“Bu metinler, beni bugünün
politik gerçekliğinden alıp farklı bir mantığa, duygulara, tutarlılığa ve umuda
sahip başka bir politik alana fırlatıp attı.”
“Bu metinler, okuruna yeni
bir politik ufuk kazandırıyor. Filistin’de bugün geliştirilmiş olan resmi
politik söylemin ve pratiğin kısıtlarından radikal bir müdahaleyle kopmuş bir
ufuk bu.”
Bu
sözler, 2016-2017 eğitim yılında Birzeit Üniversitesi’ndeki antropoloji
bölümünde devrimci hareketlerle ilgili dersimde iki Filistinli öğrencinin
makalelerinden alındı. Latin Amerika’daki devrimci hareketlerin ele alındığı
ders için yazılmış bu iki makale, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da faaliyet
yürütmüş devrimcilerin tanıklıklarından, aynı zamanda bu devrimcilerin kaleme
aldıkları devrimci metinlerden istifade ediyordu. Yazının girişinde aktardığım
alıntılarda da görüldüğü üzere, bu üç kıtada kaleme alınmış devrimci metinleri
okumak ve tartışmak, öğrenciler kadar benim için de özel bir deneyimdi.
Devrimci
teoriye ve tanıklığa dair metinler, bize radikal kavramlar ve olasılıklarla
özgürleştirici siyaset biçimlerini tartışmak için bir alan açtılar. Latin
Amerika’nın ürettiği metinlerden biri de Che Guevara'nın Küba Devrimi’ne dair
tanıklığıydı. Öğrencilerin çoğu, Che Guevara’yı tişörtlerde, anahtarlıklarda ve
duvarlarda yaygın olarak bulunan resimleri aracılığıyla tanıyordu, ancak çoğu
öğrenci, onun devrimci pratiğinin ayrıntılarına aşina değildi. Öğrencilerin
ekseriyetinin Che’nin portresinin mitolojisine aşina olması, ancak devrimci özüne
dair hiçbir şey bilmemesi, onun ve diğer devrimcilerin anılarının nasıl
düzleştirildiğini, boş göstergelere dönüştürüldüğünü gayet iyi ortaya koyuyor.
Che’nin
Küba devrimi sürecinin ayrıntılarına dair tanıklığı da dâhil olmak üzere, engelleri,
yoldaşlıkları, fedakârlıkları ve kolektif zaferi içeren Latin Amerika
devrimine dair tanıklıklarını okumak, birçok öğrencinin ufkunu açmıştır. Bu
devrimci metinlere vakıf olmak, bir bakıma, okurların siyasi hayal gücünü
günümüzün bireyselci liberal mantığının sınırlarından kurtararak, farklı
mantıklar, duygular ve kolektif umutlarla karakterize edilen yeni bir siyasi ufka
yöneltmiştir.
Eğitim
kursuna katılanlar, Filistin mücadelesinin devrimci sömürge karşıtı bir
kurtuluş mücadelesinden, yasal ve idari liberal mantığın yanında, neoliberal
ekonomik ve siyasi rasyonellikle sınırlı bir devlet kurma projesi olarak Oslo
sonrası dönemde doğmuşlardır. Bu proje kapsamında, Oslo Anlaşmaları’ndan sonra
1994’te kurulan Filistin Yönetimi, siyasi meşruiyeti tekeline alarak, Filistin
Kurtuluş Örgütü’nü boş bir yapıya dönüştürmüş, Filistin siyasetini, yerelde,
bölgede ve dünyada sömürgeci güç yapılarına meydan okuyan devrimci bir kitle
siyasetinden, aynı sömürgeci jeopolitik güç yapılarının sınırları içinde bir
Filistin ulus devletinin uluslararası düzeyde tanınmasını hedefleyen bir
siyasete evrilmiştir.
Oslo
sonrası Filistin Yönetimi’nin Batı Şeria’daki siyasi pratiği, Siyonist
yerleşimlerin şiddetle tanımlı pratiğiyle başa çıkamadı. (Burada Filistin Yönetimi
idaresi altındaki Batı Şeria’dan bahsedilmektedir. Hamas’ın yönettiği Gazze bu
değerlendirmenin dışındadır.) Bu siyaset biçimi, uzlaşmacı tutumunu dünyanın
süper güçlerinin destekledikleri Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesine
ortak olmak olarak algılayan Filistinli gençler de dâhil olmak üzere, birçok
Filistinliyi kendisinden koparttı. Bu bağlamda, hegemonik liberal siyasi
çerçevelere ve uygulamalara radikal bir alternatif teşkil eden devrimci metinler,
bazı öğrencilere, mevcut fiili gerçekliğe dair algılarını dayatılan fikir ve
yöntem haricinde ifade etmek konusunda gerekli referans çerçevelerini,
kavramları ve terminolojiyi temin etti. Diğer öğrenciler için ise bu metinleri
okuyarak, Filistin mücadelesini, Filistin’de ve Latin Amerika’da özgürlük ve
adalet için yürütülen sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı mücadelelerle birleşik
bir olgu olarak görmelerini sağladı.
Kursta,
Latin Amerika kaynaklı devrimci metinlerin altmışların sonlarından seksenlere
dek Filistinliler arasında, sadece akademik ortamlarda değil, aynı zamanda
Filistin Kurtuluş Örgütü aktivistleri, bilhassa sol örgütlerle bağlantılı
olanlar arasında ve hapishanelerde yaygın olarak dolaştığını bilen öğrenci
sayısı çok azdı. Ayrıca, öğrencilerin büyük çoğunluğu, metinlerin dolaşımının
çok ötesine geçen ve Latin Amerika ile Filistin hareketleri arasında
devrimcilerin geçişini içeren Filistin-Latin Amerika bağlantılarının farkında
değildi.
Bu
verdiğim ders, Filistin’de Latin Amerika kaynaklı devrimci metinlerin
dolaşımının tarihine, Filistin siyasetindeki yerine ve önemine ve devrimci bir
Filistin’e dair siyasi hayal gücü ve pratiğini harekete geçirme potansiyeline
dair araştırmamı tetikledi. Bu araştırma, günümüz Filistin’indeki siyasi hayal
gücünü aydınlatmayı ve devrimci Filistin kurtuluş mücadelesi için yeni bir ufuk
açmayı amaçlamaktadır.
Kurtuluş
Savaşında Yoldaşlar: Devrimcilerin Geçişi
“Filistin davası,
sadece Filistinlilerin davası değil, her yerdeki her devrimcinin, çağımızdaki
sömürülen ve ezilen kitlelerin davasıdır.”
[Gassân Kenefâni]
“Filistin kurtuluş
hareketi, saldırganlık ve emperyalizm güçlerine karşı ilerici bir ulusal
harekettir. Emperyalizmin çıkarları ile İsrail’in varlığının devamı arasındaki
bağlantı, İsrail’e karşı savaşımızı temelde emperyalizme karşı bir savaş haline
getirecektir.”
[Leyla
Halid]
Yukarıda
yer verilen, yetmişlerin başlarına dillendirilmiş sözler, Gassân Kenefâni ile
Leyla Halid’e ait olup, Filistin kurtuluş hareketi, Latin Amerika devrimci
hareketleri ve diğer Üçüncü Dünya anti-emperyalist mücadeleleri arasındaki
bağlantının ideolojik çerçevesini oluşturmaktadır. 1972’de İsrail’in ulusal
istihbarat teşkilatı tarafından suikaste uğrayan Filistinli devrimci, romancı
ve FHKC lideri Kenefâni, Filistin mücadelesinin uluslararası önemini
vurgulamakta, Filistin davasını sömürü ve baskıya karşı her türden mücadelenin
merkezine yerleştirmektedir. Arap Milliyetçi Hareketi’ne, sonrasında FHKC’ye
katılan ve bir uçağı kaçıran ilk kadın olan Filistinli devrimci Halid ise,
anti-Siyonist ve anti-emperyalist mücadelelerin iç içe geçmişliğine vurgu
yapmaktadır.
Her
birinin bağlamında önemli farklılıklar olmasına rağmen, anti-emperyalizm, yetmişlerde
Filistin ve Latin Amerika devrimci mücadeleleri arasında bir bağlantı
noktasıydı. Antuan Davud ve Patrick Argüello gibi, hem Filistin hem de Latin
Amerika devrimci hareketleri içinde eş zamanlı olarak mücadele eden devrimciler,
bu bağlantıları somutlaştırdılar.
Antuan
Davud, 1909’da Kolombiya’nın Bogotá şehrinde, Beytüllahim'den Arap bir ailenin
çocuğu olarak doğdu. Bugün ismi FHKC’nin internet sitesinde “ölümsüzler listesi”nde
kayıtlıdır. Davud, 1936’dan 1948’e kadar Filistin’de yaşadı. İngiliz sömürge
polis gücündeki ve daha sonra Amerikan konsolosluğundaki çalışmaları
aracılığıyla elde ettiği bilgileri Filistinli isyancılara sağlayarak direnişe
katıldı. Davud’un direniş faaliyetleri, 1948’de Kudüs’te Yahudi Ajansı
binasının bombalanmasıyla doruğa ulaştı; bu bina, Yahudi yerleşimcileri
getirerek ve Filistin yerli topraklarını kontrol ederek Filistin’in
sömürgeleştirilmesinde büyük rol oynayan küresel Siyonist hareketin yürütme
organıydı.
1948
Savaşı sırasında 500 Filistin köyünün yıkılması ve en az 700.000 Filistinlinin
Siyonist güçler tarafından mülksüzleştirilip sürülmesiyle sonuçlanan Nekbe’den (“Felâket”)
sonra Davud Kahire’ye taşındı. 1950’de Bogotá’ya döndü. Oradan Guatemala’ya
gitti. Burada Fidel Castro ve Che Guevara ile birlikte Küba’ya gidecek ilk
devrimci grubun hazırlanması sürecine iştirak etti, kısa süre sonra onlarla
birlikte Küba’ya gitti. Bolivya’da Che’nin yanında olan Davud, burada gerilla
savaşı eğitimi aldı. Filistin devriminin başlamasının ardından, altmışların
ortalarında Arap topraklarına döndüğünde Davud, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne
katıldı. 1969’da Kuveyt'te öldü. Antuan Davud’un hayat hikâyesi ve mücadeleleri,
Latin Amerika-Filistin mücadelelerinin iç içe geçmişliğinin somut halleridir.
Diğer
devrimciler de bu iç içe geçmiş ilişkileri yansımasıydı. Misal, El Salvador’daki
komünist partinin üst düzey bir üyesi olan Şefik Jorge Handal. Davud gibi,
Handal’ın babası da 1921’de Beytüllahim’den El Salvador’a göç etmişti. Handal,
seksenlerin başlarında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün parçası olan fraksiyonları
desteklemek için Beyrut’a gitti.
Patrick
Argüello, Nikaragualı bir baba ve Kuzey Amerikalı bir annenin çocuğu olarak Kaliforniya
eyaletinin San Fransisko şehrinde dünyaya geldi. Sonradan Sandinist harekete
iştirak eden Argüello’nun hikâyesi, Latin Amerika ve Filistin ortak
mücadelesinin derinliğinin delilidir.
Argüello,
uluslararası toplumun dikkatini Filistin davasına çekmek için Eylül 1970’te Leyla
Halid ile birlikte İsrail havayolu şirketi El-Al’a ait bir uçağın kaçırılması
eylemine katıldı. “Savaş esiri” olarak tuttukları rehineleri, Arap ve
Filistinli tutukluların serbest bırakılması için baskı yapmak amacıyla
kullanmayı amaçlıyorlardı.
1971
tarihli anı kitabı Halkım Yaşayacak’ta, uçak kaçırma olayında Argüello’yla
birlikte olan olan Leyla Halid, ona şöyle sesleniyor:
“Onur ve halk olma
mücadelemize katılarak, bize uluslararası dayanışma ve kardeşlik dersi verdiniz,
Latin Amerika halkı ile Filistin halkı arasındaki sevgi bağını pekiştirdiniz.
Başkaları için kanınızı dökerek tarih yazdınız. Her şeyi kapsayan ruhunuzla
kıtaları birleştirdiniz. İlham verici bağlılığınızla Olimpos tanrıları
mertebesine yükseldiniz. Siz, aynı anda bir Lafayette, bir Byron, bir Norman
Bethune, bir Che Guevara’sınız. Filistin’in özgürlüğü için şehit olan Patrick
Argüello... Siz ölmediniz. Yaşıyorsunuz. Sonsuza dek yaşayacaksınız! Siz,
Filistin’in koruyucu azizisiniz.”
Argüello’nun
ve diğerlerinin Filistin mücadelesine katılımı, bazıları için Filistin’in
dünyanın dört bir yanındaki ezilenlerin mücadelesini temsil eder. Bu mücadeleyi
daha iyi anlamak için, Siyonist yerleşimci sömürgeci projenin tarihine
bakmalıyız.
Sömürgecilik
ve Emperyalizm Karşıtı Kurtuluş Mücadelesi Olarak Filistin Devrimi
1897’de
Birinci Siyonist Kongresi, Filistin’de Yahudi halkı için bir yurt yaratmayı
amaçlayan Basel Programı’nı kabul etti. 1923-1948 arası dönemde Filistin’i
manda yönetimi altında idare eden İngiliz sömürge yönetimi, Kasım 1917’de
Filistin’de “Yahudi halkı için ulusal bir yurt” kurulması çabalarının önünü Balfour
Deklarasyonu’na sunduğu destekle açtı. Böylelikle Yahudilerin yerleşimlerinin
sayısı arttı, Filistin’de yaşayan yerli Araplar yerinden yurdundan edildi.
İngilizler, Arap halkının çıkarlarını ve özlemlerini göz ardı ederek, ekonomik
çıkarlarını korumak ve bölge üzerindeki kontrolünü genişletmek için Arap
dünyasının kalbinde bir sömürge kurabilmek amacıyla Siyonist projeyi
destekledi.
Avrupa’nın
sömürgeci girişiminin bir parçası olarak kendini kuran Siyonist hareket,
İngiliz sömürgedeki yetkili isimlerin de yardımıyla Filistin topraklarını gasp
etti, Filistin köylerini ve kasabalarını boşalttı, 700.000’den fazla yerli
Filistinliyi mülteci durumuna düşürdü.
İsrail,
1948’de Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesinin fiziksel bir tezahürü
olarak resmen kuruldu. Sömürgeleştirilen yerli halkın ham maddelerini ve iş
gücünü sömürmeyi amaçlayan sömürge projelerinden farklı olarak, Siyonist
yerleşimci sömürgecilik projesi, toprakları elinden almayı ve halkını kovup
yerlerine yeni bir grup yerleştirmeyi amaçlıyordu.
Bu
yerleşim ve sömürgeleştirme projesi, 1967’de Arap-İsrail Savaşı’nın ardından
Filistin’in kalan kısımlarının işgaliyle birlikte, Suriye ve Mısır
topraklarının işgaliyle de genişlemeye devam etti. Aynı mantık, Siyonist
liderliği Filistin topraklarını elinden almaya, Filistin varlığını ortadan
kaldırmaya ve 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında imzalanan
Oslo barış sürecinin ardından Filistin topraklarında Yahudi yerleşimleri
kurmaya yönlendirdi.
Filistinliler,
yerleşimci sömürgecilik projesine başlangıcından beri direndiler. Örneğin,
1936-1939 arasında cereyan eden Filistinli köylülerin devrimci mücadelesi, hem
İngiliz sömürge yönetimine hem de Siyonist yerleşim projesine karşıydı.
1948’deki
Nekbe’den sonra Filistin direnişi sürdü. Altmışların ortalarında, farklı
ideolojilere sahip çeşitli Filistin örgütlerinden oluşan Filistin Kurtuluş
Örgütü’nün kurulmasıyla doruk noktasına ulaştı. Ancak hepsi, Filistin’i
özgürleştirmek ve mültecileri topraklarına geri döndürmek için silahlı
mücadeleyi yol olarak benimsemişti.
Altmışların
ortalarından seksenlerin ortalarına kadar, Filistin direnişini devrimci bir
siyasi kültür, düşünce ve uygulama karakterize etti. Asya, Afrika ve Latin
Amerika’daki diğer sömürge karşıtı ve emperyalizm karşıtı kurtuluş
mücadeleleriyle güçlü bağlantıları vardı. Bu dönem, Filistinlilerin, Arapların
ve uluslararası müttefiklerin FKÖ’nün farklı fraksiyonları tarafından
başlatılan halk hareketlerine ve silahlı mücadelelere katılımına tanık oldu.
Filistin
devriminin solcu aktivistleri, Filistin halkının düşmanlarının ve dostlarının
kimlerden oluştuğuna dair net bir vizyona sahipti. Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi, 1971’de bir dergide yazdığı yazıda, “düşman kampı sadece İsrail değil:
İsrail, Siyonist hareket, küresel emperyalizm ve Arap gericiliğidir. [...]
Dünya Siyonist hareketinin dünya emperyalizmiyle iç içe geçmiş ilişkileri ve
çıkarları mevcuttur, emperyalizm Siyonist teşekkülden fayda görmektedir”
diyordu.
Küba
Devrimi, Sandinistler ve Tupamarocular: Devrimci Mücadeleleri Birleştirmek
Altmışlı
yıllarda, dünya çapındaki solcu devrimci hareketler, emperyalist Amerikan ve
Batı projelerine karşıtlıkları aracılığıyla ideolojik yakınlıklar kurdular. Bu
yakınlıklar, Latin Amerika ve Filistin arasında da görüldü. Özellikle Küba
Devrimi, Filistin Devrimi için bir ilham kaynağı oldu. Eski bir FHKC liderinin
Kasım 2017’de bana söylediği gibi:
“Solcu Filistin örgütleri,
Küba’daki devrimin zaferinin damga vurduğu tarihsel dönemin ürünüdür. Yeni
ortaya çıkan bir devrim olarak Filistin devrimi, ideolojik, maddi ve özgür
fikirler ihtiyaç duyuyordu. Kendi özgün deneyimini inşa edebilmesi için
devrimci hareketlerin deneyimlerine ihtiyaç vardı. Görebildiğimiz kadarıyla bu
ihtiyaçları Küba’daki devrimci rejim karşıladı.”
Küba
devrimci rejiminin diğer devrimci mücadelelere desteği akademik literatürde layıkıyla
ortaya konulmuştur. Alberto Álvarez ve Eduardo Tristán’ın yayın yönetmenliğini
üstlendiği 2017 tarihli Revolutionary Violence and the New Left:
Transnational Perspectives [“Devrimci Şiddet ve Yeni Sol: Ulusötesi
Perspektifler”] kitabı, Latin Amerika, Avrupa ve ABD’deki devrimci örgütler
arasında ideolojilerin yayılma ve fikirlerin harekete geçirilme yollarına
odaklanarak, sol devrimci şiddetin ulusötesi doğasına açıklık getirmektedir. Bu
süreçlerin anahtarı olarak Küba devrimini, onun altmışlarda ve yetmişlerde
ortaya çıkan diğer devrimci örgütlere maddi desteğini ortaya koymaktadır.
Tarihçi
Robert Buzzanco, 2017’de yazdığı bir yazıda, 1966’da Küba’nın desteğiyle Havana’da
düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nı, küresel imparatorluklara karşı mücadelede
önemli bir moment olarak takdim ediyor. Bu konferans, Üçüncü Dünya’daki
anti-emperyalist hareketleri ve mücadeleleri, sosyalist ve milliyetçi olanları
bir araya getirdi. Konferansta Filistin davası, tüm Latin Amerika solunun
siyasi gündeminin önemli bir parçası haline geldi. Küba, 1964’teki kuruluşunda
Filistin Kurtuluş Hareketi’ni tanıyan ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve
Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi gibi sol örgütlere lojistik ve profesyonel
yardımda bulunan ilk ülke oldu. 1974’te Fidel Castro, Filistin Kurtuluş Örgütü
Başkanı Yasir Arafat’ı uluslararası alanda yankı uyandıran bir Küba ziyaretinde
ağırladı, ardından Küba’da Filistin büyükelçiliğini açtı.
Filistinliler,
kısmen çok hızlı bir şekilde başarıya ulaştığı için Küba devrimine hayranlık
duymuşlardı: Eski FHKC liderine göre Küba devrimi, “Fidel Castro ve
yoldaşlarının karizmasıyla desteklenerek iki yılda başarıya ulaştı. Ormanlarda
ve kırda başlayan ve şehre yayılan bir gerilla savaşıydı, köylülere dayanan bir
devrimdi. Devrimci pratik sırasında Marksistlere dönüşen devrimci demokratlar
tarafından yönetildi.”
Bu
FHKC liderinin dediğine göre, Küba ile ilişkiler, altmışların sonlarında
gelişti. Bu ilişki, hem askeri hem de akademik eğitimden oluşuyordu.
“FHKC kadroları gerilla
savaşı konusunda eğitilmişti, onlarcası altı ila dokuz aydan bir yıla kadar
değişen ideolojik ve askeri kurslara katılmıştı. Gençlere fayda sağlayan
akademik burslar vardı ve bazen de mali yardım alıyorlardı. [...] FHKC lideri Corç
Habaş, seksenli yıllarda Küba’yı birkaç kez ziyaret etmişti. Habaş ve Castro
arasında ortak noktalar vardı. Her ikisi de küçük burjuva sınıfından gelip
devrimci olmuşlardı.”
FHKC,
ayrıca Küba devrimiyle ilgili birçok metni Arapçaya çevirdi. Bu metinler, örgüt
kadroları arasında yaygın olarak okunup incelendi.
Küba
devriminin ötesinde, FKÖ’nün Nikaragua’daki Sandinist hareketiyle de bağları
vardı. Araştırmacı Bruce Hoffman bizzat hazırladığı, 1988 tarihli, “Orta
Amerika’da FKÖ ve İsrail: Jeopolitik Boyut” başlıklı RAND Raporu’nda, FKÖ-Sandinist
bağlarını özellikle FHKC’nin Sandinistlerle kurduğu ilişkileri inceliyordu.
Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın sonuçlarından biri de altmışların
sonlarında FKÖ ve Sandinista gerillaları arasında imzalanan, Lübnan’daki FKÖ
üslerinde Sandinistlerin eğitilmelerinin yolunu açan anlaşmaydı.
Sandinistlerin
1979’da elde ettikleri zaferin ardından FKÖ ile Sandinistler arasındaki
ilişkiler derinleşti. Filistinli devrimciler Nikaragua’da eğitilmeye başlandı.
Hoffman, FKÖ-Sandinist ilişkilerinin jeopolitik boyutunu, İsrail’in Nikaragua’daki
Somoza rejimi ve Honduras, Guatemala, El Salvador ve Kosta Rika gibi diğer
Latin Amerika devletleriyle olan ilişkileri bağlamında analiz ediyor. FKÖ’nün
Sandinistlere verdiği destek ve yardımı, İsrail’in Nikaragua’nın komşularına
verdiği destek ve silah satışlarına karşı bir denge unsuru olarak
değerlendiriyor.
Filistinli
sol örgütler ile Uruguay’daki Tupamarocu Ulusal Kurtuluş Hareketi (MLN-T) gibi
Latin Amerikalı devrimci örgütler arasındaki ilişkiler konusunda elimizde daha
az sayıda bilgi ve belge mevcut. Görüşme yaptığım eski FHKC liderine göre,
Filistinli sol örgütler bu deneyimleri yakından incelediler.
“FHKC, bilhassa Montevideo’da
etkili olan kentli hareket Tupamarocular gibi devrimci hareketlerin
deneyimlerini basıp dağıttı, üyelerine bu konuda eğitim verdi. FHKC kadroları, bilhassa
gizlilik ve yeraltı faaliyetlerine ilişkin taktikleri açısından Tupamarocuların
deneyimlerinden faydalandılar.”
Filistinlilerin
Latin Amerika’daki devrimci hareketlere duyduğu hayranlık, Küresel Güney’in
savaşma ve kazanma yeteneğine sahip olduğu, gerilla savaşının tüm kısıtlara ve
baskılara rağmen başarılı olabileceği varsayımına dayanıyordu. Eski FHKC liderinin
dediğine göre, “Latin Amerikalı devrimci hareketlerin deneyimleri iki düzeyde
derinlemesine incelenmişti: ideolojik düzey ve deneyimin bağlamındaki ayrıntılı
özgünlük düzeyi.” Eski lider sözlerine şu şekilde devam etti: “Gevaracı yola hayran
kalmıştık, bu yol, fikriyatımızı etkiledi. Bir ilham kaynağı oldu. Ancak
Filistin bağlamında uygulanabilirliğinin sınırlılıklarının da farkındaydık.
Filistin topoğrafyası sınırlıdır, çünkü bizim dağlarımız yok.”
Bu
tespit, Filistinli sol örgütlere mensup aktivistlerin Latin Amerikalı devrimci
hareketlerden ideolojik ilham aldığını, ancak Filistin durumunun özgünlüklerini
analiz ettiklerini ve hangi devrimci uygulamaların Filistin bağlamına uygun
olduğunu, hangilerinin daha az uygulanabilir olduğunu değerlendirdiklerini ortaya
koyuyor.
Latin
Amerika Kaynaklı Metinler
Sömürgeci Hapishanelerin Duvarlarından İçeri Sızıyor
Peru
ve El Salvador dağlarından Filistin’e kadar, Latin Amerika kaynaklı devrimci
metinlerin geniş çapta dolaştığı bir diğer ortam da hapishanelerdi. 1967’de
Filistin’in kalan kısımlarının İsrail tarafından işgal edilmesinin ardından,
kitlesel hapis cezaları, benim yorumladığım kadarıyla Filistin mücadelesini
caydırmak için bir isyan karşıtı araç haline geldi. Filistinli siyasi tutsaklar,
sömürgeci hapishane yetkililerine karşı mücadeleleri boyunca örgütlenerek,
Filistinli tutsaklar hareketini oluşturdular. Bu tutsaklar, hapishane
yetkilileriyle karşı karşıya gelerek, İsrail hapishanelerini devrimci kalelere,
direniş alanlarına ve halk üniversitelerine dönüştürdüler. Hapishanelerin
duvarları ve sert maddi koşulları içinde, Filistinli tutsaklar, hapishane
duvarlarının içinde ve dışında bir eğitim sistemi, örgütsel yapılar ve iletişim
ağları geliştirdiler.
Latin
Amerika kaynaklı devrimci metinler, Filistinli tutsakların bilinçlendirilmesine
katkıda bulundu. Röportaj yaptığım eski bir Filistinli tutsağın ifadesiyle:
“Filistinli tutsaklar,
kendi deneyimleri için dersler çıkarmak amacıyla devrimci deneyimleri okumaya,
anlamaya ve analiz etmeye giriştiler. [...] Baskı ve yok etme karşısında,
Filistinli tutsaklar örgütsel yapılarını inşa etmeye ve ideolojik cephelerini
güçlendirmeye giriştiler. Tupamarocuların deneyimi gibi Latin Amerika’daki
devrimci hareketler de dâhil olmak üzere, küresel devrimci hareketlerden ilham
aldılar. Bu deneyimleri okuduk, yerlerin ve mekânların isimlerini ezberledik.
Çoğu zaman bu, Filistin’in geçmiş ve şimdiki deneyimlerini incelemenin pahasına
oldu.”
Başka
bir eski tutsak, tutsakların ve siyasi örgütlerinin hapishanelerde öğretilen
eğitim müfredatını kendilerinin geliştirdiğini ve organize ettiğini söylüyordu.
Eski tutsak bana, FHKC müfredatının “Devrimci Deneyimler” başlıklı bir ünite
içerdiğini aktardı. Bu ünitede, tutsaklar, Latin Amerika’dakiler de dâhil olmak
üzere, çeşitli devrimci deneyimleri okuyup tartışmışlardı.
“Bu deneyimleri okumanın
iki amacı vardı: bu deneyimlerden öğrenmek ve bunların Filistin bağlamındaki
uygulanabilirliğini tartışmak; ayrıca dünyanın dört bir yanındaki insanların
devrimci mücadelelere katıldığını bilerek, tutsakların devrimci hayal gücünü
harekete geçirmek.”
Filistinli
tutsaklar, Latin Amerika’daki devrimci deneyimlerini Filistin’in sömürgecilik
karşıtı mücadelesi perspektifinden okudular. Yetmişlerin sonlarında müfredatta
yer alan metinlerden biri, Bolivya maden işçileri sendikası lideri Domitila
Barrios de Chungara’nın anı kitabı olan Let Me Speak [“Bırakın
Konuşayım”] idi. Bu kitap Arapçaya çevrilmiş, hapishane duvarlarının içinde ve
dışında geniş çapta yayılmıştı. Konuştuğum bir başka eski Filistinli tutsağın
dediği gibi:
“Domitila’nın tanıklığını
okuyup tartışırken, onun ilkelerine ve gücüne odaklandık. Tanıklığı üzerinden
sınıf mücadelesini tartıştık. Ayrıca, sorgulamadaki kararlılığından ilham
aldık. Bu, mücadelemiz için önemli bir meseleydi.”
De
Chungara’nın metnini okumak, feminizmi ve kadın sorunlarını, liberalizmin
çerçevesinin ötesinde, kapsamlı özgürleşme ve sosyoekonomik adalet
mücadeleleriyle ilişkilendirmenin bir yoluydu.
Devrimci
Metinlerin Bugünün Filistin Siyaseti İçin Geçerliliği
Filistin
mücadelesi, onun sömürgecilik karşıtı ve emperyalizm karşıtı devrimci
hareketlerle kurduğu ittifaklar, sömürgeci projeye, bu projenin emperyalizm
için gördüğü işleve karşı mücadele bağlamında oluşmuşlardır. İsrail
yerleşimlerinin genişlemesi ve Filistin topraklarının gasp edilmesi, ABD
desteğinden, çoğu Arap rejiminin gösterdiği uyumdan ve Oslo sonrası Filistin
Yönetimi’nin politikalarından ve sömürgeciyle güvenlik işbirliğine olan
bağlılığından güç almaktadır.
Filistin’in
Oslo sonrasında ABD ve Avrupa’daki fon kuruluşlarınca desteklenen resmi siyasi,
ekonomik ve toplumsal politikaları, küreselleşmiş insan hakları ve kalkınmacı
neoliberal söylemler çerçevesinde, kurtuluş mücadelelerini bölümlere ayırıp
kendi çıkarları için kullanan bir siyaset izlemektedir.
Altmışlar
ve yetmişlerde Arap halkları ve Arap ulusu haricinde başka halklardan ve
uluslardan beslenerek geliştirilen devrimci bir silahlı mücadele olarak Filistin’in
devrimci mücadelesi Oslo sonrasında yerini, Filistinlilerin sömürgeleştirilmiş
ve bölünmüş bir coğrafyaya hapsedildikleri, uluslararası ve yerel insan hakları
aktivistleri tarafından kurtarılmaya ihtiyaç duydukları, insani yardıma bağımlı
oldukları, Filistin Yönetimi’nce geliştirilmiş projeye bırakmıştır.
Günümüz
Filistin toplumunda, sömürgeci, emperyalist ve ekonomik sömürücü güç
yapılarının egemenliği, geride radikal devrimci anlayışların ve öznelliklerin
gelişebileceği bir referans çerçevesi bırakmamıştır. Öğrencilerim, Latin
Amerika’ya ve diğer bölgesel ve küresel devrimlere dair tanıklıkları okuyarak,
bir bakıma, bu türden bir çerçeveye kavuşma imkânı buldular. Filistin kurtuluş
hareketinin devrimci geçmişine ve duru vizyonuna atıfta bulunmak,
Filistinlilerin siyasi hayal gücünü genişletmeye, devrimci duyarlılıkları ve
pratikleri geliştirmeye hizmet eder.
Filistin
ve Latin Amerika kaynaklı devrimci metinleri okumak ve tartışmak, kurtuluşun mümkün
olduğuna dair devrimci bir umut ve inanç politikası oluşturma potansiyeline
sahiptir. Bu inanç, Filistinli mücadelecilerin zihinlerinde uykuda olsa da henüz
ölmemiştir.
Lina Meari
Bahar 2018
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder