Türkiye
düşün tarihinin en devingen yılları yaşanıyor şimdilerde. Bir taraftan eyleme
dönüşen ve halkın bilinçli desteğini sağlama yolunda olan toplumcu düşünce,
diğer taraftan bu düşünce biçiminin kuramını yapan düşünürlerin kitapları,
yazıları, incelemeleri.
Günden
güne değişen, oluşan bu ortam içinde okurlar ve yazarlarca en çok tartışılan,
konuşulan, üzerinde ilerigeri söz söylenen bir başka konu da sanat -özellikle
edebiyat- oluyor, Açık oturumlar, soruşturmalar gün geçmiyor ki bir dergide yer
almamış olsun. Herkes kendine göre, işin derinine inmeden ucuz, pahalı
karşılıklar veriyor bu sorulara. Kimi çıkmazda olduğunu, battığını kabul
ediyor. Ama “çıkmazın güzelliklerine” dalıp gidiyor. Kimi daha dipdiri,
sapasağlam olduğunu, aslan gibi olduğunu söylüyor. Öyleyse nedir bu telaş?
Kimi
1961 Anayasa’sının getirdiği özgürlüklerin okuyucuyu toplum-bilimle uğraşmaya
ittiğini söylüyor, kimi keşke “basitlik yapsaydık” diye düşünüyor, yazıyor.
Kimi de bir şeyler yazıyor ama hiçbir şey diyemiyor.
Karşılıkların,
eleştirilerin, incelemelerin büyük kısmı sorunu bir yönüyle ortaya seriyor
hemen hemen. Ama böyle önemli -hele bugünlerde- bir konuyu tek sebeple
açıklamanın olanaksızlığına değinmiyor kimse.
“Her
çağ kendi sanatçısını getirir.”
Sanırız
ki, hiçbir zaman Türkiye’nin bu denli çok ve etkin okuyucusu olmamıştır.
Gerçekten bilinçli, kültürlü, çağına göre düşünmenin olanaklarına ermiş okur sayısı
her geçen gün daha da artmaktadır. Yalnız bir önemli eksikle: Edebiyat, daha
doğrusu sanat kültüründen yoksun olarak. Edebiyat kesiminin havası hiç de iç
açıcı değil. Yıllanmış ve hiçbir niteliği olmayan kitapları bölük-pörçük
çevirerek Türk edebiyatına yön verdiklerini sananlarla, yersel özellikleri
olmayan yazılar bastırarak yeni akımlar yaratabileceklerine inananlar
kafalarını ellerinin arasına aldıkları zaman daha olumlu düşünmelidirler. -Büyük
iyimserlikle- Neden edebiyat kültürü edinmiş okuyucu sayısı azdır?
Öte.
yandan toplumcu-gerçekçi edebiyatın yürekler paralayıcı durumu. Zaman zaman
propaganda edebiyatına dönüşen -hatta onu aşan- şiirler, öyküler. Okunamamak
yine de.
İşte
genel havası edebiyatımızın.
Çok
ilerilere gitmeden, bu genel havaya gelişi, gelişin getirdiklerini ve
geleceğini incelemekte yarar vardır.
İlk
kez eski şöhretlere “Kırpılıp yıldız yapılırlar” bazan. Büyümelere karşıt bir
kampanya Resimli Ay dergisiyle başlatılır. Bir yandan siyasî bir dergi
oluşu, bir yandan çok yaşayamaması pek uzun sürdürmez bu karşı-çıkışı.
1925’lerin
ve sonrasının edebiyatı, genellikle belirli koşulları benimsemiş topluluklardan
çok, bireysel çıkışlarla doludur. Değersiz bir sürü yazarın, ozanın yanında
değerlilerin isimleri ve etkileri şimdi de sürmektedir. Tek çıkışları toplu bir
şekilde vermenin güçlüğü göz önüne alınarak, bunların birer birer alınıp
incelenmesi daha az güç ve daha yararlı olur. Hatta masallar, halk şiirleri,
Dede Korkut türküleri köklü incelemelerle bugünkü yazarlarımıza hem ışık tutar,
hem Anadolu edebiyatının geniş bir değerlendirilişi yapılmış olur.
Toplumcu
anlayış geleneğini dışarıda bırakırsak, bu görüşün yazarlığını yapanları da gruplandırmak
iyi olacak: ilk kuşak Garip hareketidir. Hecenin beş şairi, yedi meşaleciler,
Fecr-i Âti... bir yana. Bunlar hem tam bir anlayışın sürdürücüleri, hem de bir
grup niteliği taşımazlar. Daha öncelerde servet-i Fünun’a, aruza ve heceye
karşı özgür koşuk, Nâzım Hikmet, H. İ. Dinamo, Ercüment Behzat, A. H. Çelebi
tarafından benimsenmeye başlanır. Yine de şiirin biçiminde yapılan bu
değişiklik yer yer uyaklarla zenginleştirildiği için Garipçilerin uyandırdığı
büyük tepkiyi uyandırmaz. Garipçiler, tüm olarak bir geleneğin dar kalıplarına
karşı çıkarlar. Şiirlerinde de sanki istediklerini veriyorlarmış ya da
eleştiriyorlarmış gibi bir hava sezilir. Özellikle Orhan Veli’de bu belirginlik
açıktır. Bir bakıma Garip denince sacayağından ilk akla gelen isim Orhan Veli
oluyor. Belki öldüğünden, belki de Melih Cevdet-Oktay Rifat ikilisinin daha
sonraları aynı anlayışı sürdürmemelerinden.
Türk
şiirinde yenilikçiliği incelerken birçok yabancı ozanın, özellikle Fransız
ozanlarının üzerinde durmak gerekiyor. Baudelaire, Rimbaud, Malarme, Verlaine
bunlardan birkaçıdır. Yerli ozanlarımızdan da yukarıda belirttiğimiz ozanların
şiirlerini çevirenlerin etkileri çok olmuştur. En azından onların şiirleri bir
karşı-koyuş olarak alınırsa, bu etki kendileri de çeviri yapmış olan Garipçilerin
üzerinde görünür. 1940’arda ağırlığını Türkiye'de de duyuran İkinci büyük
savaş. Savaşın getirdiği faşist yönetim. Ve bu yönetimin koşulları içinde
Garipçilerin şiiri daha iyi anlaşılır.
“Benden
önce gelmiş ressamların resimlerinin bendeki nicel birikimlerinin bir nitel
dönüşümüdür benim resmim.”
Kendilerinden
önceki kuşakların büyük duyarlılığına, sözcük oyunlarına karşı bir
başkaldırmadır Garipçilerin şiiri. Bir başka ince duyarlılıktır da aynı
zamanda. Şekilde herhangi bir sınırlamayla zorlanmaksızın, “yeni güzellikler”
vermenin yolunu denerler. Günlük yaşantının, belki de en büyük kavganın küçük
kesintilerini bir bıçak keskinliğiyle örerler. İğnelemeleriyle, alaylarıyla
faşizme başkaldıran kişilerdir. Nitekim Oktay Rifat’ın ve Melih Cevdet’in daha
sonraları toplumcu-gerçekçi şiirler yazmaları daha o günlerde böyle bir öz
taşıdıklarının kesin kanıtıdır. Gücünün yetmediğiyle alay etmektir.
Garipçilerin şiiri. Çocukluğun güzelliğini taşıyaraktan. Ve o güç yetilmiyenler
göçüp gitmişlerdir. Oysa Orhan Veli vardır. Melih Cevdet-Oktay Rifat
olacaklardır,
Garipçilerden
sonra gelenlerin bir kısmı küçük, basit, iğneleyici şiir yazmayı kolay sanarak
aynı yola sapmışlardır. Hattâ aynı yöntemleri benimseyerek. Aynı yöntemlerle,
aynı anlayışla bir kuşağı aşmak olanaksızdır. Ve de sanatın yaratıcı gücünü
gölgelemektedir. Her şey çağında, yerinde değerlidir, öyle de değerlenir. Garip
hareketi, şiirde bir halk hareketi, olarak da değerlendirilebilir. Belirli bir
azınlığın beğenilerine seslenmek yerine, doğrudan halkın beğenilerine seslenir.
Halkın olaylar karşısındaki soğukkanlı ve alaycı tavrına benzer. Suya sabuna
dokunmadan herşeye saplar bıçağını aslında. Bir sustalı gibi kısa ve kesin
fırlar.
Gerek
nesir yazılarında, gerekse Garip önsözünde Orhan Veli -ki Garip’in kuramını
yapmıştır. Şiirin halka dönük olmasını, bir işlevi olmasını savunur. İkinci
dünya savaşını, Hitler’i, Hiroşima’yı alır, inceler.
Her
ne kadar Orhan Veli-Melih Cevdet-Oktay Rifat şiiri çok kuru, imgesiz olması
bakımından verilebilirse de ardından imgeli, karmaşık, duyarlı, ağlamaklı 1950-60
kuşağını getirdiğinden şiirimize yaptığı büyük etki yadsınamaz.
1950-60
arasında yazanlara bir kuşak olarak bakılabilir mi? Tartışmasını yapmadan, şunu
belirtmekle yetinelim. Belirli bir anlayışı sürdüren ozanların, yazarların
yanında tek olarak kendilerini sürüdürenler, aşanlar da çoktur. Ama hem
toplumsal yapımızın geçirdiği değişikliğin yazına yaptığı etkiyi yerine
koyabilmek için, hem de son yıllarda çok tartışıldığı için öyle incelemekte
yarar umuyorum. Ayrıca 1950-60 döneminin gerçekten iyi yapıtlar veren
ozanlarını, öykücülerini, romancılarını daha sonraları tek tek
inceleyeceğimden, şimdilik toplu bir bakışta sakınca görmüyorum.
Ta
Gariplerden başlayarak bugüne dek gelmenin zorluğu ortada. Önce çok uzun bir
zaman bölümünü kapsadığı için ayrıntılarıyla incelemek olanaksızlaşıyor. Bir
dizi halinde vermek bir ay gecikme ile kopukluklar yaratıyor. İlerki
incelemelerimde yazarları çağlarından soyutlayarak veremiyeceğime göre; yeri
geldikçe yapacağımız araştırmaların daha verimli olacağına inanıyorum.
Bir
yandan edebiyat adına çağımızın çok dışında kalmış bayağılıklara, ucuzluklara
kanat geren bir anlayışın adamı olarak süregelenler vardır. Geniş maddi
olanaklarıyla edebiyatımıza çağdışı bir tutuculuğu sistemli olarak yerleştirmek
istemektedirler. Diğer taraftan belirli bir kadronun değişmezliğine inanıp,
başka bir biçimde tutuculuk sürdürülmektedir. Yıllardır hiç değişmiyen -değişen
koşullara, anlayışlara karşın- anlayışlarıyla varolanlar da öte yandan
eleştirinin ve incelemenin azlığı, üstüne üstlük oturmamışlığı da bir başka
sorun.
Bütün
bunlar için 1950-60 kuşağı kendini yargılıyor. Yürekliliklerine ve
içtenliklerine diyecek yok. Ama öz eleştiri geleneği olmayan bir yerde -en
azından çevrede- adamın kendisini yargılaması öznellikten kurtulmuyor doğal
olarak. Önce kendimizi eleştirme geleneği edinmeliyiz bence. Hiç olmazsa genç
kuşak bunu yapmalı. 1950- 60 kuşağı bu yürekliliği gösterdiği için
-eksikliklerine, birtakım duygusallıklardan kurtulmasına karşın- kutlamaya
değer. Ayrıca genç kuşağın kazançlı yanı az da olsa toplumcu bir eğitimden
geçebilmesi ve bu olanağı bulabilmesidir. Önceki kuşakların bir başka olumsuz
yanı da birbirlerini iyice tanımaması, okumaması ama eleştirmesi -hoş buna pek
eleştiri de denmez ya! Dedikodular, kemirmeler, yüze gülüp arkadan vurmalar.
Şu
son iki yıl içinde çok şey yazıldı 1950-60 kuşağı üstüne. Yıkılmış bir kuşak
mıdır? Böyle bir yargıya varmak insafsızlık olur en azından. Eğer bir kuşak
bütünüyle bir şeyler verebilmişse -biyolojik olarak tümü yok olsa da- yıkılmış
sayılmaz, Yıkılmak pek acı oluyor doğrusu. Aslında yersiz bir sözcük. Çıkmaz. O
daha kötü.
Gerçi
1950-60 dönemi içinde yazmaya başlayıp da bugün adı bile anılmayanlar vardır.
Ellerini eteklerini çekip gittiler. Bunu olağan karşılamak gerekir. Hiçbir çağ
gösterebilir miyiz her yazanı on sene içinde unutulmamıştır? Garip bir
alışkanlıkla 1950-60 kuşağına “ikinci Yeni” diyenler de oluyor. Eğer böyle
yanlış bir yerine koymayı yapmakta diretenler varsa gerçekten onlar için 1950-60
dönemi tam bir çıkmazdadır. Ama ben böyle düşünmüyorum. Örneğin bir Edip
Cansever, bir Turgut Uyar, bir Cemal Süreya, bir Ülkü Tamer çıkmazda
değildirler. Ayrıca pek bulvarda da sayılmazlar. O başka.
Genç
kuşak -bugünkü ortamda bir umuttur onlar. Arayış içindeki şiire, öyküye, romana
onlar gerçek yerlerini kazandıracaklardır. Türkiye’nin büyük ve sessiz oluşumu
içinde kişinin eşyayla ilişkisini, iç gerilimlerini, dış dünyanın iç yansımını
bilinçli değerlendirmelerle onlar aktaracaklardır. Dönüm noktasında görevini
yapabilmek için kendisinden önce gelen kuşakları iyi değerlemelidir. Özellikle
de yakın-geçmiş kuşağı.
1950-60
kuşağı gerçekten talihsiz midir? Talihsizliğini genç yaşta yazmalarına bağlayabilir
miyiz? Bağlarsak doğru olur mu? Bence böyle bir değerleme yanlış olur. 1950-60
döneminde toplumcu şiir anlayışının kavgasını sürdürenler baskıların,
kovuşturmaların kahramanları olmuşlardır. Onlara hiçbir zaman ozan gözüyle
bakılmamış, hep büyük patlayışların hazırlayıcıları olarak bakılmıştır. Oysa
1950-60 dönemi toplumcu ozanlar için -şiir açısından- pek başarılı savılmaz.
Bir iki iyi örnekten sonra sindirmelere göğüs gerilememiş, üstü kapalılığa,
anlaşılmazlığa doğru gidilmiştir. Bu konuya da sırası geldikçe ayrıntılarıyla
değineceğim.
1950-60
kuşağını bir bakıma Garip’in titreşimsiz ve “şiirsel olandan” uzak savından
doğmuş bir karşıt-sav olarak da değerlendirebilirim. Yine Garip’in açık seçik
anlayışının karşıtı “gizlemli olma” “üstü kapalı, anlaşılmaz olma” olarak da
ortava koyabilirim.
Yalnız
şunu belirtmekte yarar var. Belli bir akışın, değişimin olacağı zamanlar
kesinlikle tartışma ortamı hazırlanır. Eleştiriler, incelemeler,
değerlendirmeler yapılır. Ve bu değerlendirmeler ışığında zaten varolan itim
yeni özlerle, biçimlerle çıkan kuşakların doğuşunu hazırlar. En azından
ivedileştirir, hızlandırır.
Bu
küçük açıklamanın ışığında 1950 sonrasına bakacak olursak, ünlenmiş bir “eleştirmen-denemecinin”
ozan diye, şiir diye neler getirdiği konusunda daha olumlu yargılara varılmış
olur.
Örneğin
Nurullah Ataç’ın 3.Şubat 1952 tarihli Pazar Postası dergisinde övgüden
tanrılaştırdığı bir ozan ve bu ozanın bir şiirini görürüz. Bunun üstüne şiir
yazılmazmış sanısı uyanır okuyanda. Bir de bakarız, 1968’in Türkiye’sinde bir
tek Allah’ın kulu genç, Ahmet Kabaklı’nın ozanlık yaptığını usunun ucundan
geçirmez.
1950-60
kuşağı buradan yanlış değerlendirmeye başlanır. Bu arada bizim bugün yapmak isteğimizi
bu kuşak 1951’erde, 1952’lerde daha değişik bir biçimde yapmıştır. Peki o
sıralar böyle şeyler yapıldığına göre, bugün biz neden gereksinme duymaktayız?
Benim üstünde durmak istediğim, 1950 sonrasında Türk sanatının -özellikle
edebiyatının- çelişikleri ve zıtlıkları yeterince ortaya konamamıştır. Geniş
incelemeler yapılamamıştır. Ve yine tekrarlıyorum, edebiyatımız gelişim rayına
oturmamıştır, oturtulamamıştır.
İlginçtir:
3
Ağustos 1952 tarihli Pazar Postası’nda yine o günün tartışmaları şöyle
özetlenmektedir. Ya da özetlenebilir.
1.
“Ülkemizde [...] yapıcı otoritesi [...] sanat eseri üzerinde inanılır bir
kıymet yargısına varan [...] kütle sanatkâr ilişkisi kuran büyük eleştirmen
yoktur.”
2.
Edebiyat ve sanat dergilerinin dayanabileceği maddi koşullar yoktur.
3.
Okuyucu sayısı azdır.
4.
Aydınlar yerli yapıtlara ilgi duymamaktadır
Bunun
yanında, bir sürü kısır çekişmeye girilmekte, günlük, edebiyat politikası
üzerinde tartışılacağına polemiğe girilmektedir.
Bugün
de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyler söylenmektedir. İşte bizim ayrıcalığımız buradan
gelmektedir. Biz Türkiye’de yeterli bir okur sayısı, bulunduğu kanısındayız. Yüzde
altmışımızın okuma yazma bilmemesine karşın, bizim kaygumuz asıl okuyucuyu
edebiyata çekecek, onun günlük yaşantısına eklemede bulunacak bir ortamın
yaratılmamasından ileri geliyor. “Kendi fildişi kulelerine çekilmiş” sanatçı
pozları verilmeye çalışıldıkça da bu durum değişmeyecektir.
Ancak
bilinçli birikimlerin zorladığı öncü akımların Türk yazınında çok kısa bir
zamanda kendilerini gösterecekleri inancındayız. Bugünkü genç yazarlar, geçiş
döneminin talihsizliğini yüklenmişlerdir.
1951’lerde,
1952’lerde ümitli çıkışlarla gençlerin Türk şiirine giderek yazınına soluk
getirdiği sanıldı. Ama aradan beş-altı yıl geçmeden btı sanının tutarsızlığı
kendiliğinden ortaya çıktı. Belirtildi de. “[...] Yazımın başında da söylediğim
gibi, şiirimiz tıkandı, yeni sözler, yeni düşünceler bulamadı. Bu bunalım
şiirimizi derdemez bugünkü duruma götürdü; buna zorladı.” [Muzaffer Erdost, Pazar
Postası, 30 Aralık 1956]
Şu
anlaşılıyor. 1950-60 kuşağının ta 1956’larda tutarsızlığı, bunalımı ortaya
konuyor. Bu 1950-60 kuşağı tarafından Ocak 1967’de, yani 11 yıl gecikme ile
yeniden ortaya konuyor. Toplu bir soruşturmaya gidilme gereği duyuluyor. “Yeni
Ufuklar sayı 176 Ocak 1967” ve bu soruşturmalar 11 yıl boyunca sürüp
geliyor. Tek tek dergilerin çeşitli sayılarında hep bu konu tartışılıyor. Sonuç
değişiyor mu? Değişen, genellikle aynı tür yazı yazanların eleştirel tutumu
oluyor.
Soluma
ile boğuntulu sokaklar arasında büyük ayrılıklar, değişmeler olmadığı halde;
Demir Özlü’nün eleştirileri, soruşturma yanıtları arasında büyük çelişkiler
oluyor. Biz elbet insana durağan gözle bakmıyoruz. Ama eleştirel görüşlerini
değiştiren bir yazarın yazış biçimini ve özünü değiştirmesi de gerekmez mi?
Örneğin
3.Şubat 1957 tarihli Pazar Postası’ndaki bir yazısıyla Ocak 1967 tarihli
bir soruşturma yanıtı kesin çelişkiler gösteriyor. Bu, yalnız Demir Özlü için
söz konusu değildir. Yazış yöntemini ve ereğini değiştirmeyen birçok ozanın,
yazarın düşünceleri incelendiğinde aynı sonuç görülecektir.
Diyeceğim;
bu denli gürültüye, çatırtıya bakarak Türkiye’de birkaç yazarın, ozanın dışında
sanatın işlevi ve yararlılığı su götürmektedir. Bütün yakınmalar, didişmeler
bundan çıkmaktadır. Bunlar çatırtının gürültüleridir. Ve yeni bir çıkışın da
gürlemesiyle birlikte olmaktadır. Son birkaç aydır -bir yıl ya da- olumlu
birtakım çıkışlar olmaktadır. Bir önceki kuşağın yazarlarında da bu tür olumlu
çıkışlar görülmektedir. Örneğin: Ülkü Tamer’in Giyotin adlı uzun şiiri.
Belki şiir yaşantısının en uç noktasına varmıştır burada Ülkü Tamer. Ve bu
çıkış, 1950’lerin, 60’ların, 63’lerin değil, 67’lerin, 68’lerin çıkışıdır bir
bakıma.
Genç
ozanların sıkı izleyiciliği, araştırıcılığı. Türkiye çapında gelişen okuyucu kitlesi.
Bilinçli bir toplumcu akımın yayılması. Bütün bunlar, edebiyatımız için bugün
pek yararlı gibi gözükmüyorsa da, aslında derde çok büyük katkıları olacağı
inancındayız.
Baştan
da belirtmiştim. 1940-68 dönemini derinliğine incelemenin olanağı yoktur, bir
dergi yazısında. Ama şunu belirteyim ki tek tek ozanları, yazarları ele alıp
inceledikçe, eleştirdikçe yazar-okur çelişkisi, değerlendirmelerdeki zıtlıklar,
terslikler kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu yazımı da aslında ileride
yapacağım incelemelere ışık tutacağı umuduyla hazırladım.
Hüseyin Cevahir
Nisan
1968
[Kaynak: Yeni Eylem, Yıl 1, Sayı. 1, s. 2-8.]



0 Yorum:
Yorum Gönder