Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket -III

Mülk Allah Değil Allah’ın
Ortadoğu’daki sınırların direkleri Fransız; tel örgüleri İngiliz malıdır. Sykes-Picot Anlaşması, İslam’ın politik mânâda olmadığının ispatıdır. O sancağın dalgalandığı yere o direklerin dikilmesi, tel örgülerinin çekilmesi mümkün değildir.
Türkiye’deki devlet kurgusu, bir yanıyla Fransız, bir yanıyla İngiliz’dir. “Yedi düvel”den dem vuranların o devletleri sayarken yedi rakamına ulaşmaları mümkün değildir. O mitoloji, ilahiyat, içteki halka düvelin nasıl sindiğini gizlemek içindir.
Buna karşı İslamî duruşun imkânları, İslam öncesinin İran’ından veya Bizans’ından beslenen teorik kurgudan neşet etmezler. Bu kurgu, ister istemez, Fransız veya İngiliz arasında bir tercihe gidecektir. İran’la Bizans arasındaki gerilimin dengelendiği yerle, Fransa ile İngiltere arasındaki gerilimin dengelendiği yer, paraleldir.
Bizans ile Sasanî arasında olmak, iki değirmen taşı arasında ezilmek ciddi sonuçlar doğurmuştur. Her iki imparatorluğun mazlumları ile rabıtalanan İslam devleti, alan hâkimiyeti ile bir tarafa doğru savrulmuş, o mazlumları geri plana atmıştır. Aradaki rabıta kopmuştur. Fransız-İngiliz’in ezdikleriyle kurduğu ilişkide de benzer bir sorun vardır.
Fransa ve İngiltere, ideolojik bir mecazdır. İlkini Cezayir’de, ikincisini Hindistan’da görmek mümkündür. Devletin çekildiği yerde, yerel halkın içinden devşirilen, sömürgeciye layık unsurlar başa geçirilirler. İslamî hareketin bağrında her iki devletin ateşte ısıtılmış ideolojik mührü vardır. İki imparatorluğun ezdikleriyle ilişki kurmamanın günahı, bugünün İslamî hareketlerinin boynunda asılıdır. Zafiyet, bu ağırlıkla alakalıdır.
Kemalist kurgu, o mührün öteki adıdır. Bugün tanık olunan, İslamîlik ya da İslamcılık değil, o ilahiyatın nüfuz ettiği güç odaklarının iktidarla hemhal olmaları ve bu minvalde attıkları adımlardır. “Gâvur”a kızıp oruç bozulmaz. Mesele, İslam’ın iştirakçi, takvaya dayalı, tehvidî pratiğine bakmaktır. Bunun dışına bakan göz, her daim devletin gözüdür.
Emperyalizm ve kapitalizm, siyasal alanda müşterek olanı, müştereğin ruhunu, cismanî birliğini tehdit görür. Bu açıdan Kemalizm ve mevcut muhafazakâr siyasî yapıyla ilgili eleştirilerine aldanmamak gerekir. Kemalizmin ve mevcut siyasî yapının kitlesi içinde mazlumlardan yana tecessüm edecek siyaset ve ideoloji, bu aldanmadan arî olmalıdır. Kürd, kendisini ikisinin yukarısı ile kurduğu ölçüde, coğrafyaya mazlumdan yana ses veremez. Kürd’ün kurtuluşu, felâhı, onların parçaladığını bütünleyecek, bütünlediklerini parçalayacak kavgadadır. Dolayısıyla efendilerin imge, simge ve bilgileriyle yoğrulan bir zihne, en başta Kürd ve diğer mazlum milletler itiraz edebilmelidirler. O milletlerin kavgalarında aranıp bulunacak olan, esas olarak bu itirazdır, şeklî başarı hikâyeleri değil.
İktidar, bir yandan da muktedir olma imkânlarını yok etmeye yazgılıdır. Buna mecburdur. İçeriye sızacak bilinç ve eylem, mazlumları muktedir olmanın tehlikeleriyle korkutmayı öngörür. İktidar eleştirilerinde dikkatli olunması gereken, burasıdır: iktidar, kendisini kötü göstererek de örgütlenmektedir. Bu liberal itirazlara karşı mânâ kazanacak şerbet, mazlumu ayakta tutacaktır.
Bizans’a ya da Batı’ya sığınıldığında onlar da bir şeyler isteyecektir. İslam, siyasî alanın özel insanlara has, onlarla müşahhas noktalarına hapsedilecektir. İddialar, tasavvurlar, ümitler bugünün çıkarlarına teslim edileceklerdir. Kur’an’da ahenge dair sözler cımbızlanacak, fıkıh tarihi, iktidarın yüceliğine atıfla kaleme alınacaktır. Özel insanlar ve kurumlar, İslam’ı ayrıksı, sadece özel olanların sahip olacakları bir göstergeye/gösteriye indirgeyeceklerdir.
Böylelikle İslam, İngiliz’in-Fransız’ın ya da Bizans’ın-İran’ın mülkle ilgili kavgasına kenar süsü olacaktır. Ait olmanın iradesi, mülk sahibi olmanın iradesine yenilecektir. Temel tartışma konusu, burasıdır: ait olan, başkalarını arayacak, ortaklaşacak, müşterek bir ahlâka ve hukuka bakacak, birliğini oradan kuracaktır. Mülk sahibi olan, mülkün aklî uzantısı olacak, onun zorunluluklarına köle gibi hizmet edecek, sadece kendi varlığını üstün görecektir. İslam’ın bu tuzağa düşmesi mümkün değildir.
O, “Mülk Allah’ındır” diyendir. Oysa mülk, Allah’ı mülk edinenlere muhtaçtır. Efendilerin mülkü adına, alttakilerin ağzına mülke dair bal çalmak, bu ihtiyaca hizmet eder. Mülkün tarihi, o ihtiyaca göre yapılandırılmış toplumları emreder. Mülkün tarihselleştirilmesi, yarına dairdir. Kitap’ı, hükümleri motamot, lafzî anlayan kesimler, misal, “ahiret” gibi kelimeleri nedense bağlamlarından söküp alırlar. Ahiret, bugünden sonrasıdır. İlk Müslümanlar, muhtemelen o kelimeyi bu şekilde anlamışlardır. Yarına dair kavganın, iktidarın ilahiyatı eliyle, metafizik âleme fırlatılıp atılması şarttır.
Mülkün mutlak, bütün ve bölünmez oluşuna itiraz, her daim tevhidîdir. Bölenin böldüğünün birlenmesi, birleyenin birleştirdiğinin bölünmesi, elzemdir. İslam sancağının dalgalanacağı yer, burasıdır. Bu direnç, metafizik âleme atılarak, mülkün fizikî varlığına halel getirmeyecek düzeye çekilecektir. Asıl kızılan İslam değil, iktidarın ve mülkün ilahiyatıdır.
Mülk, şirkin kaynağıdır. Ateşten korunmak için, hayata dair kavganın kendisine ait olmak şarttır. Aidiyet, kimlikçilikle iğdiş edilemez. Kimlikçilik, kavganın neferlerini, sınıflara ayırır, sınırlar çeker. İngiliz’in tel örgüsü, Fransız’ın sınır direkleri, ümmetin direnişini iğdiş etmeye dairdir.
1920’lerde bir yanda Ekim Devrimi, bir yanda Rus devleti vardır. Sapla samanın karıştığı yerlere takılmamak gerekir. Ekim, ümmetin kavgasına nüfuz edememenin sancısını çekmiştir. Bugün de ümmet, emperyalizmin pençelerine teslim edildikçe, benzer bir akıbetle karşılaşılacaktır. Mazlumların mücadele birliği, soyut bir ülkü değil, somut bir mihenk taşıdır.
O mihenk taşı, Batı’nın demokrasisine ve devletine biat ettirilemez. Aksine, devlet ve demokrasi, o mihenk taşına vurulmalı, oradan dönüştürülmelidir. Soyut bir devlet veya demokrasi müdafaası, somuttan, somuttaki kavgadan, kavganın sorumluluklarından kaçışın bir tezahürüdür. İngiliz-Fransız veya toplamda ABD, Bizans-Sasanî mirasına bakar. Oryantalistlerden öğrenilen İslam, sadece o mirası görür. Alttaki mücadele birikimi oradan anlaşılır.
Misal, Şeyh Bedreddin ile alakalı yazın, ya Batı ya da Osmanlı üzerinden kaleme alınmıştır. Onda Batı’ya layık, Osmanlı’ya aykırı yanlar öne çıkartılmıştır. Ama kıyamın nasıl ve neden gerçekleştiğine bakılmamıştır. Batı veya Osmanlı, madalyonun iki yüzüdür. Muktedir olan, kendisini bir başarı hikâyesi olarak takdim eder ve başka bir hikâyeye asla izin vermez. “Mülk ortaktır” diyen Bedreddin’in bu sözünü cımbızlamak yetmez, o sözün onca fıkıh çalışması ve birikimi içerisinden nasıl zuhur ettiğini anlamak gerekir.
Değirmen taşları döner, yağmurlar yağar, dolu kırar dalları. Mülksüzlerin hurucu, İslam içredir. İslam, yüce olma imkânı değil, yücedeki tek gücün ortaklaştırılması, ona göre yaşamak ve bir olma hâlidir. Hz. Muhammed’in hadisine atfen, ana nifak, mülktür. Hizb-i naciye, mülke itiraz edenlerin, ortaklaşanların, nefesi, sesi, aklı birleyenlerin fırkasıdır. O fırkanın programının ilk maddesi, La İlahe İllallah’tır, önderi elbette kuru ekmek yiyen bir ananın evladıdır.
Cidal Haksoy

Hiç yorum yok: