14 Haziran 2026

,

Ermenistan Seçimleri ve İşçi Sınıfı


Bugün Ermeniler, çoğu İngilizce yayın yapan medyaya göre, ülkenin dış politika yönünü belirleyecek olan, epey önem arz eden meclis seçimleri için oy kullanmak üzere sandık başına gidiyor.

Son zamanlarda Rusya; Ermenistan ile Batı arasındaki diplomatik ilişkilerin derinleşmesinin ardından, Ermenistan’a ekonomik baskı uygulamaya başladı. AB ise, giderek şovenistleşen dış politikasıyla, ülkeye Rus karşıtı saldırgan bir ajanda dayattı. Bu arada, ABD Başkanı Trump, Moskova ve Brüksel’deki mevkidaşlarının genellikle sürdürdüğü müdahale etmeme tavrını bir kenara bırakarak, Ermenistan seçimlerine tüm arsızlığıyla müdahale etti. Neticede, Ermenistan’ın iç politikasını büyük ölçüde bölgesel jeopolitik olayların gölgesi ardına gizleyen medya, ülkeyi yalnızca büyük güç rekabeti prizmasından ele aldı.

Ermeni seçmenleri hakkında laf eden herkes, iki konu üzerinde duruyor: etnik temizliğe uğramış Dağlık Karabağ’a dönüş ve medeniyet hedefi olarak Rusya ile AB arasında seçim yapma. Ancak güvenilir anketlere ait veriler, seçmenlerin tercihlerini ne Dağlık Karabağ meselesinin ne de Ermenistan’ın dış politikasının yönünün tayin ettiğini ortaya koyuyorlar. Dış politika söz konusu olduğunda, tercihler nispeten dengeli kalmakta, ancak (Rus yetkililerin küçümseyici bir dille tekrar tekrar yaptıkları uyarı üzerinden oluşan) “Ermenistan’ın yeni Ukrayna olması” korkusuyla birlikte bir miktar yumuşatılmaktadır. Bu arada, Sovyet sonrası Ermenistan’ın kimliğinin sağcı milliyetçilik ve militarizmle tanımlı hale gelmesini sağlayan Dağlık Karabağ meselesi, Ermenilerin politik tahayyülünde ve söyleminde savaş karşıtı duyguların baskın olduğu bir dönüşüme tabi olmaktadır.

Peki, seçmenlerin önceliklerinin başında hangi konular geliyor? Ekonomik eşitsizlik ve Azerbaycan ile barış anlaşması. Ermenistan seçimlerini Rusya ve Batı arasındaki bir mücadele olarak gören yabancı gözlemciler, seçmenleri gerçekten harekete geçiren konuları göz ardı ediyorlar. Çoğu Ermeni için belirleyici sorular, jeopolitik bağlılık veya medeniyet hedefleri değil, yurt içinde sosyal yardım reformları ve yardımlar ile Azerbaycan ile olan çatışmaya ilişkin on yıllardır süren güvensizliğin sona ermesi ihtimalidir. Bu öncelikler, eldeki seçenekler, toplumsal korumaları göz ardı edip savaş politikasını benimsemeye daha istekli göründüklerinde, daha da belirgin hale geliyor.

Nikol: Sahte Peygamber

Nikol Paşinyan ve partisi Yurttaş Sözleşmesi, 2018 rejim değişikliğinin ardından iktidara geldi. Bazıları, bu rejim değişikliğini renkli devrim olarak nitelendirip, Sovyet sonrası ülkelerde önceden yaşanan rejim değişiklikleriyle ilişkilendirse de, arkasındaki itici güçler büyük ölçüde Ermenistan’a hastı ve ona aitti. 2018 baharında, Ermenistan’ın oligarşik hükümetine karşı kitlesel bir hareket başladı. O zamana dek bu hükümet, on yıllarca süren müzakerelerin çıkmaza girmesi nedeniyle, Dağlık Karabağ konusunda Ermenistan ve Azerbaycan arasında bir savaşın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Dahası, 2016’daki Dört Gün Savaşı’ndan sonra, iki ordunun gücü arasındaki sadece büyüklük farkının bile Ermenistan’ın savaşı kaybedeceğini ortaya koyduğunu görmüşlerdi. Ardından, cumhurbaşkanlığından başbakanlığa yükselen Serj Sargsyan istifa ederek, bu savaşın ve sonuçlarının sorumluluğunu halefi hükümete, yani Paşinyan’ın sırtına yükledi. İki yıl boyunca, oligarklar tarafından finanse edilen medya, Paşinyan’ın “topraklarımızı vermeye” hazırlandığını iddia ederek, kamuoyunu sert etnik milliyetçi söylemlerle zehirledi. Popülist Paşinyan, 2020’de şahin ve savaşçı bir söylemle savaşa girdi, ancak daha sonra Ermenistan’ın en azından Ermeni güçlerinin Dağlık Karabağ çevresinde işgal ettiği Azerbaycan topraklarının barışçıl bir şekilde iadesi konusunda müzakere etmesi halinde, bu savaşın önlenebileceğini kabul etti.

2020 savaşı, Ermenistan’ı zayıflattı, ülkenin müzakere masasındaki gücünü yitirmesine neden oldu. Bu da Azerbaycan ve Moskova ile Brüksel’deki (ve şu anda Washington’daki) arabulucularca Ermenistan’dan daha fazla taviz kopartılmasına yol açtı. Ancak iktidardaki parti, bu kaybı bir kazanca dönüştürerek, çatışmadan çıkmanın Ermenistan’ı sürekli olarak büyük bir güç arabulucusu arama ihtiyacından kurtardığını savundu ve sık sık Rusya’nın çatışmayı kendi çıkarı için kullandığını açıktan dile getirdi. Bu tespit, tarihsel olarak doğruydu. En son olarak, 9 Kasım 2020 tarihli ateşkes anlaşmasında, Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayacak ve Rus FSB’since (Federal Güvenlik Hizmetleri, eski KGB) denetlenecek bir sınır ötesi koridorun açılması ile ilgili bir madde yer alıyordu. Bu, Bakû ile Moskova’nın koridor için baskı yapması, İran ile AB’nin son üç yılda onları engelleme konusunda farklı roller oynaması nedeniyle, Nahçıvan’daki etnik temizlikten sonra geçerliliğini yitirmeyen tek anlaşma maddesi oldu. Şimdi bu koridor, Trump’ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu (TRIPP) olarak yeniden paketlendi. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olundu.

Ermenistan dışındakiler, Paşinyan’ın 2020’de bir savaş kaybetmiş olmasına, 2023’te Dağlık Karabağ’da etnik temizlik yaşanmasına rağmen neden iktidarda kaldığını anlayamıyor olabilirler. Ancak Dağlık Karabağ sorunu, diasporayı ve yerel medyayı domine eden bazı Ermeni sağcılarının herkesi inandırmak istediği kadar basit bir sorun değil. Paşinyan, önceki hükümetlerin ulusal güvenlik bahanesiyle devlet bütçelerini sürekli olarak yağmaladığı, ordunun, yaklaşmakta olduğunu bildiği savaşı yürütemez hale geldiği iddiası üzerinden kampanya yürüttü. Ona göre, Dağlık Karabağ’daki çatışma, suçlu-oligarşik rejimler, Sovyet döneminin zenginliğini ve altyapısını kendi aralarında pay ederlerken, ideolojik bir perde olarak kullanıldı.

Ancak Paşinyan, bu çatışma ve savaşlarla ilgili anlatıları, Ermeni kamuoyunda zaten gizli bir şekilde mevcut olmasaydı, popülerleştiremezdi. 2020’deki yenilgi ve Dağlık Karabağ’daki etnik temizlik, en nihayetinde Dağlık Karabağcı harekete dair eleştirel sözler sarf etmesi için işçi sınıfına bir fırsat sundu. Sosyalizmi görmüş bir devlet olarak Ermenistan’ın devlet sosyalizminden piyasa liberalizmine geçişi, işçi sınıfının büyük kesimlerini haklarından mahrum kıldı, onu marjinalleştirdi. Birinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın (1991-1994) ardından ülkenin aşırı militarizasyonu ve güvenlikçileşmesi, devletin ele geçirilmesinin ve şok terapi uygulama amacı güden piyasa reformlarının önünü açtı, işçi sınıfının ekonomik olarak mülksüzleştirildiği, politik açıdan yüzüstü bırakıldığı, kültürel olarak silindiği sürece meşru bir zemin sundu. On yıllardır bu işçi sınıfı, halk arasında Karabağ çetesi olarak bilinen çevreye mensup kişilere düşmanlık beslemişti. Bu yönetici elitleri refah devletinin çöküşünden ve düzensiz sanayisizleşmeden sorumlu tutuyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu eleştirel değerlendirmeler, bazen sıradan Dağlık Karabağcı Ermenilere karşı nefrete varan, onları düzeltmeyi öngören uç yaklaşımlarla maluldü. Ayrıca, ne yazık ki, bu tartışmalar, genellikle iktidardaki partinin liberal milliyetçiliği çerçevesinde cereyan ediyordu.

Geçtiğimiz ay, iktidardaki partinin yürüttüğü kampanya, K-pop grubunun tanıtım faaliyetlerini bile gölgede bırakacak nitelikteydi. Aşırı aegyo (sevimlilik) ve kalp işaretiyle öne çıkan kampanyada, Paşinyan ve Meclis Başkanı, kampanya otobüsünde, kampanya etkinliklerinde ve sıradan insanların evlerinde sürekli mukbang (yemek yeme videosu) çekiyordu. Paşinyan’ın da muazzam bir viral etkiye sahip olduğu kanıtlandı. Hitchcock filmlerindeki karakterleri akla getiren, ürkütücü bakışlarıyla baktığı kameranın karşısında, ana akım poptan Ermeni rabizine (oyun havalarına) ve Rus şansonuna kadar farklı türden şarkıları dinlerken çekilip sosyal medyaya yüklenmiş videoları viral oldu. Muhalefetin epey kaynağa sahip olduğu koşullarda, Paşinyan dikkatleri üzerine çekmeyi bildi. Ancak kampanya, defolardan ve skandallardan muaf değildi. Paşinyan’ın mitinglerde eleştiri veya karşıt görüş bildiren seçmenlere yönelik duygusal patlamaları, iyi niyetli ve kötü niyetli eleştiriler arasında ayrım yapmayan, kendini beğenmiş davranışları nedeniyle eleştirilere yol açtı.

İktidar partisinin seçim kampanyası boyunca yaptığı etkinliklerin ortak cümlesi, “Ermeniler sonsuza dek yas tutamaz”dı. Fakat bu yaklaşım, devletin onayını almış, toksik bir olumlulukla malul. Ermeni halkının kederi ve travmaları dilimleniyor, pişmanlık nedir bilmeyen bir tavırla tüketimci bir anlayışla ele alınıyor. Son iki ayda devlet (cömert özel bağışçılarının yasadışı fonlarıyla) sayısız kutlama gerçekleştirdi. Bu kutlamalar içinde süreci en iyi özetleyen örnekse İşçi Bayramı’nın adının bile Çalışma Günü olarak değiştirildiği, beceriksizce gerçekleştirilmiş, birileri adına temellük edilmiş 1 Mayıs kutlamalarıydı. En mide bulandırıcı sahne ise, çoğunlukla Hintli göçmen işçilerden oluşan Yandex kuryelerinin motosikletleriyle Cumhuriyet Meydanı’nda geçit töreni yapılması ve şehrin en güvencesiz işçilerinden bazılarının korkunç bir eğlencenin malzemesi haline getirilmesiydi. Birkaç gün sonra, Erivan’dan 130 km uzaklıkta, Rusya’ya ait bir giyim fabrikasında çalışan Hintli göçmen işçiler, insanlık dışı çalışma koşullarını ve aylarca ödenmeyen ücretlerini protesto etmek için greve gittiler. Ancak kentteki polisin dayağını yiyen işçiler, gerekli tazminatları almadan Hindistan’a gönderildiler.

Paşinyan, iktidarının temel taşının ekonomik popülizm olduğunu iyi biliyor. Bu sebeple, kamu harcamaları artırıldı. Yıllar boyunca hükümet; yol, okul, anaokulu ve hastane inşaatına ve bunlara yönelik yenileme çalışmalarına yaptığı yatırımlarla övünürdü. En büyük reformları ise, bu yılın Ocak ayından itibaren çocukların ve emekli vatandaşların önemli ölçüde daha düşük maliyetlerle sağlık hizmeti alabilmelerini sağlayan sağlık reformu oldu. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 31 Mart itibarıyla bu reformdan 614.000 vatandaş istifade etti (bir fikir vermesi açısından söyleyelim: Paşinyan, 2021 seçimlerini 688.761 oyla kazanmıştı). Paşinyan’ın tabanının ona destek vermelerinin başlıca nedenlerinden biri de, cepten ödenen sağlık harcamalarının tamamen azaltılmasıydı.

Paşinyan’ın tabanı, rakipleri ve medyadaki kuklalarınca sıklıkla jekh olarak adlandırılıyor. Jekh, Ermenicede çöp veya insan atığı anlamına geliyor. Son olarak, bir muhalif milletvekili, onları “dişsiz emekliler” olarak tanımladı ve “anlaşılan o ki iyi bir hayat sürmemişler” dedi. Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü’nün son anketine göre, Paşinyan’ın ana destek kitlesi 56 yaş üstü grup. Paşinyan’ın tuhaf, bazen kaba kişiliği, oligark rakiplerini hapse atma konusundaki duygusal patlamalarını bir devlet başkanı için yakışıksız değil, haklı bir hayal kırıklığı ve öfke olarak gören eski Sovyet kuşağında karşılık buluyor. Tabanı, ekonomik öfkesini onun aracılığıyla yönlendiriyor. Onlara göre bu kanal, uzun zamandır kültürel olarak görünmez kılınmış şikâyetlerinin birilerine ulaşmasını sağlıyor. İşçi sınıfındaki bu huzursuzluk, ne yazık ki Paşinyan’ın liberal demokratikleşme çabalarını reklâm eden siyasetiyle etkisiz kılınıyor.

Suni Muhalefet Olarak Politik Kapitalistler

Paşinyan’ın en önemli ve en becerikli muhalifleri, kendisinin “üç başlı savaş partisi” olarak adlandırdığı üç oligarktır. En yüksek oyu alan isim, Rus-Ermeni oligark Samvel Karapetyan’dır. Kampanyası, Ermenistan’a 300.000 Azerbaycanlının yerleştirilmesiyle ilgili korku tellâllığı yapan, yapay zekâ eliyle üretilmiş, herkese gönderilen reklâmlarla kamuoyunu âdeta boğdu. İkinci isim, 2021’deki aşağılayıcı yenilgiden sonra geri dönen ve 1998-2008 yılları arasındaki yönetimi siyasi suikastlar, rejim karşıtı seslerin, medyanın ve protestoların bastırılması, en önemlisi de Ermenistan’ın stratejik varlıklarının yabancı sermayeye satılmasıyla kötü şöhret kazanan Ermenistan’ın ikinci cumhurbaşkanı Robert Koçaryan. Üçüncü isimse görünüşe göre Tanrı’nın ilk Hristiyan ulusuna yönelik sabrını sınarcasına, dünyanın en yüksek İsa heykelini inşa etme çabası içinde olan bir başka oligark Gagik Tsarukyan. Peki, devletin ele geçirilmesiyle elde ettikleri akıl almaz servetlerine ve Ermenicede tutarlı bir cümle kuramamalarına rağmen, bu politik aktörlerin ortak noktası nedir? Koyu bir etnik milliyetçilik, güçlü liderin cazibesi ve yeni savaş arzusu.

Paşinyan’ın tabanı, onunla ilgili olarak farklı görüşlere sahip olabilir. “Sen bizim kralımızsın” ya da “”Seni İsa bizi kurtarasın diye gönderdi” diyebilir. Bu anlamda hatalı görüşler geliştirebilir. Fakat Paşinyan’ın ana muhalefeti konusunda epey zekice analizler ve görüşler ortaya koyduklarını söylemek gerek.

Ermenistan’da yaşlı kuşak, seçim kampanyası sırasında Paşinyan ile, oligarkların dizginlenmesi, seçimlere katılmalarına mani olunması, özelleştirilmiş varlıkların devlete iade edilmesi, oligarkların yolsuzluk ve devlet destekli şiddet nedeniyle hapse atılmaları gibi talepler üzerinden ilişki kurdu. Hatta bazıları, kampanya süresince yapılan canlı yayınlarda bu oligarkların idamını bile talep etti. Bu talepleri liberaller, doğalında, ilgili kuşağın Sovyet nostaljisinden kurtulamadığını, ne yazık ki otoriter zihniyetinin üstesinden gelemediğini söyleyerek eleştirdiler. Hem liberal sol hem de milliyetçi sağ, bu insanları genellikle otuzların terörle tanımlı dönemini özleyen Stalinistler olarak görüp mahkûm etti.

Oy satın almak denilen olgu, ta doksanların ortalarından beri Ermenistan seçimlerinin ana özelliği olsa da, kolluk kuvvetlerinin bu uygulamaya büyük ölçekte ve saldırgan bir üslupla müdahale ettiğine ilk kez şahit olduk. Geçtiğimiz ay neredeyse her gün, Yolsuzlukla Mücadele Komitesi’nce yayınlanan ve en üzücü tabloyu çizen ses kayıtları ortaya çıktı. Kayıtlar üzerinden, organize suç örgütlerine özenen kişilerin, çoğunlukla Kremlin destekli Karapetyan olmak üzere, üç muhalefet partisinden birine oy vermeleri halinde 100-200 bin Ermeni dramı (yaklaşık 300-400 dolar) alacakları vaadiyle kitleleri satın almaya çalıştıkları görüldü. Kayıtlar, kendi kibirlerine kapılmış genç ve orta yaşlı erkeklerin birbirleriyle suç dünyasının jargonuyla konuştuklarını ortaya koyuyor. Kayıtlardan birinde, bir adam diğerine saygın bir suç patronunun Paşinyan’a oy vermeyi yasaklayan bir emir (progon) yayınladığını bildiriyor.

Organize suç örgütleri, Sovyet Ermenistan’ının toplumsal ve ekonomik varlıklarının yağmalanması sürecinde uzun zamandır rol oynuyorlar. Bu örgütler, geçiş döneminde devlete ait altyapıyı ve kaynakları ele geçirenler için bir tür güvence mekanizması işlevi gördüler. Bu kayıtlar, oylarını satın almaya çalıştıkları kişilere yönelik, derinlere işlemiş, sınıfsal bir küçümseyici tavrın hâkim olduğunu ortaya koyuyor. Sosyalizm sonrası devletlerde, oy satmak, genellikle bir hayatta kalma stratejisidir; acil ihtiyaçlarının ötesinde bir gelecek hayal etmekte zorlananların maddi güvensizliğe verdikleri talihsiz bir cevaptır.

Politik muhalefet bağlamında, bir de Ermeni Kilisesi’nden bahsetmek gerek. Paşinyan, Katolikos’un, ruhani liderin Ermenistan’ın iç ve dış politikalarına müdahil olmasının ardından, kamuoyu önünde kendisiyle büyük bir anlaşmazlık yaşadı. Liberal kesim, devletin kilise işlerine müdahale ettiğini öne sürse de, Ermenistan’da Kilise’nin kapitalist sınıfsal yapılara tümüyle entegre olduğu, Paşinyan’ın şu anda yaptığı şeyin, kurumsal gücünü kendi çıkarı için kullanmaktan başka bir şey olmadığı, herkesin malumu.

Bu kampanyanın daha az konuşulan yönü ise politik ataerkilliğin güçlendiği gerçeğidir. Kampanyaya hâkim olan dil, Ermeni kimliğini güçlü erkekler ve eril iktidarı merkeze koyarak inşa ediyor. Çoğu büyük parti, seçmeni erkek olarak tanımlıyor, genellikle erkeklere yönelik vaatlerde bulunuyor. Ülkede geçerli politik öznenin tgherk (erkekler) olduğu düşünülüyor. Sağcı partiler, doğum oranlarını artırmanın bir yolu olarak doğum yanlısı politikaları savunuyorlar. Ermenistan’ın yaşadığı askeri yenilgileri ve zayıf müzakere gücünü tanımlamak için genellikle suç dünyasına ait jargona başvuruluyor. Genelde cinsel şiddet ve aşağılama imasında bulunuluyor. Aslında, muhalif oligarklardan biri, hüküm giymiş bir tecavüzcü. Kendilerini herkesin karşısında konumlandıran erkek egemen politik partiler, en ufak bir ironi belirtisi göstermeden, militarizm ve ulusal ordu doktrinini savunurken, siyaset dışı olduklarını gururla iddia ediyorlar.

Paşinyan, bir de kendi kontrolünde olan muhalefete sahip. Diğer partilerdeki eleştirmenleri arasında, Rusya ile bağları koparmak ve Avrupalılaşma yolunda ilerlemek için yeterince şey yapılmadığına inanan liberal milliyetçiler de bulunuyor. Bu partiler, Ermenistan’da Batı hakkında medeniyet efsanelerini ve yanılsamalarını yaymada önemli rol oynadılar, neticede YouTube’da hatırı sayılır bir izleyici kitlesine ulaştılar.

Bu Batı çıkarlarını destekleyen bir diğer grup ise, 2018’den beri Ermenistan’a akan, miktarı giderek artan, ülkeyi demokratik kılma amaçlı fonlardan önemli ölçüde faydalanan STK’cı profesyonel sınıf. Dönem dönem hükümete göstermelik eleştiriler yönelten, bağımsız gözlemciler kisvesine bürünmüş bu STK’cı profesyonel sınıf, nihayetinde hükümeti destekliyor, çünkü karşılarında Macaristan’ın eski başbakanı Orbán gibi yabancı fonları ülkeye sokmayacak seçenek duruyor. Bu kalkınma fonu, politik süreçlerle ilgili tartışmaların şekillendirilmesinde epey etkili. Sınıfsal çıkarlar ve maddi ilişkilerden ziyade, medeniyet ve saygınlık merkezli liberal ahlakçılık politikanın ana meselesi haline geliyor. Kendilerini “sivil toplum” olarak adlandıran ve yabancı bağışçılara yönelik gerçek bağımlılıkları sorgulandığı vakit dehşete kapılan STK aydınları, Ermenistan’da Batı’nın yumuşak gücünün temsilcileri olarak iş görüyorlar.

Batı ile Rusya Arasındaki Sorun

Bu baskı düzeyi yüksek olan jeopolitik ortamda, hem Rusya hem de Batı, Ermenistan’ın hata yapmasını sağlamak için ülkedeki aktörleri namluya sürüyor. Rusya, Ermenistan’ın politik kapitalistleri üzerindeki nüfuzunu kullanarak, Paşinyan karşıtı dezenformasyonu önemli ölçüde artırdı. Batı’nın ülkedeki maşaları ise Rusya karşıtı politikalar ve yönelimler için baskı uyguluyor, Rusya’nın Ermenistan'daki nüfuzunun sona erdiğini sevinçle ilan ediyor. Oysa bunu söylemek için henüz erken.

Hem Batı hem de Rusya, Ermenistan’dan politik açıdan gelecekte hangi tarafta olacağı sorusuna hızla cevap vermesini istiyor. Fakat tarihsel olarak bu bölge de Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki arabuluculuk faaliyetleri de jeopolitik döngülere tabi. Bu bölgede ortaya çıkacak sonuç, büyük ölçüde Rusya-Ukrayna ve İran-ABD savaşlarının sonuçlarına bağlı. Bu savaşlar ne kadar uzun sürerse, gerilimler o kadar artar, uzlaşma nedir bilmeyen militarizm o ölçüde körüklenir, dolayısıyla, bu bölgenin sonunda barışa kavuşma olasılığı o kadar azalır. Üzücü gerçek şu ki, buradaki insanlar, ne kadar denge kurmaya ve tarafsız kalmaya çalışsalar da, büyük güçler arası çatışmalarda ikincil bir unsur, sonradan akla gelen bir başlık haline geleceklerdir.

Mayıs başında AB liderleri, Ermenistan’da tarihi bir zirve düzenlediler. İlk kez düzenlenen bu zirvede ev sahibi ülkenin Avrupa Birliği’ne alınacağına dair boş vaat dillendirildi. Bu zirvede Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’nin Ermenistan’a gelmesi, Moskova’nın zülf-ü yârine dokundu. Erivan’daki AB zirvesinin ardından Putin, Ermenistan ve Rusya arasında bilinçli bir ayrışma önerisinde bulundu. Aynı zamanda, Rus devlet medyası ve Kremlin’e bağlı politik çevreler, Putin ve Lavrov’un 2020’deki savaşın ardından 1994-2020 arası dönemde süren müzakerelerin başarısızlığından Ermenilerin topraklarını genişletme politikasının sorumlu olduğuna dair önceki değerlendirmelerine rağmen, Dağlık Karabağ’ın kaybının Ermeni milliyetçiliği çerçevesinde ele alınması fikrini destekleyerek Paşinyan ve hükümetini suçladılar.

26 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, seçimlerden iki hafta önce Paşinyan’ın popülaritesini artırmak amacıyla, Ermenistan’ı ziyaret etti. Batı’yı ve Avrupa’yla bütünleşmeyi savunanlar, Ermenistan seçimlerine yapılan bu aleni müdahaleden son derece memnun kalırken, Trump’ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu (TRIPP) ve Ermenistan ile ABD arasındaki ek anlaşmaları diplomatik ve ekonomik başarılar olarak methettiler. Bu arada, Ermenistan’daki Amerikan yatırımlarının gerçek yüzü açığa çıktı: sanayiden arındırılmış Hrazdan şehrinde NVIDIA için bir veri merkezi inşa etmek üzere 500 milyon dolarlık yatırım yapıldığı görüldü. Bu yatırımın çevre değerlendirme raporları ise şüpheli bir şekilde göz ardı edildi. Gazetecilerin bu konuda yorum yapmasını istedikleri, kentteki bir hükümet yetkilisinin cevabı, iki cümlelik bir korku hikâyesi gibiydi: “Sonuçta yatırımı yapan, büyük bir uluslararası şirket. Ne yaptıklarını bildiklerinden eminim.”

Sonuç olarak, Ermenistan’da iktidarda olan parti, kendine özgü lideriyle, meşru gerekçelere rağmen, Ermeni siyasetine hâkim durumda. Fakat bu herkesin şaşkınlıkla izlediği popülaritenin, solun gerçek bir alternatif olamaması, sağın da oligarklar karşısındaki korkusuyla beslendiğini görmek gerekiyor. Paşinyan, tabanının ekonomik kaygılarına ve güvenlik endişelerine hitap ederek, onlara seçici refah ve barışçıl müzakerelere bağlılık vaat ediyor.

Sosyalizm sonrası süreçte yaşanan dönüşümün yarattığı yapısal sorunları ele alabilecek bir politik projenin yokluğunda, birçok seçmen, umutlarını en az istenmeyen seçeneğe bağlamaya devam ediyor. Sosyalizm sonrasında kurulan devletin gelecekteki seyrini belirleyebilecek asıl soru ise şu: Bu düzen, Sovyet kuşağının ömrünü tamamlaması ardından da işlemeye devam edecek mi edemeyecek mi?

Erivanlı Solcu
7 Haziran 2026
Kaynak

0 Yorum: