Bugün
Ermeniler, çoğu İngilizce yayın yapan medyaya göre, ülkenin dış politika yönünü
belirleyecek olan, epey önem arz eden meclis seçimleri için oy kullanmak üzere
sandık başına gidiyor.
Son
zamanlarda Rusya; Ermenistan ile Batı arasındaki diplomatik ilişkilerin
derinleşmesinin ardından, Ermenistan’a ekonomik baskı uygulamaya başladı. AB
ise, giderek şovenistleşen dış politikasıyla, ülkeye Rus karşıtı saldırgan bir ajanda
dayattı. Bu arada, ABD Başkanı Trump, Moskova ve Brüksel’deki mevkidaşlarının
genellikle sürdürdüğü müdahale etmeme tavrını bir kenara bırakarak, Ermenistan
seçimlerine tüm arsızlığıyla müdahale etti. Neticede, Ermenistan’ın iç
politikasını büyük ölçüde bölgesel jeopolitik olayların gölgesi ardına gizleyen
medya, ülkeyi yalnızca büyük güç rekabeti prizmasından ele aldı.
Ermeni
seçmenleri hakkında laf eden herkes, iki konu üzerinde duruyor: etnik temizliğe
uğramış Dağlık Karabağ’a dönüş ve medeniyet hedefi olarak Rusya ile AB arasında
seçim yapma. Ancak güvenilir anketlere ait veriler, seçmenlerin tercihlerini ne
Dağlık Karabağ meselesinin ne de Ermenistan’ın dış politikasının yönünün tayin
ettiğini ortaya koyuyorlar. Dış politika söz konusu olduğunda, tercihler
nispeten dengeli kalmakta, ancak (Rus yetkililerin küçümseyici bir dille tekrar
tekrar yaptıkları uyarı üzerinden oluşan) “Ermenistan’ın yeni Ukrayna olması”
korkusuyla birlikte bir miktar yumuşatılmaktadır. Bu arada, Sovyet sonrası
Ermenistan’ın kimliğinin sağcı milliyetçilik ve militarizmle tanımlı hale
gelmesini sağlayan Dağlık Karabağ meselesi, Ermenilerin politik tahayyülünde ve
söyleminde savaş karşıtı duyguların baskın olduğu bir dönüşüme tabi olmaktadır.
Peki,
seçmenlerin önceliklerinin başında hangi konular geliyor? Ekonomik eşitsizlik
ve Azerbaycan ile barış anlaşması. Ermenistan seçimlerini Rusya ve Batı
arasındaki bir mücadele olarak gören yabancı gözlemciler, seçmenleri gerçekten
harekete geçiren konuları göz ardı ediyorlar. Çoğu Ermeni için belirleyici
sorular, jeopolitik bağlılık veya medeniyet hedefleri değil, yurt içinde sosyal
yardım reformları ve yardımlar ile Azerbaycan ile olan çatışmaya ilişkin on
yıllardır süren güvensizliğin sona ermesi ihtimalidir. Bu öncelikler, eldeki
seçenekler, toplumsal korumaları göz ardı edip savaş politikasını benimsemeye
daha istekli göründüklerinde, daha da belirgin hale geliyor.
Nikol:
Sahte Peygamber
Nikol
Paşinyan ve partisi Yurttaş Sözleşmesi, 2018 rejim değişikliğinin ardından
iktidara geldi. Bazıları, bu rejim değişikliğini renkli devrim olarak
nitelendirip, Sovyet sonrası ülkelerde önceden yaşanan rejim değişiklikleriyle
ilişkilendirse de, arkasındaki itici güçler büyük ölçüde Ermenistan’a hastı ve
ona aitti. 2018 baharında, Ermenistan’ın oligarşik hükümetine karşı kitlesel
bir hareket başladı. O zamana dek bu hükümet, on yıllarca süren müzakerelerin
çıkmaza girmesi nedeniyle, Dağlık Karabağ konusunda Ermenistan ve Azerbaycan
arasında bir savaşın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Dahası, 2016’daki Dört Gün
Savaşı’ndan sonra, iki ordunun gücü arasındaki sadece büyüklük farkının bile
Ermenistan’ın savaşı kaybedeceğini ortaya koyduğunu görmüşlerdi. Ardından,
cumhurbaşkanlığından başbakanlığa yükselen Serj Sargsyan istifa ederek, bu
savaşın ve sonuçlarının sorumluluğunu halefi hükümete, yani Paşinyan’ın sırtına
yükledi. İki yıl boyunca, oligarklar tarafından finanse edilen medya, Paşinyan’ın
“topraklarımızı vermeye” hazırlandığını iddia ederek, kamuoyunu sert etnik
milliyetçi söylemlerle zehirledi. Popülist Paşinyan, 2020’de şahin ve savaşçı
bir söylemle savaşa girdi, ancak daha sonra Ermenistan’ın en azından Ermeni
güçlerinin Dağlık Karabağ çevresinde işgal ettiği Azerbaycan topraklarının
barışçıl bir şekilde iadesi konusunda müzakere etmesi halinde, bu savaşın
önlenebileceğini kabul etti.
2020
savaşı, Ermenistan’ı zayıflattı, ülkenin müzakere masasındaki gücünü
yitirmesine neden oldu. Bu da Azerbaycan ve Moskova ile Brüksel’deki (ve şu
anda Washington’daki) arabulucularca Ermenistan’dan daha fazla taviz kopartılmasına
yol açtı. Ancak iktidardaki parti, bu kaybı bir kazanca dönüştürerek,
çatışmadan çıkmanın Ermenistan’ı sürekli olarak büyük bir güç arabulucusu arama
ihtiyacından kurtardığını savundu ve sık sık Rusya’nın çatışmayı kendi çıkarı
için kullandığını açıktan dile getirdi. Bu tespit, tarihsel olarak doğruydu. En
son olarak, 9 Kasım 2020 tarihli ateşkes anlaşmasında, Azerbaycan’ı Nahçıvan’a
bağlayacak ve Rus FSB’since (Federal Güvenlik Hizmetleri, eski KGB)
denetlenecek bir sınır ötesi koridorun açılması ile ilgili bir madde yer
alıyordu. Bu, Bakû ile Moskova’nın koridor için baskı yapması, İran ile AB’nin
son üç yılda onları engelleme konusunda farklı roller oynaması nedeniyle,
Nahçıvan’daki etnik temizlikten sonra geçerliliğini yitirmeyen tek anlaşma
maddesi oldu. Şimdi bu koridor, Trump’ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu
(TRIPP) olarak yeniden paketlendi. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan
olundu.
Ermenistan
dışındakiler, Paşinyan’ın 2020’de bir savaş kaybetmiş olmasına, 2023’te Dağlık
Karabağ’da etnik temizlik yaşanmasına rağmen neden iktidarda kaldığını
anlayamıyor olabilirler. Ancak Dağlık Karabağ sorunu, diasporayı ve yerel
medyayı domine eden bazı Ermeni sağcılarının herkesi inandırmak istediği kadar
basit bir sorun değil. Paşinyan, önceki hükümetlerin ulusal güvenlik
bahanesiyle devlet bütçelerini sürekli olarak yağmaladığı, ordunun, yaklaşmakta
olduğunu bildiği savaşı yürütemez hale geldiği iddiası üzerinden kampanya yürüttü.
Ona göre, Dağlık Karabağ’daki çatışma, suçlu-oligarşik rejimler, Sovyet döneminin
zenginliğini ve altyapısını kendi aralarında pay ederlerken, ideolojik bir
perde olarak kullanıldı.
Ancak
Paşinyan, bu çatışma ve savaşlarla ilgili anlatıları, Ermeni kamuoyunda zaten
gizli bir şekilde mevcut olmasaydı, popülerleştiremezdi. 2020’deki yenilgi ve
Dağlık Karabağ’daki etnik temizlik, en nihayetinde Dağlık Karabağcı harekete
dair eleştirel sözler sarf etmesi için işçi sınıfına bir fırsat sundu. Sosyalizmi
görmüş bir devlet olarak Ermenistan’ın devlet sosyalizminden piyasa
liberalizmine geçişi, işçi sınıfının büyük kesimlerini haklarından mahrum
kıldı, onu marjinalleştirdi. Birinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın (1991-1994)
ardından ülkenin aşırı militarizasyonu ve güvenlikçileşmesi, devletin ele
geçirilmesinin ve şok terapi uygulama amacı güden piyasa reformlarının önünü
açtı, işçi sınıfının ekonomik olarak mülksüzleştirildiği, politik açıdan
yüzüstü bırakıldığı, kültürel olarak silindiği sürece meşru bir zemin sundu. On
yıllardır bu işçi sınıfı, halk arasında Karabağ çetesi olarak bilinen
çevreye mensup kişilere düşmanlık beslemişti. Bu yönetici elitleri refah
devletinin çöküşünden ve düzensiz sanayisizleşmeden sorumlu tutuyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu eleştirel değerlendirmeler, bazen sıradan
Dağlık Karabağcı Ermenilere karşı nefrete varan, onları düzeltmeyi öngören uç
yaklaşımlarla maluldü. Ayrıca, ne yazık ki, bu tartışmalar, genellikle
iktidardaki partinin liberal milliyetçiliği çerçevesinde cereyan ediyordu.
Geçtiğimiz
ay, iktidardaki partinin yürüttüğü kampanya, K-pop grubunun tanıtım
faaliyetlerini bile gölgede bırakacak nitelikteydi. Aşırı aegyo (sevimlilik) ve kalp işaretiyle öne çıkan kampanyada, Paşinyan ve Meclis Başkanı,
kampanya otobüsünde, kampanya etkinliklerinde ve sıradan insanların evlerinde
sürekli mukbang (yemek yeme videosu) çekiyordu. Paşinyan’ın da muazzam
bir viral etkiye sahip olduğu kanıtlandı. Hitchcock filmlerindeki karakterleri
akla getiren, ürkütücü bakışlarıyla baktığı kameranın karşısında, ana akım
poptan Ermeni rabizine (oyun havalarına) ve Rus şansonuna kadar farklı
türden şarkıları dinlerken çekilip sosyal medyaya yüklenmiş videoları viral
oldu. Muhalefetin epey kaynağa sahip olduğu koşullarda, Paşinyan dikkatleri
üzerine çekmeyi bildi. Ancak kampanya, defolardan ve skandallardan muaf
değildi. Paşinyan’ın mitinglerde eleştiri veya karşıt görüş bildiren seçmenlere
yönelik duygusal patlamaları, iyi niyetli ve kötü niyetli eleştiriler arasında
ayrım yapmayan, kendini beğenmiş davranışları nedeniyle eleştirilere yol açtı.
İktidar
partisinin seçim kampanyası boyunca yaptığı etkinliklerin ortak cümlesi, “Ermeniler
sonsuza dek yas tutamaz”dı. Fakat bu yaklaşım, devletin onayını almış, toksik
bir olumlulukla malul. Ermeni halkının kederi ve travmaları dilimleniyor,
pişmanlık nedir bilmeyen bir tavırla tüketimci bir anlayışla ele alınıyor. Son
iki ayda devlet (cömert özel bağışçılarının yasadışı fonlarıyla) sayısız
kutlama gerçekleştirdi. Bu kutlamalar içinde süreci en iyi özetleyen örnekse
İşçi Bayramı’nın adının bile Çalışma Günü olarak değiştirildiği, beceriksizce
gerçekleştirilmiş, birileri adına temellük edilmiş 1 Mayıs kutlamalarıydı. En
mide bulandırıcı sahne ise, çoğunlukla Hintli göçmen işçilerden oluşan Yandex
kuryelerinin motosikletleriyle Cumhuriyet Meydanı’nda geçit töreni yapılması ve
şehrin en güvencesiz işçilerinden bazılarının korkunç bir eğlencenin malzemesi
haline getirilmesiydi. Birkaç gün sonra, Erivan’dan 130 km uzaklıkta, Rusya’ya
ait bir giyim fabrikasında çalışan Hintli göçmen işçiler, insanlık dışı çalışma
koşullarını ve aylarca ödenmeyen ücretlerini protesto etmek için greve
gittiler. Ancak kentteki polisin dayağını yiyen işçiler, gerekli tazminatları
almadan Hindistan’a gönderildiler.
Paşinyan,
iktidarının temel taşının ekonomik popülizm olduğunu iyi biliyor. Bu sebeple,
kamu harcamaları artırıldı. Yıllar boyunca hükümet; yol, okul, anaokulu ve
hastane inşaatına ve bunlara yönelik yenileme çalışmalarına yaptığı
yatırımlarla övünürdü. En büyük reformları ise, bu yılın Ocak ayından itibaren
çocukların ve emekli vatandaşların önemli ölçüde daha düşük maliyetlerle sağlık
hizmeti alabilmelerini sağlayan sağlık reformu oldu. Sağlık Bakanlığı’nın
verilerine göre 31 Mart itibarıyla bu reformdan 614.000 vatandaş istifade etti
(bir fikir vermesi açısından söyleyelim: Paşinyan, 2021 seçimlerini 688.761
oyla kazanmıştı). Paşinyan’ın tabanının ona destek vermelerinin başlıca
nedenlerinden biri de, cepten ödenen sağlık harcamalarının tamamen azaltılmasıydı.
Paşinyan’ın
tabanı, rakipleri ve medyadaki kuklalarınca sıklıkla jekh olarak
adlandırılıyor. Jekh, Ermenicede çöp veya insan atığı anlamına geliyor.
Son olarak, bir muhalif milletvekili, onları “dişsiz emekliler” olarak
tanımladı ve “anlaşılan o ki iyi bir hayat sürmemişler” dedi. Uluslararası Cumhuriyetçi
Enstitüsü’nün son anketine göre, Paşinyan’ın ana destek kitlesi 56 yaş üstü
grup. Paşinyan’ın tuhaf, bazen kaba kişiliği, oligark rakiplerini hapse atma
konusundaki duygusal patlamalarını bir devlet başkanı için yakışıksız değil,
haklı bir hayal kırıklığı ve öfke olarak gören eski Sovyet kuşağında karşılık
buluyor. Tabanı, ekonomik öfkesini onun aracılığıyla yönlendiriyor. Onlara göre
bu kanal, uzun zamandır kültürel olarak görünmez kılınmış şikâyetlerinin birilerine
ulaşmasını sağlıyor. İşçi sınıfındaki bu huzursuzluk, ne yazık ki Paşinyan’ın
liberal demokratikleşme çabalarını reklâm eden siyasetiyle etkisiz kılınıyor.
Suni
Muhalefet Olarak Politik Kapitalistler
Paşinyan’ın
en önemli ve en becerikli muhalifleri, kendisinin “üç başlı savaş partisi”
olarak adlandırdığı üç oligarktır. En yüksek oyu alan isim, Rus-Ermeni oligark
Samvel Karapetyan’dır. Kampanyası, Ermenistan’a 300.000 Azerbaycanlının
yerleştirilmesiyle ilgili korku tellâllığı yapan, yapay zekâ eliyle üretilmiş,
herkese gönderilen reklâmlarla kamuoyunu âdeta boğdu. İkinci isim, 2021’deki
aşağılayıcı yenilgiden sonra geri dönen ve 1998-2008 yılları arasındaki
yönetimi siyasi suikastlar, rejim karşıtı seslerin, medyanın ve protestoların
bastırılması, en önemlisi de Ermenistan’ın stratejik varlıklarının yabancı
sermayeye satılmasıyla kötü şöhret kazanan Ermenistan’ın ikinci cumhurbaşkanı
Robert Koçaryan. Üçüncü isimse görünüşe göre Tanrı’nın ilk Hristiyan ulusuna yönelik
sabrını sınarcasına, dünyanın en yüksek İsa heykelini inşa etme çabası içinde
olan bir başka oligark Gagik Tsarukyan. Peki, devletin ele geçirilmesiyle elde
ettikleri akıl almaz servetlerine ve Ermenicede tutarlı bir cümle
kuramamalarına rağmen, bu politik aktörlerin ortak noktası nedir? Koyu bir
etnik milliyetçilik, güçlü liderin cazibesi ve yeni savaş arzusu.
Paşinyan’ın
tabanı, onunla ilgili olarak farklı görüşlere sahip olabilir. “Sen bizim
kralımızsın” ya da “”Seni İsa bizi kurtarasın diye gönderdi” diyebilir. Bu anlamda
hatalı görüşler geliştirebilir. Fakat Paşinyan’ın ana muhalefeti konusunda epey
zekice analizler ve görüşler ortaya koyduklarını söylemek gerek.
Ermenistan’da
yaşlı kuşak, seçim kampanyası sırasında Paşinyan ile, oligarkların
dizginlenmesi, seçimlere katılmalarına mani olunması, özelleştirilmiş
varlıkların devlete iade edilmesi, oligarkların yolsuzluk ve devlet destekli
şiddet nedeniyle hapse atılmaları gibi talepler üzerinden ilişki kurdu. Hatta
bazıları, kampanya süresince yapılan canlı yayınlarda bu oligarkların idamını
bile talep etti. Bu talepleri liberaller, doğalında, ilgili kuşağın Sovyet
nostaljisinden kurtulamadığını, ne yazık ki otoriter zihniyetinin üstesinden
gelemediğini söyleyerek eleştirdiler. Hem liberal sol hem de milliyetçi sağ, bu
insanları genellikle otuzların terörle tanımlı dönemini özleyen Stalinistler
olarak görüp mahkûm etti.
Oy
satın almak denilen olgu, ta doksanların ortalarından beri Ermenistan
seçimlerinin ana özelliği olsa da, kolluk kuvvetlerinin bu uygulamaya büyük
ölçekte ve saldırgan bir üslupla müdahale ettiğine ilk kez şahit olduk.
Geçtiğimiz ay neredeyse her gün, Yolsuzlukla Mücadele Komitesi’nce yayınlanan
ve en üzücü tabloyu çizen ses kayıtları ortaya çıktı. Kayıtlar üzerinden, organize
suç örgütlerine özenen kişilerin, çoğunlukla Kremlin destekli Karapetyan olmak
üzere, üç muhalefet partisinden birine oy vermeleri halinde 100-200 bin Ermeni
dramı (yaklaşık 300-400 dolar) alacakları vaadiyle kitleleri satın almaya
çalıştıkları görüldü. Kayıtlar, kendi kibirlerine kapılmış genç ve orta yaşlı
erkeklerin birbirleriyle suç dünyasının jargonuyla konuştuklarını ortaya
koyuyor. Kayıtlardan birinde, bir adam diğerine saygın bir suç patronunun
Paşinyan’a oy vermeyi yasaklayan bir emir (progon) yayınladığını
bildiriyor.
Organize
suç örgütleri, Sovyet Ermenistan’ının toplumsal ve ekonomik varlıklarının
yağmalanması sürecinde uzun zamandır rol oynuyorlar. Bu örgütler, geçiş
döneminde devlete ait altyapıyı ve kaynakları ele geçirenler için bir tür
güvence mekanizması işlevi gördüler. Bu kayıtlar, oylarını satın almaya
çalıştıkları kişilere yönelik, derinlere işlemiş, sınıfsal bir küçümseyici
tavrın hâkim olduğunu ortaya koyuyor. Sosyalizm sonrası devletlerde, oy satmak,
genellikle bir hayatta kalma stratejisidir; acil ihtiyaçlarının ötesinde bir
gelecek hayal etmekte zorlananların maddi güvensizliğe verdikleri talihsiz bir cevaptır.
Politik
muhalefet bağlamında, bir de Ermeni Kilisesi’nden bahsetmek gerek. Paşinyan,
Katolikos’un, ruhani liderin Ermenistan’ın iç ve dış politikalarına müdahil
olmasının ardından, kamuoyu önünde kendisiyle büyük bir anlaşmazlık yaşadı.
Liberal kesim, devletin kilise işlerine müdahale ettiğini öne sürse de,
Ermenistan’da Kilise’nin kapitalist sınıfsal yapılara tümüyle entegre olduğu,
Paşinyan’ın şu anda yaptığı şeyin, kurumsal gücünü kendi çıkarı için
kullanmaktan başka bir şey olmadığı, herkesin malumu.
Bu
kampanyanın daha az konuşulan yönü ise politik ataerkilliğin güçlendiği
gerçeğidir. Kampanyaya hâkim olan dil, Ermeni kimliğini güçlü erkekler ve eril
iktidarı merkeze koyarak inşa ediyor. Çoğu büyük parti, seçmeni erkek olarak
tanımlıyor, genellikle erkeklere yönelik vaatlerde bulunuyor. Ülkede geçerli
politik öznenin tgherk (erkekler) olduğu düşünülüyor. Sağcı partiler,
doğum oranlarını artırmanın bir yolu olarak doğum yanlısı politikaları
savunuyorlar. Ermenistan’ın yaşadığı askeri yenilgileri ve zayıf müzakere
gücünü tanımlamak için genellikle suç dünyasına ait jargona başvuruluyor.
Genelde cinsel şiddet ve aşağılama imasında bulunuluyor. Aslında, muhalif
oligarklardan biri, hüküm giymiş bir tecavüzcü. Kendilerini herkesin karşısında
konumlandıran erkek egemen politik partiler, en ufak bir ironi belirtisi
göstermeden, militarizm ve ulusal ordu doktrinini savunurken, siyaset dışı
olduklarını gururla iddia ediyorlar.
Paşinyan, bir de kendi kontrolünde olan muhalefete sahip. Diğer partilerdeki
eleştirmenleri arasında, Rusya ile bağları koparmak ve Avrupalılaşma yolunda
ilerlemek için yeterince şey yapılmadığına inanan liberal milliyetçiler de
bulunuyor. Bu partiler, Ermenistan’da Batı hakkında medeniyet efsanelerini ve
yanılsamalarını yaymada önemli rol oynadılar, neticede YouTube’da hatırı
sayılır bir izleyici kitlesine ulaştılar.
Bu
Batı çıkarlarını destekleyen bir diğer grup ise, 2018’den beri Ermenistan’a akan,
miktarı giderek artan, ülkeyi demokratik kılma amaçlı fonlardan önemli ölçüde
faydalanan STK’cı profesyonel sınıf. Dönem dönem hükümete göstermelik
eleştiriler yönelten, bağımsız gözlemciler kisvesine bürünmüş bu STK’cı
profesyonel sınıf, nihayetinde hükümeti destekliyor, çünkü karşılarında Macaristan’ın
eski başbakanı Orbán gibi yabancı fonları ülkeye sokmayacak seçenek duruyor. Bu
kalkınma fonu, politik süreçlerle ilgili tartışmaların şekillendirilmesinde
epey etkili. Sınıfsal çıkarlar ve maddi ilişkilerden ziyade, medeniyet ve
saygınlık merkezli liberal ahlakçılık politikanın ana meselesi haline geliyor. Kendilerini
“sivil toplum” olarak adlandıran ve yabancı bağışçılara yönelik gerçek
bağımlılıkları sorgulandığı vakit dehşete kapılan STK aydınları, Ermenistan’da
Batı’nın yumuşak gücünün temsilcileri olarak iş görüyorlar.
Batı
ile Rusya Arasındaki Sorun
Bu
baskı düzeyi yüksek olan jeopolitik ortamda, hem Rusya hem de Batı, Ermenistan’ın
hata yapmasını sağlamak için ülkedeki aktörleri namluya sürüyor. Rusya, Ermenistan’ın
politik kapitalistleri üzerindeki nüfuzunu kullanarak, Paşinyan karşıtı
dezenformasyonu önemli ölçüde artırdı. Batı’nın ülkedeki maşaları ise Rusya
karşıtı politikalar ve yönelimler için baskı uyguluyor, Rusya’nın
Ermenistan'daki nüfuzunun sona erdiğini sevinçle ilan ediyor. Oysa bunu
söylemek için henüz erken.
Hem
Batı hem de Rusya, Ermenistan’dan politik açıdan gelecekte hangi tarafta olacağı
sorusuna hızla cevap vermesini istiyor. Fakat tarihsel olarak bu bölge de
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki arabuluculuk faaliyetleri de jeopolitik
döngülere tabi. Bu bölgede ortaya çıkacak sonuç, büyük ölçüde Rusya-Ukrayna ve
İran-ABD savaşlarının sonuçlarına bağlı. Bu savaşlar ne kadar uzun sürerse,
gerilimler o kadar artar, uzlaşma nedir bilmeyen militarizm o ölçüde körüklenir,
dolayısıyla, bu bölgenin sonunda barışa kavuşma olasılığı o kadar azalır. Üzücü
gerçek şu ki, buradaki insanlar, ne kadar denge kurmaya ve tarafsız kalmaya
çalışsalar da, büyük güçler arası çatışmalarda ikincil bir unsur, sonradan akla
gelen bir başlık haline geleceklerdir.
Mayıs
başında AB liderleri, Ermenistan’da tarihi bir zirve düzenlediler. İlk kez
düzenlenen bu zirvede ev sahibi ülkenin Avrupa Birliği’ne alınacağına dair boş
vaat dillendirildi. Bu zirvede Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’nin Ermenistan’a
gelmesi, Moskova’nın zülf-ü yârine dokundu. Erivan’daki AB zirvesinin ardından
Putin, Ermenistan ve Rusya arasında bilinçli bir ayrışma önerisinde bulundu.
Aynı zamanda, Rus devlet medyası ve Kremlin’e bağlı politik çevreler, Putin ve
Lavrov’un 2020’deki savaşın ardından 1994-2020 arası dönemde süren müzakerelerin
başarısızlığından Ermenilerin topraklarını genişletme politikasının sorumlu
olduğuna dair önceki değerlendirmelerine rağmen, Dağlık Karabağ’ın kaybının
Ermeni milliyetçiliği çerçevesinde ele alınması fikrini destekleyerek Paşinyan
ve hükümetini suçladılar.
26
Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, seçimlerden iki hafta önce Paşinyan’ın
popülaritesini artırmak amacıyla, Ermenistan’ı ziyaret etti. Batı’yı ve Avrupa’yla
bütünleşmeyi savunanlar, Ermenistan seçimlerine yapılan bu aleni müdahaleden
son derece memnun kalırken, Trump’ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu (TRIPP)
ve Ermenistan ile ABD arasındaki ek anlaşmaları diplomatik ve ekonomik
başarılar olarak methettiler. Bu arada, Ermenistan’daki Amerikan yatırımlarının
gerçek yüzü açığa çıktı: sanayiden arındırılmış Hrazdan şehrinde NVIDIA için
bir veri merkezi inşa etmek üzere 500 milyon dolarlık yatırım yapıldığı görüldü.
Bu yatırımın çevre değerlendirme raporları ise şüpheli bir şekilde göz ardı
edildi. Gazetecilerin bu konuda yorum yapmasını istedikleri, kentteki bir
hükümet yetkilisinin cevabı, iki cümlelik bir korku hikâyesi gibiydi: “Sonuçta
yatırımı yapan, büyük bir uluslararası şirket. Ne yaptıklarını bildiklerinden
eminim.”
Sonuç
olarak, Ermenistan’da iktidarda olan parti, kendine özgü lideriyle, meşru
gerekçelere rağmen, Ermeni siyasetine hâkim durumda. Fakat bu herkesin
şaşkınlıkla izlediği popülaritenin, solun gerçek bir alternatif olamaması,
sağın da oligarklar karşısındaki korkusuyla beslendiğini görmek gerekiyor.
Paşinyan, tabanının ekonomik kaygılarına ve güvenlik endişelerine hitap ederek,
onlara seçici refah ve barışçıl müzakerelere bağlılık vaat ediyor.
Sosyalizm
sonrası süreçte yaşanan dönüşümün yarattığı yapısal sorunları ele alabilecek
bir politik projenin yokluğunda, birçok seçmen, umutlarını en az istenmeyen
seçeneğe bağlamaya devam ediyor. Sosyalizm sonrasında kurulan devletin
gelecekteki seyrini belirleyebilecek asıl soru ise şu: Bu düzen, Sovyet
kuşağının ömrünü tamamlaması ardından da işlemeye devam edecek mi edemeyecek mi?
Erivanlı Solcu
7 Haziran 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder