Stalingrad, Tahran ve Güney Lübnan Üzerine
Enkaza
dönüşmüş Stalingrad’da, dumanı tüten yıkıntıların, parçalanmış yapıların ve
yüzlerce farklı yerde yükselen alevlerin orta yerinde, biri çıkıp “Zafer Sovyetler’in”
dese “Ne saçmalıyorsun birader?” cevabını alırdı. Her yana binlerce çürümekte
olan cesedin kokusu sinmişti. 1943’ün başlarında Sovyetler Birliği harabeye
dönmüşken, Alman şehirleri büyük ölçüde sağlam kalmıştı. Hamburg’da insanlar
yıkanıyor, nadir görülen güneş ışığının tadını çıkarıyorlardı. Berlin’de Alman
toplumunun en seçkin isimleri, operalar, müzikaller ve müzeler arasında mekik
dokuyordu. Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin yarısı ve Avrupa’nın büyük bir
bölümü Almanların işgali altındaydı. O güne dek ölen Sovyet yurttaşlarının
sayısı milyonları bulmuştu.
Peki,
neye zafer denir?
Almanya’nın
Sovyetler’e ait tek bir şehri bile ele geçirememiş olması mıdır? Geri çekilmek
zorunda kalması mıdır? Hitler’in Moskova’yı ele geçirme hedefine ulaşamaması mıdır?
Elbette, genel tabloya bakıldığında, buna zafer demek zor olurdu.
Ancak
Stalingrad sadece bir zafer değildi; savaşın dönüm noktasıydı. Savaşın seyri orada
değişti. Duman, enkaz ve kanın kıyametvari karışımından oluşan havayı soluyan Kızıl
Ordu, Alman meclisine kızıl bayrağı dikerek sona erdireceği uzun harekâtı başlattı.
Aynı
şekilde, bugün İran’daki yıkıma ve Güney Lübnan’daki enkaza bakan herkes,
zaferden bahsedenlere “Alay mı ediyorsun?” ya da “Hakaret mi ediyorsun?” diyor
olabilir. Oysa tıpkı Stalingrad’da olduğu gibi, İran’ın ABD’nin gücüne karşı
koyması, karşılık vermesi, saldırganı geri püskürtmesi ve saldırı başlamadan
öncekinden daha iyi politik koşullar dayatması, başlı başına tarihi bir
zaferdir.
İran,
Lübnan direnişiyle birlikte, sadece bir değil, iki nükleer güce karşı savaştı.
Güney Lübnan’da İsrail ordusu birkaç sınır köyünü ele geçirip yıktı, ancak
bölgeyi kontrol altına alamadı. Sonunda pusu ve insansız hava aracı
saldırılarıyla dolu bir bataklığa saplandı, neticede işgal, yıpratma savaşına
dönüştü.
İran,
ayrıca direniş ekseninin cepheleri arasında birlik ilkesini yeniden tesis etti.
İsrail Beyrut’a saldırırsa, Tahran İsrail’e balistik füzelerle karşılık verecek.
Burası açık. Bu duruş, inisiyatifi İsrail'in elinden alıyor. İsrail’in 2024’te
elde ettiğini düşündüğü stratejik kazanımları ortadan kaldırıyor. Şimdi,
Amerikalılarla imzalanan mutabakat zaptında İran, Lübnan’da ateşkes bunun yanında,
Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin yeniden tesis edilmesini
istiyor, bu da İsrail'in geri çekilmesi anlamına geliyor.
Görünüşe
göre Trump, "şok ve dehşet” politikası ile zafere ulaşacağını ummuş: atılan
bombaların, öldürülen liderlerin teslimiyeti hızla getireceğini sanmış.
Muhtemelen, İranlı bir Delcy Rodriguez’in çıkıp önünde diz çökeceğini, dünyanın
hegemonuna selam duracağını tahayyül etmiş. Ama Trump, İran halkının ve İslam
Cumhuriyeti’nin, popülist sol rejimlerden temelde farklı bir yaşam anlayışına
sahip olduğunu görememiş. Onlarda teslimiyet diye bir anlayışa yer yok. İslamcı
hareketler veya hükümetler yalnızca iki seçeneğin olduğunu, ya zaferden ya da
şehadetten bahsedilebileceğini söylüyorlarsa onlara inanmak gerek. Ne var ki
İran'ın direnci sadece ateşli bir kararlılıktan ibaret değildi ve aynı şey
Hizbullah için de geçerlidir. Başarılı balistik, hipersonik ve seyir füzeleri tek
başına coşkulu bir inançla üretilemez. Etkin saldırı dronları veya fiber optik
kontrollü FPV’ler (birinci şahıs görüşlü dronlar) icat edilemez. Bu tür
yetenekler bilimsel ve stratejik bir zekâya ihtiyaç duyar. Amerika’nın ve
İsrail’in gücüne karşı koyan ve onlara ağır bir ders veren şey, sarsılmaz inanç
ve teknik ustalığın birleşimidir. Buna karşılık, tüm zorbalar gibi ABD de kendine
karşılık vermeyen, onların damarını kesmeyen kurbanları tercih eder. Ne kadar
küçük olursa olsun, kanayan bir burun, o gücü genelde geri çekilmeye zorlamak
için yeterlidir.
Aynı
durum Körfez için de geçerli. İran, artık bölgenin en güçlü aktörü. O, korkulması
gereken ülke, ama Amerika veya İsrail öyle değil. Körfez ülkeleri istikrar
arıyorsa, İran ile istikrarlı ilişkiler kurmak zorunda. Amerika ve İsrail bırakalım
Körfez ülkelerini, kendilerini bile İran’a karşı koruyamaz. Suudi Arabistan
zaten Pakistan ve Çin ile ittifaklar kurma yolunda. Körfez’deki Amerikan üsleri
bombalandı, bu da onların hem ABD hem de ev sahipliği yapan ülkeler için birer
yük haline geldiklerini kanıtladı.
Tıpkı
Stalingrad'da olduğu gibi, burada seyir de ivme de değişti.
Gazze’deki
yıkım ve zor geçen 2024 yılından sonra, Direniş Ekseni, sadece hayatta kalmayı
başarmakla kalmadı, aynı zamanda durumu tersine çevirerek, inisiyatifi ele
geçirdi. Netenyahu zor durumda. Elbette başka kumar masalarına oturacak, başka bölgeyi
etkileyen İran barışını sabote etmeye çalışacak, ancak her yaptığı ayağına
dolanacak.
İsrail,
tek başına Hamas veya Hizbullah’la, hele ki İran’la başa çıkabilecek halde
değil. Eğer Amerika’nın kurduğu hava köprüleri, İsrail’in füze savunma
bataryalarını, bombalarını ve mühimmatını sürekli olarak yenilemeseydi, İsrail
2023’te çökerdi. Bu anlamda Trump’ın dediği doğru: O olmasaydı, İsrail olmazdı.
Eğer
Netenyahu bu mücadeleyi tek başına sürdürürse, Amerikalı hamisinden kendini kopartırsa,
belki de önümüzdeki yıllarda Nazi meclisine dikilen bayrağın benzeri Siyonizmin
burçlarına dikilir.
Diyab Ebu Cehcah
18
Haziran 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder