Walter
Rodney’nin 1975 yılında ABD’nin New York şehrinde bulunan Queen’s College’da
yaptığı konuşma
Öncelikle,
bu tür bir tartışmanın arka planını anlamamız gerekiyor. Birinden, bu özel
dönemde Marksizmin Afrika için önemine dair konuşması istendiğinde, tarihsel
bir tartışmaya, özellikle de Amerika’da siyahi nüfus içinde süregelen bir
tartışmaya dâhil olması isteniyor. Son bir yıl içinde iyice yoğunlaşan bu
tartışma, kendi gözlemlerime göre, bu ülkenin birçok yerinde yürütülüyor.
Bazen
tartışma, kendisini milliyetçi ve Marksist olarak niteleyenler, bazen de sınıfsal
konum alanlarla ırk temelli konum alanlar arasında cereyan ediyor. Dolayısıyla,
tek bir oturumda bu tartışmanın tüm yönlerine değinmemiz imkânsız, ancak gene
de bu tartışma, bugünkü muhabbetimizin zeminini teşkil edecek.
Bu,
önemli bir tartışma. Bu tür konuların bugün bu ülkede, tıpkı Afrika’da, Asya’da,
Latin Amerika’da ve Batı Avrupa’nın ve Japonya’nın birçok bölgesinde
tartışıldığı gibi tartışılıyor olması önemli. Çünkü bu tartışmanın yaygınlığı
ve bu dönemde ulaştığı yoğunluk, kapitalist-emperyalist üretim biçimindeki
krizin bir yansıması. Fikirler ve tartışmalar, gökten zembille inmezler. Bazı
kişilerin başkalarını anlamsız bir tartışmaya çekmek için kurduğu basit bir
komplodan da söz edilemez.
Tartışmanın
sonucu ne olursa olsun, farklı katılımcıların benimsediği tavır ne olursa
olsun, tartışmanın bizatihi kendisi, günümüz kapitalizmi ve emperyalizmindeki
krizin somut ifadesidir. Kriz derinleştikçe, insanlar, çökmekte olan sistemi
rasyonelleştiren eski düşünce biçimlerini kabul etmekte giderek daha fazla
zorlanmaktadır. Bu nedenle, yeni yönler arama ihtiyacı doğmakta, bu noktada tüm
çıplaklığıyla, Marksizm ve Bilimsel Sosyalizm, mevcut seçenekler arasında en
belirgin olanlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.
Afrika
veya genel olarak siyahi insanlar, Marksizme yabancı değil. Önce bunu anlamak
gerek. Birçoğumuz, Marksizmin şu veya bu konuya olan alakasını sorgulamadan
önce onun burayla alakasını sorguladık. Avrupa’yla alakasına baktık. birçok
Avrupalı aydın, Marksizmin kendi toplumlarıyla
alakasını tartıştı. Asya’yla alakasını Asyalılar tartıştılar. Latin Amerika’yla alakasını
Latin Amerikalılar tartıştılar. Bireyler, uzun zamandır Marksizmin kendi zamanlarıyla alakalı olup olmadığını tartışıyorlar. “Salt on dokuzuncu yüzyıla mı uygundu?”
sorusunu soruyorlar? Yirminci yüzyıla uygun düşüp düşmediğini tartışıyorlar. Onun,
toplumsal kültürün belirli bir veçhesiyle, toplumun hukukuyla veya kültürüyle
bir bütün olarak alakalı olup olmadığını tartışmak da mümkün.
Bunların
hepsi de daha önce tartışılmış konular, bugün bu soruya yaklaşırken bir tarih
bilincine sahip olmalıyız, bu tarih bilinci bize şu soruyu sorduracaktır:
Marksizmin toplumla alakalı olup olmadığı sorusu neden sürekli gündeme geliyor?
Çok kısa bir cevapla, sorunun uygulanmasında ortak olan hususun her şeyden önce
bir mücadele durumu, insanların gerçekliği algılamanın baskın biçiminden
memnuniyetsiz oldukları bir durum olduğunu öne sürebilirim.
Bu
noktada Marksizmin güncel olup olmadığı sorgulanıyor.
Ama
insanlar, bu soruyu kendi burjuva çerçeveleri üzerinden soruyorlar. Kişi,
kapitalizmi destekleyen ve burjuva algının mevcut çerçevesi olarak
adlandıracağımız baskın akıl yürütme biçimi içinde konumlanarak yola koyuluyor.
Bu şekilde başlandığı için, Marksizmin geçerli olup olmadığını sorusunu sorma
ihtiyacı duyuluyor.
Oysa
kişi, gelişme kaydedince, burjuva düşüncesinin geçerliliğini sorgulayacak, böylelikle
her şey terse dönecektir!
Ancak
başlangıçta, burjuvazinin ne kadar farklı görüşte olursa olsun, tüm burjuva
düşüncesini birleştiren ortak bir nokta olduğu doğrudur: Marksist düşüncenin
geçerliliğini, mantığını vb. sorgulamakta ortak bir amaç edinirler. Bu nedenle,
ne yazık ki, bu soruyu sorduğumuzda biz de o çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. Biz
de bir şekilde, az ya da çok, burjuva düşüncesinin çerçevesine gömülü
durumdayız ve bu çerçeveden büyük bir tereddüt ve belirsizlikle soruyoruz: “Marksizm
bugün geçerli midir?”
Bu
soru, bilhassa İngilizce konuşulan bölgede geçerli bir sorudur, çünkü İngiliz-Amerikan
geleneği, felsefi açıdan Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık beslemektedir ve
bu düşmanlık, kendini has bir biçimde ortaya koymaktadır. Hatta Marksizm
çalışmasından bile uzaklaşmaya çalışarak kendini göstermektedir. Avrupa’daki
kıta geleneğine bakacak olursanız, durumun aynı olmadığını görürsünüz. Fransız,
Alman ve Belçikalı aydınlar, bakış açıları ne olursa olsun, Marksizmin önemini
anlarlar. Onu incelerler, onunla ilişki kurarlar, Marksizm olarak adlandırılan
düşünce sistemini anlarlar ve bu düşünce sistemine karşı bir tavır geliştirirler.
İngiliz
geleneğinde, ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e, Afrika’nın
birçok yerine de yayılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip
olmadığını iddia etmek modadır. Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu
söylemek modadır. Bu konuda sıkıştırılınca da şöyle denir: “Ama neden okuma
zahmetinde bulunalım ki? Saçma sapan olduğu apaçık ortada.”
Yani
insan, onu okumadan da saçma sapan olduğunu bilir, bunu bildiği için de okumaz;
bu nedenle de bu konudaki bilgisizliğinden gurur duyar.
Marksizmin
güncelliği sorusunu ciddiyetle ele almak, bu düşüncenin ortaya koyduğu
külliyatın tamamını idrak etmek için çabalamanın temel asgari şartını kabul
etmedikçe oldukça zordur, zira bu, literatür ve analiz üzerine kurulu külliyata
dışarıdan bakıldığında anlaşılması son derece zor görünür.
Aslında
dışarıdan bakıldığında, ne olduğunu anlamaya çalışmadan, onun ne gibi bir önemi
olduğunu sormanın bir anlamı yoktur. Bu neredeyse cevapsız bir sorudur. Tüm
alçakgönüllülüğümle şunu söyleyebilirim: belirli bir geçmişten gelenler olarak
biz (ki hepimiz o geçmişten geliyoruz), yapmamız gereken ilk şeylerden biri,
farklı düşünce geleneklerine aşina olmalıyız. Onlara aşina oldukça Marksizmin
önemli olup olmadığını daha iyi değerlendirebiliriz.
Bu
tartışmada zamansal ve mekânsal farklılıkların önemli olup olmadığına, başka
bir deyişle, bu farklılıkların Marksizmin geçerli olup olmaması konusunda bir
farklılığa yol açıp açmadığına bakacağız. Bir anlamda, Marksizmin ortaya
çıktığı yer olan Batı Avrupa için geçerliliğini neredeyse kabul etmemiz
gerekecek. Bunu ayrıntılı olarak ele alacak vaktimiz yok. Ancak o zaman,
Marksizmin Batı Avrupa için bir önemi, bir anlamı, bir uygulanabilirliği
olduğunu veya on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşme imkânına sahip olduğunu
varsayarsak, geçerlilik imkânının da coğrafi olarak ne ölçüde arttığını, zaman
içinde ne ölçüde çoğaldığını sorgulayabiliriz.
Burada
iki değişken söz konusu: zaman ve mekân. Bunlar, tarihsel koşullar, zaman ve
kültür olarak tercüme edilebilir; kültür ise yer ve her bir yerde var olan toplumsal
ve kültürel koşullar anlamına gelir. Bugün siyahi insanlar, şüphesiz, iyi
niyetli siyah, insanlar, on dokuzuncu yüzyılda Batı Avrupa kültüründe tarihsel
olarak ortaya çıkan bir ideolojinin, bugün, yirminci yüzyılın üçüncü
çeyreğinde, dünyanın başka bir bölümünde, yani Afrika, Karayipler veya bu
ülkede siyahi insanlar için hâlâ geçerli olup olmadığını; başka zamanlarda
başka toplumlarda geçerli olup olmadığını soruyorlar. Burada konuyla ilgili
kendi formülümü aktarmak istiyorum.
Marksizmin
Metodolojisi
Marksist
düşüncenin, bilimsel sosyalist düşüncenin farklı seviyelerde, farklı
zamanlarda, farklı yerlerde var olmasının ve insanların kavraması gereken bir
araç, bir dizi kavram olarak potansiyelini korumasının iki temel nedenini öne
sürmek isterim.
İlk
olarak, Marksizme bir metodoloji olarak bakmak gerek, çünkü bir metodoloji,
tanımı gereği, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Metodolojiyi herhangi bir
zamanda, herhangi bir yerde kullanabilirsiniz. Elbette farklı sonuçlar elde
edebilirsiniz, ancak metodolojinin kendisi, zamandan ve mekândan bağımsız
olacaktır.
Esasen,
Marksizmin oldukça kısaltılmış bir sunumuna girişmek gerekirse, kaçınılmaz
olarak aşırı basitleştirme olsa da, sınırlı zaman bağlamında gerekli olan bir
nokta olarak, Marksist düşüncenin gerçek temellerinden birinin, insanın maddi
dünya ile ilişkisi perspektifinden yola çıkması olduğunu; ve Marksizmin,
tarihsel olarak ortaya çıktığında, fikirlerle, kavramlarla ve kelimelerle
başlayan diğer tüm algı biçimlerinden bilinçli olarak kendini ayırdığını,
bunlara karşı konumlandırdığını, kendisini maddi koşullara ve toplumdaki ilişkilere
dayandırdığını söyleyebilirim.
İşte
başlangıç noktam bu fark olacak. Herhangi bir toplumu, herhangi bir durumu
analiz etmeye, insanlar arasındaki üretimde ortaya çıkan ilişkileri arayarak başlayan bir metodoloji bu. Bundan birçok şey doğar: insanın bilinci
doğaya müdahaleyle
şekillenir; doğanın kendisi, insanın emeğiyle
etkileşimi yoluyla insanlaşır; ve insanın emeği, sırayla diğer toplumsal değişimleri yaratan sürekli bir teknoloji akışı üretir.
İşte
bilimsel sosyalist algının özü bu. Üretimin sadece insanın varoluşunun temeli
değil, aynı zamanda insanı belirli bir bilinç düzeyine sahip özel bir varlık
türü olarak tanımlamanın temeli olduğu varsayımına dayanan, insanın üretim
sürecindeki ilişkisine odaklanan bir metodoloji.
İnsan
ırkı, ancak üretim yoluyla diğer primatlardan ve yaşamın geri kalanından
farklılaşır.
Marksizm
neye karşı çıkar? Birçok hipoteze, kelimeler ve kavramlarla başlayan birçok
dünya görüşüne karşı çıkar. Marx’ın kendi gelişimine aşina olanlar, onun ilk
olarak on dokuzuncu yüzyılın oldukça ikna edici ve kavrayış düzeyi yüksek analisti
Hegel’e baktığını iyi bilirler. Ancak Marx’ın kendi değerlendirmesine göre
Hegel, fikirleri evrenin merkezine yerleştiren, maddi dünyayı neredeyse bu
fikirlerden türemiş olarak gören, tümüyle idealist bir konum aldığı için
hatalıydı.
Şimdi
Hegel’e dalmayacağız. Hegel’in ötesine bakacağız. İdealist dünya görüşünün
klasik bir açıklaması için Yeni Ahit'ten, Yuhanna Kitabı’ndan yararlanacağız: “Başlangıçta
Kelâm vardı, Kelâm Tanrı ile birlikteydi ve Kelâm Tanrı idi.” Bu, idealist
görüşün klasik açıklamasıdır. Geri kalan her şeyi buradan alırsınız: Kelâm,
Tanrı idi!
Ancak
biz, kelâmın kendisinin, insanların birbirleriyle iletişim kurma girişimleri
sırasında, üretimden toplumsal ilişkiler geliştirmeleri sırasında ortaya çıkan
bir olgu olduğunu, kelâmın bizim gözlerimize perde çekmesine izin vermemesi
gerektiğini söylüyoruz. Elbette, kavramlarla ve çok güçlü bir güç olan, hatta
bazı Marksistlerin bile hafife almaya meylettiği bilinç gücüyle uğraşmak
zorunda kalacağız.
Marx,
bu geniş metodolojik çerçeveyi alarak Batı Avrupa’ya uygulamaya çalıştı. Bunu
farklı yerlerde ve farklı zamanlarda çeşitli toplumlara uyguladı; ancak
dikkatini Batı Avrupa’ya yoğunlaştırdı. Marx ve Engels’in ürettiği literatürü
incelerseniz, kölelikten, komünal toplumdan, feodalizmden bahsettiklerini
göreceksiniz, ancak bu ikili, genel olarak kapitalizme odaklandı. Sosyalizmden
neredeyse hiç bahsetmediler bile.
Marx’ın
en büyük katkısı, var olan bir toplumu, kapitalist toplumu, olağanüstü bir
şekilde eleştirmesidir. Bu toplum, dünyanın belirli bir bölgesinde nasıl ortaya
çıktı? Eserlerinin büyük çoğunluğu bu soruyla ilgili.
Fakat,
kapitalizm öncesi toplumdan, özellikle feodalizmden bahsederken de söylediğim
gibi, dünyanın başka bölgelerinden de söz ettiler. Marx, zaman zaman Asya tipi üretim
biçiminden bahseder. Bazen de ABD ile ilgili verilere bakar. Dolayısıyla Marx,
geniş bir coğrafi alanı ve uzun bir zaman dilimini kapsayan bir bakış açısına
sahipti.
Ancak
çok daha kapsamlı bir çalışma ortaya koydu. Ama gene de bazı insanlar, Marx’ın
yöntemini ve sonuçlarını aynı şey olarak gördüler, yani Marksizmin sadece Batı
Avrupa’ya uygulanan belirli bir metodoloji değil, on dokuzuncu yüzyıldaki
kapitalizm ile ilgili, Batı Avrupa’ya dair bir ideoloji olduğu, bu sınırları
aşamayacağını düşündüler. Oysa Marx, aslında yapması gereken işi yapıyordu.
Kendi toplumuna bakıyordu, bunu en olumsuz koşullar altında yapıyordu, burjuvazinin
ürettiği bilgiyi ustaca kullanıyor, onu değişim ve devrimin hizmetine sunuyordu.
Ben,
yöntemin zaman ve mekândan bağımsız olduğunu öne sürüyorum. Marx’ta örtük
olarak mevcut olan yöntem, Marksizm sonrası yaşanan gelişmede açık hale geliyor.
Burada “Marksizm” Marx’ın hayatı ile sınırlı bir olguyu ifade ediyor. Marx’ın
ölümünden sonra, metodolojinin farklı zamanlara ve farklı yerlere
uygulanabileceğini, uygulanması gerektiğini fark eden başka bireylerle birlikte,
bilimsel sosyalist düşünce gelişir, evrimleşir.
Bu
noktada Lenin’e ve onun Marksist teoriyi Rus toplumuna uygulama çabasına
bakılmalı. Bu, onun başlıca katkılarından biridir. Genç Lenin’in ilk büyük tezi,
Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi idi. Kendi toplumuyla ilgilenmek
zorundaydı. Bu formülleri Batı Avrupa’nın belirli kültürel ve tarihsel
bağlamından çıkarıp, farklı şekilde gelişen Doğu Avrupa’ya, Rusya’ya bakmak,
onları kendi toplumuna uygulamak zorundaydı. O da bunu yaptı.
Aynı
zamanda, Marx’ın on dokuzuncu yüzyılda kapitalizmin klasik dönemi, yani
girişimci kapitalizm olarak adlandırılan dönemi anlattığını, aynı yüzyılın
sonlarına doğru bunun yerini tekelci kapitalizme, yani emperyalizme bıraktığını
da göz önünde bulundurmak zorundaydı. Dolayısıyla Lenin, bu yöntemi yeni bir
zaman boyutuna uygulayarak ele almak zorunda kaldı. Bu yüzden, kapitalizmi
emperyalist aşamasında ele aldı.
Yani,
ortada işleyen iki varyant var: ideoloji ve metodolojisi (şimdilik metodolojiye
bağlı kalacağız) farklı zamanlarda farklı toplumlara uygulanıyor. Lenin için bu
noktayı açıkladıktan sonra, umarım birçok insan için de anlaşılır hale gelir:
Mao Zedong, bunu Rus toplumundan farklı bir toplum olan Çin toplumuna uyguladı.
Çin toplumunun iç dinamiklerini anlamaya çalıştı, köylülük sorununa daha önceki
yazarlardan farklı ve daha derin bir şekilde yaklaştı, zira köylülük Çin
toplumunun ana niteliğiydi, Mao da bu gerçek üzerinde durdu.
Son
olarak, amacımız açısından en önemli örnek, Amilcar Cabral’dır. O, Afrika ile
ilgileniyordu. Cabral, yanlış hatırlamıyorsam, en önemli denemelerinden biri
olan “Teori Silahı” başlıklı denemesinin başında, yapabileceği en iyi şeyin
Marx ve Engels’in temel metodolojisine geri dönmek olduğunu açıkça dile
getiriyordu. Ancak Cabral’ın Gine-Bissau tarihinin analizine “ben bu ülkede
sınıfları arayıp bulacağım” diyerek başlaması mümkün değildi. Şöyle dedi: “Bunu
söylersem, halkımın herhangi bir tarihi olmadığını inkâr etmiş olurum, çünkü
kendi halkımın oluşumunda uzun bir süre boyunca sınıfları göremiyorum.”
Ardından,
Marx ve Engels’in “var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin
tarihidir” şeklindeki klasik ifadesine atıfta bulundu. Engels, bu ifadeye “tüm
tarih” derken “daha önce kaydedilmiş tüm tarih”i kastettiğini belirten bir not
eklemişti. Tesadüfen, Gine-Bissau halkının tarihi kaydedilmemişti ve Cabral, “Bu
tarihi kaydetmek istiyorum. Biz de Marksist yöntemi kullanacağız. Marx’ın o
toplumu incelediği dönemde Batı Avrupa’da tarihsel olarak ortaya çıkan
kavramlarla sınırlı kalmayacağız” dedi.
Marx,
bu yöntemi kullandı, sınıfların evrimini ortaya koydu, sınıf olgusunun
kendisinin, Batı Avrupa tarihinin belirli bir dönemindeki en önemli belirleyici
unsur olduğunu tespit etti. Cabral, en baştan başlayacağımızı söylüyor. “Başlangıçta
sınıflarla bile ilgilenmeyeceğiz. Sadece üretim sürecindeki insanlara
bakacağız. Gine tarihindeki üretim biçimlerine bakacağız, toplumumuzun nasıl
evrimleştiğini tespit edeceğiz” diyor. Böylece, fazla tantana koparmadan, Cabral,
bu metodolojinin Afrika toplumu için geçerliliğini ortaya koydu.
Gine-Bissau
tarihinde sınıf olgusunun tarihsel önem kazandığı noktada Cabral bu konuyu ele
aldı. O zamana kadar Gine halkını üretim sürecinde, çeşitli üretim
biçimlerinde, tarihsel olarak ortaya çıkan toplumsal ve kültürel oluşumlarda ve
toplumun yöneldiği yönde incelemeyi esas alan Marksist metodolojinin
temellerine bağlı kaldı.
Günümüzde
Marksizmin siyahi insanlarla ne kadar alakalı olduğu sorusunu sorduğumuzda, karşımıza
azınlık meselesi çıkar. Tartışmaya katılanların çoğu, Marksizmin Avrupa’ya özgü
bir olgu olduğunu, buna cevap veren siyahi insanların mutlaka ırksal
yabancılaşma nedeniyle yabancılaşmış olması gerektiğini söylüyor.
Görünüşe
göre, bu metodolojinin ve ideolojinin Avrupa dışındaki dünyanın büyük bir
bölümünde zaten kullanılmış, içselleştirilmiş ve benimsenmiş olduğunu hesaba
katmıyorlar.
Marksizm
halihazırda sekiz yüz milyon Çinlinin ideolojisidir. Marksizm, Vietnam halkını
başarılı bir mücadeleye ve emperyalizmin yenilgisine götüren ideolojidir. O,
Kuzey Kore’nin geri kalmış, yarı feodal, yarı sömürge bir yerken bağımsız,
sanayileşmiş bir güce dönüşmesini sağlayan ideolojidir. O, Latin Amerika
kıtasında benimsenen ve Küba Cumhuriyeti’ndeki kalkınmanın temelini oluşturan
ideolojidir. O, Cabral ve Samora Machel gibi isimleirn kullandıkları, Afrika
kıtasında mücadeleyi ve yeni bir toplumun inşasını vurgulamak ve altını çizmek
için kullanılan ideolojidir.
Dolayısıyla
Marksizme “Avrupai bir olgudur” denilemez. Bu olgunun zaten evrenselleşmiş
olmasına rağmen, bazı siyahi insanlara bir şekilde uygulanamaz olduğunu
savunanların sorumluluğu, kesinlikle onlara ait olacaktır. Bence bu kişilerin,
siyahi insanların genlerinin bu ideolojik pozisyonu neden reddettiğini, belki
de genetik bir neden göstererek, kanıtlamaları gerekecektir.
“Alakalılık
düzeyi” kavramını araştırırken ve onu merkezi kılmaya ya da merkezde tutmaya
çalışırken, kendimize günümüzle ilgili sorular sormalıyız. Bugün ne tür bir
toplumda yaşıyoruz? Dünyanın farklı bölgelerinde siyahi insanlar bugün ne tür
toplumlarda yaşıyor? Tabii bu ülkede, Karayipler’de ve Afrika’nın farklı
bölgelerinde siyah, insanlar olarak kendi bağımsız tarihsel deneyimlerimize
sahip olsak da, temel gerçeklerden biri, hepimizin bir şekilde kapitalist
üretim sisteminin içinde yer almamızdır.
Marx’ın
bahsini ettiği toplum, bir gelişim süreciyle, kapitalizmin olgunlaşma
döneminde, yani merkantilist çağda, Afrika ve Amerika kıtalarına hâkim oldu. Kapitalizm,
dünyanın bu bölgelerinde egemenlik tesis etti. Amerika kıtasında köle toplumunu
yarattı.
Kölelik
döneminin ardından, daha da güçlü hale gelen kapitalizm, Batı Avrupa ve Kuzey
Amerika’dan kaynaklanan, bir veya birden fazla metropol merkezine ve ayrı bir
dizi çevre bölgeye, kolonilere ve yarı kolonilere sahip küresel bir üretim
ağına tüm dünyayı dâhil etmeyi başardı.
Dolayısıyla,
tarihsel olarak hepimiz, kapitalist üretim sisteminin içine duhul ettik, bu da
Marksizmi önemli hale getirdi.
Zaman
ve mekân açısından çeviriyi bir kenara bırakırsak bile, bana öyle geliyor ki,
eğer kapitalist-emperyalist dünyanın bir parçası haline geldiysek, o kapitalist
sisteme ilişkin bir eleştiri geliştirmek, onu takip etmek, anlamak ve umarım
benimsemek ve uyarlamak kendimize karşı bir sorumluluğumuzdur; çünkü Marx’ın
yazıları esasen bununla ilgilidir. O, bu kapitalist sistemi eleştiriyordu. Bunu
herhangi bir burjuva yazarından daha etkili bir şekilde yaptı ve eğer içinde
yaşadığımız, kapitalizmin egemen olduğu dünyayı anlamak istiyorsak, o zaman bu
sistemin merkezini, bu sistemin motorunu, kapitalist üretim biçiminde bulunan
sömürü türlerini anlamalıyız. Bu da önemli bir mesele.
Devrimci
İdeoloji Olarak Marksizm
Metodolojiden
sonra dile getirmek istediğim ikinci düşünce (ki başta iki temel şey olduğunu,
bunlardan birinin metodoloji olduğunu söylemiştim), Marksizmi devrimci bir
ideoloji ve sınıf ideolojisi olarak ele almaktır.
Sınıf
toplumlarında tüm ideolojiler, sınıf ideolojileridir. Tüm ideolojiler, belirli
bir sınıftan kaynaklanır ve onu destekler. Dolayısıyla, pratikte kapitalist bir
toplumda büyüdük. toplumumuza burjuva ideolojisi hâkimdir. İçinde işlev
gördüğümüz bu kurumlar, kapitalist sistemi destekleyecek fikirlerin meta olarak
üretilmesine hizmet etmek üzere kurulmuştur.
Şimdi,
tarihsel olarak, Marx’ın da kendisinin öne sürdüğü gibi, Bilimsel Sosyalizm
dediğimiz fikirler kümesinin, kapitalist toplum içinde, o toplumdaki
üreticilerin çıkarlarını, sömürülenlerin ve mülksüzleştirilenlerin çıkarlarını,
ezilenlerin, kültürel olarak yabancılaşmışların çıkarlarını savunmak için
ortaya çıktığını öne sürüyorum. Karşımızda duran iki ana fikir kümesinden,
idealizm ve materyalizmden, burjuva felsefesi ve Marksist felsefeden, her
birinin belirli bir sınıfı temsil ettiğini anlamalıyız.
Sosyalizmin
oluşumunun tarihsel kökenlerine ayrıntılı olarak değinmeye vakit yok, ancak
kısaca söylemek gerekirse, on dokuzuncu yüzyılda kapitalist toplumun
yükselişiyle sosyalist fikirlerin gelişmesi için gerekli koşullar oluştu.
Çeşitli ve sistemleştirilmemiş sosyalist fikirler arasından Marx, açık ve
sistematik bir teori olan Bilimsel Sosyalizmi formüle etmeyi başardı. Bu teori,
belirli bir sınıf tabanına sahipti, bu nedenle devrimciydi. Toplumdaki
ilişkileri dönüştürmeyi ve alt üst etmeyi amaçlıyordu.
Burjuva
ideolojisi, zorunlu olarak statükoyu korumaya yöneliktir. Mevcut üretim
sistemini, bu sistemden kaynaklanan ilişkileri ve bu sistemden doğan ilişkileri
korumayı ve desteklemeyi amaçlar.
Bilimsel
sosyalist bir duruş, bilinçli olarak bu üretim sistemini ve ondan kaynaklanan politik
ilişkileri ortadan kaldırmayı amaçladığı için devrimcidir. Devrimci derken
kastettiğim budur.
Zaman
zaman Marksizmin devrimci içeriğini inkâr etmeye veya ondan arındırmaya çalışan
Marksistler ortaya çıkmıştır. Marksizmi sadece felsefenin bir başka türevi
olarak görmek isteyen, onu alabildiğine eklektik bir şekilde ele alan, sanki
sınıf temeline ve bir ideolojinin statükoyu destekleyip desteklemediğine
bakmadan, Yunan düşüncesinden ve onun eşdeğerlerinden yararlanır gibi Marksizmden
de yararlanma özgürlüğüne sahipmiş gibi davranan yasalcı veya masa başı
Marksistler mevcuttur.
Bununla
birlikte, genel olarak, Marksizm ve Bilimsel Sosyalizmi, içinde yaşadığımız
üretim sisteminin sürdürülmesine karşıt ve yıkıcı unsurlar olarak görebiliriz.
Çünkü fikirler, tekrar ediyorum, gökyüzünde dolaşmaz, atmosferde süzülmez,
somut üretim ilişkileriyle ilgilidir. Burjuva fikirleri, burjuva üretim
ilişkilerinden kaynaklanır. Bu üretim ilişkilerini korumayı ve sürdürmeyi
amaçlarlar. Sosyalist fikirler de aynı üretimden kaynaklanır, ancak farklı bir
sınıf çıkarından gelir, amaçları bu üretim sistemini yıkmaktır.
Afrika
ve Bilimsel Sosyalizm
Bu
noktada şunu söylemeliyim: bilimsel sosyalizm, diğer Üçüncü Dünya halkları gibi
Afrika halkının da çıkarınadır, zira o bu halklar için teorik bir silahtır.
Onlara, kapitalist emperyalist yapıyı yıkmak için kullanılacak bir fikir aracı
olarak sunulmaktadır. İşte onun amacı budur.
Bazı
insanlar söylediklerime “evet” diyecek, ardından da “"Başka bir alternatif
yok mu? Kapitalist veya sosyalist olmayan, ancak anti-kapitalist olan ve daha
insancıl bir şekilde, nerede olurlarsa olsunlar Afrika halkının çıkarlarını
gözeten başka bir ideolojik sistem yok mu?” gibi sorular soracaklar. Şimdi bu
tür sorulara cevap sunmaya çalışacağım:
Bu
sorular incelenmeye değer çünkü bu soruları soran siyahi insanlar var,
dolayısıyla onlara cevap vermek zorundayız. Ben, Afrika halkının özgürleşmesi
için bilimsel sosyalizm karşısında geçerli alternatifler olarak gördükleri,
kapitalist ve sosyalist olmayan sistemler geliştirmeye çalışan Afrikalı veya
siyahi insanların somut örneklerine bakmayı öneriyorum.
Bu
bağlamda, Afrika’da, Karayipler’de ve bu ülkede bu yolu izleyen, Afrika’nın
birliği düşüncesini savunan bir dizi Afrika milliyetçisi var. George Padmore
hayatının sonlarında bu yolu yürüdü. Bilimsel Sosyalizm ile Afrika’nın birliği
düşüncesi arasında bir ayrım yaptı. “Bizim izleyeceğimiz yol budur: Afrika’nın
birliği. Kapitalist yoldan da sosyalist yoldan da yürümeyeceğiz, biz kendimize
Afrika’nın birliği düşüncesini temel alan bir yol açacağız” dedi.
Bir
anlamda Nkruma da bu yolu yürüdü. Nkruma, bir zamanlar kendini Marksist olarak
adlandırsa da, her zaman bir yandan da Protestan olduğunu söyledi. Aynı zamanda
Protestanlığa da inanıyordu. Yani aynı anda iki dünya, başlangıçta madde
olduğunu söyleyen dünya ve başlangıçta kelâmın olduğunu söyleyen dünya arasında
gidip gelmeye çalışıyordu.
Kaçınılmaz
olarak bu ikisi arasında kaldı. Bu ikisi arasında denge kurmak imkânsız. Ama Nkruma’nın
dürüstlüğüne, bu imkânsız görevi ifa etmeye çalışan birçok insanın dürüstlüğüne
de saygı duymalıyız, neden başarısız olduklarını öğrenmek için onların yaptıklarını,
söylediklerini takip etmeliyiz.
Onlar
başarısız oldular çünkü burjuva düşüncesinden ve sosyalist düşünceden farklı
bir varyant olarak tanımladıkları şey, kaçınılmaz olarak burjuva düşüncesinin
başka bir dalı olarak ortaya çıktı.
Sorun
da buydu. Burjuva düşüncesi, hatta işin özüne indiğimizde sosyalist düşünce,
çeşitli gelişmelere, yollara, yönlere veya patikalara sahip olabilir. Burjuva
düşüncesi, kaprisli doğası ve tuhaflıkları teşvik etme biçimi nedeniyle, her
türlü yolu seçebilirsiniz; çünkü sonuçta, hiçbir yere gitmiyorsanız,
istediğiniz yolu seçebilirsiniz!
Dolayısıyla
bu bireylerin, burjuva düşüncesinin egemenliğinden kopmak için gerçek bir
girişim olarak gördüğüm şeyi yapmaları mümkündü; ancak son tahlilde başlangıçta
karşı çıktıklarını öne sürdükleri şeyin başka bir tezahürünü benimsediklerini
fark ettiler.
Birçok
örnek var, bazıları diğerlerinden daha yerinde. Aslında bu örneklerden
bazıları, baştan beri açıkça dürüst olmayan Afrikalılar. Afrika sosyalizminin
üçüncü yolu bulduğunu iddia eden ideologların çoğunun aslında sadece beş para
etmez dolandırıcılar olduğunu, nüfusun büyük çoğunluğunu kandırmaya çalışan
hilebazlar olduğunu düşünüyorum. Sosyalizmi geliştirmeye çalıştıklarını sanmıyorum.
Afrika halkının çıkarlarına hizmet eden herhangi bir şey geliştirmeye
çalıştıklarını da düşünmüyorum. Ancak gene de bugün halkımızın artık sosyalizm
kılıfında sunulmayan hiçbir şeyi kabul etmemesi gerektiğine inanıyorum.
Bu
noktada Afrika sosyalizmine geçmeyeceğim. Bunun yerine, bence ciddi ve dürüst
olanlardan örnekler vereceğim. Kvame Nkruma, bu tür bir insandı. Nkruma, ellili
yıllarda ve devrilene kadar (on yıllık bir dönem boyunca) bir ideoloji arayıp
durdu. Marksizm ve Protestanlığın bir karışımıyla yola koyulan Nkruma,
Pan-Afrikanizmden bahsetti; Bilinççiliğe, ardından Nkrumacılığa yöneldi,
sosyalizmi dolaysız idrak etmek dışında her yolu denedi.
Bu
algının gerçek sonuçları nelerdi? Bizim için önemli olan bu. Diyelim ki Afrika’ya
özgü bir şey arıyordu ve yabancı bir şeyi benimseme tuzağından kaçınmaya
çalışıyordu. Kendini uluslararası sosyalist gelenekten ayırma girişiminin
pratik sonuçları nelerdi? Gördük ki Gana’da Nkruma sınıfların varlığını, Gana’da
sınıf çelişkilerinin olduğunu, bu sınıf çelişkilerinin temeli teşkil ettiğini
ısrarla kabule yanaşmadı.
Nkruma
yıllarca, bazı sosyalist önermeleri benimseyen ancak onları mantıksal
sonuçlarına götürmeyi reddeden bir felsefi karışıma bağlı kaldı. Bu felsefeye
göre ya üretim araçlarının özel mülkiyetine ve insanların emeğinin ürününün
yabancılaştırılmasına dayalı bir kapitalist sistem vardı ya da tamamen farklı
bir alternatif sistem. Bu ikisini yan yana getirip karıştırarak yeni ve
uygulanabilir bir şey yaratmanın hiçbir yolu yoktu.
Bu
görüşün en önemli sınavı, Nkruma’nın kendisinin devrilmesiyle yüzleşildi!
Devrildikten sonra Gine-Konakri’de yaşayan Nkruma, ölümünden önce Afrika’da
Sınıf Mücadelesi adında küçük bir metin kaleme aldı. Bu, büyük bir felsefi
inceleme değil, fakat tarihsel açıdan önemli bir çalışma, zira Nkruma, bu
metinde Afrika davasını savunan, ancak anlamadığı nedenlerle kendisini bilimsel
sosyalizmden ayırmanın tarihsel bir zorunluluk olduğunu hisseden bir
ideolojinin sonuçlarını, yanıltıcı sonuçlarını fiilen kabul etmektedir. Bu
görüşün felâkete yol açan sonuçlarını oldukça açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Nkruma,
küçük burjuvazi bir sınıf olarak kendisini alaşağı edene dek Gana’da sınıfların
varlığını inkâr etti. Sonra Gine’de bunun korkunç bir hata olduğunu söyledi.
Evet, Afrika’da sınıflar var. Evet, küçük burjuvazi, Afrika’daki işçilerin ve
köylülerin çıkarlarına temelden karşıt çıkarlara sahip bir sınıftır. Evet,
küçük burjuvazinin sınıf çıkarları, uluslararası tekelci sermayenin sınıf
çıkarlarıyla aynıdır veya en azından onlarla bağlantılıdır; bu nedenle, Afrika’da,
kıta genelinde bir sınıf mücadelesi ve emperyalizme karşı bir mücadele vardır.
Eğer
bu çelişkilerin ötesine geçmeyi, Afrika’nın emekçi halklarına, üreticilerine
zafer ve özgürlük getirmeyi hedefliyorsak, her şeyden önce sömüren ve zulmeden
sınıfların varlığını tanıyan, onlara meydan okuyan bir ideolojiyi kuşanıp o
şekilde mücadele etmemiz gerek.
Nkruma’nın
kitabı, çok önemli bir tarihi belge. Nkruma, kendini eleştirme seviyesine en
çok da bu eserde yaklaşıyor. Gerçek bir milliyetçinin, yıllarca bu varsayımla
ve duyguyla dolaşan bir Afrikalı milliyetçinin düşüncelerini kaydettiği çalışma
bu. Bilimsel sosyalizmin kendi toplumunun sınırlarının dışında ortaya çıktığı
ve kültürel etkilerinden korktuğu için bir şekilde ondan uzaklaşması gerektiği
düşüncesine sahip bir kişinin kaydı var karşımızda.
En
iyimser yaklaşımla, korkunun aslında burjuva ideolojisinin kimi yönlerinden
kaynaklandığını söylemek mümkün. Sosyal teori ile bilimsel teori arasında
gerekli olmayan bir ayrım yapmasından kaynaklanıyor. Bu ayrım, burjuva
düşüncesinin tarihinin bir ürünü.
İnsanlar,
ister kapitalist ister sosyalist toplumdan kaynaklansın, Batı'da ortaya çıkan
maddi kültürün unsurlarını kullanmakta hiçbir zorluk çekmiyor gibi görünüyor.
İnsanlar, elektrikle ilgili hiçbir zorluk yaşamıyor ama “Marx ve Engels mi,
onlar Avrupalı!” diyorlar. Edison ırkçı mıydı? Ama “Marx ırkçı mıydı?"
diye soruyorlar. Gerçekten de temel bir ayrım yaptıklarına inanıyorlar, oysa
aslında toplumsal gelişmenin bütününü göz ardı ediyorlar. Doğa bilimleri,
sosyal bilimlerden ayrılamaz. Toplumsal gerçekliğe dair yorumumuz da aynı şekilde
kökeni veya yaratıcılarından bağımsız olarak uygulanabilecek belirli bir
tarihsel yasa, dolayısıyla bilimsel bir toplumsal yasa ortaya çıkarabilir.
Son
olarak herhangi bir ideolojinin, uygulanırken hassasiyetle uygulanması gerektiğini
söylemek gerek. Bu ideoloji, belirli bir toplumun içsel gerçeklerini iyice
kavrayarak uygulanmalı.
Marksizm,
dünyaya tarihsel bir gerçek olarak ve kültürel bir bağ içinde gelir. Örneğin,
Afrikalılar veya Asyalılar, Çinliler, ilk kez Marksist metinleri ele
aldıklarında, bunlar Avrupa metinleriydi. Bu metinler, Avrupa’nın tarihsel
gelişimine dair kavramlarla yüklüydü. Dolayısıyla, yöntem ve olgusal veriler
açıkça iç içe geçmişti, sonuçlar aslında belirli bir tarihsel ve kültürel
bağlamda ortaya çıkmıştı.
Çinlilerin
görevi, bu yöntemi idrak etmek, onu kendilerine uyarlamak, incelemek ve kendi
toplumlarına nasıl uygulanabileceğini görmekti. Her şeyden önce, bilimsel
olmak, Çin’in tarihsel ve toplumsa gelişiminin özgünlüklerini dikkate almak
anlamına geliyordu.
Cabral’ı
daha önce başka bir bağlamda da ele almıştım. O, bu bağlamda da tekrar
karşımıza çıkıyor. Bugünün Gine-Bissau’sunun sınıfsal gelişiminin özelliklerine
bakıyor. Gine-Bissau’daki sınıfların bu dönemdeki potansiyelini ele alıyor. Bu
nedenle, Marksizmin sadece başkalarının tarihinin bir özeti olarak değil,
kişinin kendi tarihi içinde yaşayan bir güç olarak görünmesini sağlamaya
çalışıyor.
Bu
zorlu bir dönüşüm. Kendini Marksist olarak gören herkesin görevi bu. Ancak, çok
fazla zorluk ve engelle dolu olduğu için, birçok insan, kolay yolu seçiyor,
yani bunu, kendi toplumlarına uyarlanması gereken devam eden bir toplumsal ürün
yerine, bitmiş bir ürün olarak kabul ediyor.
Marksist
teoriye, ırkla olan ilişkisine, ulusal kurtuluşla olan ilişkisine baktığımızda,
çok önemli bir paradoksla karşılaşıyoruz. Bu paradoks şudur: Kelimenin tam
anlamıyla milliyetçi, yani çağımızda sadece ulusal bağımsızlığın yeniden
kazanılmasını hedefleyen küçük burjuva milliyetçisi, Afrika halklarına veya
Karayip halklarına özgürlükçü demokraside herhangi bir katılım imkânı sunmaz.
Küçük
burjuvazi, bu tarihi görevleri yerine getiremez. Çünkü ulusal kurtuluş,
sosyalist bir ideolojiye ihtiyaç duyar. İkisini birbirinden ayıramayız.
Afrika’daki
ulusal kurtuluş mücadelesinde bile, Gine-Bissau ve Mozambik, ideolojik bir
gelişmenin, Latin Amerika’da dendiği gibi, bilinçlenmenin gerekli olduğunu çok
açık bir biçimde göstermiştir. Milliyetçi mücadele, bilimsel sosyalist bakış
açısı çerçevesinde yürütüldüğü için kazanılmıştır.
Cabral’ın
dediği gibi, “Devrimci bir teoriye sahip olup da başarısızlığa uğramış
devrimlere tanık olunmuştur. Fakat devrimci bir teori olmadan başarılı olan tek
bir devrim bile yoktur.”
Walter Rodney
1975
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder