20 Haziran 2026

,

Tunus Laboratuvarı: Marksizm, Organik Aydınlar ve “İslami Sol”

Giriş

Politik İslam, yetmişli yıllarda Arap coğrafyasında önemli bir gelişme kaydetti. Bu gelişmenin neticesinde yeni politik örgütler ve hareketler ortaya çıktı, ayrıca aydınlar arasında yeni teorik yaklaşımlar ve tartışmalara tanıklık edildi. Genelde bu gelişme, 1967’de İsrail’in Mısır ve Suriye’yi askeri düzlemde yenmesini ifade eden “Nekse”nin (bozgunun) damgasını vurduğu bir olgu olarak ele alınır ve bu gelişmenin cumhuriyetçi ve sosyalist fikirlerin başarısızlığına yönelik bir tepki oluşu üzerinde durulur.

Birçok akademisyene göre yetmişli yıllar boyunca Arap coğrafyasında özellikle doğu yakasında Marksist fikriyat gerilemiş, bir şekilde Marksist aydınlar eski fikirlerine inanç ve bağlılıklarını yitirmişlerdir. (Bardawil 2020). Bu süreçte Marksizm politik ideoloji olarak geri plana düşmüş, Marksist düşünürlerin önemi ortadan kalkmış, bunun karşılığında politik İslam yükselmiştir. Akademya, bu gelişmeleri genelde İran Devrimi’nde zirvesine ulaşan, Müslüman topraklarının politik coğrafyasındaki köklü değişimin delili olarak kabul etmiştir (Abu-Rabi 2004).

Yakın dönemde Arap coğrafyasında Gramşici kavramlara başvuran kimi akademisyenler, doksanlarda ve 2010 sonrasında önemli bir “canlanma”nın yaşandığından bahsediyorlar (Browers 2021; Manduchi 2020; Salem 2020).

Seksenlerin başında Arap aydını üzerine yürüyen tartışma, farklı koşullarda aydını toplumsal bir karakter yanında toplumsal bir kategori olarak ele almaya başladı. Artık aydın, varlığı ve oluşumu bağımsızlık sonrası dönemde devletin eğitim politikalarından önemli ölçüde etkilenmiş kolektif bir toplumsal figür olarak değerlendirilmekteydi. Meseleye yönelik yaklaşımın yanında teorik alanın kendisi de yeniydi.

Tunus’taki politik İslam hareketine bağlı düşünürler ve aydınlar, tartışmaya süreç içerisinde dâhil oldular. Bu isimler, aydının toplumsal varlığının oluşumu üzerine tefekkür etmenin seküler aydınlara ait bir imtiyaz olduğu iddiasına karşı çıktılar. Bunun yanında, Gramşici kavramlara başvuran “ilerici” İslamcılar, Antonio Gramsci gibi Marksist teorisyenlerin birikimlerini derinlemesine incelemeye cüret ettiler.

Bu makalede ben, Marksist düşünürlerle politik İslam’a bağlı düşünürler arasında cereyan eden tartışmaların Tunus bağlamında nasıl geliştiğini aktarmaya çalışacağım. Kanaatime göre bu tartışmalar, sadece Marksistlerin projeleriyle politik İslam’ın projeleri arasındaki gerilimleri ve anlaşmazlık noktalarını açığa çıkartmakla kalmayacak, ayrıca bu projelerin teorik zeminlerinin nasıl örtüştüğünü ve kesiştiğini ortaya koyacak.

Bu amaç doğrultusunda ben burada Tunus’ta çıkan iki dergide, Utruhat (Tezler) and Revue 21/15’da Gramşici kavramların nasıl kullanıldığı üzerinde duracağım. Bu iki kaynağı kıyaslayan bir çalışmanın, Gramşici fikirlerin farklı politik ve teorik akımlarca nasıl ele alındığını ortaya koyacağını düşünüyorum.

Utruhat dergisi, yetmişli yıllarda Tunus’ta faal olan öğrenci hareketinin bir ürünü iken 21/15, aynı dönemde açığa çıkan İslamcı hareketin yürüttüğü bir fikri proje. Ben, bu makalede kendisini “ilerici İslamcı” (İslamiyyun tekaddümiyyun) olarak tanımlayan bir derginin ve geleneksel çizginin dışındaki Marksist bir derginin aydının rolünü nasıl ele aldığı, bu noktada Gramşici kavramları nasıl kullandığı üzerinde duracağım.

Aynı dönemde çıkan bu iki dergiyi diyaloga sokmak suretiyle ben, burada bağımsızlık sonrası dönemde devletle ilişkili bir olgu olarak aydının sadece seküler Marksist aydınlarca değil, ayrıca politik İslam’a bağlı teorisyenlerce de üstlenilmiş bir proje olduğunu ortaya koymayı amaçlıyorum.

Ayrıca kanaatimce her iki dergide Marksist, İslami ve Gramşici fikirlerin etkileşime sokulmuş olması, Tunus’taki “ilerici İslam” akımına mensup aydınların eleştirel aydının rolünü yeniden belirleme, böylelikle, “dindar aydın” ile “seküler aydın” arasındaki ayrımı silme arzusu içerisinde olduğunu gösteriyor. Bu çaba dâhilinde ben burada Arap coğrafyasındaki tartışmalar açısından Gramsci’nin faydalı olduğuna dair bir örnek sunmaya çalışıyorum (Manduchi 2020, s. 226).

Bugüne dek birçok akademisyen, politik İslami hareketleri ve iktidarı ele geçirme, nüfuz sahibi olma amaçlı stratejilerini Gramşici açıdan analiz etmekle, bu analiz üzerinden, Mısır İhvanı gibi örgütlerin stratejilerini açıklamaya çalışmakla yetindiler (Bayat 2007; Butko 2004). Bazıları da böylesi yaklaşımların sınırlarını ortaya koydular (Kandil 2011). Ama kimse, politik İslam’a mensup düşünürlerin Gramşici fikirlerden nasıl yararlandığını incelemedi.

Bu sebeple, ben, bu makalede farklı bir yaklaşımı benimsiyorum: Burada Tunus’taki politik İslam hareketi içerisinde, aydının iktidarla ilişkisini değerlendirmek amacıyla Marksistlerle yürüttükleri tartışmalarda Gramşici kavramları ele alıp tartışan aydınlara dair bir değerlendirme sunmaya çalışıyorum.

Dergiler ve Matbuat Kültürü

Mısır ve Mısır’daki tartışmalar konusunda akademide üretilen çalışmalar ortada bir dengesizliğin olduğunu ortaya koyuyor. Mağrip’in düşünce tarihi Maşrik’in tarihine kıyasla İngilizce konuşulan dünyada yeterince incelenen bir konu başlığı değil.

Tarihçi İdris Cibari’nin de dile getirdiği üzere, Arap düşünce tarihi çalışan akademisyenlerdeki bölgenin özellikleri ve farklılıkları kabul etmekle ilgili isteksizlik, onları Mağrip ile Maşrik arasındaki toplumsal-tarihsel farklılıkları gözden kaçırmalarına neden oluyor. Maşrik’in düşünce tarihini öne alan genellemeci ve önyargılı yaklaşımların bilhassa İngilizce konuşan dünyada aşılması konusunda Cibari, kültür dergileri gibi yayınların Arap coğrafyası genelinde fikirlerin dolaşımına dair daha dinamik bir resim sunmasını öneriyor (Jebari 2018, s. 80–85).

Arap coğrafyasında, bilhassa Fas ve Tunus’ta kültür dergileri akademide dikkatle ele alınmaya başlandı.[1] Hüda Şakri’nin de tespit ettiği biçimiyle, “Tunus’ta çıkan edebiyat dergileri, ülkenin Fransız işgali sırasında ve sonrasında kültürel kimliklerini tanımlayan tartışmalarda ve politikalarda kurucu bir rol oynadı. Bu konuda Mağrip’teki diğer ülkelerden farklı sonuçlara yol açtı. […] Cezayir ve Fas’tan farklı olarak Tunus’ta düşünsel üretimin önemli bir kısmı Fransızca değil Arapça dilinde icra edildi” (El-Shakry 2017, s. 148).

Kökleri Nahda’ya uzanan Mecelle dergisi Sihafa (Basın) dergisinden çok farklı özelliklere sahipti. Dergi, hem akademik bildiri, hem ahlaki konulara eğilen haftalık dergi, hem edebiyat dergisi hem de politik bir gazeteydi” (Glaß 2004, s. 14). Oysa Tunus Ortadoğu ülkelerinden çok farklı bir matbuat kültürüne sahipti: İtalya kökenli Tunuslu aile Finzi’ler Tunus’ta ilk matbaayı 1829’da kurdular. İlk günlük gazete, 22 Temmuz 1860 günü yayın hayatına başladı. “Ülkede profesyonel standartlara sahip ilk matbaalar on dokuzuncu yüzyılda kurulabildiler: Sousse ve Cerba” (Hirschberg 1981, s. 127). Bağımsızlıktan hemen sonra 1961 yılında Tunus’ta 23 matbaa vardı ve bunların büyük kısmı özel şahıslara aitti.[2]

Aydınlar ve Arap Yeni Solu

1968’de Beyrut’ta yayın hayatına başlayan Mevakif (Konumlar) isimli derginin hikâyesini aktaran Yvonne Albers, derginin düşünsel tarihinin, Arap aydınını toplumun ürünü ve üreticisi olarak ele alıyor. Bu hikâye, bize “krizin içerisinde ve kriz aracılığıyla imal edilen aydınla benzer fikirdeki insanların oluşturduğu muhayyel cemaati oluşturan, aydına hayat veren, krizin yaşandığı bir alan olarak o aydını üreten dergi arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi”nden bahsediliyor (Albers 2023, s. 14).

“Gramsci Ortadoğu’da” başlığını taşıyan 2021 tarihli özel sayıda Michaelle Browers, yazdığı yazıda, yetmişlerde Lübnanlı düşünürlerin ve eylemcilerin Gramsci’ye ait metinleri ve kitapları Arapçaya tercüme ettikleni, böylelikle sonrasında “Arap Yeni Solu” olarak anılacak olan akıma katkıda bulunduklarını söylüyor. Browers ayrıca Arap solunun oluşum sürecinde merkezde duran bir güç olarak “genç militan aydınlar”dan bahsettiği yazısında bu aydınların Arap coğrafyasında ilerleyen süreçte açığa çıkan tartışmaları ve “devrimci pratiği” etkilediği üzerinde duruyor (Browers 2021).

Aynı şekilde Tunus’ta da altmışların sonlarından itibaren somut sonuçlar üreten öğrenci eylemleri de “Arap yeni solu”nun bir parçasıydı (Hendrickson 2012). Bu öğrenciler, İdris Cibari’nin ifadesiyle, “bağımsızlık sonrası Tunus’ta alternatif olabilecek, dört başı mamur bir politik proje ortaya koydular” (Jebari 2022, s. 102). Yetmişlerin sonunda hareketin liderlerinin büyük bir kısmı ya hapse girdi ya da sürgüne gönderildi. Bu süreç, aynı zamanda ülkedeki iktidar partilerinin politik meşruiyetle ilgili ağır krize sürüklenmesine, bunun yanında, komşu ülkeler Fas ile Cezayir’in kapsamlı bir direniş hareketini tetiklemesine tanıklık etti. Güçlü sendikalar Tunus’ta greve gitti, kitlesel ayaklanmalar yaşandı. Bunlardan biri de “Ekmek İsyanları”ydı. Bu isyanlar, temel gıda ürünleri konusunda devletin uyguladığı sübvansiyonun kesilmesi ile birlikte patlak verdi.

Seksenlerin başında Tunus “yeni sol”u yoğun bir tefekkür ve değişim süreci içerisindeydi. Teori ve politik pratik arasındaki bağ ve aydınların rolü gibi meseleler tartışıldı. Bu tartışmalar, politik muhalefete liderlik ettiği iddiasında olan, “Müslüman sol” içerisinden çıkmış yeni bir akımla ve Tunus Komünist Partisi şahsında “eski sol”la birlikte yürütüldü ama aynı zamanda onlardan ayrı duran bir zemine sahipti.

Benim buradaki niyetim, bu tartışmalara katılmış olan aydınların Gramşici manada organik aydın olup olmamalarını irdelemek veya ilgili kategoriden ne kadar uzakta olduklarını tespit etmek değil. Ben, burada aynı zamanda toplumsal bir kategori olarak organik aydın kavramının yeni bir tanımını da sunmuyorum. Benim daha çok amacım, ülkedeki düşünürlerin Gramsci’nin aydına dair tanımlarını neden ve nasıl kullandıklarını anlamak ve bu konuyla ilgili bilginin Tunus’un düşünce tarihinde açığa çıkmış özel döneme dair söylediklerini ortaya koymaktır.

Tek Partili Sistemin Krizi

Nisan 1983’te bir dizi Arap ülkesinden gelen otuz beş kadar aydın Tunus’un deniz kıyısındaki Hammamet mahallesinde bir araya geldiler ve Arap coğrafyası genelinde giderek artan baskıları ve hapis pratiklerini tartıştılar.[3] Bu grubun yayınladığı “Hammamet Deklarasyonu”nda şunlar söyleniyordu:

“Son otuz yıl, Arap dünyasında demokratik özgürlüklerin tümüyle ortadan kaybolmasına tanıklık etti. […] Bu süreç kimi zaman sosyalizmi inşa etmek, ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek kimi zaman Arap birliğini tesis etmek kimi zaman da bağımsızlığı savunmanın şartlarını yerine getirmek gerekçesi üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıldı. […] Oysa bu bahsi edilen başarıların hiçbirisine demokrasiden olmadan ulaşılamaz” (Storck 1984).

Bu dönemde bir de Arap aydınlarının devletle ilişkisi ve politik özgürleşme projesindeki rolleriyle ilgili hararetli bir tartışmaya tanıklık edildi. Bu tartışmada yeni olan, içerdiği yaklaşımdı: tartışmayı yürütenler aydını söylem üreticisinden çok toplumsal bir kategori olarak görüyorlardı (Labib 1994, s. 31).[4] Tartışma, esas olarak aydına dair anlayış ve onun iktidar ile sivil toplumla ilişkisi üzerinde duruyordu. Daha çok “Aydınlar, entelijansiyayı teşkil eden toplumsal bir grup mudur?”, “Bağımsızlık sonrası dönemin aydınları organik aydın olarak görülebilir mi?” ve “Organik aydın ve geleneksel aydın ayrımı, Mağrip toplumlarının gerçeklerine denk düşüyor mu?” gibi sorular üzerinde duruldu.

Bir sosyologun ve sosyal bilimcinin başlattığı tartışma Beyrut’ta çıkan Müstakbelü’t-Arabi (Arapların Geleceği) gibi dergilerde yürütüldü. 1978’de Beyrut’ta Arapların Birliği Çalışmaları Merkezi’nin aylık olarak çıkarttığı dergi, zamanla Mağripli düşünürlerin düşüncelerini aktardığı bir kanala dönüştü. Lübnan iç savaşının yaşandığı koşullarda başlatılan proje, Arapların birliği anlayışını temel alıyor, devlet desteğinden ve resmi bağlantılardan uzak duruyordu. Dergi, tartışmaları başlatan ve onlara ev sahipliği yapan politik ve toplumsal düşüncenin önemli bir alanı haline gelen dergi, 1985’te Tunus’ta Arap Sosyoloji Derneği’nin kurulmasına ön ayak oldu.

Ancak Tunusluların çıkarttığı iki derginin kurulduğu koşullar, Lübnan’daki durumdan farklıydı. Şiddetli çatışmalara cevap olarak, iktidardaki Sosyalist Anayasacı Parti (izbü’l-İştirakiyü’d-Dusturi), siyasi çoğulculuğa daha açık olma konusunda çok temkinli bir politika izlemeye başladı.[5] Nisan 1981’de Cumhurbaşkanı Habib Burkiba, muhalif siyasi partilerin yaklaşan yasama seçimlerine katılmalarına izin verileceğini duyurdu. Siyasi iklimi liberalleştirmek için bir diğer önemli önlem ise, sınırlı da olsa, basın özgürlüğünün getirilmesiydi. Seksenlerden itibaren, rejimin daha önceden baskı altına aldığı birçok gazete yeniden yayınlanmaya başladı. Bunlardan biri de Tunus Komünist Partisi’nin (PCT) haftalık gazetesi Tarik-i Cedid (“Yeni Yol”) idi.

1983’te kurulan önemli bir yayın ise Marksist teori dergisi Utruhat (“Tezler”) idi. Baş yayın yönetmeni Lütfi Bin İsa’ya göre, Utruhat projesi, Tunus hükümetinin yayını yasadışı ilan etmesi nedeniyle faaliyetlerini Fransa’ya taşımak zorunda kalan radikal Tunus öğrenci hareketinin ana yayını olan Âmilü’t-Tunisi’nin (“Tunuslu İşçi”) bir devamı niteliğindeydi.[6] Birçok yeni ve eski aktivistin yanı sıra sosyologlar, sosyal bilimciler ve tarihçiler de Utruhat’a katkıda bulundu. Lütfi Bin İsa’nın sözleriyle dergi, Tunus’taki teorik tartışmayı beslemeyi ve Tunus’un düşün ortamına yeni teorik araçlar sağlamayı amaçlıyordu. Ayrıca, Utruhat dergisinin yayın yönetmenleri, sanattan sosyal bilimlere, ekonomiden hukuka kadar geniş bir konu yelpazesini ele almaya karar verdiler. Dergi, Lütfi Bin İsa’nın ifadesiyle, yeni ihtimalleri keşfetmek için bir forum, teorik ve politik düzeyde açıklığı ve denemeyi teşvik eden bir “laboratuvar” olarak kendini takdim etti.[7] Bin İsa için yeni bir süreli yayın başlatmak, aynı zamanda son yirmi yılı (Tunus’un bağımsızlığından bu yana uzanan süreci) tefekkür etmek anlamına geliyordu. Bu süre zarfında, kamu ve bireysel özgürlük gasp edilmiş, muhalif hareketler Tunus’ta baskı altına alınmıştı. Bu baskıcı ve dar çerçeveler karşısında derin bir teorik düşüncenin alan bulması imkânsızdı.

Bin İsa’ya göre, “Kara Perşembe” olarak bilinen 26 Ocak 1978 olaylarıyla birlikte, “yeni bir durum” ortaya çıkmıştı: Tunus İşçileri Genel Sendikası (UGTT) hükümet politikalarına karşı harekete geçti ve genel grev ilan etti. Polis ve sendika işçileri arasında çıkan çatışmalarda yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.[8] Bu “yeni durum”da, sınırlı basın özgürlüğüne kavuşan Utruhat, daha geniş bir Arap çerçevesiyle ilgili tartışmalar ile Mağrip veya yalnızca Tunus bağlamında yürütülen tartışmalar arasında bir arayüz görevi gördü. Dergi, sosyo-politik analizler, teorik düşünceler, röportajlar, kitap incelemeleri ve yukarıda bahsedilen Lübnan dergisi Mevâkıf (Konumlar) gibi diğer Arap süreli yayınlarının incelemelerini sundu. Güncel siyasi konulara ek olarak dergi, okurlarını Marksist teori ve tartışmayla tanıştırmak niyetindeydi. Yeni bir tartışma alanı sağlamak isteyen dergi, sadece Beyrut, Paris veya Kahire’de okunan fikirleri kabul etmekle değil, aynı zamanda tartışmayı ilerletmek için kendi vurgularını dile dökmekle de ilgileniyordu. Utruhat’ın önemli bir amacı da mevcut durumu analiz etmeye ve tartışmayı ilerletmeye yardımcı olacak “teorik” araçlar sunmaktır. Dergi, 1990 yılında yayın hayatına son vermeden önce, önemli bir adım attı ve okurlarına Antonio Gramsci’nin kapsamlı düşüncelerini Arapça olarak paylaştı. Utruhat, Gramsci’yi daha geniş bir kitleye tanıtma misyonuna kendini adamıştı. 1985 tarihli bir makalede, bir yazar, Gramsci’nin teorik üretiminin ve yazılarının öneminin ancak pratik ve siyasi yaşamıyla ilişkili olarak anlaşılabileceğini dile getiriyordu (İbrahimiyya 1985, s. 33). Gerçekten de Utruhat, sadece teorik çalışmalarının Arapça çevirilerini değil, aynı zamanda eşi Julia ve baldızı Tatjana Schucht ile olan kişisel yazışmalarını da yayınlamayı sürdürdü.[9]

Derginin çıktığı 1983 yılında Ahmed Nayfar (d. 1942), “geleceğin İslami düşüncesini” (Fikrü’l-İslamiyü’l-Müstakbeli) sağlamayı ve geliştirmeyi amaçlayan haftalık bir yayın olan Revue 21/15’i kurdu. Kendini “ilerici İslamcılar” (İslamiyun tekadimiyyun) olarak tanımlayan derginin adındaki 21 Miladi takvime göre, 15 de Hicri takvime göre yüzyılı ifade ediyordu.

Nayfar’ın sözleriyle, başlık, “iki yeni yüzyıl”ı bir araya getiriyor, “Müslümanları Rönesans ve büyüme arayışı” konusunda teşvik etmeye çalışıyordu (Al-Nayfar 1982, s. 4). Nayfar, yeni çıkarttığı Revue 21/15’i, on dokuzuncu yüzyıldaki Nahda’ya (Rönesans) kadar uzanan İslami “rönesans” düşüncesi geleneğinde bir proje olarak konumlandırmayı amaçladı ve bunu, reformcu Muhammed Abduh’un 1884’te Paris’te kurduğu Urvatü’l-Vüska (“En Sağlam Bağ”) dergisinin geleneğine bağladı. İslami modernist düşünceye dayanan Nayfar, 21/15 dergisini, Utruhat'a benzer şekilde, tartışmalı konulara açık bir yayın olarak tasarladı, farklı siyasi yelpazelerden okurları çekmeyi ve onları birbirleriyle diyaloga sokmayı hedefledi.

Ancak Tunus siyasi İslamı kendi içinde homojen değildi. 1968’deki karışıklıklar sırasında Paris Sorbonne Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan Nayfar, Tunus’a döndü ve burada Tunus’un İslamcı hareketi Camiat’ül-İslamiyye’yi (İslami Grup) kurdu. Mısır’a yaptığı ziyaretler sonrasında, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in muhtelif kadrolarıyla tanıştıktan sonra, bu hareketten uzaklaştı ve kendi ifadesiyle, Tunus gerçekliğine daha uygun farklı bir yaklaşım benimsedi.[10] Dahası, Nayfar, kendisinin de kurucu üyesi olduğu siyasi örgütü eleştirmeye başladı ve nihayetinde 1977’de örgütten ayrıldı, ardından da hareketin yayın organı olan Marifet’in (Bilgi) yayın kurulundaki görevini de bıraktı. 1981’de, Nayfar’ın hareketten tamamen ayrılmasının ardından, Camiat’ül-İslamiyye, Nayfar’ın (eski) yakın arkadaşı Raşid Ganuşi (d. 1941) tarafından yönetilen İslami Eğilim Hareketi (MTI) adında bir siyasi partiye dönüştü.

21/15'in ilk sayılarında bile Tunus’ta İslami bir sol yaratma fikri, hararetli bir şekilde tartışılan ve büyük bir çekişmeye yol açan bir konu haline gelmişti.[11] Bu nedenle, Revue 21/15’in ilk röportajlarından birini Mısırlı felsefeci Hasan Hanefi (1935-2021) ile yapmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Hanefi, 1981 yılında "İslami Sol” (Yesarü’l-İslami) adında bir gazete çıkarmış ve bu gazetede solcu bir siyasi İslam’ın nasıl görünebileceğinin hatlarını çizmeye çalışmıştı.[12] Nayfar’ın sözleriyle, Tunus’a özgü olan İslami Sol projesi, geleceğe yönelik açık bir proje olarak tasarlanmıştı (Al-Nayfar 1984a, s. 21). “İlerici İslamcılık” ve “İslami Sol” kavramları, 21/15 dergisince yürütülen kapsamlı tartışmanın konuları olarak takdim edildi.

21/15 ile Utruhat dergilerinin ilk sayılarını kıyasladığımızda, her iki derginin de kimi temel özellikler konusunda ortaklaştığını görüyoruz. Tartışmalar düzenleyip röportajlar yapmak suretiyle her iki dergi de okurlarını Mağrip bölgesinde ve ötesinde faal olan önde gelen düşünürlerle ve tartışmalarla, bilhassa Tunus’un kültürel yaşamıyla tanıştırmayı amaçladı. Her iki dergi de okurlarıyla etkileşime büyük önem verdi. Her bir sayı yaklaşık 5.000 sattı. Dahası, 21/15 ile Utruhat, bir dereceye kadar örtüşen bir okur kitlesi konusunda rekabet eden dergilerdi. Son olarak, her iki dergi de neredeyse aynı dönemde çıktı. 1982 ve 1983’te başlayıp 1990’da sona erdi. Her iki derginin ilk sayıları da Marksizm ve İslam arasındaki ilişki etrafında dönüyordu. Marksizmin İslam’la ilişkisinin veya bakış açısına bağlı olarak, İslam’ın Marksizmle ilişkisinin üzerinde duran iki dergi, bir şekilde farklı sonuçlara ulaşıyordu. Dikkat çekici bir şekilde, ihtilaflı iki tarafın açıktan yürüttüğü bu tartışma, sürece farklı yönlerden katkı sundu.

Florian Keller
31 Temmuz 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Örneğin Hüda Şakri’nin Tunus’ta çıkan kültür dergileriyle ilgili çalışmasına bakılabilir (El-Shakry, 2017).

[2] Tunus’taki görsel ve yazılı matbuat kültürüyle ilgili daha fazla bilgi temin etmek için bkz.: Storymaps.

[3] Aralık 1983 için daha büyük bir takip toplantısı planlanmıştı. Ancak konferansa ev sahipliği yapması istenen üç ülke olan Mısır, Ürdün ve Kuveyt, böyle bir toplantıya izin vermeyi reddetti. Nihayetinde toplantı, Kıbrıs’ta yapıldı.

[4] Bu durum, Arap bölgesinde çeşitli konferanslara ve nihayetinde 1985 yılında Tunus’ta Arap Sosyoloji Derneği’nin kurulmasına yol açtı. Kuruluş, ilk genel sekreter olarak görev yapan Tahir Lebib gibi Tunuslu sosyologlarca gerçekleştirildi. Derneğin ilk konferanslarından birinde (Arap) aydının(ın) rolü hakkında kimi sorular soruldu.

[5] Sosyalist Anayasacı Parti’nin kıdemli üyesi Muhammed Mzali (1925-2010), Burkiba tarafından 24 Nisan 1980’de başbakan olarak atandı ve hükümet kurmakla görevlendirildi.

[6] Lütfi Bin İsa mülâkatı, 23 Ekim 2022, Tunus.

[7] Lütfi Bin İsa mülâkatı, 23 Ekim 2022, Tunus. Ayrıca bkz.: Binisa (1984).

[8] Ocak 1978 olayları için bkz.: Perkins (2004).

[9] Bilhassa 1987’de çıkan 11/12. sayıya bakınız.

[10] 2005 yılında verdiği bir röportajda Ahmed Nayfar, kişisel ve siyasi biyografisini ayrıntılı olarak aktarır: 1966-1972 yılları arasında Suriye ve Fransa’daki çalışmaları da dâhil olmak üzere, Tunus’ta yaklaşık on yıl militan faaliyet yürütüyor. Bilhassa 1968’deki karışıklıklar sırasında Sorbonne’da doktorasını hazırladığı dönemde, farklı sol görüşlere mensup kişilerle ilişki kuruyor (Ayari ve Sami 2010).

[11] 1984 yılının başlarında çıkan yedinci sayısında, 21/15, Mısır’daki “özgün” yaklaşımlara ve Tunus’taki yorumlara sıcak bakmayan, hatta onları düşmanca ele alan yedi makaleden oluşan bir dosyaya yer verdi.

[12] Tunus politik İslamının tarihi konusunda bkz.: Allani (2009).

0 Yorum: