Çizgi roman ve film olarak Persepolis,
Batı’nın “biz Müslüman kadınları kurtarıyoruz” diyen insani yardım bahanesine dayanan söylemiyle
rahatlıkla örtüşüyor.
Filistinli antropolog Lila Abu Lughod,
bizi askeri müdahaleleri meşrulaştırmak
için Batı’nın “ezilen Müslüman kadınlar” anlatısını kendince istismar ettiği
konusunda uyarıyor.
Bu tespitin itiraz edilecek bir
yanı yok.
Persepolis gibi çalışmalar,
nihayetinde Avrupa’da ve ABD’de İran toplumunun katmanlı yapısına
dair bir anlayıştan ziyade, İslam’a
dair önyargıların teyidi olarak tüketiliyor.
Bu demek değil
ki Mercane Satrapi’nin tanıklığının değerini
görmezden geliyorum, mahkûm ettiği devlet şiddetini
küçümsüyorum. Ben, daha çok ne İran rejimini romantize eden ne de
patriarkayı görmezden gelen, ama Batı’nın Doğu’yla ilgili beklentilerine uyum
sağladığı
vakit belirli “eleştirel” söylemlerin nasıl
kolaylıkla meşrulaştırıldığını
sorgulayan bir eleştiri sunmanın gerekli olduğuna
inanıyorum.
Mesele, Satrapi’nin İran’ı
eleştirmesi
değil,
eserinin Küresel Güney’den gelen imtiyazlı seslerin kendi toplumlarını Batı
liberalizminin idrak edebileceği kodlarla anlattıkları vakit
özümsenebiliyor, benimsenebiliyor oluşu.
Neticede ben de üzerinde İngilizce
olarak “Punk ölmedi” yazan bir ceket giydiğimde fazlasıyla punk olduğunu
düşünerek
büyüdüm. Fakat bugün bana öyle geliyor ki en punk şey,
Batı’nın Müslüman kadınlarla ilgili geliştirdiği
anlatı ve söylemleri beslemeye son vermek.
Bana kalırsa bugün en punk şey,
tümüyle İslam
düşmanı
olan bir feminizmin beyaz ahlakının mahkemesinde yargılanmadan Müslüman
kadınların başörtüsü
takmasına izin vermek.
Bren Nava
5 Haziran 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder