar kendi elleriyle kuruyorlar sosyalizmi. Bugün fabrika ve atölye müdürü, mühendis, öğretmen, hekim, ziraatçı, teknisyen, pilot, akademisyen, savcı, müzisyen ve yazar birçok kadınla tanışmak mümkün.

Proleter devletin idaresinde emekçi kadınlar daha fazla yer buluyorlar kendilerine. Bugün Azerbaycan’da köy ve şehir meclislerinde, ilçe icra komitelerinde, merkezî icra komitelerinde 12.500 kadar kadın çalışma yürütmektedir. Köy meclislerindeki kadınların sayısı şehir meclislerine kıyasla daha fazla artmıştır. 1925’te köy meclislerindeki kadın sayısı 2.923 iken 1931’de bu sayı 8.577’ye 1935’te ise 11.723’e çıkmıştır.

Bugün on binlerce, yüz binlerce kadın, okuma-yazma öğrenmekte, ülkenin kuruluşuna iştirak etmektedir.

Partinin rehberliğinde ilerleyen sosyalizmin kuruluş süreci önemli başarılarla taçlanmıştır. Bu başarılar sayesinde kadınların da bilinç düzeyi yükselmiştir. Kapitalizmin kalıntıları bilinçlerden ve ekonomiden temizlenmektedir.

Sosyalizm sistemi, kolhozda gösterdiği başarılardan dolayı ödüllendirilmiş pamuk işçisi Besti Bağırova gibi önemli isimler yetiştirip eğitmiştir. Bağırova, elle günde 220 kilo pamuk toplayabilmektedir. Petrol üretimi sahasında ve sosyalist tarlalarda çalışan kadın sayısı günden güne artmaktadır.

“Besti” “Yeter” demektir. Yoksul babası onuncu çocuk da kız olunca kızının adını “Besti” koymuştur. Geçmişte böyle idi. Kız çocuğu ailenin taşıyamayacağı bir yük olarak görülürdü. Eski dünyanın uzak durduğu, imtina ettiği bir varlık olarak kadın, proletarya diktatöryasında idarenin ve toplumun faal bir parçası, sosyalizmi kurma mücadelesinin coşkulu bir askeridir.

Köylerde tasarruf ile ilgili kanunnamenin kabulü ile birlikte, kolhoz kuruculuğunda, kolhozların ilerletilip sağlamlaştırılmasında ve tüm kolhozcuların varlık imkânı bulmasında kadının rolü daha da artmıştır.

8 Mart, emekçi kadınların devrimci kuvvetine saygı günüdür. Beynelmilel kadınlar günü, Sovyet ülkesinde sosyalizmin kuruluşuna kadınların iştirak edişine dair bir delildir.

Bugünde petrol üretimi, köylerde hasat toplama, hayvancılığın geliştirilmesi ve ilerletilmesi, kurucu faaliyetler açısından önemli bir yer tutmaktadır.

Tüm dünyanın emekçi kadınlarının uluslararası bayramı ve dayanışma günü proleter hareketi bünyesinde önemli bir eylemdir. Sosyalist proleter sistemin başarıları kapitalist ülkelerde rahatsızlıklara yol açmakta, aynı zamanda zalimlere ve sömürücülere karşı mücadeleye ruh katmaktadır. Bu savaşın dehşet saçan kâbusu her yanda dolaşmaktadır. Her şeyden önce SSCB’ye yönelik savaş tehdidi günden güne artmaktadır. Dünya proleter devriminin tüm kuvvetleri ve komünist partisinin nüfuzu da aynı şekilde çoğalmaktadır.

Sovyet Azerbaycanı’nın emekçi kadınları, Kafkasya’nın ve Sovyet İttifakı’nın tüm emekçileriyle birlikte Sovyetler’in kendisini müdafaa etme becerisini artırmalı, düşman sınıftaki devrim korkusunu yoğunlaştırmalı, petrol ve pamuk ile ilgili planların uygulanması, güçlü bir sosyalist hayvancılık pratiğinin sergilenmesi, müreffeh ve medeni bir hayat için sebatla ve azimle çalışmalıdır.

Sultan Mecid Efendiyev
Bakinski Raboçi
[Bakû İşçisi] gazetesi
Sayı 55, 8 Mart 1935
Kaynak

23 Mart 2019

,

Komasız


Sınıf Bilinci

Burjuvazinin sınıf bilinci, solculardaki sınıf bilincinden daha güçlü. Buna güveniyorlar. Bu açıdan, Economist dergisinin “sosyalizm geliyor” haberini bir ikaz olarak okumak gerek.[1]

Ama bir kısım sosyalist, geçmişte aynı mahfillerden çıkan “21. yüzyıl sosyalizmi” lafına mal bulmuş mağribi misali atladıkları gibi, gene burada dile getirilen “binyıl sosyalizmi” tabirine balıklama atlayacak, bazı örgütler, “en iyi binyıl sosyalisti benim” yarışı içerisine girecekler, bu isimle dernekler kuracaklar, dergiler çıkartacaklar. Bu da esasen, sınıf bilinci konusunda burjuva ideologlarının sosyalistleri her dönemde sollaması ile ilgili bir mesele.

Varoluş için sosyalistler, gerekli kudrete kavuşamadıkları için yelkenlerini burjuvadan, emperyalistten yana esen rüzgârlarla şişirmeye mahkûmlar. Bu amaç doğrultusunda hepsi, belirli bir kıvama getirilmek zorunda. Cinsiyete, sınıfa, ulusa dair birey eksenli modellerin boca edilmesi, bu kıvamla alakalı. Kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik yürümekte, gittiği yerlere kendi aktörlerini, faillerini, öznelerini götürüyor. Sol, kendisini “aktör, fail, özne” kılana tek laf edilemez.

Binyıl sosyalizmiyse gene piyasa dostu, kapitalist ilerlemeye meftun, bireyi gözeten bir ideolojik sızlanma biçimi olarak formüle edilecektir. İstisnasız tüm sol örgütler, bu formüle teşnedirler. Piyasa varolsun ki seçme hürriyeti olsun, özgür seçim hükmetsin[2], sol da bir mal olarak seçilebilsin, rekabet dünyasında yaşayabilsin. Sonuçta sol, rekabetin özgürlük getireceğine dair gizli imanın, ama o özgürlüğün ne getireceğine dair cehaletin adıdır. “Kapitalizmin ‘sosyalizmin bireye saygısı yok’ lafını çürütmenin, bu amaçla bireycileşmenin, kapitalizme yaranmanın” anlamı bulunmamaktadır.[3]

Marx’a Saldırı

Son günlerde Marx’ın mezarına saldırıyorlar.[4] “Yahudi soykırımı”ndan, “nefret”ten ve “açlıktan ölmenin ideolojisi”nden bahsediyorlar. Economist ve arkasındaki ideolojidir bu saldırının müsebbibi. Meriç Aytekin ve Siyonist Şalom’u onlara ortaktır, mezarın üzerine yazılan yazıları, sanki onlar yazmış gibidir![5] Bugün o anıtın üzerinde, bilcümle liberalin “sosyalizm açlıktan başka bir şey getirmez” teranesi yazılıdır. Dertleri, son dönemde yaşanan krizin kitleleri Marksizme “itmesinin” önüne geçmektir.

Çünkü Marksizm, tarih ve toplum bağlamında, bir sınıfın sömüren-ezen sınıfa karşı kudretli ve muktedir olması ile ilgilidir. Asıl rahatsızlık veren yanı, budur. Marksizmin akademide bir yöntem olarak kalması için çok uğraşmalarına rağmen o, hâlâ kudretli ve muktedir olma fikriyle vardır. Temelde o fikre ve varlığa saldırmakta, onu “çıktığı deliğe tıkmaya” çalışmaktadırlar. Dolayısıyla rekabete iman, sol örgütleri hızla Marksizmden uzaklaştırmaktadır. Heykele o örgütler saldırmaktadır. Onlar, Batı’nın dişlerine uygun bir Marksizm ve sosyalizm peşindedirler.

Eksik Marksizm

Dolayısıyla, “Marksizmde şu veya bu eksikti” diye lafa başlayanlar, “onu ben bütünleyeceğim” deyip kendisini satanlar da o saldırıya ortaktırlar. Eksikliği belirlemek ve eksikliği bir kusur olarak takdim etmek, hileli bir savaşın tezahürüdür. “Marksizmde kadın yoktu, dolayısıyla kadın düşmanıydı” lafına çok inanan olmuştur ve hepsi de Economist’e, bugün Marx heykeline saldıranlara yoldaştır. Marx ve Marksizm, komasızlığa, arızaya, parçalığa dair bir im ve imgedir.

Marksizmi zaten politik ve devrimci kılan, o “eksikliği”dir. O, her şeyi kucaklayan, küçük burjuva hezeyanının fikrî karşılığı olan bir tür felsefe olarak kalsın diye çok dua etmişlerdir ama Marksizm, yere eğilip taş alan her öfkeyle buluşmayı bilmiştir. Tam da dert ettikleri, budur. Dişleri sökülsün diye uğraştıkları Marksizm, gene ezilenle, sömürülenle hemhal olmayı bilmektedir.

Tam olanın, eksikliğini giderme derdi ve niyeti olamaz. Onu tamlamaya çalışanların eksik gördükleri ise burjuvazinin yetkelendirdiği, aktör, fail, özne kıldığı, ne idüğü belirsiz “birey” kategorisidir. Bütünlük hikâyeleri, o “tam bireyler” için anlatılmaktadır. Marksizmin o bireylere satılacak bir tarafı bulunmamaktadır.

Burjuva Kardeşliği

Fransız Devrimi’den sonra Spinoza, Kant ya da Hegel üzerinden felsefe, teoloji ve politika alanında süren tartışmalarda, dağınıklığın, parçalanmanın, çatışmaların giderilmesine dönük gayretler hâkimdir. Liberalizm, 1789 sonrası, esas olarak köylülerin bir talebine sırtını yaslar: şehirde işçiler fiyatların sabitlenmesini isterlerken, köylüler fiyatların serbest bırakılmasını talep etmektedirler.

Devrimin bayrağındaki “beyaz” köylülerin rengidir ve bu renk “kardeşlik” şiarına denk düşer. “İnsanların kardeşliği” ise Marx-Engels’in “insanlar kardeş değildir, insanlık proletarya-burjuvazi olarak ikiye bölünmüştür” tespitiyle kılıçlanır. Dolayısıyla, her türlü eleştiriden, çatışmadan, ayrışmadan ve sınırdan muaf tutulan bir “kardeşlik” talebi, liberalizme kapaklanmak zorundadır. Bu talep, burjuvayla bütünlenme muradına dair bir iz, bir işarettir.

Koma

Uzun yıllar, ortaokuldan beri müzik eğitimi almış, yirmi küsur yaşlarında bir arkadaşı bir halk türküsüne ve bağlamaya maruz bırakmıştım. Genç, daha türkünün başında yerinden fırladı, “koma var, koma var!” diye bağırdı. “Yani?” deyince, cevabı şu oldu: “bozuk, arızalı işte, yanlış nota basıyor, hatalı!” dedi. Halk müziğinin komalı bir müzik olduğunu, o basılanın da kendince bir müzik inşa ettiğini yıllar sonra öğrenebildi. Halk müziğini gerici gören kurgunun eğittiği zihin ancak bu tür tepkiler verebiliyordu. Bu tepki, solun halkla ilişkisine dair çok şey söylüyor.

O eğitim, müzikle değil, bir tür insan yetiştirme projesi kapsamında veriliyor çünkü. Köy Enstitüleri, Halkevleri gibi kurumlar, belirli bir insan modeli inşa etmek için varlar. Burjuvazi, bütüne hâkim olmayı satıyor, “bütün benden sorulur” diyor, her türlü dış unsuru, parça kalanı, “hastalıklı, düşman, zararlı” kabul ediyor. Sol, ancak böyle görünmeme, böyle “olmama” imkânını satabiliyor.

Kimi yoksul insanlar, o eğitimden geçip burjuva gibi komasız ve bütün olmak istiyorlar. “Cumhuriyet yetiştirdi bizi” deyip belirli bir tarih ve toplum bütünü tasavvur etmek için yarışmalarının sebebi burada. Varolanı, varolan bütünü mutlak kabul ediyorlar. Çatlakları, parçalanmaları örtmek, yok etmek için görüyorlar sadece. Bütünsellik, her daim burjuvazinin bireyi ölçüsünde anlam kazanıyor. Marksizmi burjuva bireye uydurmaya çalışıyorlar. Komalardan arınık, bir saray müziğine çevirmek istiyorlar onu. Otuzların resmî balolarında dans edenlere layık bir Marksizm ve sosyalizm inşa etmek derdindeler. Ezilenlerin, emekçilerin eksikli, komalı, arızalı pratiğini değersiz görüyorlar.

Sol Komasızlık

12 Eylül ve 1989’daki Sovyetler’in dağılışı gibi momentlerin ardından sol, bu komasızlığa, bütünlük edebiyatına sarılıyor. “Yeni İnsan’ı bugünde yaratacağız” demeye başlıyor. Yeni insandan kastettikleri, vicdanlı ve ahlaklı burjuva. O balolar, sofralar, resmî geçit törenleri!..

Sonuçta tüm teori, burjuvaların bütünü bozduğu tespiti üzerinden inşa ediliyor. Kapitalist ilerlemeye şükrediliyor, burjuvalar eleştiriliyor. Burjuva bireylere, kapitalist ilerlemeyi karşılayacak öznel bütünlüğe sahip olmadıkları için kızılıyor.

Burjuvaziye yönelik bu koma ve parçalılık eleştirisi, postmodern teoriler eliyle başka bir kulvarda işletiliyor. Gerilimler, çelişkiler, başka bir kozmosta hükmünü yitirdiği için, bütünlük meselesi soyut bir âlemde sağlanmış oluyor.

Yeni insan yaratmaya bugünden başladıklarından, zamanla devrim ve sosyalizm de hükmünü yitiriyor. Onların gerçeği parçaladığı, komalı ve arızalı kıldığı görülüyor, dolayısıyla devrime ve sosyalizme doğalında mesafe alınıyor. İster istemez bugünde devrim ve sosyalizm kırıntıları bulunuyor, hemen bunlar bütünleniyor. Komaya ve parçaya tahammül edemeyenler, burada ne müzik ne de siyaset yapabiliyorlar.

Komayı söküp atmak için türkülerin beslendiği toprağın kimyasının değiştirilmesi gerek. Emperyalizme gizliden bu sebeple alkış tutuyorlar. O komalı, arızalı hâle uyum sağlayamadıkları için egemenlerin ilerleyişine uyum sağlıyorlar.

Yaya Geçidi

8 Mart’ta solcu bir grup, Leyla Güven için yol kesme eylemi gerçekleştiriyor. Ama bu eylem, nedense yaya geçidinde yapılıyor. Oysa kısa süre önce devlet, AB’nin talimatıyla, yaya geçidinde yayalara öncelik verilmesini öngören bir yasa çıkartmış, yaya varsa trafiğin durmasını emretmişti. Yani o eylem, zaten AB eliyle kesilmiş bir yolda yapılabiliyor ancak, yolun rastgele bir yerinde, günün herhangi bir vaktinde değil. Demek ki o eylem, AB kararının reklâm ve tanıtımı için yapılıyor.

Bu olay, tüm solun eylem mantığını gayet iyi özetliyor. AB veya ABD, dış devlet üzerinden talimat veriyor, sol, o açılan kapıdan içeri giriyor, bir şeyler yapıyormuş gibi yapıyor. Simülasyona, burjuva temsile dâhil oluyor. Üstelik herkes bundan memnun. Üstelik herkes, bu temsilde yer almak için birbiriyle yarışıyor, birbirinin gözünü oyuyor. “Birazcık hatırım varsa bağrınıza taş basın, CHP ve İyi Parti’ye oy verin!” deniliyor. Yol, kendi yürüyüşünü öğretiyor.

Tüm siyaseti Erdoğan düşmanlığına kilitlemek de yaya geçidi eylemi gibi. Beklenmedik yerden vuramıyorlar. Uyum sağlıyorlar. Yol kesiliyor, uygun zemin hazırlanınca “muhalefet” ediyorlar. Ambulans arkasından giden taksi gibiler, birileri yol açıyor, öyle kaldırıyorlar başlarını, sonra küfür ve hakarete büyük bir umutla sarılıyorlar. Erdoğan’ı ülkenin, tarihin, toplumun bütünlüğünü bozduğu için sevmiyorlar, dolayısıyla birilerine “mevcut bütüne saygılıyız” mesajı veriyorlar. Doğal olarak Erdoğan ve partisinin o bütünün parçası olduğunu hiç kabul etmek istemiyorlar.

Arızaya ve komaya tahammül edemeyenler yönetiyor solu. O, burjuvada imlenmiş, işaretlenmiş, tecessüm etmiş bütünlüğe iman ediyor, kendisini oradan inşa ediyor. Kitleye, halka, sınıfa, ezilenlere asla tahammül edemiyor, varsa yoksa birey. Ama o bireyin ne ve kim, neyin ve kimin olduğunu sorgulayana hiç rastlanmıyor. Herkesin içinde bir Trump dolaşıyor.

Sosyal medyada eski TRT videolarını paylaşıp kendi ilerlemiş yanlarını birbirlerine gösterip zevkleniyorlar. Angara’ya gelenlere, gelmiş olanlara bile, düşman kesiliyorlar. Trump gibi Meksika sınırına duvarlar örüyorlar. Mülteci düşmanlığını daha da ileri çekerek kendi ülkesindeki yoksullara kin besliyorlar. Onların bütünü parçalama imkânından nefret ediyorlar. Bugün de “Kadıköy’e gelmeyin!” diyorlar.[6] Bu lafı, 1996 1 Mayıs’ında Kadıköy’ü yangın yerine çeviren örgütler söylüyor. Gezi’de “Mustafa Keser’in askerleriyiz” diyenler tek tek ve toplu hâlde Mustafa Kemal’in askeri oluveriyor.


Arızasız

Burjuvazi, komalı, arızalı ve parçalı kalmamak isteyen bireyleri çağırıyor, onları kendi suretinde yeniden inşa ediyor. Marx’ın heykeline bu bireyler saldırıyor, feminist yürüyüşünde sosyalistlere bunlar küfrediyor. Aynı bireyler, devrimci ve komünist de olabiliyorlar, öyle görünebiliyorlar. Sınıf, millet, cinsiyet meselelerine bu zaviyeden bakıyorlar.

Burjuvazinin inşa ettiği komasız, arızasız, parçasız yekpare bütüne “komünistlik”[7] veya “devrimcilik” diyorlar. Bunlar, tüm gerçeği yalan, kendilerini mutlak kabul ediyorlar. Bulaşıksız, kirsiz, çamursuz bir kurguyla bakıyorlar hayata. Bir sorunla karşılaştıklarında ise yeniden arınmak için uğraşıyorlar. Komünistlik ve devrimcilik bile burjuva birey suretinde, donunda imal ediliyor, yoksullar, ezilenler her daim dışarıda tutuluyorlar. “İnceltilmiş eril dil” dedikleri, “Kadın” olarak adlandırdıkları ama gerçek kadınlarla alakası olmayan Birey’in bütünlüğünü tehdit eden her şey. Artık Marksist-Leninistler, erkek öldürmek için silâhlanıyorlar, bu çağrıyı Yeni Zelanda’daki katliamla ilgili bildirilerinde bile yapabiliyorlar.

Temelde çelişkiler, o bütüne halel getirdiği, burjuva kurguya zarar verdiği için mesele ediliyor. Sonuçta proletaryanın iktidarına, onun muktedir ve kudretli olmasına düşman kesilmelerinin sebebini burada aramak gerekiyor. Tek çare, onların kulağını tırmalayan türkülere örgütlenmekte.

Eren Balkır
23 Mart 2019

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Economist”, 1 Mayıs 1915, İştirakî.

[2] Eren Balkır, “Özgür Seçim”, 1 Mart 2019, İştirakî.

[3] Derviş Okan, “Sosyalizm İçin Devrim Ocakları”, 5 Şubat 2009, İştirakî.

[4] “Karl Marx’ın Mezarına Saldırı”, 17 Şubat 2019, Duvar.

[5] Eren Balkır, “Solun Antisemitizmi ve Şalom”, 16 Kasım 2018, İştirakî.

[6] Barış Özkul, “Kadıköy’e Gelmeyin!”, 19 Mart 2019, Birikim.

[7] Sema Duru Baran, “Kadın Devrimi”, 1 Eylül 2017, ESP.

21 Mart 2019

Mustazafin


Emine Erdoğan, “halife olmanın sorumluluğunu taşıyoruz” diyor[1], solcu laik yayın organları, “halife” lafına takılıp, buradan Kemalist yangınlar tutuşturmaya çalışıyorlar, “Erdoğan ailesinin halifelik sevdasına”[2] işaret edip kendi mahallelerine korku salıyorlar. İslam ve Kur’an konusunda bilgisiz olmak bir tercih elbette, ama bu cehaleti siyaseten “istismar etmek” de ciddi anlamda sorunlu.


İnsan’ın yeryüzünün halifesi olduğunu Kur’an söylüyor. “Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet” etmeyeceğini de Nesimî haykırıyor. Ondaki inkâr ve reddiye, bu solcular yüzünden, karikatürleştirilmiş bir Selefiliğe ve IŞİD’e örgütleniyor. Sadece burjuvanın inşa ettiği bireyi tanıyan, sadece ona “İnsan” diyebilen bu solcular, o bireylerin fesadına, ifsadına, tağutluğuna tek laf edemiyorlar. Esasen Nesimi, yeryüzünün halifesi olma bilinciyle konuşuyor.

İnkâr ve reddiye, solun gündemine ABD yapımı dizilerle girebiliyor ancak. Sol, Spartaküs isimli dizi sayesinde mustazaflarla, kölelerle, yoksullarla tanışma imkânı buluyor. Kültür, sanat ve edebiyat alanına sıkışıp kalmış bir dünya ve gerçeklik algısı, o ezilenleri ancak süzgeçten geçirerek kabullenebiliyor.

Ama ayaklar altına aldıkları, bir kere bile okumadıkları Kur’an, “Biz, o ezilenlere, mustazaflara lütufta bulunmak, onları önderler yapmak istiyorduk” diyor. Emine Erdoğan ise bugünün burjuva kurgusu “İnsan” üzerinden konuşuyor, AB’nin söylediği sözleri tekrarlıyor, çevreci laflar sıralıyor. Bu ayeti okuyan az sayıda solcu, esasen onu Diyanet ve Emine Erdoğan gibi tefsir ediyor ve “ezilenleri kastetmiyor orada” diyor. Aslında iki madde, aynı anda aynı yerde olduğu için gerilim ve rekabet açığa çıkıyor, Erdoğan’a bu nedenle kızılıyor. Öte yandan ezilenler, Kûfe’nin isyancı köleleri, Anadolu’nun başkaldıran kavimleri, Afrika’nın tefsiri o ayeti öyle anlamıyor. “Kul, köle olmaya başkaldırandır”[3], tefsirin zemini burası.

Sol, aslında Emine Erdoğan’a “sana mı kalmış böyle laflar etmek, sen halife olmak istiyorsun, senin gerçek niyetini biliyoruz biz” diyor.

Paralı poşeti solun AB’si istiyor, sol burada poşetin paralı olmasıyla kitleleri ayaklandıracağı hayaline kapılıyor.

Perulu komünist Mariátegui, “Devrimci, kitlelere yönelmedikçe, hatiplerin ezberci şikâyetlenmelerinden ve mızırdanmalarından asla kurtulamaz” diyor[4], solsa hâlâ şikâyetlenip mızırdanıyor, bunu da politika zannediyor.

Onun anlamadığı, tarihinin parçası olarak görmediği Mekke’deki mustazaflara, ezilenlere haykırılan Kasas suresi ise acı ve çile çeken halk kitlelerini önder belliyor. Tarihsel açıdan Spartaküs isyanlarını da kesip gelen gelenek, İslam tarihini altta-aşağıda başka kelimelerle ve başka kalemlerle yazıyor.

Spartaküs’ü dizisinden öğrenenler, liberaller eliyle, dişleri sökülmüş birine bakıyorlar, o elleri bağlanmış Spartaküs’ü çok seviyorlar. Bedreddin ve İslam için de geçerli bu. O liberalizm tasfiye ediyor İslam’ı o gelenekten.

* * *

Dizide ağır bir cinsellik ve şarap var. Başka bir şey yok. Efendilerin hâline öykünen, öyle olmak isteyen, bunun için isyan etmiş bir Spartaküs anlatılıyor. Mesele, esas olarak bireysel intikama indirgeniyor. İntikam, bugün TV’deki dizilerde de çok tutan bir konu. Döne dolaşa bireyleri intikam meselesinin yanlışlığına, aptallığına, hayatı kaçırmamaya, onu kutsallaştırmaya ikna ediyorlar. Burjuvazi ve devlet, intikam duygusunu köreltmek derdinde.

Oysa Spartaküs, dizide anlatıldığı gibi, sevdiği kadını arayan yoldaşının peşinden sürüklenen biri değil. Yüz yılı aşkın bir zamandır köle ve gladyatör isyanlarına tanıklık etmiş bir coğrafyada kendi iradesini ve aklını o isyan geleneğine bağlıyor. Bağ ve bağlamdan nefret edenler, bunu hiç anlamıyorlar. Spartaküs, özünde isyan ateşinin yol bulduğu vadiye giriyor, oradaki tüm malikâneleri dümdüz ediyor. Pusulanın ibresinin neden Sicilya olduğunu tarihçiler de liberaller de anlamıyorlar, çünkü o adada uzun zaman köle isyanlarının sürdüğünü, hatta bir süre adanın yönetiminin kölelere geçtiğini bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar!

Egemenlerin feminizmi, bu tür diziler yazdırıyor, orası açık. Cinsel teşhire boğulmuş dizide Spartaküs de dipten derinden, efendilerine benzemekle eleştiriliyor. Bu dizi senaristleri liberalizme bağlı değillerse iş bulamıyorlar anlaşılan!

Spartaküs’ün Sicilya’ya geçmeye niyetlenmesi, onun orada yaşanan köle ayaklanmasının mirası ile buluşmak istemesiyle alakalı. Yoldaşları arasında bir zamanlar Roma’ya kök söktürmüş Kilikyalıların olması da tesadüf değil. İnce Memedlerin ecdadı onlar!

* * *

Solculara kötü haberi verelim: Spartaküs ve savaşçılarının da bir dini var. Devletin ve ordunun envai çeşit putuna karşı şehirden dışlanmışların dinine, Diyonizos’a bağlanıyorlar. Tarihçilerin genel kanaati bu yönde: Spartaküs ve rüfekası, Diyonizosçu.

Gordon Childe’in tespitine göre,

“[Diyonizos ve Bacchus gibi] gizemli dinler, mülksüz köylülerden, madencilerden, hatta kölelerden oluşan geniş kitlelere gerekli ideolojiyi temin ediyorlar. Bu ideoloji ise o kitlelere selameti ve kurtuluşu vaat ediyor, maddi ve ekonomik acıları için bir merhem sunuyor.”[5]

Romalılar Diyonizos’a “Bacchus” diyorlar.

Roma’daki tanrılar yoksula uzak, ondan kopuk, hiyerarşik iken Diyonizos dininde insanın kendisindeki ilahi özü genişletip tanrısallaşması, onunla buluşması mümkün. Üstelik bu noktada herkes eşit! Tanrılar, zenginlerin kasasından çıkartılıp avama, halka ait kılınıyor. İslam’a yönelik reddiye ve nefret de bu iradeyle alakalı.

Tarih boyunca İslam konusunda duyulan rahatsızlık da burayla alakalı. Aşağıda yoksul kitleler, ezilenler, İslam’da ilahi iradeyle buluşma imkânını buluyorlar. Egemenlerse her daim o imkânı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Spartaküs, bir de bu dinî örgüsü, kurgusu sebebiyle öldürülüyor. Kölelerle buluşan bir ideolojiye efendiler tahammül edemiyorlar. İslam’a yönelik nefret konusunda saray dini ve laikler gayet iyi anlaşıyorlar.

* * *

İslam’daki tanıma göre, mustazafların karşısında duran müstekbirler, kibirli, müsrif, fasık ve zâlimler. Mesele, Emine Erdoğan’ın sözünden bir cenaha hoş görünecek kelimeler arayıp bulmak değil, o hilafet sancağını alıp gerçek sahiplerine, mustazaflara verebilmek. Kasas suresi bunu emrediyor.

Kur’an, soyut bir insandan değil, yoksuldan, ezilenden, mahrumdan, garipten bahsediyor. Efendilerin kasası ile yoksulun, ezilenin Kasas’ı her daim karşı karşıya. Meselemiz ilerici olmaksa, ilerici olma kıstasımız, felsefî anlamda idealist ya da materyalist olmak değil, ezen-ezilen saflaşmasında ezilenlerden yana olmak, ezilenlerin ezenlerine karşı kıyamlarında onların yanında saf tutmak olmalı.

“Cumhuriyet’in verdiği nimetler karşısında bize şükredin” diyenler de bir kölelik dayatıyorlar. O kölelikle mücadele geleneğine bağlandığımız takdirde yol almak, yoldaşlaşmak mümkün olacak. Bizi minnet etmemek hidayete erdirecek.

Eren Balkır
21 Mart 2019

Dipnotlar:
[1] “Emine Erdoğan: Yeryüzünde Halife Olmanın Sorumluluğunu Taşıyoruz”, 20 Mart 2019, Birgün.

[2] “Emine Erdoğan Halifeliğin Kaldırıldığını Unuttu”, 20 Mart 2019, ABC.

[3] Cidal Haksoy, “Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket”, İştiraki.

[4] Jose Carlos Mariátegui, “1 Mayıs ve Birleşik Cephe”, İştiraki.

[5] Gordon Childe, What Happened in History, Pelican Books, 1971, s. 222.

20 Mart 2019

,

Mesafe

“Amele Yemekhanesi” [Ereğli -Nâzım Baysal]


Şefleri asker kökenli olan örgütlerden devrimci sosyalist mücadele vermesini kimse beklemesin. Hepsi emir eridir, emredileni yapar. Sosyal medyada “Bu tepki büyüyecek” diyerek asker içerisindeki huzursuzluğa oynarlar, küçük bir göz işaretiyle de yerlerine otururlar.

Askerin ve akademinin sınıflar mücadelesinde birer mevzi hâline geldiği dönem çok gerilerde kaldı. Buralardan artık devrime ve sosyalizme kadro çıkmaz. Çıksa da o kadronun bir hayrı olmaz. Gelenlere de temkinli yaklaşmak gerekmektedir. Her konuda olduğu gibi burada da mesafe, zaruridir.

Akademi de artık eğitim neferidir. Sol kadrolar, devrimci sosyalist teoriyi, Marksizmi kendi okudukları okullarda verilen dersler üzerinden, o derslerin ölçüsüne göre edinmektedirler. Sonrasında bu üniversite kadroları, yazarlık pratiği ile sol medyada boy göstermekte, okulda aldığı bilgileri reddetmeden, o burjuva mekâna mesafe almadan, işçilere, emekçilere sosyalizm, Marksizm anlatmaktadırlar. Bu gidişat hayırlı değildir. Akademideki ekmek kavgası, kariyer mücadelesi, sol örgütleri ele geçirmiştir. O örgütlerin okul yüzü göremeyen, göremeyecek emekçi çocuklarıyla buluşması mümkün değildir.

Mesafe önemlidir.

Teorik olarak bütün varlığını soyut bir işçi ile somutlamak, bunu iddia etmek, problemlidir. İşçi o kadar büyür ki, o kadar büyüktür ki hiçbir şeyi bünyeye kabul etmez. O İşçi’nin gerçek işçilerle bir alakası yoktur. Esasen işçicilik, işçi düşmanıdır. O burjuvazinin İşçi donunda cisimleşmiş hâlidir. İşçici örgüt, sendika partisi olmaya, sermaye ve devletin sahasında varolma arayışı içerisine girmeye mecburdur.

Söz konusu işçi düşmanlığı, “grev işsizliktir” diyen, grev kırıcılığı yapan sendika patronunun partisine seçimde destek çağrısı yapmak zorundadır. Beslendiği, varlığını borçlu olduğu yer, orasıdır. O sendika konfederasyonu, elinde komünistlerin, Luxemburg’ların kanı bulunan birinin vakfından tabii ki para alacaktır.[1]

Teori ve pratik arasındaki mesafe önemlidir.

Teoride bütünlediklerinizi pratikte bütünmüş gibi göremezsiniz. İşçi’yi kendi varlığınızla bir, bütün kılarsınız, onun içindeki sınıflar mücadelesini böylelikle ezme, savuşturma imkânı bulursunuz.

Benzer bir tavır, büyük E ile Ezilen için de geçerlidir. İşçi veya Ezilen partisi olmak, bu iki alandaki kavgayı sonlandırma amacını güder. “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır” şiarı yanlış anlaşılmış, kavganın kendisi, öznenin şahsında sonlandırılmaya çalışılmıştır. İşçiler, sendika patronlarını boğmasın, ezilenler STK’ları, foncuları, sermayeyle ilişkili yapıları ezmesin diye parti kurulmaktadır. Bunlar dalgakırandır.

Devlet ve demokrasi arasındaki mesafe de önemlidir.

Sol örgütlerin önemli bir kısmı, demokrasi içerisinde devlet olma imkânına bakar. Bu özdeşlik, aradaki gerilimleri yumuşatmak için kurulur. Devleti üç beş bina ve üç beş kişi zannedenler, yanı başında devletin nasıl örgütlendiğini anlamazlar.

Örgütler, devletin disiplinini, sermayenin terbiyesini almış kişileri sendika koltuklarına oturturlar. En ufak gerilimde patronun boğazına yapışacak kişileri elekten geçirirler. Yüksek siyaset kulvarlarında huzursuzluğa ve gerilime asla izin vermezler. Bugün CHP’ye destek açıklaması yapan sol partinin Selin Sayek Böke’yle aylardır kol kola gezinmesinin bir sebebi vardır.

Bugün sosyalistlerin tek emeli, CHP’yi daha liberal veya daha sosyal demokrat yapmaktır. Dolayısıyla, arada mesafe de kalmadığı için, o liberalizm ve sosyal demokrasi, örgütlerin bünyesine nüfuz etmektedir. İşçicilik sosyal demokrasiye; ezilencilik liberalizme biat etmiştir.

Tarihsel köklerden ve toplumsal dayanaklardan mahrum olmak, sol örgütleri bu yola itmiştir. Her örgüt, her dönem köklerinden uzaklaşmayı erdem; dayanaklardan kurtulmayı maharet sayarak ilerlemiştir. Eğitim faaliyeti, bu “erdemi ve mahareti” kadrolara yutturma çabasından ibarettir.

Özünde Batı, özelde AB, “Kürt meselesi demokrasi meselesidir” dediği için sol örgütler bu lafın ardına saklanmışlardır. Dayanaklar ve köklerden kurtulduklarından, Kürd’ün gölgesine sığınmışlardır. Bunlardaki “Kürd” tasavvuru ve tanımının da gerçek Kürdlerle bir alakası yoktur. O, basit bir küçük burjuva tasarımdır, kurgudur, gerçek Kürd’le, kavgasıyla alakasızdır. En basit mânâda sınırsızlığın ve sınıfsızlığın imgesidir, bu sebeple değerlidir. Mesela “Kürd’üm eziliyorum, iltica etmek istiyorum” dersiniz bir sınırda, hemen kapılar açılır zannedersiniz. Oradan içeri girenin, Kürd’ün davası ile bir alakası yoktur artık.

Alman vakıflarından beslenen bir siyasetin, o siyasetin masa başında imal ettiği kurgu ve tasarımların gerçekte karşılığı bulunmamaktadır. Aşağının rüzgârlarında hedef ve heder olmamak için her daim yukarılara kaçacaktır bu siyaset ve uzantıları.

Asıl aşağısı, oradaki diyalektik, madde, kavga, çelişkiler önemlidir.

Büyük İ ile İşçi olduğunuzda, bu sizi güçlü kılmaz, aksine işçilerin mesafe alıp güçleneceği imkânları ortadan kaldırırsınız. İşçi Partisi, işçiler devrime ve sosyalizme uzanacak yolu döşemesinler diye kurulur. Ezilenler Partisi için de aynı şey geçerlidir. Bunlar, odadaki fil gibidirler.

Mesafeyi koruyamayan, asla yol alamaz.

Eren Balkır
20 Mart 2019

Dipnot:
[1] Partnerlerimiz, Friedrich Ebert Vakfı.

18 Mart 2019

, ,

Enternasyonal İşçi Derneği Paris Seksiyonları Federal Konseyi

İşçiler:

Uzun zamandır maruz kaldığımız aksiliklerin ardından bu yaşanan felâket, muhtemelen ülkemizin tümden harap olmasına neden olacak. Burada Fransa’yı yönetmiş olan hükümetlerin ülkenin başına açtıkları belaların bilançosu çıkartılıyor.

Yaşadığımız bu yıkımdan, bu viraneden başımızı çıkartıp doğrulmamızı sağlayacak vasıflara sahip miyiz yoksa o vasıfların hepsini yitirdik mi? Yoksa hep birlikte, bizi yabancılara teslim etmiş olan riyakâr despotlara kuzu kuzu boyun eğecek düzeye mi geldik, iç savaş süresince bu yıkım sürecinden sağ salim çıkmamız için gerekli olan enerjiye sahip değil miyiz?

Son olaylar, Paris halkının gücünün olduğunu ortaya koymuştur; hepimiz, Paris halkındaki bilgeliğin, kısa süre içerisinde kardeşliğin hâkim olduğu bir ahengi tesis edeceğine kaniyiz.

Otoritenin sokaklarda düzeni yeniden sağlayacak gücü yoktur, atölyelerin, dükkânların, fabrikaların çalışmasını sağlayamaz, ondaki bu güçsüzlük, onun hükmünün kalmadığından, boşa düştüğünden başka bir şeyi ifade etmemektedir.

İnsanlar arasında dayanışmadan eser yoktur, bu da genel yıkıma yol açmakta, toplumsal savaş tehlikesiyle baş başa kalmamıza sebep olmaktadır. Yeni temeller üzerinde bir yapı kurma, bunun ilk asli koşulu olarak emeğin tanınması meselesini gündemimize alma noktasında esas olarak özgürlüğün, eşitliğin ve dayanışmanın yardımına başvurmamız gerekmektedir.

İşçiler:

Komün Devrimi ilkelerini ortaya koymakta, ileride yaşanacak çatışmanın tüm sebeplerinden bir bir kurtulmaktadır. Onu tüm kalbinizle ve aklınızla tasdik etme noktasında tereddüt edebilir misiniz?

Komün’ün bağımsızlığı, yapılacak sözleşmenin güvencesidir. Bu sözleşmenin maddeleri özgürce tartışılmıştır ve hepsi de sınıfsal çatışmaya son verecek, toplumsal eşitliği güvence altına alacaktır.

Biz işçilerin özgürleşmesini talep etmiştik, Komün heyeti, işte bu özgürleşmenin güvencesidir çünkü bu heyet, her bir yurttaşa haklarını savunması için gerekli araçları vermektedir. Bu sayede yurttaşlar, temsilcilerinin eylemlerini kontrol altında tutabilecek, onların yurttaşların çıkarlarına göre hareket etmelerini sağlayacak, toplumsal reformların ileride nasıl uygulanacağını gene yurttaşlar tayin edeceklerdir.

Her bir komünün sahip olduğu özerklik, taleplerdeki her türden baskıcı yönü ortadan kaldırmakta, cumhuriyetin en yüksek biçimiyle somutlaşmasını mümkün kılmaktadır.

İşçiler:

Eşitlikçi ilkelerimiz için dövüştük ve onlar için çile çekmeyi hep birlikte öğrendik; bugün toplum denilen binanın ilk taşının yerine yerleştirilmesi noktasında yardımlarımızı esirgememiz asla mümkün değildir, bizler bu konuda asla geri adım atamayız.

Peki biz ne istemiştik?

İşçinin emeğinin tam karşılığını, tüm değerini elde edebilmesi için borçların, mübadelenin ve işçi birliklerinin örgütlenmesi;

Ücretsiz, laik ve bütünsel eğitim;

Toplantı yapma ve birlikler kurma hakkı; basına ve yurttaşlara mutlak özgürlük;

Polis hizmetlerinin, silâhlı kuvvetlerin, hıfzıssıhhanın, istatistik çalışmalarının vs. belediye düzeyinde örgütlenmesi;

Eskiden bizi yönetenler bizi aldattılar; sırayla gelip başımızı okşadılar, biz de onların oyunlarına aldandık. Her daim verdikleri kavgayla onların varolmasını güvence altına alan grupları kullandılar.

Bugün Paris halkı her şeyi tüm yalınlığıyla, apaçık görüyor ve okul müdürünün rehberliğinde hareket eden bir çocuk olmayı reddediyor. Bizzat yazarının ortaya koyduğu hareketin bir ürünü olan belediye seçimlerinde halk, bir derneğin veya bir grubun örgütlenmesi noktasında geçerli olan ilkenin tüm topluma hâkim olması gereken ilkeyle aynı olması gerektiğini illaki anımsayacak, dışarıdan gelmiş, yabancı bir gücün dayattığı bir cumhurbaşkanına veya her türden idareciye karşı çıktığı gibi kendi istek ve arzuları hilafına kendisine dayatılmış tüm belediye başkanlarını veya valileri geldikleri yere yollayacaktır.

Paris halkı, sahip olduğu o özel hak üzerinden, meclisten yana oy kullanacak, şehrin efendisi olarak kalmayı ve belediyedeki temsiliyete binaen, başkalarının bir şeyler dayatmasına ihtiyaç duymadan, kendisine uygun bir şehir inşa etmeyi seçecektir.

Paris halkının 26 Mart Pazar günü Komün’den yana oy kullanacağına eminiz.

23 Mart 1871 akşamı yapılan oturumda bulunan delegeler

Enternasyonal Derneği Paris Seksiyonları Federal Konseyi:

Aubry (Rouen Federasyonu), Boudet, Chaudesaigues, Coifé, V. Demay, A. Duchèe, B. Dupuis, Leo Frankel, H. Gollé, Laureau, Limousine, Martin Léo, Nostag, Ch. Rochat, Federal İşçi Dernekleri Odası, Camélinat, Descamps, Evette, Galand, Haan, Hamet, Jance, J. Lalleman, Lazare Levy, Pindy, Eugène Pottier, Rouveyrolles, Spoetler, A. Theisz, B. Very

23 Mart 1871
Kaynak

15 Mart 2019

Ezilenlerin Şeriatı


Son TV röportajında Tayyip Erdoğan, “Türkiye’de Kürdistan diye bir yer yok” diyor.

Bu resmî söze “iyi ama Osmanlı’da vardı, böyle deniliyordu” diye cevap vermenin bir anlamı bulunmuyor. Bu cevabı verenlerin, Cumhuriyet’le kurulan yapıya, ideolojiye, kurguya ve siyasete destek çıkmalarındaki, öte yandan, her konuda Osmanlı’yı çöpe atmalarındaki çelişkiyi sorgulamaları gerekiyor.

Sonuçta Cumhuriyet, Osmanlı’ya son vermiş olmakla ve yeni ileri, modern ve batılı bir devlet inşa etmekle övünüyor. Öte yandan, kendi tarihi milletlerin, kavimlerin kanı üzerine kurulu Avrupa’ya “ama şu azınlıklara dair bir şey yapın” diye yalvarmak da çelişkili bir tutum. Avrupa’dan esecek bir barış rüzgârı yok! Barış, ezilenlerin, yoksulların şeriatına bağlı. O şeriat, onların iktidarında tanımlı.

“Osmanlı’da Kürdistan var” diyenlerin oradaki şeriatı da görmeleri gerek dolayısıyla. Tarihe seçmeci bir tavırla yaklaşılmıyor, beş yıldızlı otelin açık büfesi değil ki bu!

Erdoğan, “Türkiye’de Kürdistan yok” derken Osmanlı’yı reddettiğini ilân ediyor aslında. O, bir Cumhuriyet siyasetçisidir ve ortalama bir CHP’li kadar cumhuriyetçidir! Sadece Cumhuriyet’e Osmanlı’dan tevarüs eden devlet birikimini, mirası heba etmek istemeyen bir kesim var, o kadar. Onların da Osmanlı’yla kurdukları ilişki, sarayın sınırları kadar, o saraylarsa Batı’nın sarayları ile her daim kardeşti. Cumhuriyet, Osmanlı’da o saraya karşı kıyamın gizli tarihini tasfiye etmeye ama öte yandan o sarayın üzerine bina dikmeye mecburdu.

* * *

Misvak, namlunun üzerine “1915” yazar, çünkü o, 1915 emrini veren paşaların izinden gitmektedir. Buna mecburdur. Zengin Ermenilerin siyasetinde ezilen, yoksul Ermeni halkıdır. O yoksul Ermeni’ye karşı yoksul Türk ve Kürt, devlete örgütlenmiştir. Kürt hareketi, o yoksullukla irtibat kurma denemesidir. AKP ise İslam’ın yoksulla rabıtasını kesme teşebbüsüdür, açlık günlerinde yenilen pastırmalı yumurtadır!

Bugün Erdoğan’ın “ey Kürdistan diyenler, Kürdistan bugün Irak’tadır, oraya gidin” sözü, yanlış bir bağlamda tartışılmaktadır. Erdoğan, burada Barzani kitlesine seslenmekte, bu sözüyle illegal olan Irak Kürdistanı’na resmiyet kazandırmakta, onu onaylamaktadır. Selim Temo’nun yıllar sonra ancak görüp söyleyebildiği, “Müslüman Kürtleri AKP’den uzaklaştırıyorlar” tespiti, bu meseleyle ilgilidir. Temo gibiler, bu durumdan asla rahatsız değildirler. Yemek yedikleri kaba pislemelerini kimse beklemesin!

Ermeni düşmanlığı ile yoğrulmuş, kardeşleşmiş Türk-Kürt muhabbeti, Hamidiye Alayları ve Demokrat Parti üzerinden Barzani’ye bağlıdır. İç devlet Barzani; dış devlet PKK üzerinden Kürt dinamiğini belli bir kıvamda ve seviyede tutmak derdindedir. Bugün aynı Barzani, “Öcalan kilit muhatap, barış yapılsın” demektedir. Erdoğan, topu Barzani’ye yuvarlamakta, o da bu lafı etmektedir.

Yeni Zelanda’da yapılan saldırının arkasındaki isimlerin diliyle, diniyle, ideolojisiyle buradaki Müslüman da bir kıvamda, ayarda ve seviyede tutulmaktadır. Misvak’ın silâhını Osmanlı sevdası değil, cumhuriyet bendeliği üzerinden anlamak gerekir. Atatürkçülerse, o “silâhın üzerinde neden Atatürk’ün resmi yok” diye hayıflanabilmektedirler sadece. Oysa bu ülkede anti-emperyalizm temelsizdir, iddiasızdır, yoksula düşmandır.

* * *

Yoksulun dini ve milleti zenginin dininden ve milletinden başkadır. Ermeni’nin, Rum’un yasını sırf giden servet ve paralar için tutanların, Batı merkezli azınlıkçı siyasetin bir anlamı yoktur. Bir tür zenginlik imgesi, göstergesi, etiketi olarak örgütlenen sol da değersizdir. Bu şekilde örgütlenmiş bir sol, İslam ve Müslüman düşmanlığı ile Cumhuriyet’in altındaki saraya, üstündeki binaya tabidir, bu bilinmelidir. O, ancak ve ancak servetini bir miktar yitirmiş kentli laiki ve daha da büyüyecekken imajı İslam’la, yoksul başörtüsüyle kirlendiği için öfkelenen küçük burjuvayı örgütleyebilir.

Bin yıl önce haçlı seferlerinde kullanılan argümanlarla bugün her yerde Müslümanlara saldıranların göremedikleri, o seferlerin ardındaki güç ve servettir. Asıl, yoksulları, ezilenleri bu güç ve servetle bir kesitte sarhoş edenlere düşman kesilmek gerekir.

“Sarezen” denilerek aşağılanan Müslümanlar, yoksulluk, düşüş, aşağılanma imgesi, simgesi olarak görülmekte, bu düzlemde kodlanmakta, ardından da durumlarından rahatsız olan kitlelerin önüne atılmaktadırlar. Haçlı askerleri, Afrika’nın aşağılık ırkını, düşük milletlerini yok etmek, mallarına el koymak üzerinden harekete geçirilmişlerdir. Solun o haçlı ideolojisiyle ortaklaşacak bir yanı olmamalıdır. Ermeni de aynı yoksulluk imgesi olarak öldürülmüştür. Demek ki o imgenin mucitlerine öfkelenilmelidir.

Nispi refah düzeyi “yüksek” iki ülkede, Norveç ve Yeni Zelanda’da gerçekleşen bu katliamlar, emperyal-kapitalist ilişkilerin bir ürünüdür. Kayıp riskini en fazla onlar göğüslemektedir. Yoksul Müslüman ülkelerden gelenlerin şiddetini bu tür eylemlerle kıyaslamaksa açık bir liberalizmdir.

Misvak karikatürü, diğerleri gibi, mizahsız ve izahsızdır. Fazla Diriliş dizisi izlemenin yarattığı bir travmanın ürünüdür. Devlet, sömürü ve zulmün mağduru olan kitleleri bu tür ideolojik müdahalelerle uyuşturmak derdindedir.

Bu uyuşma solda da karşılık bulur. Erdoğan ve AKP, İslam üzerinden düşman edilir, onlara karşı nefret ve kin buradan bileylenir. Artlarındaki güç ve servet, asla sorgulanmaz. Batı ile kurulan ilişkilere karşı körleşilir. Ezilenlerin şeriatı bu sayede zemin bulamaz. Küresel küfre karşı kıyam burada kolsuz ve dilsiz bırakılır. Yüzlerce yıl ezilenin, yoksulun taşıdığı adalet sancağı olarak “şeriat” ifadesi, bir mecaz ve imge olarak, en çok ezilenlerin harcıdır!

Eren Balkır
15 Mart 2019

14 Mart 2019

,

110


Tüm dünyayı gezerim
Doğru yolu sezerim.

[Ayhan Sicimoğlu]

 

Bugün Kadıköy’de solun kültür sanat faaliyetleri; kâğıt toplayıcısı bir adamın kızına sarkıntılık etmek, buna tepki gösteren adamı linç etmek, Bağdat Caddesi’nde bir apartmanda kadına tecavüz etmek, sonra eski belediye başkanı ağzından “bir tecavüzle bir semti kirletmemek lazım” demek, sevgilisi olan bir kadının sevgilisi olmayan biriyle geceyi geçirmesi, cinsel ilişki sonrası o kişiyi internet âleminde “tecavüzcü” diye deşifre etmeye kalması, Ermeni Kilisesi’nin yetim duvarlarına örgütünün yazılamasını yapmak, ama başkasına “vandal” demek gibi biçimler altında devam ediyor. Kadıköy, özellikle son birkaç yıldır, budur. Başka da ürettiği bir şey yoktur.

Bu yoğunlukta belediye başkan adayı Alper Taş’a, “burası çok kalabalık oldu, alın bu müşterilerin bir kısmını” diyor. Solun eski TİP üzerinden çıkarttığı Bilim-Sanat dergisini bile bara dönüştürdüğü düşünülürse, kültür sanattan anladıkları, bira içip kusmaktan ibarettir. Az buçuk bir kültür sanat pratiği varsa o da maalesef kusmak olarak icra edilmektedir.

Bir kısmı da TV’lere çalışır. Dizilerdeki tacizlere sessiz kalırlar, sömürüye kulak tıkarlar, gecenin kör bir saatinde eve dönen set işçilerinin geçirdiği kaza unutulur gider. Markalara süsler iliştirilir, reklâmlara metinler yazılır. Artık Kadıköy, ticarete, kapitalin pençesine teslim olmuş, özgür bir mekândır. Doğru yol, sezilmiştir. Yol devrimci olduğu değil, barlar sokağına çıktığı için doğrudur.

Mehmet Ağar, darbe girişimi sonrası kurulan bir meclis komisyonunda “bu solculara para verin” demektedir. TRT 2’nin açılışını bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Sola yeni ekmek kapıları açılmıştır.

Denk gelinen tüm programlarda esas olarak Sovyetler’e ve sosyalizme küfrediliyor. Liberal sanat çevrelerine işmar eden kanal, sosyalizme küfretme ölçütünü galiba kapının üzerine astığı tabelada dile getiriyor. Özetle, kanal yöneticileri, “ekmek yemek, aç kalmamak istiyorsanız, liberalizme biat, sosyalizme küfredin” diyorlar. Bugün feminist hareket de bu kurala uymak zorunda. Çünkü sosyalizme küfretmeden Ağar’ın verdiği para alınamaz.

Alper Taş, tam da bu sebeple, tam da bu bağlam dâhilinde, Beyoğlu konusunda ancak kültür sanat imajı üzerinden ilerleyebiliyor. O, kendisinin ne için aday gösterildiğinin gayet farkındadır. Bu yolun yolcusudur, ama o yol, devrimci değildir. O, yeni AKM’nin, betonla düzlenmiş bir ilçenin süs çiçeği olmaya adaydır. Tüm renklerden biridir artık. Beyoğlu’nun arka sokaklarının, arka semtlerindeki yoksulların talebi böylesi bir süs çiçeği midir, soru budur. Renksiz, rahatsız edici bulunandan arındırılmış/soylulaştırılmış bir mekân, başkanını aramaktadır.

Mephisto kimindir mesela? Arkasında kim ve hangi örgüt vardır? Kadıköy-Beyoğlu bağlantısında suyun başını tutanların kimlerle ilişki kurduğu meçhuldür. Yayınevlerinin sahibi kimlerdir? KDV indirimini kitaplarına neden yansıtmazlar? Dağıtım şirketleri, herkesin parasını cukka edip sıvışan şirketler, kimlerindir? 12 Eylül öncesi kurulan dükkân, büro ve şirketlerin üzerine çöreklenmiş isimler, neden hâlâ söz sahibidirler? Bir hareketi neden yoksullar, emekçiler yönlendirmez, ona neden öncü olamaz? Örgütlerin asli dinamosunun, öncüsünün orta sınıf mensupları olmasını devlet ve burjuvazi istiyor olabilir mi?

110 hattı, solun sermaye ve devletle kurduğu bağdır. Sol, o bağdan vazgeçemez. Bazen burjuvazi ve devlet, “burası fazla şekilsiz, çirkin, gel şurayı düzelt, renklendir” diye sola el eder. Bunu devrimci bir kazanım olarak yutturmak, gerçekten başarılı bir dolandırıcılık pratiğidir.

“Özne”, “fail” ve “aktör” sözcükleri işitildiğinde koşar adım uzaklaşmak gerekir. Bu sözcükler, devlet ve burjuvazi adına, onların salahiyeti için sarf edilmektedir. Özne, fail ve aktör olmanın devletin disiplininden; burjuvazinin terbiyesinden geçtiğini herkes iyi bilmektedir. Onların zamanına ve mekânına göre tanımlanmış bir hâl, ezilenlere ve emekçilere bir şey sunmadı, sunmuyor, sunmayacaktır.

Sol, kültür-sanat olarak belirlenmiş kum havuzundan kurtulamaz. Varlığını oradaki çukurda debelenmekte bulur. İslamcıyı, gericiyi ancak oradan eleştirebilir, çünkü sadece buna izin verilmiştir. O cevaz, o icazet, mahkûmiyettir. Özne, fail ve aktör olmayı kültür ve sanat üzerinden tanımlayanların ezilenlere, emekçilere verecekleri allı pullu ambalajlardan başka bir şey değildir. TRT 2 varsa Alper Taş da vardır. Her ikisi de sosyalizme küfredip liberalizmi yücelttikleri ölçüde varlık imkânı bulacaktır. Çünkü sol, aşağıdaki tweet'te görülen türden cümleler yazabilen, o cümlelerin sınıfsal-politik niteliğini sorgulamayandır. Kendisine verilen koltuktan memnundur. Verenlere tek laf edemez. Liberalizmden gayrısına bağlanamaz.

İsmail Cem ve Cem Duna’yı kesen TRT tarihi, bugün Erdoğan ve devlet için çekilen özel dizilere, yapılan programlara bağlanmıştır. Darbe sonrası Yenikapı’nın ön provası olan Taksim’e koşan Alper Taş, Haziran’ın cismini ve adını örgütsel düzeyde tasfiye ettikten sonra, başkanlığa layık görülmüştür. “Devrimci” ona kapalı, “yol” ona açıktır.

ÖDP’nin doksanlarını gören ve Taş’ı tanıyanlar, biraz da fıkralaşmış bir hikâye anlatırlar: Gençler açtır, Alper Taş’ı pide almaya gönderirler, “pideler karışık olsun” derler. Pideler bir süre sonra gelir, masaya gazeteler serilir, pidelerin üzeri açıldığında görülür ki bir bütün pidenin bir kısmı kıymalı, bir kısmı yumurtalı, bir kısmı kaşarlıdır. Taş, karışık meselesini yanlış anlamış, pide ustasından malzemelerin birbirine karışmamasını istemiştir. Karadeniz fıkrası olarak anlatılan bu hikâyedeki kişi gene aynı kişiyse bugün de İyi Parti ziyareti gibi işleri sosyalist pratiğiyle karıştırmayacak, “herkes canı neyi istiyorsa onu yesin” diye karışmayan pide yaptıran Taş, her eğilimi memnun etmeyi bilecektir. Bu birey merkezli siyaset, âlemi gezecek, doğru yolu illaki sezecektir. O, bu yüzden adaydır.

Eren Balkır
13 Mart 2019