12 Mart 2019

,

Sola Dair Yalanlar ve Hileler: İntihar Siyaseti

Çipras F-16 savaş uçağında.

Giriş

Geçen yıl içerisinde solcu hükümetlerin, sağcı, ABD yanlısı rejimlere karşı güçlü birer seçenek olarak gündeme gelişiyle birlikte umut verici işaretler alınmıştı ama bu süreç, tarihsel bozguna doğru evrildi ve bu solcu hükümetler, birkaç yıl içerisinde muhtemelen tarihin çöplüğüne atılacaklar.

Fransa, Yunanistan ve Brezilya’da sol hükümetlerin yaşadığı hızlı çürüme, askerî darbenin ya da CIA entrikalarının bir sonucu değil. Bu, sol hükümetlerin bile isteye aldıkları politik kararların sonucunda yaşadıkları bir felâket aslında. Bu hükümetler, kendilerine oy veren işçi kitlelerine ve orta sınıf seçmenlere sundukları ilerici programlardan, vaatlerden ve taahhütlerden uzaklaştılar.

Seçmen, solcu yöneticileri artık birer hain olarak görüyor, onların kendilerini sırtlarından bıçakladığını düşünüyor, hatta en azılı sınıf düşmanlarına, bankacılara, kapitalistlere ve neoliberal ideologlara kul köle olduklarına inanıyor.

Solcu Hükümetler İntihar Ediyor

Solun kendi kendisini imha etmesi, neoliberal politik güçlerin beklenmedik bir zaferi olarak değerlendirilebilir. Bu güçler, sosyal yardım sistemini yok etmeye, kendi yönetimlerini seçimle işbaşına gelmemiş görevliler eliyle dayatmaya, eşitsizlikleri derinleştirip genişletmeye, işçi haklarını ortadan kaldırmaya, ekonominin en kârlı sektörlerini özelleştirip gayrimilli kılmaya çalıştı.

Bu süreç, üç sol hükümetin ihanetiyle gün ışığına çıktı. Fransa’da cumhurbaşkanı Francois Hollande liderliğinde kurulan Sosyalist Parti hükümeti, Avrupa’daki en önemli ikinci güçtü (2012-2015); 25 Ocak 2015’te seçilen Syriza, para babalarının dayattığı tasarruf tedbirlerine yönelik alternatif bir politikanın hakiki savunucusu olarak takdim etti kendisini; Latin Amerika’daki en büyük ülkeyi yöneten Brezilya İşçi Partisi (2003-2015), BRICS’in önde gelen üyelerinden birinde hükümet kurdu.

Fransız “Sosyalizm”i: Geriye Doğru Büyük Atılım

Yürüttüğü cumhurbaşkanlığı kampanyasında Francois Hollande, zenginlerden alınan vergileri yüzde 75’e çıkartmayı ve emeklilik yaşını 62’den 60’a çekmeyi, işsizlik oranını düşürmek için kapsamlı bir kamusal yatırım programını yürürlüğe sokmayı, eğitim, sağlık ve barınma ile ilgili kamu harcamalarını artırmayı (60.000 yeni öğretmen almayı) ve Paris’in emperyalist bir işbirlikçi olarak oynadığı rolü terk etmeye yönelik ilk adım olarak Fransız askerlerini Afganistan’dan çekmeyi vaat etti.

2012’de cumhurbaşkanı seçildiği günden bugüne (Mart 2015) geçen sürede Francois Hollande, tüm politik vaatlerine ihanet etti. Kamu yatırımları gerçekleşmezken, işsizlerin sayısı üç milyonu geçti. Yeni atanan ekonomi bakanı, Rothschild Bankası’nın eski ortağı Emmanuel Macron, patronlardan alınan vergilerin tutarını 50 milyar avro aşağıya çekti. Yeni göreve başlayan, neoliberalizme bağnaz bir biçimde bağlı bir isim olan Başbakan Manuel Valls, sosyal programlarda ciddi kesintilere gitti, iş dünyası ve bankalar üzerindeki resmi kısıtlamaları önemli oranda kaldırdı, işçilerin sahip oldukları iş güvencelerini büyük ölçüde yürürlükten kaldırdı. Başbakan, Hollande Bank of America’da çalışan Laurence Boone’yi baş ekonomi danışmanı yaptı.

Fransız Sosyalist Partisi üyesi cumhurbaşkanı, Mali’ye asker, Libya’ya bombardıman uçakları, Ukrayna cuntasına askerî danışmanlar, Suriye’deki isyancılara (ki çok büyük bölümü cihadcı paralı asker) yardım gönderdi. Suudi Arabistan’ın başındaki monarşik diktatörlükle milyon avroluk satış anlaşmaları imzaladı, ayrıca Rusya’ya savaş gemisi satışı ile ilgili anlaşmadan çekildi.

Hollande, Almanya’yla birlikte Yunan hükümetinden özel bankalara borçların tamamının derhal ödenmesi ile ilgili anlaşma hükmüne uymasını ve halkın ağır bedeller ödemesine neden olan tasarruf tedbirleri programını sürdürmesini istedi.

Fransız seçmenlerin kandırıldığı, emeğe ihanet edildiği, bankacıların, büyük iş dünyasının ve militarizm yanlılarının kucaklandığı bu süreçte sosyalist hükümete destek verenlerin oranı yüzde 19’un altına indi, böylelikle parti üçüncü sıraya geriledi. Hollande’ın İsrail yanlısı politikaları ve ABD-İran arasında süren barış görüşmelerine karşı takındığı sert tavır, başbakan Valls’ın banliyölerdeki Müslümanlara yönelik İslamofobik saldırıları, ayrıca İslamî hareketlere karşı düzenlenen askerî müdahalelere verdiği destek, Fransız toplumunu iyice kutuplaştırdı ve ülkedeki etnik-dinî şiddeti tırmandırdı.

Yunanistan: Syriza’nın Ani Dönüşümü

Syriza’nın 25 Ocak 2015’te seçimden zaferle çıktığı günden Mart ayının ortalarına dek uzanan süreçte Başbakan Aleksis Çipras ve Maliye Bakanı Yanis Varufaki, azami ve asgari seçim programının öngördüğü hedeflerden tek tek vazgeçti. Yeni hükümet en berbat tedbirleri aldı, prosedürleri uygulamaya soktu, hatta kısa süre önce Selanik programında mahkûm ettiği Troyka’yla (IMF, Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası) ilişkileri sürdürdü.

Çipras ve Varufaki, Troyka’nın talimatlarına karşı koyacaklarına dair vaatlerine sırtlarını döndü. Başka bir ifadeyle bu isimler, sömürge idaresini ve zaten devam etmekte olan vasallık ilişkisini kabul ettiler.

Hile ve demagoji yoluyla herkesin nefret ettiği Troyka’ya teslim olduklarını gizlemeye çalıştılar. Bu noktada ona “Kurum” adını verdiler, böylelikle başkalarını değil kendilerini kandırmış oldular. AB’den gelen denetçiler onları alaycı gülüşleriyle karşıladılar.

Yürüttüğü kampanya boyunca Syriza, Yunanistan’ın borçlarının büyük bir bölümünü silmeyi vaat etmişti. Ama hükümette iken Çipras ve Varufaki, Troyka’ya borçlarla ilgili tüm yükümlülüklerini kabul ettiklerini söyledi ve borçları ödeyeceklerine dair güvence verdi.

Syriza’nın diğer bir vaadi de tasarruf tedbirlerini uygulamayıp insana harcama yapmaktı. Bu noktada asgari ücret artırılacak, sağlık ve eğitim alanında yeni istihdam imkânları yaratılacak, ayrıca emeklilik maaşları yükseltilecekti. İki hafta boyunca egemenler karşısında el pençe divan duran hükümet, tasarruf tedbirlerini gündemine aldı, borçları ödedi, yoksullukla mücadele konusunda gelmiş geçmiş en düşük harcamayı gerçekleştirdi. “Aç halkın karnı doysun bari” diyen Troyka Syriza’ya 2 milyar dolar verince parti, denetçileri övgülere boğdu ve reformların uygulanması için birkaç milyar avronun harcanmasını gerekli kılan bir reform listesini Troyka’nın masasına sundu.

Syriza’nın diğer bir vaadi de önceki sağcı hükümetlerin kârlı kamu işletmelerini şüpheli bir biçimde özelleştirmiş oldukları süreçleri incelemek ve devam eden, ileride gerçekleştirilmesi planlanan özelleştirme uygulamalarını durdurmaktı. Ama hükümetteyken bu parti söz konusu vaadinden vazgeçti. Tüm yapılmış, yapılan ve yapılacak özelleştirme işlemlerini onayladı. Hatta yeni özelleştirmeler için ortaklar bulmaya çalıştı, bu noktada daha fazla kamu şirketinin satılabilmesi için vergi konusunda kârlı kimi tekliflerde bulundu.

Syriza, hükümet olmazdan önce kamu harcamaları ve borçların azaltılması üzerinden işsizlik oranını (ülke genelinde yüzde 26, gençlikte yüzde 55) aşağı çekmeyi vaat etmişti. Ama hükümet olunca borçları ödedi ve iş imkânlarının oluşturulması için tek bir fon bile tahsis etmedi.

Syriza, ayrıca önceki sağcı hükümetlerin politikalarını uygulamaya devam etmekle kalmadı, bu politikaların içeriğini ve biçimini alabildiğine yavanlaştırdı. Bu noktada tuhaf ve anlamsız pozlar verildi, demagojik mantıksız hareketlerde bulunuldu.

Örneğin bir seferinde Çipras, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin katlettiği 200 Yunan partizanın mezarlarına çelenk bıraktı. Ama bir başka gün Alman bankacıların önünde diz çöküp bütçede kısıtlama yapılması ve iki milyon Yunan’a verilen kamu yardımlarının kesilmesi ile ilgili taleplerini yerine getireceğini söyledi.

Bir gün, öğleden sonra, Maliye Bakanı Varufaki, Paris Match’e Akropol manzaralı çatı katındaki terasta, kendisini elinde kokteyliyle gösteren resimler verirken birkaç saat sonra yoksul kitleler adına konuştuğunu iddia edebiliyordu!

Görevde olduğu ilk iki ay boyunca halka ihanet eden, onu aldatan, demagojilerle kandırmaya çalışan Syriza, kemer sıkma politikalarına karşı çıkan bir solcu parti iken zamanla konformist bir AB uşağına dönüştü.

Çipras’ın Almanya’dan İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan’a verdiği zararların karşılığını ödemesini istemesi ki bu, haklı bir talepti, esasen yoksul Yunanlıların hükümetin Almanya’nın kemer sıkma politikalarıyla ilgili taleplerine teslim olduklarını gizleme amacını güdüyordu. Yunan hükümetiyle her fırsatta alay eden bir AB yetkilisi, o günlerde Financial Times’a (3.12. 15, s. 6), “Çipras Syriza’daki militanların önüne kemirecekleri bir kemik atıyor” diyordu.

Alman liderlerin geçmişteki zulüm ve adaletsizliklerle ilgili sert tavrını değiştirmesi mümkün değil, karşılarında diz çökmüş muhataplar buluyorlar çünkü. AB’de kimse Çipras’ın talebini ciddiye almıyor. Herkes bu talebi, ülke içerisinde tüketilecek, boş ama alabildiğine radikal bir retorik olarak görüyor.

“Almanlar yetmiş yıllık tazminatı ödesin” lafını edenler, Merkel’in talimatlarını reddetme, Alman bankalarına o gayrimeşru borçları ödememe ya da en azından borç tutarını aşağıya çekme konusunda kıllarını kıpırdatmıyorlar. Yoksul Yunan halkına verdikleri en temel vaatlere açıktan ihanet etmiş olması sebebiyle süreçte Syriza bölündü. Aralarında meclis başkanının da bulunduğu merkez komitesinin yüzde kırktan fazlası Çipras ve Varufaki’nin Troyka ile yaptığı anlaşmaları reddetti.

Syriza’ya oy vermiş olan Yunanlıların büyük bir çoğunluğu, seçim sonrasında durumun hızla düzeleceğini ve kimi reformların yapılacağını umuyordu. Ama halk artık partiye inancını yitirmiş durumda. Çipras’ın yolsuzluklara bulaşmış, neoliberalizm yanlısı PASOK lideri George Papandreou’nun kabinesinde maliye bakanlığı yapan Yanis Varufaki’yi göreve getirmesini hiç kimse beklemiyordu. Öte yandan son beş yıl içerisinde PASOK saflarından ayrılan birçok seçmen, aynı kleptokratların ve ahlâksız oportünistlerin Çipras sayesinde parti üst yönetimini işgal edeceğini aklına hiç getirmemişti.

Seçmen, ayrıca Çipras’ın göreve getirdiği, gurbetteki İngiliz-Yunan profesörlerin Troyka’dan kopma konusunda bir kavga, direniş veya irade ortaya koymasını da beklemiyordu. Bu koltuk solcularının (“Marksist seminercilerin”) ne kitle mücadeleleriyle bir bağı vardı ne de uzun soluklu depresyonun yol açtığı sonuçların çilesini çekmişlerdi.

Syriza, toplumsal hiyerarşide basamakları tırmanan, varlıklı profesyonellerin, akademisyenlerin ve entelektüellerin partisi. Bu insanlar, yoksul işçiler ve ücretli alt orta sınıf adına ama Yunan bankacıların ve Alman bankacıların çıkarına uygun şekilde yönetiyorlar ülkeyi.

Bunlara göre AB üyeliği, bağımsız ulusal ekonomi politikasına kıyasla daha önemli ve öncelikli. NATO’ya bağlılar, öyle ki Ukrayna’daki Kiev cuntasına, Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarına, NATO’nun Suriye ve Irak’a yönelik müdahalelerine destek veriyorlar ama öte yandan ABD ordusunun Venezuela’ya dönük tehditleri karşısında derin bir sessizliğe bürünüyorlar!

Brezilya: Bütçe Kesintileri, Yolsuzluk ve Kitlelerin İsyanı

Brezilya’da kurulan ve kendisine has bir tarzı olan İşçi Partisi hükümeti, 13 yıldır iş başında. Bu hükümet, Latin Amerika’da yolsuzlukların ve çürümenin yön verdiği rejimlerden biri aynı zamanda. Büyük işçi konfederasyonlarının, bir dizi topraksız tarım işçisi örgütünün destek verdiği, iktidarı ortanın soluna ve ortanın sağına mensup partilerle paylaşan hükümet, madencilik, finans, tarım gibi alanlarda faal olan çok sayıda şirketin on milyarlarca dolarını ülkeye akıtmayı bildi. Madencilik ve tarım kaynaklı emtia alanında on yıl süren canlılık, kolayca temin edilen krediler ve düşük faiz oranları sayesinde gelirler, tüketim ve asgari ücret arttı ama öte yandan da ekonomi sahasında muktedir olan elitler kârlarını katlayıp durdular.

2009’daki finansal krizlerin ve emtia fiyatlarında yaşanan düşüşün peşi sıra ekonomi durağanlaştı ve Dilma Rousseff tam da bu dönemde cumhurbaşkanı seçildi. Rousseff hükümeti, halefi Lula Da Silva gibi topraksız tarım işçilerine değil, tarım sektöründe faal olan şirketlere omuz verdi. O işçilerin toprak reformu güme gitti. Rousseff’in tesis ettiği rejim, kereste baronlarını ve soya yetiştiricilerini besledi. Amazon yağmur ormanlarını ve yerli topluluklarını mahveden, işte bunlardı.

Bir sonraki seçimde de cumhurbaşkanı olan Rousseff, bu sefer büyük bir politik ve ekonomik krizle yüzleşti: bu dönemde ekonomideki resesyon derinleşti, mali açık büyüdü, yolsuzluklara bulaşan İşçi Partililer, partinin kongredeki müttefiki olan vekiller ve yarısı devlete ait petrol şirketi Petrobras’ın yöneticileri tutuklanıp sorgulandılar.

İşçi Partisi liderlerine ve partinin kampanya bütçesine yarı hissesi devlete ait olan devasa petrol şirketiyle sözleşmeler imzalanması karşılığı inşaat şirketlerinden milyonlarca dolarlık rüşvet aktı. Cumhurbaşkanı Rousseff, seçim kampanyası süresince halka yönelik toplumsal programları destekleme ve yolsuzlukların kökünü kazıma sözü vermeyi sürdürdü. Ancak seçimden hemen sonra neoliberal politikaları yürürlüğe soktu ve Bradesco bankası yöneticisi Joaquin Levy’nin maliye bakanı yapılmasında görüldüğü üzere, sağcı liberalleri kabineye aldı. Levy, kendisine işsizlik ödemelerini, emekli maaşlarını ve memur maaşlarını düşürmeyi önerdi. Bankalar üzerindeki kontrol ve kısıtlamaların kaldırılmasını istedi. Sermayenin ülkeye çekilmesi amacıyla iş güvencesiyle ilgili kanunların nüfuzunun kırılmasını talep etti. Bu politikalarla bütçe fazlası oluşacağını düşünen bakanın amacı, emek hilafına ülkeye yabancı yatırımlarının artmasını sağlamaktı.

Neoliberal çizgiyle uyumlu hareket eden Rousseff, ömrü boyunca tarım sektöründe faal olan şirketlerin çıkarlarını savunmuş olan, toprak reformunun yeminli düşmanı sağcı senatör Katia Abreu’yu tarım bakanı yaptı. Ormansızlaştırma faaliyetleri üzerinden kendisine Greenpeace’in eleştirel ve alaycı bir yaklaşımla “Bayan Ormansızlaştırma” lakabını taktığı Senatör Abreu’nun bakan oluşuna Topraksız Tarım İşçileri Hareketi (MST) şiddetle karşı çıktı. İşçi konfederasyonunun itirazı da bir işe yaramadı. Rousseff’in tam desteğini arkasına alan Abreu, ilk döneminde Rousseff’in oldukça kısıtlı bir düzeyde gerçekleştirdiği (topraksız insanların izinsiz olarak kullandıkları devlet arazilerinin yüzde onundan düşük bir kısmından istifade edenlere bir miktar toprak verilmesini öngören) toprak dağıtımına son verdi. Abreu, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yaygınlaşmasını hızlandıracak mevzuata gerekli desteği sundu, ayrıca geniş ölçekli tarım şirketleri lehine olacak şekilde, bereketli toprakların işgal edilmesi noktasında Amazon yerlilerini zorla topraklarından çıkartma sözü verdi. Söz verdiği diğer bir konu da topraksız tarım işçilerinin toprak işgallerine karşı toprak ağalarını güçlü bir biçimde savunmaktı.

Rousseff’in İşçi Partisi saymanını kovup soruşturulmasına izin verememesi veya bunu pek istememesi, esasen on yıl boyunca partiye gelen milyarlarca dolarlık rüşvet ve desteklerle ilgiliydi. Süreç içerisinde bu skandal patlak verdi, bu da partiye yönelik kitlesel muhalefeti derinleştirdi, bu muhalefetin kapsamını genişletti.

15 Mart 2015’te ülke genelinde bir milyonu aşkın Brezilyalı sokaklara döküldü. Sağcı partilerin başını çektiği bu hareket, halk sınıflarından da destek gördü. Halk, yolsuzlukların derhal mahkemelerde yargılanmasını ve bu işe bulaşanların ağır bir biçimde yargılanmasını, ayrıca Levy’nin sosyal harcamalarda yaptığı kesintilerin iptal edilmesini istiyordu.

İşçi konfederasyonu (CUT) ve MST, Rousseff’i destekleyen gösteriler düzenledi ama bu gösterilere yüz bin civarında insan katıldı.

Rousseff, tepkilere diyalog çağrısı yaparak karşılık verdi ve yolsuzluk meselesini gündemine alacağını söylemedi ama maliye politikasından, neoliberalizm yanlısı isimleri kabinesinde tutmaktan ve tarım-madencilik sahası ile ilgili ajandasından asla geri adım atmayacağını açık bir dille ifade etti.

İki ay bile geçmeden İşçi Partisi ve cumhurbaşkanı liderlerinin, politikalarının ve destekçilerinin alnına yolsuzluk boyasını ve toplumu gerileten politikaların lekesini çaldı.

Halk desteği hızla azaldı. Sağ iyice güçlendi. Kitle gösterilerine askerî darbe yanlısı, otoritenin tesis edilmesini isteyen eylemciler katılmaya başladı. Bu insanların ellerinde cumhurbaşkanının yargılanmasını, askerî idareye geri dönülmesini isteyen dövizler bulunmaktaydı.

Birçok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Brezilya’da da otoriter sağ güçleniyor, merkez sol, bölge genelinde neoliberal ajandayı benimsediği ölçüde sağ da iktidarı alacak güç ve imkâna kavuşuyor. Arjantin’de hükümet yanlısı Zafer İçin Parti, Uruguay’da Geniş Cephe gibi merkez solmuş gibi hareket eden partiler, tarım-madencilik sektöründe faal olan şirketlerle bağlarını giderek güçlendiriyorlar.

Olan bitenden habersiz, Noam Chomsky gibi ABD’li solcu yazarların Latin Amerika’nın neoliberalizme karşı mücadelenin öncüsü olduğuna dair iddiaları, en azından son on yıllık süreçte yanlışlandı ve bu iddiaların somutta hiçbir karşılığının olmadığı görüldü. Bu insanları asıl aldatan, popülist politikaya dair açıklamalar. Chomksy gibi isimler, merkez sol rejimlerdeki çürümeyi kabule hiç yanaşmıyorlar, dolayısıyla bu rejimlerin neoliberalizm yanlısı politik eylemlerinin kitlelerdeki hoşnutsuzluğu beslediği gerçeğini kabul etmek istemiyorlar. Gerici sosyo-ekonomik politikaları benimsemiş olan rejimler, toplumsal kurtuluş için gerekli öncü gücü asla teşkil edemiyorlar.

Sonuç

Avrupa ve Latin Amerika’da kısa süre önce iktidara gelmiş “sol partiler”de yaşanan ani geri dönüşlerin ve vaatlerin yerine getirilememesinin sebebi nedir?

Bu tür davranışlar, genelde Kuzey Amerika’daki Obamacı Demokratlardan veya Kanada’daki Yeni Demokrat Parti’den beklenir. Ama geçmişte bizler, Fransa’da o kızıl cumhuriyetçi geleneği ile sosyalist rejimin (“eleştirel düzlemde”) antikapitalist solcularca desteklendiğine inandırıldık: bu iktidarın en azından kimi ilerici sosyal reformları uygulayacağına ikna edildik. Bize ilerici blog yazarları ordusu tarafından, o karizmatik lideri ve radikal retoriği ile Syriza’nın en azından temel kimi vaatlerini yerine getireceği söylendi. Güya Syriza, Troyka’nın hâkimiyetine ait o boyunduruğu kırıp atacak, yoksulluğa son verecek, üç yüz bin civarında mumla aydınlatılan eve elektrik sağlayacaktı. “İlericiler” bize hep İşçi Partisi’nin otuz milyon insanı sefaletten kurtaracağını söyleyip durdular. Bunların iddiasına göre, geçmişte “dürüst otomobil işçisi” olarak yaşamış insan (Lula Da Silva), İşçi Partisi’nin neoliberal bütçe kesintilerine yeniden başvurulmasına asla izin vermeyecek ve “sınıf düşmanları”yla asla uzlaşmayacaktı. ABD’li solcu profesörler de iki İşçi Partisi mensubu cumhurbaşkanının idaresi altındaki Brezilya Ulusal Hazinesi’nden milyarlarca dolar çalınmasına asla fırsat vermeyeceklerdi.

Bu politik ihanetler zincirine dair bir dizi açıklama yapılabilir. İlk olarak halkçı veya “işçici” iddialarına karşın bu partilerin başında orta sınıfa mensup avukatlar, uzmanlar ve sendika bürokratları var. Bu isimlerin kitleyle organik hiçbir ilişkisi yok. Seçim kampanyaları esnasında oy peşinde koşarlarken, işçilerle ve yoksullarla kucaklaşıyorlar, ardından da geri kalan zamanlarını pahalı restoranlarda bankacılarla “anlaşmalar” yapmak, iş dünyasına mensup rüşvetçi bağışçılarla, denizaşırı yatırımcılarla bir sonraki seçimi finanse etmek amacıyla iş tutmak ve çocuklarının özel okullarıyla metreslerinin lüks dairelerinin giderlerini çıkarmak için harcıyorlar.

Ekonomide önemli bir canlılığın yaşandığı, şirketlerin ciddi kâr elde ettiği belirli bir süre boyunca yüksek ödemelere ve rüşvetlere ücret artışları ve yoksulluk programları eşlik etti. Ama kriz patlak verdiğinde “halkçı” liderler, parti gömleklerini çıkartıp “mali açıdan kemer sıkma politikası kaçınılmaz” demeye başladılar, bir yandan da uluslararası finans beylerinin huzuruna çıkıp onlara avuç açtılar.

Çeşitli güçlüklerle yüzleşen tüm bu ülkelerde solun orta sınıf liderleri, yaşanan sorundan (kapitalist krizden) ve gerçek çözümden (radikal dönüşümden) ürktüler. Kendilerince “tek çözüm yolu” olarak gördükleri seçeneğe yüzlerini çevirdiler: bu liderler, kapitalist liderlere yanaştılar ve iş derneklerini, her şeyin ötesinde finans beylerini ikna etmeye kalkıştılar. Bir de bunun üzerine “ciddi ve sorumlu siyasetçiler” olduklarını iddia ederek, toplumsal ajandalarını terk edip mali disiplini benimseme yoluna gittiler. Oysa iktidara gelmeden önce ülke içerisindeki tüketim konusunda elitleri lanetleyip tehdit eden bu siyasetçiler, teslimiyetten önce elitlere plebyen destekçilerine çok az ikramda bulundukları için kızıyorlardı.

Yüzünü sola dönmüş akademi kökenli liderlerin hiçbirisinde kitlesel mücadelelerle kalıcı ve derin tek bir bağ bile mevcut değil. Bunların “aktivizm”i, “sosyal forumlar”da tebliğ okuyup bunları “özgürleşme ve eşitlik”le ilgili konferanslara sunmaktan ibaret. Zaten politik ihanetler ve mali açıdan kemer sıkma önlemleri, bu isimlerin ekonomik konumlarını riske atmıyor. Eğer bunların yönettiği sol partiler, öfkeli seçmenler ve radikal toplumsal hareketler eliyle görevden uzaklaştırılır ise sol liderler bavullarını toplayıp o rahat bordrolu işlerine geri dönecek veya hukuk bürolarının yolunu tutacaklardır. Bunların kitlesel işten çıkarmalar veya azalan emeklilik maaşları ile bir dertleri yoktur. Bu sefer bu boş zaman sayesinde oturup “kapitalizmin krizi”nin gayet iyi niyetli toplumsal ajandanın altını nasıl oyduğuna veya kendilerinin “solun krizi”ni nasıl tecrübe ettiğine dair başka bir tebliğ kaleme alma imkânı bulacaklardır.

Yoksul, işsiz seçmenlerin çilesiyle hiçbir ilişkilerinin olmaması sebebiyle orta sınıf solcular, sistemden kopuşun gerekliliğine karşı kördürler. Gerçekte bu siyasetçiler, muhafazakâr hasımlarının dünya görüşünü paylaşmaktadırlar: onlar da “ya kapitalizm ya kaos!” doktrinine bağlıdırlar. Bu ödünç alınmış klişe, demokratik sosyalistlerin içine düştükleri muammaya dair derin bir görüş olarak ortaya çıkmaktadır. Orta sınıf solcusu memurlar ve danışmanlar, her daim şu bahaneye sarılmaktadırlar: “kurumsal sınırlar”. Bu sayede sözkonusu kişiler, politik acizliklerini teorize etmekte, örgütlü sınıf hareketlerinin kudretini asla tanımamaktadırlar.

Bunlarda politik korkaklık yapısaldır ve bu özellikleri onları ahlâkî ihanete kolayca sürükleyebilmektedir: bu siyasetçiler, hep “kriz, sistemi tamir etmek için uygun bir zaman değildir” deyip dururlar.

Orta sınıf için “zaman”, politik bir bahaneden ibarettir. Halkçı hareketlerin orta sınıf liderleri, mücadele konusunda herhangi bir cesaret örneği ya da program ortaya koymaksızın, sürekli değişimden söz ederler. Bu değişimse tabii ki gelecekte gerçekleşecektir.

Kitlesel mücadele yerine bu isimler, finans iktidarı ile onların merkez komiteleri arasında bir o yana bir bu yana koşturup dururlar ve teslimiyetle sonuçlanan “diyaloglar”la bu sürecin doğal sonucu olan direnişi birbirine karıştırırlar.

Sonuçta halk, onlara sırtlarını dönüp, kendilerine “yeniden şans” vermelerine dönük ricalarını elinin tersiyle çevirerek, yaptıklarının hesabını sormasını bilecektir.

Bu liderlere başka bir şans verilmeyecek. Bu “sol”, kendisine güvenen ama ihanete uğrayan insanların gözünde itibarsızlaşacak.

Buradaki trajedi, tüm solun lekelenecek olmasıdır. Artık “kurtuluş”, “umut etme iradesi” ve “egemenlik haklarının iadesi” gibi güzel kelimelere onca yılın olumsuz deneyimleri ardından kim inanır?

Sol siyaset, en azından Brezilya, Fransa ve Yunanistan’da, tüm bir kuşağı kaybedecektir.

Sağ ise Hollande’ın açık kalan fermuarıyla; Rousseff’teki o sahte tevazuuyla; Çipras’ın boş mimikleri ile Varufaki’nin palyaçoluğu ile alay edip duracaktır.

Halk da bunların o asil davaya ihanet edişlerine ve geride bıraktıkları hafızaya lanet okuyacaktır.

James Petras
22 Mart 2015
Kaynak

11 Mart 2019

Kimlik Siyaseti Üzerine On Tez


Tezler şeklinde takdim edilen bu düşüncelerin yoruma muhtaç olduğu açık. Sonuçta biz, küresel kapitalizmin merkezlerinde yaşayıp, teorik seyrin bu tarihsel konjonktüründe şu veya bu düzeyde kendisini “Marksist” ve “tarihsel materyalist” olarak tanımlayan kimseleriz. Bu hâl, yani merkezde olmak, ille de hayırlı bir şey değil.

I

Zulmü materyalist bir temelde yorumlanan kimlik sahaları üzerinden tanımladığımızda, ona dair anlayışımız her türden devrimci pratikten mahrum kalacaktır. Birden fazla kimlik uğraklarını dikine kesen bir teoride dayanışma mümkün değildir, böylesi bir teori, parçaları fiiliyatta varolan bir üretim tarzını yönetici sınıf ve yönetilen sınıf olarak bölen bir bütün düzeyine çıkartır. Böylesi iddialar belirli akademik mahfillerde rağbet görüyor olabilir, lâkin bizim gene de devrimci birlik meselesini toplumsal sınıf temelinde anlıyor olmamız gerekir, çünkü verili üretim tarzını ve tarihsel süreci son tahlilde sınıflar mücadelesi belirler.

II

Kaba marksizmde gördüğümüz sınıf özcülüğünü redde tabi tutmak elbette ki doğrudur. Böylesi bir yaklaşım, kendisine has bir kimlik siyaseti üretmekte; proletarya, doğalında yanlış bir biçimde beyaz, erkek, engelli olmayan, hetero, biyolojik cinsiyetiyle toplumsal cinsiyeti örtüşen bir kimlik olarak kodlanmaktadır. Ama gene de somutta kimlik siyasetini ifade eden postmodern farklılık siyasetini sınıfın yerine ikame etmek, yanlıştır. Proletaryanın bileşiminin bu zulüm sahalarınca tanımlandığını söylemekle, sadece bu sahalardan bahsedip duran bir siyasete bağlanmak, aynı şey değildir. Toplumsal sınıfın maddi temeli üzerinden yoruma tabi tutulduğunda görülecektir ki bu siyaset, sınıfsal ayrım denilen maddi olgu yerine soyut bir şey olarak ele alınacak, esasta keşişim üzerinde duracaktır. Sınıf, bu zulüm uğraklarınca tayin ediliyor olabilir, lâkin o, aynı zamanda eşzamanlı olarak bu zulüm uğraklarını tayin eder. Tekrarlamak gerekirse: son tahlilde bizim, toplumsal/ekonomik sınıfın devrimci mücadelenin temeli olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

III

Kimlikçi yaklaşıma bağlı olan isimlerin dilinden eksik olmayan kesişimsellik teorisi, nihayetinde yavan ve sıradan bir teoridir. Gerçekte elbette sınıf, ırk, cinsellik, toplumsal cinsiyet, milliyet vs. kesişir, fakat bu gerçeği kabul etmek, yağmur yağmaya yakın bulutların karardığını kabul etmek kadar işlevsel ve anlamlıdır. Postmodern ve kimlikçi görüşlerin önerdikleri kesişimsellik teorisi, bizi zulüm biçimlerinin kesiştiğine, çakıştığına dair apaçık gerçek konusunda bilgilendirmekten başka bir şey yapmamıştır. Postmodern teorilere ve kesişimsellik teorisine bağlı olan isimler, genelde bu zulüm ve baskı biçimlerinin neden ve nasıl çakıştıklarını genelde izah edememektedirler, daha da önemlisi bu kişiler, devrimci birlik konusunda bir pratik ortaya koyamamaktadırlar. Kesişimsellikle ilgili ifadeler, sadece kesişmesi muhtemel olan ayrı güzergâhların varlığını kabul etmekte, ama kesişime ilişkin net ve belirli bir teori geliştirememektedir.

IV

Ayrı ve farklı bir seyre sahip zulüm biçimlerinin sınıf uğrağında kesiştiği gerçeği, uzun zamandır devrimci komünistlerin malumudur. Sınıfsa son tahlilde ayrı bir kimliksel güzergâh değildir. Toplumsal sınıfı salt bir kesişim uğrağı olarak görmek, ama onu kesişimi anlamlandıran maddi temel olarak kabul etmemek suretiyle kimlik siyaseti, kapitalizme bilimsel bir zemin üzerinden karşı koyamaz. Onun elinden, ahlâkî değerlendirmelerde bulunmaktan başka bir iş gelmez.

V

Baskı karşıtı eğitim, “güvenli alanlar”, içinden çıkılmaz bir hâl almış olan imtiyaz teorileri ve soyut hareketçilik gibi kimlik siyasetinin o kutsal görülen pratiklerinin altına genelde küçük burjuva akademisyenler imza atmaktadırlar. Buradaki tuhaflık, şu meseleyle ilgilidir: Önemli bir bölümü, ciddi bir entelektüel imtiyaza sahipse de (ki burada söz konusu siyasetin dayandığı postmodern teorilere hâlihazırda esas olarak öğrenciler ve entelektüeller erişebilmektedir) bahsi geçen insanlar, ait oldukları toplumsal sınıfın asli unsur olarak ürettiği imtiyaza sahip değildirler, hatta imtiyaz, baskı, kesişimsellik gibi şeylerden bahsettiklerinde, ekonomik düzlemde imtiyazlı kılınmadıklarını kabul etmektedirler. Bu sebeple onlar, zulme ve baskıya dair maddi analizi gerçekleştirememektedirler: kapitalizm koşullarında birçok “imtiyaz”a sahip olanlar, ellerinde en fazla ekonomik özerkliği bulunduranlardır, yani burjuvalardır; kimlik siyasetinin açtığı alanlarda gelişip serpilmek için entelektüel özerkliğe sahip olanlar da (baskı gören veya görmeyen) kimliklerinden bağımsız olarak önemli kimi yollardan, mahrum olduklarını düşündükleri imtiyaza sahip olmaktadırlar. Burada, söz konusu pratiklerin zamanın belirli bir noktasında gereksiz olduğundan veya en azından kaba Marksizmin sınıf özcülüğüne ait mantığın doğal sonucu olduğundan bahsedilmemektedir. Lâkin bu pratikler, neo-reformizm üreten küçük burjuva faaliyetlerinden başka bir şey değildir.

VI

Sınıf özcülüğüne düşmeden kimlik siyasetine karşı çıkmaya çalışan çok sayıda Marksist mevcuttur, fakat bu isimlerin çabaları da kimlik siyasetini somutlaştırmakla sonuçlanmıştır. (Neticede son yıllarda aynı kimlikçi “imtiyaz” anlayışını varsayan “proleter feminizm” terimini kötü niyetli bir biçimde temellük eden, kullanan isimler ile Anuradha Gandhy gibi devrimci teorisyenler, idealist bir baskı-zulüm anlayışını istismar eden bir yaklaşıma başvuran burjuva feministlerin tuzağına düşmektedirler). Genel bir ifadeyle, hepimiz sınıf özcülüğünü aşmaya çalışıyoruz, aynı zamanda kimlik siyasetinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Kimimiz, sınıf özcülüğünü aşma çabalarındaki sorunları aşmak için kimlik siyasetine kapaklanma, onun yanına sokulma hatasını işliyoruz. Bu hata, kaba marksizmin tarihi üzerinden bakıldığında anlam kazansa da hata gene de hatadır. Çünkü eğer biz, Marksist olduğumuzu iddia ediyorsak, o vakit tarihin çöplüğüne ait olan bir tür marksizme yönelik aşırı basit ve idealist bir reddiyeden daha fazlasını önermemiz, o reddiyenin ötesine geçmemiz gerekmektedir.

VII

Kimlik siyasetinin geride bıraktığı miras, zulmün maddi temelinden ziyade doğru kelime ve ifadelere odaklanmamızı emreden, sorunlu bir dil idealizmine yol açmıştır. Gerçek dünyada varolan zulümle mücadele ettiğimizi düşünsek de esasen biz, görünüşle, zarfla meşgul oluyoruz. İmtiyazlılara verilen, doğru terimleri ve üslubu idrak etmeye yarayan eğitimden mahrum olanların ille de şovenist olmadıklarını göremiyoruz, aynı şekilde, gerekli eğitime sahip olup doğru bir dille kendilerindeki şovenizmi gizleyenlerin gerçek düşman olduğunu hiç anlayamıyoruz. Bu dil idealizmi, maddi koşulları fiiliyatta değiştirecek pratikler üzerine kurulu, kitle eğitimini esas alan bir pedagoji pratiği üzerinde düşünmeye karşı çıkıyor, bunun yerine baskı karşıtı eğitim, birbirinden kopuk imtiyaz anlayışları ve doğru konuşma yöntemlerine odaklanıyor. Bu anlamda dil idealizmi, sadece kendisini haklı çıkartmaya yönelik bir çaba. Nihayetinde böylesi bir çaba, söz konusu dilin tabi olduğu maddi koşulların değiştirilmesi yerine üslubu ve tek tek her bir kelimeyi incelemek için vakit harcamamızı talep ediyor, bu yönüyle her şeyi içinden çıkılmaz bir hâle sokuyor ve bile isteye cahilce davranıyor. Böylelikle her yanı ahlakçılık kaplıyor.

VIII

Bugün ortalıkta kendi pratiksizliğini, pratikten uzak oluşunu meşrulaştırmak için yüzünü kimlik siyasetine çeviren, onun cazibesine kapılan çok sayıda Marksist var. Proletarya ve deklase kesimlerle ilişki kurmayan kişilerin kimlik siyasetinin talimatlarına körü körüne riayet etmesi, asla tesadüf değildir. Kimlik siyaseti üzerine kurulu teorilerin sergilendiği reyon, eylemden uzak Marksistlere eylemsiz ve pasif kalma konusunda gerekli bahaneyi sunmaktadır. Onlara göre, ağzınızda yanlış kelimeler varsa kitlelerle ilişki kurmamalısınız; somut bir gerçeklik güvenli bir alana kolayca dönüştürülemiyorsa, o alanla asla meşgul olmamalısınız.

IX

Bizim şu soruyu sormamız gerekiyor: Kimlik siyaseti, devrimci olmayan bir pratiği tedavüle sokuyor, peki ama bu durum, küresel kapitalizmin merkezlerindeki radikaller için neden önem arz ediyor? Çevre ülkelerdeki devrimci hareketler, bu tür bir siyaseti neden küçük burjuva görüyorlar? Madunun kendi adına konuşması üzerine teoriler üreten aydınlardan bıkıp usanmış olan bu devrimci hareketler, madunun madun olarak anlaşılabilmek için konuşma imkânı bulacağı bir tarz konusunda bir şey söylüyorlar mı? Bu soruları sorduğumuzda, kimlik siyasetinin işçi aristokrasisi denilen radikal bir küçük burjuva kesimle veya en iyi hâliyle sürgünde yaşayan, imtiyazlar elde etmiş insanlarla bağlantılı olduğunu kabul etmek durumunda kalacağız. Bu kesimlerin imtiyaz meselesi üzerine geliştirdikleri teoriler de esasen kendi özel imtiyazlarını gizleme amacını güdüyor.

X

Teorisini postmodern teoriye dayandıran kimlik siyasetinin sadece kapitalizmin merkezlerinde baskın olması, asla tesadüfi değil. Ama bu, nihayetinde küçük burjuva olan bu pratiğin ürettiği görüşlerin faydasız ve önemsiz olduğu anlamına gelmiyor (ki esasen bu görüşleri düzeltmeye çalışan kimi kaba Marksistler de birer küçük burjuvadır). Kimlik siyasetinin ortaya attığı görüşleri temelde sınırlayan husus, ondaki küçük burjuva idealizmi ve gerçekliğin maddi zeminini, yani toplumsal sınıfı inceleme konusunda gösterdiği yetersizliktir. Toplumsal sınıf, esas olarak emperyalizmin imtiyazlı kesimlerin egemenliği altında olan merkezlerinde perde gerisinde tutulmaktadır.

J. Moufawad-Paul
23 Nisan 2013
Kaynak

09 Mart 2019

, ,

HDP-TKP Notları


a. Kaba bir tasnifle, Türkiye siyasetinde iki kanat mevcut: ittihatçılar ve itilafçılar.
b. İttihatçılar için devlet, itilafçılar için burjuvazi var. O gerçek, dışındaki her şey yalan. Bütünlük, ancak onlarla tanımlı.
c. İttihatçılar, burjuvazinin toplumu; itilafçılar, devletin tarihi böldüğünü düşünüyorlar. Esas olarak bu bütünleme faaliyeti dâhilinde var olabiliyorlar. Bütünleştirme faaliyetine bir tarafından dâhil olmaya çalışıyorlar.
d. Her ikisi de efendilerin bütünsel, yekpare, pürüzsüz, çatlaksız tarihi ve toplumu için mücadele ediyorlar. İkisinin de sırtlarını dayadığı duvar, ortak.
e. İtilafçıların ve ittihatçıların arası asla kanlı bıçaklı olmadı, olmaz. Devletin ve sermayenin salahiyeti için hiçbir vakit birbirlerine düşmezler, duvara zarar vermezler, ama başka vekil güçler üzerinden birbirlerine mesaj gönderirler. Belirli momentlerde bütünlük, tutarlılık ve süreklilik hissi bir şekilde sağlanır.
f. İttihatçılar için terakki; itilafçılar için hürriyet esas.[1] Terakki dedikleri mülkiyetle; hürriyet dedikleri rekabetle tanımlı. Döne dolaşa birbirlerini beslerler, var ederler.
g. İtilafçılık ve ittihatçılık, sol siyaset alanını da kontrol etmeye mecburdur. İkisi de kendi gölgesini, izdüşümünü sol dünya içerisinde örgütler. Devlet ve demokrasi bahsinde ayrı kulvarlar oluşur. Sol da iki kanatlıdır.
h. Ankara’da Hafi TKP’ye karşı Resmi TKP kurulması, Ekim Devrimi’nin etkisini, Balkanlar’daki sınıf hareketinin nüfuzunu, Doğu’daki kıyamın şiddetini kırmak için atılmış bir adımdır. Sol, bazı arayışları dışarıda tutacak olursak, esasta Resmi TKP’nin çocuğudur. O da iki kanatlıdır.
i. Bugün itibarıyla HDP, itilafçıların TKP’si; TKP, ittihatçıların HDP’sidir. Birbirlerini zıtlıkta kaim ve var kılmaya, birbirlerini biçimlendirmeye mecburdurlar.
j. TKP, burjuvazinin toplumu bölmesinden rahatsız olanları; HDP, devletin tarihi bölmesinden rahatsız olanları örgütler. Görev tanımı budur. Müesses nizam, ilkinde “kaynaşmış kitle”; ikincisinde “yurtta sulh” talep etmektedir. İki talep birbirini tamamlar, birbirleriyle bağlaşıktır. İç devletle dış devlet arasındaki gerilimlere fazla anlam yüklememek gerekmektedir.
k. Her iki zıt kutup karşısında kaim olan, müesses nizamdır, iktidardır. Yüksek siyaset, solu da gerekli kıvama getirmektedir. Sol, yüksek siyaset kulvarlarına meftun; aşağıya, avama, halka düşmandır.
l. TKP’nin tarihi bölen, onu kendisine doğru daraltan burjuvaziye kızması, mümkün değildir; HDP, toplumu bölen, onu kendisine doğru daraltan, varlığını bireylerde yeniden inşa eden devlete tepki geliştiremez. Her ikisinin arkasında, iktidarın tarihi ve toplumu ile ilgili fikir ve pratik vardır.
m. HDP ve TKP arasındaki gerilimin son demde, Dersim bağlamında açığa çıkması, tesadüf değildir. Dersim, Türkiye’nin kuruluşu açısından yapı taşıdır, tunçtur, eldir. Ve evet, her daim kırmızıçizgidir.
n. Seçimin sonucunu tayin edecek olan, yoksul emekçi Dersim halkı değil, Avrupa’da belirli güç odaklarıyla ilişkili olan diasporadır. O diaspora da çift kanatlıdır.
o. Ambleminde bile yer vermediği kırdaki ve şehirdeki “köylü”ye TKP’nin artık bir şekilde takdim edilmesi, beğendirilmesi gerekmektedir. PR çalışması, bu yöndedir. Son “türban”lı aday ve Dersim çalışması, bu bağlamda ele alınmalıdır. Kitleler, kontrol altında tutulmalı, Yargıtay onaylı KP, gereğini yapabilmelidir.
p. Esas olan, devletin ve sermayenin gerilimli, ama müşterek siyasetinin yoksul, emekçi halk katmanlarına yedirilmesi, olası kontrol dışı unsur ve dinamiklerin tasfiye edilmesidir.
r. Sorun yaratabilecek, kıyam edebilecek, başkaldırabilecek unsurlar, her daim kontrol altında tutulmalıdırlar. Aradaki kayıkçı dövüşünün, kavuklu-pişekâr atışmalarının bir anlamı yoktur. Devletin tarih, burjuvazinin sınıf bilinci, solun tarih ve sınıf bilincinden her daim daha güçlüdür.
s. Yüksek siyasete kul edilen yoksul emekçi halkın “alçak” siyasetten tiksindirilmesi, uzak tutulması gerekmektedir. Görevler, bu düzlemde tevdi edilmektedir.
ş. Neticede sağcı bir siyasetçinin, “Çeşitli nedenlerle aşırılık yanlısı ve radikal görüşleri benimseyen vatandaşlarımızın rehabilitasyonu için radikalleşmeyle mücadele merkezi kurulacaktır” demesini eleştiren, bunu “Goebbels programı” olarak niteleyen TKP’nin aynı rehabilitasyon çalışmasını Kürt ve Müslüman bağlamında yürüttüğünü görmek gerekmektedir. O, verilen bu göreve sırtını asla dönemez. Bu partinin başka bir varlık gerekçesi yoktur. Benzer bir rehabilitasyon, birey-liberalizm bağlamında, HDP üzerinden işlemektedir.
t. Bütünsel, tutarlı, sürekli devlet için Kürt ve Müslüman, her daim tehdittir. (TKP)
u. Bütünsel, tutarlı, sürekli bir sermaye için Kürt ve Müslüman, her daim tehdittir. (HDP) HDP ve TKP, (artık) siyaset düzleminde mütemmim cüzdür.
ü. Tehdidi savuşturmanın en iyi yolu, un ufak, tuz buz etmek, kitleyi bireyde çözmektir.
v. TKP için burjuvazinin öznelliği, tarih düzleminde ilerleticidir. HDP için devletin öznelliği, toplum düzleminde ilerleticidir. İlerleyenler, cümlemizi birlikte ilerlediğimize ikna etmeye mecburdurlar.
y. Öznellik, faillik, aydınlanma ve modernizmle tanımlıdır. Her iki parti de oraya bağlıdır. İkisi de tarihi bölen devrime, toplumu bölen sınıfa düşmandır. Marksizm ve sosyalizm, bu huzurlu alana doğru daraltılmalıdır.
z. “İştirakçi hat, çeşitli momentlerde itilafçıların veya ittihatçıların oyaladıkları yoksul dinamikleri keserek ilerledi, ilerliyor. Burjuva siyasete karşı devrimci siyaseti çıkarttığımız durumda, o dinamikler bizi, biz de onları göreceğiz. Bunun için devletin çektiği perdeyi yırtmak gerek.”[2]
1. İştirakçilik, […] verili sınıflar mücadelesinde itilafçıların ve ittihatçıların tabanındaki fukaraya seslenmeyi” [3], onu örgütlemeyi, ona örgütlenmeyi anlatır.
Eren Balkır
9 Mart 2019
Dipnotlar
[1] Eren Balkır, “Meymenetsiz”, 20 Şubat 2019, İştirakî.
[2] Eren Balkır, “İştirakçi Hat”, 13 Eylül 2017, İştirakî.
[3] Eren Balkır, “Serbest”, 30 Mart 2015, İştirakî.

Cinsiyet, Sınıf ve Kapitalizm


Altmışlarda ABD’de emeğin ve özgürlük hareketlerinin elindeki gücü sermayenin efendilerine teslim eden kapitalist bir darbe gerçekleşti. O günden beri politikanın yönü, sadece sağa dönük. 

Polisin askerîleştirilmesiyle resmî mantığa karşı bağrında devrimci eğilimler geliştirmesi muhtemel olan halk, toplu hâlde hapse tıkıldı. Sadece tek efendiye, sermayeye hizmet eden muhalif politik partiler aracılığıyla bir tür sahte demokrasi temsili sergilendi.

Batılı yurttaşlar olarak “bizler”in bugüne nasıl geldiğimizle ilgili tüm gerçeklerin üzerini bile bile örtüyorlar. Popülizm ve ekonomik kaygı gibi açıklama amaçlı terimler, esasen acımasız gerçekleri gizlemek için devreye sokuluyorlar. Kurtuluşun dili ve sahip olduğu toplumsal boyutlar, sınıf savaşında karşı tarafın elinde bir tür silâha dönüşüyor. Kapitalizme karşıymış gibi görünen özgürlük hareketleri, kapitalizmin sınırlarına mahkûm oluyorlar ve uygun bir kıvam kazanıyorlar. Söz konusu hareketler, oligarkların insanlık tarihinde görülebilecek en büyük hırsızlık dâhilinde servetin büyük bir bölümünü cebe indirdikleri bir dönemde, dikkatleri başka yöne çekmek gibi bir işlev görüyorlar.

Altmışlardaki kadınların özgürlüğü hareketleri ardından kadına ve erkeğe eşit ücret verilmesi talebi, onu salt “kadının meselesi” hâline getirmek adına, sınıf mücadelesinden kopartıldı. ABD’de kadın işçiler, uzun zamandan beri denk işler yapmalarına karşın, erkeklerden daha az para alıyorlardı. Yetmişlerde kadınların yoğun biçimde (ücretli) işgücü piyasasına yeniden girmeye başlamasıyla birlikte bu cinsiyetler arası ücret açığını kapatmaya dönük liberal çabalar ortaya konuldu. Fakat liberalizmin verili çerçevesi, emeğin sınıfsal açıdan sahip olduğu nispi konumun veya işçi sınıfına mensup kadınların yaşam standartlarının yükseltilmesi meselesini asla kapsamıyordu.

Grafik: Kadınlar, emek piyasalarında erkeklerle rekabet ederlerken, kapitalistler ve şirket yöneticileri, tarihin diğer tüm dönemlerine kıyasla daha fazla kârı cukka ettiler. Ama burada ekonomiden çok hayatla ilgili bir yan var: (1) Gıda ve barınma politik mücadeleler için birer önkoşul; (2) Politikayı ve ekonomiyi kontrol eden insanlar, işçilerin ürettikleri şeylerde giderek azalan payları konusunda kendi aralarında dövüşmelerine izin veriyorlar. Başka bir ifadeyle, o paylar için dövüşüp durmak, pek de sağlam bir strateji değil aslında.

Patriyarka terimi, sündürülüp her şeyi izah eden bir içeriğe kavuşturulduğu ölçüde emekle ilgili meselelerin ötesine uzanıyor. Dolayısıyla özgürlük mücadelesinin üzerinde durduğu asıl soru şu oluyor: ekonomik iktidarın dışında güç, patriyarkanın ötesinde nasıl yeniden dağıtılabilir? Ücretli emek, kapitalist şemada nispeten düşük bir mevkie sahip. Eldeki kanıtların da ortaya koyduğu biçimiyle, eşit işe eşit ücret mücadelesi, oligarkların ve şirket yöneticilerin yüklü miktarda zenginliğe el koyduğu bir dönemde sahneye çıktı. Sınıfsal konumları üzerinden birçok kadın, ekonomideki paylarının servetin yukarıdakilerin elinde toplaşmasıyla azaldığını gördü.

Bu gelişmenin sistemle alakalı niteliğini bir analoji üzerinden görmek mümkün. Büyük bölümü erkek olan imalat sektörü işçilerinin yerine düşük ücret ödenen veya ödenmeyen yabancı işçilerin çalıştırılmasını sağlamak suretiyle NAFTA ve onu takip eden “ticaret” anlaşmaları, imalat sektörü işçileri bağlamında ücretleri düşürdüler, pazarlık gücünü kırdılar, iş güvencesinin zeminini ortadan kaldırdılar ve yaşam standartlarını aşağıya çektiler. Çalışma yaşındaki erkekler işyerlerini terk ederlerken onların yerini kadınlar aldı. Erkeklere verilen ücretlerin dondurulduğu veya düşürüldüğü bir dönemde kadınlara verilen ücretler arttı (aşağıdaki grafik). Cinsiyet mücadelesi çerçevesi dâhilinde kadınlar ciddi bir ilerleme sağlarlarken erkekler çok şey yitirdiler. Bunun dışında, daha genel bir değerlendirme dâhilinde Amerikan işçi sınıfının ekonomik açıdan yıkıma uğradığını söylemek lazım.

Grafik: Yetmişlerden beri çalışan kadınların yüzdesi artarken erkeklerin yüzdesi düşmüş. Grafikte erkeklerin oranı kadınların oranına bölünüyor. Öte yandan kadın işlerine karşı erkek işleri gibi sektörel farklılıklar önemli bir faktör olarak alınsalar da mevcut farklılaşmayı izah etmiyor. Kadına ve erkeğe verilen ücretlerdeki bu eğilim istihdamdaki eğilimle de örtüşüyor (aşağıdaki grafik), buna göre kapitalistler, işçinin üretkenliği ölçüsünde ücretlerin düşürülmesi stratejisinin bir parçası olarak erkek yerine kadın çalıştırıyor. Bu yazının yazıldığı dönem göz önüne alındığında eşit iş karşılığında erkeğe kadına göre daha az ücret veriliyor. [Kaynak: St. Louis Eyaleti Federal Rezervi]

Merkezde duran, erkek emeği idi, bu sebeple eşit işe eşit ücret talebi gündeme geldi. Oysa bu talep, tümüyle kapitalist toplumsal ilişkiler çerçevesinde biçimlenmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD hükümeti savaşa yönelik çalışmalar kapsamında fabrikalara doluşturulan kadınları iş bırakmaya zorladı, zira cepheden dönecek askerlere iş sahası açmak istiyordu. Yani savaş faaliyetleri durma noktasına geldikçe işgücü fazlası oluşmuştu. Yetmişlerde kadınların işgücü piyasasına yeniden girdiği dönemde kapitalizm, yetki ve güçten mahrum işçilerin sırtından elde ettiği kârları artıracak bir hamle yaptı. Mevcut işgücü fazlası karşısında işgücü arzında yaşanan artış, işçi sendikalarının ezilmesi noktasında çok önemli bir rol oynadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği dönemden kadınların işgücü piyasasına girdiği yıllara dek uzanan dönem, daha net bir ifadeyle, 1953-1974 arası dönemde aile geliri yüzde 70 arttı (aşağıdaki grafik). 1975-2017 arası dönemde ise birkaç yıl boyunca ikiden fazla kişinin gelir getirdiği ailelerin oranı yüzde 33’e çıktı. Bu dönemde işçilerin eline geçenlerde ciddi bir düşüş yaşandı. Söz konusu düşüşün sebebi, erkeklerden daha az üreten kadınlar değildi, bugün olduğu gibi o gün de kadınlar erkekler kadar üretkendi. 1975’ten sonra kapitalistler, Amerikalı işçilere ürettiklerine kıyasla daha düşük ücret vermek amacıyla bir dizi stratejiyi devreye soktular. Erkek işçilerle kadın işçileri karşı karşıya getirmek suretiyle, işgücü arzını artırmak, bu stratejilerden birisiydi.

Grafik: 1953-1974 arası dönemde aile başına düşen 1,25 işçinin eline geçen enflasyona ayarlı aile geliri, yüzde 70 arttı. 1975-2017 arası dönemde ise aile başına düşen 1,65 işçinin aile geliri yüzde 33 arttı. Kadınların ücretli işgücü piyasasına girmeden önce büyük ölçüde ücretsiz çalışmak suretiyle aile üretimine katkı yaptığı düşünülürse, eşit işe eşit ücret konusunda elde edilen kazanımlara rağmen, son kırk yıl boyunca işçi aileleri tam bir felâketle yüzleştiler. [Kaynak: St. Louis Federal Rezervi.]

Yetmişlerdeki kapitalist darbenin amacı, emeği güçsüzleştirmek, o gücü zenginlere vermek, böylelikle zenginlerin emeğin ürünlerinin önemli bir kısmı konusunda hak talep etmesini sağlamaktı. Zenginler bu noktada başarılı olmuşlardı. Kadınların işgücüne yeniden dâhil olduğu dönemde emeğin üretkenliği artmaya devam etti (aşağıdaki grafik). Fakat kapitalist sınıf ve şirket yöneticileri, tüm bu artışları kendi ceplerine indirmeyi bildiler. Kapitalizm açısından kadının sınıfsal konumu ve aldığı nispi ücretti kadınları cazip kılan, sahip oldukları cinsiyet değil.

Bu, önemle üzerinde durulması gereken bir ayrım aslında. Dolayısıyla günümüzde sürmekte olan, ırka, cinsiyete ve kimliğe dair meselelerin sınıf mücadelesince bütünüyle kapsanamayacağını dolayısıyla tam olarak ele alınamayacağını söyleyen sınıf indirgemeciliği ile ilgili görüş, anti-politik bir görüştür. Bu anlamda, bünyesinde geliştiği liberal çerçeve dâhilinde haklı ve doğru olan eşit işe eşit ücret mücadelesinin, kadınla erkeğe aynı ücretin verilmesi ile ilgili mücadelenin, işçi sınıfının ekonomik çıkarlarını etkileyen gelir ve servetin dağılımı meselesiyle bir alakası yoktur. Kapitalist politik ekonomi dâhilinde lokalize edilmiş olan eşitliğe ulaşma mücadelesi ve bu temelde yürütülen özgürlük mücadelesi, bugüne dek oligarşinin politik ve ekonomik iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırmak, süreci hızlandırmak için kullanılmıştır. Sonuçta oligarşi, ulaşamadığı gücü ancak kendi çıkarları ile ilişkisi dâhilinde ele almaktadır.

Grafik: Emeğin üretkenliği, işçilerin belirli bir dönemde ürettiklerine ilişkin bir ölçüdür. Kapitalist teoriye göre işçilere ücretleri ürettiklerine göre verilmektedir. Yetmişlerin ortalarından başlayan süreçte kadınların işgücü piyasasına girişleri de artmış, ücretler ise sabitlenmiştir. İşçiler daha fazla üretmeyi sürdürseler de artık onların emeklerinin ürünlerine gereken ücreti ödenmesini talep etmeleri mümkün değildir. Konuyla ilgisi bağlamında şu söylenmeli: eşit işe eşit ücret talebi üzerinden ilerleyen hareket, birçok işçinin yüzleştiği eşitsizliklerin hızla arttığı bir dönemde gündeme gelmiştir.

Kapitalist istihdamın özgürleştirme becerisine sahip olduğuna dair burjuva fantezileri, refah teolojisinin fantezilerine benzer. Sonuçta refah teolojisi de toplumsal tarihi bir kenara atıp ekonomik sınıfın yerine kişiyle yüce güç arasındaki şahsî ilişkiyi koyar. Bir bilim insanı veya bir avukata dokuz işçi düşer, bunlar da fast food restoranlarının patates kızartması reyonlarında veya eczane zincirlerinde kasiyer olarak çalışırlar. Birçok insan, sırf çalışmak zorunda olduğu için çalışmaktadır. Bu, ücretli işgücü piyasasına giren birçok kadın için de geçerlidir.

Bir şok yaşamasınlar diye kadınlar, ücretli işgücü piyasasına girmezden önce işlere girmişlerdir. Ücretli ve ücretsiz emek arasındaki ayrım, esasında kapitalist emek ve diğer emek biçimleri arasındadır. Asıl mesele, “iş”in liberallerin iddiasının aksine özgürleştirici olmamasıdır. Para, düzenli yemek yemek, evde yaşamak ve sosyal katılım için bir önkoşul hâline geldiği noktada iş için ücret ödenmektedir. Sistem bağlamında kapitalistler, kontrol ettikleri, gerekli şartları yerine getirecek toplumsal mücadeleyi tanımladıkları bir dünya inşa etmişlerdir. Eşit işe eşit ücret talebi, tümüyle kapitalist toplumsal ilişkiler bağlamında şekillenmiştir.

Bir analojiye başvuracak olursak; yardımsever kapitalistler, çiftçilerin yaşam standartlarını yükseltiyorlar ama diğer yandan da onların rızıklarını yarıya indiriyorlar. Ücretlendirilmiş işin ona ödenen tutara yaptığı katkı üzerinden bir ailenin beslenmesi için gerekli paranın yarısı kazanıldığında, bir ailenin boğazından lokma geçsin diye yeterli ürün yetiştirme pratiğinin gayrisafi yurtiçi hâsılaya hiçbir katkısı olmuyor (GSYİH için gelir ölçüsü). Neoliberalizmin ve küreselleşmenin “gelişmekte olan ülkeler”de yaşam standartlarını yükselttiğine ilişkin sürekli dillendirilen iddialar, esasen ekonomiyle alakalı bu türden zırvalara dayanıyor. Politik bir anlama sahip bu türden bir ayrım, temelde “gelişmiş ülkeler” için de geçerli.

Grafik: Kadın ve erkek arasındaki ücret farklarının kapanması ardından erkeklere kıyasla daha fazla kadın işe alınıyor. Kadınların kapitalist üretimde erkeklerden daha az becerikli olduğuna inanmadığı sürece işinin ehli olan tüm şirket müdürleri en düşük maliyetli işçileri çalıştırıyorlar. İşçi erkekler, kadın işçilere kıyasla rekabet düzleminde daha dezavantajlılar; bu, kapitalistlerin ve onların yaptıklarını akademide izah edenlerin belirlediği yollar üzerinden işleyen bir süreç. Not: mavi sol, turuncu sağ tarafa ait. [Kaynak: St. Louis Federal Rezervi.]

Kadınların ücretli işgücü piyasasına girmek isteyip istemedikleri sorusu, ancak çalışma zorunluluğu ortadan kaldırıldığında cevaplanabilir. Aksi takdirde bu soru, “bıçakla mı yoksa tabancayla mı öldürülmek istersin?” sorusuna benzeyecektir. Çalışmayla ilgili soru, cevaplanması mümkün olan bir sorudur, bu noktada birçok insan iyimser bir yaklaşım içindedir.

1970’ten beri Batı’da politik ekonominin yaslandığı felsefeyi üreten ve biçimlendiren kapitalizmdir. Oligarklara ve şirket yöneticilerine toplumu uygun gördükleri şekilde organize edebilmeleri noktasında belirli bir serbestiyet bahşedilmiştir. Sonuçta bu insanlar, kendilerine verilen yetki ve gücü, her şeyi cebe indirmek için kullanmışlardır.

Daha kapsamlı bir ifadeyle, bunlar, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği süreç üzerinden, dünyayı kendilerine benzetmişlerdir. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un dünyası, onun gibi bir dünyadır.

Sosyalizmden dem vuralım, yetmişlerde yanlış yola giren otomobili tekrar doğru yola sokma imkânı konusunda iyimserliğimizi besleyip duralım ama şunu da bilelim: meselenin özünde değişen hiçbir şey yok.

Savaş hâlâ kâr getiren bir iştir, çevre hâlen daha krizdedir, hâlâ daha aynı insanlar işbaşındadır ve sınıf savaşı bugün de iki parti üzerinden yürütülmektedir. Yalvarıp durmak kimseyi politik kurtuluşa götürmez. Güç, karşısında bir güç bulmak ister. Gerisi hüsnükuruntudan ibarettir.

Rob Urie
8 Mart 2019
Kaynak

08 Mart 2019

, ,

Zamanın Ritmi


Her insanın içindedir o,
Sen de bilir misin onu dostum?
Milyonlarca yıldır esen rüzgâra direnen,
Ve sonuna dek direnecek olandır o.

Zaman henüz yokken doğdu
Ve yaşamın dışında büyüdü,
İnsanı boğan asmalarını kesti kötülüğün,
Bir bıçak oldu, yakıcı ve öldürücüydü.

Bir kıvılcımdı henüz ateş yokken,
Ve alazladı bilincini insanın,
Çeliğin kalbine yürüyen suya,
Zaman, zaman olmaya başladığı vakit
Yol gösterdi.

Babil’in nehirlerinde durup ağladı,
Ve bütün insanlar ölüme vardığında,
Kıvranan bir ızdıraptı çığlığı,
Haça gerildi, kan sızdı toprağa.

Dilinde ölümü anımsatan bir kelimeydi Spartaküs,
Appian yolu[1] boyunca çarmıhlar
Sıra sıra dizildi
Roma’da öldü, aslan ve kılıçla.

Wat Tyler’ın[2] yoksullarıyla yürüdü,
Kralları, lordları ürküttü,
İnsanın canını alan bakışlarını kuşanırdı
Sanki yaşıyor gibiydi.

Bunak fatihlerin karşısına geçer
Kutsal bir masumiyetle gülümserdi,
Öyle mütevazı, öyle munisti ki
Altının lanet kudretinden bihaberdi.

Birden o zavallı Paris sokaklarında çıkıverdi karşımıza,
Köhnemiş Bastille’i yıkıp geçti,
Sonra yöneldi yılanın başına,
Ve onu topuklarıyla ezdi.

Buffalo düzlüklerinde kanlar içinde öldü,
Öyle çok yağmur yağdı ki
Etini tel tel edip götürdü.
Kalbi ise Wounded Knee’ye[3] gömüldü,
Gene doğacak, doğrulacaktı topraktan.

Kerry göllerinde çığlığı yükseldi,
Diz çöktü yere, öldü.
İçindeki o büyük isyanla.
Onu vurdular, soğukkanlılıkla.

Umudun her damla ışığında o var,
Sınır, mekân tanımaz.
Kırmızıya, siyaha, beyaza
Rengini veren odur,
Hiçbir millet onsuz olamaz.

Ölü kahramanların kalbinde gömülü olan o,
Çığlığını zalimlerin gözlerinin içine savuran o.
Yüksek dağların zirvesi yurdudur,
Göğü dağlayan gene o.

Bu hücre odasındaki ışık ondan,
Kudretli şimşekler onun eseri,
Yılgı bilmez bir düşünce bu dostum,
Her daim şunu söyler
Bu düşüncenin dili:
“Ben haklıyım!”

Bobby Sands
[9 Mart 1954 -5 Mayıs 1981]
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Appian Yolu: Spartaküs ve yoldaşlarının çarmıha gerildiği 660 kilometre uzunluğunda olan yol.

[2] Wat Tyler (d. 4 Ocak 1341 – ö. 15 Haziran 1381) İngiliz devrimci. İngiltere’de feodalizme karşı mücadelede yer almış, reformlara önayak olmuş ve sonunda Londra belediye başkanının kılıcıyla öldürülmüştür. Ölümünün duyulması üzerine toplanan kalabalığa sözler veren İngiliz kralı II. Richard, öfkenin yatışması ve kalabalığın dağılmasından sonra verdiği sözleri tutmamıştır.

[3] Wounded Knee Katliamı: Lakota Siyuları ile Birleşik Devletler arasındaki son büyük çatışma. Güney Dakota‘da Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu’nda Wounded Knee Deresi yakınlarında 29 Aralık 1890’daki olaylarda 62’si kadın ve çocuk en az 153 Kızılderili (çoğu Minikonju 38 kişi de Hunkpapa Lakotası) öldürülmüştür.