13 Haziran 2026

,

Marksizm ve Afrika’nın Kurtuluşu



Walter Rodney’nin 1975 yılında ABD’nin New York şehrinde bulunan Queen’s College’da yaptığı konuşma

 

Öncelikle, bu tür bir tartışmanın arka planını anlamamız gerekiyor. Birinden, bu özel dönemde Marksizmin Afrika için önemine dair konuşması istendiğinde, tarihsel bir tartışmaya, özellikle de Amerika’da siyahi nüfus içinde süregelen bir tartışmaya dâhil olması isteniyor. Son bir yıl içinde iyice yoğunlaşan bu tartışma, kendi gözlemlerime göre, bu ülkenin birçok yerinde yürütülüyor.

Bazen tartışma, kendisini milliyetçi ve Marksist olarak niteleyenler, bazen de sınıfsal konum alanlarla ırk temelli konum alanlar arasında cereyan ediyor. Dolayısıyla, tek bir oturumda bu tartışmanın tüm yönlerine değinmemiz imkânsız, ancak gene de bu tartışma, bugünkü muhabbetimizin zeminini teşkil edecek.

Bu, önemli bir tartışma. Bu tür konuların bugün bu ülkede, tıpkı Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da ve Batı Avrupa’nın ve Japonya’nın birçok bölgesinde tartışıldığı gibi tartışılıyor olması önemli. Çünkü bu tartışmanın yaygınlığı ve bu dönemde ulaştığı yoğunluk, kapitalist-emperyalist üretim biçimindeki krizin bir yansıması. Fikirler ve tartışmalar, gökten zembille inmezler. Bazı kişilerin başkalarını anlamsız bir tartışmaya çekmek için kurduğu basit bir komplodan da söz edilemez.

Tartışmanın sonucu ne olursa olsun, farklı katılımcıların benimsediği tavır ne olursa olsun, tartışmanın bizatihi kendisi, günümüz kapitalizmi ve emperyalizmindeki krizin somut ifadesidir. Kriz derinleştikçe, insanlar, çökmekte olan sistemi rasyonelleştiren eski düşünce biçimlerini kabul etmekte giderek daha fazla zorlanmaktadır. Bu nedenle, yeni yönler arama ihtiyacı doğmakta, bu noktada tüm çıplaklığıyla, Marksizm ve Bilimsel Sosyalizm, mevcut seçenekler arasında en belirgin olanlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Afrika veya genel olarak siyahi insanlar, Marksizme yabancı değil. Önce bunu anlamak gerek. Birçoğumuz, Marksizmin şu veya bu konuya olan alakasını sorgulamadan önce onun burayla alakasını sorguladık. Avrupa’yla alakasına baktık. birçok Avrupalı aydın, Marksizmin kendi toplumlarıyla alakasını tartıştı. Asya’yla alakasını Asyalılar tartıştılar. Latin Amerika’yla alakasını Latin Amerikalılar tartıştılar. Bireyler, uzun zamandır Marksizmin kendi zamanlarıyla alakalı olup olmadığını tartışıyorlar. “Salt on dokuzuncu yüzyıla mı uygundu?” sorusunu soruyorlar? Yirminci yüzyıla uygun düşüp düşmediğini tartışıyorlar. Onun, toplumsal kültürün belirli bir veçhesiyle, toplumun hukukuyla veya kültürüyle bir bütün olarak alakalı olup olmadığını tartışmak da mümkün.

Bunların hepsi de daha önce tartışılmış konular, bugün bu soruya yaklaşırken bir tarih bilincine sahip olmalıyız, bu tarih bilinci bize şu soruyu sorduracaktır: Marksizmin toplumla alakalı olup olmadığı sorusu neden sürekli gündeme geliyor? Çok kısa bir cevapla, sorunun uygulanmasında ortak olan hususun her şeyden önce bir mücadele durumu, insanların gerçekliği algılamanın baskın biçiminden memnuniyetsiz oldukları bir durum olduğunu öne sürebilirim.

Bu noktada Marksizmin güncel olup olmadığı sorgulanıyor.

Ama insanlar, bu soruyu kendi burjuva çerçeveleri üzerinden soruyorlar. Kişi, kapitalizmi destekleyen ve burjuva algının mevcut çerçevesi olarak adlandıracağımız baskın akıl yürütme biçimi içinde konumlanarak yola koyuluyor. Bu şekilde başlandığı için, Marksizmin geçerli olup olmadığını sorusunu sorma ihtiyacı duyuluyor.

Oysa kişi, gelişme kaydedince, burjuva düşüncesinin geçerliliğini sorgulayacak, böylelikle her şey terse dönecektir!

Ancak başlangıçta, burjuvazinin ne kadar farklı görüşte olursa olsun, tüm burjuva düşüncesini birleştiren ortak bir nokta olduğu doğrudur: Marksist düşüncenin geçerliliğini, mantığını vb. sorgulamakta ortak bir amaç edinirler. Bu nedenle, ne yazık ki, bu soruyu sorduğumuzda biz de o çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. Biz de bir şekilde, az ya da çok, burjuva düşüncesinin çerçevesine gömülü durumdayız ve bu çerçeveden büyük bir tereddüt ve belirsizlikle soruyoruz: “Marksizm bugün geçerli midir?”

Bu soru, bilhassa İngilizce konuşulan bölgede geçerli bir sorudur, çünkü İngiliz-Amerikan geleneği, felsefi açıdan Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık beslemektedir ve bu düşmanlık, kendini has bir biçimde ortaya koymaktadır. Hatta Marksizm çalışmasından bile uzaklaşmaya çalışarak kendini göstermektedir. Avrupa’daki kıta geleneğine bakacak olursanız, durumun aynı olmadığını görürsünüz. Fransız, Alman ve Belçikalı aydınlar, bakış açıları ne olursa olsun, Marksizmin önemini anlarlar. Onu incelerler, onunla ilişki kurarlar, Marksizm olarak adlandırılan düşünce sistemini anlarlar ve bu düşünce sistemine karşı bir tavır geliştirirler.

İngiliz geleneğinde, ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e, Afrika’nın birçok yerine de yayılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını iddia etmek modadır. Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu söylemek modadır. Bu konuda sıkıştırılınca da şöyle denir: “Ama neden okuma zahmetinde bulunalım ki? Saçma sapan olduğu apaçık ortada.”

Yani insan, onu okumadan da saçma sapan olduğunu bilir, bunu bildiği için de okumaz; bu nedenle de bu konudaki bilgisizliğinden gurur duyar.

Marksizmin güncelliği sorusunu ciddiyetle ele almak, bu düşüncenin ortaya koyduğu külliyatın tamamını idrak etmek için çabalamanın temel asgari şartını kabul etmedikçe oldukça zordur, zira bu, literatür ve analiz üzerine kurulu külliyata dışarıdan bakıldığında anlaşılması son derece zor görünür.

Aslında dışarıdan bakıldığında, ne olduğunu anlamaya çalışmadan, onun ne gibi bir önemi olduğunu sormanın bir anlamı yoktur. Bu neredeyse cevapsız bir sorudur. Tüm alçakgönüllülüğümle şunu söyleyebilirim: belirli bir geçmişten gelenler olarak biz (ki hepimiz o geçmişten geliyoruz), yapmamız gereken ilk şeylerden biri, farklı düşünce geleneklerine aşina olmalıyız. Onlara aşina oldukça Marksizmin önemli olup olmadığını daha iyi değerlendirebiliriz.

Bu tartışmada zamansal ve mekânsal farklılıkların önemli olup olmadığına, başka bir deyişle, bu farklılıkların Marksizmin geçerli olup olmaması konusunda bir farklılığa yol açıp açmadığına bakacağız. Bir anlamda, Marksizmin ortaya çıktığı yer olan Batı Avrupa için geçerliliğini neredeyse kabul etmemiz gerekecek. Bunu ayrıntılı olarak ele alacak vaktimiz yok. Ancak o zaman, Marksizmin Batı Avrupa için bir önemi, bir anlamı, bir uygulanabilirliği olduğunu veya on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşme imkânına sahip olduğunu varsayarsak, geçerlilik imkânının da coğrafi olarak ne ölçüde arttığını, zaman içinde ne ölçüde çoğaldığını sorgulayabiliriz.

Burada iki değişken söz konusu: zaman ve mekân. Bunlar, tarihsel koşullar, zaman ve kültür olarak tercüme edilebilir; kültür ise yer ve her bir yerde var olan toplumsal ve kültürel koşullar anlamına gelir. Bugün siyahi insanlar, şüphesiz, iyi niyetli siyah, insanlar, on dokuzuncu yüzyılda Batı Avrupa kültüründe tarihsel olarak ortaya çıkan bir ideolojinin, bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde, dünyanın başka bir bölümünde, yani Afrika, Karayipler veya bu ülkede siyahi insanlar için hâlâ geçerli olup olmadığını; başka zamanlarda başka toplumlarda geçerli olup olmadığını soruyorlar. Burada konuyla ilgili kendi formülümü aktarmak istiyorum.

Marksizmin Metodolojisi

Marksist düşüncenin, bilimsel sosyalist düşüncenin farklı seviyelerde, farklı zamanlarda, farklı yerlerde var olmasının ve insanların kavraması gereken bir araç, bir dizi kavram olarak potansiyelini korumasının iki temel nedenini öne sürmek isterim.

İlk olarak, Marksizme bir metodoloji olarak bakmak gerek, çünkü bir metodoloji, tanımı gereği, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Metodolojiyi herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde kullanabilirsiniz. Elbette farklı sonuçlar elde edebilirsiniz, ancak metodolojinin kendisi, zamandan ve mekândan bağımsız olacaktır.

Esasen, Marksizmin oldukça kısaltılmış bir sunumuna girişmek gerekirse, kaçınılmaz olarak aşırı basitleştirme olsa da, sınırlı zaman bağlamında gerekli olan bir nokta olarak, Marksist düşüncenin gerçek temellerinden birinin, insanın maddi dünya ile ilişkisi perspektifinden yola çıkması olduğunu; ve Marksizmin, tarihsel olarak ortaya çıktığında, fikirlerle, kavramlarla ve kelimelerle başlayan diğer tüm algı biçimlerinden bilinçli olarak kendini ayırdığını, bunlara karşı konumlandırdığını, kendisini maddi koşullara ve toplumdaki ilişkilere dayandırdığını söyleyebilirim.

İşte başlangıç noktam bu fark olacak. Herhangi bir toplumu, herhangi bir durumu analiz etmeye, insanlar arasındaki üretimde ortaya çıkan ilişkileri arayarak başlayan bir metodoloji bu. Bundan birçok şey doğar: insanın bilinci doğaya müdahaleyle şekillenir; doğanın kendisi, insanın emeğiyle etkileşimi yoluyla insanlaşır; ve insanın emeği, sırayla diğer toplumsal değişimleri yaratan sürekli bir teknoloji akışı üretir.

İşte bilimsel sosyalist algının özü bu. Üretimin sadece insanın varoluşunun temeli değil, aynı zamanda insanı belirli bir bilinç düzeyine sahip özel bir varlık türü olarak tanımlamanın temeli olduğu varsayımına dayanan, insanın üretim sürecindeki ilişkisine odaklanan bir metodoloji.

İnsan ırkı, ancak üretim yoluyla diğer primatlardan ve yaşamın geri kalanından farklılaşır.

Marksizm neye karşı çıkar? Birçok hipoteze, kelimeler ve kavramlarla başlayan birçok dünya görüşüne karşı çıkar. Marx’ın kendi gelişimine aşina olanlar, onun ilk olarak on dokuzuncu yüzyılın oldukça ikna edici ve kavrayış düzeyi yüksek analisti Hegel’e baktığını iyi bilirler. Ancak Marx’ın kendi değerlendirmesine göre Hegel, fikirleri evrenin merkezine yerleştiren, maddi dünyayı neredeyse bu fikirlerden türemiş olarak gören, tümüyle idealist bir konum aldığı için hatalıydı.

Şimdi Hegel’e dalmayacağız. Hegel’in ötesine bakacağız. İdealist dünya görüşünün klasik bir açıklaması için Yeni Ahit'ten, Yuhanna Kitabı’ndan yararlanacağız: “Başlangıçta Kelâm vardı, Kelâm Tanrı ile birlikteydi ve Kelâm Tanrı idi.” Bu, idealist görüşün klasik açıklamasıdır. Geri kalan her şeyi buradan alırsınız: Kelâm, Tanrı idi!

Ancak biz, kelâmın kendisinin, insanların birbirleriyle iletişim kurma girişimleri sırasında, üretimden toplumsal ilişkiler geliştirmeleri sırasında ortaya çıkan bir olgu olduğunu, kelâmın bizim gözlerimize perde çekmesine izin vermemesi gerektiğini söylüyoruz. Elbette, kavramlarla ve çok güçlü bir güç olan, hatta bazı Marksistlerin bile hafife almaya meylettiği bilinç gücüyle uğraşmak zorunda kalacağız.

Marx, bu geniş metodolojik çerçeveyi alarak Batı Avrupa’ya uygulamaya çalıştı. Bunu farklı yerlerde ve farklı zamanlarda çeşitli toplumlara uyguladı; ancak dikkatini Batı Avrupa’ya yoğunlaştırdı. Marx ve Engels’in ürettiği literatürü incelerseniz, kölelikten, komünal toplumdan, feodalizmden bahsettiklerini göreceksiniz, ancak bu ikili, genel olarak kapitalizme odaklandı. Sosyalizmden neredeyse hiç bahsetmediler bile.

Marx’ın en büyük katkısı, var olan bir toplumu, kapitalist toplumu, olağanüstü bir şekilde eleştirmesidir. Bu toplum, dünyanın belirli bir bölgesinde nasıl ortaya çıktı? Eserlerinin büyük çoğunluğu bu soruyla ilgili.

Fakat, kapitalizm öncesi toplumdan, özellikle feodalizmden bahsederken de söylediğim gibi, dünyanın başka bölgelerinden de söz ettiler. Marx, zaman zaman Asya tipi üretim biçiminden bahseder. Bazen de ABD ile ilgili verilere bakar. Dolayısıyla Marx, geniş bir coğrafi alanı ve uzun bir zaman dilimini kapsayan bir bakış açısına sahipti.

Ancak çok daha kapsamlı bir çalışma ortaya koydu. Ama gene de bazı insanlar, Marx’ın yöntemini ve sonuçlarını aynı şey olarak gördüler, yani Marksizmin sadece Batı Avrupa’ya uygulanan belirli bir metodoloji değil, on dokuzuncu yüzyıldaki kapitalizm ile ilgili, Batı Avrupa’ya dair bir ideoloji olduğu, bu sınırları aşamayacağını düşündüler. Oysa Marx, aslında yapması gereken işi yapıyordu. Kendi toplumuna bakıyordu, bunu en olumsuz koşullar altında yapıyordu, burjuvazinin ürettiği bilgiyi ustaca kullanıyor, onu değişim ve devrimin hizmetine sunuyordu.

Ben, yöntemin zaman ve mekândan bağımsız olduğunu öne sürüyorum. Marx’ta örtük olarak mevcut olan yöntem, Marksizm sonrası yaşanan gelişmede açık hale geliyor. Burada “Marksizm” Marx’ın hayatı ile sınırlı bir olguyu ifade ediyor. Marx’ın ölümünden sonra, metodolojinin farklı zamanlara ve farklı yerlere uygulanabileceğini, uygulanması gerektiğini fark eden başka bireylerle birlikte, bilimsel sosyalist düşünce gelişir, evrimleşir.

Bu noktada Lenin’e ve onun Marksist teoriyi Rus toplumuna uygulama çabasına bakılmalı. Bu, onun başlıca katkılarından biridir. Genç Lenin’in ilk büyük tezi, Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi idi. Kendi toplumuyla ilgilenmek zorundaydı. Bu formülleri Batı Avrupa’nın belirli kültürel ve tarihsel bağlamından çıkarıp, farklı şekilde gelişen Doğu Avrupa’ya, Rusya’ya bakmak, onları kendi toplumuna uygulamak zorundaydı. O da bunu yaptı.

Aynı zamanda, Marx’ın on dokuzuncu yüzyılda kapitalizmin klasik dönemi, yani girişimci kapitalizm olarak adlandırılan dönemi anlattığını, aynı yüzyılın sonlarına doğru bunun yerini tekelci kapitalizme, yani emperyalizme bıraktığını da göz önünde bulundurmak zorundaydı. Dolayısıyla Lenin, bu yöntemi yeni bir zaman boyutuna uygulayarak ele almak zorunda kaldı. Bu yüzden, kapitalizmi emperyalist aşamasında ele aldı.

Yani, ortada işleyen iki varyant var: ideoloji ve metodolojisi (şimdilik metodolojiye bağlı kalacağız) farklı zamanlarda farklı toplumlara uygulanıyor. Lenin için bu noktayı açıkladıktan sonra, umarım birçok insan için de anlaşılır hale gelir: Mao Zedong, bunu Rus toplumundan farklı bir toplum olan Çin toplumuna uyguladı. Çin toplumunun iç dinamiklerini anlamaya çalıştı, köylülük sorununa daha önceki yazarlardan farklı ve daha derin bir şekilde yaklaştı, zira köylülük Çin toplumunun ana niteliğiydi, Mao da bu gerçek üzerinde durdu.

Son olarak, amacımız açısından en önemli örnek, Amilcar Cabral’dır. O, Afrika ile ilgileniyordu. Cabral, yanlış hatırlamıyorsam, en önemli denemelerinden biri olan “Teori Silahı” başlıklı denemesinin başında, yapabileceği en iyi şeyin Marx ve Engels’in temel metodolojisine geri dönmek olduğunu açıkça dile getiriyordu. Ancak Cabral’ın Gine-Bissau tarihinin analizine “ben bu ülkede sınıfları arayıp bulacağım” diyerek başlaması mümkün değildi. Şöyle dedi: “Bunu söylersem, halkımın herhangi bir tarihi olmadığını inkâr etmiş olurum, çünkü kendi halkımın oluşumunda uzun bir süre boyunca sınıfları göremiyorum.”

Ardından, Marx ve Engels’in “var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir” şeklindeki klasik ifadesine atıfta bulundu. Engels, bu ifadeye “tüm tarih” derken “daha önce kaydedilmiş tüm tarih”i kastettiğini belirten bir not eklemişti. Tesadüfen, Gine-Bissau halkının tarihi kaydedilmemişti ve Cabral, “Bu tarihi kaydetmek istiyorum. Biz de Marksist yöntemi kullanacağız. Marx’ın o toplumu incelediği dönemde Batı Avrupa’da tarihsel olarak ortaya çıkan kavramlarla sınırlı kalmayacağız” dedi.

Marx, bu yöntemi kullandı, sınıfların evrimini ortaya koydu, sınıf olgusunun kendisinin, Batı Avrupa tarihinin belirli bir dönemindeki en önemli belirleyici unsur olduğunu tespit etti. Cabral, en baştan başlayacağımızı söylüyor. “Başlangıçta sınıflarla bile ilgilenmeyeceğiz. Sadece üretim sürecindeki insanlara bakacağız. Gine tarihindeki üretim biçimlerine bakacağız, toplumumuzun nasıl evrimleştiğini tespit edeceğiz” diyor. Böylece, fazla tantana koparmadan, Cabral, bu metodolojinin Afrika toplumu için geçerliliğini ortaya koydu.

Gine-Bissau tarihinde sınıf olgusunun tarihsel önem kazandığı noktada Cabral bu konuyu ele aldı. O zamana kadar Gine halkını üretim sürecinde, çeşitli üretim biçimlerinde, tarihsel olarak ortaya çıkan toplumsal ve kültürel oluşumlarda ve toplumun yöneldiği yönde incelemeyi esas alan Marksist metodolojinin temellerine bağlı kaldı.

Günümüzde Marksizmin siyahi insanlarla ne kadar alakalı olduğu sorusunu sorduğumuzda, karşımıza azınlık meselesi çıkar. Tartışmaya katılanların çoğu, Marksizmin Avrupa’ya özgü bir olgu olduğunu, buna cevap veren siyahi insanların mutlaka ırksal yabancılaşma nedeniyle yabancılaşmış olması gerektiğini söylüyor.

Görünüşe göre, bu metodolojinin ve ideolojinin Avrupa dışındaki dünyanın büyük bir bölümünde zaten kullanılmış, içselleştirilmiş ve benimsenmiş olduğunu hesaba katmıyorlar.

Marksizm halihazırda sekiz yüz milyon Çinlinin ideolojisidir. Marksizm, Vietnam halkını başarılı bir mücadeleye ve emperyalizmin yenilgisine götüren ideolojidir. O, Kuzey Kore’nin geri kalmış, yarı feodal, yarı sömürge bir yerken bağımsız, sanayileşmiş bir güce dönüşmesini sağlayan ideolojidir. O, Latin Amerika kıtasında benimsenen ve Küba Cumhuriyeti’ndeki kalkınmanın temelini oluşturan ideolojidir. O, Cabral ve Samora Machel gibi isimleirn kullandıkları, Afrika kıtasında mücadeleyi ve yeni bir toplumun inşasını vurgulamak ve altını çizmek için kullanılan ideolojidir.

Dolayısıyla Marksizme “Avrupai bir olgudur” denilemez. Bu olgunun zaten evrenselleşmiş olmasına rağmen, bazı siyahi insanlara bir şekilde uygulanamaz olduğunu savunanların sorumluluğu, kesinlikle onlara ait olacaktır. Bence bu kişilerin, siyahi insanların genlerinin bu ideolojik pozisyonu neden reddettiğini, belki de genetik bir neden göstererek, kanıtlamaları gerekecektir.

“Alakalılık düzeyi” kavramını araştırırken ve onu merkezi kılmaya ya da merkezde tutmaya çalışırken, kendimize günümüzle ilgili sorular sormalıyız. Bugün ne tür bir toplumda yaşıyoruz? Dünyanın farklı bölgelerinde siyahi insanlar bugün ne tür toplumlarda yaşıyor? Tabii bu ülkede, Karayipler’de ve Afrika’nın farklı bölgelerinde siyah, insanlar olarak kendi bağımsız tarihsel deneyimlerimize sahip olsak da, temel gerçeklerden biri, hepimizin bir şekilde kapitalist üretim sisteminin içinde yer almamızdır.

Marx’ın bahsini ettiği toplum, bir gelişim süreciyle, kapitalizmin olgunlaşma döneminde, yani merkantilist çağda, Afrika ve Amerika kıtalarına hâkim oldu. Kapitalizm, dünyanın bu bölgelerinde egemenlik tesis etti. Amerika kıtasında köle toplumunu yarattı.

Kölelik döneminin ardından, daha da güçlü hale gelen kapitalizm, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dan kaynaklanan, bir veya birden fazla metropol merkezine ve ayrı bir dizi çevre bölgeye, kolonilere ve yarı kolonilere sahip küresel bir üretim ağına tüm dünyayı dâhil etmeyi başardı.

Dolayısıyla, tarihsel olarak hepimiz, kapitalist üretim sisteminin içine duhul ettik, bu da Marksizmi önemli hale getirdi.

Zaman ve mekân açısından çeviriyi bir kenara bırakırsak bile, bana öyle geliyor ki, eğer kapitalist-emperyalist dünyanın bir parçası haline geldiysek, o kapitalist sisteme ilişkin bir eleştiri geliştirmek, onu takip etmek, anlamak ve umarım benimsemek ve uyarlamak kendimize karşı bir sorumluluğumuzdur; çünkü Marx’ın yazıları esasen bununla ilgilidir. O, bu kapitalist sistemi eleştiriyordu. Bunu herhangi bir burjuva yazarından daha etkili bir şekilde yaptı ve eğer içinde yaşadığımız, kapitalizmin egemen olduğu dünyayı anlamak istiyorsak, o zaman bu sistemin merkezini, bu sistemin motorunu, kapitalist üretim biçiminde bulunan sömürü türlerini anlamalıyız. Bu da önemli bir mesele.

Devrimci İdeoloji Olarak Marksizm

Metodolojiden sonra dile getirmek istediğim ikinci düşünce (ki başta iki temel şey olduğunu, bunlardan birinin metodoloji olduğunu söylemiştim), Marksizmi devrimci bir ideoloji ve sınıf ideolojisi olarak ele almaktır.

Sınıf toplumlarında tüm ideolojiler, sınıf ideolojileridir. Tüm ideolojiler, belirli bir sınıftan kaynaklanır ve onu destekler. Dolayısıyla, pratikte kapitalist bir toplumda büyüdük. toplumumuza burjuva ideolojisi hâkimdir. İçinde işlev gördüğümüz bu kurumlar, kapitalist sistemi destekleyecek fikirlerin meta olarak üretilmesine hizmet etmek üzere kurulmuştur.

Şimdi, tarihsel olarak, Marx’ın da kendisinin öne sürdüğü gibi, Bilimsel Sosyalizm dediğimiz fikirler kümesinin, kapitalist toplum içinde, o toplumdaki üreticilerin çıkarlarını, sömürülenlerin ve mülksüzleştirilenlerin çıkarlarını, ezilenlerin, kültürel olarak yabancılaşmışların çıkarlarını savunmak için ortaya çıktığını öne sürüyorum. Karşımızda duran iki ana fikir kümesinden, idealizm ve materyalizmden, burjuva felsefesi ve Marksist felsefeden, her birinin belirli bir sınıfı temsil ettiğini anlamalıyız.

Sosyalizmin oluşumunun tarihsel kökenlerine ayrıntılı olarak değinmeye vakit yok, ancak kısaca söylemek gerekirse, on dokuzuncu yüzyılda kapitalist toplumun yükselişiyle sosyalist fikirlerin gelişmesi için gerekli koşullar oluştu. Çeşitli ve sistemleştirilmemiş sosyalist fikirler arasından Marx, açık ve sistematik bir teori olan Bilimsel Sosyalizmi formüle etmeyi başardı. Bu teori, belirli bir sınıf tabanına sahipti, bu nedenle devrimciydi. Toplumdaki ilişkileri dönüştürmeyi ve alt üst etmeyi amaçlıyordu.

Burjuva ideolojisi, zorunlu olarak statükoyu korumaya yöneliktir. Mevcut üretim sistemini, bu sistemden kaynaklanan ilişkileri ve bu sistemden doğan ilişkileri korumayı ve desteklemeyi amaçlar.

Bilimsel sosyalist bir duruş, bilinçli olarak bu üretim sistemini ve ondan kaynaklanan politik ilişkileri ortadan kaldırmayı amaçladığı için devrimcidir. Devrimci derken kastettiğim budur.

Zaman zaman Marksizmin devrimci içeriğini inkâr etmeye veya ondan arındırmaya çalışan Marksistler ortaya çıkmıştır. Marksizmi sadece felsefenin bir başka türevi olarak görmek isteyen, onu alabildiğine eklektik bir şekilde ele alan, sanki sınıf temeline ve bir ideolojinin statükoyu destekleyip desteklemediğine bakmadan, Yunan düşüncesinden ve onun eşdeğerlerinden yararlanır gibi Marksizmden de yararlanma özgürlüğüne sahipmiş gibi davranan yasalcı veya masa başı Marksistler mevcuttur.

Bununla birlikte, genel olarak, Marksizm ve Bilimsel Sosyalizmi, içinde yaşadığımız üretim sisteminin sürdürülmesine karşıt ve yıkıcı unsurlar olarak görebiliriz. Çünkü fikirler, tekrar ediyorum, gökyüzünde dolaşmaz, atmosferde süzülmez, somut üretim ilişkileriyle ilgilidir. Burjuva fikirleri, burjuva üretim ilişkilerinden kaynaklanır. Bu üretim ilişkilerini korumayı ve sürdürmeyi amaçlarlar. Sosyalist fikirler de aynı üretimden kaynaklanır, ancak farklı bir sınıf çıkarından gelir, amaçları bu üretim sistemini yıkmaktır.

Afrika ve Bilimsel Sosyalizm

Bu noktada şunu söylemeliyim: bilimsel sosyalizm, diğer Üçüncü Dünya halkları gibi Afrika halkının da çıkarınadır, zira o bu halklar için teorik bir silahtır. Onlara, kapitalist emperyalist yapıyı yıkmak için kullanılacak bir fikir aracı olarak sunulmaktadır. İşte onun amacı budur.

Bazı insanlar söylediklerime “evet” diyecek, ardından da “"Başka bir alternatif yok mu? Kapitalist veya sosyalist olmayan, ancak anti-kapitalist olan ve daha insancıl bir şekilde, nerede olurlarsa olsunlar Afrika halkının çıkarlarını gözeten başka bir ideolojik sistem yok mu?” gibi sorular soracaklar. Şimdi bu tür sorulara cevap sunmaya çalışacağım:

Bu sorular incelenmeye değer çünkü bu soruları soran siyahi insanlar var, dolayısıyla onlara cevap vermek zorundayız. Ben, Afrika halkının özgürleşmesi için bilimsel sosyalizm karşısında geçerli alternatifler olarak gördükleri, kapitalist ve sosyalist olmayan sistemler geliştirmeye çalışan Afrikalı veya siyahi insanların somut örneklerine bakmayı öneriyorum.

Bu bağlamda, Afrika’da, Karayipler’de ve bu ülkede bu yolu izleyen, Afrika’nın birliği düşüncesini savunan bir dizi Afrika milliyetçisi var. George Padmore hayatının sonlarında bu yolu yürüdü. Bilimsel Sosyalizm ile Afrika’nın birliği düşüncesi arasında bir ayrım yaptı. “Bizim izleyeceğimiz yol budur: Afrika’nın birliği. Kapitalist yoldan da sosyalist yoldan da yürümeyeceğiz, biz kendimize Afrika’nın birliği düşüncesini temel alan bir yol açacağız” dedi.

Bir anlamda Nkruma da bu yolu yürüdü. Nkruma, bir zamanlar kendini Marksist olarak adlandırsa da, her zaman bir yandan da Protestan olduğunu söyledi. Aynı zamanda Protestanlığa da inanıyordu. Yani aynı anda iki dünya, başlangıçta madde olduğunu söyleyen dünya ve başlangıçta kelâmın olduğunu söyleyen dünya arasında gidip gelmeye çalışıyordu.

Kaçınılmaz olarak bu ikisi arasında kaldı. Bu ikisi arasında denge kurmak imkânsız. Ama Nkruma’nın dürüstlüğüne, bu imkânsız görevi ifa etmeye çalışan birçok insanın dürüstlüğüne de saygı duymalıyız, neden başarısız olduklarını öğrenmek için onların yaptıklarını, söylediklerini takip etmeliyiz.

Onlar başarısız oldular çünkü burjuva düşüncesinden ve sosyalist düşünceden farklı bir varyant olarak tanımladıkları şey, kaçınılmaz olarak burjuva düşüncesinin başka bir dalı olarak ortaya çıktı.

Sorun da buydu. Burjuva düşüncesi, hatta işin özüne indiğimizde sosyalist düşünce, çeşitli gelişmelere, yollara, yönlere veya patikalara sahip olabilir. Burjuva düşüncesi, kaprisli doğası ve tuhaflıkları teşvik etme biçimi nedeniyle, her türlü yolu seçebilirsiniz; çünkü sonuçta, hiçbir yere gitmiyorsanız, istediğiniz yolu seçebilirsiniz!

Dolayısıyla bu bireylerin, burjuva düşüncesinin egemenliğinden kopmak için gerçek bir girişim olarak gördüğüm şeyi yapmaları mümkündü; ancak son tahlilde başlangıçta karşı çıktıklarını öne sürdükleri şeyin başka bir tezahürünü benimsediklerini fark ettiler.

Birçok örnek var, bazıları diğerlerinden daha yerinde. Aslında bu örneklerden bazıları, baştan beri açıkça dürüst olmayan Afrikalılar. Afrika sosyalizminin üçüncü yolu bulduğunu iddia eden ideologların çoğunun aslında sadece beş para etmez dolandırıcılar olduğunu, nüfusun büyük çoğunluğunu kandırmaya çalışan hilebazlar olduğunu düşünüyorum. Sosyalizmi geliştirmeye çalıştıklarını sanmıyorum. Afrika halkının çıkarlarına hizmet eden herhangi bir şey geliştirmeye çalıştıklarını da düşünmüyorum. Ancak gene de bugün halkımızın artık sosyalizm kılıfında sunulmayan hiçbir şeyi kabul etmemesi gerektiğine inanıyorum.

Bu noktada Afrika sosyalizmine geçmeyeceğim. Bunun yerine, bence ciddi ve dürüst olanlardan örnekler vereceğim. Kvame Nkruma, bu tür bir insandı. Nkruma, ellili yıllarda ve devrilene kadar (on yıllık bir dönem boyunca) bir ideoloji arayıp durdu. Marksizm ve Protestanlığın bir karışımıyla yola koyulan Nkruma, Pan-Afrikanizmden bahsetti; Bilinççiliğe, ardından Nkrumacılığa yöneldi, sosyalizmi dolaysız idrak etmek dışında her yolu denedi.

Bu algının gerçek sonuçları nelerdi? Bizim için önemli olan bu. Diyelim ki Afrika’ya özgü bir şey arıyordu ve yabancı bir şeyi benimseme tuzağından kaçınmaya çalışıyordu. Kendini uluslararası sosyalist gelenekten ayırma girişiminin pratik sonuçları nelerdi? Gördük ki Gana’da Nkruma sınıfların varlığını, Gana’da sınıf çelişkilerinin olduğunu, bu sınıf çelişkilerinin temeli teşkil ettiğini ısrarla kabule yanaşmadı.

Nkruma yıllarca, bazı sosyalist önermeleri benimseyen ancak onları mantıksal sonuçlarına götürmeyi reddeden bir felsefi karışıma bağlı kaldı. Bu felsefeye göre ya üretim araçlarının özel mülkiyetine ve insanların emeğinin ürününün yabancılaştırılmasına dayalı bir kapitalist sistem vardı ya da tamamen farklı bir alternatif sistem. Bu ikisini yan yana getirip karıştırarak yeni ve uygulanabilir bir şey yaratmanın hiçbir yolu yoktu.

Bu görüşün en önemli sınavı, Nkruma’nın kendisinin devrilmesiyle yüzleşildi! Devrildikten sonra Gine-Konakri’de yaşayan Nkruma, ölümünden önce Afrika’da Sınıf Mücadelesi adında küçük bir metin kaleme aldı. Bu, büyük bir felsefi inceleme değil, fakat tarihsel açıdan önemli bir çalışma, zira Nkruma, bu metinde Afrika davasını savunan, ancak anlamadığı nedenlerle kendisini bilimsel sosyalizmden ayırmanın tarihsel bir zorunluluk olduğunu hisseden bir ideolojinin sonuçlarını, yanıltıcı sonuçlarını fiilen kabul etmektedir. Bu görüşün felâkete yol açan sonuçlarını oldukça açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Nkruma, küçük burjuvazi bir sınıf olarak kendisini alaşağı edene dek Gana’da sınıfların varlığını inkâr etti. Sonra Gine’de bunun korkunç bir hata olduğunu söyledi. Evet, Afrika’da sınıflar var. Evet, küçük burjuvazi, Afrika’daki işçilerin ve köylülerin çıkarlarına temelden karşıt çıkarlara sahip bir sınıftır. Evet, küçük burjuvazinin sınıf çıkarları, uluslararası tekelci sermayenin sınıf çıkarlarıyla aynıdır veya en azından onlarla bağlantılıdır; bu nedenle, Afrika’da, kıta genelinde bir sınıf mücadelesi ve emperyalizme karşı bir mücadele vardır.

Eğer bu çelişkilerin ötesine geçmeyi, Afrika’nın emekçi halklarına, üreticilerine zafer ve özgürlük getirmeyi hedefliyorsak, her şeyden önce sömüren ve zulmeden sınıfların varlığını tanıyan, onlara meydan okuyan bir ideolojiyi kuşanıp o şekilde mücadele etmemiz gerek.

Nkruma’nın kitabı, çok önemli bir tarihi belge. Nkruma, kendini eleştirme seviyesine en çok da bu eserde yaklaşıyor. Gerçek bir milliyetçinin, yıllarca bu varsayımla ve duyguyla dolaşan bir Afrikalı milliyetçinin düşüncelerini kaydettiği çalışma bu. Bilimsel sosyalizmin kendi toplumunun sınırlarının dışında ortaya çıktığı ve kültürel etkilerinden korktuğu için bir şekilde ondan uzaklaşması gerektiği düşüncesine sahip bir kişinin kaydı var karşımızda.

En iyimser yaklaşımla, korkunun aslında burjuva ideolojisinin kimi yönlerinden kaynaklandığını söylemek mümkün. Sosyal teori ile bilimsel teori arasında gerekli olmayan bir ayrım yapmasından kaynaklanıyor. Bu ayrım, burjuva düşüncesinin tarihinin bir ürünü.

İnsanlar, ister kapitalist ister sosyalist toplumdan kaynaklansın, Batı'da ortaya çıkan maddi kültürün unsurlarını kullanmakta hiçbir zorluk çekmiyor gibi görünüyor. İnsanlar, elektrikle ilgili hiçbir zorluk yaşamıyor ama “Marx ve Engels mi, onlar Avrupalı!” diyorlar. Edison ırkçı mıydı? Ama “Marx ırkçı mıydı?" diye soruyorlar. Gerçekten de temel bir ayrım yaptıklarına inanıyorlar, oysa aslında toplumsal gelişmenin bütününü göz ardı ediyorlar. Doğa bilimleri, sosyal bilimlerden ayrılamaz. Toplumsal gerçekliğe dair yorumumuz da aynı şekilde kökeni veya yaratıcılarından bağımsız olarak uygulanabilecek belirli bir tarihsel yasa, dolayısıyla bilimsel bir toplumsal yasa ortaya çıkarabilir.

Son olarak herhangi bir ideolojinin, uygulanırken hassasiyetle uygulanması gerektiğini söylemek gerek. Bu ideoloji, belirli bir toplumun içsel gerçeklerini iyice kavrayarak uygulanmalı.

Marksizm, dünyaya tarihsel bir gerçek olarak ve kültürel bir bağ içinde gelir. Örneğin, Afrikalılar veya Asyalılar, Çinliler, ilk kez Marksist metinleri ele aldıklarında, bunlar Avrupa metinleriydi. Bu metinler, Avrupa’nın tarihsel gelişimine dair kavramlarla yüklüydü. Dolayısıyla, yöntem ve olgusal veriler açıkça iç içe geçmişti, sonuçlar aslında belirli bir tarihsel ve kültürel bağlamda ortaya çıkmıştı.

Çinlilerin görevi, bu yöntemi idrak etmek, onu kendilerine uyarlamak, incelemek ve kendi toplumlarına nasıl uygulanabileceğini görmekti. Her şeyden önce, bilimsel olmak, Çin’in tarihsel ve toplumsa gelişiminin özgünlüklerini dikkate almak anlamına geliyordu.

Cabral’ı daha önce başka bir bağlamda da ele almıştım. O, bu bağlamda da tekrar karşımıza çıkıyor. Bugünün Gine-Bissau’sunun sınıfsal gelişiminin özelliklerine bakıyor. Gine-Bissau’daki sınıfların bu dönemdeki potansiyelini ele alıyor. Bu nedenle, Marksizmin sadece başkalarının tarihinin bir özeti olarak değil, kişinin kendi tarihi içinde yaşayan bir güç olarak görünmesini sağlamaya çalışıyor.

Bu zorlu bir dönüşüm. Kendini Marksist olarak gören herkesin görevi bu. Ancak, çok fazla zorluk ve engelle dolu olduğu için, birçok insan, kolay yolu seçiyor, yani bunu, kendi toplumlarına uyarlanması gereken devam eden bir toplumsal ürün yerine, bitmiş bir ürün olarak kabul ediyor.

Marksist teoriye, ırkla olan ilişkisine, ulusal kurtuluşla olan ilişkisine baktığımızda, çok önemli bir paradoksla karşılaşıyoruz. Bu paradoks şudur: Kelimenin tam anlamıyla milliyetçi, yani çağımızda sadece ulusal bağımsızlığın yeniden kazanılmasını hedefleyen küçük burjuva milliyetçisi, Afrika halklarına veya Karayip halklarına özgürlükçü demokraside herhangi bir katılım imkânı sunmaz.

Küçük burjuvazi, bu tarihi görevleri yerine getiremez. Çünkü ulusal kurtuluş, sosyalist bir ideolojiye ihtiyaç duyar. İkisini birbirinden ayıramayız.

Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadelesinde bile, Gine-Bissau ve Mozambik, ideolojik bir gelişmenin, Latin Amerika’da dendiği gibi, bilinçlenmenin gerekli olduğunu çok açık bir biçimde göstermiştir. Milliyetçi mücadele, bilimsel sosyalist bakış açısı çerçevesinde yürütüldüğü için kazanılmıştır.

Cabral’ın dediği gibi, “Devrimci bir teoriye sahip olup da başarısızlığa uğramış devrimlere tanık olunmuştur. Fakat devrimci bir teori olmadan başarılı olan tek bir devrim bile yoktur.”

Walter Rodney
1975
Kaynak

0 Yorum: