03 Haziran 2026

Ali Bomaye



Emmett Till, henüz on dört yaşındaydı, ondan bir yaş büyüktü. Beyaz adamlar tarafından dövülerek öldürülmüş, yüzü tanınmaz hale getirilmişti. Bir tabutta yatıyordu. Bu gördükleri, Cassius Clay’in hayatını tümden değiştirdi. Öyle ki, reşit olur olmaz, o zamanın beyaz üstünlükçüsü toplumuna duyduğu nefretten dolayı Roma Olimpiyatları’nda aldığı altın madalyasını Ohio Nehri’ne fırlatıp attı. “Efendiler için savaştım” dedi. Dört yıl sonra, Vietnam’da savaşan ABD emperyalizmine boyun eğmedi, İslam’ı kabul etti ve adını değiştirdi. Hatta kariyerinin en iyi sezonlarını tecrübe ederken, yozlaşmış profesyonel spor camiasınca üç yıl ringlerden uzak tutuldu.

New York eyaleti, boks lisansını iptal etti. Askerlikten kaçmakla, yani firarilikle suçlandı. “Ortada Vietkong’a karşı olmamı gerektirecek hiçbir şey yok. Onlar bana hiç ‘zenci’ demediler” sözünü birkaç yerde dile getirdi. Kölelik döneminden kalma adını bırakıp Muhammed Ali adını aldı. O, artık sadece muhteşem bir boksör değildi: dünya çapında barış ve eşitlik elçisi oldu. Dünya genelinde kitlelerin duygusal desteğini arayan, var olma hakkı için savaşan her insanın sesi olan Ali, bu nedenle muktedirlerce pek sevilmiyor. Bugün ringde değil ama hep burada.

1942’de Kentucky eyaletinin Louisville kentinde doğan Cassius’un ailesi pek yoksul değildi, mütevazı şartlarda yaşıyordu. Babası boyacı, annesi kuafördü. Sonuçta o bir Afrikalı-Amerikalıydı: Güney’de hayat, beyaz ve tercihen zengin doğmayan herkes için berbattı. Irk ayrımcılığı üzerine kurulu Jim Crow yasaları, siyahilere “ayrı ama eşit” statü bahşediyordu. yani devlet, siyahilere beyazlar kadar hizmet vermiyordu. Genç Cassius, kendisini bir ikonaya dönüştürecek olan sınıf bilincini tam bu bağlamda geliştirdi.

Onu kısa süre içinde tüm zamanların en büyük boksörlerinden biri yapacak olan yardımı, polis memuru Joe Martin’den gördü. Aynı zamanda bir spor salonu sahibi olan Joe, bisikleti çalındıktan sonra gözyaşları içinde bulduğu ve adaleti kendi ellerine almak isteyen genç adamı, boks sporuna davet etti. Cassius, ciddi bir adamdı, hiçbir kötü alışkanlığı yoktu, haftada altı kez antrenman yapıyordu. Yeteneği sınırsızdı: spor salonundan çıktığında, Olimpiyat şampiyonu olmaya adaydı. Gerisi tarihte kayıtlı.

Luther King’den çok Malcolm X’e benziyordu, çünkü devrimin “gerekli olan her türden araçla” yapılması gerektiğini savunuyordu. Her iki ismin de ortadan kaldırılmaya çalışılması, tesadüf değil. Akıl hocasını öldürdüler ve savaşmasını engellediler.

“Louisiana’nın ‘zencileri’ köpek gibi muamele görürken, insan haklarından mahrum bırakılırken, neden benden üniforma giymemi, evimden 10.000 kilometre uzağa gidip Vietkong’un başına bomba ve mermi yağdırmamı istiyorlar?”

Amerikan kamuoyu bölünmüş durumdaydı: savaşta ona dokunan herkesin vay haline. Ama önemli olan, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın onu bir tanrı, kurtuluş tanrısı olarak tapmasıydı.

Uzun süre spor elçisi olarak görev yaptıktan sonra boksa geri dönen Ali sadece spor alanında bir miras bırakmadı. Her maç, ırksal eşitsizlik duvarına vurulan bir darbeydi. Üç yıldan fazla bir süre aktif olmayan ve yeniden başlamak zorunda kalan Ali, kariyerinin ilk yenilgisini Frazier’ın elinde aldı. Bu olay, her şeyden önce, ondan alınanları geri alma arzusunu artırdı. Bir gurur meselesiydi. Tüm zamanların en iyisi olarak kabul görmek için rövanş maçına çıkmak istiyordu. Ağır siklet şampiyonu Foreman’ı alt etmesi şarttı. Onun mayası öfkeyle yoğrulmuştu.

İki önemli ifadenin sahibiydi o. Müsabakaya “Ormandaki Gürültü” adı verildi. Maç, Zaire’nin Kinşasa şehrinde yapıldı. Ali’nin kullandığı taktik ise "iplere yaslanma taktiği”ydi: rakibini yorup beklemeyi, açıkları görmeyi amaç edinen bir taktikti bu. Dakikalar geçtikçe rakibinin korkunç darbeleri şiddetini kaybetti ve hafifledi; böylece sekizinci rauntta Ali fırsatı değerlendirdi ve Foreman’ı nakavt etti. O dönemde “Belçika Kongosu” olarak anılan Zaire’nin Mobutu Sese Seko’nun diktatörlüğünden bıkmış olan halkı, “Ali Bomaye!” [“Gebert onu Ali”] diye bağırdı. Seko, CIA’in ülkeyi açlıkla terbiye etmek için başa geçirdiği, satılık bir haindi.

Ringin etrafında insanlığın en aşağılık pislikleri doluşmuştu: Afrikalı diktatörler, Batı’nın gizli servisleri, mafya üyeleri, rejime bağlı gazetecileri. Arkalarında ise halk. Sayısız çocuk. Yüz bin kişi maçı izliyor. Her coğrafyadan milyonlarca insan televizyon başında. Spor, hayata dair bir şeyler söylüyor. Ali’nin yumrukları, aslında, en son başkaldıranların yumrukları. Ali’nin “beyaz zenci” lakabını taktığı Foreman ise, mücadele edilmesi gereken güce dair bir simge. En nihayetinde nakavt oluyor.

Ancak, sportif açıdan bakıldığında, bu yeterli değildi. Bir yıl sonra, Manila’da, o ve Frazier, bir numaralı sıra için üçüncü ve son kez karşı karşıya geldi. Sonrasında yaşananlar, muhtemelen yaşayanların hafızasındaki en acımasız maçtı; Frazier’in son raundun başlarında çekilmesiyle sona eren bir mücadeleydi. Döngü tamamlanmıştı.

1984 yılında, zaten emekli olmuşken, korkunç Parkinson hastalığına yakalandı ve 3 Haziran 2016’da Phoenix’teki bir hastanede hayatını kaybetti. Bugün yaşasa 84 yaşında olacaktı.

Muhammed Ali, yitip gitmeyecek bir efsane. Hâlâ öyle. İnsanlığın, kendi ellerimizle kurduğumuz toplumun kusurlarıyla dolu uzun yolculuğuna bir dönüm noktası o. Yumrukları, o kötü koşullarda yaşayanların yüzleştikleri eşitsizlikleri meşrulaştıran kayıtsızlığın perdesini yırtıp attı.

“Ali Bomaye!” bu nedenle, güçlülerin uykusunu bölen, en şanssızlara umut veren atalarımızın haykırışıdır. Her neredeysen, sporun ve hayatın şampiyonu, her şey gönlünce olsun. Her şey için teşekkürler.

Matteo Parini
17 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: