08 Şubat 2016

,

Sumud ve Akış


Filistinliler, kendi topraklarına bağlılığı ve yaşamayı seçtikleri toprak parçasını “Sumud” kelimesiyle anlatırlar. İntifada, Sumud’un aktif biçimidir. “Sumud, Siyonizmin kökleri yok edici gücüne karşı bir tür direniştir” diyor Emile Habibi; kendisi bir Filistinli komünist ve Hıristiyan Ortodoks yazardır. “O Hayfa’da kaldı” yazıyor mezar taşının üstünde. Yahudiler, onun toplumunu köklerinden sökerken, o kaldı. İşte bu Sumud’dur.

Sumud, bir milliyetçilik değil. Sol Siyonistler, Filistin direnişini sık sık “Yahudi milliyetçiliğine karşı Arap milliyetçiliği” diye nitelerler. Bu nedenle bu Filistin direnişine semboller, bir bayrak, milli marş, devlet veya BM’de bir koltuk bahşederek onu tatmin etmek isterler. Dünya üzerinde özel bir yere tutunma, Yahudiler için garip ve delice bir şeydir. Bu nedenle, Filistinlilere ve diğer karşılaştıklarına kendi fikirlerini kabul ettirmeye uğraşırlar. Ama dünyamız Sumud fikri üzerine kuruludur, bu, insanın tabii hâlidir.

Antik Yunan demokrasisi Sumud’a dayalıydı. Bir Atina vatandaşı başka bir şehir devletine, örneğin Megara’ya rahatça göçemezdi; Megara vatandaşı olamazdı. Orada yaşayabilirdi, ama birçok haklardan yoksun olarak. “Komün, daha iyi bir gelecek için doğru büyüklükte bir devlettir, insanlığın idealidir” yazar Vladimir Lenin Devlet ve Devrim adlı kitabında. Burada Karl Marx’ın 1871 Paris Komünü analizlerini kullanmıştır. Tamamen yerel, sınırlı, Sumud temelli kasabalar ve köyler, gelecekte insanlığın yırtılmış toplumsal dokusunu onaracaktır.

ABD dış politikasının yırtıcı neokonları genellikle Yahudidir ve çoğu, Troçkist bir ideolojik temelden gelir. Michael Lind New Statesman dergisinde bunlardan bahseder. Lind bu noktada bir açıklamada bulunur:

“Farklı bir Troçkist politik kültür var, o kalıcı etkisini, Troçkistliği bırakmış olanlar, hatta hiç Troçkist olmayıp, bunu anne-baba ya da hocalarından almışlar üzerinde bile gösterir. Dış politikada alışılmadık bir saldırganlık ve ‘devrim’ ihraç etme isteği bu kesimden neşet eder (önceleri sosyalist, sonraları Sağ’ın liberal merkezine göçen eski Troçkistler arasında ‘global demokratik devrim’ ihracı)”.

Bu, ilginç ama bir o kadar sığ bir düşünce, zira sorunun kökenini Troçkist köklere götürmek yerine bizim esasen Troçkistler ve neokonlar arasında ortak bir kök aramamız gerekiyor. Çünkü onların istediği “devrim” ihracı değil, küreselci bir vizyon. Bu Yahudi radikaller, milli-devleti parçalamak ve yerel gelenekleri silmek istiyorlar, ister kızıl bayrak ister yıldız ve şeritler (ABD bayrağı) altında olsun. Anlaşılıyor ki bu insanlar bayrakla çok ilgili de değiller, yerel gelenek ve özellikler silindikçe, dünyanın çeşitliliği de kalkacak. Aralarında ciddi farklılıklar bulunmasına karşın bu kişiler, ister Soros, ister von Hayek, ister Karl Popper olsun, küreselleşmenin diğer teşvikçileriyle çok fazla ortak yöne sahipler. Onların Yahudi kökenleri ve görüşlerinin benzerliği, rastlantı değil. Dünya Yahudi Kongresi uluslararası işler dairesi müdürü, Yad Vaşem heyeti, Bar Ilan Üniversitesi ve Beth Hatefutsoth üyesi Dr. Avi Beker’in Dispersion and Globalization: The Jews and the International Economy [“Dağılım ve Küreselleşme: Yahudiler ve Uluslararası Ekonomi”] kitabında dediği gibi:

“Ekonomi tarihinin çeşitli dönemlerine dönük bir inceleme, Yahudilerin ekonomik gelişimdeki, özellikle de daha küresel boyutların geliştirilmesindeki etkisini tekrar tekrar ortaya koymaktadır. Tarihsel açıdan Yahudi halkının yeryüzüne dağılışı, onların ekonominin bazı kollarına yoğunlaşması, çeşitli ekonomik merkezlere göçü, hatta muhtemelen sahip oldukları milli-dini özellikler, onlara kimi avantajlar kazandırdığı ve bunların tarihin değişik dönemlerinde global bir ekonomi için gerekli olduğu görülmektedir.

Yahudi tarihçiler, metodolojik ve karşılaştırmalı olarak Yahudilerin dağılışı ve dünya ekonomisinde küreselleşme süreci arasındaki bağı incelemekten çekindiler; çünkü Yahudiler, Dünya finansını kontrol ve istismar ettiklerine dair antisemitik suçlamalara maruz kaldılar. Dünya ekonomisinin tek lideri Yahudiler değildi ve antisemitik suçlamaların aksine, en zenginler de değillerdi. Ama onlar, değişik tarihî dönemlerde kritik ve yaratıcı bir rol oynadılar.

Yüzyıllarca Diaspora Yahudilerinin varlığı küreselleşmeye dayandı ve eski devirlerde olduğu gibi bugün de Yahudiler, yine küreselleşme fikrini savunuyor ve onun hizmetkârı olarak çalışıyorlar. Ekonomide ve diğer alanlarda Yahudilerin oynadıkları özgün tarihsel rol ve evrensel misyonlarına içkin tarih bilinci onları haklı çıkardı.”

Yahudilerin enternasyonalizm ve küreselleşme eğilimlerini açıklamanın birkaç yolu vardır. İyimserler, bunu Yahudilerin üstün insancıllığı olarak görürler. Saygın bir Yahudi sanat eleştirmeni olan (Soyut Sanat’ın büyük savunucusu) Clement Greenberg’e göre, “dünya tarihine ait ölçütler üzerinden bakıldığında Avrupalı Yahudi, muhtemelen şimdiye dek bilinenden daha üstün bir insan tipini temsil eder.” Evet bu, mümkündür. Şüphecilerin dediği de muhtemelen doğrudur: Yahudiler, çeşitli milletler arasında pek ayrım görmezler; Yahudiler için bir goy nihayetinde goydur ve onlar bir yere yığılabilirler. Şu tarz Yahudi sloganlarını da alıntılarlar: “Milliyetler yok olmalıdır! Dinler geçip gitmelidir! Ama İsrail yok olmayacak, çünkü onun halkı Tanrı’nın seçtikleridir.”

Şu Yahudi esprisi, esasında komünist bir geleceği anlatmaktadır: Tüm milliyetler ve dinler kaybolmuş ve artık tek bir soru kalmıştır: “Komünizmden önce Yahudi miydiniz?” Gerçi bu, bir Gentile (Yahudi olmayan) şüphesini ima ederse de, espri, Yahudiliğin millet ve inançları gömeceği duygusu olarak da yorumlanabilir.

Kevin McDonald’a göre milletlerin imhası, pratik anlamda Yahudiler için faydalıdır, çünkü onlar, böylelikle ayrıştırılmış bireylere karşı bir takım hâlinde oynayabilirler. Ama bu, uzak geleceği önceden görmeyi de gerektirir. Şurası daha kolay anlaşılır ki hızlı iletişim (Akış) Yahudiler için iyidir, çünkü onlar, muhtelif ülkelerde bulunmaktadırlar ve kolaylıkla etkileşime girebilmektedirler. Bu nedenle, iyileşen haberleşmeye birçok başkaları gibi Yahudilerin de ilgisi vardır.

Ama haberleşme imkânlarının artması, sadece hayırlı bir gelişme olarak görülemez. Eğer haberleşme gerçekten çok iyi ise ve biri A ile B arasında kolaylıkla ilişki kurabiliyorsa, kısa sürede iletişimin nedeni ortadan kalkar, çünkü artık A ile B birbiriyle aynı olmasa da giderek birbirine benzer. Öte yandan, yolların ve modern iletişimin yokluğu, bir ülkeyi usandırıcı turistler ve zalim istilacılardan korur. 19. yüzyılda akıllı bir Filistinli adama bir İngiliz gezgin, Arapların neden yol yapmadıklarını sorar. O da der ki: “Neden bir yabancıya karımı ziyaret edeceği bir yol yapayım?” Bu adam haklıdır, çünkü daha iyi yollar yabancı ordular getirir ve nihayetinde de o orduların peşi sıra Siyonistler gelir.

Şimdi çeşitli Yahudi hareketlerinin ortak temeli olan Akış paradigmasını inceleyebiliriz. İster Popper ve von Hayek’in “açık toplum”unun liberal ekonomik yöntemleri ile olsun, ister Siyonizmin kaba kuvvetiyle, isterse Troçkizmin devrimci yöntemleri ya da neokonların Amerikan askerî müdahaleleriyle olsun, Akış, serbest hareketin en genel biçimidir. Tüm bu muhtelif hareketler, Akış’ı Sumud’a karşı desteklerler.

Bir filosemit (Semitik ırkı seven), bu düşünceyi “Yahudiler hep özgürlükten yanadır” şeklinde ifade eder ama bir antisemitik, “Yahudiler, Gentile toplumlarını yok etmeye ahdetmişlerdir” der. İkisi de sonuçlarına göre haklı ya da haksızdır. Mesela nehir su getirir, üzerinde insanları ve yükleri taşır, sel olduğunda ise yolu üzerindeki yerleşimleri yok eder. “Nehir hep iyidir” ya da “Yahudi etkisi hep faydalıdır” demek imkânsızdır. Yalnız Tanrı hep faydalıdır, ama temayüller bir yere dek böyledir, iyi dengelenmelidir.

Dünya bizim karşımıza, iyi ile kötü arasında bir Maniheist savaş alanı değil, Enerji ve Entropi, Çeşitlilik ve Aynılık, Sumud ve Akış gibi karşıt güçlerin sonsuz mücadelesinin Taoist alanını çıkartır. Her ikisi de gereklidir, ama eğer insanlık hayatta kalsın istiyorsak, bunlardan birinin nihai zaferine mani olunmalıdır.

Çeşitlilik, yani binlerce kavim, kültürel gelenek, diller, inançlar insanın Kayıp Cenneti’dir. Bu, petrol üretiminin âdeta manevi eşdeğeridir, çünkü Çeşitlilik enerji kaynağıdır. Eğer Çeşitlilik, bu devasa enerji kaynağı boşaltıldığında enerji açığa çıkar ve Aynılık ya da entropi bunun “bedeli” olarak yükselir. Çokkültürlülük sahte Çeşitliliktir, Aynılık'tan ve ölümden bir önceki duraktır.

Akış, Çeşitliliğin pilini boşaltır. Dengeli bir durumda açığa çıkan enerji Sanat ve Din yaratmalıdır, ama faydacı kullanıma da yöneltilebilmelidir. Mammon ya da hırsa tapıcılığın bu mabudu Tanrı’yla (Sanat ve İnanç) açığa çıkan enerji için rekabet eder ya da İncil’in dediği gibi: “Hem Tanrı’ya hem Mammon’a ibadet edemezsin.”

Teolojik tabirlerle ifade edecek olursak; Seçilmiş Halk, açığa çıkan enerjiyi Tanrı’ya yönlendirmekle görevliydi, bunu muhtelif kavimleri ruhta birleştirerek yapacaktı. Onlar aslında bunu tam olarak başardılar, İsa’yı dünyaya getirerek. Ama o zamandan beri onlar, Çeşitlilik kaynağını boşaltmaya devam ediyorlar. Bir Yahudi halk masalında bir büyücü çırağı, Golem isimli akılsız robotu çalıştırır ve ondan su getirmesini ister. Ama çırak, Golem’i durduracak sihirli kelimeyi bilmemektedir, robot evi su basana dek su taşımaya devam eder. Bir anlamda Yahudiler de bu kontrolden çıkmış Golem’dir, Dünyamızı basıyorlar. İşte Sumud, Golem’i durduracak o sihirli kelimedir.

Akış, özgürlüğe bir yoldur. Ağıla kilitli bir koyun sürüsü düşünün. Onlar özgürlüğe, yemyeşil çayırlara koşmak ister, sıkıntılı çevrelerinden uzağa, hatta belki sürüden ve haşin çobandan da kaçmak isterler. Kapıyı açamazlar, ama dışarıdan kendilerine bir müttefik bulurlar: Kurt. Hikâyenin sonunu La Fontaine iyi biliyor, biz bilmiyoruz. Koyunlar, eğer Kurt’un planını anlarlarsa ve kendi midesine koyunların akmasına dair planı engellenirse, hâlâ kurtulabilirler.

Sınırsız akış herkes için ölümdür. Bunu Türkiye’ye gelecek sefer yapacağınız bir tatil gezisinde anlayabilirsiniz. Arkadaşlarınız plajda yatarken bir arabaya binin ve Anadolu’nun kayalık dağlarına gidin. Burada hızlı dereler ve çavlanlar arasında büyük Bizans şehirleri ve kilise harabeleri bulacaksınız. Buraların yerlisi olan Aziz Paul onları ziyaret etti, Aziz John ise oralara ateşli mektuplarını gönderdi. Peki onlara ne oldu? Onlar, Akış’ın kurbanı oldular. Bin yıl önce Küçük Asya’nın dağları ve vadileri gürbüz bir Bizanslı halkla doluydu. Köylüler ve savaşçılar olarak Anadolulular, sahilin gelişmiş şehirlerini besliyor, bu şehirlerin iç bölgesi olarak iş görüyorlardı. Konstantinopol, Arapların kuzeye yaptıkları yıldırım seferinde saldırıya uğradığında, istilayı Anadolulular durdurdular ve Arap Müslüman ülkelerle Ortodoks Bizans İmparatorluğu arasına bir sınır çektiler. Anadolulular, Farsları ve Bağdat Hilafeti'ni bir hizada tuttular ve imparatorluk barış içinde yaşadı.

Ama sonra Bizans’a neoliberal fikirler sızdı; zira Nobel ekonomi ödülü sahibi Milton Friedman’ın fikirlerine benzer bu fikirler, insanlığın icat ettiği, vebaya benzer bir hastalıktı, tıpkı tefecilik gibi. Bizanslı neoliberaller, asilzadelere ve yükselen kapitalistlere Anadolu topraklarının özelleştirilmesi gerektiğini anlattılar; dağlardaki iktisaden verimsiz tarım da sona erdirilmeliydi ve bunun yerine büyük çapta koyun yetiştiriciliği başlatılmalıydı. Zengin ve güçlüler bu öğüdü dinlediler. Topraklara el koydular, onları çayıra çevirdiler ve iyi kâr ettiler. İşsiz ve topraksız köylüler Konstantinopol’e toplandılar, dağlarını ıssız bıraktılar. Neoliberal fikriyat değerini ispatladı: Boğaziçi kenarındaki Büyük Şehir, çok miktarda koyun eti ve bir o kadar da ucuz işgücü elde etti. O sırada Türkmen kabileleri sınırlardan Anadolu’ya baktılar ve güzel bir sürprizle karşılaştılar: Küçük Asya bomboştu; sürülerle koyun ve birkaç koyun çobanı vardı. İçeri girdiler, koyunlardan güzel kebap yaptılar, buldukları çobanları da kendilerine kattılar ve Osmanlı Devleti’ni kurdular. Kısa süre sonra Büyük Şehir’i de aldılar, çünkü hinterlandsız bir şehir yaşayamazdı.

Bu, Bizans İmparatorluğu’nun sonu oldu. Onu, bizim okul kitaplarında yazdığı gibi, Türkler yıkmadı, neoliberaller yıktı, Türkler, sadece insandan boşalmış araziyi aldılar. Aynı son Judeo-Amerikan imparatorluğu için de geliyor, çünkü o da hızla kendi güç temelini yıkıyor. Yine de onun ideologları tarihten bir iki şey öğrendi ve bir çözüm buldu: Kendi politikalarını tüm dünyaya önermek. Gerçekten de eğer Türkmen kabileleri de neoliberalleşmiş olsalardı, hiçbir zaman Anadolu'ya girmezlerdi: Steplerdeki kendi hediyelik eşya dükkânlarında ter dökerlerdi. Eğer Akış’ın insanları kazanırsa, tüm İnsanlık kara bir gelecekle karşı karşıya. İnsanlık, Akış’la uzun bir süre gitti. O, bize başka türlü elde edemeyeceğimiz çok sayıda kişisel özgürlük bahşetti. Ama bu yemek bedava değildi. Eski çeşitliliğimizin çoğunu kaybettik. Tamamen bittiğinde de ruhen ölmüş olacağız. Hayatta kalabilmek için Sumud’a dönmeliyiz.

19. yüzyılın sağ ve sol düşünürleri, köylü çocuğu Pierre-Joseph Proudhon ve intihar eden parlak Viyanalı şahsiyet Otto Weininger, Yahudilerin Akış şartlarında yükseldiklerini gördüler, Sumud ise aşırı Akış’a bir Gentile cevabıydı. Dolayısıyla, bugün de Yahudilerin yükselişi insanlık için düşündürücü bir belirti kabul edilebilir. Bu demek değil ki Akış’ı yaratan Yahudiler, zira Yahudi’siz bir akış da görmekteyiz. Doğu Afrika’da onların yerine Asyalılar, Hindistan’da Bengalliler, İngiltere’de İskoçlar, ABD’de Yankiler vs. bahsi edilen bölgelerin Akış insanlarıdır. O alışılmadık Yahudi zenginliği, daha çok sosyal bozukluğun bir belirtisi olarak görülmelidir. Yüzeysel antisemitlere göre, eğer Yahudiler yerlerinden atılırsa aşırı Akış problemi çözülecektir. Oysa bu, genç doktorların klasik yanlışıdır; onlar da hastalığa bakmayıp palyatif (geçici) tedavi sağlarlar. Yahudilere ayrımcılık yalnız ahlaken kabul edilmez değil, politik olarak da yanlıştır. Eğer Yahudiler uzaklaştırılırsa, yerlerine ruhen ‘Yahudi’ ama ırkî açıdan başka kişiler geçer. Bunun yerine toplum, bu büyük göstergeye bakarak iyileştirilebilir. Yahudiler banker olarak zenginleştiklerinde, zengin banker kalmayana dek bankacılık sistemi revize edilmelidir. Hollandalı lale yetiştiricilerine de bu yapıldı. Vladimir Lenin, bankerlere ortalama işçiler kadar gelir verdi ve bu işe yaradı: Sovyet Rusya’da bankacılık sistemi Yahudileri cezbetmiyordu.

Yahudiler medyada parladılarsa, medya demokratikleştirilmelidir. İnternet bize yeni bir özgür ve herkesçe erişilir forum sunar, böylece görüşlerimizi paylaşabilir ve bilgi toplayabiliriz. Yahudiler reklâmcılıkta yoğunlaşırsa, bu işkolu kaldırılabilir. Sürekli satın almaya ve tüketmeye çağrılmadan da yaşayabiliriz. ABD’de avukatların çoğunu Yahudiler oluşturur, öyleyse hukuk sistemi değiştirilmelidir ki multi milyon dolarlık tazminat davaları unutulsun.

Eğer Yahudiler alkol üretimine yoğunlaşırsa ki 19. yüzyıl Rusyası’nda böyle oldu, bunun da çözümü var. Rus hükümeti imalathaneleri devletleştirdi ve bundan gelir vergisinden de fazla gelir sağladı, bu da alkolle zehirlenme dalgasına son verdi (birçok Yahudi’nin Amerika’ya göç etmesine neden olan, Yahudi kovuşturmalarından çok bu eylemdir).

Eğer Yahudiler sanatta düşlerinin de ötesinde başarılı oluyorlarsa, bu sanat dünyası hasta demektir ve bunun halline bakılmalıdır. Eğer Yahudiler Amerikan sinema endüstrisine hâkimlerse Hollywood kapatılmalıdır; hiç şüphe yok ki Terminatör-3 ve Büyük Şehirde Seks gibi filmler olmadan da yapabiliriz. Son yılların kayda değer en iyi filmleri Yahudi-Amerikan dünyası dışında, İran ve Çin’de yapıldı. Emperyalizm, bir Akış tezahürüdür. Modern Amerikan emperyalizmi, kendi sağcı neokonlarınca yürütülür. Ama SSCB’deki solcu Troçkist fraksiyon da “dünya devrimi” şeklindeki emperyalist politikalarını yürüttü ve Stalin’e ait bir tür Sumud sloganı olan “tek ülkede sosyalizm”le durduruldu. İngiliz emperyalizmi, sağcı İngiliz başbakanı Disraeli tarafından yürütüldü; o, vaftiz edilmiş olmasına rağmen, Yahudi gururu ve saldırgan şovenizmini devam ettirdi (Disraeli, bir Yahudi devleti kurmak istedi ve siyonizmin asıl banisi Theodor Herzl değil, odur). O, İngilizlerin “koloniler, anavatanın boynunda dönen değirmen taşlarıdır” sözüne karşı çıktı. Fransız solcu siyasetçi Adolphe Cremieux (Universal Israelite Alliance’ın -Evrensel İsrail Birliği’nin kurucusu) Fransız emperyalizminin de büyük bir destekçisiydi. (Cezayirli Yahudilere Fransız vatandaşlığı verdi, ama onların Müslüman komşularını kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş hâline getirdi. Böylece 1950’deki Cezayir savaşının temellerini attı).

Emperyalizm “anavatan”da yaşayan normal İngiliz ya da Fransızların durumunu düzeltmedi. Onlara birçok savaş, kitlesel göç ve sonunda yıkım getirdi. Eğer harcayacak bir dünyamız olsaydı, ABD’yi o emperyalizmini işletmesine izin verirdik, böylece bu emperyalizm nihayetinde çökerdi, ama ne yazık ki dünyamız ondan önce yok olurdu. Dolayısıyla Sumud, bir anti-emperyalist eğilim olup Gladstone ya da Pat Buchanan’ın sağındakiler veya IWW (Industrial Workers of the World -Dünya Sanayi İşçileri sendikası) üyesi Eugene V. Debs’in solundakilerce savunulabilir.

Gay Pride Movement (“Gey Onur Hareketi”) Akış’a dâhildir. Bu anlamda “gey” sözüne itiraz etmiyorum. Sonuçta erkek ve kadınların kendi özel hayatlarıdır. Ama aşırı gurur özel hayat değildir ve bu aşırı gurur, İngilizce Pride kelimesi ile karşılanmıştır. Onurlu Yahudiler, onurlu geyler, onurlu Amerikalılar kendi gökkuşağı, mavi-beyaz ya da yıldız-şeritli bayraklarını sallarken aynı derecede iticidirler, çünkü onlar Gurur ve Akış’ı sembolize ederler.

Bu, Akış’ın bitirilmesi gerektiği anlamına da gelmez. Dünyanın biraz Akış’a ihtiyacı vardır, çünkü onsuz evrensel fikirlere sahip olamaz, internette birçok bilgiyi değiş tokuş edemezdik. Ama buradaki gurur ve kibir kırılmalıdır, yerine daha çok bilinç ve farkındalık geçmelidir, çünkü Akış, biriken Çeşitlilik enerjisini, bu ortak mirasımızı bitirir. Benzer şekilde, yeşil bahçeli ve yüzme havuzlu Yahudi yerleşimleri de yeraltının yenilenmeyen su kaynaklarını tüketerek çoğalırlar ve Filistin köylerini kupkuru ve susuz bırakırlar.

Akış ve Sumud yaklaşımı ırkçı değildir; “Kan ve Toprak” sloganının karşısındadır. Toprak ilk ve sondur, çünkü Kan, tek başına yetmez. 1993’ten sonra birçok Filistinli mülteci Filistin’e geri döndü. Bu iyi bir gelişme, umarım daha çoklarının da dönmesine izin verilir. Geri dönenler harika insanlar, iyi niyetliler. Onlar kan olarak Filistinli. Ama uzun süre başka yerlerde yaşamışlar ve toprakla teması kaybetmişler. Onlar da Akış insanları olmuşlar ve daha iyi bir dünyada yerli köylülerden yeniden yerli olmasını öğrenmeliler. Ama gerçek dünyada Akış, insanları yerlilere kendi başarı örneklerini öğretirler. Filistin’in yerli köylü ve kasabalıları genellikle geri dönenlerin çoğalmasından hoşnutsuzluklarını bildirirler. Geri dönenler onların yakın akrabalarıdır, amcaoğullarıdır, ama Ramallah ve Gazze’de güç, çoğu zaman yerlilerin aleyhine olacak şekilde, eşitsiz dağılmıştır.

Oysa bu, bir güç sorunu değil: İyi dostum ve bir Filistin asıllı Amerikalı olan Sam geri döndüğünde Ramallah’ta bir mağaza açtı, hâlbuki mağaza yerli Filistinli çocukları topraklarından koparacak. Ramallah’ın etrafındaki yeşil tepeler oyun için tehlikeli yerlerdir, çünkü pusudaki İsrailli keskin nişancılar küçük-büyük demeden ateş ederler, dolayısıyla Ramallah’ın çocukları mağazanın koridorlarında oynarlar. Yarın onlar bu tepeleri önemsemeyecekler; insan yapısı çevreyi tercih edecekler. Böylece İsrail ordusunun Siyonist Akışı ve Amerikan mağazasının kapitalist akışı Filistin Sumud’una karşı “işbirliği” ettiler. Sam’ın iyi niyetli girişimleri pek de harika olmayan sonuçlar verdi.

Onlar, geri dönenler ne yapabilir ya da dünyanın herhangi bir yerindeki göçmen ne yapabilir? Onlar -yani biz- bir kez savaşın fırtınası, açlık denilen çaresizlik, merak ya da şans tarafından köklerinden söküldükten sonra Akış’ı desteklemeye mahkûm muyuz? Hayır.

İngiliz Hindistanı’nda İngiliz güçlerinden uzakta görevli bir Raj memuru, her yıl efendilerine bir rapor gönderiyordu. Bazı kereler raporunu sonuna dek okuyorlar ve şu notu düşüyorlardı: “Thompson ümitsiz vaka. O artık yerlileşti.” Yani yerli bir kadınla evlenmişti, yerli kıyafeti giyiyordu, yerlilerle vakit geçiriyordu ve Beyaz Adam’ın görevi ile pek ilgilenmiyordu. O imparatorluğun kaybıydı, yani Akış’ın, çünkü sınırın ötesine geçmiş, Sumud’a katılmıştı.

Ernest Fenollosa, ABD Salem’den bir Sefarad kökenli Amerikan şarkiyatçısı idi, Meiji döneminde Japonya’ya gitti ve yerlilere karıştı. Dillerini öğrendi, Japon kültürüne sevdalandı ve geleneksel Japon tiyatrosu No’yu -Japon Sumud’unun timsalini- yok olmaktan kurtardı. Onun eseri başka bir Sumud insanına, Ezra Pound’a ilham kaynağı oldu.

Bizim için de yol bu: Yerli olacağız, Akış’ı terk edip yeni Sumud’a katılmak için ülkenin âdet ve geleneklerini öğreneceğiz, kurallarını takip edeceğiz, insanlarını seveceğiz, kiliselerine gireceğiz, onların rehberliğini kabul edeceğiz, dillerini konuşacağız, Akış’ın Gururunu terk edip Sumud fikrini seveceğiz. Kendi cemaat kilisemde, ekmek-şarap ayini için oluşturulmuş o sırada, küçük kara bir kızın arkasında dururken aklımdan işte bunlar geçti.

Israel Shamir
23 Ağustos 2003
Kaynak

07 Şubat 2016

, ,

Filistin’den İspanya İç Savaşı’na

Filistin’den İspanya İç Savaşı’na:

Arapların Tarihine Dair Yeni Bir Okuma Öneren Bir Belgesel


“Ben bir Arap gönüllüyüm. Özgürlüğü savunmak için Madrid’de kurulan cepheye geldim, Şam’ı savunmak için Guadalajara’ya, Kudüs’ü savunmak için Kordoba’ya, Bağdat’ı savunmak için Toledo’ya, Kahire’yi savunmak için Kadiz’e, Titvan için Burgos’a geldim.”

Necati Sıtkı’nın kızı okuyor bu satırları. Necati Sıtkı, eski Filistin Komünist Partisi genel sekreteri. Arapça kaleme alınmış olan babasının hatıratı, bizlere onun bir gönüllü olarak İspanya İç Savaşı’nda (1936-1939) yer aldığından bahsediyor. Sıtkı, General Francisco Franco’ya ve faşist güçlerine karşı Cumhuriyetçilerin safında savaşmak için Irak, Fas, Lübnan, Filistin, Mısır ve Cezayir’den gelen binlerce uluslararası gönüllüden biri.

Yazının başında geçen cümleler, Çok Uzaklardan Geliyorsun isimli belgesel filmin fragmanında geçiyor. Filmin yönetmeni, Mısırlı Emel Ramsis. Çektiği filmler arasında Yalnızca Düşler (2005), Hayat (2008), Yasak (2011) ve Kelebeğin İzi (2014) gibi filmler var.

Çok Uzaklardan Geliyorsun, Sıtkı’nın hikâyesi üzerinden pek bilinmeyen bir tarihe ışık tutuyor. Sıtkı, sosyal adalet ve demokrasi için mücadelenin evrenselliğine inanan diğer Arap yoldaşları ile birlikte İspanya İç Savaşı’na katılıyor. İtalyan yoldaşları ile mücadeledeki yerini alıyor. Savaş süresince bu Arap gönüllülerin bir kısmı ölüyor. Diğerleri ortadan kayboluyor, bazıları da savaş sonrasında ülkelerine geri dönüyorlar.

Yapımcılığını Necati Sönmez’in üstlendiği, Beyrut’ta bulunan Screen Institute tarafından desteklenen film tamamlandı. Filmi kısa sürede tamamlama gayreti dâhilinde Ramsis Indiegogo üzerinden bir kampanya başlattı. Böylelikle filmin bütçesinde eksik kalan kısmın tamamlanması ve 2016’da post-prodüksiyon aşamasına geçilmesi umuluyor.


Bir Hikâye Bulmak

2004’te Madrid’de sinema okurken Ramsis, İspanya İç Savaşı’na katılan Araplara dair “Arap Davasıyla Dayanışma Komitesi”ne ait İspanyolca bir dergide bir makaleye rast geliyor.

Ramsis’in ifadesiyle,

“Bu büyük bir keşifti, zira İspanyollar bile İspanya İç Savaşı’nda savaşmak için Arapların gönüllü olduğunu bilmiyorlardı”.

Esasında Arapların savaşa uluslararası gönüllüler olarak katılımı örtbas edilmiş bir gerçeklik. Arapların bu savaştaki rolleri ile ilgili bilgilerimiz, Cumhuriyetçilere Karşı Franco güçleri safında savaşmak için (o dönem İspanya’nın sömürgesi olan) Fas’tan İspanya’ya getirilen Faslı askerlerle sınırlı.

Açığa çıkartılması gereken bir hikâye olduğu umuduyla Ramsis, bu dergideki makalenin yazarının peşine düşüyor. İsmi Salvador Bufaroll’dur. Yazar, Ramsis’e Arapların iç savaşa katıldığı gerçeğini Moskova’da araştırma yaparken keşfettiğini söylüyor.

Ramsis yazarla tanışmasını şu şekilde anlatıyor:

“Araştırması esnasında bulduğu isimlere mektuplar gönderdiğinden, cevap bekleyip durduğundan, bu sayede söz konusu isimlerin gerçek karakterler olup olmadığını kontrol ettiğinden bahsetti. Ben de ona konuyu araştırmak istediğimi söyledim, o da elindeki tüm belgeleri bana verdi.”

2004’te Bufaroll’a tanışıyor. 2007’ye dek konuya dair tarih araştırmaları içine dalıyor. Bu konuda Granada’daki Fundación Euroárabe’ın (Avrupa Arapları Vakfı) büyük desteğini görüyor. Vakıf, Ramsis’e araştırma yapacağı bir yer ayarlıyor.

Bu üç yıllık süre zarfında Ramsis, “İspanya İç Savaşı ile ilgili birçok çalışmayı okur, ilgili tarihsel momente dair bilgi sahibi olan başka insanlarla tanışıyor.” Savaşla bağlantılı bir Arap aile bulmaya gayret ediyor. Sosyal adalet ve politik özgürlükle ilgili arzularını o aileye dair portre içerisine yerleştirmeye çalışıyor.

“İspanya İç Savaşı ile ilgili bir belgesel çekmekle belgeseli üzerine kuracağınız özel bir insan hikâyesi bulmak arasında belirli bir fark vardır. Bu sebeple elde kimi tarihsel bilgiler mevcut ise de ben bu savaş esnasında yaşamış Arapları bulmaya ve onlarla ilgili bir şeyler kaleme almaya çalıştım.”

2007’de Madrid’de iken Ramsis, Necati Sıtkı’nın hatıratının İspanyolca çevirisine denk geldiğinde o aradığı hikâyeyi de bulmuş olur. 1936’da İspanya’ya gelen Filistinli komünist Necati Sıtkı, Franco’ya karşı gönüllü olarak savaşmış bir isimdir. Profesör Nieves Paradela tarafından tercüme edilen kitapta Sıtkı, kırk yıllık sessizliğin ardından, savaştaki gönüllü faaliyetlerinden bahsetmektedir.

Ramsis, derhal Paradela ile temas kurar. Paradela, Sıtkı’nın iki kızından biriyle temas hâlinde olduğunu söyler. Böylelikle Ramsis, Sıtkı’nın aile üyelerinden bir kısmının hâlen hayatta olduğunu, onlarla temas kurabileceğini öğrenir. Bu, iç savaşa katılan Arap erkeklerin aileleri için pek geçerli olmayan bir imkândır.

Kısa bir süre sonra Ramsis, Sıtkı’nın küçük kızı ile tanışmak için Yunanistan’a gider. Orada Sıtkı ailesinin tüm hikâyesini öğrenir. 2015’te Ramsis, Moskova’ya giderek orada Sıtkı’nın büyük kızı Devlet ile tanışır.

“Sıtkı’nın Devlet’i nasıl kaybettiğini biliyorum. Devlet, İspanya İç Savaşı başlamazdan üç yıl önce dünyaya gelmiş. Kızı yirmi beş yıl boyunca Moskova’da yaşamış. Ailesinden ayrı kalmış. Ancak onlarca yıl sonra tüm aile Beyrut’ta bir araya gelebilmiş.”

Sıtkı ailesi, İspanya İç Savaşı, 1948 Nekbe, Lübnan İç Savaşı, II. Dünya Savaşı gibi modern tarihin önemli momentlerine tanıklık eder. Devlet, II. Dünya Savaşı esnasında Rusya’dadır. Ramsis’e göre tek başına Devlet’in hikâyesi bile bu ailenin bölgemizin tüm tarihini kapsadığının bir delili gibidir.


Özcü Arap Okumalarını Yeniden Aşmak

Ama Arapları Avrupa’nın demokrasi mücadelesinde yer aldığını göstermek suretiyle Çok Uzaklardan Geliyorsun isimli bu film de mevcut tarihyazımına dair tartışmayı dışavurmakta ve aynı zamanda yirminci yüzyılın politik Araplarının toplumsal mücadelenin evrenselliğine nasıl inandıklarını göstermektedir.

“İspanya İç Savaşı, bir yandan faşizmle demokrasi arasındaki açık mücadeleyi ortaya koymaktadır. Faşizm-demokrasi ikiliğini modern tarihte bu savaş kadar çırılçıplak sergileyen, dışavuran başka bir savaş yoktur.”

Kahire Uluslararası Kadın Filmleri Festivali direktörü ve kurucusu olan Ramsis bu cümleleri kuruyor ve sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Kaderlerinin ortak olduğuna inanan, mücadeleyi sınırları ve milliyetleri aşan bir üslup dairesinde ele alan binlerce uluslararası gönüllü İspanya’ya gitti. Onlar, demokrasi mücadelesi İspanya’da muzaffer olduğu vakit bu mücadelenin tüm diğer Avrupa ülkelerinde de benzer kazanımların elde edilmesini sağlayacağına inanıyorlardı.”

Anlatılan hikâye, Arapların politik açıdan faal olamayan, mücadele içerisine giremeyen varlıklar olduğunu söyleyen, uzun süredir dillendirilen klişeye bir reddiye sunuyor.

Ramsis’in tespitiyle,

“Arapların İspanya İç Savaşı’na katıldığı gerçeği, Araplar olarak bizlerin Avrupa’nın modern tarihinde ortaya çıkan önemli politik hareketlerde hayatî bir rol oynadığımızı, bu rolün aynı zamanda otuzlar ve kırklar boyunca yürüttüğümüz politik faaliyetin bir dışavurumu olduğunu göstermektedir. Bu politik faaliyet dâhilinde belirli meselelerle ilgilenmiş, sömürgecilik karşıtı mücadele içerisine girmişiz, üstelik bu mücadele sosyal adalet ve demokrasiyi savunan birçok solcu parti ve hareketi içermiş.

Örneğin Cumhuriyetçilerin safında savaşmak için İspanya’ya gitmesine karşın Necati Sıtkı, Cumhuriyetçilerin mücadelesinin önemli bir unsurdan mahrum olduğunu düşünüyor, zira bu hareket, Fas’ın sömürge olmaktan çıkartılması gerekliliğini sosyal adalet mücadelesinin nihai başarısına doğru atılması gereken bir adım olarak görmüyor.”

Sıtkı ve yoldaşları ise politik bilinçleriyle sömürge olmaktan çıkma çabalarıyla Avrupa’da faşizmin ezilmesi mücadelesi arasındaki ilişkiyi görüyorlar. Bu aşamada Araplarda bugün varolan Sünni-Şii ayrışması veya mezhepçilikle ilgili yaklaşımlara itiraz ediyorlar ve Arap dünyasının “diğer ülkelerdeki sosyal adaleti ve demokrasiyi savunan güçlü politik partiler ve hareketlere asla ev sahipliği yapmadığına dair yanlış kavrayışı bir kez daha aşıyorlar.”

Bunun dışında film, sınırların mültecilere karşı birer duvara dönüştüğü bugünün aksine, otuzlarda ve kırklarda nasıl dayanışmaya ait bir sembol hâline geldiğini ortaya koyuyor.

Ramsis’in ifadesiyle,

“İspanya’da Araplara Nazizmden kaçan Almanlar, Mussolini’den kaçan İtalyanlar katılmışlar. Her iki grup da İspanya İç Savaşı’nı politik mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüş.

Oysa bugün sınırların Doğu’ya bakan yüzü açık, Batı’ya bakan yüz ise kapalı. Mülteciler veya yasadışı göçmenler Avrupa sınırlarında hiç istenmiyorlar.”

Ramsis’e göre,

“örneğin Suriyeli mülteciler sorunu Türkiye, Lübnan ve diğer ülkelerde mülteciler için nasıl kota konulacağına dair endişelerle birlikte hızla politikleşti. Mültecilik, dilencilik gibi bir şey olarak görülüyor. Bu çelişkiyi içeren tarihsel bağlamı, kimi Batılı ülkelerin günümüzde yaşanan mülteci akınlarına sebep olan bu savaşların başlatılmasında nasıl roller oynadıklarını kimse incelemek istemiyor.”

2004’te başlayan çalışmasıyla film projesi, belirli kişilerin gayretleri sonucu tamamlanmak üzere. Bu kişilerden biri Ramsis, diğeri de kocası. Ama Ramsis’in ifadesiyle, “hiçbir filmin sinema perdesine bu türden bireysel gayretlerle taşınabilmesi mümkün değil.”

Ramsis, prodüksiyon için bağış almak istemiş. Beyrut Sinema Enstitüsü’nden destek almış. Ama hâlâ başka bağışlar ve yardımlar almak için uğraşıyor.

“Mesele, bugünkü sinema piyasasının hâkim görüş ve yaklaşımları tercih ediyor olması. Filmler, Araplara dair klişelere oynamak, onları mülteci veya terörist olarak göstermek zorunda. Arapların farklı bir yoldan sergilenmesi için hiçbir alan tanımıyorlar. Çok Uzaklardan Geliyorsun isimli bu film, Arapların bu şekilde mağdur göstermekle hiç ilgilenmiyor, bu sebeple sinema fonları aktaran çevreler için bu yaklaşım yetersiz kabul ediliyor.”

Filmin çekimleri hâlen Lübnan, Moskova ve İspanya’da devam ediyor. Film ekibi kısa süre önce Indiegogo üzerinden bir kampanya başlattı. Ramsis’in ifadesiyle “bu kampanya, mevcut film piyasasına ve onun hâkim sinema anlayışı konusunda gösterdiği takıntılı yaklaşıma karşı açtığımız savaşın bir dışavurumu.”

“Kampanyamıza katkı sunan insanlar, bu savaşı sürdürmemiz konusunda bize katkı sunmuş oluyorlar. Bu savaş kolektif hafızamızın ve tarihimizle ilgili olarak cereyan eden daha büyük bir savaşın parçası.”

Nurhan Tevfik
4 Şubat 2016
Kaynak

Necati Sıtkı Biyografisi

 
,

Siyahî Bolşevik

“Amerikan komünizmi tarihindeki Afrikalı-Amerikalı isimler arasında hiç kimse,
Harry Haywood’un bıraktığı etkiden daha önemli bir etki yaratmamıştır.
”

[Amerikan Solu Ansiklopedisi]


Harry Haywood (6 Şubat 1898 – 4 Ocak 1985) ABD Komünist Partisi üyesidir. 1927-1938 arası dönemde partinin merkez komitesinde, 1931-1938 arası dönemde ise politbüroda çalışmıştır. Komünist Parti revizyonizme dümen kırdıktan sonra Haywood, Yeni Komünist Hareket’in kuruluşuna katkı sunmuştur. Haywood, Afrikalı-Amerikalıların kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu ve bağımsızlık hakkını da saklı tuttuğu Güney’deki siyah kuşak bölgesinde mazlum bir millet teşkil ettiklerine dair teoriyi geliştirmiştir.

Harry Haywood, parti içerisinde bir süre Afrikalı-Amerikalı milli hareketi dâhilinde yürütülen çalışmalara öncülük eder. Bu çalışma dâhilnde KP’ye bağlı Siyah Komisyonu’nun başkanlığını ve Siyah Hakları Mücadele Birliği’nin genel sekreterliğini yapar. Bu dönemde Ortakçı Birliği’nin ve Scottsboro savunmasının örgütlenmesinde rol oynar. Sovyetler Birliği’nde dört buçuk yıl geçirir. Burada 1928 ve 1930 tarihinde Komintern’in Afrikalı-Amerikalıların Millet Meselesi Kararları’nın yazılmasına katkıda bulunur. İspanya İç Savaşı süresince uluslararası tugaylarda yer alır.

ABDKP, ellilerin sonunda revizyonist bir parti hâline gelince Harry Haywood yüzünü Çin Devrimi’ne çevirir. Altmışlarda ve yetmişlerde faal olan Yeni Komünist Hareket’in lideri olur. Geçici örgütlenme komitesinin kurucusu, Ekim Birliği/ Komünist Parti (Marksist-Leninist)’in lideridir.

Kitapları arasında Siyahların Kurtuluşu (1948), Siyah Meselesinde Devrimci Bir Konum (1958) ve Siyahî Bolşevik: Bir Afrikalı-Amerikalı Komünistin Otobiyografisi (1978) bulunmaktadır. Harry Haywood’un Marksist-Leninist teorik çalışmaları, sadece Siyah Kuşak’taki Afrikalı-Amerikalı Milleti’ne dair analizlerin derinleştirilmesine katkı yapmakla kalmaz, aynı zamanda Güneybatı’daki Meksika asıllı Amerikalılara ilişkin çalışmaların da üzerine inşa edileceği temeli teşkil eder.

Marxist-Leninist
Kaynak

05 Şubat 2016

Avrupa Cesetler ve Yağma Üzerine Kuruludur


Dostlar, yoldaşlar, İtalya Parlamentosu Temsilciler Meclisi’nde bulunmak benim için büyük bir onurdur.

* * *

Bir yıl önce arabamla Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ne gidiyor, oradaki mülteci kamplarının durumunu görüntülüyordum. Kış yüzünü göstermişti ve Lübnan-Suriye sınırındaki dağlar karla kaplıydı. Hava soğuk, çok soğuktu.

Baalbek’ten ayrıldıktan yirmi dakika sonra oldukça mütevazı, geçici bir mülteci kampına rastlandım, kuş uçmaz kervan geçmez bu yerde kamp neredeyse yola taşmıştı.

Durdum. Tercümanımla birlikte kampın içine doğru yürüdük, birçok insanla sohbet etme imkânı bulduk.

Durum iç karartıcıydı. Çocuklar açtı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği veya Lübnan hükümeti üzerinden o dönemde çoğu çökmüş bulunan okullara kaydolma imkânı da bulamıyorlardı. Göçmenler için basılmış birçok elektronik yiyecek kartı çalışmıyordu. Kimseye çalışma izni verilmiyor, uygun evraklar edinilmediği takdirde yereldeki sosyal hizmetlerden istifade edilemiyordu. Hâsılı, yaşanan tam bir felaketti.

Söz konusu bölgede bana kimi Suriyeli mültecilerin açlıktan öldükleri söylendi.

Bahsini ettiğim yer Bekaa Vadisi, yola çıkmak için zor bir yerdi, antik geleneklerle, kabilelerle, çetelerle ve uyuşturucu işiyle tıka basa bir yerdi. Mültecilerden hep başları öne eğik yürümeleri isteniyordu mesela.

Oradan ayrılmadan önce iki küçük kız, iki kız kardeş geldi yanıma. İkisinin de karnı şişti, yetersiz beslenmeden muzdaripti. İkisinin de elbisesi yırtık pırtıktı. Her ikisi de yoksul görünüyordu.

Kamerayı yüzlerine çevirdiğimde şaşırdılar, gülümsediler, dillerini gösterip gülümsediler.

Ülkeleri virane, gelecekleri belirsizdi.

Ama dağların ortasında bu iki küçük kız hayata ait her bir detaya can veriyor gibiydi. Ne kadar masumlardı! Nasıl da umutlulardı! Savaşlarda bile her yerde insan gene insan, çocuk gene çocuktu.

Maalesef onlardan çokça gördüm. Çokça savaşa tanıklık ettim. NATO, İmparatorluk, ABD ve Avrupa eliyle icra edilen çokça barbarlığı gördü bu gözler.

Sonra Fransa’nın Calais, Yunanistan’ın Kos adasında çalışırken aklıma hep bu iki kız düştü.

Batı (ya da NATO ya da siz ne derseniz o, hepimiz bu kelimenin ne anlama geldiğini biliyoruz!) tüm Ortadoğu’yu o alaycı üslubuyla istikrarsızlaştırıp yok etti. Dünyanın tüm kıtalarında yaşandığı üzere muhteşem kültürleri mahvetti, elini attığı her yeri yağmaladı, gururlu insanları birer köleye çevirdi. Libya ya da Irak artık yok! Tüm Ortadoğu’da çalışmış biri olarak bu benim tanıklığımdır.

Sonra Batı altın kaplı sığınağına kapattı kendisini, ganimetlerini yavaşça ve iğrenç bir biçimde mideye indirdi!

Avrupa’nın “kabul edemem” dediği mülteci sayısı kaç? 1 milyon mu? O ufak tefek Lübnan’da 2 milyon mülteci var. Tüm bu yükle zor da olsa başa çıkıyor!

Üstelik Suriye, Libya, Afganistan ya da Irak’ı yok eden Lübnan değil.

Tüm o insanlar neler hissediyor, biliyor musunuz? Kendilerini bir çetenin karısına gözleri önünde tecavüz edilmiş adam gibi, kocası katledilen eş gibi, güzel evi yağmalanmış biri gibi hissediyorlar. Şimdi bu kadın enkazın altında açlıktan ölen çocuklarını kurtarmak için Avrupa’ya, o hayatını mahveden tecavüzcülerin ve hırsızların yanına gelip sığınılacak bir yer, bir dilim ekmek istemek zorunda. Oysa o Avrupa o kadının yüzüne tükürüyor! Ona diyorlar ki “Burada çok insan var, sana ve senin gibilere barınacak bir yer vermemiz zor! Ey kadın, sen buraya bizim sırtımızdan geçinmek için geldin. Bizim hilafımıza daha iyi bir hayat yaşamak için buradasın!”

Tüm o sözler dışarıdan bu şekilde işitiliyor. Benim gördüğüm budur.

Bu yaşananlar midemi bulandırıyor. Artık vakit yok… Bu çılgınlığa bir son vermek için birilerinin gece gündüz çalışması gerek.

Avrupa’yı da içerecek biçimde tüm Batı’nın kalbi işlediği o suçlardan ötürü iyice katılaşmış, tövbe etmesine gerek olmayan, herkesle alay eden bir mertebeye yükselmiş sanıyor kendisini.

Hiçbir şeyi görmeye cüreti olmadığı için kör kalmak onun kaderi sanki!

* * *

Artık Avrupa’da sol diye bir şey yok. Küba ve diğer devrimci ülkelerde anladığımız soldur kastım.

Bize göre gerçek sol enternasyonalizmdir, dayanışmadır!

Gerçek sol küreseldir, eşitlikçidir, insanların deri renklerine bakmaz.

Avrupa’daki sözde sol sadece kendi yurttaşlarının aldığı sosyal yardımlarla ilgileniyor. Tüm o fonların nereden geldiğini zerre umursamıyor.

Fransız, Yunan, İspanyol veya İtalyan çiftçiler sübvansiyonlarını ve yan ödemelerini aldıkları sürece Afrika veya Asya’daki tarım mahvolmuş, kimin umurunda. Bir şeyler üretsin ya da üretmesin, daha önemli olan Avrupalı çiftçilerin en son model BMW’larını sürmeleri zaten.

Senegal gibi ülkelerde ve diğer Fransız sömürgelerinde uygulamaya sokulmuş tuhaf kavramlara tanık oldum: devletin yoğun bir biçimde sübvanse ettiği Fransız gıda ürünleri Batı Afrika’yı istila etmiş, süpermarketler açılmış, yereldeki üretim çökmüş. Sonrasında da fiyatlar Paris’teki fiyatların iki-üç katına çıkmış. Böylelikle Fransa’daki bir insanın gelirinin yüzde onunu alan Senegalliler Monoprix’te satılan yoğurda üç kat para ödemek zorunda kalmış.

35 saatlik haftalık çalışma için ücretleri kimler ödüyor? Avrupa Birliği’nde sosyalleştirilmiş tıbbi hizmetler ve ücretsiz eğitimin parasını kim veriyor? Avrupalıların vermediği kesin! Fonların büyük bir kısmı sömürgelerden, Batı’nın akla hayale sığmayacak biçimde yağmaladığı o dünyadan geliyor.

Orada hâlâ sömürgecilik ve emperyalizm var, o sadece sıklıkla form değiştiriyor, beyaz olmayan ülkelerdeki halkların sırtındaki yük hâlâ aynı.

Bugün Kongo’da bulunan Belçika Kralı II. Leopold ve yardakçıları yirminci yüzyılın başında on milyon insanı katlettiler. 1995’den bugüne kadar Batı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ni Ruanda, Uganda ve Kenya gibi Afrika’daki en yakın müttefiklerini kullanarak hiç acımadan yağmalamaya devam etti. Sadece yirmi yıl içerisinde yedi ilâ on milyon insan öldü. Bunlar öyle şişirilmiş rakamlar da değil. Birleşmiş Milletler ve raporlarından alınan rakamlar. Bunlardan biri de “Haritalandırma Raporu” adını taşıyor. Tüm sebep olduğu dehşetle birlikte Batı (cep telefonlarında kullanılan) koltan, uranyum ve diğer stratejik materyallere ulaşabiliyor. Ruanda Hamlesi isimli belgesel filmimde tüm kanıtları aktardım.

Avrupalılar o sosyal yardımlarına, uzun tatillerine ve sosyal hizmetlerine tüm o mahvedilen hayatlar ve ülkeler sayesinde kavuşabiliyor.

Napolili İtalyan yönetmen dostumla bu meseleyi tartışırken o beni tersleyerek “Çinliler gibi olmak istemiyoruz. Onlar gibi çok çalışmak niyetinde değiliz!” demişti.

Ben de şu cevabı vermiştim: “O zaman ayağınızı yorganınıza göre uzatın! Şirketlerinizin ve hükümetlerinizin on milyonlarca insanı katletmesine izin vermeyin ki o şirketler aşırı kârlar elde edemesin ve yurttaşlar da oldukça yüksek yardımlara kavuşmasın.”

Kısa süre önce Tayland’da işsizlik maaşlarıyla Güneydoğu Asya’da tatile çıkanlara gülen işsiz İspanyollardan oluşan bir grubun sohbetine kulak misafiri olmuştum.

Batı’ya bağımlı olan, işini kaybetmenin idam cezası ile eşanlamlı olduğu birçok ülke biliyorum. Bizden İspanyollara, İtalyanlara ve Yunanlılara üzülmemiz isteniyor. Bizden onları birer mağdur olarak görmemiz bekleniyor.

* * *

Üzgünüm ama söylemem gerek: sadece ABD değil Avrupa da o keyifli hâli dâhilinde dünyada oynadığı rol, verdiği zarar, tüm gezegene yaydığı dehşet hâli konusunda alabildiğine cahil.

Son dört yıldır dünyayı karış karış geziyorum, Batı’nın sömürgeci, yeni-sömürgeci ve emperyalist mirasını ayrıca mevcut yeni-sömürgeci barbarlıkları resmeden kanıtları ve tanıklıkları topluyorum. Bu tespit şoke edici ama gerçek. Kitap 840 sayfa ve ismi Exposing Lies Of The Empire [“İmparatorluğun Yalanlarını İfşa Etmek”]. Umarım bir gün İtalyancaya da çevrilir!

Kitap coşkuyla karşılandı. Bu kalın kitap çalışmanın sonu değil. Şimdi ikinci cildi hazırlıyorum. İçeriği daha kapsamlı. Gezegenimiz üzerinde yaşayan insanlara karşı Batı’nın işlediği suçları, gerçekleştirdiği soykırımları, holokostları yazıyorum.

Her şey onlarla bağlantılı! Tüm dünya bu eylemleri dayanak alarak düzenleniyor.

On Western Terrorism – From Hiroshima to Drone Warfare [“Batı Terörizmine Dair: Hiroşima’dan İHA Savaşına”] isimli kitabımızı dostum Noam Chomsky ile birlikte kaleme almıştık. O kitap üzerinden, Chomsky son yüzyıllarda Avrupalılar dünyaya neler yaptıklarının gerçekten farkındalar mı sorusunu yöneltmişti.

(Bir kenar notu düşmek gerekirse, bu kitap İtalyancaya Terrorismo Occidentale adıyla tercüme edildi.)

Ben de Noam’a şu cevabı vermiştim: “Kesinlikle farkında değiller!”

Burada bir kez daha tekrar ediyorum: Avrupalıların büyük bir bölümü farkında değil! Onlar opera binalarının, hastanelerinin, müzelerinin, parklarının, mesire yerlerinin Latin Amerika’dan ve onun kesik damarlarından Asya ve Afrika’ya dek, her şeyi çalınan insanların cesetleri üzerine inşa edildiği gerçeğini kabul etmek, görmek istemiyorlar. Kölelik, akla hayale sığmaz imha kampanyaları, upuzun bir dehşet eylemi listesi, Avrupa’nın sicili budur!

Noam ile tartışmamıza başlamadan önce üst düzey birkaç istatistikçiyle biraz vakit geçirdim. Elde ettiğimiz sonuç tüyler ürperticiydi: Batı doğrudan veya dolaylı olarak Hiroşima’daki atom bombasından bu muhabbeti gerçekleştirdiğimiz 2012 yılına dek uzanan süre zarfında kırk ilâ elli milyon insan katletmiş.

Tüm tarih boyunca tüm dünya genelinde doğrudan veya dolaylı olarak Avrupalı imparatorluklar eliyle katledilen insanların sayısı ancak yüz milyonlarla ölçülebiliyor. Bir istatistikçi dostumun kanaatine göre toplam rakam bir milyarı aşıyor.

* * *

Kısa süre önce Pekin’deki Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nde ve Rus felsefecilerle Rus Bilim Akademisi’nin bir dizi üyesi tarafından davet edildiğim Moskova’da konuşma fırsatı buldum. Buralarda “Avrupa’da ücretsiz sağlık hizmetleri ve ücretsiz eğitime karşı olduğumu” söyledim.

Bana neden diye sordular. Ben de şu izahatı verdim: tüm dünyada her şeyi çalınan, hayatları mahvedilen insanların maliyeti öyle yüksek ki kimsenin bu maliyeti karşılaması mümkün değil.

Sözlerime şu şekilde devam ettim:

“Tüm dünya genelinde sağlık hizmetlerinin, eğitimin ücretsiz olmasını, temel sosyal yardımların herkese verilmesini savunuyorum. Küba’da ifade edildiği biçimiyle, “ya herkes dans eder ya da kimse!”

Küba, Çin, Venezuela, Bolivya, Güney Afrika veya Ekvador gibi dünyayı yağmalamayan ülkelerde sağlığın ve eğitimin ücretsiz olmasını, sosyal yardımların dağıtılmasını hoş görebilir, destekleyebilirim.

* * *

Bugün Batı dünyanın neredeyse tamamını yıkıma uğratmanın sorumluluğunu kabullenmemekle kalmıyor ayrıca insanların dikkatlerini başka yöne çekmek için her türden propaganda taktiğini ve sis perdesini kullanıyor. Etrafa nihilist ekonomi kavramları, propaganda ve apaçık yalanlar saçıyor.

Batı eğitimi silâh gibi kullanıyor, soydukları ve kontrol ettikleri ülkelerdeki elitlerin çocuklarına burslar veriyor. Beyinleri yıkandıktan sonra bu çocuklar ülkelerine dönüp kendi ülkelerini ABD ve Avrupa adına ülkelerinin ırzına geçiyorlar.

Bu fasit daire bu şekilde varlığını sürdürüyor!

Çokça tuhaf durumla karşılaştım. Örneğin Hollanda tatilinden dönen üst sınıfa mensup Endonezyalı bir aile Endonezya’dakilerle kıyaslayarak, Hollanda’daki tiyatro binalarının, müzelerin ve kamusal alanların ne kadar harika olduğuna dair uzun bir tirada girişti.

Elbette harikalar! Hepsi de Hollanda’nın Endonezya’dan yüzlerce yıl yağmaladıkları sayesinde inşa edildi. Altın kaplı, o cesetler üzerinde yükselen İspanyol katedralleri de öyle.

Noam Chomsky’nin sık sık ifade ettiği üzere: “Tüm bu olan biteni gerçekliği ile görmemek mükemmel bir disiplini gerekli kılıyor.”

* * *

Batı İmparatorluğu’nun uyguladığı zorbalığın eşi benzeri yok. Ondaki iyiliğe inanmayan hâl çok derin!

Müslüman ülkelerde “terörist” denilenlere bir bakın, hepsi de Batılı hükümetlerin ve medyanın gözlerimizin önünde sallayıp durdukları birer bostan korkuluğu!

İslam kültürü alabildiğine sosyalisttir ve toplumsal olana meyyaldir. II. Dünya Savaşı sonrası Mısır, İran ve Endonezya gibi birçok önemli Müslüman ülkeyi seküler, sosyalist, devrimci ve Batı karşıtı hükümetler yönettiler.

Yirmi yıl içerisinde Batı bunların hepsini devirip yerlerine faşist rejimler tesis etti.

Sonra mücahidleri icat edip Sovyetler Birliği’ne son vermek için Afganistan’a sürdü.

Komünizm denilen düşmanın yerine bir şey koymak ihtiyacı hâsıl olunca El-Kaide, Nusra ve IŞİD gibi örgütleri silâhlandırdı, eğitti ve yetiştirdi.

Bu hamle iki önemli hedefe hizmet etti: astronomik ordu ve istihbarat bütçeleri için kılıf bulmaya ve Batı/Hristiyan medeniyetini “kültürel açıdan üstün” gösterip, “birer canavar olan Arap teröristler”le savaşmaya.

Elbette Avrupa ve Kuzey Amerika’daki halkların ekseriyetinin beyinleri yıkanmış durumda, fikren kendilerini üstün görüyorlar, oysa aklen ve ahlâken ölü, Makyavellici bir üslupla tek ayak üzerinde dönüp duranları hiç mi hiç görmüyor.

Avrupa’daki kamuoyu için ırkçı inançlara ve korumacılığa bağlanıp kalmak için çokça “iyi sebep” var. Milyonlarca kafanın kendisini kuma gömmesi için daha iyi sebepler öne sürmek mümkün!

Olan bu zaten.

* * *

Bugün buradayım, İtalya’dayım, ABD’yi, İsrail’i, diğer sömürgeleri ve Batı’nın vekil devletlerini tartışmak niyetinde değilim. Bir daha davet ederseniz bu tartışmayı o vakit yaparız.

Avrupa hakkında konuştum.

Lübnan’da tanıştığım iki Suriyeli kızdan bahsettim.

Onların o hâlde olmasında sizin de sorumluluğunuz var ey İtalya! Dünyanın geri kalanı ülkelerini viraneye çevirdiği için yetersiz beslenmeden muzdaripler. Çünkü sizin ülkeniz NATO üyesi, çünkü NATO açıktan mafyavari davranışlar içerisinde olan faşist bir çete gibi davranıyor.

Yüreğinizi biliyorum!

Sizin, Fellini, de Sica, Rossellini, Antonioni ve diğerlerinin filmleriyle büyüdüm. Şiirinize ve müziğinize büyük bir hayranlık duyuyorum. Onlar eserlerim ve dünyayı görme biçimim üzerinde muazzam bir etkiye sahip.

Ama yüreğiniz sadece kendi insanınız için atıyor. Bu enternasyonalist bir yürek değil. Tüm insanların eşit olduğuna inanmıyor.

Buraya bunu söylemeye geldim, zira bunları söylemeye kimsenin yüreği yetmiyor.

Buraya geldim çünkü ülkenizi hâlâ umursuyorum.

Ama kararlı bir sosyalist realist olarak ben şu an için İtalya’yı “olduğu hâliyle” değil, “olabileceği, olması gerektiği hâl” itibarıyla önemsiyorum.

Teşekkür ederim!

Andre Vltchek
5 Şubat 2016
Kaynak

, ,

Haiti’nin 2016 Seçim Krizi Ardındaki Tarih ve Sınıf Mücadelesi


Bir keresinde Karl Marx, “tarih kendisini tekrar eder, ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak.” demişti.

Bugün Haiti’de Cumhurbaşkanı Michel Martelly’nin yaşadığı son günleri kuşatan sınıf dinamiğini incelerken akla bu söz geliyor. Bundan otuz yıl önce Jean-Claude “Çocuk Doktoru” Duvalier’in diktatörlüğü çözülürken de benzer bir süreç yaşanmıştı.

1986 Haiti’sini 2016 Haiti’si ile kıyaslarken ulusun sınıfsal yapısını anlamak gerekiyor.

Kısa Bir Tarihçe

Haiti’nin 1804’te kurulmasından hemen sonra iki yönetici sınıf ortaya çıktı. İlki, sermayesini yabancıların imal ettiği malların ihracatına ve şeker, kahve ve kakao gibi tarım ürünlerinin ihracatına yatıran, onu bu alanlarda yeniden üreten komprador burjuvaziydi. Diğer yönetici grup arazileri elinde bulunduran, kiraya veren veya kontrol eden büyük toprak sahipleri ya da grandonlardı. Yarı feodal yapı dâhilinde dè mwatye (iki yarım) olarak bilinen marabalar mahsullerinin büyük bir kısmını grandonlara veriyordu.

Haiti’nin darbelerle geçen tarihi, bu iki hasım yönetici grup arasında devlet iktidarını, dolayısıyla ekonomik avantajı elde etmek için yaşanan mücadelenin dışavurumudur.

1915’te ABD donanması ülkeyi işgal etti. Bu işgal 1934 yılına dek sürdü. ABD hem ırkçı hem de ekonomik sebeplerle derileri daha açık renkte olduğu için komprador burjuvaziye arka çıktı.

Zorba, eli kanlı, ırkçı ABD rejimine ilk tepki grandonlara dayanan Cumhurbaşkanı Dumarsais Estimé’nin 1946’da ortaya çıkışıdır. Dumarsais Estimé’i General Magloire 1950’de darbe yaparak devirdi. Darbe burjuvazi adına yapılmıştı. Magloire’nin yozlaşmış rejimi 1957’de Dr. François “Doktor Baba” Duvalier’in seçilmesi ile sona erdi. Duvalier Estimé’in Sağlık ve Çalışma Bakanı’ydı ve grandonları destekliyordu.

Burjuvazinin ve (rejimden rahatsız olmasına rağmen onu bir biçimde tolere eden) Washington’ın saldırılarına ve politik baskılarına direnmek amacıyla Duvalier resmi planda Ulusal Güvenlik Gönüllüleri, gayriresmi düzlemde Tonton Macoutes (Çuvallı Amca) olarak bilinen baskıcı ve paramiliter bir güç oluşturdu. Duvalier’in bu birlikleri on binlerce Haitiliyi öldürdü. Katliamlar çoğunlukla “komünizmle mücadele” ve komşu Küba’dan komünizmin yayılmasına karşı koyma adına gerçekleştiriliyordu.

Doktor Baba 1971’de öldü. Yerine oğlu Jean-Claude geçti. Ama Çocuk Doktoru Haiti burjuvazisinin çocuklarıyla okula gitmiş birisiydi, bu nedenle rejim melez bir hâl aldı. Yarısına generaller ve Doktor Baba’nın “dinazorlar” olarak bilinen güçlü adamları diğer yarısına da ya Jean-Claude’un okuldan arkadaşları ya da Washington’ın önerdiği reformcu isimlerden müteşekkil burjuva teknokratlar hâkimdi. Teknokratlar yabancı yatırımını ve kapitalist kalkınmayı destekledi. Doktor Baba’dan sonra Haiti içlerine daha fazla yol yapıldı. 1980’de Jean-Claude bir burjuva prensesi olan Michele Bennett ile evlendi. Bennett’in babası ülkeye otomobil ithal ediyor, kahve ihraç ediyordu.

Jean-Claude döneminde Michele Bennett burjuvazinin nüfuzuna dair bir sembol hâline geldi. Annesi, yani Doktor Baba’nın dul eşi Simone Ovide Duvalier ise Macoute sektörünü temsil ediyordu.

Baskıcı, yozlaşmış, her iki ipte oynayan Doktor Baba’nın rejimi 1986’da bir halk ayaklanması sonucu çöktü. Bu çöküşün bir diğer nedeni de ABD’nin siyaset değiştirip sürekli devrim belasını çağırıp duran, övüngen diktatörler yerine Washington’ın finansal desteğini ve politik gücünü arkasına alan teknokratları ve neoliberalizm yanlısı siyasetçileri getirmeye başlamasıydı.

Martelly ile Birlikte Yeni Duvelyecilik Ülkeye Geri Dönüyor

25 yıl ileri sarıp 2011 yılına gelelim. Washington ülkenin geçici seçim konseyi başkanı Michel Martelly’yi Amerikan Devletleri Örgütü’nün ve o dönemin dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın baskısıyla başa getirdi.

Yirmi yıldır Haiti’deki politik sahnenin hâkimi eski kurtuluş teoloğu rahip Jean-Bertrand Aristide ile onun eskiden beri müttefiki olan burjuva tarım uzmanı/fırıncı René Préval’dı. 1991 ve 2004’teki ABD destekli darbeler ve arka arkaya gerçekleşen yabancı güçlerin askerî işgalleri bu iki ismin kurduğu hükümetlerin altını oydu, onları köstekledi, eğilip büküldü.

1990’da Aristide’i iktidara taşıyan kitle hareketi demokratik, Duvalyecilik karşıtı, anti-emperyalist bir ajandaya sahipti. Martelly’nin Washington yardımıyla yaşadığı yükselme sayesinde yeni Duvalyeci rejimin geri dönüşünü ifade ediyordu. Deprem sonrası Haiti’de bu yönelime Macoute kanadı ve burjuva kanadı da destek verdi. Burada amaç halk hareketini zayıflatıp etkisizleştirmekti.

Otuz yıl boyunca Haiti’deki geleneksel tarım ve ihracata dayalı yarı feodal ekonomi büyük ölçüde yok edildi. Hâlen motorlu araçlar, buzdolapları, bilgisayarlar ve parfüm ithal etse de komprador burjuvazi büyük ölçüde ABD pazarı için kıyafet ve elektronik üreten montaj fabrikaları inşa ediyor, bu fabrikaların başına geçip yönetiyor.

Bir vakitler grandonları destekleyen, marabaya dayalı köylü tarımı ABD ve komşu Dominik Cumhuriyeti’nden gelen, bilhassa pirinç gibi yabancı ürünlerin neoliberal manada ucuza akması sebebiyle paramparça olmuş durumda. Zaman içerisinde değişime uğrayan grandon sınıfı, Macoute olduğu günlerin mirası ile yasadışı ticarete yüzünü döndü. Uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçırma, arazi hırsızlığı ve karaborsa onlardan soruluyor. Polis teşkilatında ve 1994’te Aristide’in terhis edip dağıttığı, Martelly’nin yeniden dirilttiği orduda da onlar var.

Martelly yönetiminde burjuvaziyi temsil eden başbakan ve uzun süredir iş ortağı olan Laurent Lamothe. Florida’da eğitim alan Lamothe telekomünikasyon alanında epey zengin oldu.

Duvalyeci kanadı ise Martelly’nin karısı Sophia St. Rémy temsil ediyor. Babası ve ağabeyi uyuşturucu kaçakçısı. Duvalyeci dönemin önde gelen isimlerinden Constantin Mayard-Paul, Claude Raymond, Mme. Max Adolphe ve Adrien Raymond da bu işi yapıyor. Çocuk Doktoru’nun oğlu Nicolas bile Martelly hükümetinde bir işe sahip. Jean-Claude’un eski elçileri Daniel Supplice ve Dr. Pierre Pompée de bu hükümette.

Martelly hükümetinde belirli süre görev alan, gösterişe düşkün uzmanı Stanley Lucas köylü katliamı gerçekleştiren grandon Jean Rabel ailesinin bir oğlu. Bu şahıs Cumhurbaşkanı Aristide’e karşı 2004 tarihinde yapılan darbede Washington’a bağlı Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü’nün bir ajanı olarak önemli bir rol oynadı.

Bileşimi ve programı bakımından Martelly/Lamothe hükümeti Jean-Claude rejiminin bir fotokopisi gibiydi. Ekonomiye dair yaklaşımlarında köşe başlarını turizm ve çalışma şartları epey kötü olan işyerleri tutuyordu. Hatta bu hükümet Janklodcuların sloganını atıyordu: “Haiti’nin tüm kapıları iş dünyasına açıktır.”

Ama Çocuk Doktoru gibi Martelly rejimi de aşırı israf, iç çatışma, işlev bozukluğu, yozlaşma ve baskıdan muzdaripti. Tüm bunlar 2014 sonunda iktidarı yıkılmanın eşiğine getiren bir ayaklanmaya yol açtı. Cumhurbaşkanlığını kurtarmak için Martelly başbakanı Lamothe’u feda etti. Oysa Lamothe 2015’te Martelly’nin Kel Kafalı Partisi’nin muhtemel cumhurbaşkanı adayı idi. (Anayasaya göre Haiti’de cumhurbaşkanları iki kez arka arkaya seçilemiyorlar.)

Martelly partinin başına adı pek bilinmeyen bir işadamını getirdi. Jovenel “Neg Banann” Moïse isimli bu kişi vergiden muaf tutulan “Agritranlar” denilen tarım işletmeleri için alt milyon dolar sübvansiyon alan ve esas olarak Avrupa’ya muz ihraç eden bir işadamıydı.

Bu aşamada küçük köylünün mallarına el konuluyor, bunların üzerine ihracat güdümlü tarım işletmeleri kuruluyordu. Jovenel Moïse Haiti’de “Macouto-burjuvazi” ittifakı denilen yapıyı temsil ediyor. Bu ittifak da Martelly ve Çocuk Doktoru’nun rejimini karakterize eden ana unsur.

Birçoklarının tahminine göre bugün Agritan denilen kuruluşlara kiralanan devlet arazileri ileride yabancı maden şirketlerine peşkeş çekilecek. Bu şirketler Haiti’nin kuzeyindeki dağlarda altın madeni arama ve çevreyi tahrip etme faaliyetleri içine girecekler.

Haiti’deki komprador burjuvazinin ve grandonların çocukları ayrıca diğer imtiyazlı küçük burjuva katmanı genelde Avrupa, ABD veya Kanada’da eğitim alıyorlar. Bunlar çoğunlukla doktor, avukat, mühendis oluyorlar ve orta sınıftaki [classe mayonne] yerlerini alıyorlar.

Ekonominin soysuzlaştırılması ile birlikte orta sınıf siyasete akın ediyor, devletten pay almak istiyor. Devletten pay almak son yıllarda ülkedeki en canlı “endüstri”.

Mücadele Devam Ediyor

25 Ocak’ta gerçekleştirilen Haiti’deki cumhurbaşkanlığı yarışının ilk turunda yaptığı hile ile Martelly başa Jovenel’i geçirmek istedi. Jovenel oyların yüzde 33’ünü alarak ikinci tura kaldı (oysa Brezilyalı anket şirketine göre aldığı oy sadece yüzde 6’ydı ve Jovenel dördüncü sıradaydı.) İkinci tur iki kez ertelendi. Geçici Seçim Kurulu başkanı Opont Pierre-Louis dâhil dokuz üye istifa etti.

Seçimde 54 aday yarıştı ama bunların üçü Jovenel ve Martelly’ye rakip. Üç aday da “Sel” anlamına gelen solcu Lavalas Ailesi partisinden.

İlk Lavalas adayı Dr. Maryse Narcisse eski cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide’in Lavalas Aile Partisi’nden. Narcisse yüzde 7 oy alarak dördüncü oldu. Üçüncü sırada ise eski senatör, Dessalines Çocukları platformundan Moïse Jean-Charles vardı. Charles yüzde 14 oy aldı.

Üçüncü en önemli aday seçimi yüzde 25 oyla ikinci bitiren Haiti’nin İlerlemesi ve Güçlendirilmesi Alternatif Birliği’nden Jude Célestin’di. Bu hareket Préval’ın Vérité ve Inite’i içeren platformlarına bağlıydı. 2010’da Jude Célestin bu hareketten aday olmuştu.

Washington ve Martelly iki Lavalas akımını marjinalleştirmek ve yarış dışı bırakmak istedi. Bu partilerin liderleri ılımlı bir pozisyon almalarına karşın halk tabanları sokağı boş bırakmadı ve radikallikleri ile tehlikeli olduklarını gösterdi.

Bu nedenle Washington (tıpkı ABD’de olduğu gibi) Haiti’de monolitik bir iki partili sistem istiyor. Sistemin “kabul edilir” oyuncular arasında değişkenliği, tartışma parametrelerini ve politik programları belirlemesi öngörülüyor. ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin buradaki muadili PHTK iken Demokrat Parti’nin muadili ise LAPEH, Vérité veya Inite’den oluşan mevcut Préval platformu olacakmış gibi görünüyor.

Lamothe’un, şarkıcı Wyclef Jean’ın ve yönetici elitlerin büyük bir kısmının Célestin’i desteklemesi şaşırtıcı değil. Onun Préval’dan daha fazla ABD ile işbirliği kuracağına inanılıyor.

Célestin ve (Aile Partisi hariç) diğer önde gelen yedi cumhurbaşkanı adayı “Sekizli Grup” içerisinde. Bunların birliği gerçek değilse de biçimsel. Devasa gösteriler düzenleyen kitleler ise seçimin iptalini ve Martelly’nin tutuklanmasını istiyorlar. Sekizli Grup ve Aile Partisi bu isteğe pek sıcak bakmıyor. Onlar 25 Ekim sonuçlarının gözden geçirilmesi için “bağımsız bir değerlendirme komisyonu”nun kurulmasında ısrar ediyorlar. Önde gelen adayların hepsi de ilk turu kazandıkları iddiasındalar. Değerlendirme komisyonu ne tür bir sonuca ulaşırsa ulaşsın muhalefet o güçsüz birliği büyük olasılıkla dağılacak.

Bu esnada kitleler Martelly’ye ve onun dört yıllık erteleme sonrası gerçekleştirdiği sıkıntılı seçimlere yönelik öfkelerini ve hayal kırıklıklarını dışa vurmaya devam ediyorlar.

Senato ve Ulusal Meclis Başkanı Jocelerme Privert 7 Şubat’ta Martelly’nin görevi bırakması ve yeni meclisin kalması önerisinde bulundu. Oysa birçok yeni meclis üyesinin seçilme biçimine şiddetle itiraz ediliyor. Sekizli Grup ise hileli seçilen üyelerin meclisten çıkartılması önerisinde bulundu.

Bu devrimci kokteylde eksik olan unsur, kitlelerin radikal taleplerine öncülük edecek ve onları savunacak öncü, devrimci parti. Dessalines Koordinasyonu (KOD), Demokratik Halk Hareketi (MODEP) gibi akımlar konuşmaktan başka bir iş yapmıyorlar, işlevli olabilecek bir birliğe henüz yönelebilmiş değiller.

Eğer tarih bir kılavuz ise Haiti’deki politik kriz ve devrimci potansiyelin birkaç ay daha süreceğini söylemek mümkün. Çocuk Doktoru’nun 1986’da devrilmesi ile açılan kapı dört yıl sonra, Aristide’in ilk seçildiği 16 Aralık 1990’daki politik devrime dek süren halk hareketi ile kapanmıştı.

Seksenleri ve doksanları görmüş birçok kişi toplumsal devrimin daha derinden işlediğinin farkında. Artık Haiti’deki mülkiyet ilişkilerinin, her şeyden önce toprak mülkiyetinin değiştirilmesi hayatta kalma noktasında her ilerici veya devrimci hükümetin ilk atması gereken adım.

Bunun dışında yönetici sınıf da nasıl ileriye doğru bir adım atacağından ve iktidarı elinde nasıl tutacağından pek emin değil, hatta bu hususta bölünmüş durumda. Bu da Haiti’deki ayaklanma için önemli bir fırsat.

Tüm bu faktörler sayesinde, otuz yıl önce Duvalier’i deviren köylüler, işçiler ve kentli işsizler arasındaki anti-emperyalist hareket, onca başarısızlığın ardından, nihayet ilerleme kaydetme imkânı bulacak.

Kim Ives
9 Şubat 2016
Kaynak

,

Papaz


“İşkenceci, konuşturmak için sadece cellat yöntemine -yani bedensel ve psikolojik işkence yöntemlerine- başvurmaz. Cellat yönteminin bir tamamlayıcısı olan Papaz yöntemine de başvurur. Bu yöntemde, bazı işkenceciler ‘iyi insan’, ‘ilerici polis’ pozlarına bürünerek sohbet, ikna, satın alma, vaatte bulunma, ayrıcalık verme gibi hile taktiklerini kullanırlar. Burada da amaç aynıdır: Kişiyi çözmek, onun ideallerine ve örgütüne ihanet etmesini sağlamak.”

Yaşar Ayaşlı Adressiz Sorgular’da söylüyor bunları. Papaz ve cellat ayrımı üzerinde duruyor.

İşkence veya başka her türlü saldırıyı özel-kişisel varlığa saldırı olarak almamak gerekiyor. Saldırının devlet nezdinde toplumsal-tarihsel karşılıkları bulunuyor. Devleti kendisi gibi özel-kişisel bir şey zannedenler, yanılıyorlar. Bunlar, tersten, devlete hizmet ediyorlar.

Dolayısıyla, işkencede kullanılan bu cellat-papaz yönteminin topluma teşmil edilecek bir yanı bulunuyor. AKP şahsında Bülent Arınç ve tüm Fethullah dinamiği, bugün bu papaz rolünü oynuyor. Zahirde tespit edilen ayrışma ve klikleşme, alttaki gerçekleri örtbas ediyor. Egemenlerin sesi-nefesi-ruhu, işyerlerine, tarlalara, kampüslere sızacak bir kanal buluyor.

Özellikle Gezi’den beri “devlette iki klik var, bunlardan birinin yanına hizalanalım, barış ellerini tutalım, bunlar İslam’ın ittifak kurulacak en uç kesimi, onlarla anlaşalım” diyenler, papazlık yaptıklarının farkında değiller ya da belki de farkındalar.

Ama şunun net bilincindeler: ifrat tefrit içindir. Yani bu papazların, örneğin, soyut devrimcilik veya silâh veya kitle gibi konularda ifrata kaçmalarının sebebi, en azla yetinmeyi makulleştirmek, tefrite meyyal hâllerini meşrulaştırmak istemeleridir. Faşizm böyle sızıyor, böyle muhkem kılıyor kendisini.

Oysa Mao’nun sözüne atfen “soyut devrimcilik de gübreden değersizdir.” Somuttan neşet etmemiş bir irade, batıldır.

Bu koşullarda papazların herkesi bireysel varoluşa ikna etme girişimleri, başarılıdır. Bir işkence yöntemi toplumsallaşmış, genele teşmil edilmiştir. AKP gerçeği içerisinde yol bulmak isteyenler, Doğu Perinçek isimli ecdatları gibi, belirli pozisyonlar almaktadırlar. Onun dışında edilen allı pullu lafların anlamı yoktur.

Perinçek, Erdoğan’ın, onun öğrencileri de Bülent Arınç’ın yanında saf tutmaktadırlar. Tüm devrimcilik edebiyatı, bir ifrat hâli olarak, bu saf tutmanın kılıfıdır, bahanesidir.

İmralı Notları ile gündeme düşen ses, buzdolabının kapısının açılırken çıkardığı sestir. Küçük burjuvalara ise gene kitleleri söz-yetki-karar iradesinden uzak tutma işi verilmiştir. Postmarksistler, postdevrimciler, Marksizm ve devrimcilik pozları kesecek, tüm imkânları tahakküm altına almak isteyecek, bunların kitleler için taşıdığı anlamlar silinip atılacak, özel varoluşa mahkûm edilecek, Marksizm ve devrimcilik, tüm imkânları ile birlikte bu topraklarda sökülüp atılacaktır. Papazların görevi, cellatların şiddetini makul bir kıvama çekmektir. Mazlum halkların beyazlar içerisindeki fil avcılarına ihtiyacı yoktur.

Eren Balkır
5 Şubat 2016