05 Nisan 2016

, ,

Paryalaştırılan Libya


ABD öncülüğünde gerçekleşen istikrarsızlaştırma faaliyeti ve Libya’da patlayan bombalardan beş yıl sonra bile emperyalistlerin neokolonyalizmin hâkim olduğu, istikrarlı bir rejim inşa etme çabaları somutluk kazanmış değil.

19 Mart 2011’de Pentagon ve diğer NATO güçleri eskiden müreffeh olan bu ulus-devleti havadan bombalamaya başladı. Yedi ay süren hava saldırıları ve emperyalistlerin vekil birer güç olarak hareket eden isyancı milisler eliyle sahada yürüttüğü operasyona dönük desteğin sonrasında binlerce insan öldü, milyonlarcası yüzlerce kalkınma projesi ve hükümet kurumlarının harabeleri arasında yersiz-yurtsuzlaştı.

Afrika ve Ortadoğu’daki müttefikleri ile işbirliği içerisinde, ABD, Britanya, Fransa, İtalya ve diğer Batılı ülkeler bölgenin yeniden teşkil edilmesi sürecinde Libya’yı bir başarı hikâyesi olarak takdim ettiler, onlara göre isyancı güçler uluslararası kapitalizmin kirli işlerini ifa ediyordu. O günlerde Obama’nın ilk kabinesinde dışişleri bakanı olan Hillary Clinton Kaddafi’nin linç edilmesi üzerine şunu söylemişti: “Geldik, gördük ve o öldü.”

Bugün Libya kıtadaki en yoksul devletlerden biri ve Afrika ile Ortadoğu’nun büyük bir kesiminde yaşanan istikrarsızlığın kaynağı. Bir zamanlar zengin petrol endüstrisine sahip olan, bu endüstri sayesinde bütçesi fazla veren ülke her şeyini kaybetti. Petrol sahaları ve rafineriler Batı’nın müttefiki Katar, Mısır ve Suudi Arabistan gibi devletlerin destekledikleri rakip gruplar arasındaki savaşta imha edildi.

Kaddafi döneminde Libya Afrika Birliği üyesi devletlerce tanınan ve saygı gören bir ülkeydi. 2002’de Afrika Birliği Örgütü’nden Afrika Birliği’ne geçilmesi 1999’da birliğin hazırladığı Sirte Deklarasyonu üzerinden gerçekleşmişti.

Deklarasyondaki ve birliğin kurucu belgelerindeki fikirlerin büyük kısmı genişletilmiş bir Afrika birliğinin ekonomik, politik, haberleşme, teknik ve askerî ihtiyaçlarını karşılamayla ilgiliydi. 1951-1966 arasında Gana’nın başında bulunan ve Afrika Birliği Örgütü’nün kurucularından olan Dr. Kwame Nkrumah, emperyalist hâkimiyetle mücadele etmek için en iyi yöntem olarak birleşik Afrika hükümeti çağrısında bulunmuştu.

Kaddafi işte bu fikri benimsedi ve kıta genelinde işbirliği ve koordinasyonun pekiştirilmesi yoluna gitti. Söz konusu politik faaliyetler Batı’yı telâşa düşürdü. Batı bunun üzerine Libya’yı istikrarsızlaştırma ve devletini yıkma yoluna gitti. Bunun sonucunda ülke harabeye dönüştü.

“Birlik” Rejimine Güven Olmaz

Son günlerde yeni bir “birlik hükümeti”nin kurulmasına dönük atılan adımlar Trablus merkezli yapının “olağanüstü hâl” ilân etmesine neden oldu. Bu grup bugün Tobruk’ta bulunan, uluslararası planda tanınan rakip grubu kapı dışarı etti.

25 Mart tarihli Medicafricatimes.com internet sitesinin haberine göre: “Deklarasyonun sebeplerini resmi ağızdan aktaran yok ama haberlere göre BM destekli Ulusal Uyum Hükümeti’nin kimi üyeleri Trablus’a gelip şehri provoke etti.”

Bir dizi analiste göre, Ulusal Uyum Hükümeti’nin yaptığı dayatma daha fazla kaosa ve istikrarsızlığa yol açacak. Örneğin BM Libya sefiri, Alman diplomat Martin Kobler’in uçağı 23 Mart’ta Trablus’a inemedi, bunun üzerine Kobler şu tviti attı: “BM’nin Trablus’a uçakla gitme hakkı olması lazım.”

Rakip rejimlerin hiçbirisi bu hükümeti tanımıyor. Hükümetse Mart başında Libya meclisi üyelerinin çoğu tarafından imzalanan bir dilekçe üzerinden kontrolün kendisinde olduğunu duyurdu.

Kurulması planlanan cunta koalisyonunun amacı, Kobler’in aracılık ettiği BM yönergesi üzerinden Pentagon/NATO öncülüğünde altı bin kişilik bir müdahale gücü için yolu temizlemek. Ülkede istikrarın sağlanması konusunda yereldeki milislere ve vekillerine inancını yitirmiş olan ABD ve diğer NATO devletleri neokolonyalizmin hâkim olduğu bir rejimi dayatacak bir askerî güç göndermeyi planlıyorlar. Buradaki dertse Washington, Londra, Paris ve Brüksel’in dış politika şartlarına uyumlu hareket edilmesini sağlamak.

Küresel haberalma şirketi Stratfor Enterprises 21 Mart’ta kendi internet sitesinden şunları söylüyor:

“Batılı güçler kısa süre içinde Libya’ya müdahale edebilir. […] İki hükümet kuruldu […] oysa ikisi de birbirinin meşruiyetini tanımıyor. Batı müdahalesi yaşama ihtimali bulunan, tek bir Libya hükümetinin varlığına bağlı olduğundan, bu durum özellikle sorunlu.”

Bu yazıda bir de BM’nin kurduğu Ulusal Uyum Hükümeti’nin sözde başarısının ancak Misrata milislerine bağlı olduğu söyleniyor. Bu milisler Trablus’u ele geçiren Genel Ulusal Kongre rejimini destekliyor. 2011’deki rejim değişikliği için verilen savaş esnasında itibar kazanmış olan bu milisler Kaddafi’nin Cemahiriye sisteminin yıkılması için şiddete dayalı, ırkçı bir faaliyet içinde olmuşlardı.

Stratfor bir de şu husus üzerinde duruyor:

“Son dönemde Misratalı milislerin üst düzey üyeleri birlik hükümetini açıktan desteklediklerini ifade ettiler ve Trablus merkezli hükümetin başkanının istifa edip Ulusal Uyum Hükümeti’nin başbakan olmasını önerdiği Faiz Serrac’ın iktidara gelmesini istediler.”

Söz konusu milisler Batı ile kurduğu işbirliğini derinleştirdiler. Bugünlerde ABD ve İngiltere’ye ait özel operasyon kuvvetlerince eğitiliyorlar. Stratfor devamında şunları söylüyor: “Milislerin yeni hükümete verdikleri destek Ulusal Uyum Hükümeti’nin başarısında önemli bir rol oynayacak. Batı Libya’daki diğer milislerse birlik hükümetinin desteklenmesi konusunda Misratalı milislerle aynı çizgiye geldi.”

İngiliz Kuvvetleri’nin İçinde Ürdün’ün Özel Kuvvetler’i de Var

İngiliz Guardian gazetesinin 25 Mart tarihli haberine göre, Ürdün Kralı Abdullah Ocak’ta ABD Senatosu’nda verilen bir brifinge katıldı. Kral 2016 başından beri İngiliz SAS komandolarının Libya’da faal olduğunu doğruladı. Ayrıca Ürdün’e ait özel kuvvetlerin de İngilizlerle birlikte hareket ettiğini söyledi.

Abdullah’ın ifadesine göre, “Ürdün’ün gözü El-Şebab’da. Bizim haritadaki tüm sıcak noktalara bakmamız lazım. İngilizlerle ve Kenya ile birlikte hareket edebilecek, gayet cevval bir intikal kuvvetimiz var, bu kuvvet sınırı aşıp Somali’ye girmeye hazır.”

Libya, aşırıcı, yıkıcı grupların beslenmesi, insan kaçakçılığının damgasını vurduğu hukuksuzluk, petrol endüstrisine verilen ciddi hasarın yol açtığı, süregiden ekonomik kriz ve sayıları giderek artan ABD ile İngiliz özel kuvvetlerinin, ayrıca istihbarat personelinin varlığı üzerinden Kuzey ve Batı Afrika bağlamında paryalaştırıldı.

Abayomi Azikiwe
31 Mart 2016
Kaynak

,

Sönmeyen Ateş


20 Mart’ta Washington’da düzenlenen Amerika İsrail Kamu Bilgilendirme Komitesi konferansının yapıldığı binanın dışında toplanan göstericilerin arasında birkaç Filistinli aile de vardı.

Rüveyda Viddi isimli bir Filistinli, duygularını şu şekilde aktarıyordu: “Bu tip meselelerde epey faaliz, zira ailemiz ülkeye döndü, bu yüzden İsrail devletinin uyguladığı Siyonist ve yerleşimci siyasetten doğrudan etkileniyor.”

Rüveyda, Staten Island Koleji mezunu. Filistin’de Adalet Öğrenci grubunun bir üyesi. Gösteri için kardeşleri Gigi ve Sofi ile birlikte New York’a gelmiş.

Filistinlilerin eskiden beri yerleşik oldukları bir yerden, Bay Ridge, Brooklyn’den geliyorlar.

Viddi ailesi gibi buradaki diğer aileler de Filistinlilerin Siyonizme karşı ortaya koydukları direniş sürecinde yer almışlar.

“Annemin doğum günü 18 Mart Cuma. 1948’de doğmuş. O dönemde yaşanan birçok olayı anımsıyor. Savaş esnasında mağaralarda yaşamış. En büyük ağabeyi 15 yaşında savaşa katılmış.”

Rüveyda sözlerine şunu da ekliyor: “Annem hayatta. 68 yaşında, torunlarını dizinin dibine oturtup Filistin’de yaşadıklarını anlatır.”

Her Şey Böyle Başladı

New York, Detroit ve Şikago gibi kentlerdeki Filistinlilerin gösterileri Filistin’deki mücadele yoğunlaştıkça kalabalıklaşıyor.

Bu eylemlere ve örgütlere katılanların sayısı giderek artıyor.

İkinci İntifada’dan sonra Viddi ailesi gibi birçokları sürece dâhil olmuş.

Sofi o süreci şöyle anlatıyor: “İkinci İntifada’nın bizi nasıl etkilediğini anımsıyorum. Lisedeydim, Nur Okulu’na gidiyordum.”

Nur, Brooklyn’de Müslümanların gittiği özel bir okul. Filistinli eylemcilerin çoğu oradan mezun.

“İlk eylemlere o okulda katıldım. Gençlerin sesini çıkartmasını isteyen bir okuldu.”

Sofi sonrasında bir gazeteciyle tanışmış. Bu kişi cemaate medya konusunda eğitim vermiş. Derdini herkese anlatması, medyada yer alıp hikâyesini aktarması konusunda onu motive etmiş.

Politik faaliyetlere katılımını tetikleyen ailesi değil, bu türden faaliyetler.

“Eylemlere babam da gider, ama maalesef bizi götürmez. Annemse faal olmaya ilk başladığımda beni bu konuda teşvik etmişti.”

Rüveyda ise şunu söylüyor: “Beni eylemlere çeken ilk kişi ablam Sofi.”

Ayrıca bu süreçte bir de Filistin mahallesinin giderek büyümesinin de etkisi olmuş.

“Filistin cemaati eskiden pek politik değildi ama sonrasında politikleşti. Ardından ben daha ileriye doğru bir adım attım.”

“Yürümeye Başladığım Günden Beri”

Viddi ailesi politikleşme sürecini kendi meşreplerince yaşamış. Noel Süleyman ise böylesi özel bir politikleşme momentine hiç tanık olmamış.

“Yürümeye başladığım günden beri eylemlere giderim. Annem çok faaldi, tüm gösterilere katılırdı.”

Süleyman, Brooklyn’de Bay Ridge’in kuzeyindeki Sunset Park’ta yetişmiş.

Washington’daki eyleme biri 18 diğeri 12 yaşındaki iki oğlu ve 15 yaşındaki kızı ile gelmiş.

“Maalesef hiçbir sonuç elde edilemiyor oluşu cesaretimi kırdı. Uzun süredir içimde bir öfke birikti. Çok üzülüyorum bir yandan da.”

Çocukları da Süleyman’ın eylemlere katılımı yeniden düşünmeye itmiş. “Artık bir anneyim, kendimi ehlileştirmem gerek, halkıma zulmeden Siyonistlere yönelik tepki geliştirme tarzım konusunda maalesef bir miktar yumuşamam lazım.”

Sofi Viddi’nin de Sıtkı sıyrılmış küçük ve seyrek yapılan eylemlerden. Ama sonra İsrail 2004’te Gazze’ye saldırınca binlercesi gibi bu iki kadın da eylemlere tekrar katılmaya başlamış.

Süleyman’a göre yıllar içinde bu eylemlerin bileşiminde çok şey değişmiş. “Eskiden göstericilerin ekseriyeti Filistinli olurdu.”

Ama öte yandan karşı gösteri düzenleyen Siyonistlerin sayısı hep aynı kalmış.

“Gösteri yaparken Siyonistlerin söyledikleri belirli şeylere hemen tepki koyuyoruz. Oysa sakin olmak, konuşmadan ve tepki geliştirmeden önce biraz düşünmek gerek.”

2014’teki olaylardan sonra eylemlere nadiren katılmaya başlamış. Ama umudunu hâlâ koruyor, çocukları da öyle.

“Şimdi çocuklarım büyüdü, bence artık bir görüşleri olmalı. Kendi hikâyelerini yazmalılar. Ülkeleri için dövüşmenin ne demek olduğunu öğrenmeleri, neler yaşandığını bizzat görmeleri gerek.”

“Burada Bir Sese Sahibim”

Sofi’de konuşma bozukluğu var. İkinci İntifada’dan beri pek eylemlere katılmamış ama 2014 yazından sonra her hafta toplantılara, her gün de gösterilere katılmış.

Rüveyda ise yolunu kendi bulmuş. Filistin’de Adalet Öğrenci grubuna katılmış.

“Okulda bu gruba katılmamın nedeni hiç Filistinli olmamasıydı. Hillel kulübü ise sık sık etkinlik düzenliyordu.”

Hillel İsrail’in bağımsızlık günü kutlaması, Filistinliler buna Nekbe diyorlar. Arapça felâket anlamına gelen bu kelime devletin kuruluşunu ve 650.000 Filistinlinin etnik temizliğe maruz kalışını ifade ediyor.

“İşte o etkinlik zoruma gitti ve eylemlere daha fazla katılmaya başladım.”

Bugün iki kız kardeş Filistinlilerin Ülkeye Geri Dönüş Hakkı Koalisyonu içinde çalışıyor.

Sofi bu konuda şunu söylüyor: “Burada bir sese sahip olduğumdan, kendimi imtiyazlı hissediyorum. Artık o sesi Filistin’de zulüm gören Filistinliler adına kullanıyorum.”

Süleyman’ın umudu ileride de eylemlere daha fazla katılmak yönünde. Bunu hem kendisi hem de çocukları için istiyor.

“İçimde hiç sönmeyen bir ateş var. Yaşadığım sürece Filistin için mücadele edeceğim. Bir sonraki neslin benim yaptığım şeyi yapacağından emin olmak istiyorum.”

Joe Catron
4 Nisan 2016
Kaynak

,

Panama Belgeleri


İmzasız bir mesajda şu söyleniyor: “Hayatım tehlikede. Bir daha buluşmayalım.”

Alman gazeteci “bunu neden yapıyorsun?” diye soruyor.

Belgeleri sızdıransa şunu yazıyor: “Bu suçların herkesçe bilinmesini istiyorum.”

Zuladan yığınla belge döküldü ortalık yere. Böylece tüm dünya genelinde siyaset ve ekonomi alanındaki seçkinlerin paralarını gizli vergi cennetinde nasıl sakladıkları açığa çıkmış oldu.

Panama Belgeleri tarihte tanık olunmuş en büyük sızıntılardan biri. Somutta 201o’da Wikileaks üzerinden sızan ABD’ye ait diplomatik yazışmalardan veya Edward Snowden’ın 2013’te sızdırdığı NSA dosyalarından daha büyük bir hacme sahip olan bu sızıntı, dünyanın en büyük dördüncü offshore hukuk şirketi Mossack Fonseca üzerinden gerçekleşti ve 11,5 milyon belgeden oluşuyor. Hacim olarak 2,6 terabayt tutan Panama Belgeleri 214.000 şirketle ilgili bilgileri ortaya seriyor.

İsmi bilinmeyen bir kişi bu hazineyi Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung’a verdi. Gazete sonrasında bu dosyaları Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Birliği ile paylaştı. Birlikse dünyadaki haber kanalları ile işbirliğine girdi.

“Medyanın kurduğu en büyük sınırötesi işbirliği” olarak nitelenen bu süreç dâhilinde 80 ayrı ülkede 100’den fazla medya örgütünde çalışan en az 370 gazeteci yaklaşık bir yıl boyunca belgeleri inceledi. Böylelikle dünya genelinde yolsuzluğun ne denli yaygınlaşmış olduğu gösterilme imkânı buldu.

Skandalda silah tüccarlarının, insan kaçakçılarının, uyuşturucu satıcılarının, dolandırıcıların ve 143 politikacının adı geçiyor. Tam bir Kim Kimdir? dergileri gibi bir iş gördü belgeler. Bu politikacılar arasında hâlen devlet başkanı olan 12 isim, aileleri ve dostları da var.

Batı’da çıkan birçok haber meseleyi Putin üzerinden ele aldı. Belgelere göre Putin de bu yolsuzluğun, küçük de olsa bir parçası idi.

Batı’nın müttefikleri olan Suudi Arabistan Kralı Selman ve Ukrayna cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun isimleri de bu yolsuzluğa bulaştı.

Başka liderlerin ismi de geçiyor belgelerde. Bunlardan bazıları şöyle: Pakistan başbakanı Navaz Şerif; Irak’ın eski geçici başbakanı ve cumhurbaşkanı yardımcısı Ayad Allavi; İzlanda başbakanı Sigmundur Davíð Gunnlaugsson; Mısır’ın eski batı destekli diktatörü Mübarek’in oğlu Alaa Mübarek; ve Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in çocukları.

Bu listeye bir de FIFA etik komitesinin önemli bir üyesi, Beşşar Esad’ın aile üyeleri, hatta eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın oğlu da dâhil.

İngiltere başbakanı David Cameron’ın babası ve İngiliz meclis üyeleri ile politik partilere bağışlar yapan kimi isimler de belgelerde kendilerine yer buluyor. Bu listede Çin’deki iktidar partisinin, politbüronun üyelerinin aileleri de var.

Mossack Fonseca’nın merkezi Panama’da ama tüm dünya genelinde faal. 42 ülkede çalışan en az 600 çalışanı var. Belgeler şirketin 14.000 müşterisiyle yürüttüğü iş ilişkileri ile ilgili. Şirket 200 ülkeyle bağlantılı 200.000’den fazla şirket için çalışıyor.

Şirket paravan şirketlerin en önemli kurucularından biri, aynı zamanda mal varlıkları üzerinde mülkiyet iddiasında bulunmaksızın şirketlerin işlem yapmasına imkân sağlayan kimi kurumlar teşkil ediyor.

Bu Panamalı şirketin faal olduğu vergi cenneti İngilizlere ait Virgin Adaları’nı da içine alıyor. Burada şirketlerin yaklaşık yarısının kaydı bulunuyor, bunun yanında aynı alanda İsviçre, Kıbrıs, Hong Kong, Nevada ve başka yerlerde benzer faaliyetler yürütülüyor. Şirketlerin yarısından fazlası İngilizlerin idaresi altındaki vergi cennetlerinde kayıtlı.

Dışarı sır vermeyen bu şirketlerin kurulmasını büyük bankalar talep ediyor. Yolsuzluğun izlenmesini olabildiğince güçleştirmek için bu sürece ekonomi ve siyaset elitleri de dâhil oluyor.

Belgelerin ifşa ettiği en şoke edici şey ise iş bağlayanların ve komisyoncuların kendilerini ve müşterilerini sadece sorgulanması muhtemel işlemleri gizleyerek değil, ayrıca sözleşmelere öncesine ait bir tarih düşerek, hatta belgeleri yok ederek korumaya çalışmaları.

İfşa olan belgeler yaklaşık kırk yıllık, yetmişlerin sonundan 2015 sonuna dek uzanan bir dönemi kapsıyor.

Mossack Fonseca yasadışı bir faaliyet içerisine girdiğini kesin bir dille reddediyor ve müşteri gizliliği üzerinden, dosyalarla ilgili yorumda bulunmayacağını söylüyor. Offshore vergi cennetlerinin kullanımı kimi ülkelerde yasal. Diğer ülkelerde ise seçkinlerin servetlerini gizlemesi biraz zor olabiliyor.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Birliği’nin izahına göre, “Offshore endüstrisinin verdiği hizmetlerin büyük kısmı yasal bir amaç için kullanılabiliyor, yasalara saygılı müştericilerce ifa ediliyor. Ama belgelerin gösterdiği kadarıyla bankalar, hukuk şirketleri ve diğer offshore oyuncular sıklıkla müşterilerinin suç örgütlerine, vergi kaçakçılığına veya politik yolsuzluğa bulaşmamalarını sağlamak için yasal şartlara sıklıkla uyum gösteremiyorlar.”

Mossack Fonseca’nın bu ilk ifşa oluşu değil. Aralık 2014’te araştırmacı gazeteci Ken Silverstein yaptığı haberde oligarklarla, kara para aklayanlarla ve diktatörlerle hukuk şirketinin nasıl iş yürüttüğünü detaylarıyla göstermişti. Gelgelelim bir buçuk yıl sonra şirketin elindeki kayıtlardan oluşan devasa ölçülerdeki zula patlatıldığında, bu yolsuzluk şebekesinin tüm dünyayı nasıl kuşattığı gözler önüne serilmiş oldu.

Panama Belgeleri’nin ifşa olması karanlık bir şirket olan Unaoil’i içeren başka bir skandalın patlak vermesinden sadece birkaç gün sonra yaşandı. Yapılan araştırma Monaco merkezli şirketin Dünya’nın güneyinde yolsuzluktan nasıl nemalandığını, çokuluslu şirketleri milyon dolarlık cezalara çarptırıp sonra da petrol zengini ülkelerde ilgili şirketlerle şık anlaşmalar yapılmasını sağlamak için devlet yetkililerine nasıl rüşvetler verdiğini ortaya koydu.

Süreç dâhilinde ismi pek bilinmeyen bu şirket eşitsizliğe yol açıyor ve bu ülkelerdeki doğal kaynakları zengin, çatışmalı bölgelerin istikrarsızlaştırılmasına katkı sunuyor. Bu ülkelerin bir kısmının ismi Panama Belgeleri’nde de geçiyor.

Unaoil ile ilgili ifşaat ve Panama Belgeleri hep birlikte ekonomi ve siyaset alanındaki elitleri içeren uluslararası şemaya bir miktar ışık tutuyor.

Ben Norton
4 Nisan 2016
Kaynak

,

Brezilya’da Darbe Girişimleri


Brezilya’da yaşanan politik kargaşaya dair haberleri takip ediyorsanız, gerçekte olan biteni kavramanız zor olmayacaktır. Batı Yarımküre’de ne vakit bir darbe denemesi olsa, bilhassa ABD hükümeti ortaya çıkacak sonuçta kendince bir çıkar bulsa, bunlar yaşanır. Genelde bu çıkar uyarınca, çoğunlukla Washington’ın rolü ile ilgili bilgiler çatışmanın ilk kurbanı olurlar (Yirmi birinci yüzyıl 2012’de Paraguay’da, 2011’de ve 2004’te Haiti’de, 2009’da Honduras’ta, 2010’da Ekvador’da ve 2002’de Venezüella’da yaşanan darbelere tanıklık etmiştir.)

Öncelikle darbenin oluşum süreci içinde olduğuna şüphe yok. Darbe girişimi ülkenin geleneksel seçkinlerine ait. Bunların arasında medya da var. Amaçları 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını terse çevirmek. İşçi Partisi’nden Dilma Rousseff’i yüce divanda yargılamayı dert edinmişler. Mesele yolsuzluk veya başka bir suç değil. Hükümeti 2014’te bütçe fazlasını hedeflenen ölçülerdeymiş gibi göstermek için borç para almakla suçluyorlar. Oysa bu, başka cumhurbaşkanlarının yaptığı bir şey, öyle önemli bir suç da değil. Kıyaslama yaparsak: ABD kongresindeki Cumhuriyetçiler, hükümeti 2013’te üst borç sınırını aştığı için düşürmekle tehdit ettiler, bunun üzerine Obama son geçerli tarihi uzatmak için hesaplama konusunda bir dizi hileye başvurdu, bu, çok fazla tartışılmadı.

Eski cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’ya yönelik suçlamalar da doğru çıksa bile, şüpheli. Daha da önemlisi, suçlamalarda bulunanlar, oto yıkama yolsuzluk skandalı ile Lula arasında hiçbir bağ kuramadılar. Onarımını Brezilyalı bir inşaat firmasının yaptığı, denize nazır bir villa almakla ve konuşma karşılığı birçok şirketten para almakla suçlanan Lula bu suçlamaları reddediyor. Esasen bu işler cumhurbaşkanlığının sona ermesi ardından yaptığı işler. Oysa Sanders’ın rakip başkan adayı Clinton’ı konuşma karşılığı şirketlerden milyonlarca dolar almakla suçluyor ve bu, ne ABD’de ne de Brezilya’da suç.

Bu davalara bakan hâkimin adı Sérgio Moro. Lula ile Rousseff, Lula ile avukatı ve karısıyla çocukları arasında geçen, dinlemeye takılan konuşmaları basına sızdırdığı için yüksek mahkemeden özür dilemek zorunda kaldı. Lula’nın sorgulanması, sorgu kayıtlarının medyaya sızması, Lula sorguya her daim kendi iradesiyle gelmiş olmasına rağmen kendisine 200 polisin eşlik etmesi de gösteriyor ki soruşturma süreci politik bir niteliğe sahip. Eğer Moro, Rousseff veya Lula’nın yolsuzlukla bağı olduğuna dair bir kanıta sahip olsaydı, muhtemelen şimdiye dek bu kanıtlardan biri çoktan sızdırılmıştı. Dinlemeye takılan özel ve kişisel konuşmaları sızdırdığına göre, böylesi bir kanıtı haydi haydi sızdırıldı.

Brezilya’daki anti-demokratik, yozlaşmış seçkinler ülkeyi demokrasi öncesi geçmişe geri götürmeye çalışıyorlar. O dönemde seçimler liderlerin tercihleriyle kesintiye uğrayabiliyordu. Bu dönemin üzerinden maalesef çok zaman geçmiş değil. 1985’e dek sürmüş olan diktatörlüğün temelini 1964’te ABD eliyle gerçekleştirilmiş darbe attı. Bugün de benzer girişimlere tanık olunuyor.

Bugünkü süreçte ABD’nin rolü ne? Washington’ın bölgedeki tüm solcu hükümetlerden kurtulmak istediği sır değil. Obama’nın geçen ayki Arjantin ziyareti ve ABD yetkililerinden gelen açıklamalar ülkede başa yeni bir sağcı hükümet geçse çok mutlu olacaklarını net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu güçler siyasetlerini de terse çevirip solcu hükümet aleyhine işlere soyundular. Inter-Amerikan Kalkınma Bankası ile Dünya Bankası gibi borç veren uluslararası kurumlardan gelecek kredileri bloke ettiler. Yukarıda bahsi edilen darbede ABD’nin oynadığı rol çok açık. Burada tek istisna Ekvador. Bu yarımkürede solcu bir hükümete karşı ABD’nin parmağının bulunmadığı bir darbe henüz gerçekleşmedi. Bu yüzden birçok Ekvadorlu ABD’nin bu işte pay sahibi olduğuna inanıyor.

Bu tür spekülasyonlar Brezilya’da pek de yersiz değil. İşçi Partisi hükümetinin altını oymak için 2005’te ABD yasama faaliyeti üzerinden müdahil olmuştu. Ülkeye, bilhassa devlet kontrolündeki petrol şirketine dönük casusluk faaliyetleri, 2013’te Edward Snowden ve Glenn Greenwald’un ifşa ettiği üzere, bu yöne işaret ediyor. Petrobas ile ilgili tüm bu bilgilerin şirketteki skandallardan hemen önce ABD eliyle toplanması mutlaka tesadüf olmalı. ABD ayrıca bir de bu bilgileri Brezilya muhalefeti içindeki müttefikleriyle de paylaştı. Darbe girişimi dâhilinde rol oynayacak en önemli isimler muhtemelen cumhurbaşkanı adayları José Serra ve Aécio Neves olacak. Bunların da ABD’nin müttefiki olduğuna şüphe yok.

Elbette İşçi Partisi hükümetinin başı o kadar da belada değil. Onca suçlamaya, ekonominin geçen yıla oranla yüzde 3,8 küçülmesine karşın bu böyle. Ama kimi bakanlarının hataları yüzünden 2010 sonundan itibaren harcamalarda kesintiye gidildi, faiz oranları arttı, ekonominin küçülmesine neden olan başka tedbirler alındı, bunu bir de 2015’te ağır tasarruf tedbirleri izledi. İşsizlik Aralık 2014’te yüzde 4,3 iken bugün yüzde 8,2. Bunların yaşanmasına gerek yoktu. 360 milyar dolarlık döviz rezervine sahip olan Brezilya ödemeler dengesi konusunda bir sıkıntı yaşamıyor, bu nedenle genişlemeci makroekonomi politikaları ile belini doğrultabiliyor.

Rousseff ve Lula güçlü düşmanları karşısında köşeye sıkışmış durumda olsa da onların üzerini şimdiden çizmek pek mümkün değil. Bu iki isim ne zor savaşlardan geçti; düşmanlarının ve diktatörlüğü destekleyen büyük medya şirketlerinin aksine diktatörlük döneminde hapse atıldı. Eğer bu darbe girişiminden kurtulabilirlerse, ekonomiyi düzeltip her şeyden önce anlamlı bir ekonomik ve toplumsal ilerlemeyi içeren o miraslarına geri dönebilirler.

Mark Weisbrot
4 Nisan 2016
Kaynak

,

Üryan

Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var.

[Karacaoğlan]


Eskiden “kapitalizme ve emperyalizme özel/has bir Marksizm vardı. Şimdi ilerlemek lazım, artık küreselleşme çağındayız. Bunun için gene özel bir Marksizm kurgulamak gerek” diyorlardı. “Özel” derken kendi bireysel varlıklarına işaret ediyorlardı.

Bu kişiler solculaştılar. Solculuğu, hep kendini, kendi zaman ve mekânını yüceltmek olarak algıladılar, o yüzden bu tarz cümleler kurdular. Dertleri, ne sömürü ne zulümdü. Tek meseleleri, solcu olmakla kazandıkları “özne” vasfını yitirmemek, bu imkânları kaybetmemekti. Özne ise nesnenin, nesnel güçlerin bir tabisinden ibaretti. Solculuksa her duruma ve döneme uyum sağlama becerisi idi.

Önce işçilere, “siz çoksunuz, burjuva gibi sizin de mülkünüz var, onlar sizi politik manada engelliyorlar, o engelleri yıkmaya geldik” dediler. Dertleri, burjuva siyaset dünyasında, işçi dolayımı üzerinden, pay kapmaktı. Kapitalizm nesneldi, kaçınılmazdı, onun insanın ufkunu açmasına odaklanmak gerekirdi. Amerikan işçi sendikaları, ülkenin emperyalizme örgütlenmesine bu zeminde destek oldular.

Sonra emperyalizm döneminde halklara seslendiler: “çoksunuz, emperyalistler sizin mülkünüze göz koymuş, onlar gibi olabilirsiniz, biz bunun için geldik.” Emperyalizm nesneldi, ülke insanına, ama özellikle üst tabakaya, “ülkenin önünü açacağız” dediler. Nesnelliğin tabisi oldular. Kapitalist olmayan yol üzre, üçüncü dünya liderleri, buradan neoliberal sürece destek ve katkı sundular.

Ardından küreselleşme veya neoliberalizm olarak niteledikleri aşamada ezilenlerin kulağına “çoksunuz, bu iktidarlar sizin kendinizi aşmanıza izin vermiyor, biz bunun için varız” diye fısıldadılar. Neoliberalizm nesneldi, ezilme nedenlerini ortadan kaldıracak, onların birer mülk ve güç kaynağı olarak devreye sokulmasını sağlayacak bir süreçti. Önemli olan, ona tabi olmaktı. Tekeller ve emperyalist ordular onlarla yol aldılar.

Bugün toplamda işçileri burjuvalardan, halkları emperyalistlerden okuyan, oradan anlayan kesim, “ezilen” analizleri yapıyor. Bedenin sömürge hâline gelmesinden, kimliğin emek gücü gibi üstünlük sağlayacak bir mülk olmasından söz ediyorlar. Alman işçisi Bernstein’ın ne kadar umurunda ise ezilenler de bunların o kadar umurunda. Ezilen, bazı özel bireylerin sınır aşırılığına, hareket serbestiyetine dair bir mecaz. Başka da bir anlamı yok.

Bu özel bireyler, kendilerini seslendikleri yerden kuruyorlar. Yüce Türkiye’nin mülk sahibi halkına sınırları gösteriyorlar, böylece kendilerinin sınırların ötesinde olduğu imasında bulunmuş oluyorlar. Cinsiyet, milliyet ve iktisatla ilgili atıfları, hep bununla alakalı.

Geçmişte Ford, işçilerine diyor ki, “sizin de üretim aracınız var, kolunuz. Ben de makine var, bu konuda eşitiz. Hep birlikte ülkenin refahı için çalışalım”. Bu söz, ezilenciler nezdinde farklı biçimlerde güncelleniyor. Feministler, Imelda Marcos’tan Çiller ve Hillary’ye kadar birçok isim ve Boğaz Köprüsü’nde intihar eden adama “atla” diye bağıran kadın karşısında susuyorlar. Esasında eserleri ile övünmeleri gerekiyor. Sınırın ötesinden konuşanlar onlar. Mülk ve güç onların. İnsan olmayı onlar hak ediyor. Mülksüzlere ve güçsüzlere bu durumun çizdiği sınırı aşmaya çağırıyorlar. Fukara bir emekçi ailenin kızına uygulanan şiddet, o ekonomik, coğrafî ve biyolojik sınırları aşmak için kullanılacak bir bahaneden, sopadan ibaret. Gerisi boş.

Zira tüm bu işçi, halk ve ezilenler üzerinden dillendirilen siyaset, teorik açıdan burjuva siyasetin bir tezahürü. Onlar, burada ve şimdide kalması gereken bireyler imal ediyorlar. Cem Uzan’ın “açın Türkiye’nin önünü” sözü bireylere dek sirayet ediyor. Devletin ayağa düştüğüne sevinenler, onun her yana, bireyler şahsında nüfuz ediyor oluşunu gizliyorlar. Görevleri bu. Devlet sirayet ettikçe kendilerinin de sirayet edeceklerini zannediyorlar. Kısa günün kârı için vazgeçilen tarih ve gelecek bugünde tabiyeti daha da koyultuyor.

Bu nedenle “Allah’ı öldürelim, burjuvazinin İnsan denilen tanrısına tapalım” diyorlar. İnsan Hakları Beyannamesi ile tespit altına alındığı biçimiyle İnsan, Batı’nın mülk sahibi, rekabete açık, ileri bireyidir. Egemenlerin “bu nesnel süreç sizin zincirlerinizi kıracak” telkinlerine inananlar, bizi işte bu tanrıya kul olmaya davet ediyorlar. Sadece kendilerini düşünmeyi politik bir boyaya daldırıyorlar.

Öznellik de bu tanrıya göre inşa ediliyor. Bu süreçte AKP sağı; Fethullah solu örgütlüyor. Hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğunun bir önemi yok, ikisi de öznelliğini aynı yere borçlu. Yeni Osmanlı, bir masal. Fukara Müslüman’ın ağzına çalınmış bir parmak bal. Bunun karşısında tek tek her bireye kimlikler üzerinden bu türden masallar anlatmanın bir anlamı yok. Önce o İnsan tanrısı ile hesaplaşılmak zorunda. Üryanın ipek yüklü kervana örgütlenmemesi için o kervan sahiplerinin, bekçilerinin, rehberlerinin fikrinden kopması gerekiyor.

O insan-birey, “şimdi neoliberalizm çağı, öyle kapitalizme ve emperyalizme karşı olmanın anlamı yok. Bugün önümüzü kim açıyor, ona koşalım” diyor. Buna karşı öznel varlığı korumanın kendisi bir siyaset değil. Onlar kime yanaşıyorsa, kendilerine ev kölesi bulmak için geliyorlar. Sadece kendi öznelliğini görmek, ikna için kapı aralıyor.

Bu körleşme, yıllardır Latin Amerika edebiyatı yapanların bu kıtanın üzerinden kendisini inşa etmiş bir emperyalizmin Ortadoğu’ya sarkmasına tek bir laf etmemesini beraberinde getiriyor. Hemen varolan, üstün ve yüce olduğunu düşündüğü imkânlarına sarılıyorlar. Sonra mevcut iktidarın o burjuva İnsan dininin önünde engel olduğunu söylüyorlar. Esasen iktidarın dini de aynı kaynaktan besleniyor.

Özel olayım diye neoliberalizmin emperyalizm ve kapitalizmle bağını kesmenin manası yok. İnsan tanrısına ibadet etmek adına, işçiyi, halkı ve ezileni o hizaya çekmek, nafile. Onların burjuvaziyle yürütülen pazarlığın masasında istismar edilmesine izin vermemek gerek. Bildiğimiz ekonomi, coğrafya veya biyoloji, onların kavgasından neşet etmiyor. Politika, egemenlerin bilgisi etrafında tavaf ediyor. Kıyamı bir yandan da burada örgütlemek gerekiyor.

Eren Balkır
4 Nisan 2016

04 Nisan 2016

,

Tolbiac İşgali


Jacques Rancière ve Étienne Balibar, Hollande’ın çalışma reformlarını protesto eden öğrencilerle dayanışma içerisinde olduğunu ifade etti. Pantheon-Sorbonne Üniversitesi Tolbiac Fakültesi 22 Mart’tan beri işgal altında. İşçiler, öğrenciler, liseliler, aydınlar, hep birlikte ayakta!

Bu süreçte mücadeleler birbirine sokuluyor, zihinler birbiriyle kucaklaşıyor. Tolbiac Fakültesi’nde Çarşamba akşamı yapılan toplantıdan yayılan ışık huzmesi bunun bir ürünü.

Amfiyi tıka basa doldurmuş kitle bilhassa iki mesaja, Jacques Rancière ve Étienne Balibar’ın gönderdikleri mesajlara kulak kesildi.

Jacques Rancière:

“Sevgili dostlar, bu akşam sizinle olamadım ama bu mücadele dâhilinde sizinle dayanışma içerisinde olduğumu ifade etmek isterim. Bu kavga sadece bir kanun metninde geçen tedbirlerle veya onun pratik sonuçlarıyla ilgili olmamalı. Bir kanun bir kurallar manzumesinin ötesinde bir şeydir: o müşterek bir dünya inşa etmenin bir yoludur. Bizi yönetenler sadece emeğin daha ucuz olmasını istemiyorlar. Onlar yaklaşık iki yüz yıldır emeğin olageldiği şeyi olmasına bir son vermek niyetindeler: ortak bir deneyim ve mücadele dünyası, müşterek bir güç hissi. Onlar her bireyin kendi insanî sermayesini elinde bulundurmasını, ama kimsenin hâkim güçlerin karşısına dikilmemesini istiyorlar. Ardı ardına çıkarttıkları kanunlarla onlar sadece iktidarın araçlarını üretmek niyetinde değiller, ayrıca boyun eğmemizi, mücadelenin anlamsız, maruz kaldığımız dünyanınsa hak ettiğimiz tek dünya olduğuna dair o hissi üretmek istiyorlar. Bu akşam düşüncelerim farklı bir dünyayı hak ettiğini göstermeye karar vermiş olanlarla aynı saftadır.

Étienne Balibar:

“Başarılı olmasını umut ettiğim 31 Mart eyleminin tartışıldığı ve bu yönde hazırlıkların yapıldığı toplantıya katılamadığım için üzgünüm, ama size bu dayanışma mesajımı göndermek istiyorum. Bu mesajı öğrenciliğimden beri siyasetle iştigal etmiş bir akademisyen ve bir aydın olarak gönderiyorum. Burada amacım size tavsiyede bulunmak değil, her neslin bir önceki nesilden bayrağı nasıl devraldığına tanıklık etmek. El Homri kanun tasarısı [“Çalışma Kanunu”] çalışma hakkı ile ilgili olarak geçmişte elde edilmiş önemli zaferleri köklü bir biçimde geçersiz kılmak gibi bir tehdidi içeriyor. Bu kanun bunu işsizliği azaltmaya yarayacak en ufak bir güvence sunmadan yapıyor. Bu, bugün (bilhassa yoksul bölgelerdeki ve mahallelerdeki) gençleri vuracak olan bir felâket. Söz konusu felâket her türlü tehlikeyi rahminde barındıran bir umutsuzluğa dair. Tersten bu kanun, toplumsal güvensizliği ve mevcut güvencesizliği artıracak. Patronlarla gizli kapılar ardında yürütülen müzakereler üzerinden hazırlanmış olan bu kanun ne sosyoloji çalışmalarını, ne resmî raporları ne de milletvekillerinin görüşlerini dikkate aldı. Demokrasinin inkârı olarak bu kanun, aynı zamanda toplumsal gerilemeye hizmet edecek bir faktör. Bu resme bir de gösteri ve toplantı hürriyetinin kaldırılmasına dair farklı yöntemleri, bir bahane olarak kullanılan olağanüstü hâli, aynı zamanda geçmişin o kara hatırasını yeniden anımsatan polis şiddetini de eklemek lazım. Bu nedenle bize kendisini dikkate aldıracak, sorumlu ama aynı zamanda kararlı hareket eden bir kitle lazım. Bu kitlenin bugün şekillendiğini görmek beni mutlu ediyor, sizlere en iyi dileklerimi gönderiyorum.”

Sarah Shin
1 Nisan 2016
Kaynak

, ,

Azerbaycan Komünist Partisi Bakû Şehri Yürütme Komitesi


Doğu Halkları Kurultayı’na:

Tümüyle doğru olmasa da, “Doğu” başlığı altında toplanan mazlum milletlerin yeni dünyası hayata ve mücadeleye uyanıyor. Bu dünya sadece Asya’yı değil, Afrika’yı, (Meksikalı ve Zenci halkları kapsayan) Amerika’yı ve diğerlerini içermektedir.

Bugüne dek beyaz ırk, sığ bir gerekçelendirme ile, tüm insanlığı temsil ettiğini iddia etmiştir. Oysa sayısal açıdan bile (diğer deri renklerine sahip) mazlum halklar beyaz ırkın en az iki katıdır. Bizim Doğu medeniyetimizin onlarınkinden daha eski olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Doğu’nun ataletinden bahsederken, bu durumun henüz anlamadığımız bir tür hayat tarzı ve toplumsal ilişkiler biçimiyle tanışık olmadığımız gerçeğinin bir sonucu olduğunu unutmamalıyız. Doğu hep yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Onun gelişmesinin, kasten üretici güçleri harap eden ya da en azından doğal gelişmenin elini kolunu bağlayan Avrupalı işgalcilerin uyguladığı vahşet ve sermayenin sömürge politikası tarafından tutsak edildiği doğrudur. Ancak tam da bu vahşet mazlum halklarda direniş ve mücadeleyi tetiklemiş ve savaşan milletlerarası proletaryasına yeni bir müttefik kazandırmıştır.

Taşıdığı öz itibariyle İkinci Enternasyonal, mazlum halkları devrimci harekete çağırma ya da onlar arasında yükselen hareketlerden faydalanma konusunda yetersizdir. Bir yandan burjuvazinin sözde sömürge politikasını kınarken İkinci Enternasyonal partileri, kendi burjuvalarının özellikle sömürgelere ilişkin olanlar dâhil tüm politikalarını desteklemiştir. Dahası, Alman, Belçikalı ve Hollandalı sosyalistler arasında sermayenin sömürge politikasını alkışlayan ve bu politikanın “aşırı uçlar”ını törpülemekle yetinen bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu baylar, sözkonusu görüşleri Enternasyonal kongrelerinde vazetme küstahlığında bile bulunabilmektedirler. [Sosyalist Enternasyonal’in Stuttgart Kongresi’nde sözkonusu delegeler yeniden biçimlendirilmiş sömürgecilikle ilgili bir kararı desteklediler. –ç.n.]

İkinci Enternasyonal’in sömürge politikasına karşı platonik protestosu ancak kâğıt üzerinde kalmaktadır. Pratikte sosyal demokrasi sömürge halklara mensup yüz milyonlarca insanın sömürülüp boğulması politikasına itiraz etme noktasında hiçbir şey yapmamıştır. Kendi yurdunda devrimci anlamda bir mücadeleyi göğüslememiştir; mazlum halkların devrimci protestosu ile hiç ilgilenmemiş, ara sıra da olsa, açığa çıkan devrimci hareketleri faal olarak desteklememiştir. Mazlum halkların fikriyatta ve fiiliyatta Avrupalı ve Amerikalı burjuvalara karşı güvensizlik ve düşmanlık üretmesi şaşırtıcı mıdır? Bu, sadece burjuvazi için kutlama gerekçesidir.

Komünist Enternasyonal farklı bir biçimde hareket eder. Sovyet Rusya’nın gerçek özü ve millî meseleye ilişkin geliştirdiği politika mazlum halkların Dünya sermayesine karşı yeni bir öfke seli oluşturmasını sağlamıştır. İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi bu kurtuluş hareketinde önemli bir rol oynayacak, aynı zamanda Avrupalı ve Amerikalı işçi sınıfının devrimci mücadelesine destek verecektir. Üçüncü Enternasyonal sadece kapitalist hâkimiyete karşı mazlum halkların devrimci ayaklanmalarıyla dayanışma içinde olacaktır. Buna ek olarak, özellikle zalim olanlar dâhil tüm ülkelerdeki komünist partileri mazlum halklara zulmeden burjuvalara karşı çıkan devrimci hareketleri desteklemeye zorlayacaktır.

Bu sayede emekçi halkların milletlerarası dayanışması tam anlamıyla gerçekleşme imkânı bulacaktır. Örneğin bugüne dek İngiliz işçisi, Sovyet Rusya’ya saldırmayı düşünen İtilaf Devletleri’ni protesto kararı almakla ya da kimi Avrupa ülkelerinde cereyan eden grevleri desteklemeye dair sözler vermekle yetindi. Bugün Komünist Enternasyonal onlara eğer sermayenin boyunduruğundan kurtulmak istiyorsa, temel proleter görevin hem başka ülkelerde hem de özellikle kendi burjuvalarının zulmettiği mazlum milletlerdeki proleterleri faal olarak desteklemek olduğunu bilmelidir. Aynı öneri, Fransa, Amerika, Belçika ve Hollanda gibi sömürge sahibi olan ve başka halklara zulmeden ülkelere mensup işçiler için de geçerlidir. Bu çağrı kendisine “büyük” güçler diyen hâkim kapitalist ülkelerdeki işçileredir.

İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi’nin aldığı kararlara ilişkin haberler yüz milyonlarca Hintliye, Çinliye, zenciye, Malezyalıya ve diğer mazlum halklara bir müzik sesi olarak ulaştığında kendilerini sömüren sermayeye kapsamlı mücadele için bir işaret fişeği görevi görecektir. Proletaryanın milletlerarası örgütünün faal desteğine dair umut sömürge ve yarı-sömürgelerdeki işçi ve köylü kitlelerini burjuva sömürüsünün ağır boyunduruğuna karşı verdiği mücadeleye dönük gayretleri iki misline çıkartacaktır. Eski kapitalist ülkelerdeki proleter mücadele yalnızca mazlum halklar arasında filizlenen devrimci mücadeleden kazanç sağlayabilir.

Geriye sadece öldürücü darbelerin Dünya burjuvazisine metropol ülkelerde mi yoksa sömürgelerde mi indirileceği sorusu kalır. Her iki şekilde de sermayeye karşı mücadele gezegenin tüm yüzeyine yayılacaktır. Tarihin otoyolunda ölü vaziyette uzanan Doğulu milyonlarca insan artık mücadeleye doğru akmaktadır. İlk kez bu mücadele sınırlarını aşarak Dünya ölçeğine yayılmaktadır. Tüm bu gelişmeler kapitalizmin çöküşünü hızlandıracak ve burjuva hâkimiyetinin yok olacağı günü yakınlaştıracaktır.

Mazlum halkların kitleler hâlinde mücadeleye katılması Dünya genelinde zulme karşı verilen mücadelenin tarihinde yeni bir dönemi açmaktadır. İlk kez Komünist Enternasyonal, tüm açık yürekliliği ile bu mücadelenin bayrağını yükseltmiş, tüm mazlum halkları ve örgütlü milletlerarası proletaryayı bu mücadele için harekete geçirmiştir. Bu, Komünist Enternasyonal’in süreklilik arz edecek bir katkısıdır.

Tüm ülkelerin proleterleri, birleşin!

Rusya Dokuman Merkezi Arşivi
1920

[Kaynak: To See The Dawn: Baku, 1920 First Congress of the Peoples of the East, Yayına Hz.: John Riddell, Pathfinder, 1993, s. 273-276.]

03 Nisan 2016

, ,

Ermenistan İşçileri Emekçi Azerbaycan'la Sağlam İttifak Kurdu

Ermenistan Emekçi Kitleleri Temsilcilerinin Tebliği[1];

Ermenistan’daki milyonlarca emekçi insan, yüzlerce yıldır çarların ve sultanların despotik iktidarları altında yaşadı. Zulmün ve köleliğin ağır yükü altında ezildi, yönetici sınıf ve milliyetlerin doymak bilmeyen açgözlülüğünü tatmin etmek için akıttığı terde boğuldu. 

Ermenistan emekçileri, ticarî-sanayi burjuvazisi tarafından da azımsanmayacak ölçülerde sömürüldüler ve milliyetçi söylemlerin sakinleştirici sesine kulak astılar.

Barbar mutlakiyetçilik ve onun kana susamış ajanları, zalim ve egemen milletlere mensup mülk sahibi sınıflarla birlikte milliyetçi düşmanlığı sürekli besleyerek kardeşleri birbirine düşürdüler ve geniş halk kitleleri arasındaki bilinç eksikliği ve geri kalmışlıktan istifade ettiler. Bunu en iyi şekilde yaparak, kendi dar sınıf çıkarlarını savunup emekçi kitlelerin sözkonusu halklarla birleşerek ortak parazitlere ve zalimlere karşı mücadele etmesini önlediler.

Bu karşılıklı düşmanlık ve nefret büyük ölçüde Batılı emperyalist güçlerce körüklendi. Türkiye’ye hâkim olma konusunda yarışan bu yağmacı Dünya güçleri milletler arasına sürekli olarak düşmanlık tohumları ektiler ve mazlum halklar arasında milliyetçi hareketleri teşvik ederek kanlı çarpışmalara sebebiyet verdiler. Aynı zamanda, diğer eliyle de Doğu’daki despotik iktidarların tahtlarını savundular. Güçlerden biri iktidarın imkânlarını yağmalayıp Türkiye’yi sömürgeleştirmek için can atarken, diğer güçler mazlum halkların millî çıkarlarını koruyormuş gibi görünerek etki alanlarını genişlettiler.

Türkiye’de yaşayan halkların en yakın düşmanı olan yönetici sınıflar Alman emperyalizmine borçlu hâle geldiler ve ülkeyi emperyalist savaşın içine çektiler. Bu duruma bağlı olarak İtilaf Devletleri emperyalizmi küçük halkların kurtuluşu üzerine süslü laflar sarfederek ülkeye yerleştiler. Türk Ermenistan’ı büyük ölçüde Ermeni burjuvazisinin ve Rus Ermenistan’ında kendilerine küçük bir yer açmış bulunan İngiliz malî sermayesinin bölgeye gönderdiği ajanların elindeydi.[2] Devrimci yolla buluşan Doğu’nun merkezinde İtilaf Devletleri, Batı emperyalizminin devrimci Doğu’ya ve buradaki devrimin yol gösterici ışığına -Kızıl Bakû’ye- karşı verdiği mücadele için kullanacağı karşı-devrimci bir üs kurdu. Emperyalizmin ilk hedefi, Azerbaycan’daki emekçi kitleleri sosyalist mücadelede elde ettiği zaferlerden mahrum bırakmaktı.

Bu noktaya kadar Doğu’daki mazlum halkların alt seviyelerinde devrimci bir ruh hâli gelişip derinleştikçe, İtilaf Devletleri Ermeni burjuvazisini ve burjuva-milliyetçi entelijansiyasını ikna edecek boş vaatleri boş keseden dağıtmaya başladılar. Entelijensiya, uzlaşma yollarını kapayan ve savaş yanlısı olan Taşnaksutyun Partisi aracılığıyla İtilaf Devletleri emperyalizminin ve Ermeni burjuvazisinin amaçlarını gerçekleştiren bir araca dönüştürüldü. Taşnaklar, sermayenin en katı savunucuları olarak sahneye çıktılar. Onlarca yıl mutlakiyetçi Rusya ve Batı Avrupalı emperyalistlerin yardımıyla Türkiye’deki despotizme karşı mücadele ettiler. Tek amacı, Türk Ermenistan’ını “Ermeni Türkiye’si”ne dönüştürmek ve Ermeni burjuvazinin elindeki sermayenin Kafkasötesi’nde olduğu gibi burada da iki başlı kartalın (çarların) pençelerine teslim olmasını sağlamaktı. Bu süreçte yaşanan savaşların kurbanları ise Türk Ermenistan’ındaki emekçi köylülerdi.

Eşkıyaların elindeki mavzerlerle desteklenen taşnaklar Türk Ermenistan’ındaki emekçi köylülüğü diri diri toprağa gömdüler ve Kafkasötesi Ermenistan’ında işçi ve köylüler için yeni bir mezarlık yaptırdılar.

Azerbaycan’daki Musavat Partisi’nin iflası ve Gürcüstan menşeviklerinin kaçınılmaz yükselişiyle birlikte taşnaklar bizi kardeşlerimizden, Azerbaycan ve Gürcüstan’daki emekçi kitlelerden, daha da önemlisi, Sovyet Rusya proletaryasından zorla ayırdılar. Rus Ermenistan’ında, tek hedefi Batılı malî sermayenin gerçekleştirdiği sömürüyü korumak ve Ermeni kapitalistlerin arzularını tatmin etmek olan millî-burjuva bir iktidar tesis etti. Bu parti ve elindeki hükümet karşı-devrimci siyasetini ateş ve kılıçla sürdürüyor. Zangezur, Karabağ, Akulis, Ağbaba ve Zangibazar (Razdan), taşnakların ve ona akraba olan Musavat Partisi’nin uyguladığı vahşi emperyalist politikaların birer tanığı olarak yaşamaya devam ediyor.

Doğduğu günden beri bu hükümet birçok Ermeni insanı, İtilaf Devletleri ve Ermeni burjuvazisinin çıkarları adına hâkimiyetini koruyup pekiştirmek amacıyla harcadı; kimi zaman bu kıyımı Ermenistan dışında, kimi zaman da içerideki milliyetler arası kanlı çarpışmalarda yaptı. Bugünlerde Türk emperyalistlerin işgali ile harap olan ve taşnak emperyalistlerinin hâkimiyetinde bulunan ülke hızla yıkıma doğru sürüklenmektedir.

Ermenistan hem ekonomik hem de ahlâkî açıdan tam manasıyla çürümüş durumdadır. Hızla yok oluşun eşiğine gelip dayanmıştır. Eşkıyaların hâkimiyetinde Müslüman işçi ve köylüler bağımsız ve birleşik Ermenistan adına imha edilmektedir. Türk sultanının Türkiye’yi Ermenilerden temizleme siyasetinin aynısı bugün taşnaklar tarafından Ermenistan Müslümanları’na uygulanmaktadır. Bu cellâtların yönetimi altında işçi ve köylü asiler idam edilmektedir.

Fakat bu yılın Mayıs ayındaki devrim kasırgası aşağılık ve suçlu hükümeti sarsmıştır. Binlerce Ermeni ayaklanmış, artık uykudan uyandıklarını ilân ederek artık kendilerini zulmün ve şiddetin hizmetine sunmayacaklarını açıkça beyan etmişlerdir.

Komünist Parti liderliğinde Sovyet Ermenistan’ını ilân eden Mayıs ayaklanması, kesintisiz devam eden milliyetçi savaşlara, İtilaf Devletleri ve onların uşağı olan Taşnak’ın cani siyasetine karşı cevap olmuştur.

Denikin’in subayları ve silâhlı eşkıyaların bileşik gücü bir kez daha Ermenistan’ı karanlığa boğmuş ve onu tarlalarda silâhlanmış binlerce kızıl asinin ve zindanlarda çürüyen komünist liderlerin yattığı bir mezarlığa dönüştürmüştür.

Taşnak ve Musavat’a karşı mücadelede Ermenistan’ın devrimci emekçi kitleleri kendi kanlarıyla emekçi Azerbaycan ile sağlam bir ittifak kurmuştur. Ermenistan’da en iyi evlatlarımızı alıp götüren Beyaz terör bizi kardeşlerimiz olarak gördüğümüz siz devrimci Doğu’nun ve sovyet cumhuriyetlerinin işçi ve köylülerine Ermeni burjuvazisinin karşı-devrimci saldırılarına son vermek için çağrıda bulunmaya mecbur etmiştir.

Ermenistan, milletlerarası yağmacı güçlerin yüzlerce yıllık bir maziye sahip bulunan zulmünden ve onların paralı askerlerinin iktidarından kurtulmak zorundadır. Ermenistan, milliyetine bakılmaksızın üzerinde yaşayan tüm halkların sevgiyle kucaklayacağı sosyalist bir vatana dönüştürülmelidir.

Ermenistan’daki emekçiler bilmelidir ki tüm bunlar, İtilaf Devletleri’ne bağlı ajanların ve Ermeni burjuvazisinin elindeki iktidar yıkılıp yerine emekçilerin iktidarı, yani işçi ve köylülerin diktatörlüğü kurularak ülkede sovyet hükümeti tesis edilirse gerçekleşebilir. Biz bunun için çabalıyoruz ve bu yolda daha fazla emek harcamak zorundayız. Bu zor devrimci mücadelede bizler umudumuzu sovyet ülkelerinin ve Doğulu devrimci halkların yardım ve desteğine bağladık. Bize düşen görev ise, Türkiye ve İran’da kurtuluş mücadelesi veren devrimci mazlum kitlelerin yardımına koşmaktır.

Biz, Ermenistan’ın Batı’nın Sovyet Azerbaycan’a ve devrimci Doğu’ya karşı yürüttüğü operasyonların üssü hâline gelmesine izin veremeyiz. Aksi takdirde Dünya devrimi öncesinde bizler bu yüzkarası durumun içinden ebediyen çıkamayız. Ortak düşmanımız olan İtilaf Devletleri emperyalizminin içimizden -ya da arkamızdan dolanarak- geçip devrimci Doğu’ya karşı sürdürdüğü mücadelede muzaffer olmasına izin veremeyiz. Bizler, ortak düşmana karşı verdiğimiz mücadelede nihaî zafere ulaşmak, emperyalizmin Dünya genelindeki hâkimiyetine son vermek ve Komünist Enternasyonal’in bayrağı altında toplumsal devrimi gerçekleştirmek için komşu halkların gücüyle kendi gücümüzü birleştireceğiz.

Yaşasın Doğu’nun devrimci kitleleri ile Batılı işçilerin ittifakı!

Yaşasın, Üçüncü, Komünist Enternasyonal!

[Kaynak: To See The Dawn: Baku, 1920 First Congress of the Peoples of the East, Yayına Hz.: John Riddell, Pathfinder, 1993, s. 277-281.]

Dipnotlar:
[1] “Ermenistan emekçi Kitleleri Temsilcilerinin Tebliği” Bakû Kurultayı’na sunuldu ve ilkin 8 Eylül 1920’de Bakû’de yayımlanan Kommunist dergisinde yer aldı.

[2] İtilaf Devletleri’nin Türk Ermenistan’ını taşnaklara teslim etme planı grev sona erene dek yürürlükte kaldı.

02 Nisan 2016

,

Kızıl Muhafızlar


Rusya’da Kızıl Muhafızlar uzun bir devrimci geleneğe sahiptir. Ta 1906’nın o devrimci günlerinde Rus işçi sınıfı fabrikalarda kendi savaşçı birimlerini teşkil etmiş, muzaffer olan karşı-devrim ilk işinin işçileri silâhsızlandırmak ve bu birimleri imha etmek olduğunu anlamıştır. Ama işçiler 1917 Şubat Devrimi esnasında kendi savunma güçlerini, yani “Kızıl Muhafızlar”ı yeniden kurmuştur.

Bu Kızıl Muhafızlar’ın gelişimine ilk mani olan, sovyetlerin hâlen Menşevikler ve Sosyal Devrimciler’in hâkimiyeti altında olmasıdır. Bu partiler devrimin burjuva demokrasisinin genel çerçevesini imha etmemesi gerektiğine inanmaktadır. Zira bu partiler, Rusya’daki gericilikten, uluslararası plandaki genel durumdan, demokratik devrimin sosyalist bir devrime dönüşümünden ürkmektedir. Bunlara göre bu türden bir gelişme gerici bir hareketi ve nihayetinde de askerî-kralcı karşı-devrimcilerin zaferini koşullayacaktır.

28 Şubat 1917’de Petrograd İşçileri ve Askerleri Sovyetleri genel toplantısında “işçi milislerinin oluşturulması” kararı alır. Ancak yedi gün sonra, 7 Mart’ta Sovyetler yürütme komitesi bu kararı askıya alır ve işçi milislerinin sıradan yurttaş milisleriyle birleştirilmesine dönük bir kararname çıkartılır. Bu kararname, birleşik milislerin kontrolünü burjuvazinin eline teslim etmektedir. Ayrı bir yapıya sahip işçi milislerinin proletaryanın bağımsız sınıf örgütü olarak varolmasına mani olunur.

O güne dek askerler arasında çalışmış olan Bolşeviklere bağlı askerî örgüt hızla Kızıl Muhafızlar’ın faaliyetleri için gerekli bir merkeze dönüştürülür.

Geçici Hükümet’in işçileri silâhsızlandırmaya dönük tüm çabaları suya düşer. Sonrasında sağ Sosyal Devrimcilerin ve Menşeviklerin etkisi azalır. Sonuçta Petrograd’daki işçilerin kalesi olan Viborg Mahallesi Sovyeti Nisan sonunda ayrı bir Kızıl Muhafız birliği kurmaya karar verir. Benzer bir karar Bolşeviklere bağlı askerî örgütün kurulmasını istediği Petrograd Fabrika İşçileri Genel Konseyi’nce alınır. Her iki yapı da Kızıl Muhafızlar’ın amaç ve hedeflerini şu şekilde belirlemektedir:

“Devrimin kazanılmasının savunulması (ki bu kazanımları elde eden işçi sınıfıdır) ve yönetici sınıfların yürürlüğe sokacağı karşı-devrimci komplolara karşı korunması.”

Petrograd İşçileri ve Askerleri Sovyeti yayın organı Sovyet Haberleri 28 Nisan’da Viborg’un kararına itiraz eder ve işçilerden “devrimci cephenin birliğini bozacak bu türden tehlikeli bir yola girmemelerini” ister. Gazete Kızıl Muhafızlar’ı devrimci proletarya ile ordu arasına sokulmuş bir kama olarak niteler. Ona göre bu türden bir örgüt düşmana işçilerin kendilerine karşı silâhlandığı konusunda askerleri ikna etmesi için muazzam bir fırsat sunacaktır.

Kornilof darbesine kadar süreç pek bir değişiklik yaşanmadan devam eder. Petrograd’da Temmuz’da yaşanan isyanın bastırılması ardından ordu içindeki gericiler rahat bir nefes alırlar. Geçici Hükümet isyana katıldıkları için Bolşeviklerin tutuklanmasına dönük emirler çıkartır. Lenin ve Zinovyef Finlandiya’dadır, Troçki ve Kamenef ise hapiste. İşçi sınıfı ise buhrandadır.

Ağustos’un sonunda General Kornilof Petrograd’a sefere çıkar. Amacı Kerenski hükümetini yıkıp krallığın yeniden tesisi için gerekli bir geçici aşama olarak bir askerî diktatörlük kurmaktır.

Geçici Hükümet işçilerden yardım talep etmek zorunda kalır. Kızıl Muhafızlar yarı legal ve silâhlı bir yapı olarak ortaya çıkar. Petrograd’ın tüm savunması ve Kornilof’a karşı verilen mücadele onların eseridir. 28 Ağustos’ta Petrograd Sovyeti işçi milislerinin kurulmasına ve tüm devrimci işçilerin başkentin silâhlı savunusuna katılımına karar verir.

Birkaç gün içinde milislere 25.000 işçi katılır. Petrograd’da işçi milisleri olarak bilinen Kızıl Muhafızlar Petrograd Sovyeti’nin resmi silâhlı gücü hâline gelir. Bolşevikler bu yapı dâhilinde çoğunluğu teşkil etmektedir. Sovyetin liderliği de Bolşeviklerin temsilcisi L. D. Trotsky’nin eline geçer. Trotsky 1905-6’dan beri sovyetin başkan yardımcısıdır.

Kızıl Muhafızlar sonrasında yapıyı iyice askerîleştirir. Onu çeşitli birimlere böler. En küçük birim on üç kişiliktir. Silâhlı ayaklanma konusunda hummalı bir çalışma içerisine girilir.

Ama Kerenski Hükümeti Kornilof tehlikesi savuşturulduktan sonra Kızıl Muhafızlar’a karşı operasyonlarını sürdürür. 5 Eylül’de Petrograd valisi tüm ateşli silâhların 30 Eylül’e dek teslim edilmesini öngören bir emir çıkartır. Kızıl Muhafızlar bu emri dikkate almaz.

Menşevikler düzenli birliklerle silâhlı işçileri birbirine düşürmek için bir propaganda faaliyeti yürütür. 5 Ekim’de Moskova’da düzenlenen, genel asker sovyetleri toplantısında ordunun devrime sunduğu hizmetlere atıfta bulunan ve “sınıfın ordusu olarak Kızıl Muhafızlar devrim davası için bir tehlikedir; zira artık bir devrimci orduya sahibiz, bu yapı ulusal orduya karşı olduğu için zararlıdır, bu nedenle demokrasi güçlerini bölüp devrim düşmanlarının eline koz vermektedir. Bu da bir bütün olarak devrimci demokrasiyi zayıflatmaktadır.” diyen bir karar önerisi sunar.

Bu karar kabul edilmez. Şubat Devrimi’nden beri görevinin başında olan askerî delegeler Kızıl Muhafızlar’a karşı düşmanca bir tutum takınırlar ve silâhlanma çalışmalarını sabote ederler. Er ve erbaş ise farklı görüştedir. 12 Ekim’de aldıkları bir kararda şunlar söylenmektedir:

“Kızıl Muhafızlar’ın askerlere karşı yürütülen bir harekât olduğunu söyleyen yalancılara inanmayın. Askerleri işçilerden hiç kimse ayıramaz. Onlar birlikte hareket etmelidirler.”

Ekim ayında mücadele içerisindeki Kızıl Muhafızlar ve düzenli orduya ait devrimci birlikler proleter devrim adına homojen hareket edecek bir silâhlı güç teşkil etmek için bir süreliğine birleşirler. Devrimci askerler zafer sonrası birliklerine gittiklerinde ve fabrikalarına veya köylerine geri dönmeleri için terhis edildiklerinde Kızıl Muhafızlar’ı terk edip fabrikalar için silâhlı birer savunma gücü olarak hareket ederler ve devrimin seçkin birliklerini oluştururlar. Muhtelif Kızıl Muhafız oluşumları aynı değerde değildir, bu, Bolşevik kadroların gücüne, onların cephedeki deneyimli askerlerin içine ne ölçüde sızabildiklerine ve lider olarak seçtikleri insanların kişisel ve askerî niteliklerine bağlı bir durumdur.

Subayların seçiminde geçerli olan ilke genel bir ilkedir. Askerî vasıflar açısından bu durum birliklerin verimliliğini şu veya bu ölçüde etkiler. Kızıl Muhafızlar’da askerî beceriler politik görüşlere vukufiyete nazaran yüksektir. Onlar genelde popülaritesi çok olana oy vermektedir. Bu da çoğunlukla demagojik tuzaklara ve hilelere alan açar.

Kızıl Muhafızlar karşı-devrimciler yekvücut olana dek yeni Sovyet rejimini savunma görevini ifa ederler ve onların üzerine örgütlü askerî birlikler gönderirler. Ama esas olarak kasabalardan ve sanayi merkezlerinden devşirilen Muhafızlar proletarya diktatörlüğünün savunulması için gerekli bir güç iken, Beyaz Ordu’ya mensup muvazzaf askerlerin saldırılarına maruz kalırlar. Ama gene de bu muhafızlar iç savaşın ilk aylarında “Rus proletaryasının iç ve dıştaki karşı-devrimcilerin operasyonlarına karşı bir zırh görevi görmüştür. Bunları bir temel olarak ele alan Sovyet rejimi silâhlı kuvvetlerini teşkil etmiştir. Kızıl Ordu’ya ait ilk savaşçı birlikler Kızıl Muhafız bölükleri etrafında meydana getirilmiştir.”

Erich Wollenberg
1978
Kaynak