Komünistler ve Karl Heinzen -II

İkinci Makale
[Deutsche-Brüsseler-Zeitung, Sayı 80, 7 Ekim 1847]
Birinci makalede tespit edildiği biçimiyle, komünistler, Heinzen’e komünist olmadığı değil, kötü bir demokratik parti yazarı olduğu için saldırmaktadırlar. Komünistler, bu saldırıyı ona komünistler değil, demokratlar sıfatıyla gerçekleştirmektedirler. Sanki dünyada tek bir komünist yokmuş gibi, ona karşı polemik yürütmüş olanların salt komünistler olması tesadüf değildir, Heinzen’e karşı demokratların da belirli bir pozisyon alması elbette mümkündür. Bu münakaşa dâhilinde yegâne mesele, 1. Bir parti yazarı ve ajitatör olarak Bay Heinzen’in bizim reddettiğimiz Alman demokrasisine hizmet etmeye kadir olup olmaması; 2. Bay Heinzen’in ajitasyon üslubunun doğru olup olmaması, aynı şekilde gene reddettiğimiz bu üslubun hoşgörülebilir olup olmamasıdır. Dolayısıyla mesele, komünizm ya da demokrasi meselesi değil, Bay Heinzen’in şahsiyeti ve şahsî tuhaflıklarıdır.
Demokratlarla beyhude ağız dalaşlarına girişmenin ötesinde, mevcut koşullarda bugün için komünistler, söz konusu dalaşa girmek yerine, tüm pratik parti meselelerinde demokratlar olarak konumlanmaktadırlar. Tüm medenî ülkelerde demokrasi, proletaryanın politik iktidarının zorunlu bir sonucu olması sebebiyle, tüm komünist tedbirler için ilk koşul, proletaryanın politik iktidarıdır. Demokrasi fiilîleşmediği sürece komünistler ve demokratlar yan yana savaşacak, dolayısıyla demokratların çıkarları ile komünistlerin çıkarları kimi zaman aynı olacaktır. O zamana dek, iki taraf arasındaki farklılıklar, özünde teorik niteliktedirler ve önyargılı olmayan bir tarzda yürütülen ortak bir eylem olmaksızın, teorik bir düzeyde mükemmelen tartışılacaklardır. Esasında mevcut anlayışların, büyük ölçekli sanayinin ve demiryollarının devlet eliyle işletilmesi, tüm çocukların eğitimlerinin masraflarının devlet tarafından karşılanması gibi, demokrasinin tesis edilmesinden hemen sonra, öncesinde zulme uğrayan sınıfların çıkarlarına uygun olarak icra edilen birçok tedbirle ilgili olması muhtemeldir.
Şimdi Bay Heinzen’e geçelim.
Bay Heinzen, komünistlerin kendisiyle tartıştıklarını, kendisininse onlarla tartışmadığını söylüyor. Bu sokak hamalına özgü bilindik argümanı kendisine seve seve bırakabiliriz. Heinzen, “komünistlerin Alman radikaller kampında kışkırttığı saçma ayrışmadan ötürü komünistlerle çatıştığını” söylüyor. Kendisinin, üç yıl kadar önce, yaklaşmakta olan ayrışmaya, gücünün ve koşullarının izin verdiği ölçüde mani olmaya çalıştığını iddia ediyor. Söylediğine göre, komünistler kendisine, bu netice alınamayan gayretlerin ardından, saldırıyorlar.
Herkesin gayet iyi bildiği üzere, Bay Heinzen, üç yıl önce henüz radikal kampta değildi. O dönemde Bay Heinzen, yasalar çerçevesinde hareket eden bir ilerici ve bir liberaldi. Dolayısıyla kendisinden ayrışmış olmak, radikallerin kampını terk etmek anlamına kesinlikle gelmiyor.
1845 yılının başında Bay Heinzen, Brüksel’de kimi komünistlerle tanışıyor. Bırakalım ondaki sözde politik radikalizme saldırmayı, komünistler aksine, o günlerde liberal olan Heinzen’i söz konusu radikalizme dâhil etmek gibi bir büyük belâ açıyorlar başlarına. Ama her şey beyhude. Bay Heinzen, İsviçre’de ancak bir demokrat olabiliyor.
“Sonrasında ben, komünistlere karşı güçlü bir mücadele verilmesi gerektiğine giderek daha fazla kani (!) oldum”, yani Bay Heinzen, radikal kamptaki saçma ayrışmanın gerekliğine kani olduğunu söylemiş oluyor! Bu noktada Alman demokratlara soruyoruz: “Kendisiyle bu kadar saçma bir biçimde çelişen birisi, parti yazarı olmaya lâyık mıdır?”
İyi ama Bay Heinzen’in kendisine saldırdıklarını iddia ettiği bu komünistler de kim? Yukarıdaki imalar ve özellikle komünistler aleyhine geliştirilen sonraki serzenişler, kimler olduğunu açık biçimde gösteriyorlar. Heinzen’den okuyoruz:
“[Komünistler] tüm yazınsal muhalefet kampını sesleriyle bastırıyorlar, eğitimsiz insanların kafalarını karıştırıyorlar, hiçbir şeyden çekinmeksizin, en radikal insanları bile azarlıyorlardı. […] onların amacı, mümkün olan en kısa sürede politik mücadeleyi felç etmekti. […] Esasında onlar, nihayetinde, sadece reaksiyonerlikle olumlu manada bir ittifak kurabiliyorlardı. Dahası komünistler, sahip oldukları öğretinin bir sonucu olarak, pratik hayattaki en adi ve en sahte dalaverelere tevessül edecek kadar alçalıyorlardı. […]”
Bu eleştirilerdeki sisi ve müphemliği dağıttığımızda, ortaya kolayca tanıyabileceğimiz bir sima çıkıyor: yazar bozuntusu Bay Karl Grün. Üç yıl önce Bay Grün, Bay Heinzen’le şahsen temas kurdu, bu noktada Bay Heinzen, Trier'sche Zeitung’da Bay Heinzen’e saldırdı ve tüm yazınsal muhalefet kampını bastırmaya çalışan Bay Grün, mümkün olan en kısa sürede, politik mücadeleyi felç etmeye çalıştı vs.
İyi de Bay Grün, ne zamandan beridir komünizmin temsilcisi? Eğer kendisini üç yıl önce komünistlere kabul ettirmeye çalışmışsa, o bir komünist olarak kabul görmemişse, hiçbir zaman açıktan komünist olduğunu beyan etmemiş, bir yıl öncesine kadar komünistlere şiddetle saldırmanın uygun olduğunu düşünmüşse, böyle bir iddiada bulunmak nasıl mümkün olabilir?
Ayrıca o zaman bile, tam da Bay Heinzen’in çıkarına olacak şekilde, Marx, Bay Grün’ü redde tabi tutmuş, sonrasında da, ilk fırsatında, onun gerçek yüzünü açığa vurarak, Bay Grün’ü rezil etmişti.[1]
Bay Heinzen’in sonda dillendirdiği, “adi ve sahte” ifadeleriyle yüklü imasının arkasında da Bay Grün ve Bay Heinzen arasında yaşanan olaydan başka bir şey yoktur. Bu olay, mevzubahis olan iki beyle ilgilidir, komünistlerle değil. Üstelik biz, söz konusu olayla ilgili olarak hakkında hükümde bulunabilecek kadar tam bir malumata da sahip değiliz. Ama diyelim ki Bay Heinzen haklı. O vakit, Marx ve diğer komünistler, Bay Heinzen’in muhalifini yerin dibine sokmuşsa, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak biçimde, onun muhalifinin asla komünist olmadığını göstermişse ve Bay Heinzen, hâlâ söz konusu olayı komünist öğretinin gerekli bir sonucu olarak takdim ediyorsa, bu, onun inanılmaz ölçüde vefasız bir insan olduğunu ortaya koyar.
Dahası, yukarıda dile getirdiği sitemlerinde, Bay Heinzen’in aklında Bay Grün dışında başka birileri varsa, o ancak, herkesin malumu olan gerici teorileri uzun zaman önce komünistlerce reddedilmiş olan hakikî sosyalistleri kastediyordur. Bugünlerde tümüyle dağılmış olan ve bir şeyler öğrenme becerisinden mahrum söz konusu hareketin tüm üyeleri, artık yüzlerini komünistlere çevirdiler ve şimdilerde bizzat kendileri nerede görseler saldırıyorlar hakikî sosyalizme. Bay Heinzen, bu nedenle, suçu komünistlerin üzerine yıkmak amacıyla, söz konusu köhne görüşleri bir kez daha eşeleyip çıkartırken, gene o alışılageldik aşırı cehaletini konuşturuyor. Bay Heinzen, kendisinin komünistlerle karıştırdığı hakikî sosyalistlere sitem ederken, sonrasında hakikî sosyalistlerin komünistlere yönelik anlamsız eleştirilerini komünistlere yöneltiyor. Dolayısıyla onun, bir bakıma kendisinin ait olduğu o hakikî sosyalistler kampına saldırma hakkı da bulunmuyor. Komünistler, bu sosyalistlere sivrilttikleri kalemleriyle en sert biçimde saldırırlarken, aynı Bay Heinzen Zürih’te ikamet ediyor, onun karışık kafasının içinde bir göz oda bulmuş hakikî sosyalistlerden arta kalan kesimlerin oluşturduğu kulübe Bay Rüge referansıyla üye oluyordu. Bay Rüge, tam da kendisine layık bir şakirt bulmuş doğrusu!
Peki bu noktada gerçek komünistler ne âlemde? Bay Heinzen, istisnaî kimi haysiyetli ve marifetli insanlardan dem vuruyor; bunların ileride komünist dayanışmayı(!) reddedeceğini öngörüyor. Komünistler, uzun zaman önce reddettiler, hakikî sosyalistlerin yazıları ve eylemleriyle dayanışma içine girmeyi. Yukarıdaki sitemlerin hiçbirisinin komünistlerle bir ilgisi yok. Tüm pasajın amacı bu sanki:
“Komünistler […] haysiyetli insanların birliğine ait temeli oluşturma noktasında zarurî olan her şeyi, o sahip olduklarını düşündükleri üstünlüklerine ait kibirle, gülerek küçümsüyorlar.”
Bay Heinzen, burada kendisinin tüm toplumun temeli olarak gördüğü, tüm o kutsal ve yüce fikirler, erdem, adalet, ahlâk vb. ile alay edip ondaki sert ahlâkî tavrı eğlence konusu kılan komünistlere taş atıyor. Doğrusu bu serzenişi üzerimize alıyoruz. Komünistler, Bay Heinzen gibi haysiyetli bir adama ait ahlâkî öfkenin onların söz konusu ebedî gerçekliklerle alay etmesine mani olmasına izin vermeyeceklerdir. Ayrıca komünistler, bu ebedî gerçekliklerin onların karakterize ettikleri toplumun temeli değil, aksine ürünü olduğunu tespit ediyorlar.
Eğer Bay Heinzen, komünistlerin kendisinin ilişki kurmak amacıyla kafasının içine yerleştirdiği insanlarla kurduğu dayanışmayı reddettiklerini düşünüyorsa, bunca saçma serzenişin ve yalandan imaların ne gereği var? Eğer Bay Heinzen, komünistleri sadece dedikodular üzerinden tanıyorsa ki her zaman olan budur, eğer o, kendisine daha yakın olmaları, tabiri caizse, kendilerini ona takdim etmeleri gerektiğini düşündüğü insanları çok az tanıyorsa, bu kişilere karşı polemik yürütürken sergilediği bu utanmazlık da neyin nesi?
“Komünizmi fiiliyatta temsil ettiğini ya da en saf biçimi dâhilinde sergilediklerini söyleyenlerin, muhtemelen kendilerini komünizme dayandıranları ve onu kullananların ezici çoğunluğunu tümüyle dışarıda tutmaları gerekecektir, ayrıca Trier'sche Zeitung’daki insanların böylesi bir iddianın ortaya atılmasına tepki göstermeleri de pek mümkün olmayacaktır.”
Birkaç satır ileride de şunları yazıyor:
“Bugün gerçekten komünist olanların, ileride kendi öğretilerini açıktan ifade edenlerin ve komünist olanlardan ayrıştıklarını beyan edenlerdeki tutarlılığa ve dürüstlüğe imkân vermeleri gerekir (burada ne kadar da edepli bir cahil konuşuyor!) […] Söz konusu öğretinin(!) uygulanması için, gerçek koşullar temelinde, belirli bir yol bulmanın, bir olasılık olarak yanlış biçimde reklâm edilen ya da düşlenen bir imkânsızlık(!!) üzerinden acı çeken, eğitimsiz binlerce zihnin içinde yaratılmış bir kafa karışıklığını ahlâksızca(!) kalıcılaştırmamak, onların ahlâkî yükümlülüğüdür (ne kadar da tipik cahilane laflar bunlar). Aydınlatılmamış tüm taraftarları için meseleleri tümüyle açıklığa kavuşturmak ve onları belirli bir hedefe yöneltmek ile o insanları kendilerinden ayırıp onları kullanmamak, gerçek komünistlerin bir görevidir.” (Gene aynı cahilane laflar)
Eğer bu cümlelerin arkasındaki zihniyeti üreten Bay Rüge ise, eserinden memnun kalabilir.
Cahilin talepleri, ondaki fikrî karışıklığın bir ürünüdür. O sadece meseleyle ilgilenir, biçime bakmaz ve tam da bu sebeple, söylemek istediğinin tam tersini söyler. Bay Heinzen, esasında gerçek komünistlerin kendilerini komünist görünenlerden ayırmaları gerektiğini söylemektedir. Ona göre, komünistler iki farklı eğilimin birbirine karışması sonucu oluşan kafa karışıklığına artık son vermelidirler (temelde söylemek istediği budur). Ama “komünistler” ve “kafa karışıklığı” sözcükleri zihninde çarpışır çarpışmaz gene bir kafa karışıklığı çıkar ortaya. Bay Heinzen bu noktada ipin ucunu kaçırır; genelde komünistlerin eğitimsiz insanların zihinlerini bulandırdıkları, onların yollarına taş koydukları ile ilgili kendi formülünü sürekli tekrarlayıp durur ama burada gerçek ve gerçek olmayan komünistlerin kim olduklarını unutuverir ve gayet komik bir sakarlıkla, yanlış bir biçimde, olasılıklar olarak reklâm edilmiş ya da düşlenmiş imkânsızlıkların kucağına tökezleyip düşer ve nihayetinde düşünme becerisini yeniden kazandığı, gerçek koşulların somut zemininde çuvallayıverir. Şimdi o neyin mümkün, neyin imkânsız olduğuna dair sorudan farklı bir şeyden bahsediyormuş gibidir. Bay Heinzen, kendi konusuna geri döner ama başı hâlâ öylesine dönmektedir ki biraz önce içinde takla attığı muhteşem cümlenin üzerini bile karalayamaz.
Üslupla ilgili bu kadar yeter. Meselenin kendisiyle ilgili olarak şunu tekrar edelim: öylesine dürüst bir Alman ki Bay Heinzen, kendi talepleri konusunda geç kalır ve komünistlerin uzun zaman önce hakikî sosyalistleri reddettiğini anlamaz. Ama sonra sinsi imaların geri döndürülemez biçimde edepli bir cahile ait bir pratik olduğuna yeniden şahit oluruz. Bay Heinzen, komünist yazarların komünist işçileri sadece kullandığı gerçeğini anlama noktasında net izahatlar verir. O, bu yazarlar eğer niyetlerini açık etseler, onların komünizm için kullandıkları insanların büyük bir çoğunluğunun tümüyle kovulacaklarını söyler. Bay Heinzen’e göre, komünist yazarlar, kendilerine ait gizli bir irfana sahip olan ama o irfanı söz konusu eğitimsiz insanları hep bebek yürütecinde tutmak için o insanlara vermeyen birer peygamber, rahip ya da vaizdirler. Ondaki, aydınlatılmamış insanlar nezdinde meselelerin açıklığa kavuşturulması ve bu kişilerin kullanılmaması ile ilgili edepli ve cahilane taleplerinin tamamı, aslında komünizmin yazın alanındaki temsilcilerinin işçileri karanlıkta tutmada, tıpkı İlluminati’nin[2] geçen yüzyılda sıradan insanları kullanmak isteyişinde olduğu gibi, onları kullanmada bir çıkarlarının olduğuna dair varsayımdan kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu yavan düşünce, eğitimsiz insanların kafa karışıklıklarına dair yersiz konuşmalar yapmasına neden olmakta ve zihnindekini açıktan dillendirmemenin bir cezası olarak, onu, üsluba dair taklalar atmaya mecbur etmektedir.
Biz, bu imaları not etmekle yetiniyor, onlara kesinlikle itiraz etmiyoruz. Söz konusu imalarla ilgili hükmü komünist işçilere bırakıyoruz.
Bay Heinzen’in tüm bu ön hazırlıkları, oyalamaları, itirazları, imaları ve attığı taklaların ardından, biz, onun komünistlere yönelik teorik saldırılarına ve onlarla ilgili düşüncelerine geçebiliriz.
Bay Heinzen fark ediyor ki;
“komünist öğretinin özü, (emek aracılığıyla kazanılmış olanlar dâhil) özel mülkiyetin ilgası ve bu ilga sürecini kaçınılmaz biçimde takip eden, yeryüzündeki zenginliklerden ortaklaşa istifade edilmesi ilkesidir.”
Bay Heinzen, komünizmi onun özü olan kesin bir teorik ilkeden neşet eden belirli bir öğreti olarak tahayyül ediyor ve sonrasında bu öğreti üzerinden kimi çıkarımlarda bulunuyor. Bay Heinzen epey hatalı bir yaklaşım sergiliyor.
Komünizm bir öğreti değil, harekettir; o ilkelerden değil, gerçeklerden neşet eder. Komünistler, bir çıkış noktası olarak kendilerini şu veya bu felsefeye değil, geçmiş tarihin tüm seyrine, özelde, bugünkü medenîleşmiş ülkelerde söz konusu seyrin fiilî sonuçlarına dayandırırlar. Komünizm, geniş ölçekli sanayinin ve onun sonuçlarının, dünya pazarının kurulmasının ve ona eşlik eden serbest rekabetin, dünya pazarının hâlihazırda yaşadığı, gerçek krizler hâline gelmiş, giderek daha şiddetli ve evrensel olan ticarî krizlerin, proletaryanın oluşmasının ve sermayenin yoğunlaşmasının, bunun peşinden gelen, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin bir ürünüdür. Komünizm bir teori olmaklığıyla, proletaryanın kurtuluşu için gerekli koşulların teorik özeti ve sınıflar mücadelesi dâhilinde proletaryanın aldığı konumun teorik ifadesidir.
Şüphesiz ki Bay Heinzen, kendisinin komünizmi değerlendirirken onun özünü özel mülkiyetin ilgası meselesi dâhilinde anlamaması gerektiğini; özel mülkiyetin ilgası ile ilgili boş boğaz gevezelik edeceğine, politik iktisat alanında belirli çalışmalar yapmasının iyi olacağını; özel mülkiyetin koşullarını bilmiyorsa, onun ilgasının yol açacağı sonuçlarla ilgili ilk şeyi de bilemeyeceğini şimdi fark edecektir.
Ancak bu açıdan Bay Heinzen, “yeryüzündeki zenginliklerden ortaklaşa istifade edilmesi”nin (bir başka yakışıklı ifade daha) özel mülkiyetin ilgasının bir sonucu olduğunu söyleyen görgüsüz bir cehaletle iş yürütüyor. Esasında tersi doğru. Çünkü geniş ölçekli sanayi, makinelerin gelişimi, haberleşme ve dünya ticareti öylesine devasa oranlara ulaşıyor ki, onların tekil kapitalistlerce kullanılmaları günbegün daha da imkânsız bir hâl alıyor; çünkü dünya pazarının biriken krizleri bunun en önemli kanıtı oluyor; çünkü mevcut üretim tarzı ve mübadelesini karakterize eden üretici güçler ve mübadele araçları tekil mübadele ve özel mülkiyetin üstesinden gelebileceğinden daha fazla olan bir niceliğe ulaşıyor; çünkü, hâsılı kelâm, endüstrinin, tarımın ve mübadelenin ortaklaşa yönetimi, endüstrinin, tarımın ve mübadelenin maddî bir gerekliliği hâline geliyor, işte tam da bu yüzden özel mülkiyet ilga edilecektir.
Demek ki ne vakit Bay Heinzen, elbette ki proletaryanın kurtuluşunun bir koşulu olan, özel mülkiyetin ilgasını ona bağlı koşullardan ayırsa, ne vakit fildişi kulesine özgü bir hayal olarak söz konusu ilga sürecinin gerçek dünyayla arasındaki tüm bağlantıyı kesip attığını düşünse, ilga meselesi, onun hakkında sadece basmakalıplaşmış bir saçmalığı dile dökebildiği, saf anlamda basit bir klişe hâlini alıyor. O bunu şu şekilde yapıyor:
“Yukarıda bahsedildiği üzere, tüm özel mülkiyetten kurtulmak suretiyle […] komünizm, zorunlu olarak bireysel varoluşu da ilga eder.” (Böylelikle Bay Heinzen, bizim insanları Siyam ikizlerine döndürmek istediğimiz konusunda bize serzenişte bulunuyor.)
“Bunun sonucu da bir kez daha […] her bir bireyi muhtemelen (!!) komünal tarzda örgütlenmiş bir kışla ekonomisi içine yerleştirmek oluyor.” (Lütfen okur, bu lafın Bay Heinzen’in bireysel varoluşla ilgili kendi saçma açıklamalarının bir sonucu olduğunu not edebilir mi?)
“Bu sayede komünizm bireyselliği, bağımsızlığı ve özgürlüğü yok eder.” (Hakikî sosyalistlerden ve burjuvaziden işittiğimiz aynı eski zırva. Sanki bugünkü işbölümünün kendilerini ayakkabı tamircisine, fabrika işçisine, burjuvaya, avukata, köylüye, başka bir ifadeyle, bu işbölümüyle el ele giden, özel bir emek biçiminin, âdetlerin, bir yaşam tarzının, önyargıların ve bağnaz davranışların kölesi hâline getirdiği bireylerde yok edilecek bir bireysellik varmış gibi!)
“O, kazanılmış özel mülkiyetin gerekli bir vasfı ya da temeli (“ya da” harikaymış) ile tekil şahsı ‘toplum ya da cemaate ait hayalete feda eder” (Stirner mi geldi yoksa?)
“[…] öte yandan cemaat, her bir tekil şahıs için bir amaç değil, yalnızca bir araç olabilir, olmalıdır” (olmalıdır mı!!)
Bay Heinzen, kazanılmış özel mülkiyete özel bir önem atfediyor, böylece hakkında konuştuğu konuya yabancı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bay Heinzen’deki cahilane adalet anlayışı, her bir insana kazandığını veriyor ama maalesef bu anlayış da geniş ölçekli sanayi tarafından hüsrana uğruyor. Söz konusu sanayi ilerlemedikçe, yani özel mülkiyetin prangalarından kendisini kurtarmadıkça, ürettiği ürünlerin bugün gerçekleşen dağıtımı haricinde, başka türden bir dağıtımla dağıtılmasına izin vermiyor, kapitalist kârı cebe indirmeye, işçi de asgari ücretin ne olduğunu pratikte, giderek artan biçimde, bilmeye devam ediyor. Bay Proudhon, bir vakitler kazanılmış özel mülkiyeti mevcut koşullarla ilişkilendiren bir sistem geliştirmeye çalışmıştı, ama hepimiz biliyoruz ki bu girişim başarısız olmuştu. Doğrudur, Bay Heinzen benzer bir deneye girme riskini asla almayacak, zira bu türden bir risk için onun dersine çalışması gerek ki bu onun hiç yapmayacağı bir iş. Ama bırakalım da Bay Proudhon örneği, onun kazanılmış mülkiyetini kamuoyunun incelemesine daha az sunsun.
Eğer Bay Heinzen komünistlere hayallerinin peşinde koşmak ve ayaklarını gerçekliğin zeminine basmamaktan ötürü serzenişte bulunuyorsa, bu serzeniş esas kimin için geçerli acaba?
Bay Heinzen sözlerine devam ediyor ve burada bahsetmeye gerek duymadığımız başka bir dizi konuya giriyor. Görüyoruz ki cümleleri giderek daha kötüleşiyor. Dilindeki sarsaklık, doğru kelimeyi bulamaması, onu yazın alanındaki temsilcisi kabul eden her türden partiyi itibarsızlaştırmaya yeter. İnancındaki katılık, onu sürekli söylemeye niyetlendiğinden oldukça farklı şeyler demeye itiyor. Dolayısıyla her bir cümlesi iki misli saçmalık içeriyor: ilk olarak saçmalığı söylemeye niyetleniyor, ikinci olarak da o saçmalığı söylemeye niyetlenmiyor ama gene de söylüyor. Yukarıda bununla ilgili bir örnek vermiştik. Burada bize sadece, Bay Heinzen’in, yıkılması gereken ve Devlet’in iktidarından başka bir şey olmayan iktidarın geçmişte olduğu gibi bugün de tüm adaletsizliğin koruyucusu ve atası olduğunu, kendisinin gerçek manada adalet(!) üzerine kurulu bir Devlet kurmayı amaçladığını ve söz konusu hayalî yapı içerisinde, “teoride doğru(!) ve pratikte mümkün(!)” olduğu için, “genel manada olayların seyri dâhilinde ortaya çıkmış olan tüm toplumsal reformları yapmaya” niyetlendiğini söylerken, prenslerin iktidarıyla ilgili eski hurafesini tekrarladığını görmek kalıyor.
Onun niyetleri iyi, üslubu kötü, bu berbat dünyada iyi niyetliliğin kaderidir bu.
Zamanın ruhu tarafından baştan çıkartılan
Doğanın yetiştirdiği sanskülot
Kötü dans ediyor ama sinesinde
İyi niyetler taşıyor;
Marifetten mahrum ama bir şahsiyeti var.[3]
Makalelerimiz, Bay Heinzen’de öfkeli ve dürüst bir cahilin hakkaniyetli öfkesine neden olacaktır ama her şeye karşın o, faydasız ve küçük düşürücü ajitasyon tarzından ya da yazı üslubundan vazgeçmeyecektir. Eylem ve karar verme günü geldiğinde, onun bizi en yakın elektrik direğine asma tehdidini epey eğlenceli bulduğumuzu da ifade etmem gerek.
Hülâsa: komünistler, Almanya’daki radikallerle işbirliği yapmalı, hatta bunu arzulamalıdırlar. Ama onlar, tüm partiyi itibarsızlaştıran her yazara da saldırma hakkını mahfuz tutmalıdırlar. Heinzen’e saldırmadaki niyetimiz bundan başka bir şey değildir.
Brüksel 3 Ekim 1847
Uyarı Notu: Bir işçinin yazdığı bir broşür geçti elimize[4]: Der Heinzen'sche Staat, eine Kritik von Stephan, Bern, Rätzer. Eğer Bay Heinzen bu işçinin yazdığının yarısı kadar iyi yazabiliyor olsaydı, kendisi de tatmin olurdu. Bay Heinzen, bu broşür sayesinde, başka şeylerin yanında, işçilerin onun köylü cumhuriyetiyle bir şeyler yapmayı neden istemediklerini yeterince açık biçimde anlayabilir. Ayrıca görüyoruz ki bu broşür, ahlâkî bir tavrı benimsemeyip, politik mücadelelerin izini toplumdaki muhtelif sınıflar arasındaki mücadeleye dek izlemeye çalışan bir işçi tarafından yazılmış ilk çalışma.
26 Eylül ve 3 Ekim 1847’de yazıldı.
İlkin Deutsche-Brüsseler- Zeitung, Sayı 79 ve 80’de, 3 ve 7 Ekim 1847’de yayınlandı.
İmza: F. Engels
Dipnotlar
[1] “Karl Grün’e Karşı Bildirge”ye (bkz.: Collected Works, 6. Cilt, s. 72-74) ve Ağustos-Eylül 1847’de yayınlanmış olan ve Alman İdeolojisi’ni içeren 2. Cilt’in Das Westphälische Dampfboot dergisinde “Karl Grün: Die Soziale Bewegung in Frankreich und Belgien (Fransa ve Belçika’da Toplumsal Hareket -Darmstadt, 1845) ya da Hakikî Sosyalizmin Tarihyazımı” ismiyle yayınlanan 4. Bölüm’üne atıfta bulunuluyor. -Ed.
[2] The Illuminati (Latince illuminatus’tan): Bir çeşit Hür Masonluk tarikatı olarak, 1776’da Bavyera’da kurulmuş olan gizli derneğin üyeleri. Dernek, prensin despotizmden hoşnutsuz olan, burjuvaziye ve asiller sınıfına mensup muhalif unsurlardan oluşmaktadır. Bu derneğin karakteristik bir özelliği de liderlerinin dediklerini körü körüne yerine getiren sıradan insanları üye yapmasına ilişkin kurallarda yansıdığı biçimiyle, demokratik harekete dönük korkusudur. 1785’te dernek, Bavyera’daki yetkili makamlarca yasaklanır. Benzer derneklere İspanya ve Fransa’da da rastlanmaktadır.
[3] H. Heine, Atta Troll (Bir Yaz Gecesi Rüyası), Bölüm. 24. -Ed.
[4] Stephan Born. -Ed.

Hiç yorum yok: