19 Haziran 2026

,

Zaferin Kalıntıları


Stalingrad, Tahran ve Güney Lübnan Üzerine

 

Enkaza dönüşmüş Stalingrad’da, dumanı tüten yıkıntıların, parçalanmış yapıların ve yüzlerce farklı yerde yükselen alevlerin orta yerinde, biri çıkıp “Zafer Sovyetler’in” dese “Ne saçmalıyorsun birader?” cevabını alırdı. Her yana binlerce çürümekte olan cesedin kokusu sinmişti. 1943’ün başlarında Sovyetler Birliği harabeye dönmüşken, Alman şehirleri büyük ölçüde sağlam kalmıştı. Hamburg’da insanlar yıkanıyor, nadir görülen güneş ışığının tadını çıkarıyorlardı. Berlin’de Alman toplumunun en seçkin isimleri, operalar, müzikaller ve müzeler arasında mekik dokuyordu. Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin yarısı ve Avrupa’nın büyük bir bölümü Almanların işgali altındaydı. O güne dek ölen Sovyet yurttaşlarının sayısı milyonları bulmuştu.

Peki, neye zafer denir?

Almanya’nın Sovyetler’e ait tek bir şehri bile ele geçirememiş olması mıdır? Geri çekilmek zorunda kalması mıdır? Hitler’in Moskova’yı ele geçirme hedefine ulaşamaması mıdır? Elbette, genel tabloya bakıldığında, buna zafer demek zor olurdu.

Ancak Stalingrad sadece bir zafer değildi; savaşın dönüm noktasıydı. Savaşın seyri orada değişti. Duman, enkaz ve kanın kıyametvari karışımından oluşan havayı soluyan Kızıl Ordu, Alman meclisine kızıl bayrağı dikerek sona erdireceği uzun harekâtı başlattı.

Aynı şekilde, bugün İran’daki yıkıma ve Güney Lübnan’daki enkaza bakan herkes, zaferden bahsedenlere “Alay mı ediyorsun?” ya da “Hakaret mi ediyorsun?” diyor olabilir. Oysa tıpkı Stalingrad’da olduğu gibi, İran’ın ABD’nin gücüne karşı koyması, karşılık vermesi, saldırganı geri püskürtmesi ve saldırı başlamadan öncekinden daha iyi politik koşullar dayatması, başlı başına tarihi bir zaferdir.

İran, Lübnan direnişiyle birlikte, sadece bir değil, iki nükleer güce karşı savaştı. Güney Lübnan’da İsrail ordusu birkaç sınır köyünü ele geçirip yıktı, ancak bölgeyi kontrol altına alamadı. Sonunda pusu ve insansız hava aracı saldırılarıyla dolu bir bataklığa saplandı, neticede işgal, yıpratma savaşına dönüştü.

İran, ayrıca direniş ekseninin cepheleri arasında birlik ilkesini yeniden tesis etti. İsrail Beyrut’a saldırırsa, Tahran İsrail’e balistik füzelerle karşılık verecek. Burası açık. Bu duruş, inisiyatifi İsrail'in elinden alıyor. İsrail’in 2024’te elde ettiğini düşündüğü stratejik kazanımları ortadan kaldırıyor. Şimdi, Amerikalılarla imzalanan mutabakat zaptında İran, Lübnan’da ateşkes bunun yanında, Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin yeniden tesis edilmesini istiyor, bu da İsrail'in geri çekilmesi anlamına geliyor.

Görünüşe göre Trump, "şok ve dehşet” politikası ile zafere ulaşacağını ummuş: atılan bombaların, öldürülen liderlerin teslimiyeti hızla getireceğini sanmış. Muhtemelen, İranlı bir Delcy Rodriguez’in çıkıp önünde diz çökeceğini, dünyanın hegemonuna selam duracağını tahayyül etmiş. Ama Trump, İran halkının ve İslam Cumhuriyeti’nin, popülist sol rejimlerden temelde farklı bir yaşam anlayışına sahip olduğunu görememiş. Onlarda teslimiyet diye bir anlayışa yer yok. İslamcı hareketler veya hükümetler yalnızca iki seçeneğin olduğunu, ya zaferden ya da şehadetten bahsedilebileceğini söylüyorlarsa onlara inanmak gerek. Ne var ki İran'ın direnci sadece ateşli bir kararlılıktan ibaret değildi ve aynı şey Hizbullah için de geçerlidir. Başarılı balistik, hipersonik ve seyir füzeleri tek başına coşkulu bir inançla üretilemez. Etkin saldırı dronları veya fiber optik kontrollü FPV’ler (birinci şahıs görüşlü dronlar) icat edilemez. Bu tür yetenekler bilimsel ve stratejik bir zekâya ihtiyaç duyar. Amerika’nın ve İsrail’in gücüne karşı koyan ve onlara ağır bir ders veren şey, sarsılmaz inanç ve teknik ustalığın birleşimidir. Buna karşılık, tüm zorbalar gibi ABD de kendine karşılık vermeyen, onların damarını kesmeyen kurbanları tercih eder. Ne kadar küçük olursa olsun, kanayan bir burun, o gücü genelde geri çekilmeye zorlamak için yeterlidir.

Aynı durum Körfez için de geçerli. İran, artık bölgenin en güçlü aktörü. O, korkulması gereken ülke, ama Amerika veya İsrail öyle değil. Körfez ülkeleri istikrar arıyorsa, İran ile istikrarlı ilişkiler kurmak zorunda. Amerika ve İsrail bırakalım Körfez ülkelerini, kendilerini bile İran’a karşı koruyamaz. Suudi Arabistan zaten Pakistan ve Çin ile ittifaklar kurma yolunda. Körfez’deki Amerikan üsleri bombalandı, bu da onların hem ABD hem de ev sahipliği yapan ülkeler için birer yük haline geldiklerini kanıtladı.

Tıpkı Stalingrad'da olduğu gibi, burada seyir de ivme de değişti.

Gazze’deki yıkım ve zor geçen 2024 yılından sonra, Direniş Ekseni, sadece hayatta kalmayı başarmakla kalmadı, aynı zamanda durumu tersine çevirerek, inisiyatifi ele geçirdi. Netenyahu zor durumda. Elbette başka kumar masalarına oturacak, başka bölgeyi etkileyen İran barışını sabote etmeye çalışacak, ancak her yaptığı ayağına dolanacak.

İsrail, tek başına Hamas veya Hizbullah’la, hele ki İran’la başa çıkabilecek halde değil. Eğer Amerika’nın kurduğu hava köprüleri, İsrail’in füze savunma bataryalarını, bombalarını ve mühimmatını sürekli olarak yenilemeseydi, İsrail 2023’te çökerdi. Bu anlamda Trump’ın dediği doğru: O olmasaydı, İsrail olmazdı.

Eğer Netenyahu bu mücadeleyi tek başına sürdürürse, Amerikalı hamisinden kendini kopartırsa, belki de önümüzdeki yıllarda Nazi meclisine dikilen bayrağın benzeri Siyonizmin burçlarına dikilir.

Diyab Ebu Cehcah
18 Haziran 2026
Kaynak

0 Yorum: