“Köktencilik”,
genelde birilerine saldırmak ve polemik yürütmek amacıyla kullanılan bir terim.
Piyasa köktenciliği sosyalist devlet köktenciliğinin, endüstriyel köktencilik çevreci
köktenciliğin karşısına çıkartılıyor. Terim, o kadar genele teşmil edilir ki, her
şeye aynı şekilde uyar. Köktenciliği anlamak için bu kullanım biçiminden, onu
her yere iliştirme alışkanlığından vazgeçmek gerekiyor.
Ayrıca,
bu terimi iki klişeden ayırmak şarttır.
1.
Köktenciliğin İslam ile ilişkilendirilmesi. Eğer köktencilik, en yaygın kabul
gören kullanıma göre, ilkelerini kutsal kabul edilen kitaplardan alan, daha
sonra Batı normlarını gayrimeşrulaştırmanın araçları haline gelen hareketlerle
ilişkilendiriliyorsa, o vakit farklı köktencilik türlerinden bahsetmeli, bu
listeye Hristiyan ve Yahudi köktenciliği de eklenmelidir. Aslında bu terim, ilk
kez Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Protestan Amerikalılarca üretilmiş, bu çevrenin
mensupları, kimi vakit kendilerini “köktenci” olarak tanımlayan bir harekete
atıfta bulunmuşlardır. Batı dünyasının merkezinde ortaya çıkan, insanların kendilerini
olumlu ve gurur verici bir ifadeyle tanımlamak için kullandıkları kategori,
Batı harici dünyadan Batı’ya göç edenleri “barbar” olarak damgalamaya yarar, oysa
aynı göçmenler, kendilerini “Müslüman” olarak bilinmeyi tercih etmektedirler.
2.
Köktenciliğin Batı modernitesine yönelik, gerçeği örtbas eden bir önyargıyla
ilişkilendirilmesi. Oysa en yüzeysel sosyolojik analiz bile, söz konusu
hareketlerin en büyük desteğini şehirlerde, bilhassa elit ailelere mensup, çoğu vakit
modern (dini olmayan) bilim dallarına odaklanan ziraat, elektrik mühendisliği,
tıp, mühendislik gibi bölümlerde okuyan öğrencilerden destek gördüğünü ortaya
koymaktadır. Bu öğrenciler, toplumsal özlemlerine ulaşmalarına mani olunan, birinci
sınıf eğitim almış aydınlardır. Bazılarının önemli uluslararası deneyimleri mevcuttur,
misal, İran devletinin verdiği bursla bir Amerikan üniversitesinden diploma
alınmıştır (bkz.: Kepel 1994; Spataro 2001). Köktenciliği modern/modern öncesi
şeklinde belirlenmiş o yanlış ikiliğe dayandıran yaklaşımın yersiz ve uygunsuz
olduğunun kanıtı, Ortadoğu’da köktenciliğin galip geldiği tek ülke olan İran’ın
ekonomik ve politik açıdan en modern ülke olması gerçeğidir. Tarihsel olarak
yirminci yüzyılın başında devrime tanıklık etmiş olan ülkede CIA’in desteğiyle
1953 yılında Musaddık’ın demokratikleşme girişimi sekteye uğratılmıştır.
Köktenciliğin
gölgesinin düşmediği tek bir kültür bile yoktur. Fakat bu olguyu açıklamak için
sadece köktenciliklerden bahsetmek yeterli olmayacaktır. Köktencilik,
belirli bir kültürün ifadesi değil, iki farklı kültürün çarpışmasına verilen
özel bir tepkidir. Kıskançlıkla korunan, kendine has bir kimliğin damgasını vurduğu
bir tepkidir bu. Köktencilik, bir kültürün diğerini reddetmesi ve her ikisini
de doğal olarak görme eğilimidir.
Bu
anlamda köktencilik, yeni bir olgu değildir. Toynbee, o çok kıymetli kültür
tarihi çalışmasında, Yahudi toplumunda iki zıt tutumu birbirinden ayırır: (entegrasyona ve asimilasyona hazır olma ile eşanlamlı olan) Herodculuk ile Mutaassıpçılık. Toynbee,
Mutaassıpların Roma yönetimine karşı isyanını, on dokuzuncu ortalarında İngiliz
yayılmacılığına karşı savaşan Müslüman kahramana atıfla, “Yahudi Mehdi” olarak
tanımlar. Buradan aynı Toynbee, yukarıdan Batılılaşmayı dayatma girişimiyle
Slavcıları direnişe sevkeden Büyük Petro’yu ele alır. Boxer İsyanı da ona göre
bir Mutaassıpçılık biçimidir, aynı şekilde, belli ölçüde Siyonizm de öyledir
(Toynbee 1934, s. 580-623).
Toynbee,
aslında Mutaassıpçılığı geçmişe bağlılıkla, Herodculuğu ise geleceğe bakmakla
bir tutmak suretiyle hataya düşer. Bunu yaparak, bir hareketin nesnel
sosyo-politik önemini, katılımcılarının ideolojik bilinciyle karıştırır. Çok farklı
kültürlerden gelen “Mutaassıplar”, gelenek ve kutsallıkla bağlantılı
olduklarını iddia etseler bile, birçok yeni unsur içeren ve geçmişle hiçbir
ilgisi olmayan süreçler başlatmışlardır. Bu, özellikle günümüzde görülen İslami
köktencilik için geçerli bir husustur.
İslami
köktencilik, Ortadoğu’da sadece gelenekçiliğe değil, aynı zamanda resmi dini
kurumlara da eleştirel bir tavır alır. Ayrıca Kur’an ve Hadis’i yaratıcı bir biçimde
tefsir eder (Choueiri 1990, s. 120-125). Bu tür bir argüman, yalnızca içeriği
bakımından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin dayandığı geleneksel
Sünni din adamları (ulema) ile yeni bir aydın tabakasını karşı karşıya
getirdiği için de devrimcidir.
Batı’da
Reform sonucu din adamlarının kutsal metinlerin tefsiri konusunda sahip
oldukları tekelin kırılması, modernizmin yükselişi için önemli bir momenttir.
Benzer bir kırılma, Ortadoğu’da köktenciliğin baskısıyla yaşanmıştır. Radikal
İslamcılık, ortaya çıkardığı ilk aydın tabakası ile aslında diğer yönlerden
durgun kalan bir topluma modern bir siyasi parti benzeri bir şey katmıştır.
Teorisyenlerine göre bu parti, kendine “öncülük” görevi atfetmiştir (Choueiri
1990, s. 126).
Toynbee,
kültürler arasındaki karşılaşma ve çatışmanın genel olarak Herodculuk/Mutaassıpçılık
diyalektiğiyle tanımlı olduğunu söylerken haklıdır. Köktenciliğin
fenomenolojisi, bu kültürel çatışmaların fenomenolojisinden başka bir şey
olamaz. İki kültür arasındaki fark ne kadar büyük, çatışma ne kadar belirginse,
köktenci tepkilerin ortaya çıkma olasılığı da o kadar yüksek olur. Batı ile
dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerde durum tam da böyledir. Fethedilmiş,
boyun eğdirilmiş ve susturulmuş kültürlerin uyanışı, saf güven ve acı verici
hayal kırıklığı deneyimlerine tepki olarak ortaya çıkan reddiyelerin görüldüğü
krizlere yol açar. Örneğin, 1900’lerde Çin’deki Boxer İsyanı, on yıllar önce
gerçekleşen, Çin ve Hristiyan fikirlerinin karışımıyla karakterize edilen,
iktidardaki hanedana ve Konfüçyüs geleneğine karşı çıkan Taiping İsyanı’nın
ardından yaşanmıştır.
Köktenciliğin
etki alanı, kültürlerin çarpışmasını genele teşmil eden “küreselleşme” ve
kapitalist metropollerde, hatta daha da önemlisi, sınır bölgelerinde
yüzyıllardır kök salmış kültürel kimliklerin, oluşan toplumsal bağların yok
olmasına yol açan neoliberal dünya ekonomisi eliyle genişleyip çeşitlendi. Marx
zaten, kapitalist üretimin “kozmopolit” kavrayışının ve bu üretime en uygun din
olarak Hristiyanlığın dayatılmasının doğal toplumsal bağları yok ettiğini, en
zayıfları kaderlerine terk ettiğini belirtmişti (Marx ve Engels [1957] 1990c, s.
93). Ortaya çıkan köktenci tepkiler, kültürel ve ulusal farklılıkları
homojenleştiren ve ortadan kaldıran saldırgan ve emperyalist bir “evrenselciliğe”
karşı protestonun somut ifadeleridir.
Marksizmden
ilham almış olan hareketlerin krizi, devlet destekli sosyal hizmetlerin asgari
düzeyde tutulması ve “karşılıklı yardımlaşma örgütleri” kurulması yoluyla en
yoksul kesimlere eğitim, dolayısıyla, “modernite”ye erişim imkânı sunmak suretiyle
yardım etme becerileri sayesinde büyüyen köktenci hareketlere alan açmıştır.
Avrupa’da da, tıpkı İngiltere’de görüldüğü üzere, Müslümanlar arasında
köktenciliğin yayılması, Teçırizmin ekonomik liberalizminin yarattığı boşluğu
doldurma yeteneği sayesinde mümkün olabilmiştir.
İslami
köktenciliğin ortaya çıkışı, Arap dünyasının sömürgeleştirilme sürecinin
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani Ekim Devrimi ile başlayan sömürgelik halinden
kurtuluş sürecinin tam da başladığı anda başlamış olmasıyla bağlantılıdır.
İsrail’in “Batı”nın önemli bir parçası olarak kurulması, Arapların aşağılanma
duygusunu daha da derinleştirmiş, ağırlaştırmıştır. Köktenci tepki; çarpık,
kasvetli, hatta barbarca görünse de, ilk bakışta göründüğünden çok daha az akıl
dışıdır. Sömürgeci güçlerin Arap ülkelerinde kontrol altına alıp dönüştüremedikleri
tek kurumlar, din ve orduydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu ve Ortadoğu
tarihi, Batılı güçlerin hegemonyasına karşı mücadele etme girişiminde ya (kısmen
Sovyetler Birliği’nden veya Marksizmden etkilenmiş) orduya ya da dine başvuran
bir direnişin öyküsüdür.
İslam’a
yönelmek, emperyalist güçlerin (her alanda) tesis ettikleri hâkimiyetlerine direnebilecek
bağımsız bir kimlik inşa etme girişimidir. İslami köktenciliğin en ünlü
teorisyenlerinden biri olan Seyyid Kutub, arkadaşlarından oluşan cenahı şu
şekilde tanımlamaktadır:
“Müslüman bir militan,
asil ve kadim bir kabileye mensuptur. O; geçmişte Nuh, İbrahim, İsmail, İshak,
Yakup, Yusuf, Musa, İsa, Muhammed gibi birçok asil liderin önderlik ettiği yüce
bir hareketin parçasıdır.” (Aktaran: Spataro 2001, s. 71)
Dost
ve düşman, bir kimlik olarak, uzak geçmişte aranıp bulunuyor. Kutub, bilhassa
düşmana “doğuştan” bir saldırganlık atfediyor (Guolo 1994, s. 101). Mealen, “Günümüzdeki
yozlaşmanın üstesinden ancak Batı’nın askeri, ideolojik ve siyasi
saldırganlığından önceki bir zamana, benliğe ve onun mistik olarak ortaya çıkan
kökenlerine dönüşle gelinebilir” diyor. Direniş, liberalizm ve komünizm dâhil, Batı’daki
siyasi hareketler ve kurumlar veya kültürün, modanın ve dilin en farklı
ifadeleri arasında ayrım yapmayan bir yasaklama, bir tür kültürel “tezkiye”
biçimi alıyor. Burada önemli ve belirleyici unsur, “modernite”ye değil, “Batı’ya”
karşı mücadeledir.
Köktenciliğin
önemli bir özelliği de kültürler arasındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri
silerek değişmez bir kimlik oluşturma eğilimidir. Belirli bir kültürel geleneği
kompakt, dışlayıcı ve diğerlerine karşı düşmanca olarak takdim etmek suretiyle
etnik bir nitelik kazanma tehdidini içerir. Köktencilik, doğuştan gelen bir
özellik olduğu iddiasına dayanan bir kültürel gelenektir.
Batı
egemenliğinin eleştirisi, Batı’nın bir bütün olarak eleştirisine dönüşür, neticede
liderlik rolü sona ermekte olan Batılı insanın eleştirisine yol açar (Choueiri
1990, s. 101). Ancak çatışmaya dair özcü yorum, ırkçılığa varmaz: İslami
köktencilik, kendisini “uluslararası devrimci partinin öncüsü” olarak gören,
amacı dünya ölçeğinde İslami fetihler gerçekleştirmek olan bir misyonerlikle
tanımlıdır.
Köktencilik,
Batı ülkeleri arasındaki çatışmalardan da neşet edebilir. Fransa ile İspanya ve
Almanya gibi ülkeler arasındaki ilişkiler, bunun en açık örneğidir. Fransa,
Fransız Devrimi’ni ve beraberindeki Hristiyanlıktaki gerilemeye tanıklık
ettiğinden, çok daha sekülerdi. Ayrıca ülkede ağırlıklı olarak kent kültürü hâkimdi.
Uzun süre boyunca Avrupa’da, bilhassa 1789 devriminden sonra, Fransa ile teorik
ve politik bir bağ kurma fikrinin oluştuğu Almanya’da tesis ettiği kültürel
hegemonyanın bir rakibi yoktu. Bu coşkunun aksine, Termidor sonrası dönem ve
Napolyon yayılmacılığının yarattığı kriz, “baş düşman”dan kaynaklanan her türlü
fikirden kurtulmayı amaçlayan kökten bir reddiyeye yol açtı. İnsan hakları ve hukuk
önünde eşitlik bildirgesi yabancı bir unsur olarak görülürken, “Alman
gelenekleri”, Fransızların liberal cinsel ahlakının karşısına yerleştirildi. Bu,
günümüzde gördüğümüz İslami köktenciliği akla getiriyor. Hatta Almanya’da din
bile kültürün millileştirilmesinin bir parçası haline geldi (“bizim Alman
Tanrımız”).
Napolyon’un
istilacı faaliyetleri, feodal üretim ilişkilerini ortadan kaldırıp
modernleşmeyi getirirken, ulusal ve dini kimliği de yerin dibine soktu. Prusya
ve İspanya’da, Napolyon ordusunu ve Aydınlanma ile devrim fikirlerini ortadan
kaldırmayı amaçlayan isyanlara yol açtı. Bu hedeflere ulaşmak için, kitlelere
ve halka ayaklanma çağrıları yapıldı. Böylelikle düşman, önemli toplumsal
kesimlerin desteğinden mahrum bırakıldı. Burada da köktencilerin arzu ettikleri
saf Alman veya saf İspanyol kurgusu, hayal ürününden ibaretti (Losurdo 1983, s.
189-216; 1989, 1. ve 14. Bölüm).
ABD
örneği, köktenciliğin tek bir ülke içinde cereyan eden kültürel çatışmalardan
da neşet edebileceğinin delilidir. ABD’de yaşanan İç Savaş’ın ardından devasa
bir kentleşme ve sanayileşme süreci yaşandı. Bu, İrlandalı Katoliklerin, Doğu
Avrupalı Yahudilerin ve diğerlerinin
kitlesel göçüyle, ayrıca eski kölelerin
beyazlardan korunma ihtiyacından
kaynaklanan Afrikalı-Amerikalı kiliselerinin sayısının artmasıyla bağlantılı
bir süreçti. Yeni göç dalgası, sadece yeni dinlerin bilincini taşımakla
kalmadı, aynı zamanda
Darvinci evrim, sosyalizm ve anarşizm gibi yeni fikirlerin yayılmasını da
kolaylaştırdı. Kentleşme süreci, beraberinde toplumsl kontrol imkânlarının azalması,
yeni cinsel ahlak biçimlerine yol açtı. Ekonomik olarak, Avrupa kaynaklı
kitlesel göç, iş rekabetini artırdı: Uzak Batı’ya göç etme seçeneği, artık
geçerli değildi. Ciddiyet arz eden kimlik krizinin yol açtığı toplumsal-politik
çatışmaların sayısı iyiden iyiye arttı.
Yirminci
yüzyılın başlarında Amerikan köktenciliği, bu güçlüklere çözüm bulmak istiyordu.
Amacı, göçmenleri ve yabancı fikirlere kapılıp “saf Amerikancılık”tan uzaklaşan
vatandaşları düşman olarak tanımlamaktı (MacLean 1994, s. 22). Ku Klux Klan
gibi yerlici hareketler, “eşsiz medeniyetimizin temeli” olarak takdim ettikleri
“ahir zaman dini”ne dönüşü savunuyorlardı (MacLean 1994, s. 92). Birçok
eyalette köktenci baskının bir sonucu olarak Darvinci evrim teorisi yasaklandı.
MacLean’in de ifade ettiği gibi, bu kesimin sıklıkla dillendirdiği argüman şuydu:
“ABD Anayasası, Kutsal Kitap ve Hristiyan dinine dayanmaktadır, birine yapılan
saldırı diğerine yapılmış sayılır” (MacLean 1994, w. 92). Georgia eyaletinin Athens
şehrinde Klan üyeleri, şehrin Hristiyan kimliğini vurgulamak amacıyla “Bayrak
ve İncil”in şehir lisesine yerleştirilmesi için para topladılar (MacLean 1994, s.
11; Riesebrodt 1992, s. 57). Etnik kültürlerin, yol açtığı etkilerle, bu
etnisitelerin kültürel ifadeleri olarak dans, caz ve uygunsuz kadın kıyafetleri
üzerinden “Anglosakson ahlakı”nı ahlaksızlığa ve edepsizliğe sürükledikleri söylendi
(MacLean 1994, s. 113; Riesebrodt 1992, s. 62). Burada da geleneğe yönelik
başvuru kontrol altına alınmaktaydı: kendini Amerikan yaşam tarzının kutsanması
olarak tanımlayan gelenek bağnaz bir aktivizme yol açıyordu.
Eğer
dogmatizm, eleştirdiği ideolojiye karşı kullandığı yorumlama için belirlediği
ölçütleri kendine tatbik etme konusundaki beceriksizlik olarak tanımlarsak, o
vakit Batı ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki çatışmalarda köktenciliği sadece
ikincisinde görmenin dogmatiklik olduğunu söylemeliyiz. Önde gelen Batılı aydınlar,
İslam’ın aksine Batı’nın Yahudi-Hristiyan “ruhunu” methettikleri vakit
(Spinelli 1995) iki din arasında patlak veren korkunç çatışmaları kabule
yanaşmazlar ya da “Batılı insan”ı özgürlüğün, insan haklarının ve eleştirel
sorgulamanın tek temsilcisi olarak nitelerken, diğer (örneğin İslami)
geleneklerin Batı kültürünün önemli yönlerine yaptıkları büyük katkıları
unuturlar. Burada, köktenciliğin tipik bir eğilimini görüyoruz: klişeleri temel
alan, düşmanlık üzerine kurulu varoluş biçimlerine sahip olurken, bunların
tarihini ve karşılıklı etkilerini dikkate almazlar. Bu noktada köktenciliği
ırkçılıktan ayırmak gerekmektedir: köktenciliğin değer verdiği şey ırk değil,
“ruh” ve “Batılı insan”dır; bu figür, önde gelen İslami köktencilerin
yazılarında da yer alır, ancak tam zıt bir yargıyla.
Bazı
köktenci hareketler alenen gericiyken, diğerleri muğlâklıkla tanımlıdır. Marx’ın
belirttiği gibi, Napolyon döneminde “Fransa’ya karşı yürütülen tüm kurtuluş
savaşları [...] alenen gericilikle el ele giden bir yenilenmenin damgasını taşımaktadır”
(Marx ve Engels [1957] 1990b, s. 444). Bu ulusal egemenlik gayesiyle gerçekleştirilen
savaşlar, Aydınlanma ve Devrim ülkesine karşı yürütüldüklerinden, ilgili
ülkeler, Fransa’daki Aydınlanma ve Devrim’in kültürünün yayılmacı politikanın
ve ulusal baskının aracı olarak gördüler. Engels daha da ileri giderek, Alman
halkının Napolyon karşıtı savaşlarını burjuva-demokratik devrimin başlangıcı
olarak yorumlar (Marx ve Engels [1957] 1990a, s. 539).
İslami
köktencilik türü hareketler de aynı yolu izlediler. Batı’da yabancı
düşmanlığının yüzeysel ifadeleri olarak küçümsenen Sepoy ayaklanmaları, Mehdi
ayaklanması ve Boxer İsyanı, gerçekleştikleri ülkelerde ulusal devrimin ilk,
geçici ve temel ifadeleri olarak görülmelidir. Tam da bu sebeple, Mao Zedong (1978,
s. 199) Boxer İsyanı’nı emperyalizme karşı gerçekleştirilmiş “haklı bir savaş”
olarak tanımlar. Hatta Lenin bile ([1953] 1990a, s. 382) bu isyanı “Çin’in Batı
kültürü ve medeniyetine duyduğu nefretin bir ifadesi” olarak görmeyi reddeder
ve “Çin halkı, hiçbir çatışma yaşamadıkları Avrupa halkından nefret etmez;
Avrupa kapitalistlerine ve onlara hizmet eden Avrupa hükümetlerine karşıdırlar”
der. Aynı Lenin, Slavcıların Batı karşıtı köktenciliğini küçümser. “Materyalist
Batı çürümüştür, ışığın yegâne kaynağı, mistik ve dindar Doğu’dur” diyenleri
alaya alır (Lenin [1953] 1990c, s. 154). Avrupa’nın kültürel geleneklerini
genel olarak mahkûm etmek yerine, sömürgeci halkların zalimlerine karşı gerçekleştirdikleri
isyanlara sebep olan fikirlerin sahibi olarak “Avrupa kültürü” adına
sömürgeciliği ve emperyalizmi eleştirir (Lenin [1953] 1990b, s. 75). Bu yorum,
karşılıklı etkileşime izin vermeyen, klişelere dayalı karşıtlığa alan bırakmaz.
İslami
köktenciliğe verilecek cevap, “medeniyetler çatışması”nı ilan etmek olamaz.
Huntington’ın (1996) şeması, Taliban’ın yükselmesine destek olan, Türkiye yanında,
Sovyetler’in dağılması sonrası ortaya çıkan birçok Müslüman devletle bağ kuran ABD’nin
jeopolitik düzlemde gerçekleştirdiği acımasız eylemleriyle çelişen bir kurgudur.
ABD, İran’ın meydan okumasına, sadece İran'ı kontrol altında tutmakla kalmayıp
aynı zamanda Çin ve Rusya'nın istikrarını da tehlikeye atan gerici bir İslamcı
birliğine sunduğu destekle karşılık vermektedir.
“Yahudi-Hristiyan
ruhu” denilen şeyi savunmak için başlatılacak bir haçlı seferi, köktenciliği körükleyip
meşrulaştırmaktan gayrı bir işe yaramayacaktır. Bunun yerine, Batı’yı eleştiren
ama başarılarını da kabul eden bir konumun benimsenmesi gerekmektedir. Bu konumu
benimsememek, Batı’nın hegemonyacı ve emperyalist politikalarına karşı direniş
hareketlerinin neden genelde dini bir savaş veya medeniyetler arası savaş
biçimi aldığını izah etmektedir. Batı’yı eleştirme ve başarılarını benimseme
arasındaki denge bozulursa, geriye sadece Batı’nın Avrupa dışı kültürlere karşı
yürüttüğü kutsal bir savaş kalacaktır.
Domenico Losurdo
1999
Kaynak
Kaynakça:
Choueiri, Y. M. 1990. Islamic Fundamentalism. Boston: Twayne.
Guolo,
R. 1994. Il partito di Dio: L’ Islam radicale contro l’ Occidente [Allah’ın
Partisi: Batı’ya Karşı Radikal İslam]. Milano: Guerini e associati.
Huntington,
S. P. 1996. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order.
New York: Simon and Shuster.
Kepel,
G. 1994. The Revenge of God: The Resurgence of Islam, Christianity and
Judaism in the Modern World. University Park, PA: Penn State University
Press.
Lawrence,
B. B. 1989. The Defenders of God: The Fundamentalist Revolt against the
Modern Age. San Francisco, CA: Harper and Row.
Lenin,
V. I. (1953) 1990a. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 4. Berlin:
Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Lenin,
V. I. (1953) 1990b. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 5. Berlin:
Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Lenin,
V. I. (1953) 1990c. Lenin Werke [Lenin Toplu Eserler], Cilt. 18. Berlin:
Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Losurdo,
D. 1983. “Fichte: la resistenza antinapoleona e la filosofia classica tedesca”
[Fichte: Napolyon Karşıtı Direniş ve Klasik Alman Felsefesi]. Studi storici,
Sayı. 1/2: s. 189-216.
Losurdo,
D. 1989. Hegel und das deutsche Erbe: Philosophie und nationale Frage
zwischen Revolution und Reaktion [Hegel ve Alman Mirası: Felsefe ve
Devrim-Gericilik Arasında Millet Meselesi]. Köln: Paul Rugenstein.
MacLean,
N. 1994. Behind the Mask of Chivalry: The Making of the Second Ku Klux Klan.
New York: Oxford University Press.
Mao,
Z. 1978. Mao Tse-Tung Ausgewählte Werke [Mao Zedong Seçme Eserler], Cilt.
1. Pekin: Verlag für fremdsprachige Literatur.
Marx,
K. ve F. Engels. (1957) 1990a. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu
Eserler], Cilt. 7. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Marx,
K. ve F. Engels. (1957) 1990b. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu
Eserler], Cilt. 10. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Marx,
K. ve F. Engels. (1957) 1990c. Marx-Engels Werke [Marx-Engels Toplu
Eserler], Cilt. 23. Berlin: Institut für Geschichte der Arbeiterbewegung.
Riesebrodt,
M. 1992. Fundamentalismus als patriarchalische Protestbewegung:
Amerikanische Protestanten (1910-1928) und Iranische Schiiten (1961-79) im
Vergleich [Patriarkal Protesto Hareketi Olarak Köktencilik: Amerikalı
Protestanlar (1910–1928) ve İranlı Şiiler (1961–1979) Kıyaslaması]. Tübingen:
Mohr.
Spataro,
A. 2001. Fondamentalismo islamico: dalle origine a Bin Laden [“Islami
Köktencilik: Köklerinden Bin Ladin’e]. Roma: Editori Riuniti.
Spinelli,
B. 1995. “La frontiera dell’Ovest” [Batı’nın Sınırı]. La Stampa, 18 Ekim.
Toynbee,
A. 1934. A Study of History, Cilt. 8. New York: Oxford University Press.


0 Yorum:
Yorum Gönder