29 Haziran 2026

,

Köktencilik


“Köktencilik”, genelde birilerine saldırmak ve polemik yürütmek amacıyla kullanılan bir terim. Piyasa köktenciliği sosyalist devlet köktenciliğinin, endüstriyel köktencilik çevreci köktenciliğin karşısına çıkartılıyor. Terim, o kadar genele teşmil edilir ki, her şeye aynı şekilde uyar. Köktenciliği anlamak için bu kullanım biçiminden, onu her yere iliştirme alışkanlığından vazgeçmek gerekiyor.

Ayrıca, bu terimi iki klişeden ayırmak şarttır.

1. Köktenciliğin İslam ile ilişkilendirilmesi. Eğer köktencilik, en yaygın kabul gören kullanıma göre, ilkelerini kutsal kabul edilen kitaplardan alan, daha sonra Batı normlarını gayrimeşrulaştırmanın araçları haline gelen hareketlerle ilişkilendiriliyorsa, o vakit farklı köktencilik türlerinden bahsetmeli, bu listeye Hristiyan ve Yahudi köktenciliği de eklenmelidir. Aslında bu terim, ilk kez Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Protestan Amerikalılarca üretilmiş, bu çevrenin mensupları, kimi vakit kendilerini “köktenci” olarak tanımlayan bir harekete atıfta bulunmuşlardır. Batı dünyasının merkezinde ortaya çıkan, insanların kendilerini olumlu ve gurur verici bir ifadeyle tanımlamak için kullandıkları kategori, Batı harici dünyadan Batı’ya göç edenleri “barbar” olarak damgalamaya yarar, oysa aynı göçmenler, kendilerini “Müslüman” olarak bilinmeyi tercih etmektedirler.

2. Köktenciliğin Batı modernitesine yönelik, gerçeği örtbas eden bir önyargıyla ilişkilendirilmesi. Oysa en yüzeysel sosyolojik analiz bile, söz konusu hareketlerin en büyük desteğini şehirlerde, bilhassa elit ailelere mensup, çoğu vakit modern (dini olmayan) bilim dallarına odaklanan ziraat, elektrik mühendisliği, tıp, mühendislik gibi bölümlerde okuyan öğrencilerden destek gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu öğrenciler, toplumsal özlemlerine ulaşmalarına mani olunan, birinci sınıf eğitim almış aydınlardır. Bazılarının önemli uluslararası deneyimleri mevcuttur, misal, İran devletinin verdiği bursla bir Amerikan üniversitesinden diploma alınmıştır (bkz.: Kepel 1994; Spataro 2001). Köktenciliği modern/modern öncesi şeklinde belirlenmiş o yanlış ikiliğe dayandıran yaklaşımın yersiz ve uygunsuz olduğunun kanıtı, Ortadoğu’da köktenciliğin galip geldiği tek ülke olan İran’ın ekonomik ve politik açıdan en modern ülke olması gerçeğidir. Tarihsel olarak yirminci yüzyılın başında devrime tanıklık etmiş olan ülkede CIA’in desteğiyle 1953 yılında Musaddık’ın demokratikleşme girişimi sekteye uğratılmıştır.

Köktenciliğin gölgesinin düşmediği tek bir kültür bile yoktur. Fakat bu olguyu açıklamak için sadece köktenciliklerden bahsetmek yeterli olmayacaktır. Köktencilik, belirli bir kültürün ifadesi değil, iki farklı kültürün çarpışmasına verilen özel bir tepkidir. Kıskançlıkla korunan, kendine has bir kimliğin damgasını vurduğu bir tepkidir bu. Köktencilik, bir kültürün diğerini reddetmesi ve her ikisini de doğal olarak görme eğilimidir.

Bu anlamda köktencilik, yeni bir olgu değildir. Toynbee, o çok kıymetli kültür tarihi çalışmasında, Yahudi toplumunda iki zıt tutumu birbirinden ayırır: (entegrasyona ve asimilasyona hazır olma ile eşanlamlı olan) Herodculuk ile Mutaassıpçılık. Toynbee, Mutaassıpların Roma yönetimine karşı isyanını, on dokuzuncu ortalarında İngiliz yayılmacılığına karşı savaşan Müslüman kahramana atıfla, “Yahudi Mehdi” olarak tanımlar. Buradan aynı Toynbee, yukarıdan Batılılaşmayı dayatma girişimiyle Slavcıları direnişe sevkeden Büyük Petro’yu ele alır. Boxer İsyanı da ona göre bir Mutaassıpçılık biçimidir, aynı şekilde, belli ölçüde Siyonizm de öyledir (Toynbee 1934, s. 580-623).

Toynbee, aslında Mutaassıpçılığı geçmişe bağlılıkla, Herodculuğu ise geleceğe bakmakla bir tutmak suretiyle hataya düşer. Bunu yaparak, bir hareketin nesnel sosyo-politik önemini, katılımcılarının ideolojik bilinciyle karıştırır. Çok farklı kültürlerden gelen “Mutaassıplar”, gelenek ve kutsallıkla bağlantılı olduklarını iddia etseler bile, birçok yeni unsur içeren ve geçmişle hiçbir ilgisi olmayan süreçler başlatmışlardır. Bu, özellikle günümüzde görülen İslami köktencilik için geçerli bir husustur.

İslami köktencilik, Ortadoğu’da sadece gelenekçiliğe değil, aynı zamanda resmi dini kurumlara da eleştirel bir tavır alır. Ayrıca Kur’an ve Hadis’i yaratıcı bir biçimde tefsir eder (Choueiri 1990, s. 120-125). Bu tür bir argüman, yalnızca içeriği bakımından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin dayandığı geleneksel Sünni din adamları (ulema) ile yeni bir aydın tabakasını karşı karşıya getirdiği için de devrimcidir.

Batı’da Reform sonucu din adamlarının kutsal metinlerin tefsiri konusunda sahip oldukları tekelin kırılması, modernizmin yükselişi için önemli bir momenttir. Benzer bir kırılma, Ortadoğu’da köktenciliğin baskısıyla yaşanmıştır. Radikal İslamcılık, ortaya çıkardığı ilk aydın tabakası ile aslında diğer yönlerden durgun kalan bir topluma modern bir siyasi parti benzeri bir şey katmıştır. Teorisyenlerine göre bu parti, kendine “öncülük” görevi atfetmiştir (Choueiri 1990, s. 126).

Toynbee, kültürler arasındaki karşılaşma ve çatışmanın genel olarak Herodculuk/Mutaassıpçılık diyalektiğiyle tanımlı olduğunu söylerken haklıdır. Köktenciliğin fenomenolojisi, bu kültürel çatışmaların fenomenolojisinden başka bir şey olamaz. İki kültür arasındaki fark ne kadar büyük, çatışma ne kadar belirginse, köktenci tepkilerin ortaya çıkma olasılığı da o kadar yüksek olur. Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerde durum tam da böyledir. Fethedilmiş, boyun eğdirilmiş ve susturulmuş kültürlerin uyanışı, saf güven ve acı verici hayal kırıklığı deneyimlerine tepki olarak ortaya çıkan reddiyelerin görüldüğü krizlere yol açar. Örneğin, 1900’lerde Çin’deki Boxer İsyanı, on yıllar önce gerçekleşen, Çin ve Hristiyan fikirlerinin karışımıyla karakterize edilen, iktidardaki hanedana ve Konfüçyüs geleneğine karşı çıkan Taiping İsyanı’nın ardından yaşanmıştır.

Köktenciliğin etki alanı, kültürlerin çarpışmasını genele teşmil eden “küreselleşme” ve kapitalist metropollerde, hatta daha da önemlisi, sınır bölgelerinde yüzyıllardır kök salmış kültürel kimliklerin, oluşan toplumsal bağların yok olmasına yol açan neoliberal dünya ekonomisi eliyle genişleyip çeşitlendi. Marx zaten, kapitalist üretimin “kozmopolit” kavrayışının ve bu üretime en uygun din olarak Hristiyanlığın dayatılmasının doğal toplumsal bağları yok ettiğini, en zayıfları kaderlerine terk ettiğini belirtmişti (Marx ve Engels [1957] 1990c, s. 93). Ortaya çıkan köktenci tepkiler, kültürel ve ulusal farklılıkları homojenleştiren ve ortadan kaldıran saldırgan ve emperyalist bir “evrenselciliğe” karşı protestonun somut ifadeleridir.

Marksizmden ilham almış olan hareketlerin krizi, devlet destekli sosyal hizmetlerin asgari düzeyde tutulması ve “karşılıklı yardımlaşma örgütleri” kurulması yoluyla en yoksul kesimlere eğitim, dolayısıyla, “modernite”ye erişim imkânı sunmak suretiyle yardım etme becerileri sayesinde büyüyen köktenci hareketlere alan açmıştır. Avrupa’da da, tıpkı İngiltere’de görüldüğü üzere, Müslümanlar arasında köktenciliğin yayılması, Teçırizmin ekonomik liberalizminin yarattığı boşluğu doldurma yeteneği sayesinde mümkün olabilmiştir.

İslami köktenciliğin ortaya çıkışı, Arap dünyasının sömürgeleştirilme sürecinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani Ekim Devrimi ile başlayan sömürgelik halinden kurtuluş sürecinin tam da başladığı anda başlamış olmasıyla bağlantılıdır. İsrail’in “Batı”nın önemli bir parçası olarak kurulması, Arapların aşağılanma duygusunu daha da derinleştirmiş, ağırlaştırmıştır. Köktenci tepki; çarpık, kasvetli, hatta barbarca görünse de, ilk bakışta göründüğünden çok daha az akıl dışıdır. Sömürgeci güçlerin Arap ülkelerinde kontrol altına alıp dönüştüremedikleri tek kurumlar, din ve orduydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu ve Ortadoğu tarihi, Batılı güçlerin hegemonyasına karşı mücadele etme girişiminde ya (kısmen Sovyetler Birliği’nden veya Marksizmden etkilenmiş) orduya ya da dine başvuran bir direnişin öyküsüdür.

İslam’a yönelmek, emperyalist güçlerin (her alanda) tesis ettikleri hâkimiyetlerine direnebilecek bağımsız bir kimlik inşa etme girişimidir. İslami köktenciliğin en ünlü teorisyenlerinden biri olan Seyyid Kutub, arkadaşlarından oluşan cenahı şu şekilde tanımlamaktadır:

“Müslüman bir militan, asil ve kadim bir kabileye mensuptur. O; geçmişte Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, İsa, Muhammed gibi birçok asil liderin önderlik ettiği yüce bir hareketin parçasıdır.” (Aktaran: Spataro 2001, s. 71)

Dost ve düşman, bir kimlik olarak, uzak geçmişte aranıp bulunuyor. Kutub, bilhassa düşmana “doğuştan” bir saldırganlık atfediyor (Guolo 1994, s. 101). Mealen, “Günümüzdeki yozlaşmanın üstesinden ancak Batı’nın askeri, ideolojik ve siyasi saldırganlığından önceki bir zamana, benliğe ve onun mistik olarak ortaya çıkan kökenlerine dönüşle gelinebilir” diyor. Direniş, liberalizm ve komünizm dâhil, Batı’daki siyasi hareketler ve kurumlar veya kültürün, modanın ve dilin en farklı ifadeleri arasında ayrım yapmayan bir yasaklama, bir tür kültürel “tezkiye” biçimi alıyor. Burada önemli ve belirleyici unsur, “modernite”ye değil, “Batı’ya” karşı mücadeledir.

Köktenciliğin önemli bir özelliği de kültürler arasındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri silerek değişmez bir kimlik oluşturma eğilimidir. Belirli bir kültürel geleneği kompakt, dışlayıcı ve diğerlerine karşı düşmanca olarak takdim etmek suretiyle etnik bir nitelik kazanma tehdidini içerir. Köktencilik, doğuştan gelen bir özellik olduğu iddiasına dayanan bir kültürel gelenektir.

Batı egemenliğinin eleştirisi, Batı’nın bir bütün olarak eleştirisine dönüşür, neticede liderlik rolü sona ermekte olan Batılı insanın eleştirisine yol açar (Choueiri 1990, s. 101). Ancak çatışmaya dair özcü yorum, ırkçılığa varmaz: İslami köktencilik, kendisini “uluslararası devrimci partinin öncüsü” olarak gören, amacı dünya ölçeğinde İslami fetihler gerçekleştirmek olan bir misyonerlikle tanımlıdır.

Köktencilik, Batı ülkeleri arasındaki çatışmalardan da neşet edebilir. Fransa ile İspanya ve Almanya gibi ülkeler arasındaki ilişkiler, bunun en açık örneğidir. Fransa, Fransız Devrimi’ni ve beraberindeki Hristiyanlıktaki gerilemeye tanıklık ettiğinden, çok daha sekülerdi. Ayrıca ülkede ağırlıklı olarak kent kültürü hâkimdi. Uzun süre boyunca Avrupa’da, bilhassa 1789 devriminden sonra, Fransa ile teorik ve politik bir bağ kurma fikrinin oluştuğu Almanya’da tesis ettiği kültürel hegemonyanın bir rakibi yoktu. Bu coşkunun aksine, Termidor sonrası dönem ve Napolyon yayılmacılığının yarattığı kriz, “baş düşman”dan kaynaklanan her türlü fikirden kurtulmayı amaçlayan kökten bir reddiyeye yol açtı. İnsan hakları ve hukuk önünde eşitlik bildirgesi yabancı bir unsur olarak görülürken, “Alman gelenekleri”, Fransızların liberal cinsel ahlakının karşısına yerleştirildi. Bu, günümüzde gördüğümüz İslami köktenciliği akla getiriyor. Hatta Almanya’da din bile kültürün millileştirilmesinin bir parçası haline geldi (“bizim Alman Tanrımız”).

Napolyon’un istilacı faaliyetleri, feodal üretim ilişkilerini ortadan kaldırıp modernleşmeyi getirirken, ulusal ve dini kimliği de yerin dibine soktu. Prusya ve İspanya’da, Napolyon ordusunu ve Aydınlanma ile devrim fikirlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan isyanlara yol açtı. Bu hedeflere ulaşmak için, kitlelere ve halka ayaklanma çağrıları yapıldı. Böylelikle düşman, önemli toplumsal kesimlerin desteğinden mahrum bırakıldı. Burada da köktencilerin arzu ettikleri saf Alman veya saf İspanyol kurgusu, hayal ürününden ibaretti (Losurdo 1983, s. 189-216; 1989, 1. ve 14. Bölüm).

ABD örneği, köktenciliğin tek bir ülke içinde cereyan eden kültürel çatışmalardan da neşet edebileceğinin delilidir. ABD’de yaşanan İç Savaş’ın ardından devasa bir kentleşme ve sanayileşme süreci yaşandı. Bu, İrlandalı Katoliklerin, Doğu Avrupalı Yahudilerin ve diğerlerinin kitlesel göçüyle, ayrıca eski kölelerin beyazlardan korunma ihtiyacından kaynaklanan Afrikalı-Amerikalı kiliselerinin sayısının artmasıyla bağlantılı bir süreçti. Yeni göç dalgası, sadece yeni dinlerin bilincini taşımakla kalmadı, aynı zamanda Darvinci evrim, sosyalizm ve anarşizm gibi yeni fikirlerin yayılmasını da kolaylaştırdı. Kentleşme süreci, beraberinde toplumsl kontrol imkânlarının azalması, yeni cinsel ahlak biçimlerine yol açtı. Ekonomik olarak, Avrupa kaynaklı kitlesel göç, iş rekabetini artırdı: Uzak Batı’ya göç etme seçeneği, artık geçerli değildi. Ciddiyet arz eden kimlik krizinin yol açtığı toplumsal-politik çatışmaların sayısı iyiden iyiye arttı.

Yirminci yüzyılın başlarında Amerikan köktenciliği, bu güçlüklere çözüm bulmak istiyordu. Amacı, göçmenleri ve yabancı fikirlere kapılıp “saf Amerikancılık”tan uzaklaşan vatandaşları düşman olarak tanımlamaktı (MacLean 1994, s. 22). Ku Klux Klan gibi yerlici hareketler, “eşsiz medeniyetimizin temeli” olarak takdim ettikleri “ahir zaman dini”ne dönüşü savunuyorlardı (MacLean 1994, s. 92). Birçok eyalette köktenci baskının bir sonucu olarak Darvinci evrim teorisi yasaklandı. MacLean’in de ifade ettiği gibi, bu kesimin sıklıkla dillendirdiği argüman şuydu: “ABD Anayasası, Kutsal Kitap ve Hristiyan dinine dayanmaktadır, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılır” (MacLean 1994, w. 92). Georgia eyaletinin Athens şehrinde Klan üyeleri, şehrin Hristiyan kimliğini vurgulamak amacıyla “Bayrak ve İncil”in şehir lisesine yerleştirilmesi için para topladılar (MacLean 1994, s. 11; Riesebrodt 1992, s. 57). Etnik kültürlerin, yol açtığı etkilerle, bu etnisitelerin kültürel ifadeleri olarak dans, caz ve uygunsuz kadın kıyafetleri üzerinden “Anglosakson ahlakı”nı ahlaksızlığa ve edepsizliğe sürükledikleri söylendi (MacLean 1994, s. 113; Riesebrodt 1992, s. 62). Burada da geleneğe yönelik başvuru kontrol altına alınmaktaydı: kendini Amerikan yaşam tarzının kutsanması olarak tanımlayan gelenek bağnaz bir aktivizme yol açıyordu.

Eğer dogmatizm, eleştirdiği ideolojiye karşı kullandığı yorumlama için belirlediği ölçütleri kendine tatbik etme konusundaki beceriksizlik olarak tanımlarsak, o vakit Batı ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki çatışmalarda köktenciliği sadece ikincisinde görmenin dogmatiklik olduğunu söylemeliyiz. Önde gelen Batılı aydınlar, İslam’ın aksine Batı’nın Yahudi-Hristiyan “ruhunu” methettikleri vakit (Spinelli 1995) iki din arasında patlak veren korkunç çatışmaları kabule yanaşmazlar ya da “Batılı insan”ı özgürlüğün, insan haklarının ve eleştirel sorgulamanın tek temsilcisi olarak nitelerken, diğer (örneğin İslami) geleneklerin Batı kültürünün önemli yönlerine yaptıkları büyük katkıları unuturlar. Burada, köktenciliğin tipik bir eğilimini görüyoruz: klişeleri temel alan, düşmanlık üzerine kurulu varoluş biçimlerine sahip olurken, bunların tarihini ve karşılıklı etkilerini dikkate almazlar. Bu noktada köktenciliği ırkçılıktan ayırmak gerekmektedir: köktenciliğin değer verdiği şey ırk değil, “ruh” ve “Batılı insan”dır; bu figür, önde gelen İslami köktencilerin yazılarında da yer alır, ancak tam zıt bir yargıyla.

Bazı köktenci hareketler alenen gericiyken, diğerleri muğlâklıkla tanımlıdır. Marx’ın belirttiği gibi, Napolyon döneminde “Fransa’ya karşı yürütülen tüm kurtuluş savaşları [...] alenen gericilikle el ele giden bir yenilenmenin damgasını taşımaktadır” (Marx ve Engels [1957] 1990b, s. 444). Bu ulusal egemenlik gayesiyle gerçekleştirilen savaşlar, Aydınlanma ve Devrim ülkesine karşı yürütüldüklerinden, ilgili ülkeler, Fransa’daki Aydınlanma ve Devrim’in kültürünün yayılmacı politikanın ve ulusal baskının aracı olarak gördüler. Engels daha da ileri giderek, Alman halkının Napolyon karşıtı savaşlarını burjuva-demokratik devrimin başlangıcı olarak yorumlar (Marx ve Engels [1957] 1990a, s. 539).

İslami köktencilik türü hareketler de aynı yolu izlediler. Batı’da yabancı düşmanlığının yüzeysel ifadeleri olarak küçümsenen Sepoy ayaklanmaları, Mehdi ayaklanması ve Boxer İsyanı, gerçekleştikleri ülkelerde ulusal devrimin ilk, geçici ve temel ifadeleri olarak görülmelidir. Tam da bu sebeple, Mao Zedong (1978, s. 199) Boxer İsyanı’nı emperyalizme karşı gerçekleştirilmiş “haklı bir savaş” olarak tanımlar. Hatta Lenin bile ([1953] 1990a, s. 382) bu isyanı “Çin’in Batı kültürü ve medeniyetine duyduğu nefretin bir ifadesi” olarak görmeyi reddeder ve “Çin halkı, hiçbir çatışma yaşamadıkları Avrupa halkından nefret etmez; Avrupa kapitalistlerine ve onlara hizmet eden Avrupa hükümetlerine karşıdırlar” der. Aynı Lenin, Slavcıların Batı karşıtı köktenciliğini küçümser. “Materyalist Batı çürümüştür, ışığın yegâne kaynağı, mistik ve dindar Doğu’dur” diyenleri alaya alır (Lenin [1953] 1990c, s. 154). Avrupa’nın kültürel geleneklerini genel olarak mahkûm etmek yerine, sömürgeci halkların zalimlerine karşı gerçekleştirdikleri isyanlara sebep olan fikirlerin sahibi olarak “Avrupa kültürü” adına sömürgeciliği ve emperyalizmi eleştirir (Lenin [1953] 1990b, s. 75). Bu yorum, karşılıklı etkileşime izin vermeyen, klişelere dayalı karşıtlığa alan bırakmaz.

İslami köktenciliğe verilecek cevap, “medeniyetler çatışması”nı ilan etmek olamaz. Huntington’ın (1996) şeması, Taliban’ın yükselmesine destek olan, Türkiye yanında, Sovyetler’in dağılması sonrası ortaya çıkan birçok Müslüman devletle bağ kuran ABD’nin jeopolitik düzlemde gerçekleştirdiği acımasız eylemleriyle çelişen bir kurgudur. ABD, İran’ın meydan okumasına, sadece İran'ı kontrol altında tutmakla kalmayıp aynı zamanda Çin ve Rusya'nın istikrarını da tehlikeye atan gerici bir İslamcı birliğine sunduğu destekle karşılık vermektedir.

“Yahudi-Hristiyan ruhu” denilen şeyi savunmak için başlatılacak bir haçlı seferi, köktenciliği körükleyip meşrulaştırmaktan gayrı bir işe yaramayacaktır. Bunun yerine, Batı’yı eleştiren ama başarılarını da kabul eden bir konumun benimsenmesi gerekmektedir. Bu konumu benimsememek, Batı’nın hegemonyacı ve emperyalist politikalarına karşı direniş hareketlerinin neden genelde dini bir savaş veya medeniyetler arası savaş biçimi aldığını izah etmektedir. Batı’yı eleştirme ve başarılarını benimseme arasındaki denge bozulursa, geriye sadece Batı’nın Avrupa dışı kültürlere karşı yürüttüğü kutsal bir savaş kalacaktır.

Domenico Losurdo
1999
Kaynak

Kaynakça:
Choueiri, Y. M. 1990. Islamic Fundamentalism. Boston: Twayne.

Guolo, R. 1994. Il partito di Dio: L’ Islam radicale contro l’ Occidente [Allah’ın Partisi: Batı’ya Karşı Radikal İslam]. Milano: Guerini e associati.

Huntington, S. P. 1996. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. New York: Simon and Shuster.

Kepel, G. 1994. The Revenge of God: The Resurgence of Islam, Christianity and Judaism in the Modern World. University Park, PA: Penn State University Press.

Lawrence, B. B. 1989. The Defenders of God: The Fundamentalist Revolt against the Modern Age. San Francisco, CA: Harper and Row.

Lenin, V. I. (1953) 1990a. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 4. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Lenin, V. I. (1953) 1990b. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 5. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Lenin, V. I. (1953) 1990c. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 18. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Losurdo, D. 1983. “Fichte: la resistenza antinapoleona e la filosofia classica tedesca” [Fichte: Napolyon Karşıtı Direniş ve Klasik Alman Felsefesi]. Studi storici, Sayı. 1/2: s. 189-216.

Losurdo, D. 1989. Hegel und das deutsche Erbe: Philosophie und nationale Frage zwischen Revolution und Reaktion [Hegel ve Alman Mirası: Felsefe ve Devrim-Gericilik Arasında Millet Meselesi]. Köln: Paul Rugenstein.

MacLean, N. 1994. Behind the Mask of Chivalry: The Making of the Second Ku Klux Klan. New York: Oxford University Press.

Mao, Z. 1978. Mao Tse-Tung Ausgewählte Werke [Mao Zedong Seçme Eserler], Cilt. 1. Pekin: Verlag für fremdsprachige Literatur.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990a. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 7. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990b. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 10. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Marx, K. ve F. Engels. (1957) 1990c. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu Eserler], Cilt. 23. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.

Riesebrodt, M. 1992. Fundamentalismus als patriarchalische Protestbewegung: Amerikanische Protestanten (1910-1928) und Iranische Schiiten (1961-79) im Vergleich [Patriarkal Protesto Hareketi Olarak Köktencilik: Amerikalı Protestanlar (1910–1928) ve İranlı Şiiler (1961–1979) Kıyaslaması]. Tübingen: Mohr.

Spataro, A. 2001. Fondamentalismo islamico: dalle origine a Bin Laden [“Islami Köktencilik: Köklerinden Bin Ladin’e]. Roma: Editori Riuniti.

Spinelli, B. 1995. “La frontiera dell’Ovest” [Batı’nın Sınırı]. La Stampa, 18 Ekim.

Toynbee, A. 1934. A Study of History, Cilt. 8. New York: Oxford University Press.

0 Yorum: