07 Mart 2019

,

Bir Mitoloji Olarak Feminizm


Mutlak Bütün: Birey

Bugün Marksizm düşmanları, sosyalist hareket içerisinde daha güçlüdürler. Çünkü düşman, Marksizmin ezilenlerin-sömürülenlerin silâhı hâline geldiğinde nelere kadir olduğunun bilincindedir. Gelgelelim bu bilinç, solcularda ve sosyalistlerde eksiktir.

12 Eylül sonrası, “sınıf, örgüt olduk, ama birey olamadık” sızlanışı, daha fazla karşılık bulmuş, daha fazla mevzi kazanmıştır. Economist ve onun binyıl sosyalizmi[1], buralardan kendisine yol bulacaktır. Artık şu açıktır: Burjuvazinin icazetiyle birey olanla, sınıfa da örgüte de savaş açacaklar. Feminizm, bu savaşta kullanılan basit bir silâhtan ibarettir.

“Bölünemez” anlamına gelen individual [birey], burjuvaziden başkasını anlatmaz. Burjuvazi, ele geçirdiği iktidarla birlikte tanımlıdır. Onu bölmek mümkün değildir.

Burjuvazi, kendisini Tanrı suretinde yaratmıştır. Küçük burjuvanın asla terk edemediği, sırtını dönemediği, budur. Korunaklı bir liman olarak burjuvazi, sıcak kollarına, kendisi gibi olmak isteyenleri çağırmaktadır. Verili, mutlak, ezeli-ebedi kabul edilen birey kurgusu, emperyalist ve sömürgeci biçimleriyle, burjuvaziden başkası değildir. Feminizmin “Kadın”ı burjuvazinin taklidinden başka bir şey değildir.

Marksizm, bu burjuvazi ölçütü üzerinden eksik veya yanlış bulunmaktadır. Burjuvaziyi ölçü aldıktan sonra Marksizmin ve sosyalizmin eksik ve yanlışlarını belirlemeye “teori” demektedirler. Devletin yerine ikame ettikleri bireyin, ekonomiyi, sosyolojiyi ve hukuku tayin etmesini istemektedirler. Feminizm, o bireyin yüksek ideolojisidir.

Ölçü hâline getirilen birey, devletin yeni örgütlenme biçimidir. “Bölünmez bütünlük” bireydir ve o, sınıf dışı, daha doğrusu, sınıf karşıtıdır, ama en çok da proletaryaya düşmandır. Proletarya, bireyin umacısı, gulyabanisi, ormandaki cinidir. 1848’deki ayrışmadan beri burjuva ideolojisinin her bir bileşeni, esasen ona karşı örgütlenmiş bir güçtür. Feminizmin ideolojik kökleri, başka bir yerde aranmamalıdır.

Bir Sınıf Düşmanı Olarak Feminizm

Lenin, cinsellik ve evlilik gibi meselelerin temel, toplumsal meselelerin ikincil hâle getirilmesini eleştiriyor[2], “emekçi kadınların tüm fikirleri proleter devrime yönlendirilmelidir” diyor, devamında da şu tespiti yapıyor:

“En yalın şekilde dile getirilmesi gereken tez, şudur: Kadınların gerçek özgürlüğü, ancak komünizmle mümkündür. Kadının toplumsal ve insanî konumu ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet arasında mevcut olan kopmaz bağ, güçlü bir dille ifade edilmelidir. Feminizmle bizim politikamız arasında mevcut olan, silinmesi imkânsız, net ayrım çizgisi, işte budur.”[3]

O ayrım çizgisi, bugün itibarıyla silinmiştir. Kolektif meselelerin ezdiği kadınlara bireysel kaçış yolları sunulmuştur. “Feminizmdeki ikircikli hâl, […] liberal-bireyci senaryo lehine çözüme kavuşturulmuştur.”[4] Kendi varlık biçimleri, renkleri, cinsellik vs. yüceltilmiş, kaçış imkânı olarak örgütlenmiştir. Kadın’daki toplumsal-tarihsel ve biyolojik bağlarla elde ettiği kudret, dirhem dirhem azaltılmıştır. “Kurtuluş” dedikleri, o kadından kurtulmaktır, ona egemenlerin değer verdikleri şeyleri öğretmektir.

Kadın hareketinin feminizmden kurtarılması, önemli bir meseledir. Feminizm, kadının proletaryadan kopartılması, hayattan uzaklaştırılması, tasfiye edilmesidir.

2002’de “Kurtuluşumuzu Örgütleyelim” isminde bir kadın konferansı tertiplenir.[5] Neoliberalizmin partisi AKP’nin iktidara yürüdüğü moment için gayet “tesadüfi” bir gelişmedir bu. “Feminist misin?” sorusu karşısında “galiba kötü bir şey söyledi bana!” diye düşünüldüğü bir dönemden feminizmin başa taç edildiği bir döneme geçilmiştir.[6] Solcular, bir broşürle LGBT aktivisti, bir günde feminist oluvermişlerdir. Eskiden feminizme mesafeli olan sosyalist örgütlerin neredeyse tamamı, feminist olmuştur, sol, elini vermiş kolunu kaptırmıştır.[7] Bu dönüşüm, AKP’nin arkasındaki Avrupa rüzgârı ve emperyalizmle alakalıdır.

Bunun bir delili de solun yukarıdaki Lenin’e ait paragrafa yaptığı çeviridir.[8] Çeviride ısrarla “feminizm” geçen yerlere “kadın hakları savunuculuğu” yazılmış, Lenin’in adlı adınca feminizmi eleştirmesine tahammül edilememiştir. Çünkü Avrupa istihbaratı ve devlet kurumları solculara feminist olma emri vermişlerdir.

Toplamda 2002’de egemenler, hem AKP’yi hem de AKP’ye yönelik olası muhalefeti örgütlemeye başlamışlardır. Tencere-kapak ilişkisi, egemenler eliyle tesis edilmiştir. Solun kimlik siyasetine kul köle olduğu süreç, bu ilişki bağlamında işlemiştir.

Lenin’in feminizm eleştirisine yönelik tahammülsüzlük, sınıf hareketiyle ilgilidir. Oradan kısa vadeli sonuç alamayanlar, İşçi’ye dair tuhaf algılarının ve bilgilerinin yerine Kadın’a dair algıyı ve bilgiyi koymuşlardır. İlk algı ve bilginin işçiyle alakası olmadığı gibi ikinci algı ve bilginin de kadınla alakası yoktur. Gelişmesi muhtemel işçi hareketi, feminizmle kontrol altına alınmalıdır. Fabrikayı merkezden çıkartan, ev işlerini merkeze koyan feminizmin derdi, kadının işçileşmesi değil, işçinin “burjuva Kadın”laşmasıdır. O “Kadın” işçi, ezilen ve halk düşmanıdır. İdeolojik mamuldür.

İşçiyi metafizik, soyut, her şeyden münezzeh, küçük burjuva kurgularına kurban edenler, aynı işlemi kadına yapmışlardır. İşçiciler, burjuva ölçüsünde bir “işçi” imal ederken, kadıncılar da gene aynı ölçü uyarınca gerçek kadınlarla alakası olmayan bir put üretmişlerdir. İşçi’nin tüm ezilen kesimlerle bağını kesenler, bugün aynı yaklaşımı Kadın konusunda sergilemektedirler. Bu noktada eski İşçi’den, Sınıf’tan sıkılmış olanlar, sırf düşmanlık etmek adına, Kadın’a sarılmaktadırlar. Bir süre de onu tüketecekler, onu satacaklardır. İşleri budur.

Bu bağlamda feminizm, bir tür anti-komünizm olarak örgütlenmektedir. Tüm mızraklarının ucu, sömürüye ve zulme değil, işçi hareketine ve sosyalist harekete yöneliktir. Feminizm, ilkinde sömürü, ikincisinde zulüm görmektedir. Artık aslolan, meritokrasi, bireysel ilerleme, bireyin üstünlüğüdür.

Lenin’in uyarısı da bu yöndedir. Üretim araçlarındaki özel mülkiyete ses etmeyen, hatta onun ideolojisi olarak örgütlenen feminizm, emekçi kadınların zihinlerini bulandırmaktan gayrı bir işe yaramaz. Lenin, fazla patriarkal, fazla eril, fazla cis hetero konuşmaktadır! Örgütlerin içinde her gün Lenin’i idam etme ayinleri düzenlenmektedir. Feminizm varsa Lenin ve Leninizm yoktur.

Anneliğin Tasfiyesi

Metafiziğin bağlamı burasıdır. Feminist hareket, kapitalist nizamda ailenin bir yüzünün tasfiyesi için gereklidir. Marksist olduklarını söyleyenler de dâhil, feministlerin esas derdi, ailedir.

Ailenin tasfiyesi ile ilgili bir işlevlerinin, rol paylaşımının olduğunu iyi biliyorlar. “Küfürlere nesne değil, hayata özne olmak isteyen” feministler, özneliğin nerede tanımlı olduğunun gayet iyi farkındalar. Esas dert, aile bağlamında tanımlı kadının özgürleştirilmesidir. Kapitalizmin yeni döneminde ailenin ve bir devlet formunun tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye işleminin sınıfsal, iktisadî zemini asla sorgulanmaz.

Bu açıdan cinsel objeyi süjeye çevirip cinselliğin toplumsallığı ile ilgileniyorlar. Her şeyde cinsellik görüyorlar. Cinselliği tek özne olma yolu olarak yutturuyorlar. Hatta cinsellikten başka bir şey görene düşman kesiliyorlar. Fuhuş, seks ve kadın bedeninin tüketilmesi, “devrimcilik” olarak yutturuluyor. Küçük burjuva, kendisine verilen görevi abartmayı, rolünü köpürtmeyi seviyor.

Görev tanımları gereği, kadın cinselliğini her yana yayıp aşkı, aileyi, kadına biçilmiş roller başlığı altında yok etme çabası içerisine giriyorlar. Bu işin ekmeğini yiyeceklerini iyi biliyorlar. Bu noktada burjuvazinin tanrı-öznesi bireyi temel ölçü kabul ediyorlar.

İşçicilerin tanrı-öznesi İşçi iken aynı isimler, bu sefer İşçi’nin yerine Kadın’ı koyuyorlar. O Kadın, hiçbir teoriye gelmiyor, incelenemiyor, ezeli ebedi varlık olarak, doğrulmuyor da doğurmuyor da. Memeleri sarkar diye çocuk doğurmayanları, aileyi ve çocuk büyütmeyi “mesai” görenleri, artık anne yerine “doğuran insan” diyenleri örgütlüyorlar. Hepsinin dilinde burjuvazi, burjuvazinin bireyi konuşuyor.

O birey, her an reklâm panolarında arz-ı endam ediyor. Özne, fail, aktör olanın mankenler, aktrisler, şarkıcılar olduğunu öğretiyorlar. Kadınlar Flormar’da sömürülürken, onlar, şirketin reklâm yüzü oluyorlar. Kadınlara “özne, fail, aktör ol” denilirken, o reklâm yüzleri örnek veriliyor. Çünkü birinci ve ikinci dalgayı dindirmiş olan feminizme ancak kadın bedenini pazara çıkartma işi düşüyor. Güçlü kadın diye gösterdikleri modeller, burjuva imgelerden gayrısı değil.

Sonra o reklâmlar, emtia, pazar ve rekabet için yüzlerini doğuya çeviriyorlar. Batılı kavramlarına buralardan karşılıklar bulmak istiyorlar. Batı’da atılan sloganları, yazılan bildirileri Türkçeye çevirip dolaşıma sokuyorlar. Cezayir’de “Güzel değil misin, çıkarsana peçeni” diye afiş asan Fransız subayları gibi düşünüyorlar.[9] Mısır’ı, Hindistan’ı işgal etmiş lordlar gibi hareket ediyorlar.

Ortadoğu’ya sahte Arap isimleriyle kendi metinlerini çeviriyorlar, kendi sözlerini satın aldıkları devşirme isimlere söylettiriyorlar.[10] “Özgürlük oksijen gibidir. Özgürlük olmadan yaşayamayız” diyorlar. Ama o özgürlük hâliyle ne yaptıkları meçhul. Çok birey oluyorlar, ama ortaya ne ürün koymuşlar bugüne dek, bilen yok!

Hiçbir şeyin sorumluluğunu almama, çocuk sahibi olmama, kocasızlık, tek reçeteleri… Bireyler serbest olacak diye bir sömürü ve zulüm düzeni baki kalıyor, buna ses eden yok! Kapitalizmi ve devleti, kitleyi bireylerde çözüyor, ağızlarına bir parmak bal çalıyor, kendisini orada örgütlüyor. “Özgürlük kendi başına bırakılmak demektir… açlıktan ölecek olunsa bile. Bu, liberalizmin özü.”[11] O liberalizmi çok seviyorlar, onu yoksullara da öğütlüyorlar. Yoksulları liberal yalanlarla oyalıyorlar.

Neoliberalizm koşullarında bu bir başına bırakılmak, kuraldır. Bunun çeşitli teorik kılıflara büründürülmesi gerektiği açıktır, zira neoliberalizm, asıl kadınları vuran bir meseledir. Sonuçta koruma politikaları bile erildir, heterodur, patriyarkaldır! Feminizmin görevlendirildiği mevzi ve mevki, neoliberalizme dairdir. O, bir feministin ifadesiyle, “kapitalizmin odalığı hâline gelmiştir.”[12] Feminizm yenilmiştir, yenilgisinin bedelini tüm toplumsal hareketlere ödetmek derdindedir.

Fahişelik

Anlaşıldığı kadarıyla, kadının daha fazla seks yapmasını bu sebeple istiyorlar. Aile bağları, kadınlık rolleri zayıflasın diye, birey olarak kadının daha fazla hedonist olmasını, böylelikle fail, aktör, özne hâline gelmesini talep ediyorlar.[13].

Patronlarsa kadına fail, aktör, özne olma kapısı olarak açılan seksi sömürmeyi iyi biliyorlar. Seks ticaretinin feminist hareketi güçlendirdiğini, kadını fail, özne, aktör kıldığını söyleyen anlayışa destek veriyorlar. “Seks pozitiflik” denilen anlayış, kadının ancak pazarda özne ve güçlü olabileceğini söylüyor. Bu bağlamda orgazm meselesi, duygusallıktan arındırılıyor, teknik bir konuya indirgeniyor ve piyasaya sürülüyor. Altmışların tüm fikirleri, bir yol bulup burjuvanın dünyasına hizmet ediyor ve onun pazarını besliyor.

Geçmişte Friksiyon diye bir internet grubu vardı, bunlar “pezevenk” olduğu düşünülen bir kadına yönelik şiddet üzerinden ikiye bölündü. Şeflerden biri, o pezevenge destek verdiği için arkadaşının yazısını yayından kaldırdı, sansürledi. Böylelikle bir “seks işçiliği” tartışması başgösterdi.

Aynı kesimler, bugün seks işçiliğinin neoliberal bir kavram olduğundan, kapitalizmi beslediğinden bahsediyorlar. Bize bu zokayı yutmayı öğütlüyorlar. Kendi bireyci, liberal siyasetlerini pazarda satmayı solculuk olarak ambalajlıyorlar, her limanda birkaç sevgili yapmanın kirini protofeminizmle gizliyorlar. Artık solcu şefler, dergilerinde çalışan kadınlara tek tek asılmıyorlar, “ya tutarsa” diye hepsinin eposta kutusuna porno film gönderiyorlar, ama buna kimse “patriyarkal” demiyor.

Temelde burada desteklenen, pazarın, kapitalist-emperyalist ilişkilerin bilhassa Doğu gibi “geri kalmış, yobaz, çürümüş, gerici” yerleri dağıtması, kendisine göre inşa etmesi. Buna uygun bir feminizm, esasen “emperyalist feminizm”[14] olarak nitelendiriliyor. Özgürleştirme projeleri, tüm doğulu kadınlara seks, porno ve fuhuştan ha bir de mikro krediden başka bir şey önermiyor.

Doğulu kadınların kurtarılması gereken nesneler olduğu fikrini Pentagon’a ve NATO’ya armağan eden, işte bu feministler. Fuhşun, pornografinin yaygınlaşmasını bu yüzden istiyorlar. Hatta Avrupa’da mülteci olarak yaşayan İranlı sol bir örgüt, uydu yayınlarında kendi halkına saatlerce porno izlettirmeyi gayet “devrimci” sayıyor. Oysa bu, İsrail’in Gazze’deki yayınları kesip porno izlettirmesi ile aynı kafadan çıkan bir fikir. Kadını aşağılayan, kurtarılacak zavallı olarak gören, ondaki mücadeleye asla güvenmeyen bu yaklaşımı kimse eleştirmiyor. Gençliğe ve kadına bu şekilde tepeden bakan, onların iradesini küçük gören yaklaşım, sola giderek sirayet ediyor. Sol, kendisi dışındaki herkesi sürü olarak görüyor.

Öte yandan egemenler, ne yaptıklarının gayet farkında. Kudretli, yetkilendirilmiş, gücün tadını alan, dişine kan değen bireyin kendilerini seçeceklerini iyi biliyorlar. Kurtuluş da özgürlük de emperyalistlerin umurunda değil. Onların solcuları, “artık şu kurtarıcı üslubunuzu bırakın” emrini veriyorlar, sola “kurtuluş” davasını çok görüyorlar. “Egemenlerin kurtarıcılığı” için burada yolu temizlemek istiyorlar. Geri kalmış sol öbekleri tasfiye ediyorlar, olmadı, onları uygun kıvama getiriyorlar.

Çünkü onlar, “ladinî düşünce dünyasında, sorunları kendisine refere ederek, kendi deneyim ve idrak kapasitesi ile çözdüğünü” sanıyorlar.[15] O nedenle o kendiyi sorgulamamızı sağlayacak teoriyi, iktisadı, üretim ilişkilerindeki mülkiyeti küçük görüp ahlakı öne çıkartıyorlar, kendi ahlaksızlıklarını örtmek adına. Ekonomi eleştirisi ile kapitalizmin işleyişini gizleme imkânı buluyorlar. O ahlaksızlıksa, fuhşa “seks işçiliği” diyerek sahip çıkıyor, pezevenkleri ve kadın tacirlerini destekliyor.[16]

Birey, Aile, Sınıf

“Sır” dedikleri bağ; tarihsel olarak oluşmuş her türden bağ. Kimi kirli, kopuk, arızalı yanları var elbette, ama onlardaki bu bağlara yönelik düşmanlık, esasen neoliberalizmin amentüsü gereği. Yeni düzen emrediyor, onlar da bağlara saldırıyorlar, bağcıları dövüyorlar.

İrfan Aktan, rejimin Sabah üzerinden yaptığı röportajların liberal muadilini gerçekleştiriyor, onları tamamlıyor. Hepimizi bu rejime kul köle etme derdindeler. Polisin kendi programında servis ettiği, sol oyalansın diye ortalığa saçtığı bir habere sevinçle atlıyorlar.[17] Sır diye toplumsal bağları düşman belliyorlar.

CHP başkanı, Neşet Ertaş’ı Ozan Arif’in yanına yerleştiriyor. Aradaki farkı silen de aşka ve sırra küfreden de bir ve aynı. “Aşk sırrınan olur” diyen Neşet Ertaş, Aksu Bora, Gülnur Acar Savran ve Nükhet Sirman için bir düşman. Sirman sırra-bağlara; Savran aileye[18]; Aksu Bora ise aşka düşman kesiliyor, onun “öğrenilmiş bir ideoloji” olduğunu söylüyor[19], oysa hepsi de kendilerinin “ideolojik bir öğrenim” olduklarını gizliyor.

Bireyi eksen alınca aşk da, aile de, sır da fazlalık, çirkin, kötü ve tehlikeli bir hâl alıyor. Sürekli o bireyi hıfzediyorlar. Kitleye, kolektif dinamiklere, sınıfa, sınıfsal olana bakana, seslenene düşman kesiliyorlar. Onların başlarını liberal sunaklarında bir bir kesmek istiyorlar.

Birey kurgusu, burjuvaziye göre, onun için ve onun üzerinden inşa ediliyor. Dolayısıyla burjuvaziye göre fazlalık, çirkin kötü ve tehlikeli olanlar budanıyor. Sonuçta feminist hareket, sosyalist harekete yönelik bir tür Truva Atı olarak örgütleniyor.

Burjuvazi, proletaryanın kendisine söylediklerini ona iade etmek için feminizmi ve diğer kimlik siyasetlerini kullanıyor, ona ne söyleyecekse bu siyasetlere söylettiriyor. Proletarya ve halk, birden cahil, geri kafalı, kötü, tehlikeli, çirkin, cani, katil, hoşgörüsüz, zalim vs. oluveriyor. Devlet ve burjuvazi, kendisine yönelik ithamlardan bu şekilde kurtuluyor.

Veganizm, LGBT, feminizm… bunların mızrakları zalime değil, mazlum halka dönük. “Kavganın komün gücüyse, bu tarz bireyselleştirici, tecrit edici yaklaşımlara karşı.”[20]

Ailenin hedefe konması ile birlikte sıra Sınıf’a geliyor. “Zaten sınıflara karşı değil miyiz?” denilerek, sınıf düşmanlıklarını gizlemeye çalışıyorlar. Feminizmde kadının adı yok, o sadece burjuva birey kurgusuna kadın elbisesi giydiriyor ve işçilerin, sosyalistlerin arasına sızıyor. Sosyalistler, her şeyden azade, her şeyden kurtulmuş, havada asılı mutlak bireyin kendilerini seçeceği günü bekleyip duruyorlar. Bindikleri dalı kesiyorlar.

Özünde Lenin’in sözünü ettiği ayrım çizgisi, burjuvazi lehine siliniyor. Asıl üzerinde durulması gereken husus bu. Sahte bir sınıf eşitliği fikri üzerine kurulu liberalizm, sınıf dışı özneler kurguluyor. Bu özneler, kadın ve erkek cinsiyetinin olmadığı, düz, pürüzsüz, çatlaksız bir kurguya meylediyor. İşte o noktada özel mülkiyet, üretim araçları gibi meseleler, anlamını tek tek yitiriyorlar. Kolektif kurtuluş, yolunu yitiriyor.

Mit

Kadın hareketi, feminizmin tahakkümü altındadır artık. Birey olarak inşa edilen bir ideoloji, geçmiş ve bugün bilincine kapanmaktadır. Bu noktada o birey, antropoloji ve sosyoloji bilgisine sarılır. Beş bin yıl önce bugündeki kadını arar, bulur, onu yüceltir. Türk ideolojisi ve milliyetçiliği kurmaya çalışanlar gibi, ilk olana “Kadın” der, onun dışını düşman olarak kodlar, her şeyi düzler, her tür çatlağı kapatır. Türk, ilk insandır, ilk insan olandır, mitolojiden beslenen bu ideoloji, bugündeki sınıfsal ayrımlara karşı inşa edilmiştir.

Milletler ligine girmek isteyen Türkiye, Kadro dergisi eliyle “ezilen devlet” mitolojisi üretir. Benzer bir küçük burjuva üretim, feminizmi var etmektedir. Ondaki Kadın, bir kurgu olarak, bugünde zengin sofralarına oturmak içindir. Aradaki sınıfsal farklara düşman olan, faşizmde de görülen bir tür mitoloji, feminizm donunda tekrar sahneye çıkar. Bugün “emekçi kadınlar günü” tabirine alerji geliştirilmesinin sebebi budur: zengin sofralarından uzak durmak istenmemektedir.

“Kadın” kurgusunun kadınla alakası yoktur. Erkek düşmanlığı ile sağcılardaki yabancı düşmanlığı, aynı yerden, aynı düşünsel zeminden beslenmektedir. Küçük burjuva, burjuvayla kurduğu eşitlik ilişkisinde bir tür özgürlük bulmakta, tarihi ve toplumu buna göre okumakta, ilkini devrimden, ikincisini sınıftan azade bir yerden ele almaktadır. Örneğin geçmişte egemenlerin teolojik zemini de olan sınıfsal kurgusu dışına işaret ettikleri için cadılar öldürülmüş, ama feministler, onların sırf kadın diye öldürüldüklerini düşünmüşlerdir. Bu sebeple cadı başlıkları takılmakta, ama cadının düzen dışı kavgasına o başta yer bırakılmamaktadır. Ayrıca Ebu Gureyb’deki kadın subaylardan Hillary Clinton’a, oradan binlerce insanın sömürüsüne imza atan tekellerin üst düzey kadın yöneticilerine fark koymak, onlara mesafelenmek, bu başın istediği bir şey değildir.

“Erkek düşmanlığı” sayesinde sessiz bir akit imzalanır efendilerle ve onlara “bu gerçeği böldürmeyeceğim, sen merak etme” denilir. Nedense sosyalist ve kolektif maskesi takmak zorunda kalan feministlerin Londra’da erkeklere düşmanlığı, patriyarkaya karşı başkaldırıyı tüm dünyaya öğretmek istemelerinin sebebi budur.[21] “Sömürüye karşısınız, ama erkeee değilsiniz, olmaaz!” diye feveran edip durmaları, parmak sallamaları, o akitle ilgilidir. Söz konusu mitolojinin kadının kurtuluşuna, ezilenlerin, sömürülenlerin iktidarına bir hayrı olmayacağı açıktır.

Tarihi devrimin, toplumu sınıfın bölmesine sinirlenenler, hep bu türden mitolojilere sarılmaktadırlar. Devrim ve sınıf yürüdükçe küçük burjuvazinin tüm mitolojilerini parçalayacaktır.

Eren Balkır
7 Mart 2019

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Economist”, 1 Mayıs 1915, İştirakî.

[2] Eren Balkır, “Solun Antisemitizmi ve Şalom”, 16 Kasım 2018, İştirakî.

[3] Clara Zetkin, “Lenin on the Women’s Question”, MIA.

[4] Nancy Fraser, “Feminizm: Kapitalizmin Odalığı”, 14 Ekim 2013, İştirakî.

[5] Selahattin Aykurt, “Jin Jiyan Azadi”, Solpolitik.

[6] Solda nadir görülen bir feminizm eleştirisi için bkz.: “Bağımsız Kadın Örgütlenmesi ve Feminizm”, Devrimci Hareket.

[7] “Hasbiye Günaçtı Söyleşisi”, 25 Kasım 2018, Duvar.

[8] “Lenin’le Kadın Sorunu Üzerine”, Halk Cephesi.

[9] Alexis Chavez, “Cezayir’de Sekülerleştirme Girişimleri”, 4 Şubat 2018, İştirakî.

[10] Neval es-Saadavi, “Evlilik ve Annelik”, 9 Şubat 2019, Feminist Vesvese.

[11] Stan Goff, “Seks İşi Neoliberal Bir Kavram”, 13 Şubat 2019, Dünyadan Çeviri.

[12] Nancy Fraser, a.g.m.

[13] Heather Brunskell-Evans, “Günümüz Seks İşçisi Kültü”, 11 Temmuz 2017, Çatlak Zemin.

[14] Hester Eisenstein, Feminism Seduced: How Global Elites Use Women’s Labor and Ideas to Exploit the World, Paradigm Publishers, Londra, 2009, s. 191.

[15] Ebru Afat, “Ömer Laçiner Söyleşisi”, Anlayış.

[16] Julie Bindel, “Kadın Ticareti”, 28 Şubat 2019, İştirakî.

[17] İrfan Aktan, “Nükhet Sirman Söyleşisi”, 12 Ocak 2019, Duvar.

[18] İrfan Aktan, “Gülnur Acar Savran Söyleşisi”, 9 Şubat 2019, Duvar.

[19] İrfan Aktan, “Aksu Bora Söyleşisi”, 16 Şubat 2019, Duvar.

[20] Eren Balkır, “Kaldıraç’ın Feminizmle İmtihanı”, 20 Mart 2014, İştirakî.

[21] Ece Kocabıçak ve Selin Çağatay, “Feminizm ve Marksizm: Kırk Yıllık İhtilaf”, 20 Şubat 2015, Bacılar Kıraathanesi.

06 Mart 2019

Feminizm Kapitalizmin Odalığı Hâline Nasıl Geldi?


Yola kapitalist sömürüyü eleştirmek için koyulan bir hareket, kapitalizmin en son aşaması olan neoliberalizme önemli düşüncelerle katkı yapar hâle geldi.

Bir feminist olarak ben, hep kadınların özgürleştirilmesi için mücadele etmek suretiyle, daha iyi, daha eşitlikçi, daha adil ve daha özgür bir dünya inşa ettiğimizi düşünürdüm. Ama son dönemde şüphelerim arttı, artık feministlerin öncülüğünü yaptıkları ideallerin farklı amaçlara hizmet ettiği kanaatindeyim. Bence cinsiyetçilik eleştirimiz, bugün yeni eşitsizlik ve sömürü biçimlerinin meşrulaştırılması için gerekli kılıfları temin ediyor.

Kader ağlarını tüm acımasızlığı ile ördü; korkarım kadınların kurtuluşu hareketi, bir serbest piyasa toplumu inşa etmeye dönük neoliberal çalışmalarla kurulan tehlikeli bağlar içinde sıkışıp kaldı. Bu gelişme, bir bakıma, bir vakitler radikal bir dünya görüşünün belirli bir kısmını teşkil eden feminist fikirlerin neden giderek bireyci ifadeler dâhilinde dile getirildiğini de izah ediyor. Eskiden kariyerizmi teşvik eden toplumu eleştirirken bugün feministler, kadınlara böylesi bir topluma “omuz verme”yi öğütlüyorlar. Bir vakitler toplumsal dayanışmayı öncelikli gören bir hareket, bugün kadın müteşebbisleri göklere çıkartıyor. Eskiden “bakım” meselesini ve karşılıklı bağımlılığı kıymetli gören bir bakış açısı, bugün bireysel ilerlemeyi ve meritokrasiyi teşvik ediyor.

Bu değişikliğin ardında kapitalizmin niteliğinde yaşanan ani ve köklü değişim yatıyor. Savaş sonrası dönemde devlet yönetiminde işleyen kapitalizmin yerini “deorganize”, küreselleşmiş, neoliberal bir kapitalizm formu aldı. İkinci dalga feminizm, devlet yönetiminde işleyen kapitalizmin eleştirisi olarak ortaya çıkmıştı ama zaman içerisinde ikinci tür kapitalizmin odalığı hâline geldi.

Geçmiş tecrübeler ve oralardan edinilen bilgiler üzerinden bugün kadınların kurtuluşu hareketinin aynı anda iki farklı yöne, iki farklı gelecek projesine doğru ilerlediğini görebiliyoruz. İlk senaryo dâhilinde hareket zihninde, kadınların özgürleşme sürecinin katılımcı demokrasi ve toplumsal dayanışma ile el ele ilerlediği bir dünya tahayyül ediyorken, ikinci senaryo kapsamında ise yeni bir liberalizm biçimi vaat ediyor, bu liberalizmin kadın ve erkeklere bireysel özerkliğin tüm nimetlerini, artan tercih imkânlarını ve meritokratik, liyakat temelli ilerleme şansını bahşediyordu.

İkinci dalga feminizm, bu anlamda zıt görüşleri bünyesinde barındırmaktaydı, bir açıdan ikircikliydi. İki farklı toplum vizyonu kıyaslandığında görülüyordu ki esasen tarihin iki yaklaşım dâhilinde farklı şekillerde detaylandırıldığı, incelendiği de şüpheli bir konuydu.

Gördüğüm kadarıyla feminizmdeki ikircikli hâl, son yıllarda ikinci yaklaşım, yani liberal-bireyci senaryo lehine çözüme kavuşturuldu, lâkin bunun sebebi de bizim neoliberalizmin iğvasına kapılan eli kolu bağlı birer mağdur olmamız değildi. Bilâkis, söz konusu gelişmeye üç önemli görüşle katkıda bulunan, bizlerdik.

İlk katkıyı, devletin örgütlediği kapitalizmin merkezinde duran, “ekmeği erkek kazanır, evi dişi kuş yapar” fikri üzerine kurulu aileye, özelde “aile ücreti”ne eleştiriler yöneltmek suretiyle yaptık.

Bu ideal kurguya yönelik feminist eleştiri, bugün “esnek kapitalizm”in meşrulaştırılmasına hizmet ediyor. Her şeyden önce bu tür bir kapitalizm, esas olarak ücretli kadın emeğine, bilhassa hizmet ve imalat sektörlerinde görülen düşük ücretli çalışma pratiğine dayanıyor. Bu işleri sadece genç bekâr kadınlar değil, ayrıca çocuklu kadınlar ve evli kadınlar da yapıyorlar; Bu işlerde sadece belli bir ırka mensup kadınlar değil, tüm milliyetlerden ve etnisitelerden kadınlar da çalışıyorlar.

Kadınlar dünya genelinde emek piyasasına akın ettiği ölçüde, devletin örgütlediği kapitalizmin aile ücreti üzerine kurulu ülküsü, yerini yeni ve modern başka bir norma, göründüğü kadarıyla feminizmin de destek verdiği, kadın ve erkeğin geliri üzerine kurulu aile modeline bıraktı.

Burada tabii yeni ülkünün, yeni modelin ücret düzeylerini aşağıya çekmesinin, iş güvenliğini sekteye uğratmasının, yaşam standartlarını düşürmesinin, hane başına düşen çalışma saatlerindeki ani yükselişin, çifte vardiyanın, hatta bugünlerde sıklıkla görülen üç veya dört vardiyanın yaygınlık arz etmesinin, yoksulluktaki artışın, kadınların geçimini sağladığı evlerde yoksulluğun daha da yoğunlaşmasının hiçbir önemi yok, bunlar üzerinde durmaya değecek konular değil.

Neoliberalizm, demirden yumruğunu kadınların yetkilendirilmesi hikâyesi denilen ipek eldivene sarıyor. Sömürüyü meşrulaştırmak için feministlerin aile ücreti eleştirisini hatırlatıp duran neoliberalizm, sermaye birikiminin lokomotifini çalıştırmak adına, kadınların kurtuluşu denilen rüyayı kazana atıp duruyor.

Feminizm, neoliberal dünya görüşüne bir katkıda daha bulundu. Devletin örgütlediği kapitalizm döneminde biz feministler, sınıfsal eşitsizlik meselesine yoğunlaşan o kısıtlı politik görüşü haklı olarak eleştirdik ve bu görüşün ev içi şiddet, kadına saldırı ve üreme düzleminde yapılan baskılar gibi “ekonomi dışı” adaletsizlikleri ve zulümleri göremeyeceğini söyledik.

“Ekonomizm”i reddedip “kişisel olan”ı politikleştiren feministler, politik ajandalarını genişletmek suretiyle, cinsiyetler arası farklılıklara dair kültürel yapılar üzerine kurulu statüyle alakalı hiyerarşilere meydan okudular. Sonuçta adalet mücadelesinin kapsamını genişletip hem kültürü hem de ekonomiyi kucaklaması gerekiyordu.

Gelgelelim fiiliyatta ortaya şu türden bir sonuç çıktı: “cinsel kimliğe” tek taraflı olarak odaklanılırken, ekmek ve geçim meselesi geri plana atıldı. Daha da kötüsü, feminizmin yüzünü kimlik politikasına çevirmesi, esasen toplumsal eşitlikle ilgili tüm hafızayı bastırmaktan başka bir şey istemeyen neoliberalizmin yükselişiyle sıkı sıkıya bağlantılı bir süreçti. Aslına bakılırsa biz, politik ekonomi eleştirisine daha fazla dikkat kesilmemiz gereken koşullarda kültürel cinsiyetçilik eleştirisini alabildiğine mutlaklaştırdık.

Feminizmin neoliberalizme yaptığı üçüncü ve son katkı, refah devletindeki paternalizme, pederşahi tutuma yönelik eleştiri ile ilgiliydi. Devletin örgütlediği kapitalizm döneminde ilerici olduğunu kimsenin inkâr edemeyeceği bu türden bir eleştiri, süreç içerisinde neoliberalizmin korumacı ve müdahaleci “dadı devlet”e açtığı savaşla ve neoliberalizmi tuhaf bir biçimde benimseyen sivil toplum kuruluşlarının pratiğiyle iç içe geçti.

Bu konuda en çarpıcı örnekse “mikro kredi” meselesi. Bu programa göre dünyanın yoksul güney ülkelerinde, durumu iyi olmayan kadınlara küçük banka kredileri veriliyor. Devlet projelerindeki o yukarıdan aşağıya işleyen, ağır bürokratik işlemlere karşı kadını yetkilendiren, aşağıdan yukarı doğru işleyen bir seçenek olarak takdim edilen mikro kredinin çığırtkanlığını feministler yapıyorlar. Onlar, mikro krediyi kadınların mahkûm oldukları yoksulluğun ve özgürlükten yoksunluğun ilâcı olarak takdim ediyorlar.

Oysa burada mikro kredilerin denk düştüğü başka bir gelişme var ve esas olarak bu rahatsız edici gelişmenin üzerinden atlanıyor: esasen mikro kredi meselesi, devletlerin yoksullukla mücadeleye dönük makro ölçekte işleyen, yapısal sonuçlar doğuracak çabalar ortaya koymaktan vazgeçtikleri bir dönemde pazarlanıyor. Yoksul kadınlara az miktarda borç para vermenin o çabaların yerini tutmayacağı açık. Bu örnek de feminist düşüncenin neoliberalizm eliyle canlandırıldığını ortaya koyuyor. İlk başta yurttaşlara yetki ve güç kazandırmak adına devlet iktidarını demokratikleştirmeyi amaçlamış olan bir görüş, bugün piyasalaşmanın ve devletin budanmasına dönük girişimlerin meşrulaştırılması için kullanılıyor.

Tüm bu örneklerde de görüldüğü üzere feminizmdeki ikircikli yan (neo)liberal bireycilik lehine çözüme kavuşturulmuş. Fakat gene de dayanışmacı senaryonun da hâlen daha diri olduğunu söyleyebiliriz.

Mevcut kriz, feminizmin dayanışmacı toplum vizyonunu bir kez daha kadınların kurtuluşu denilen rüyaya bağlama imkânını sunuyor. Bu amaca ulaşmak istiyorlarsa feministlerin neoliberalizmle kurdukları o tehlikeli bağı kopartmaları ve sundukları üç ayrı “katkı”dan bizim amaçlarımız doğrultusunda, vazgeçmeleri gerekiyor.

İlk olarak aile ücreti eleştirisi ile esnek kapitalizm arasındaki sahte bağı kopartmak, bu amaçla, bakım gibi ücretlendirilmeyen faaliyetlere kıymet verecek, ücretli işin merkez konumunu ortadan kaldıracak bir yaşam biçimi için harekete geçmek gerekiyor.

İkinci olarak, ekonomizm eleştirisinden kimlik politikasına sıçrama imkânını ortadan kaldırmalı, bunu da erkekçi kültürel değerler üzerine kurulu statü düzenini dönüştürme mücadelesini ekonomik adalet mücadelesiyle birleştirerek yapmalı.

Son olarak yapılması gerekense şu: bürokrasi eleştirimizle serbest piyasayı körü körüne savunan bağnaz tutum arasında kurulan o sahte bağ kopartılıp atılmalı, bu noktada katılımcı demokrasi denilen fikir yeniden benimsenip sermayeyi adalet lehine kısıtlamak için gerekli kamusal imkânların güçlendirilmesi noktasında gerekli bir araç olarak devreye sokulmalıdır.

Nancy Fraser
14 Ekim 2013
Kaynak

05 Mart 2019

Yukarının Feminizmi



Aşağıda belirtilen bir dizi farklı gelişmenin yaşandığı konjonktürde, çalışanların gücü muazzam ölçüde azaldı:

1. 1947’de yürürlüğe giren Taft-Hartley Kanunu ile başlayan ama esasen yetmişlerde ve seksenlerde hızlanan, sendikalardaki güce karşı verilen karşı-devrimci mücadele;

2. Kadınların asli ekonomik güvence kaynağı olarak evlilik yerine piyasaya yüzlerini dönmeleriyle birlikte, aile ücreti sisteminden geri kalanlar da un ufak edildi;

3. Ekonomideki yeniden yapılandırma süreci, toplam işçilerin dörtte birini teşkil eden düşük ücretliler sektörünü meydana getirdi.

Hükümet müdahalesi (esasen Jimmy Carter’ın başkan olduğu 1976-1980 arası dönemde başlayan) pozitif ayrımcılığın baskın olduğu dönemde, bir anlamda bir oyun sahasının, kum havuzunun oluşturulmasına katkı sunsa da, söz konusu güç, 1981’de Reagan dönemiyle birlikte azaldı.

Şirketlerle anaakım kadın hareketi arasında bir tür kutsal evliliğin gerçekleştiğinden söz etsek abartmış mı oluruz?

Kırklı ve ellili yıllarda, hizmet sektörünün imalat sektörüyle birlikte hızla büyümesiyle birlikte evli kadınlar, patronların yere göğe sığdıramadıkları bir rezerv işçi ordusu meydana getirdiler. Hizmet sektörü istihdam alanı açısından imalat sektöründen kopunca, evli veya bekâr, tüm kadın işçileri içinde barındıran havuz, ekonominin çok önemli bir parçası hâline geldi. Takip eden süreçte feminist aktivizmdeki patlama ve feminizme yönelik tavırdaki değişiklikler, bu pazarı ana üs hâline getirdi. Sonuçta kadının rolüne dair yeni bir anlayış geliştirildi. Buna göre, kadın bağımlı eşler değil bağımsız birer finansal aktördü artık. Bu gelişme, tam da sendikaların ücret düzeylerini koruma becerisinin azaldığı, çalışma koşullarının istikrarlı bir biçimde kötüleştiği bir dönemde yaşandı.

Peki ben, “aile ücreti sisteminin kadınlara dayattığı sınırlara geri dönülsün” mü diyorum? Tabii ki hayır.

Bu, esasen işçi aristokrasisinin önemli imtiyazlardan istifade ettiği bir dönemdi. İşçilerin çoğu, bu türden bir korumadan mahrumdu. Kaldı ki İkinci Dünya Savaşı’ndan altmışlara dek uzanan dönem boyunca ücretlerde yaşanan artış durdu ve ücretler hızla azalmaya başladı.

Feminist hareketin bu düşüşe mani olması mümkün değildi. O, tüm enerjisini cinsiyet ayrımı ile ilgili engellerin aşılması için harcadı ve işçinin sahip olduğu güç ve imkânlarda yaşanan kaybı telafi eden bir çalışma ortaya koymadı. Bilâkis feminizm, işverenlerin işçi maliyetlerini düşürmek için kullanacakları yeni bir işçi havuzunun oluşmasına katkı sundu.

Şu soruyu aklî bir işlem dâhilinde sormak mümkün: Peki ya anaakım kadın hareketi, tüm kadın işçilerin asgari gelir düzeyine sahip olması meselesine yoğunlaşsaydı, ne olurdu? Kadın hareketinin başını çeken liderler, hukuk, tıp, siyaset gibi profesyonel iş sahalarında üst düzey konumlara gelme meselesine değil de yoksul kadınların ekonomik ihtiyaçlarına odaklansalardı, ne olurdu?

Meseleyi abartıyor, düşük ücretlerin verildiği, kadınların istihdam edildiği işlerde eşit ücret kampanyalarını veya madencilik, inşaat gibi sektörlerin kadınlara açılması konusunda pozitif ayrımcılığı esas alan çalışmaları göz ardı ediyor olabilirim.

Lâkin Heather Booth’un ifadesiyle, bir bütün olarak feminist hareketin yaptığı yanlışlardan biri üzerinde durmak lazım: “[Feminist hareket] her daim yoksul kadınların bulunduğu aşağıyı değil, yukarıyı hedefledi”.[1]

Hester Eisenstein

[Kaynak: Feminism Seduced: How Global Elites Use Women’s Labor and Ideas to Exploit the World, Paradigm Publishers, Londra, 2009, s. 132.]

Dipnot:
[1] Booth, Heather. Remarks, Meeting of the Veteran Feminists of America, Columbia University Faculty House, New York City, 13 Kasım.

,

Cinsellik, Evlilik ve Lenin


[…]

Cevap vermezden önce Lenin sözlerine devam etti:

“İşlediğin günahların listesi hâlâ çok kabarık, Clara. Kadın yoldaşların akşamları düzenledikleri okumalarda ve tartışmalarda ana konuların cinsellik ve evlilik meseleleri olduğu söylendi bana. Politik eğitim ve öğretim çalışmalarının esas üzerinde durdukları konular bunlarmış. İşittiklerime inanmakta güçlük çektim. Dünyadaki tüm karşı-devrimciler, proleter diktatörlüğün hüküm sürdüğü ilk ülkeyi kuşatmışlar. Almanya’da ise giderek büyüyen, gücünü artıran karşı-devrimin yenilmesi için tüm proleter, devrimci güçlerin en yoğun şekilde bir araya gelmesi şart. Oysa bizim emekçi kadın yoldaşlarımız, cinsellikle ilgili sorunları, geçmişin, bugünün ve geleceğin tüm evlilik biçimlerini tartışıyorlar. Onlar, bu konu başlıkları ile ilgili olarak proleter kadınların aydınlatılması görevinin en önemli görev olduğunu düşünüyorlar. Galiba en fazla okunan broşür de cinsellik meselesi ile ilgili, genç Viyanalı bir kadın yoldaşın kaleme aldığı kitapçık. Bu kitapçığı kaldır at çöpe! Oysa gerçekte uzun zaman önce işçiler, bu konuları Bebel’den okumuşlardı. Bahsini ettiğim kitapçık kadar sıkıcı ve ağır bir dille yazılmamıştı üstelik, burjuva toplumuna karşı güçlü, sert ve saldırgan bir üslup hâkimdi orada.

Freud’un hipotezlerinin sündürülmesi ‘eğitimli’ insanların işi, hatta bilimsel bir uğraşmış gibi anlaşılıyor. Oysa bu iş, cahilce, acemice kotarılıyor, ayrıca Freud’un teorisinin günümüzde moda olduğunu görmek gerekiyor. Ben, cinsellik teorileriyle yüklü makalelere, tezlere, kitapçıklara vs., hâsılı, burjuva toplumunun o necis, rezil dünyasından mebzul miktarda ortalığa saçılan yazın türüne asla güvenmiyorum. Göbek deliğine yoğunlaşıp, Hintli veli misali, belirli meseleleri tefekkür edip duranlara da güvenmiyorum. Bana kalırsa, esasta farazi olan ve her yana saçılan bu cinsellik teorileri, çoğunlukla keyfidirler ve kişinin burjuva ahlâkı üzerinden, cinsel hayatında aşırılığı veya kişisel anormalliği meşrulaştırma, kendi hastalığını dayatma ihtiyacından kaynaklanıyorlar. Burjuva ahlâkına karşı duyulan örtük saygı, bana kalırsa, her yerde seksle ilgili bir konu aramak kadar itici bir şey. Esasında bu uğraşı, aydınların ve onlara yakın kesimlerin bir hobisidir. Ama bu uğraşının partide, sınıf bilinçli, savaşan bir proletaryada yeri yoktur.”

Bu noktada Lenin’in sözünü kesip, cinsellik ve evlilik meselelerinin özel mülkiyete dayalı burjuva toplumunda tüm toplumsal sınıf ve tabakalardan kadınların yüzleştikleri birçok konuyu, çileyi ve çelişkiyi kapsadığını söyledim. Savaş ve ortaya çıkarttığı sonuçlar, kadınların cinsellikle ilgili meselelerde yüzleştikleri çileleri ve çelişkileri alabildiğine belirginleştirdi ve eskiden kendilerinden saklanan sorunları gün ışığına çıkarttı. Duygu ve düşüncelerin o eski dünyası, sarsılmaya başladı. Eski toplumsal bağlar Arapsaçına dönüp koptu, yeni eğilim dâhilinde erkek ve kadın arasında yeni ideolojik ilişkiler oluştu. Bu sorunlara yönelik ilgi, esasında aydınlanma ve tutum değiştirme ihtiyacının bir ifadesi. Ayrıca bu ilgi ve yönelim, burjuva toplumundaki sahteliğe ve ikiyüzlülüğe dönük bir tepkiyi ifade ediyor. Evlilik ve aile biçimleri, tarihsel gelişimleri ve ekonomik hayatla kurdukları bağlar dâhilinde, burjuva toplumunun ebedi özelliği ile ilgili olarak emekçi kadınların zihinlerinde varolan batıl inancı yok etmek amaçlanıyor. Bu sorunlara yönelik eleştirel bir tarihsel yaklaşım, bizim burjuva toplumunu sert bir eleştiriyle incelememize neden olmalı, o toplumun gerçek niteliğini ve yapıp ettiklerini açığa çıkarmalı, ayrıca, burjuva toplumundaki cinsellik temelli ahlâkın ve sahteliğin mahkûm edilmesini sağlamalıdır. Sonuçta tüm yollar Roma’ya çıkar. Toplumun ideolojik üstyapısının tüm önemli kısımlarına, hâkim olan toplumsal olguya yönelik gerçek bir Marksist analiz, bizi burjuva toplumunun ve dayandığı mülkiyet temelinin analizine götürmeli, bu temelin yok edilmesi gerektiği bilincini koşullamalıdır.

Bu noktada Lenin, gülerek başını salladı ve şunları söyledi:

“Al işte! Kadın yoldaşlarını ve partini savunuyorsun sen. Elbette söylediklerin doğru. Ama sözlerin sadece Almanya’da yapılan yanlışlara bahane buluyor, gerekçelerini, sebeplerini ortaya koymuyor. Onlar, hâlâ birer yanlış olarak orta yerde duruyor. Cinsellik ve evlilik sorunlarının gelişkin, zinde bir tarihsel materyalizm zaviyesinden irdelenmiş olduğu konusunda beni ikna edebilir misin sen? Bu konular, derinlemesine, tüm yönleriyle bilinmeli, elde çok sayıda malzemeye hâkim olan Marksizme yaslanılmalı. Şuan gerekli güçleri, temel dayanakları nereden buluyorsun? Bu türden Marksist dayanaklar diyelim ki var, o vakit bahsini ettiğim türden kitapçıklar, okuma ve tartışma gruplarında yürütülecek inceleme çalışması için bir tür malzeme olarak kullanılmazlardı. Oysa bu çalışmalar, eleştirilmek şöyle dursun, herkese dağıtılıyor ve tavsiye ediliyorlar. Meseleye yönelik, Marksist olmayan, beyhude ilgi ve nafile çaba, ne tür bir sonuç ortaya koyuyor peki? Cinsellik ve evlilik meseleleri, ana toplumsal meselenin bir parçası olarak mı anlaşılıyor? Hayır, daha da beteri! Ana toplumsal mesele, cinsellik sorunlarının bir tür eklentisi, bir parçası olarak ele alınıyor. Temel mesele, tali bir konu hâline geliyor. Bu da meselenin kendisiyle ilgili netliği ve vuzuhu tehdit eden bir durum. Sonuçta süreçte fikirleri çorbaya çeviriyor, genelde proleter kadınların sınıf bilincini allak bullak ediyor.

Son bir şey daha söyleyeyim ki bu da diğerleri kadar önemli bir husus: cümle âlem bilir ki her şeyin bir vakti vardır. Sana soruyorum. Şuan proleter kadınları bir insanın nasıl sevip sevileceği, nasıl evlenip evlendirileceği ile ilgili tartışmalarla avutmanın vakti midir? Geçmişte ve bugün olduğu gibi gelecekte de birbirinden farklı uluslar karşısında tarihsel materyalizme bağlı olduğumuzu gururla dile getireceğiz! Bugün kadın yoldaşlarımızın, emekçi kadınların tüm fikirleri, proleter devrime yönlendirilmelidir. Şuan evlilik ve cinsellik alanında yaşanan gerçek yenilenme sürecinin zeminini proleter devrim oluşturmaktadır. Bugün Maorilerde evlilik biçimlerinden veya eski dönemlerde ensest ilişkilerinden daha acil olan başka sorunlar mevcuttur. Sovyetlerin inşası meselesi Alman proletaryasının hâlen daha gündemindedir. Versay Anlaşması ve onun etkileri daha önemlidir mesela. Zira bu anlaşma, işsizliğe yol açmakta, ücretlerin düşmesine, vergilerin artmasına sebep olmaktadır. Bunlar, Alman emekçi kadınlarını yoğun biçimde etkilemektedir. Özetle, benim tespitime göre, proleter kadınlara verilen bu türden bir politik ve toplumsal eğitim, tümüyle yanlıştır. Sen bu olan bitene nasıl tek laf etmezsin! Bu eğitime karşı elindeki yetkiyi kullanmalısın.”

Clara Zetkin
Kaynak

02 Mart 2019

,

Ayet ve Slogan

Açık konuşalım: Orhan Gökdemir, “köpeksiz köyde değneksiz geziyor”, bu rahatlıkla konuşuyor. İşine geldiği gibi, bazen o köyde “değneksiz köpek”, bazen de “köpeksiz değnek” rolünü üstleniyor.

Orhan Gökdemir, boğazından geçen haram lokmaya kul olduğu için, bu milletin dinine imanına küfretmeyi görev belliyor. Kendi tanrılarına yakarıp duruyor. Efendilerinden aldığı emri yerine getiriyor, hep onlara işmar ediyor, onlardan iş dileniyor. Tek mahareti, bu kulluğunu “solculuk” diye yutturabilmesi. Bu konuda, sadece bu konuda, alkışı hak ediyor.

O haram lokma, bir yanıyla, üyesi olduğu partinin borsada, inşaat ve emlak sektöründe dönen paralarıyla ilgili. O partiden ayrılmış genç insanlar anlatıyorlar: üst düzey yöneticilerinin yanında çalıştırılan bu gençlere o şefler tek kuruş sigorta yatırmıyorlar. Geçmişte bir seçim öncesi bir Galatasaray yöneticisi zenginden aldıkları bilbord, partinin kimlerle ilişkili olduğunun delili aslında. TKP, patronların ve bürokratların kapesi!

Başörtülü bir aday çıkartıyorlar bugün. Geçmişte çarşaflı kadına parti rozeti takıldı diye CHP’ye eleştiri yöneltenler[1], bugün devletten gelen emir gereği, bir açılıma mecbur kalıyorlar. AKP rejimini meşrulaştırıyorlar. Geçmişte AB’ci ANAP’a selam duranlar, bugün AKP’nin eşiğine bağlanıyorlar.

İçe dönük bir hamle gereği, Orhan Gökdemir hemen geçiyor klavyesinin başına. Tükürdüklerini yalamamak, imajı tazelemek için başlıyor Müslümanlara küfretmeye.[2] Bu küfür pratiğiyle, 2007’deki cumhuriyet mitinglerinin arkasındaki güce yalvarıyor, “bende daha çok iş var” diyor.

Bu küfürlere karşılık şu sorular geliyor akla: O vakit niye başörtülü bir kadını aday gösterdiniz, dini siyasete niye alet ediyorsunuz, o adayı neden Kadıköy’de, Ataşehir’de göstermiyorsunuz, bu tür işler yapan, onca laf ettiğiniz CHP yapınca olmuyor da siz yapınca niye oluyor, vs. Hatta şu soru da bu tür yazılar üzerinden sorulmalı: “Aday gösterdiğiniz başörtülü kişi, Devrimden Sonra isimli filminiz gibi berbat bir kurgudan mı ibaret, o, partinin cast ajansından olabilir mi mesela?”

* * *

Orhan Gökdemir, Yalçın Küçük’ün çantacısı, tilmizi. Mehmet Ağar’la, Yiğit Bulut’la akşam yemekleri yiyen Küçük’ün bağlı olduğu devlet organı adına çalışıyor. Geçmişte başka bir yapıdaydı, komünistlerin birliğini sağlayacaktı, sonra o yapıyı tasfiye etti, ardından hemen koşa koşa cumhuriyet mitinglerine gitti. Onu yetiştiren, ortalığa salan elde, devleti görmek gerek.

2006 döneminde herkes, bir içtimaya alındı, emirleri alan, görev yerlerine dağıldı. Bunlardan devrim ve sosyalizm beklenebilir mi?

Orhan Gökdemir gibiler, din, İslam, peygamber olmayınca sosyalizme alan açılmayacağının kanıtı. Bu tür insanlarda hiç din, peygamber, Allah yok, ama nedense sosyalizm de devrim de yok. Çünkü devrimcilik (bir Kolektifçinin Twitter’da kullandığı ifadeyle) artık “vandanlık”. Kapitalizmin gelişimine uydurdukları ayaklar altında eziyorlar devrimi, devrimciliği.

Bu Gökdemir, 2006’da “sömürüyü görmüyoruz, ona karşı mücadele anlamsız” diyordu enstitüsünde. Şimdi herkese hoş gelecek laflar sıralıyor, partinin dinle mücadele birimi sorumlusu olarak, orta sınıfların yüreklerine su serpiyor. Devlete ve sermayeye uşaklık ediyor.

Bugünse Turan Dursun’dan bahsediyor, Marx’ın eleştirdiği ateizmi paraya tahvil etmeye çalışıyor. Her şey olabiliyor, devletin ihtiyaçlarına uygun olarak yelkenini şişirmeye çalışıyor. Bu tip solcular, iç devlet ve dış devlet; içeride kurulmuş devletle dışarıdaki ilişkiler dâhilinde kurulmuş devlet arasındaki olağan gerilimin yükünü aşağıdakilerin sırtına yüklemeye çalışıyorlar. İç devletin adamı olarak Gökdemir, dış devletin adamı olan Ufuk Uras, Murat Belge gibi isimlere “liberal” demenin ekmeğini yiyebileceğini düşünüyor. Oysa her iki taraf da liberal! Her iki taraf da devlete ajanlık ediyor, üç beş sermayeyle, üç beş dış ilişkiyle “kirlendikleri”ni düşündükleri burjuva devletini aklıyor, temize çıkartıyor, koruyup kolluyor.

Gökdemir’in bağlı olduğu birimden bir isim olarak Merdan Yanardağ, bugün hem cumhuriyetçilerin kazandığından, AKP’nin siyasal İslamcı çekirdeğine doğru daraldığından bahsediyor hem de adalet gibi devletin de çöktüğünü söyleyip karalar bağlıyor. Bunlar mı sosyalist, bunlar mı devrimci? Bunlar mı ezilenin-sömürülenin davasına nefer?

* * *

Gökdemir’in “büyük âlimimiz” dediği Turan Dursun nerelere bağlıydı, kimlerin adamıydı, kimse sormuyor Bir kulak misafirliğine göre, Turan Dursun, uzun süre Ankara’da Mehmet Pamak ile ev arkadaşlığı etmiş. Pamak, Türkeş’in sağ kolu, sonra 12 Eylül’ün kurduğu şehir konseylerinden birinin üyesi. Sonra “başına taş düşüyor”, birden İslamcı oluyor. Aynı evdeki iki insandan biri sola, diğeri sağa gidiyor. Pamak, bugün suya sabuna dokunmayan bir İslam’ı savunuyor. Aynı şekilde Turan Dursun da aynı şeyi söylüyor. Onun iç devlet-dış devlet arası sürtüşmede öldürülmüş olması, fikirlerini yüce ve dokunulmaz kılmıyor.

Gökdemir’in dostu, mesai arkadaşı Perinçek sayesinde yıldızı parlayan Turan Dursun da suya sabuna dokunmasın, bu dünyadan el etek çeksin, defolup gitsin, siyasetle alakası kalmasın diye İslam’a “sol”dan saldırıyor. Görevi bu.

Aynı MHP’lilerin 12 Eylül’den sonra Hizbullah içerisine gönderildiğinden de bahsediliyor. Gökdemir gibi savunduğu devlet de Kürt ve Müslüman’a karşı kurulmuş bir yapı. “Türk devrimi” dediği şeyin sonucu bu. Esasen bu isimlerin ekmek yemelerinin sebebi, bir yönüyle, İran Devrimi. Devlet, İran Devrimi’ne karşı savunma ve saldırı pozisyonu alıyor, bu pozisyon gereği, bu tür isimleri piyasaya sürüyor.

Devrimsiz devlet, devletsiz devrime savaş açarken, Dursun, Küçük, Gökdemir gibi isimler yetiştirip sahaya konuşlandırıyor. Devlet adına birileri, herkesi “kâfir” ilân ediyor, kelle alıyor. Gökdemir, o devletin adamı. Dolayısıyla, Devlet ve Devrim’in Lenin’ine düşman.

O Lenin, Gökdemir’in yüceltip sahiplendiği, tek ölçü kabul ettiği “Türk devrimi” dediği şeyle ilgili olarak şunları söylüyor:

“Koparabildiği kadar ‘parça kopartıp’ mülkünü artırmak, sömürgelerini genişletmek isteyen kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’nın ‘koruduğu’ veya Avrupa’ya bağımlı olan uluslardaki bağımsız demokratik hareketlere yönelik korkuyla bağlantılı olarak ilerliyor. Avrupa’da tüm siyaset, bu iki sebebe, korku ve genişleme isteğine dayanıyor. Dolayısıyla Jön Türkler, mutedil ve ölçülü olmaları sebebiyle göklere çıkartılıyorlar, yani Türk devriminin övülmesinin sebebi, ondaki zayıflık, halk kitlelerini gerçek bir bağımsız eyleme yöneltmemesi, ayrıca onun Osmanlı İmparatorluğu’nda baş gösteren proleter mücadeleye düşman olması.”[3]

Gökdemir gibiler de o proleter mücadeleye karşı. Onlar, devletin ve milletin batıya ve o devrimlerin ardındaki ağalara, paşalara göre inşa edilmesine asla ses etmiyorlar. Bu kişiler, sosyalizm mücadelesini ağaların, paşaların çıkarları adına veriyorlar, bir mücadele veriyormuş gibi yapıyorlar. Sosyalizm, onlar için olmazdır, olmayacak olandır. Sadece orman yangınını söndürmek için bir süre yangın çıkartılmak zorundadır. O ağalar-paşalar, bunu iyi bilmektedirler. Devletin ve sermayenin Kürt ve Müslüman denilen düşmanlarına karşı tarif edilmiş bir sosyalizm, köledir.

* * *

Fenerbahçe şike davası ve Redhack gibi, Fethullah parmağı bulunan dosyaları Gökdemir’e kim verdi, asıl soru budur. Dış devletin solcusu olarak, Hangi sol örgütten geldiğini “rahatlıkla” söyleyebilen Ruşen Çakır, 35 senedir neden İslam’la ve siyasi mücadelesiyle uğraşmaktadır, bu görevi ona kim vermiştir?

Dış devletin solcuları ile iç devletin solcuları arasındaki ağız dalaşının komünistler açısından hiçbir değeri ve anlamı yoktur.

Kürt ve Müslüman meselesi, devletin kurucu bileşenleridir. Kadrolar, sol örgütler, hareketler, içerikleri, teoriler buna göre biçimlendirilmelidir. Bu ülkede birileri Kürt’e ve Müslüman’a göre, onlar hilafına, onlarla ilgili olarak harekete geçebilir, örgütleme faaliyeti yürütebilir. Lenin’in sözünü ettiği, yeni yeni “baş gösteren proleter hareket”e bağlı olmak, bu örgütler ve hareketler için imkânsızdır. Bağ, baştan kopmuştur.

Gökdemir’in devleti, birinci mecliste İslam ve komünizm tartışmaları yürüten Şeyh Servet gibi isimlerin sesini kesmiştir. O günleri ve isimleri araştıranların dediğine göre, bugün Şeyh Servet ve arkadaşlarının meclis kürsüsünden yaptığı konuşmaların tutanaklarını arşivlerde bulmak mümkün değildir, çünkü hepsi imha edilmiştir. Ancak Gökdemir’in vekillerinden onlara dair işitilen sözler üzerinden belirli yorumlar yapılabilmektedir. Örneğin bir vekil, “bir adam çıkmış, burada mirasın haram olduğundan, mülkiyetin ortak olması gerektiğinden söz ediyor” diye Şeyh Servet’e küfürler savurmaktadır. Servet’in sözlerinin yazılı olduğu tutanaklarsa yakılmıştır. Yakanlar, Orhan Gökdemir’in efendileridir!

Dolayısıyla Ruşen Çakır’ın “önümüzdeki dönemde Türkiye’de dinin, dindarlığın siyaseti belirleyici bir öğe olmayı sürdüreceğini sanmıyorum”[4] demesinin bir anlamı yoktur. O belirleyicilik dün de yoktu, bugün de yok, yarın da olmayacaktır. Çakır’dan Kürt meselesi ile ilgili fikir alan devlet, neyi neden yaptığının farkındadır. Solun fark etmek istemediği, bilince çıkartmak, görmek istemediği gerçekse şudur: Ruşen Çakır, Merdan Yanardağ, Orhan Gökdemir, İsmail Saymaz gibi isimlerden umulan medet, beyhudedir, nafiledir.

Çakır, sayfasında Olivier Roy röportajına yer veriyor. Roy, orada “İslam, nasıl yeryüzünün lanetlilerinin yeni ideolojisi hâline geldi?” sorusunu soruyor. Bilinmelidir ki Çakır gibi isimler, yeryüzünün lanetlilerine düşmandırlar. Onları liberal sularda boğmakla memurdurlar.

* * *

Ayet ve Slogan isimli kitap, Ruşen Çakır’a ait. Bu kitap hâlen daha önemli görülüyorsa, Çakır hâlâ dinden, İslam’dan bahsedebiliyorsa, bu ülkede siyasi anlamda din ve İslam zaten yoktur demektir.

Mahir Kaynak’ı deşifre eden bir hareket vardı geçmişte, ama bugün Küçük ve Gökdemir gibileri ifşa edecek bir hareket yoktur. Onlar, bu hareket olmasın, ortaya çıkmasın diye vardır.

Emekle, sömürüyle, zulümle ilgilenecek bir dinin olmasını istememelerinin sebebi de bu istememeyle bağlantılıdır. Onlar, “din gitsin sosyalizm gelsin” demiyorlar, her ikisine de düşmandırlar. Burjuvazinin ve devletin izin verdikleri yerlerde isim yapmak, mide doldurmak derdindedirler.

Bugün AKP de din ve İslam’ın gerçekten uzaklaşmasına, laik hücreye kapatılmasına razıdır. “Sol, AKP hapishanesinden memnundur, devlete müteşekkirdir.”[5] AKP ile Gökdemir, yan yanadır. Hocası Yalçın Küçük, bugün Yiğit Bulut ve Mehmet Ağar’la akşam yemeklerinde buluşmaktadır. Bunların istediği, sosyalizm değildir, olamaz.

Gökdemir gibilerin “tefsiri” ile bugün devletin inşa ettiği tarikatların tefsiri birdir. İkisi de Kur’an’ı hadis yorumlarına indirger, ikisi de Müslümanı hayattan, emekten, mücadeleden kopartır. İslam’ı Peygamber’in bireyselliği ve kimliğine boğabileceklerini düşünür. O’nun tarih boyunca ezilenlere bayrak olması hâline ve ihtimaline düşmandır. Yoksulun kıyam etme ihtimali karşısında tir tir titrer. Bu korku, bu ihtimal bile, onlara yeter. Ama ayet gene slogan olmayı, slogan gene ayet gibi kitleleri kuşatıp hakikate işaret etmeyi illaki bilir.

Eren Balkır
2 Mart 2019

Dipnotlar:
[1] “TKP: Baykal Partisinin Adını Değiştirmelidir”, 11 Şubat 2009, Sol.

[2] Orhan Gökdemir, "Kurtuluş Teolojisi", 2 Mart 2019, Sol.

[3] V. I. Lenin, “Events in the Balkans and in Persia”, 29 Ekim 1908, MIA.

[4] Ruşen Çakır, 10 Ocak 2019, Medyascope.

[5] Eren Balkır, “AKP Hapishanesi”, 1 Kasım 2015, İştirakî.

,

Özgür Seçim


Geçenlerde Asgar Ferhadi’nin Bir Ayrılık filmi yayınlandı bir kanalda. Filmin ardından yılların eskitemediği, film pazarlamacısı, biri kadın diğeri erkek iki kişi, film üzerine sohbet etti. Alin Taşçıyan, filmdeki “eril, gerici” yönlere; Mehmet Açar, ne olursa olsun başarılı olmuş bir filme dair cümlelerini sıraladı.

Taşçıyan açısından filmdeki kadın, baba Alzheimer olmasa İran’ı terk etmezdi, ona göre, bu hâliyle kadının gitmesi, ülkeyi terk etmesi gayet normaldi. Zaten ülke, özgür seçime rastlanmayan bir yerdi. Sorumluluk ve özgür seçim arasındaki gizli kavganın ardından, program bitti. Taşçıyan gibi feminist liberallerin dünyasında aslolan, özgür seçimdi. Tek dertleri, kavgaları oydu.

Bu özgür seçim miti, liberalizmin amentüsü idi ve artık her sosyalistin ağzındaydı. Ondan geri düşülemezdi, piyasa sosyalizmi, onca yıl onca kadroyu boşuna yetiştirmemişti sonuçta. Liberalizm önveriydi, mutlaktı çünkü, herkes, özgür seçim imkânına kavuşsun ki sosyalizmi bir mal ve bir fikir olarak seçebilsindi. O, bir mal ve fikir olarak başkalarıyla aynı rafta olmayı içine sindirmeye mecburdu. Mala ve fikre, mallardan bir mal, fikirlerden bir fikre indirgenmek durumundaydı. Kadının ve gençliğin ikna edildiği yer, burasıydı. Özgür kadın ve özgür genç tabirlerindeki “özgür”, seçimle, tercihle, pazarda olabilmekle, liberalizmle alakalıydı. Sosyalist mücadele bu düzeye çekildi, çekilmesi özgür seçimin sonucu mu kaderin mi asıl tartışma bu!

* * *

Bu fotoğraftaki sorun ise kitabın ve kedinin devrime tercih edilmesi. Bugün o sıcak koltuktaki rahat hâl, devrim gibi rahatsızlık, meşakkat ve emek gerektiren pratiğe galebe çalıyor. Dans edemedikleri devrimi şimdi, kediyle ve kitapla öldürüyorlar. Hep birlikte, kolektif olarak, devre dışı bırakıyorlar, çünkü devrim özgür seçimi, bireysel iradeyi hor görüyor, hatta eziyor. Ondan gayrısına tahammül de yok izin de.

“İsyaaan” diye bağırmalarına şaşmamak gerek. Marksist değil Stirnerci olmanın sonucu bu. “Devrimin düzenlemeler yapmayı emrettiğini, isyanın ayağa kalkıp kendini yüceltmeyi talep ettiğini” düşünüyorlar.[1] O “isyan”lar devrime karşı bağırılmıştır. Olduğu gibi liberal bir çığlıktır. Çünkü devrim de özgür seçime, özgür iradeye, bireye, egoizme karşı olması sebebiyle düşmandan daha düşmandır. “Kitap ve kedi” aşkına devrim kurban edilmiştir. Eskiden molotofla trafiği durduranların yerini bugün arabaların önünde dans edenler almıştır. Gözlerini karartıp tek yol olanda, dikine yürüyenler, özgür olmadıkları ve seçime inanmadıkları için, geri kafalıdırlar artık.

* * *

Bugünlerde sosyal medyada bir görsel dolaştırılıyor. Elinde orak-çekiçli bayrak bulunan kızın yanında kara çarşaflı bir kız çocuğu duruyor. Alta da şu yorum düşülüyor: “Aralarında bir fark yok.” Aklı evvel kimi solcular da “biri uzaya giderken diğeri araba kullanamıyor” diyor. (Oysa Suudi Arabistan’da araba kullanma yasağı kalktı. O da liberal piyasalara yelken açtı.)

O fotoğrafa o notu düşenle o fotoğrafı eleştirenler aynı zeminde duruyorlar, aynı şeyi söylüyorlar aslında. Fotoğrafı hazırlayan, “özgür seçim” denilen mutlak ülküye göre konuşuyor ve o kız çocuklarının özgür bir seçim ve akılla o bayrağı ve çarşafı almadıklarını söylüyor. Bu fotoğrafa yönelik eleştiriler de “olur mu canım, asıl özgür seçimi sahiplenen, biz sosyalistleriz” diye feveran ediyor. Al ve ak liberaller birbirlerine poz kesiyorlar.

* * *

Benzer bir dil ve üslup, İrfan Aktan’da da vardı. O da bir vakitler kendi iradesi dışında dayatılmış bir açlık grevi eylemine girdiğini düşündüğü Nuriye Gülmen’i eleştiriyor, Twitter’da paylaştığı fotoğraf üzerinden, Gülmen’in “heykel”den farksız olduğunu söylüyordu.[2] Benzer cümleleri bugün Leyla Güven için de kuruyor olmalı. Güven’in kızı, “asıl bu sessizlik öldürecek annemi” diyor. Özgür seçim gereği başka tercihlere yönelenler, o cinayete ortak oluyorlar. Aktan gibiler susuyor, susturuyorlar.

Özgür seçim üzerine inşa edilmiş akıl-fikir, basit bir birey metafiziğine dayanıyor. Her şeyin her şeyden bağımsız olduğu bir dünyadan konuşuyorlar. Bu sayede sorumluluklardan kurtulduklarını, özgürleştiklerini sanıyorlar. Bu birey metafiziği, komünist hareketi de iğdiş ediyor. Mutlak devlet, kendisini bireyde yeniden üretiyor, görülmeyen bu. O, ne özgür’den ne de seçimden rahatsız.

* * *

Sonuçta TKP’nin “türbanlı aday” göstermesinin sebebinin “kadın hareketi” olduğunu söylüyorlar.[3] Kadın hareketinin kimlik siyasetine değil, sınıf siyasetine dayandığını iddia edecek kadar zırvalıyorlar. “Türban” derken, 28 Şubat generallerinin ağzıyla konuşuyorlar, çünkü onun adı, başörtüsü!

Aslında en azından İP-TKP açıktan savaş ilân ediyor başörtüsüne, bu türden liberallerin saldırısı, daha sinsi ve daha tehlikeli. Meseleleri, kadın da değil, pazar serbest kalsın, pazarın özgürlüğü korunsun, pazardaki özgürlük baki kalsın, kendi kimliksel ve sınıfsal varlıklarını borçlu oldukları yer daima yaşasın. Yâr da kâr da bir onlar için, mesele de onlarla bir olmakta.

Her türlü bağı, ilişkiyi bu sebeple kopartıyorlar, herkesi kolektif varlığından uzaklaştırıyorlar, kolsuz kanatsız, geçmişsiz geleceksiz bireyin özgür seçimle doğruyu seçeceğini düşünüyorlar. Gayet demokratlar, zorla bir şeyi kabul ettirenle, insanı mecbur edip özgür seçimden bahsedenler, aynı. Birey, zorunlu olarak gücü seçecek, bunu iyi biliyorlar.

Her şeyden azade, havada asılı, mutlak, kendi kendisinin tanrısı olan birey olunduğu vakit her tür sorunun, misal, din ve millet meselelerinin çözüme kavuşacağını düşünüyorlar. Fena yanılıyorlar. Bu liberal ezberle varılacak yer, sömürü ve zulme karşı mücadelenin yıkımıdır. Zaten liberalizm, onun için var.

* * *

Liberal dilin içteki ve dıştaki ajanları, egemenleri temize çekmeye mecburlar. O nedenle “MİT’in rektörlere ilk kez konferans verdiğini” söylüyorlar.[4] Bu zevat, bu “ilk kez” düzenlenen konferansın bilgisini ve ilk kez oluşuyla ilgili tespiti MİT’ten mi yoksa rektörlükten mi alıyor? Sonuçta MİT ve rektörler geçmişte de iç içe olmalı, devleti, rektörlüğü ve MİT’i bu şekilde aklamak, temize çekmek kime fayda sağlıyor, asıl soru bu.

Bir başka liberal akademisyen ise işi biliyor ve “konferans değil brifingdir o” diyor. O brifing ve konferanslar ezelden beri tertipleniyor. İlgili liberal akademisyen, kendi twitter hesabından CIA’in iş ilânını paylaşıyor. Onlardan daha iyi bilecek değiliz. Biz konferans, brifing nedir, aralarında ne fark var, bilmeyiz! Kedisiz ve kitapsızız!

* * *

Aynı akademisyen, bir başkasının tweet’ine cevap veriyor. O kişi, Alzheimer hastası annesi olduğundan bahsediyor ve takipçilerine ondan nasıl kurtulabileceğini soruyor. Kartalın Kafkasya’dan Afrika’ya uçuşunu bile anlamayan akademisyen (Neşe Özgen), hemen atlıyor ve anneden nasıl kurtulacağına dair tiyolar sıralıyor. Sol da liberalizm de budur!

* * *

Asgar Ferhadi’nin filmine atıfla: Peki “baban senin kim olduğunu bilmiyor bile” diyene, “ben onun babam olduğunu biliyorum ama” diyen nedir? Demek nedir? Diyememek nedir?

Eren Balkır
1 Mart 2019

Dipnotlar:
[1] Aktaran: Eren Balkır,” Hulk’ın Devrimci Yolu Eleştirisi”, 10 Ocak 2019, İştirakî.

[2] Eren Balkır, “Sologami”, 16 Mayıs 2017, İştirakî.

[3] Tunca Özlen, “Türban Neyi Örtmüyor?”, 28 Şubat 2019, Duvar.

[4] “Türkiye’de Bir İlk! MİT Rektörlere Konferans Verdi”, 27 Şubat 2019, Fersude.

01 Mart 2019

, ,

Sahte Evrenseller: Alain Badiou Çin’i Neden Yanlış Anlıyor?



Bu malzemeye dair araştırmamın üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiş. Ona geri dönüp bakacağım hiç aklıma gelmezdi. Alain Badiou’nün aldığı o tuhaf felsefî konumlardan bahsediyorum. Benden yaşça büyük olan bu ihtiyar Fransız felsefecide kimileri ilginç bir yan buluyorlar.

Kısa süre önce ilk kitaplarından biriyle ilgili seminer verdim. Kitap, İngilizceye de tercüme edilen Aziz Paul: Evrenselciliğin Temeli idi. Pekin’de bulunan Renmin Üniversitesi’de okuyan, Badiou’yü anlama gayreti içerisinde olan yüksek lisans öğrencileri rica etmişlerdi bunu benden. Elimde kitabın ayrıca doğrudan Fransızcadan yapılmış Çince tercümesi de var, dolayısıyla iki tercümeyi de kıyaslamak mümkün.

Kitapla ilgili söylenecek çok şey var: yeniden okumanın o kadar da iyi olmadığını söylemem lazım. Kitabın merkezinde belirgin bir çelişki var ve bu çelişkinin çilesini çekiyor. Bu da Havari Paul denilen, paradigmayı tayin eden gerçek olayın Badiou tarafından bir masal, bir tür efsane olarak temellendirilmesi ile ilgili. Gelgelelim Badiou, bir yandan da kitap boyunca dirilişle ilgili bu efsaneyi söz konusu temelden söküp atmaya çalışıyor. Bu, tam da, Rus Devrimi’nden ödünç alacağımız terimle, olaydaki kendiliğindenliğin en uç ifadesi. Söz konusu olayın planlanması, umulması veya hesaplanması, tabii ki mümkün değil. İktidardaki sosyalizmin kuruluş sürecinde yüzleştiği bir tür miyopluk bu. Badiou’deki anlayışın kapsamlı bir kriz anlayışına sahip bulunmadığını, bu eksikliğin Rus Devrimi esnasında Avrupalı Marksistlerde yaygın bir hâl arz ettiğini, yayılmacı olmasa bile tüm tuhaflığıyla alabildiğine muhafazakâr olduğunu görmek gerekiyor.

Bu meselelerin bazıları üzerinde duracağım ama önce bilhassa seminer katılımcılarının anlamsız buldukları bir özelliğe işaret edeceğim. Badiou, bir olayın gerçekleştiği sahanın, mekânın zaruri olduğunu ama tayin edici olmadığını söylüyor. Bu önerme, ölüm ve dirilişle ilgili bölümde karşımıza çıkıyor: ölüm, dirilişin gerçekleşmesi için gerekli sahayı teşkil ediyor ama o dirilişi tayin etmiyor. Bu garip okumadaki teolojik sorunları bir yana bırakıyorum ayrıca diyalektik analize (dolayısıyla Marx’a, Mao’ya, Xi Jinping’e) yönelik bu reddiyenin şimdilik üzerinde durmuyorum. Ben de seminer katılımcıları gibi aslolarak, Badiou’nün neden durumun ya da sahanın tayin edici niteliğini redde tabi tuttuğu sorusuyla ilgileniyorum.

Felsefe açısından aşikâr olan şu: saha, mekân, evrenseli sınırlıyor, lâkin Badiou’nün aklında özel bir hedef var. Kitap boyunca birçok yerde kimlik politikasına karşı polemik yürütüyor, onu alaycı bir ifadeyle ele alıyor ve yakın döneme ait postyapısalcı mirası üzerinde duruyor. Daha genelde de kimlik politikasının liberal gelenekten neşet ettiğini, geleneği tümüyle Avrupa ve Amerika’da oluşmuş olan liberalizmin bireysel tercihe yönelik vurgusunu paylaştığını söylüyor. Badiou’nün eleştirisine katılabiliriz katılmayabiliriz de, lâkin ben, temelde kimlik politikasının özel bir bağlamdan, özel bir sahadan neşet ettiği iddiasındayım.

Seminerde biz, esas olarak Badiou’nün fikriyatına ait bu özelliği onun reddettiği şeyi yaparak inceledik: onu içinden çıktığı durumla birlikte ele aldık. Kitap boyunca tüm Batı Avrupa kültürüne ve felsefesine ama daha da özelde Fransa’ya has meselelere sürekli dolaylı ve doğrudan atıfta bulunuluyor.

Asıl mesele şu: kitap, 1989’un yol açtığı kapsamlı krize tanıklık etmiş Marksist felsefecilerin elinden çıkmış ürünlerden biri, dolayısıyla bu tür felsefeciler için “Cennetten Düşüş”, Berlin Duvarı’na (veya Antifaşist Kale Duvarı’na) dair bir semboldür. Birçok “Batılı” Marksist, miyoplaşıp Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri görmezden gelmesine karşın, Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde komünizm ağır aksak da olsa varolmayı sürdürmüştür. Sonrasında bu yapı “çökmüş” hatta “yıkılmıştır”. Peki o noktada ne yapmak gerekir?

Lenin ve komünist partinin artık demode olduğunu söylemek yerine Badiou gibi yazarlar, “Batı” geleneği olarak gördükleri arazide kazıya çıktılar. Bu isimler komünist politikanın yeniden düşünülmesi ve devrim için kökleri derine inen, sağlam bir model peşine düştüler. Bu noktada da yüzlerini Hristiyan geleneğine, bilhassa Kitab-ı Mukaddes’e çevirdiler.

Bir yandan bu teşebbüsü Hristiyan komünist geleneğinin beklenmedik bir biçimde yeniden canlanması olarak görebiliriz, lâkin yapılan bu hamlenin önemli bir maliyeti de beraberinde getirdiğini anlamak lazım. Sonuçta devrim, tüm ayrıksılığıyla, dünyanın başka kısımlarına ihraç edilmesi gereken, tümüyle Avrupalı-Hristiyan bir icat olarak görülmeye başlandı. Artık şurası gün gibi ortada: sadece Çin açısından değil, tüm dünya açısından bu çıkarım, belli ölçüde yayılmacılığın ve emperyalizmin hizmetinde.

1989 sonrasında Batı Avrupa’da açığa çıkan kriz, kapsamlı bir dinamiğin bir parçasıydı. Komünizme karşı kazanılan “zafer” esnasında Avrupaî gelenek meşruiyet krizine girdi, başka bir tabirle, ruhunu yitirdi. Bu, yazının bu kısmında detaylı bir biçimde ele alamayacağım kapsamlı bir mesele. Bu noktada Batı Avrupa kültürü ve geleneğine has ve özel olanı tanımlamaya çalışan araştırma projelerinin ve kültür ürünlerinin, sınırların ve zihinlerin kapatılmasının bu sürecin parçası olduğunu belirtmekle yetineyim. Söz konusu süreç, aynı zamanda marksizmin sahiciliğini ve güvenirliğini yeniden kazanması için yüzünü Hristiyan komünist geleneğe çevirenleri de kapsıyor. Bu bağlamda bahsi geçen sapmanın muhafazakâr bir sapma olduğunu görmek gerekiyor.

1989’un sebep olduğu üçüncü sonuçsa Badiou gibi Marksistlerin Çin’in Marksizmi terk ettiğini düşünmeleri. Tam da bu nedenle yazıya “Badiou Çin’i Yanlış Anlıyor” alt başlığı ile başladım. Kanaatimce bu mesele ve ortaya çıkardığı sonuçlar, yeterince anlaşılamadı. Çin’in Marksizmi terk ettiğine dair o yanlış algı, tümüyle 1989 ile alakalı. Bu algıya göre, madem Avrupa ve Rusya’da komünizm başarısız oldu, o vakit çevre ülkelerde de başarısız olmuş olmalı. Bu görüşteki Avrupamerkezcilik gayet aleni.

Elbette “Avrupa Maoizmi” denilen tuhaf olgunun da uzun bir geçmişi var. Badiou, bir süre bu geleneğin savunucularındandı. Onun son dönemde Mao ve Çin’le ilgili beyanlarının rağbet görmesinin sebebi ise çerçevesini çizmeye çalıştığım, 1989 sonrası ortaya çıkan olgunun ta kendisi. Ama bu, gayet tuhaf ve diyalektik olmayan bir Mao (onun bu şekilde nasıl okunacağı gerçekten merak konusu). O, salt Kültür Devrimi bağlamında ele alınıyor, zengin Çin Marksizmi geleneği üzerinden okunmuyor, hatta Mao, tuhaf bir biçimde, ait olduğu bağlamdan kopartılıyor. Örneğin Badiou’nün çalışmalarının hiçbirisinde Deng Xiaoping’den, sonraki liderlerden veya açılım ve reform ile ilgili Marksist değerlendirmelerden bahsedilmiyor. Bir iki yerde üstünkörü ele alınıyor ve bu, kâfi görülüyor. Çinlilerse Badiou gibilere karşı hep yüce gönüllülükle yaklaşmışlar. Onun gibilere maozhuyizhe diyorlar. Bu kelimeyi “Maoist” olarak tercüme etmek mümkün. Oysa Çinliler, Badiou’nün gerçekte bir maopai olduğunu biliyorlar. Maopai, olumsuz bir ifade ve sekter, hizipçi Maoistleri ifade ediyor. (Kelime, daha çok sahte ve dolandırıcı gibi anlamlara sahip.)

Benim Çin’de tanık olduğum diğer bir mesele de Badiou’nün iptal edilen Çin ziyareti ile ilgili tartışmalar. Bugüne dek Badiou üç kez davet edildi ama kendisi, kimi sebeplere bağlı olarak ziyareti iptal etti. Ziyaret gerçekleşseydi, bugünkü Çin Badiou için “Gerçek” hâlini alabilirdi ki bu da onun felsefî sistemini tüm içeriği ve biçimiyle birlikte tarumar edecekti. Çin’e gelseydi, elindeki çekici kendisini kuşatan gerçeğe karşı ilgisiz ve ondan habersiz oluşuna indirebilirdi. Ya da durup dinleme ve öğrenme imkânı bulurdu. Bu ülkede güçlü, güvenli ve zinde bir komünist partinin varlığına şahitlik eder, Çin’de olan biten her şeyde Marksizmi rehber olarak belirlemiş bir liderliğin olduğunu görür, reform ve açılımın alabildiğine Marksist bir proje olduğunu anlar, Modern İpek Yolu projesi anlamında Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve Afrika ile işbirliği gibi meselelerin gayet sömürgecilik karşıtı projeler olduğunu fark ederdi. Ama o Çin’e hiç gelmedi.

Artık Badiou’nün içinde bulunduğu durumun, böylesi bir durumu inkâr etmesi muhtemel olan bir felsefî sistemi tayin ettiğine hiç şüphe yok. Bu, Çinlilerde de görülen bir değerlendirme, onlar, Badiou’deki kusurların da, ortaya çıkması muhtemel görüşlerin de farkında.

Tüm bu tespitler, nihai bir sonuca ulaştırıyor bizleri: Çin’deki tartışmaların bir yönü de benim sahte evrenselle köklü evrensel arasındaki ayrım olarak tanımladığım meseleyle alakalı. Sahte evrensel, kendi özel konumunu unutan veya inkâr eden, evrenselin konuma veya bağlama bakmaksızın her şeye tatbik edilebileceğini söyleyen bir tür evrenselcilik. Avrupa geleneği, bu türden sahte evrensellere, tümellere yeterince sahip. Buna karşılık köklü evrensel, içinden çıktığı bağlamın ve kültürün her daim bilincinde olan bir evrensel. Yani bu tümellik, kendi görüşlerinin ve sınırlarının ayırtında. Bunlar, tam da sahip oldukları özel bağlamlarından dolayı, gerçek birer evrensel. Yapılan bu ayrım, sadece Avrupa’da karşı karşıya getirilen mutlakla göreceli arasındaki karşıtlığı aşmakla kalmıyor ayrıca, örneğin insan hakları gibi başlıklarda oldukça faydalı sonuçlara ulaşılmasını sağlıyor. Aradaki ayrıma göre, Avrupa geleneğindeki köklü evrensel, insan hakları bahsinde, yurttaşlık haklarına ve politik haklara ulaşırken, Çin Marksizmi’ndeki köklü evrensel, bizleri ekonomik refah ve esenlik hakkının üstünlüğüne götürüyor. Görüldüğü üzere, özel bağlamların evrensele dair daha zengin bir anlayışa katkı sunması mümkün.

Peki bu söylediklerimizin Badiou’nün felsefesiyle ne alakası var? Badiou için asıl risk, sahte evrensel. O, Avrupalı bir tarz dâhilinde bölgelerin özgüllüğünü görmezden geliyor, bunun yanı sıra tek ülkede sosyalizmi ve Çin’e has özelliklere sahip sosyalizmi reddediyor. Her şeyi aynı gören Badiou, köklü bir evrensel üzerinden tefekkür ediyor, aslında “Bir”i reddedip evrensellerdeki, tümellerdeki çokluktan hiç bahsetmiyor. Benim gözümden kaçmış olabilir, lâkin Badiou’nün çalışmalarının hiçbirisinde bu çokluğa dair tek bir cümle okumadım. Bu tür değerlendirmesi olsaydı, o çokluğu idrak edebilseydi, Çin’deki durumun ve oradaki köklü evrensellerin ayrı bir tarihsel düzenden ve felsefe geleneğinden neşet etmiş olduğunu anlar, Marksizmin o düzen ve gelenek dâhilinde, Çin bağlamında (makesizhuyi zhongguohua) dönüştüğünü, “Çinlileştiğini” görürdü. Bu yaklaşımı ilk kez Deng Xiaoping önermedi, onun kaynağı Mao Zedong’dan başkası değil.

Roland Boer
13 Kasım 2018
Kaynak