18 Haziran 2026

,

Ali Şeriati’nin Politik Fikriyatını Anlamak

 

Ali Şeriati’yi seksenlerin başlarında okumaya başladım. O zamanlar Malezya’nın kuzeyindeki bir üniversitede ders veren genç bir akademisyendim. Okuduğum ilk eseri İslam Sosyolojisi Üzerine adlı kitabıydı. Ondan sonra, Marksizm ve Diğer Batı Yanılgıları adlı eserini okudum, ardından Hac isimli çalışmasına geçtim. Yıllar içinde, diğer birçok eserini de okuma fırsatım oldu. Bu sayede, çeşitli siyaset bilimi derslerindeki öğrencilerim de Şeriati’nin kitapları ve fikirleriyle tanıştılar.

Şeriati, fikriyatımı derinlemesine etkiledi. Kendisinin İslam’ın mesajının özünü yakaladığını düşünüyorum. Bu öz, Allah’ın insanlığa sunduğu ebedi mesajın özü ve temelidir. Bu, gerçeğe dönüştürülmesi gereken bir mesajdır. Şeriati, tam da bunu yapmaya çalıştı. Bunu denediği için, tüm bu çabalara eşlik eden acı ve ızdırapları çekti. O, aslında bu ebedi mesajı savunmaya çalışırken hayatını feda etti. Beni kendisine bağlayan da bu vasfıydı. İdealleri uğruna yaşayan ve ölen bir aydındı o. Tam da bu sebeple, 2007’de Suriye’ye gerçekleştirdiğim seyahat sırasında Şam’daki Behişte Seyyide Zeyneb’deki mezarını ziyaret ederek bu asil insana saygılarımı sundum.

Tevhide Dair Bakış Açısı

Bu yazıda, Şeriati'nin politikayla ilgili düşüncelerine odaklanıyorum. Bir anlamda, onun politika hakkındaki düşüncelerini toplumun diğer yönlerine ilişkin fikirlerinden ayırmak mümkün değil. Hepsi birbirine bağlı ve iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle söze, yaşamın kendisine, insan varoluşunun anlamı ve amacına dair kapsamlı vizyonuyla başlamak, ardından da yaşamın önemli bir boyutu olarak politikaya odaklanmak gerek.

Şeriati’nin de dediği gibi,

“Dünya görüşüm tevhidden müteşekkil. Allah’ın birliği anlamında gelen tevhid, tüm tek tanrıcılarca kabul edilir. Fakat benim teorimde kastettiğim anlamda tevhid, evreni bu dünya ve ahiret, doğa ve doğaüstü, öz ve anlam, ruh ve beden olarak bölmek yerine, hep birlikte bir bütün olarak ele almak demektir. Varoluşun tamamını tek bir biçim, tek bir canlı, bilinç, irade, zekâ, duygu ve amaç sahibi bir organizma olarak görmektir. Tevhide inanan birçok insan var, ancak bunu sadece dini-felsefi bir teori olarak, yani ‘Allah birdir, birden fazla değildir’ anlamında görüyorlar. Ama ben, tevhidi bir dünya görüşü anlamında ele alıyorum ve İslam’ın da bunu bu anlamda ele aldığına inanıyorum.”[1]

Devamında bu fikrini daha ayrıntılı izah ediyor:

“Öyleyse tevhid, doğanın doğaüstüyle, insanın doğayla, insanın insanla, Allah’ın dünya ve insanla birliği anlamında yorumlanmalıdır. Bunların hepsini, bütünsel, uyumlu, yaşayan ve bilinçli bir sistem olarak tasvir eder. Tevhidin yapısının, dünyadaki çelişkiyi veya uyumsuzluğu kabul edemeyeceğini söyledim. Dolayısıyla, tevhidin dünya görüşüne göre, varoluşun tamamında hiçbir çelişki yoktur: insan ve doğa, ruh ve beden, bu dünya ve ahiret, madde ve anlam arasında hiçbir çelişki yoktur. Tevhid, hukuki, sınıfsal, toplumsal, politik, ırksal, ulusal, bölgesel, genetik hatta ekonomik çelişkileri de kabul edemez; zira o, tüm varlığı bir bütün olarak görme biçimine denk düşer.”[2]

Şeriati’nin belirttiği gibi, tevhidin bir sonucu da:

“insanın herhangi bir toplumsal güce bağımlılığının reddedilmesi ve onun, münhasır olarak ve tüm boyutlarıyla, varlığı yöneten bilinç ve iradeye bağlanmasıdır. Tevhid, her bireyin destek, yönelim, inanç ve yardım kaynağı, evrenin tüm hareketlerinin etrafında döndüğü tek bir merkezi nokta, bir akstır. Tüm varlıklar, tüm varlığın güçlü kaynağı, tek irade, tek bilinç, evrene hükmeden tek güç olan merkezden eşit uzaklıktaki ışıltılı yarıçaplarla tanımlanan bir daire içinde hareket ederler. İnsanın bu dünyadaki konumu, bu gerçeğin nesnel bir tezahürüdür; daha açık bir şekilde, Kâbe’nin etrafında tavafı da bu şekildedir.”[3]

İnsanın bu merkezi noktayla, bu eksenle ilişkisine dair anlayış bizi şu sonuca götürür:

“Tevhidî dünya görüşünde insan, yalnızca tek bir güçten korkar, yalnızca tek bir hâkimin huzurunda hesap verir. Yalnızca tek bir kıbleye yönelir, umutlarını ve arzularını yalnızca tek bir kaynağa yöneltir. Bunun sonucu olarak, diğer her şey yanlış ve anlamsızdır, insanın tüm çeşitli ve farklı eğilimleri, çabaları, korkuları, arzuları ve umutları boş ve verimsizdir.”[4]

Şeriati, buradan şu sonuca varır:

“Tevhid, insana bağımsızlık ve haysiyet bahşeder. Yalnızca O’na, tüm varlığın en yüce normuna teslim olduğunda insan, tüm yalan güçlere, korkunun ve açgözlülüğün tüm aşağılayıcı zincirlerine karşı isyan etme imkânı bulur.”[5]

Allah'ın birliğine olan inancın, Allah’a adanmış bir teslimiyetin ve Allah bilincini oluşturan değerler ve ilkeler doğrultusunda yaşamanın ve hareket etmenin, Allah’ın insanlığa ebedi mesajı olduğunu vurgulamaya bile gerek yoktur.

Şeriati, sayısız konferansında, mektubunda ve makalesinde bu mesajı insanlara iletmeye çalıştı. Gördüğümüz üzere, Allah’ın birliğinin felsefi bir açıklaması olan tevhidî dünya görüşünde bu mesajı detaylandırdı ve özetledi, ancak bu dünya görüşünü politika, ekonomi, kültür, etnisite içi ilişkiler veya aile hayatı açısından özel olarak ne anlama geldiği konusunda pek fazla geliştirmedi. Başka bir ifadeyle Şeriati, tevhidî bir politika, tevhidî bir ekonomi, tevhidî bir kültür veya etnisite içi ilişkiler ile aile hayatına dair tevhidî bir bakış açısını detaylı olarak inşa etmedi.

Politikayla Kurulan Bağlantı

Şeriati’nin tevhidî dünya görüşüne dayanarak, bu dünya görüşündeki bazı fikirler ile politika arasında bir bağlantı kurmaya çalışacağım. Allah’a teslimiyet, tevhidin merkezinde yer aldığından, bir lidere, seçkinlere veya bir kliğe tam ve mutlak bağlılık talep eden her türden ideoloji veya politik sistem Şeriati’nin lanetli gördüğü hususlardı.

Ayrıca, güç, Allah’ın sıfatlarından biridir. Bu, biz insanların kullandığı her gücün geçici ve fani olduğunu bize hatırlatır. Bu nedenle, gücü artırmak veya otoriteyi tekele almak yanlıştır. Buradan hareketle, politikada otoriterlik, gücün merkezileştirilmesi veya her türden diktatörlük biçimi, Şeriati’nin kabul edemeyeceği şeylerdir. O, sert otoriterliğin sıklıkla yol açtığı zulmün ve muhalefetin bastırılmasının toplumu nasıl zayıflattığının çok farkında olan bir isimdi.

Otoriterliğe de gücün artırılması girişimlerine de hararetle karşı çıkan bir isim olmasına karşın Şeriati, güce dair bir anlayış geliştirmedi, gücün özelliklerini, sınırlarını, meşru kullanımlarını ve altında yatan etik temeli ortaya koymadı. Güçle alakası olan kurumlar ve yapılarla da ilgilenmedi. Ayrıca, egemen bir kültürün etik bir politik düzeni nasıl şekillendirebileceği ve sürdürebileceği veya tersten, onu nasıl bozup yok edebileceği konusunda da herhangi bir düşünce sunmadı.

Hilafet ve Güven

Şeriati'nin, iktidarın kullanımını anlamaya çalışırken kültüre ve yapıya eğilmek yerine, insanı, yeryüzünde halife olarak insanı güçlendirmeye çalıştığı izlenimi ediniliyor. Halife olarak insan,

“tevekkülü kabullenmiştir. Dolayısıyla o, iradesini özgürce kullanabilen sorumlu ve adanmış bir varlıktır. Mükemmelliğini, insanları dışlayarak Allah ile özel bir ilişki kurmakta bulmaz; İnsan ırkının mükemmelleştirilmesi mücadelesinde, insanların özgürlüğü, geçim kaynağı ve refahı uğruna zorluklara, açlığa, yoksunluğa ve azaba katlanmada, düşünsel ve toplumsal mücadelenin harında, ancak o zaman dindarlığa, mükemmelliğe ve Allah’a yakın olur.[6]

Politika düzleminde bu tespit bize Şeriati’nin, insanın ilahi emanetin taşıyıcısı olarak sahip olduğu konumun iktidar arayışının özü olduğu düşündüğünü söylemektedir. Zira siyasetin ekseni iktidardır. İnsan, bu emaneti derin bir sorumluluk duygusuyla yerine getirmelidir. Özgürlüğünü kullanması, bu emaneti yerine getirmesini sağlamak içindir. Ancak bu süreçte mücadele etmek ve acı çekmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle acı çekmek, Şeriati’nin politika anlayışının vazgeçilmez bir bileşeni haline gelir.

Şeriati, acı çekmenin, hatta hayatın kendisinden vazgeçmeye, şehadete yol açsa bile, insanlık ailesi için adaleti sağladığı sürece buna değer olduğunu düşünüyordu. Adaletin temel bir yönü, tüm yaratılışın onurunu korumak ve yükseltmekti. Adalet ve onur, ancak asil araçlar kullanılarak elde edilebilecek asil hedeflerdi. Siyasette araçların amaçları şekillendirmesi nedeniyle Şeriati, benliğin nefsinden kurtulmasına vurgu yaptı. İnsan, ancak bu kurtuluş sayesinde, Allah’ın emanetini yerine getirme kararlılığıyla, kişisel hırslardan arınmış bir şekilde, adaleti ve zaferi halka sunmayı başarabilir.

Şeriati, halka adaleti sunma hedefine vurgu yapmak suretiyle aslında liderliğe ve yöneticinin birincil sorumluluğuna odaklanmaktadır. Yazılarında, liderlerin sahip olması gereken vasıflara değiniyordu. Örneğin, Hz. Muhammed, İmam Ali, İmam Hüseyin ve Ebuzer Gıfarî hakkındaki etkileyici düşünceleri bu vasıfları aktarır. Peygamber hakkında şunları yazar:

“Hayatının sonuna dek Arabistan’da İslam yönetimi kurulana kadar, yaşam tarzını değiştirmedi. Bir ülkenin mutlak hükümdarıydı ve arpa ekmeği yiyordu. Tıpkı mütevazı bir köle gibi, fakirlerle birlikte yerde yemek yerdi. Eşeğe çıplak sırtla biner, çoğu vakit arkasına başka birini oturturdu.”[7] Şeriati sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Peygamberin evinin zemininin yarısı kumla kaplıydı.”[8]

Peygamberin “açlığın yakıcılığına dayanabilmek için sık sık karnına taş bağlayarak kendini açlıkla sınadığı” söylenir.[9] Sadelik ve tevazu, Peygamber’in en belirgin özellikleriydi; Müslümanlar, çağlar boyunca yöneticilerinden her zaman bu özellikleri örnek almalarını bekleyip durdular.

Liderlerdeki asil özellikler, övgüye değer olarak kabul edilse de, Şeriati, gördüğümüz gibi, yeryüzünde vekil olarak insanın statüsüne daha fazla önem vermiştir. Bu konuda, Farabî ve Maverdi’den Gazali ve İbn Haldun’a kadar klasik Müslüman âlimlerden farklıydı.[10] Onlar için, bir toplumun başarısını garantileyen şey yöneticinin erdemleriydi. Şeriati, yöneticiliğin ötesine geçerek insanın güçlendirilmesini ön plana çıkarıyordu.

İnsana kim olduğunu, neden yeryüzünde bulunduğunu, hayatın nihai amacının ne olduğunu sürekli hatırlatarak Şeriati, bizi politikayı, iktidarın politikası veya politikanın iktidarı ile yavanlaştırılmamış, sıradanlaştırılmamış manevi-ahlaki bir bakış açısıyla görmeye zorlar.

Komünizm ve Kapitalizm

Şeriati’nin politika anlayışı, kimi yönlerden klasik İslam siyasi düşüncesinden farklı olsa da, son üç yüzyılda Batı tarafından üretilen iki büyük siyasi sistemle de çelişiyordu. Öncelikle, kökeninde Marksizm bulunan bir sistem olarak komünizme bakacağız; bu konu hakkında Şeriati’nin söyleyecek çok şeyi vardı. Şeriati, birçok nedenden dolayı Marksizmi eleştirdi. Aşkın ve kutsal olanı reddetmesi, yaşamı yalnızca maddi düzlemde ifade bulan bir güç, bir süreç olarak sunması, Şeriati gibi inananlar için kabul edilemez hususlardı. Marksizmin düşünsel-teorik dayanağı olan ve kendisini “gerçekliğin tek tamamen bilimsel açıklaması” olarak sunan diyalektik materyalizmi, “mutlak ve münhasır gerçek” düzeyine yükseltilmiş, bağnaz eğilimlere sahip bir dogma olarak görüyordu.[11] Marksizmin dogmatik karakteri nedeniyle, insanlık için tek gerçek sistem olduğuna ikna olan komünist sistem, kendi yörüngesinin dışındaki fikir ve kurumlara karşı çoğu zaman son derece acımasızdı. Ayrıca, komünist toplumların deneyimi, merkezi iktidarın, işçi sınıfının refahından ziyade, devletin çıkarlarına hizmet eden endüstriyel üretimi artırmak için kullanıldığının delilleriyle doluydu. Altmışlar ve yetmişlerde Şeriati, hem teoride hem de pratikte komünizmin bu ve diğer ciddi kusurlarını bilince çıkarttı.

Şeriati, düşünsel yolculuğunun başlarında kapitalizmin devasa zayıflıklarını da fark etmişti. Liberal düşüncenin belirli boyutları kapitalist sistemin düşünsel temelini oluşturuyor. Bu anlamda, bireysel özgürlüğün yüceltilmesi ve piyasa ekonomisinde bu fikrin tezahür etmesinin kimi zaman büyük bencillik ve açgözlülük temelli eylemlere yol açtığını, zenginliğin az sayıda kişinin elinde toplanmasının, tek tek uluslarda ve küresel düzeyde çok zenginler ile sefalet içindeki yoksullar arasında uzanan uçurumun giderek genişlemesinin büyük ölçüde bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığını söylemek mümkün.

Şeriati ayrıca, kapitalizmin insanı, en büyük amacı sürekli kâr maksimizasyonu olan bir makinenin kölesi kıldığını tespit etti.[12] Kapitalist toplumlarda insan da sonsuz tüketim arzusunun güdümündeydi.[13] Çünkü üretim çarklarını döndüren ve kâr marjını genişleten şey, dizginsiz tüketimdi.

İdeoloji ve sistem olarak kapitalizm, anlaşıldığı üzere, servet edinimi ve maddi başarıyla tanımlı. Aşkın ve kutsal olan, onun düzeninde pek önemli değil. Ancak, kapitalist toplumlar, bir bütün olarak, bazı komünist devletlerin aksine, resmi dine karşı saldırgan ve düşmanca bir tutum benimsemezler. Şeriati, bu farkın ayırdındaydı.[14]

Dini İdeoloji

Bununla birlikte Şeriati, kapitalizmin de komünizm gibi, tevhidden, yani Allah’ın birliğinden ilham alan, insanı halife, yeryüzünde bir vekil olarak gören, adalet ve haysiyet arayışına adanmış bir toplumun beslenmesine elverişsiz olduğunu biliyordu. Peki tevhid ve vekilliğin, elitlerin ve halkın sözlüğünde kendilerine yer bulduğu bir gerçeklikte böyle bir toplumu hayata geçirmek mümkün müydü? Bunun hiçbir güvencesi yok.

Şeriati, İslami nüsukların ve ibadetlerin sadakatle uygulandığı, Allah’a bağlılığın ve Peygamber sevgisinin gece gündüz övüldüğü birçok Müslüman toplumunun var olduğunu, ancak zengin ile fakir arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı amaçlayan tevhidî adaletin ortadan kaldırıldığını, bir hükümdarın önünde doğru bir söz söyleyen halifenin onurunun acımasızca ayaklar altına alındığını üzülerek dile getiriyor. Bu durum, İslam tarihinin ilk on yıllarında bile böyleydi.

Şeriati, bunu, üçüncü halife Osman ibn Affan döneminde Peygamber’in dindar sahabesi Ebuzer’in mücadelesini anlattığı öyküsünde çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ebuzer, halifenin aşırılıklarına ve yanlışlarına karşı cesaret ve dürüstlükle konuşmayı bildi. Önemli bir takipçi kitlesi edindiği için Halife, onu tehdit gördü, cezalandırdı ve kendisine zulmetti. Bu sürecin sonunda Ebuzer çölün ıssızlığında trajik bir biçimde öldü.[15]

Hakikat ve adaletten sapmış olan iktidar sahipleri ile ilke ve doğruluk temelinde onlara karşı çıkanlar arasındaki bu çatışmaya tarih boyunca tanıklık edilmiştir.

Bununla birlikte, bir dinin (bu durumda İslam’ın) özüne ihanet edenler, çoğu zaman dini sembolleri ve uygulamaları kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanır ve istismar ederler. Şeriati’nin de dediği gibi:

“İslam’ın bu koruyucuları, İslami ibadetlerin ve ayinlerin yüceltilmesinden, İslamî geleneklerin yayılmasından, gücünün artırılmasından, medeniyetinin, bilimlerinin, kültürünün ve tasavvufunun genişletilmesinden ve aşılanmasından sorumlu olan kişilerdi. İslam’ı içeriden yıkanlar, kâfirler ve materyalistler değil, bu kişilerdi. Onlar İslam’ı cansız, yönsüz ve hareketsiz kıldılar.”[16]

Şeriati, komünizmin ve kapitalizmin yönlerini ve dini öğretilerin çarpıtılmasını tevhidî bir toplum arayışındaki engeller olarak tanımlayarak, aslında medeniyet tarihi boyunca var olan adaletsizliğin ve insanlık dışılığın bazı temel nedenlerini ortaya koyuyordu. Politik iktidarın sembolü olan Firavun, ekonomik iktidarın vücut bulmuş hali olan Karun (Kroezos) ve dini otoritenin temsilcisi olan Belâm bin Baura, adalet ve onurun önünde sürekli olarak engel teşkil eden üç insan tipidir.[17] Bu güçler, egemenliklerini ve kontrollerini korumak, muhafaza rtmek için sıklıkla iş birliği yapar ve komplo kurarlar. Onlarla yüzleşmek ve onları alt etmek, mevcut ve gelecek nesillerin refahını önemseyen herkesin kutsal görevidir.

Direniş

Bu tür değerlendirmeler, Şeriati’nin politika anlayışında direnişe verdiği öneme vurgu yaparlar. Ebuzer’e duyduğu hayranlık, direniş siyasetine ne kadar değer verdiğinin bir delilidir. Sadece Ebuzer’e bakmaz. Şeriati, direnişin izlerini, Peygamber’in adalet ve barış için verdiği asil mücadelede, dördüncü halife Ali ibn Ebu Talib’in katlanmak zorunda kaldığı acılarda, Fatıma’nın örneklediği erdemli yaşamda ve Hüseyin’in şehadetinde buluyordu.

Direniş, fedakârlıkla ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş bir olgudur. Bildiğimiz gibi, direniş, bu yolu seçenlerden büyük fedakârlıklar talep eder. Şeriati’nin bize hatırlattığı gibi, fedakârlık, İslam’ın merkezinde durur. Bu nedenle, dinin en önemli uygulamalarından biri olan hac ibadetinin kalbinde fedakârlık vardır. Hac ibadetinin neden fedakârlıkla tanımlı bir ibadet olarak bilindiğini bu tespit açıklamaktadır.[18]

Kişinin feda etmesi gereken şey, bencilliğidir. Bunun nihai ifadesi, Hz. İbrahim’in Allah sevgisi nedeniyle kendi oğlu İsmail’i kurban etmeye hazır olmasında yansıtılmıştır. Hac, esas olarak bu “İsmail’i kurban etme” ilkesi etrafında şekillenmiştir.[19] Bencilliği dizginlemek ve özverili olmak tüm Müslümanlardan beklenir. Özellikle siyasetçiler için, kendi bencil çıkarlarını bir kenara bırakıp, Allah bilincine dayalı daha büyük bir amaca hizmet etmeyi gerçekten aramaları şarttır. Tevhidî politika, işte tam olarak budur.

Bugünün Dünyasının Değerler Sistemi

Eğer Şeriati bugün hayatta olsaydı, öngördüğü özverili siyasetin önündeki başlıca zorluklardan bazılarını ne olarak görürdü? Birçok Müslüman toplumunun iç siyasetindeki büyük bir zorluğu ve küresel siyaset ve ekonomi arenasındaki daha da ağır zorluğu örnek göstererek, çağdaş dünyada politikada tevhidin gerçekleşmesinin önündeki engelleri açıklayacağım.

Saldırgan, şiddet içeren mezhepçilik, Irak ve Suriye, Lübnan ve Bahreyn, Yemen ve Pakistan gibi ülkelerde Müslüman ümmetinin birliğine ve dayanışmasına yönelik devasa bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Sünniler Şiilere, Şiiler de Sünnilere karşı kışkırtılmaktadır. Ümmet içinde bin yıldan fazla süredir var olan bir bölünme, son yıllarda büyük ölçüde ulus devletler, bölgeler ve uluslararası düzeydeki siyaset ve güç dinamikleri nedeniyle daha da kötü bir hal almıştır. İki mezhep arasındaki devam eden çatışma nedeniyle on binlerce Şii ve Sünni öldürülmüş, sakat bırakılmış ve işkence görmüştür. Çatışmanın temel nedenleri, bir grubun içindeki unsurların, diğer grubun yükselişi olarak algıladıkları ve kendine özgü fikir ve uygulamalarıyla eski grubun egemenliğine meydan okuma potansiyeli taşıyan bir durum karşısında kendi güçlerini ve nüfuzlarını muhafaza etme arzusu.

Müslüman ümmetinin haricindeki güçler, kendi ajandaları uyarınca hareket etmek adına bir tarafı diğerine karşı destekleyerek ümmet içindeki çatışmayı daha da şiddetlendirdiler. Cinayetleri sona erdirmeye yönelik çeşitli girişimler şimdiye kadar başarılı olamadı[20], ancak Sünni ve Şii topluluklarından etkili isimleri ortak bir yeminin kabulü yoluyla bir araya getirme yönünde ciddi bir girişime tanık olundu.[21] Şeriati, bu çabaları destekleyen bir isimdi.

Diğer bir zorluk ise, hegemonyanın siyaseti ve ekonomisiyle yakından ilgili küresel bir zorluktur. Sömürge döneminin resmi anlamda sona ermesine rağmen, Washington liderliğinde hareket eden Batı’daki güç merkezleri, dünyaya hükmetmeye ve kontrol altında tutmaya devam ediyor. Küresel hegemonyayı tesis etmeye yönelik bu türden çabalar ve girişimler, dünyanın bazı bölgelerinde savaşların ve kaosun hüküm sürmesinin başlıca nedenidir.[22]

Altmışlarda ve yetmişlerde hedefte Vietnam ve Çinhindi, Kongo ve Şili vardı. Bugün ise Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve Somali hedefte. Küresel terörizm bile hegemonya ile paradoksal bir ilişki içinde. Bir yandan, terör eylemlerine başvuran bazı gruplar, ABD ve Batı hegemonyasına meydan okuyor görünüyor. Öte yandan, terörizmin kendisi de hegemonik aktörler ve müttefiklerinin ellerindeki dizginleri ve egemenliklerini korumak için maniple ediliyorlar.[23] Emperyalizmin ilkeli bir eleştirmeni olarak Şeriati’ye göre, Washington merkezli hegemonyanın devam eden gücü ve hegemonik aktörlerin oportünist manevraları, adaleti ayaklar altına alıyor.

Bu adaletsizliğe, insan ailesinin birliğine ve dolayısıyla tevhid anlayışına doğrudan etki eden küresel hegemonyanın bir başka boyutu daha ekleniyor. Bu, son birkaç on yılda hegemonyası artan küresel kapitalizmin ekonomik boyutudur. Şeriati’nin döneminde yani altmışlarda ve yetmişlerde bile kapitalist uluslararası şirketlerin etkisi hızla artıyordu. Bugün, küresel düzeyde finansal kapitalizmin yerleşmesiyle (yatırım bankaları, para piyasaları ve trilyonlara ulaşan hedge fonlarıyla) sermayenin ezici gücü daha da belirgin hale gelmiştir. Bu durum, servetin küçük bir zümrenin elinde toplanmasına, ardından aşırı zenginler ile en altta kalan insanlık arasındaki uçurumun daha da genişlemesine yol açmıştır.[24]

Küresel hiyerarşinin zirvesindeki yüzde 1’lik kesimin, insanlığın geri kalanının toplam serveti kadar servete sahip olduğu, bu serveti kontrol altında tuttuğu tahmin edilmektedir![25] Böylesine büyük bir uçurumun tevhidi ve insan ailesinin birliğini hükümsüz kıldığını söylemeye bile gerek yok.

Ne Yapılmalı?

Hem iç politikada hem de küresel düzeyde, Şeriati’nin temel politik fikirlerini eyleme dönüştürme zorunluluğu, her zamankinden daha acil bir meseledir. Genç Müslümanlar ve gayrimüslimler, tevhide ve insanın yeryüzündeki halife konumuna anlam ve içerik kazandırmak için çaba göstermelidirler. Bu, sadece (Şeriati’nin kısa yaşamında çok iyi başardığı bir görev olarak) eğitimle ve bilinçlendirme çabalarıyla değil, aynı zamanda kıtalar arası seferberlik ve ağ oluşturmayı da gerekli kılan bir görevdir.

Şeriati’nin sözlerinden ve çalışmalarından ilham alan gençler, dünyanın herhangi bir köşesinde, mütevazı bir ölçekte bile olsa, adaleti ve onurun alanını genişletmeyi bilirlerse, yirminci yüzyılın en büyük eylemci aydınlarından birinin mirasına layık olmuş olacaklardır.

Çandra Muzaffer

[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 170-180.]

Dipnotlar:
1 Ali Shariati, On the Sociology of Islam. Çeviri: Hamid Algar, (Berkeley: Mizan Press, 1979), s. 82.

2 A.g.e., s. 85–86.

3 A.g.e., s. 87.

4 A.g.e.

5 A.g.e.

6 A.g.e., s. 123.

7 Ali Shariati, Shariati in English. Basım tarihi ve yeri, ayrıca yayıncının adı bilinmiyor. S. 123.

8 A.g.e., s. 140.

9 A.g.e.

10 Bu ve diğer düşünürlerin yazıları için bkz.: M.M. Sharif, A History of Muslim Philosophy: Cilt. 1 ve 11. Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1963.

11 Ali Shariati, Marxism and Other Western Fallacies: An Islamic Critique. Çeviri: R. Campbell. (Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979), s. 26.

12 A.g.e., s. 16.

13 A.g.e., s. 17.

14 A.g.e., s. 25.

15 Bkz.: Shariati, Shariati in English, s. 144–145.

16 Ali Shariati, What is To Be Done. (United States of America: The Institute for Research and Islamic Studies, 1986), s. 38.

17 A.g.e., s., 48. Ayrıca bkz.: Ali Shariati, On the Sociology of Islam, s. 115–116.

18 Haccın gerçek anlamına dair derinlikli izahatı konusunda bkz.: Ali Shariati. Hajj. Çeviri: Dr. Ali A. Behzadnia ve Najla Denny. Houston, Teksas: Free Islamic Literatures inc., 1980.

19 A.g.e., bilhassa “İsmail’in Kurban Edilmesi” başlıklı bölüm.

20 Sünni ve Şiilere iki lider hitap etme imkânı buldu: Malezya’nın eski başbakanı Dr. Mahazir Muhammed ile İran İslam Cumhuriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Seyyid Muhammed Hatemi. İlki Sünni, ikincisi Şiiydi. Malezya’nın idari başkenti Putrajaya’da 22 Mayıs 2013 günü Adil Bir Dünya İçin Uluslararası Hareket adına iki başkan açıklamada bulundu. Bkz.: Mahathir bin Mohamad ve S. Muhammad Khatami (2013) “A Joint Appeal to Sunnis and Shiʾasʾ Putrajaya.

21 Burada maalesef bugünlerde geri plana itilmiş olan, herkesin bildiği Amman Mesajı’na atıfta bulunuluyor. Sünni-Şii ayışması bağlamında ilgili Mesaj’a dair bir değerlendirme için bkz.: Chandra Muzaffar 2016. Critical Concerns from East to West (e-kitap), s. 127–131: Issuu.

22 Bazı yazılarımda küresel hegemonya meselesini ele aldım. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar, 2008. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam, Malezya: Arah Publications.

23 Bu husus yeni çalışmalarımda analiz ediliyor. Örneğin bkz.: Chandra Muzaffar, 2016. “Religious Loyalties, Shared Humanity and Global Citizenship”, Critical Concerns içinde (e-kitap), s. 338–365, ayrıca Chandra Muzaffar, 2013. “The Global War on Terror – and The Prawn Behind the Stone” A World in Crisis: Is There A Cure? içinde (e-kitap), s. 28–40. Issuu.

24 Bu meselenin tartışıldığı bir çalışma için bkz.: Chandra Muzaffar, 2013, “A World in Crisis: The Relevance of Spiritual-Moral Principles” A World in Crisis içinde (e-kitap), s. 9–28. Şu çalışmada da incelendi: Chandra Muzaffar 2015, “From Unipolar to Multi-Polar” The Long Journey to Human Dignity and Global Justice içinde (e-kitap), s. 78–95 İssuu.

25 Yüzde 1’in ekonomisi (Oxfam).

Kaynakça:
Muzaffar, Chandra. Hegemony, Justice; Peace. Shah Alam: Arah Publications, 2008.

Muzaffar, Chandra. Critical Concerns from East to West. Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2016. Issuu.

Muzaffar, Chandra. A World in Crisis: Is There a Cure? Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2013. Issuu.

Muzaffar, Chandra. The Long Journey to Human Dignity and Global Justice. Petaling Jaya: International Movement for a Just World, 2015. Issuu.

Shariati, Ali. On the Sociology of Islam. Berkeley: Mizan Press, 1979.

Shariati, Ali. Shariʾati in English. Yayınlandığı yer, yayınlayanın adı, yayın tarihi bilinmiyor.

Shariati, Ali. Marxism and other Western Fallacies an Islamic Critique. Çeviri: R. Campbell. Berkeley: Islamic Foundation Press, 1979.

Shariati, Ali. What is to be Done. United States of America: The Institute for Research and Islamic Studies (IRIS), 1986.

Shariati, Ali. Hajj. Translated by Ali A. Behzadnia and Najla Denny. Houston: Free Islamic Literatures INC, 1980.

Sharif, M.M. A History of Muslim Philosophy Vol I & II. Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1963.

0 Yorum: