Devrimci
ve peygamberane sesler, tarihin onlara ihtiyaç duyduğu anda nadiren ortaya
çıkarlar. Malcolm X, John Brown, Karl Marx, Che Guevara, Patrice Lumumba, Dr.
Martin Luther King Jr., Nelson Mandela, Stephen Bantu Biko, Subcomandante
Marcos (Rafael Sebastián Guillén Vicente), Mahatma Gandi, Herbert Marcuse, Rudi
Dutschke, Fred Hampton, Huey Newton, Eldridge Cleaver, Fidel Castro, Emir
Abdülkadir ibn Muhyiddin Cezerî ve Muhammed Allâme İkbal, adaletsizliğe,
sömürüye ve insan hayatının metalaştırılmasına, işlevselleştirilmesine ve
aşağılanmasına karşı mücadelelerinde devrimci teori ve pratiği başarıyla
birleştiren peygamberane bireyler olarak akla hemen gelen isimler. Ancak, bu
sesler, kendi özgür iradeleriyle veya sadece kendi istekleriyle ortaya
çıkmazlar, peygamberane eleştirilerini ve devrimci pratiklerini şekillendiren
tarihin kesişme noktalarında ortaya çıkarlar. Başka bir deyişle, tarihin
acımasızlığı, onları hayatın rahatlıklarını bir kenara bırakmaya, zamanlarının
hâkim politik, ekonomik ve kültürel koşullarına cesurca meydan okumaya iter.
Tarihin uzun akışında, bu sesler, daha adil ve eşit bir dünyanın sadece arzu
edilebilir değil, aynı zamanda mümkün olduğunu da ortaya koyan araçlardır.
Sadece güçlü yönetici elitlerin güvenini değil, aynı zamanda güçsüz kitlelerin
uyuşukluğunu da sarsan bu peygamberane sesler, çoğu zaman acımasız ve zamansız
şekillerde son bulurlar. İster İbrani Kutsal Metinleri’ndeki peygamberler,
Nasıralı İsa, Ali bin Ebu Talib ve oğlu Hüseyin olsun, isterse tarihin
gidişatını değiştiren diğer birçok muhalif ses olsun, yerleşik ve hesap
vermeyen güce karşı gösterdikleri şiddetli muhalefet, zorbalık ve barbarlık
içeren tepkilere yol açar. Herhangi bir toplumdaki yönetici elitler, tarihin
şehit edenleridir, peygambervari seslerin uyandırmak istediği, uzun süredir
zorla uyutulmuş olan aynı insanların boyun eğmesinden beslenirler. Ancak bugün aydın, felsefeci ve sosyolog olarak biz, bu yüce şehitlerin gölgesinde
durarak, onlarla tam da Karl Marx’ın ilk yazılarında aktardığı şeyi, yani akıl dışı ve baskıcı otoriteye boyun eğmeyi reddeden, daha
iyi ve uzlaşmayı tesis etmiş, barışçıl bir geleceğin peşine düşmüş o “ilahi
kıvılcım”ı temsil ettikleri için, onlarla dayanışma içinde dimdik duruyoruz. İstibdatın
çizmesi altında sönmeyi reddeden “ilahi kıvılcım”, yüksek sesle “Hayır!” diye
haykırıyor.
Bu
şehitlerden bazıları tamamen dini figürlerken, bazıları da tümüyle sekülerdir. Bazıları ise dini ve seküler arasındaki aşılmaz gibi görünen uçurumu
kapatarak, dünyada var olmanın bu iki zıt yolunu güçlü ve kritik bir ittifaka
dönüştürüyorlar. Tarih boyunca bu büyük uzlaştırma çalışmasını başarıyla neticelendiren
çok az sayıda bilim insanı ve eylemci olduğu, bu çalışmayı insanlığın kurtuluşu
için süregelen küresel mücadeleye uygulayabilenlerin sayısının daha da az
olduğu açık. Bunlar arasında parlayan isimlerden biri de, İran halkının Amerika
tarafından dayatılan İran Şahı Muhammed Rıza Şah Pehlevi'nin zulmüne karşı
özgürlüğü için tavizsiz bir şekilde mücadele eden İranlı sosyolog, radikal
yazar, hümanist, din bilgini ve devrimci Şii Müslüman Ali Şeriati’dir.
Hem
Şii dini geleneklerinin kadim derinliklerinde hem de Batı’nın çağdaş seküler
sosyal bilimler alanında eğitim gören Ali Şeriati, İslam geleneğinin ve Batı
Aydınlanması’nın ortak coğrafyasını buldu; her ikisi de temel değerlerine sadık
kaldıklarında, masum kurbanlar adına tarihi adalete doğru yönlendiriyor.
Golgota ve Kerbela’nın devamı olarak tarihe karşı çıkıyorlar. İslam ve Batı
Aydınlanması’nın sıklıkla uyumsuz ve özünde düşman olarak ilan edildiği bir
dönemde, Aydınlanma’yı İslami toplumsal ve ahlaki duyarlılıklarla doyurmanın
yanı sıra, İslam’a Marksist sınıf bilincini aşılamanın organik bir yolunu buldu.
Bu sayede İran toplumundaki sınıf çatışmaları halkın bilincinde keskinleşti. Bu
anlamda İslam, yozlaşmış dünya ve onun sürdürdüğü adaletsiz statükoya karşı
duyduğu asıl huzursuzluğu (unbehagen) yeniden kazanmış ve
güçlendirmiştir. Aydınlanma ise, Aydınlanma diyalektiği ve fani insanın
gereksiz acılarına pek aldırış etmeyen pozitivist bilimlerce içine hapsedildiği
soğuk araçsalcı rasyonaliteden sıyrılmayı başarmıştır.
Şeriati’de
Karl Marx ve ilk Müslüman “sosyalist” Ebuzer Gifari, birleşik bir güç haline
geldi. Başka bir deyişle, “Kızıl Şiilik” (sınıf bilinciyle yoğrulmuş Şiilik)
aracılığıyla İslam ve Batı Aydınlanması’nın en iyi unsurları, insana yönelik
baskılara, zulme ve jeopolitik istibdata karşı aktif mücadelede radikal
yoldaşlar haline geldiler. Bu devrimci izdivaç sayesinde tarih, toplumsal kayıtsızlık
çağında; bu kısır düşünce çağında, içeriksiz dini biçimcilik ile ruhu yok eden
dini köktencilik çağında ve korkakça sürdürülen sessizlik çağında
peygamberliğin önemli rolünü ortaya koydu. Şeriati, aydının o inatçı güce
meydan okuma kudretini ortaya koydu.
Ali
Şeriati, alışılmadık bir devrimciydi. Aydınlar, öğretmenler ve profesörler
genellikle ateş altında politik cesaretleriyle bilinmezler. Muhalif söylemleri
ve diktatörlük politikalarına karşı çıkmaları nedeniyle birçok kişi hapse
atılmış olsa da, İran’daki devrim sırasında Şeriati’nin yaptığı gibi, zincire
vurulmuş bir halkın kendini özgürleştirmesi için gereken tüm söylemi, tüm
argümanı ve tüm kelime dağarcığını ortaya koyabilen çok az kişi olmuştur. Şii
İslamı’nın bu tavizsiz yeniden canlanması, ortalama bir müminin şehit Hüseyin
ibn Ali’nin sarsılmaz cesaretinden beslendiği, Şeriati’nin o ünlü sözüyle özetlendiği
bir süreçti: “Her gün Aşura, her gün Kerbela.”
Şeriati,
Şii İslamı’nı Frantz Fanon, Patrice Lumumba, Che Guevara, Malcolm X, Louis
Massignon, Jacque Berque, hatta varoluşçu felsefeci Jean Paul Sartre’ın radikal
Üçüncü Dünyacı felsefesiyle birleştirerek iki farklı dünyaya hitap etti. Böylelikle
Soğuk Savaş döneminde, “ya Amerikan neoliberal sömürgeciliğine boyun eğeceksin ya
da Sovyet tarzı zorla entegre olup Moskova’nın politik hegemonyasına boyun eğeceksin”
diyen yaklaşıma bir alternatif sundu. Şeriati bunun yerine, İslam’ın halkın
yöneticisi değil, rehberi olduğu, kendi kendini yönetebilen, aydınlanmış,
böylece yeniden canlanmış bir İslam’ı savundu. Bu durum, elbette İslam’ı “radikalleştirdi”,
ancak Kaide, IŞİD (DEAŞ) ve diğer terörist gruplar, İslamcılığın sahte
peygamberleri hakkında konuşulurken dile getirilen manada değil. Şeriati, İslam’ı
geleceğe yönelik bir dönüşle, en radikal köklerine, en iyi örneği Muhammed ve
ailesinin sünnetine (yoluna) geri dönerek radikalleştirdi ve Müslüman ümmetini
asıl ruhuyla, teolojik yönelime sahip sosyal adalet talebi ve isyanla yeniden
tanıştırdı. Bu şekilde İslam, insanlığın özgürleşmesi, gelişmesi ve dayanışması
için evrensel bir özlemi temsil etti ve yönetici elitlerin, belirli bir
hanedanın ve/veya belirli bir Şah’ın çıkarlarının özgünlüğünü reddetti.
Hüseyin’in
katli sonrası İslam’ın “radikalliği” uzun bir uykuya dalmışken, her rakip
hanedan ve imparatorluğun yönetici sınıfı tarafından “savunulduğu” (işlevsel
kılındığı) bir dönemde, Şeriati’nin sınıf bilincinden kaynaklanan çalışmaları,
İslam’ı ilk olarak Mekke ve Medine’de hitap ettiği, yoksullar, dışlanmışlar,
ezilenler, dullar, yetimler, mustazaflar, ezilenler ve adaletsiz toplumun
mağdurlarının davası için savaşmaya istekli güçlü bireylerden oluşan kitleye
yeniden bağladı. Bu ruh hali, Şeriati’nin çalışmalarında güçlü bir şekilde
yeniden can buldu. O, politik pratiğine, daha sonra modern neoliberal dünya
düzeninin adaletsiz koşullarına karşı isyan etmeleri için ilham verdiği
kişilere aktarıldı; tüm bunlar, daha iyi, daha uzlaşmış, adil ve barışçıl bir
gelecek toplumu adına yapıldı.
Ali
Şeriati, elbette öncelikle İran Devrimi ile ilişkilendirilir. Bu devrim,
yirminci yüzyılın ikinci yarısında Müslüman toplumu içinde özgürleşme
mücadelesinde elde edilmiş en büyük başarıdır. Ancak mirası İran’ın haricinde,
Şii geleneğinin dışında ve salt tarih anlatımının ötesinde de önem taşır.
Özellikle günümüz için çok önemlidir, çünkü düşmanın insan olduğu gerçeğini
gözden kaçırmayan, uyum nedir bilmeyen bir direniş sesi önemli bir eksikliktir.
Terörizm, terörle mücadele, saldırı ve misilleme, alay ve alaya karşılık verme,
yaşlılara, kadınlara, çocuklara, etnik ve dini azınlıklara karşı savaş, Hz.
Muhammed’in şefkatli ve merhametli Sünnet’inin terk edilmesi ve bir zamanlar
özgürleştirici olan Batı’nın eşitlikçilik ve ortakçılık söylemlerinin ihanete
uğraması, günümüzün sözde “medeniyetler çatışması”nın asli özellikleridir.
Ali
Şeriati’nin radikalizmi, böyle bir ahlaksızlıkla karıştırılmamalıdır. Onunki,
barbarlığa ve günümüzün mekanik “topyekûn savaş”ının insanlık dışılığına geri
dönmeyen, ahlaki ilkelere dayalı devrimci bir düşünce ve uygulama sistemiydi.
Şüphesiz ki Ali Şeriati, Paris, Nice, Brüksel, San Bernardino, Orlando, New
York ve Londra sokaklarında işlenen terörizmin masum kurbanları için ağlayacağı
kadar, İstanbul, Bağdat, Dakka, Şam, Mogadişu, Rakka, Sana'a ve kendi sevgili
ülkesi İran’da işlenen terörizmin Müslüman kurbanları için de ağlardı. Dine
Karşı Din adlı kitabında yazdığı gibi, "tüm insanlığı, birleşik bir tür
olarak ele alınca ona tek bir değerle bakıyorum çünkü o Allah’ın tek bir eliyle
yaratılmıştır.”[1] Bu ifade, onun Hz. Muhammed’in cihanşümul modeline olan
bağlılığının bir göstergesiydi.
Hem
İslam âleminde hem de Batı’da yeni bir Cahiliye Çağı’na ve düşünsel uyuşukluğun
yeni bir zirvesine doğru tırmanan yozlaşmanın orta yerinde günümüzün aydınları
olarak bizim Dr. Ali Şeriati’nin cesur yaşamından ve çalışmalarından
öğreneceğimiz çok şey var. Eserlerine rağmen, dini konularda aynı derecede
cahil ve seküler modernliğin faydalarından habersiz hale geldik. Ahlaki
pusulamızı yitirdik, aynı zamanda sermaye birikiminin, kitlesel dikkat dağıtma
çabalarıın, kitlesel cinayetlerin ve savaşların en verimli yollarında
uzmanlaştık. Böyle bir çağda, kendi yüzümüzü ve çocuklarımızın yüzlerini, bize
benzemeyenlerin yorgun ve istismara uğramış yüzlerinde görmeyi unuttuk. Son dönemde
hem Avrupa’da hem de ABD’de mültecilere karşı yürütülen mücadele, insanlık
dışına çıktığımızın somut delili. Bu nedenle, kendi çıkarlarımızın ötesini
göremeyen, soğuk bir narsisist haline gelirken, “öteki”nin yerine kendimizi
koymayı unuttuk. Hep bir ağızdan kimi hayatların ırk, cinsiyet ve/veya dini
kimlikleri nedeniyle diğerlerinden daha değerli olduğunu söyleyen “değerler arası
fark”tan bahsediyoruz.
Bu
anlamda Ali Şeriati, sadece peygamberane bir sesin “tarihsel bir örneği” değil,
aynı zamanda eylemci aydının taklit edeceği bir örnekliktir. Şii bir terim
kullanacak olursak, modern bir teo-felsefi “merci-i taklid”dir (taklit
kaynağı), çünkü Şeriati, insanlığın her türlü eşitsizliğine, baskısına ve
sistematik sömürüsüne karşı mücadele etmiştir. Ancak, Şeriati’nin cesaretini ve
felsefi derinliğini sadece taklit etmekle kalmamalı, düşüncesini ve pratiğini
daha da geliştirmeliyiz. Aydınlar olarak, giderek küçülüp gettolaşan akademik
kurumlarımızın sınırlarına çekilmemeli, Şeriati gibi inançlarımızı yaşamalı,
bedelini ödemeye hazır olmalıyız.
Bundan
daha azı, onun hatırasına ve mirasına ihanet olurdu.
Dustin J. Byrd
[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 1-5.]
Dipnot:
[1] Ali Shariati, Religion vs. Religion. Çeviri: Laleh Bakhtiar. (Şikago:
ABC International Group,2003), s. 27.
İkinci Kısım
Bence
Şeriati ile ilgili en önemli sorulardan biri şudur: Şeriati’nin mirasını nasıl
anlamalıyız?
Şeriati’nin
söylemini Marksizm veya sosyalizm parametreleri içinde konumlandırmaya çalışan
düşünürler ve akademisyenlere, bu yaklaşımı reddedip yerine Şeriati’nin
düşüncesinin diğer yönlerine odaklanmak suretiyle, onun modern bir İslam
sunduğunu savunan akademisyenlere, Şeriati’nin anarşist olduğunu savunarak tüm
bu tasnifleri reddeden araştırmacılara, hatta Şeriati’nin Müslüman bir düşünür
değil, kripto bir Katolik düşünür olarak tasnif edilebileceğini söyleyen
akademisyenlere ve düşünürlere rastlanıyor. Bazıları üstelik genel ideolojik konumlarıyla
ilgili bu türden etiketlerin yanı sıra, çeşitli akademik yaklaşımlarındaki
tutarlı konumların eksikliği nedeniyle sosyolog veya sosyal bilimler
akademisyeni olarak bile kabul edilemeyeceğini söylüyorlar. Tüm bu etiketleme çabaları
ile ilgili olarak bu çabaların ardındaki kişilerin Şeriati’nin asarını
sistematik bir biçimde incelemediklerini söyleyebiliriz.
Bu
noktada yorumlama konusunda geliştirilen yaklaşımlar açısından faydalı olan iki
önemli kavramı tanıtmak isterim. Bence “metni okumak” ile “metni yorumlamak”
arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. “Okumak” kelimesini, bir gazete veya reklâmı
günlük hayatta okumak anlamında kullanıyorum. Burada “okumak”, kahvaltıda veya
ofise giderken okuduğumuz gazetedeki haberin bağlamını analiz etmek anlamında
değil. İşte buna “metni okumak” diyorum. Elbette, “okuma” kelimesinin analiz
etme hatta değerlendirme anlamına da gelebileceğinin farkındayım, ancak bu
kelimeyi yeniden formüle ederek bir metni okumak ile bir metni yorumlamak
arasında teknik bir ayrım yapmak istiyorum.
“Bir
metni yorumlamak” tabirini kullandığımda, sadece bir metni analiz etmenin ve
anlamanın yorumlayıcı biçimlerini kastetmiyorum, aynı zamanda bu yorumlama
faaliyetlerinin diğer yorumlama eylemleri kadar önemli olan ve bence bir metni
okurken, onu yorumlamanın aksine eksik olan başka bir yönünü de vurgulamak
istiyorum. Başka bir deyişle, bir metni okuduğumuzda, metnin ortaya çıktığı
bağlamı veya düşünce geleneğini görmeyiz; bunun yerine, onu bu haber parçasının
kendiliğinden bir coşku veya kaza anında üzerimize düşmüş gibi ayrı bir biçimde
ele alırız. Ancak, bir metni yorumlarken, metni bir gelenek içinde
konumlandırmak ve bu gelenek aracılığıyla metne, anlama için gerekli yapı
taşlarını yavaş yavaş oluşturabileceğimiz bir şekilde yaklaşmak gerekir. Aksi
takdirde, en azından Şeriati söz konusu olduğunda, bir süredir devam eden aynı
etiketleme oyunlarına kurban gideriz. Başka bir deyişle, bir metni “okuma” ile
"yorumlama” kavramları arasında bir ayrım yapmanın mümkün olduğunu
varsayarsak, o zaman ikincisiyle metne yüzeysel bir şekilde değil, daha ziyade,
metni bir düşünce geleneği içinde bağlama oturtmak suretiyle, genel bilişsel
eyleme referans noktaları sunan bir hermeneutik ilke oluşturabiliriz.
Bu
gözlemler meşru ise, o zaman başka bir soru sormak istiyorum: Şeriati'nin
konumunun kaynağı nedir? Başka bir deyişle, nereden geliyor? Başlıca kaygısı
nedir? Düşünsel faaliyetlerini Müslümanlığına indirgeyebilir miyiz? Başka bir
deyişle, Immanuel Kant veya G. W. F. Hegel’den bahsettiğimizde, düşünsel veya
felsefi konumlarını kendi dini bakış açılarına göre mi tasnif ediyoruz? Hegel’in
düşünsel-teorik önemini düşünürken, çok az insan, onun felsefesi ile dini
eğilimi arasında bir bağlantı kurar, çünkü Hegel’in insan olarak karşılaştığı
evrensel sorular üzerinde çalıştığı ve Hegel’in dini konumunun evrensel
düşünceleri üzerinde hiçbir etkisi olmadığı varsayımı örtük olarak kabul
edilir. Ancak Şeriati’den Batı dışı bir bilgin olarak bahsederken, baskın görüş,
onu inançla sınırlı bir bağlama indirgemek ve söyleminin önemini İslamî sorular
ve kaygılarla sınırlandırmak, böylece eserindeki evrenselliği dışlamak üzerine
kuruludur. Başka bir deyişle, Hegel, genel olarak insanlığa hitap ederken,
Şeriati, yalnızca evrensel bir öneme sahip olmayan, çevresel bir bağlamda
inançla sınırlı bir topluluğa hitap eder. Düşününce, bu görüşün “Avrupa
merkezciliği” olarak adlandırdığımız şeyin bir parçası olarak kabul
edilebilecek büyük varsayımlara dayandığını kanaatindeyim. Başka bir deyişle,
Batılı akıl yürütme biçiminin genel olarak insanlığa karşılık geldiğini, İranî
akıl yürütme biçiminin ise yalnızca Müslüman veya inanç temelli bir topluluğa
karşılık geldiğini varsaydığımızda, aslında düşünsel ve akademik düzlemde
Avrupamerkezci önyargıyı yeniden üretiriz. Bu nedenle, “okuma” ve “yorumlama”
arasındaki ayrımın, Şeriati’nin düşünsel-teorik konumunu bütünsel bir şekilde
görmemizi engelleyen etiket üretim bandının ötesine geçip Şeriati’nin konumunu
belirlememize yardımcı olabilecek çok önemli bir hermeneutik eylem olduğunu
düşünüyorum.
Bana
göre, Şeriati, en iyi şekilde, insan kavramının “İnsan Varlığı” ve “Yerli”
olmak üzere iki geniş biçime ayrıldığı postkolonyal düşünce geleneği bağlamında
anlaşılabilir. Şeriati’nin görüşüne göre, dünya, Avrupamerkezci insan biçimi
olan “özne” ve Batı’nın dışında kalan genel insanlığa karşılık gelen “nesne”
olarak ikiye ayrılmıştır. “Yerli”, Malcolm X’in “Ev Kölesi” olarak
kavramsallaştırdığı bir nesnedir, “İnsan” ise Malcolm X’in “Efendi” olarak
adlandırdığı şeydir.
Şeriati,
“Ev Kölesi” ile “Efendi” arasındaki ilişkiyi nasıl özgürleştirebileceğini
görmeye çalışır. Şeriati’nin tüm söylemi, Malcolm X’in “Tarla Kölesi” olarak
adlandırdığı kişinin ruhunda var olabilecek bir farkındalık biçimini yeniden
canlandırma stratejilerine dayanmaktadır, zira ikincisi, “Efendi”nin hegemonik
stratejilerine meydan okuyan bir öznellik duygusuna sahip gibi görünmektedir.
Burada “Efendi”, antropomorfik bir anlamda anlaşılmamalıdır. Örneğin, efendi,
dünya siyasetindeki “ana anlatı” veya yüzyıllardır yerlileri büyüleyen ve
onları dünyayı farklı perspektiflerden görmekten mahrum bırakan modernliğin ana
anlatı biçimi olarak Batılılaşma şeklinde ele alınabilir anlaşılabilir.
Şeriati;
din, tasavvuf, edebiyat, felsefe, sanat, ideolojiler ve her türlü bilişsel
biçimden bahsederken, tüm bu biçimleri yerlileri özgürleştirebilecek kurtarıcı
güçle ilişkilendirerek kavramsallaştırıyor, ancak bu, sadece yerlilerle ilgili bir
uğraş değil. Neden?
Yerliler
ile Batılı insan olma biçimleri arasında kurulan ilişki, sadece yerlilere zarar
vermekle kalmamış, aynı zamanda Avrupamerkezci insanlık biçimini de sağlıklı
bir insan olma durumundan mahrum bırakmıştır. Başka bir deyişle, Frantz Fanon’un
da dediği gibi, sömürgeci de sömürgeleştirilmiştir, ancak farklı bir şekilde.
Bu, Şeriati'nin geliştirdiği söylemin sadece dini bir öneme sahip olmadığını,
aynı zamanda düşünsel paradigmasında dünyevi bir cazibeye, hatta evrensel bir
öneme sahip olduğunu savunmaktır.
Bu
açıklamaların yanı sıra, Şeriati’nin sosyoloji ve sosyal teori açısından sahip
olduğu önemin dünya akademyası düzleminde doğru bir şekilde
kavramsallaştırılmadığını da söylememiz gerekiyor. Misal, Anthony Giddens, Sosyolojiye
Giriş adlı eserini yazdığında, Şeriati’nin adını bir sosyal teorisyen veya
sosyolog olarak hiçbir şekilde zikretmemiştir.
Sosyolojinin
anlatılarının bu şekilde kurgulanmasını, disiplinin ana akım tarihsel bakış
açısında nasıl anlamalıyız? Bu kurgulara karşı birçok eleştiri mevcut, ancak en
yaygın olanı, Giddens’ın sosyolojinin çeşitli biçimlerini ve sosyal teorilerin
kurgulanma biçimlerini dikkate almasına izin vermeyen, disiplinin Avrupamerkezci
vizyonudur.
Şeriati’nin
sosyoloji disiplinindeki konumu da daha ayrıntılı olarak incelenmesi gereken
bir husustur. Bununla birlikte, bu kitapta önemli bulduğumuz belirli bir
sosyolojik etkileşimi, Şeriati ve Durkheim’ın etkileşimini incelemeye çalıştık.
Başka bir deyişle, sosyal teori klasiklerini nasıl anlamak, Şeriati’nin başlıca
kaygılarından biri olmuştur. Eserlerini okuduğumuzda, Emile Durkheim, Max
Weber, Karl Marx ve diğerlerinin eserleriyle eleştirel bir şekilde ilgilenerek
klasiklere ilişkin Avrupamerkezci olmayan anlayışını ortaya koyduğunu
görebiliyoruz. Şeriati ile yorumlayıcı bir diyalog biçiminde etkileşime
girmemiş birçok akademisyen, alelacele, Şeriati’nin Batı hakkında ideolojik bir
anlayışa sahip olduğu sonucuna varmıştır. Bu sonuçlar, Şeriati’nin eserinin
bazı yönlerini “Marksizm ve Diğer Batı Yanılgıları: İslami Bir Eleştiri
başlığı altında yetersiz bir şekilde tercüme eden Hamid Algar’ın yazılarından
kaynaklanmaktadır. Ayrıca, bu çeviriler, dünyanın yirminci yüzyılın son
devrimine tanık olduğu devrimci bir bağlamda ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş
bağlamında, bu akademisyenler, Şeriati’nin Batı anlayışını yanlış
değerlendirmişlerdir. Eserleri, Şeriati’yi Batı’yı ve tüm geleneklerini
teolojik bir konuma veya “öteki”ni anlamanın dini bir biçimine dayalı
yanılgılar olarak gören bir İslam Devrimi ideologu olarak yorumlayanlarca
yanlış değerlendirilmişlerdir. Başka bir deyişle, Şeriati ve eserine dair
anlayışımızı belirleyen yanlış algıları ortadan kaldırmak için bir süredir çaba
sarf etmemiz gerekiyordu. Günümüzde, Şeriati’nin geldiği düşünce geleneği
içinde yorumlanmadan okunmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan birçok Şeriati
yorumuyla karşı karşıyayız. Bu kitap, bu hedefe doğru atılmış bir adımdır.
Seyyid Cevad Miri
[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 5-9.]


0 Yorum:
Yorum Gönder