Ali
Şeriati’yi seksenlerin başlarında okumaya başladım. O zamanlar Malezya’nın
kuzeyindeki bir üniversitede ders veren genç bir akademisyendim. Okuduğum ilk
eseri İslam Sosyolojisi Üzerine adlı kitabıydı. Ondan sonra, Marksizm
ve Diğer Batı Yanılgıları adlı eserini okudum, ardından Hac isimli
çalışmasına geçtim. Yıllar içinde, diğer birçok eserini de okuma fırsatım oldu.
Bu sayede, çeşitli siyaset bilimi derslerindeki öğrencilerim de Şeriati’nin
kitapları ve fikirleriyle tanıştılar.
Şeriati,
fikriyatımı derinlemesine etkiledi. Kendisinin İslam’ın mesajının özünü
yakaladığını düşünüyorum. Bu öz, Allah’ın insanlığa sunduğu ebedi mesajın özü
ve temelidir. Bu, gerçeğe dönüştürülmesi gereken bir mesajdır. Şeriati, tam da
bunu yapmaya çalıştı. Bunu denediği için, tüm bu çabalara eşlik eden acı ve
ızdırapları çekti. O, aslında bu ebedi mesajı savunmaya çalışırken hayatını
feda etti. Beni kendisine bağlayan da bu vasfıydı. İdealleri uğruna yaşayan ve
ölen bir aydındı o. Tam da bu sebeple, 2007’de Suriye’ye gerçekleştirdiğim
seyahat sırasında Şam’daki Behişte Seyyide Zeyneb’deki mezarını ziyaret ederek
bu asil insana saygılarımı sundum.
Tevhide
Dair Bakış Açısı
Bu
yazıda, Şeriati'nin politikayla ilgili düşüncelerine odaklanıyorum. Bir
anlamda, onun politika hakkındaki düşüncelerini toplumun diğer yönlerine
ilişkin fikirlerinden ayırmak mümkün değil. Hepsi birbirine bağlı ve iç içe
geçmiş durumda. Bu nedenle söze, yaşamın kendisine, insan varoluşunun anlamı ve
amacına dair kapsamlı vizyonuyla başlamak, ardından da yaşamın önemli bir
boyutu olarak politikaya odaklanmak gerek.
Şeriati’nin
de dediği gibi,
“Dünya görüşüm tevhidden
müteşekkil. Allah’ın birliği anlamında gelen tevhid, tüm tek tanrıcılarca kabul
edilir. Fakat benim teorimde kastettiğim anlamda tevhid, evreni bu dünya ve
ahiret, doğa ve doğaüstü, öz ve anlam, ruh ve beden olarak bölmek yerine, hep
birlikte bir bütün olarak ele almak demektir. Varoluşun tamamını tek bir biçim,
tek bir canlı, bilinç, irade, zekâ, duygu ve amaç sahibi bir organizma olarak
görmektir. Tevhide inanan birçok insan var, ancak bunu sadece dini-felsefi bir
teori olarak, yani ‘Allah birdir, birden fazla değildir’ anlamında görüyorlar.
Ama ben, tevhidi bir dünya görüşü anlamında ele alıyorum ve İslam’ın da bunu bu
anlamda ele aldığına inanıyorum.”[1]
Devamında
bu fikrini daha ayrıntılı izah ediyor:
“Öyleyse tevhid, doğanın
doğaüstüyle, insanın doğayla, insanın insanla, Allah’ın dünya ve insanla
birliği anlamında yorumlanmalıdır. Bunların hepsini, bütünsel, uyumlu, yaşayan
ve bilinçli bir sistem olarak tasvir eder. Tevhidin yapısının, dünyadaki
çelişkiyi veya uyumsuzluğu kabul edemeyeceğini söyledim. Dolayısıyla, tevhidin
dünya görüşüne göre, varoluşun tamamında hiçbir çelişki yoktur: insan ve doğa,
ruh ve beden, bu dünya ve ahiret, madde ve anlam arasında hiçbir çelişki
yoktur. Tevhid, hukuki, sınıfsal, toplumsal, politik, ırksal, ulusal, bölgesel,
genetik hatta ekonomik çelişkileri de kabul edemez; zira o, tüm varlığı bir
bütün olarak görme biçimine denk düşer.”[2]
Şeriati’nin
belirttiği gibi, tevhidin bir sonucu da:
“insanın herhangi bir toplumsal
güce bağımlılığının reddedilmesi ve onun, münhasır olarak ve tüm boyutlarıyla,
varlığı yöneten bilinç ve iradeye bağlanmasıdır. Tevhid, her bireyin destek,
yönelim, inanç ve yardım kaynağı, evrenin tüm hareketlerinin etrafında döndüğü
tek bir merkezi nokta, bir akstır. Tüm varlıklar, tüm varlığın güçlü kaynağı,
tek irade, tek bilinç, evrene hükmeden tek güç olan merkezden eşit uzaklıktaki ışıltılı
yarıçaplarla tanımlanan bir daire içinde hareket ederler. İnsanın bu dünyadaki
konumu, bu gerçeğin nesnel bir tezahürüdür; daha açık bir şekilde, Kâbe’nin
etrafında tavafı da bu şekildedir.”[3]
İnsanın
bu merkezi noktayla, bu eksenle ilişkisine dair anlayış bizi şu sonuca götürür:
“Tevhidî dünya görüşünde
insan, yalnızca tek bir güçten korkar, yalnızca tek bir hâkimin huzurunda hesap
verir. Yalnızca tek bir kıbleye yönelir, umutlarını ve arzularını yalnızca tek
bir kaynağa yöneltir. Bunun sonucu olarak, diğer her şey yanlış ve anlamsızdır,
insanın tüm çeşitli ve farklı eğilimleri, çabaları, korkuları, arzuları ve
umutları boş ve verimsizdir.”[4]
Şeriati,
buradan şu sonuca varır:
“Tevhid, insana
bağımsızlık ve haysiyet bahşeder. Yalnızca O’na, tüm varlığın en yüce normuna
teslim olduğunda insan, tüm yalan güçlere, korkunun ve açgözlülüğün tüm
aşağılayıcı zincirlerine karşı isyan etme imkânı bulur.”[5]
Allah'ın
birliğine olan inancın, Allah’a adanmış bir teslimiyetin ve Allah bilincini
oluşturan değerler ve ilkeler doğrultusunda yaşamanın ve hareket etmenin, Allah’ın
insanlığa ebedi mesajı olduğunu vurgulamaya bile gerek yoktur.
Şeriati,
sayısız konferansında, mektubunda ve makalesinde bu mesajı insanlara iletmeye
çalıştı. Gördüğümüz üzere, Allah’ın birliğinin felsefi bir açıklaması olan
tevhidî dünya görüşünde bu mesajı detaylandırdı ve özetledi, ancak bu dünya
görüşünü politika, ekonomi, kültür, etnisite içi ilişkiler veya aile hayatı
açısından özel olarak ne anlama geldiği konusunda pek fazla geliştirmedi. Başka
bir ifadeyle Şeriati, tevhidî bir politika, tevhidî bir ekonomi, tevhidî bir
kültür veya etnisite içi ilişkiler ile aile hayatına dair tevhidî bir bakış
açısını detaylı olarak inşa etmedi.
Politikayla
Kurulan Bağlantı
Şeriati’nin
tevhidî dünya görüşüne dayanarak, bu dünya görüşündeki bazı fikirler ile politika
arasında bir bağlantı kurmaya çalışacağım. Allah’a teslimiyet, tevhidin
merkezinde yer aldığından, bir lidere, seçkinlere veya bir kliğe tam ve mutlak
bağlılık talep eden her türden ideoloji veya politik sistem Şeriati’nin lanetli
gördüğü hususlardı.
Ayrıca,
güç, Allah’ın sıfatlarından biridir. Bu, biz insanların kullandığı her gücün
geçici ve fani olduğunu bize hatırlatır. Bu nedenle, gücü artırmak veya
otoriteyi tekele almak yanlıştır. Buradan hareketle, politikada otoriterlik,
gücün merkezileştirilmesi veya her türden diktatörlük biçimi, Şeriati’nin kabul
edemeyeceği şeylerdir. O, sert otoriterliğin sıklıkla yol açtığı zulmün ve
muhalefetin bastırılmasının toplumu nasıl zayıflattığının çok farkında olan bir
isimdi.
Otoriterliğe
de gücün artırılması girişimlerine de hararetle karşı çıkan bir isim olmasına
karşın Şeriati, güce dair bir anlayış geliştirmedi, gücün özelliklerini,
sınırlarını, meşru kullanımlarını ve altında yatan etik temeli ortaya koymadı.
Güçle alakası olan kurumlar ve yapılarla da ilgilenmedi. Ayrıca, egemen bir
kültürün etik bir politik düzeni nasıl şekillendirebileceği ve sürdürebileceği
veya tersten, onu nasıl bozup yok edebileceği konusunda da herhangi bir düşünce
sunmadı.
Hilafet
ve Güven
Şeriati'nin,
iktidarın kullanımını anlamaya çalışırken kültüre ve yapıya eğilmek yerine,
insanı, yeryüzünde halife olarak insanı güçlendirmeye çalıştığı izlenimi
ediniliyor. Halife olarak insan,
“tevekkülü kabullenmiştir.
Dolayısıyla o, iradesini özgürce kullanabilen sorumlu ve adanmış bir varlıktır.
Mükemmelliğini, insanları dışlayarak Allah ile özel bir ilişki kurmakta bulmaz;
İnsan ırkının mükemmelleştirilmesi mücadelesinde, insanların özgürlüğü, geçim
kaynağı ve refahı uğruna zorluklara, açlığa, yoksunluğa ve azaba katlanmada, düşünsel
ve toplumsal mücadelenin harında, ancak o zaman dindarlığa, mükemmelliğe ve Allah’a
yakın olur.[6]
Politika
düzleminde bu tespit bize Şeriati’nin, insanın ilahi emanetin taşıyıcısı olarak
sahip olduğu konumun iktidar arayışının özü olduğu düşündüğünü söylemektedir. Zira
siyasetin ekseni iktidardır. İnsan, bu emaneti derin bir sorumluluk duygusuyla
yerine getirmelidir. Özgürlüğünü kullanması, bu emaneti yerine getirmesini
sağlamak içindir. Ancak bu süreçte mücadele etmek ve acı çekmek zorunda
kalacaktır. Bu nedenle acı çekmek, Şeriati’nin politika anlayışının vazgeçilmez
bir bileşeni haline gelir.
Şeriati,
acı çekmenin, hatta hayatın kendisinden vazgeçmeye, şehadete yol açsa bile,
insanlık ailesi için adaleti sağladığı sürece buna değer olduğunu düşünüyordu.
Adaletin temel bir yönü, tüm yaratılışın onurunu korumak ve yükseltmekti.
Adalet ve onur, ancak asil araçlar kullanılarak elde edilebilecek asil
hedeflerdi. Siyasette araçların amaçları şekillendirmesi nedeniyle Şeriati,
benliğin nefsinden kurtulmasına vurgu yaptı. İnsan, ancak bu kurtuluş
sayesinde, Allah’ın emanetini yerine getirme kararlılığıyla, kişisel hırslardan
arınmış bir şekilde, adaleti ve zaferi halka sunmayı başarabilir.
Şeriati,
halka adaleti sunma hedefine vurgu yapmak suretiyle aslında liderliğe ve
yöneticinin birincil sorumluluğuna odaklanmaktadır. Yazılarında, liderlerin
sahip olması gereken vasıflara değiniyordu. Örneğin, Hz. Muhammed, İmam Ali,
İmam Hüseyin ve Ebuzer Gıfarî hakkındaki etkileyici düşünceleri bu vasıfları
aktarır. Peygamber hakkında şunları yazar:
“Hayatının
sonuna dek Arabistan’da İslam yönetimi kurulana kadar, yaşam tarzını
değiştirmedi. Bir ülkenin mutlak hükümdarıydı ve arpa ekmeği yiyordu. Tıpkı
mütevazı bir köle gibi, fakirlerle birlikte yerde yemek yerdi. Eşeğe çıplak
sırtla biner, çoğu vakit arkasına başka birini oturturdu.”[7] Şeriati sözlerine
şu şekilde devam ediyor: “Peygamberin evinin zemininin yarısı kumla kaplıydı.”[8]
Peygamberin
“açlığın yakıcılığına dayanabilmek için sık sık karnına taş bağlayarak kendini
açlıkla sınadığı” söylenir.[9] Sadelik ve tevazu, Peygamber’in en belirgin
özellikleriydi; Müslümanlar, çağlar boyunca yöneticilerinden her zaman bu
özellikleri örnek almalarını bekleyip durdular.
Liderlerdeki
asil özellikler, övgüye değer olarak kabul edilse de, Şeriati, gördüğümüz gibi,
yeryüzünde vekil olarak insanın statüsüne daha fazla önem vermiştir. Bu konuda,
Farabî ve Maverdi’den Gazali ve İbn Haldun’a kadar klasik Müslüman âlimlerden
farklıydı.[10] Onlar için, bir toplumun başarısını garantileyen şey yöneticinin
erdemleriydi. Şeriati, yöneticiliğin ötesine geçerek insanın güçlendirilmesini
ön plana çıkarıyordu.
İnsana
kim olduğunu, neden yeryüzünde bulunduğunu, hayatın nihai amacının ne olduğunu
sürekli hatırlatarak Şeriati, bizi politikayı, iktidarın politikası veya politikanın
iktidarı ile yavanlaştırılmamış, sıradanlaştırılmamış manevi-ahlaki bir bakış
açısıyla görmeye zorlar.
Komünizm
ve Kapitalizm
Şeriati’nin
politika anlayışı, kimi yönlerden klasik İslam siyasi düşüncesinden farklı olsa
da, son üç yüzyılda Batı tarafından üretilen iki büyük siyasi sistemle de
çelişiyordu. Öncelikle, kökeninde Marksizm bulunan bir sistem olarak komünizme
bakacağız; bu konu hakkında Şeriati’nin söyleyecek çok şeyi vardı. Şeriati,
birçok nedenden dolayı Marksizmi eleştirdi. Aşkın ve kutsal olanı reddetmesi,
yaşamı yalnızca maddi düzlemde ifade bulan bir güç, bir süreç olarak sunması, Şeriati
gibi inananlar için kabul edilemez hususlardı. Marksizmin düşünsel-teorik
dayanağı olan ve kendisini “gerçekliğin tek tamamen bilimsel açıklaması” olarak
sunan diyalektik materyalizmi, “mutlak ve münhasır gerçek” düzeyine
yükseltilmiş, bağnaz eğilimlere sahip bir dogma olarak görüyordu.[11]
Marksizmin dogmatik karakteri nedeniyle, insanlık için tek gerçek sistem
olduğuna ikna olan komünist sistem, kendi yörüngesinin dışındaki fikir ve
kurumlara karşı çoğu zaman son derece acımasızdı. Ayrıca, komünist toplumların
deneyimi, merkezi iktidarın, işçi sınıfının refahından ziyade, devletin
çıkarlarına hizmet eden endüstriyel üretimi artırmak için kullanıldığının
delilleriyle doluydu. Altmışlar ve yetmişlerde Şeriati, hem teoride hem de
pratikte komünizmin bu ve diğer ciddi kusurlarını bilince çıkarttı.
Şeriati,
düşünsel yolculuğunun başlarında kapitalizmin devasa zayıflıklarını da fark etmişti.
Liberal düşüncenin belirli boyutları kapitalist sistemin düşünsel temelini
oluşturuyor. Bu anlamda, bireysel özgürlüğün yüceltilmesi ve piyasa
ekonomisinde bu fikrin tezahür etmesinin kimi zaman büyük bencillik ve
açgözlülük temelli eylemlere yol açtığını, zenginliğin az sayıda kişinin elinde
toplanmasının, tek tek uluslarda ve küresel düzeyde çok zenginler ile sefalet
içindeki yoksullar arasında uzanan uçurumun giderek genişlemesinin büyük ölçüde
bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığını söylemek mümkün.
Şeriati
ayrıca, kapitalizmin insanı, en büyük amacı sürekli kâr maksimizasyonu olan bir
makinenin kölesi kıldığını tespit etti.[12] Kapitalist toplumlarda insan da
sonsuz tüketim arzusunun güdümündeydi.[13] Çünkü üretim çarklarını döndüren ve
kâr marjını genişleten şey, dizginsiz tüketimdi.
İdeoloji
ve sistem olarak kapitalizm, anlaşıldığı üzere, servet edinimi ve maddi
başarıyla tanımlı. Aşkın ve kutsal olan, onun düzeninde pek önemli değil.
Ancak, kapitalist toplumlar, bir bütün olarak, bazı komünist devletlerin
aksine, resmi dine karşı saldırgan ve düşmanca bir tutum benimsemezler. Şeriati,
bu farkın ayırdındaydı.[14]
Dini
İdeoloji
Bununla
birlikte Şeriati, kapitalizmin de komünizm gibi, tevhidden, yani Allah’ın
birliğinden ilham alan, insanı halife, yeryüzünde bir vekil olarak gören,
adalet ve haysiyet arayışına adanmış bir toplumun beslenmesine elverişsiz
olduğunu biliyordu. Peki tevhid ve vekilliğin, elitlerin ve halkın sözlüğünde
kendilerine yer bulduğu bir gerçeklikte böyle bir toplumu hayata geçirmek
mümkün müydü? Bunun hiçbir güvencesi yok.
Şeriati,
İslami nüsukların ve ibadetlerin sadakatle uygulandığı, Allah’a bağlılığın ve
Peygamber sevgisinin gece gündüz övüldüğü birçok Müslüman toplumunun var
olduğunu, ancak zengin ile fakir arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı
amaçlayan tevhidî adaletin ortadan kaldırıldığını, bir hükümdarın önünde doğru
bir söz söyleyen halifenin onurunun acımasızca ayaklar altına alındığını üzülerek
dile getiriyor. Bu durum, İslam tarihinin ilk on yıllarında bile böyleydi.
Şeriati,
bunu, üçüncü halife Osman ibn Affan döneminde Peygamber’in dindar sahabesi Ebuzer’in
mücadelesini anlattığı öyküsünde çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ebuzer,
halifenin aşırılıklarına ve yanlışlarına karşı cesaret ve dürüstlükle konuşmayı
bildi. Önemli bir takipçi kitlesi edindiği için Halife, onu tehdit gördü,
cezalandırdı ve kendisine zulmetti. Bu sürecin sonunda Ebuzer çölün
ıssızlığında trajik bir biçimde öldü.[15]
Hakikat
ve adaletten sapmış olan iktidar sahipleri ile ilke ve doğruluk temelinde
onlara karşı çıkanlar arasındaki bu çatışmaya tarih boyunca tanıklık edilmiştir.
Bununla
birlikte, bir dinin (bu durumda İslam’ın) özüne ihanet edenler, çoğu zaman dini
sembolleri ve uygulamaları kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanır ve
istismar ederler. Şeriati’nin de dediği gibi:
“İslam’ın bu koruyucuları,
İslami ibadetlerin ve ayinlerin yüceltilmesinden, İslamî geleneklerin
yayılmasından, gücünün artırılmasından, medeniyetinin, bilimlerinin, kültürünün
ve tasavvufunun genişletilmesinden ve aşılanmasından sorumlu olan kişilerdi.
İslam’ı içeriden yıkanlar, kâfirler ve materyalistler değil, bu kişilerdi. Onlar
İslam’ı cansız, yönsüz ve hareketsiz kıldılar.”[16]
Şeriati,
komünizmin ve kapitalizmin yönlerini ve dini öğretilerin çarpıtılmasını tevhidî
bir toplum arayışındaki engeller olarak tanımlayarak, aslında medeniyet tarihi
boyunca var olan adaletsizliğin ve insanlık dışılığın bazı temel nedenlerini
ortaya koyuyordu. Politik iktidarın sembolü olan Firavun, ekonomik iktidarın
vücut bulmuş hali olan Karun (Kroezos) ve dini otoritenin temsilcisi olan Belâm
bin Baura, adalet ve onurun önünde sürekli olarak engel teşkil eden üç insan
tipidir.[17] Bu güçler, egemenliklerini ve kontrollerini korumak, muhafaza
rtmek için sıklıkla iş birliği yapar ve komplo kurarlar. Onlarla yüzleşmek ve
onları alt etmek, mevcut ve gelecek nesillerin refahını önemseyen herkesin
kutsal görevidir.
Direniş
Bu
tür değerlendirmeler, Şeriati’nin politika anlayışında direnişe verdiği öneme
vurgu yaparlar. Ebuzer’e duyduğu hayranlık, direniş siyasetine ne kadar değer
verdiğinin bir delilidir. Sadece Ebuzer’e bakmaz. Şeriati, direnişin izlerini,
Peygamber’in adalet ve barış için verdiği asil mücadelede, dördüncü halife Ali
ibn Ebu Talib’in katlanmak zorunda kaldığı acılarda, Fatıma’nın örneklediği
erdemli yaşamda ve Hüseyin’in şehadetinde buluyordu.
Direniş,
fedakârlıkla ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş bir olgudur. Bildiğimiz gibi,
direniş, bu yolu seçenlerden büyük fedakârlıklar talep eder. Şeriati’nin bize
hatırlattığı gibi, fedakârlık, İslam’ın merkezinde durur. Bu nedenle, dinin en
önemli uygulamalarından biri olan hac ibadetinin kalbinde fedakârlık vardır.
Hac ibadetinin neden fedakârlıkla tanımlı bir ibadet olarak bilindiğini bu
tespit açıklamaktadır.[18]
Kişinin
feda etmesi gereken şey, bencilliğidir. Bunun nihai ifadesi, Hz. İbrahim’in
Allah sevgisi nedeniyle kendi oğlu İsmail’i kurban etmeye hazır olmasında
yansıtılmıştır. Hac, esas olarak bu “İsmail’i kurban etme” ilkesi etrafında
şekillenmiştir.[19] Bencilliği dizginlemek ve özverili olmak tüm Müslümanlardan
beklenir. Özellikle siyasetçiler için, kendi bencil çıkarlarını bir kenara
bırakıp, Allah bilincine dayalı daha büyük bir amaca hizmet etmeyi gerçekten
aramaları şarttır. Tevhidî politika, işte tam olarak budur.
Bugünün
Dünyasının Değerler Sistemi
Eğer
Şeriati bugün hayatta olsaydı, öngördüğü özverili siyasetin önündeki başlıca
zorluklardan bazılarını ne olarak görürdü? Birçok Müslüman toplumunun iç
siyasetindeki büyük bir zorluğu ve küresel siyaset ve ekonomi arenasındaki daha
da ağır zorluğu örnek göstererek, çağdaş dünyada politikada tevhidin
gerçekleşmesinin önündeki engelleri açıklayacağım.
Saldırgan,
şiddet içeren mezhepçilik, Irak ve Suriye, Lübnan ve Bahreyn, Yemen ve Pakistan
gibi ülkelerde Müslüman ümmetinin birliğine ve dayanışmasına yönelik devasa bir
tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Sünniler Şiilere, Şiiler de Sünnilere karşı
kışkırtılmaktadır. Ümmet içinde bin yıldan fazla süredir var olan bir bölünme,
son yıllarda büyük ölçüde ulus devletler, bölgeler ve uluslararası düzeydeki
siyaset ve güç dinamikleri nedeniyle daha da kötü bir hal almıştır. İki mezhep
arasındaki devam eden çatışma nedeniyle on binlerce Şii ve Sünni öldürülmüş,
sakat bırakılmış ve işkence görmüştür. Çatışmanın temel nedenleri, bir grubun
içindeki unsurların, diğer grubun yükselişi olarak algıladıkları ve kendine
özgü fikir ve uygulamalarıyla eski grubun egemenliğine meydan okuma potansiyeli
taşıyan bir durum karşısında kendi güçlerini ve nüfuzlarını muhafaza etme
arzusu.
Müslüman
ümmetinin haricindeki güçler, kendi ajandaları uyarınca hareket etmek adına bir
tarafı diğerine karşı destekleyerek ümmet içindeki çatışmayı daha da
şiddetlendirdiler. Cinayetleri sona erdirmeye yönelik çeşitli girişimler
şimdiye kadar başarılı olamadı[20], ancak Sünni ve Şii topluluklarından etkili
isimleri ortak bir yeminin kabulü yoluyla bir araya getirme yönünde ciddi bir
girişime tanık olundu.[21] Şeriati, bu çabaları destekleyen bir isimdi.
Diğer
bir zorluk ise, hegemonyanın siyaseti ve ekonomisiyle yakından ilgili küresel
bir zorluktur. Sömürge döneminin resmi anlamda sona ermesine rağmen, Washington
liderliğinde hareket eden Batı’daki güç merkezleri, dünyaya hükmetmeye ve
kontrol altında tutmaya devam ediyor. Küresel hegemonyayı tesis etmeye yönelik
bu türden çabalar ve girişimler, dünyanın bazı bölgelerinde savaşların ve
kaosun hüküm sürmesinin başlıca nedenidir.[22]
Altmışlarda
ve yetmişlerde hedefte Vietnam ve Çinhindi, Kongo ve Şili vardı. Bugün ise
Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve Somali hedefte. Küresel terörizm bile
hegemonya ile paradoksal bir ilişki içinde. Bir yandan, terör eylemlerine
başvuran bazı gruplar, ABD ve Batı hegemonyasına meydan okuyor görünüyor. Öte
yandan, terörizmin kendisi de hegemonik aktörler ve müttefiklerinin ellerindeki
dizginleri ve egemenliklerini korumak için maniple ediliyorlar.[23]
Emperyalizmin ilkeli bir eleştirmeni olarak Şeriati’ye göre, Washington
merkezli hegemonyanın devam eden gücü ve hegemonik aktörlerin oportünist
manevraları, adaleti ayaklar altına alıyor.
Bu
adaletsizliğe, insan ailesinin birliğine ve dolayısıyla tevhid anlayışına
doğrudan etki eden küresel hegemonyanın bir başka boyutu daha ekleniyor. Bu,
son birkaç on yılda hegemonyası artan küresel kapitalizmin ekonomik boyutudur.
Şeriati’nin döneminde yani altmışlarda ve yetmişlerde bile kapitalist
uluslararası şirketlerin etkisi hızla artıyordu. Bugün, küresel düzeyde
finansal kapitalizmin yerleşmesiyle (yatırım bankaları, para piyasaları ve
trilyonlara ulaşan hedge fonlarıyla) sermayenin ezici gücü daha da belirgin
hale gelmiştir. Bu durum, servetin küçük bir zümrenin elinde toplanmasına,
ardından aşırı zenginler ile en altta kalan insanlık arasındaki uçurumun daha
da genişlemesine yol açmıştır.[24]
Küresel
hiyerarşinin zirvesindeki yüzde 1’lik kesimin, insanlığın geri kalanının toplam
serveti kadar servete sahip olduğu, bu serveti kontrol altında tuttuğu tahmin
edilmektedir![25] Böylesine büyük bir uçurumun tevhidi ve insan ailesinin
birliğini hükümsüz kıldığını söylemeye bile gerek yok.
Ne
Yapılmalı?
Hem
iç politikada hem de küresel düzeyde, Şeriati’nin temel politik fikirlerini
eyleme dönüştürme zorunluluğu, her zamankinden daha acil bir meseledir. Genç
Müslümanlar ve gayrimüslimler, tevhide ve insanın yeryüzündeki halife konumuna
anlam ve içerik kazandırmak için çaba göstermelidirler. Bu, sadece (Şeriati’nin
kısa yaşamında çok iyi başardığı bir görev olarak) eğitimle ve bilinçlendirme
çabalarıyla değil, aynı zamanda kıtalar arası seferberlik ve ağ oluşturmayı da
gerekli kılan bir görevdir.
Şeriati’nin
sözlerinden ve çalışmalarından ilham alan gençler, dünyanın herhangi bir
köşesinde, mütevazı bir ölçekte bile olsa, adaleti ve onurun alanını genişletmeyi
bilirlerse, yirminci yüzyılın en büyük eylemci aydınlarından birinin mirasına
layık olmuş olacaklardır.
Çandra Muzaffer
[Kaynak:
Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the
Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris,
Brill, 2017, s. 170-180.]
Dipnotlar:
1 Ali Shariati, On the Sociology of Islam. Çeviri: Hamid Algar,
(Berkeley: Mizan Press, 1979), s. 82.
2
A.g.e., s. 85–86.
3
A.g.e., s. 87.
4
A.g.e.
5
A.g.e.
6
A.g.e., s. 123.
7
Ali Shariati, Shariati in English. Basım tarihi ve yeri, ayrıca
yayıncının adı bilinmiyor. S. 123.
8
A.g.e., s. 140.
9
A.g.e.
10
Bu ve diğer düşünürlerin yazıları için bkz.: M.M. Sharif, A History of
Muslim Philosophy: Cilt. 1 ve 11. Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1963.
11
Ali Shariati, Marxism and Other Western Fallacies: An Islamic Critique. Çeviri:
R. Campbell. (Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979), s. 26.
12
A.g.e., s. 16.
13
A.g.e., s. 17.
14
A.g.e., s. 25.
15
Bkz.: Shariati, Shariati in English, s. 144–145.
16
Ali Shariati, What is To Be Done. (United States of America: The
Institute for Research and Islamic Studies, 1986), s. 38.
17
A.g.e., s., 48. Ayrıca bkz.: Ali Shariati, On the Sociology of Islam,
s. 115–116.
18
Haccın gerçek anlamına dair derinlikli izahatı konusunda bkz.: Ali Shariati. Hajj.
Çeviri: Dr. Ali A. Behzadnia ve Najla Denny. Houston, Teksas: Free Islamic
Literatures inc., 1980.
19
A.g.e., bilhassa “İsmail’in Kurban Edilmesi” başlıklı bölüm.
20
Sünni ve Şiilere iki lider hitap etme imkânı buldu: Malezya’nın eski başbakanı Dr.
Mahazir Muhammed ile İran İslam Cumhuriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Seyyid
Muhammed Hatemi. İlki Sünni, ikincisi Şiiydi. Malezya’nın idari başkenti Putrajaya’da
22 Mayıs 2013 günü Adil Bir Dünya İçin Uluslararası Hareket adına iki başkan
açıklamada bulundu. Bkz.: Mahathir bin Mohamad ve S. Muhammad Khatami (2013) “A
Joint Appeal to Sunnis and Shiʾasʾ
Putrajaya.”
21
Burada maalesef bugünlerde geri plana itilmiş olan, herkesin bildiği Amman
Mesajı’na atıfta bulunuluyor. Sünni-Şii ayışması bağlamında ilgili Mesaj’a dair
bir değerlendirme için bkz.: Chandra Muzaffar 2016. Critical Concerns from
East to West (e-kitap), s. 127–131: Issuu.
22
Bazı yazılarımda küresel hegemonya meselesini ele aldım. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar,
2008. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam, Malezya: Arah Publications.
23
Bu husus yeni çalışmalarımda analiz ediliyor. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar, 2016.
“Religious Loyalties, Shared Humanity and Global Citizenship”, Critical
Concerns içinde (e-kitap), s. 338–365, ayrıca Chandra Muzaffar, 2013. “The
Global War on Terror – and The Prawn Behind the Stone” A World in Crisis: Is
There A Cure? içinde (e-kitap), s. 28–40. Issuu.
24
Bu meselenin tartışıldığı bir çalışma için bkz.: Chandra Muzaffar, 2013, “A
World in Crisis: The Relevance of Spiritual-Moral Principles” A World in
Crisis içinde (e-kitap), s. 9–28. Şu çalışmada da incelendi: Chandra Muzaffar
2015, “From Unipolar to Multi-Polar” The Long Journey to Human Dignity and
Global Justice içinde (e-kitap), s. 78–95 İssuu.
25
Yüzde 1’in ekonomisi (Oxfam).
Kaynakça:
Muzaffar, Chandra. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam: Arah
Publications, 2008.
Muzaffar,
Chandra. Critical Concerns from East to West. Petaling Jaya:
International Movement for a Just World, 2016. Issuu.
Muzaffar,
Chandra. A World in Crisis: Is There a Cure? Petaling Jaya:
International Movement for a Just World, 2013. Issuu.
Muzaffar,
Chandra. The Long Journey to Human Dignity and Global Justice. Petaling Jaya:
International Movement for a Just World, 2015. Issuu.
Shariati,
Ali. On the Sociology of Islam. Berkeley: Mizan Press, 1979.
Shariati,
Ali. Shariʾati in English. Yayınlandığı
yer, yayınlayanın adı, yayın tarihi bilinmiyor.
Shariati,
Ali. Marxism and other Western Fallacies an Islamic Critique. Çeviri: R.
Campbell. Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979.
Shariati,
Ali. What is to be Done. United States of America: The Institute for
Research and Islamic Studies (IRIS), 1986.
Shariati,
Ali. Hajj. Translated by Ali A. Behzadnia and Najla Denny. Houston: Free
Islamic Literatures INC, 1980.
Sharif,
M.M. A History of Muslim Philosophy Vol I & II. Wiesbaden: Otto
Harrassowitz, 1963.


0 Yorum:
Yorum Gönder