19 Haziran 2026

,

Şeriati’nin Hatırası ve Mirası


Birinci Kısım

Devrimci ve peygamberane sesler, tarihin onlara ihtiyaç duyduğu anda nadiren ortaya çıkarlar. Malcolm X, John Brown, Karl Marx, Che Guevara, Patrice Lumumba, Dr. Martin Luther King Jr., Nelson Mandela, Stephen Bantu Biko, Subcomandante Marcos (Rafael Sebastián Guillén Vicente), Mahatma Gandi, Herbert Marcuse, Rudi Dutschke, Fred Hampton, Huey Newton, Eldridge Cleaver, Fidel Castro, Emir Abdülkadir ibn Muhyiddin Cezerî ve Muhammed Allâme İkbal, adaletsizliğe, sömürüye ve insan hayatının metalaştırılmasına, işlevselleştirilmesine ve aşağılanmasına karşı mücadelelerinde devrimci teori ve pratiği başarıyla birleştiren peygamberane bireyler olarak akla hemen gelen isimler. Ancak, bu sesler, kendi özgür iradeleriyle veya sadece kendi istekleriyle ortaya çıkmazlar, peygamberane eleştirilerini ve devrimci pratiklerini şekillendiren tarihin kesişme noktalarında ortaya çıkarlar. Başka bir deyişle, tarihin acımasızlığı, onları hayatın rahatlıklarını bir kenara bırakmaya, zamanlarının hâkim politik, ekonomik ve kültürel koşullarına cesurca meydan okumaya iter. Tarihin uzun akışında, bu sesler, daha adil ve eşit bir dünyanın sadece arzu edilebilir değil, aynı zamanda mümkün olduğunu da ortaya koyan araçlardır. Sadece güçlü yönetici elitlerin güvenini değil, aynı zamanda güçsüz kitlelerin uyuşukluğunu da sarsan bu peygamberane sesler, çoğu zaman acımasız ve zamansız şekillerde son bulurlar. İster İbrani Kutsal Metinleri’ndeki peygamberler, Nasıralı İsa, Ali bin Ebu Talib ve oğlu Hüseyin olsun, isterse tarihin gidişatını değiştiren diğer birçok muhalif ses olsun, yerleşik ve hesap vermeyen güce karşı gösterdikleri şiddetli muhalefet, zorbalık ve barbarlık içeren tepkilere yol açar. Herhangi bir toplumdaki yönetici elitler, tarihin şehit edenleridir, peygambervari seslerin uyandırmak istediği, uzun süredir zorla uyutulmuş olan aynı insanların boyun eğmesinden beslenirler. Ancak bugün aydın, felsefeci ve sosyolog olarak biz, bu yüce şehitlerin gölgesinde durarak, onlarla tam da Karl Marx’ın ilk yazılarında aktardığı şeyi, yani akıl dışı ve baskıcı otoriteye boyun eğmeyi reddeden, daha iyi ve uzlaşmayı tesis etmiş, barışçıl bir geleceğin peşine düşmüş o “ilahi kıvılcım”ı temsil ettikleri için, onlarla dayanışma içinde dimdik duruyoruz. İstibdatın çizmesi altında sönmeyi reddeden “ilahi kıvılcım”, yüksek sesle “Hayır!” diye haykırıyor.

Bu şehitlerden bazıları tamamen dini figürlerken, bazıları da tümüyle sekülerdir. Bazıları ise dini ve seküler arasındaki aşılmaz gibi görünen uçurumu kapatarak, dünyada var olmanın bu iki zıt yolunu güçlü ve kritik bir ittifaka dönüştürüyorlar. Tarih boyunca bu büyük uzlaştırma çalışmasını başarıyla neticelendiren çok az sayıda bilim insanı ve eylemci olduğu, bu çalışmayı insanlığın kurtuluşu için süregelen küresel mücadeleye uygulayabilenlerin sayısının daha da az olduğu açık. Bunlar arasında parlayan isimlerden biri de, İran halkının Amerika tarafından dayatılan İran Şahı Muhammed Rıza Şah Pehlevi'nin zulmüne karşı özgürlüğü için tavizsiz bir şekilde mücadele eden İranlı sosyolog, radikal yazar, hümanist, din bilgini ve devrimci Şii Müslüman Ali Şeriati’dir.

Hem Şii dini geleneklerinin kadim derinliklerinde hem de Batı’nın çağdaş seküler sosyal bilimler alanında eğitim gören Ali Şeriati, İslam geleneğinin ve Batı Aydınlanması’nın ortak coğrafyasını buldu; her ikisi de temel değerlerine sadık kaldıklarında, masum kurbanlar adına tarihi adalete doğru yönlendiriyor. Golgota ve Kerbela’nın devamı olarak tarihe karşı çıkıyorlar. İslam ve Batı Aydınlanması’nın sıklıkla uyumsuz ve özünde düşman olarak ilan edildiği bir dönemde, Aydınlanma’yı İslami toplumsal ve ahlaki duyarlılıklarla doyurmanın yanı sıra, İslam’a Marksist sınıf bilincini aşılamanın organik bir yolunu buldu. Bu sayede İran toplumundaki sınıf çatışmaları halkın bilincinde keskinleşti. Bu anlamda İslam, yozlaşmış dünya ve onun sürdürdüğü adaletsiz statükoya karşı duyduğu asıl huzursuzluğu (unbehagen) yeniden kazanmış ve güçlendirmiştir. Aydınlanma ise, Aydınlanma diyalektiği ve fani insanın gereksiz acılarına pek aldırış etmeyen pozitivist bilimlerce içine hapsedildiği soğuk araçsalcı rasyonaliteden sıyrılmayı başarmıştır.

Şeriati’de Karl Marx ve ilk Müslüman “sosyalist” Ebuzer Gifari, birleşik bir güç haline geldi. Başka bir deyişle, “Kızıl Şiilik” (sınıf bilinciyle yoğrulmuş Şiilik) aracılığıyla İslam ve Batı Aydınlanması’nın en iyi unsurları, insana yönelik baskılara, zulme ve jeopolitik istibdata karşı aktif mücadelede radikal yoldaşlar haline geldiler. Bu devrimci izdivaç sayesinde tarih, toplumsal kayıtsızlık çağında; bu kısır düşünce çağında, içeriksiz dini biçimcilik ile ruhu yok eden dini köktencilik çağında ve korkakça sürdürülen sessizlik çağında peygamberliğin önemli rolünü ortaya koydu. Şeriati, aydının o inatçı güce meydan okuma kudretini ortaya koydu.

Ali Şeriati, alışılmadık bir devrimciydi. Aydınlar, öğretmenler ve profesörler genellikle ateş altında politik cesaretleriyle bilinmezler. Muhalif söylemleri ve diktatörlük politikalarına karşı çıkmaları nedeniyle birçok kişi hapse atılmış olsa da, İran’daki devrim sırasında Şeriati’nin yaptığı gibi, zincire vurulmuş bir halkın kendini özgürleştirmesi için gereken tüm söylemi, tüm argümanı ve tüm kelime dağarcığını ortaya koyabilen çok az kişi olmuştur. Şii İslamı’nın bu tavizsiz yeniden canlanması, ortalama bir müminin şehit Hüseyin ibn Ali’nin sarsılmaz cesaretinden beslendiği, Şeriati’nin o ünlü sözüyle özetlendiği bir süreçti: “Her gün Aşura, her gün Kerbela.”

Şeriati, Şii İslamı’nı Frantz Fanon, Patrice Lumumba, Che Guevara, Malcolm X, Louis Massignon, Jacque Berque, hatta varoluşçu felsefeci Jean Paul Sartre’ın radikal Üçüncü Dünyacı felsefesiyle birleştirerek iki farklı dünyaya hitap etti. Böylelikle Soğuk Savaş döneminde, “ya Amerikan neoliberal sömürgeciliğine boyun eğeceksin ya da Sovyet tarzı zorla entegre olup Moskova’nın politik hegemonyasına boyun eğeceksin” diyen yaklaşıma bir alternatif sundu. Şeriati bunun yerine, İslam’ın halkın yöneticisi değil, rehberi olduğu, kendi kendini yönetebilen, aydınlanmış, böylece yeniden canlanmış bir İslam’ı savundu. Bu durum, elbette İslam’ı “radikalleştirdi”, ancak Kaide, IŞİD (DEAŞ) ve diğer terörist gruplar, İslamcılığın sahte peygamberleri hakkında konuşulurken dile getirilen manada değil. Şeriati, İslam’ı geleceğe yönelik bir dönüşle, en radikal köklerine, en iyi örneği Muhammed ve ailesinin sünnetine (yoluna) geri dönerek radikalleştirdi ve Müslüman ümmetini asıl ruhuyla, teolojik yönelime sahip sosyal adalet talebi ve isyanla yeniden tanıştırdı. Bu şekilde İslam, insanlığın özgürleşmesi, gelişmesi ve dayanışması için evrensel bir özlemi temsil etti ve yönetici elitlerin, belirli bir hanedanın ve/veya belirli bir Şah’ın çıkarlarının özgünlüğünü reddetti.

Hüseyin’in katli sonrası İslam’ın “radikalliği” uzun bir uykuya dalmışken, her rakip hanedan ve imparatorluğun yönetici sınıfı tarafından “savunulduğu” (işlevsel kılındığı) bir dönemde, Şeriati’nin sınıf bilincinden kaynaklanan çalışmaları, İslam’ı ilk olarak Mekke ve Medine’de hitap ettiği, yoksullar, dışlanmışlar, ezilenler, dullar, yetimler, mustazaflar, ezilenler ve adaletsiz toplumun mağdurlarının davası için savaşmaya istekli güçlü bireylerden oluşan kitleye yeniden bağladı. Bu ruh hali, Şeriati’nin çalışmalarında güçlü bir şekilde yeniden can buldu. O, politik pratiğine, daha sonra modern neoliberal dünya düzeninin adaletsiz koşullarına karşı isyan etmeleri için ilham verdiği kişilere aktarıldı; tüm bunlar, daha iyi, daha uzlaşmış, adil ve barışçıl bir gelecek toplumu adına yapıldı.

Ali Şeriati, elbette öncelikle İran Devrimi ile ilişkilendirilir. Bu devrim, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Müslüman toplumu içinde özgürleşme mücadelesinde elde edilmiş en büyük başarıdır. Ancak mirası İran’ın haricinde, Şii geleneğinin dışında ve salt tarih anlatımının ötesinde de önem taşır. Özellikle günümüz için çok önemlidir, çünkü düşmanın insan olduğu gerçeğini gözden kaçırmayan, uyum nedir bilmeyen bir direniş sesi önemli bir eksikliktir. Terörizm, terörle mücadele, saldırı ve misilleme, alay ve alaya karşılık verme, yaşlılara, kadınlara, çocuklara, etnik ve dini azınlıklara karşı savaş, Hz. Muhammed’in şefkatli ve merhametli Sünnet’inin terk edilmesi ve bir zamanlar özgürleştirici olan Batı’nın eşitlikçilik ve ortakçılık söylemlerinin ihanete uğraması, günümüzün sözde “medeniyetler çatışması”nın asli özellikleridir.

Ali Şeriati’nin radikalizmi, böyle bir ahlaksızlıkla karıştırılmamalıdır. Onunki, barbarlığa ve günümüzün mekanik “topyekûn savaş”ının insanlık dışılığına geri dönmeyen, ahlaki ilkelere dayalı devrimci bir düşünce ve uygulama sistemiydi. Şüphesiz ki Ali Şeriati, Paris, Nice, Brüksel, San Bernardino, Orlando, New York ve Londra sokaklarında işlenen terörizmin masum kurbanları için ağlayacağı kadar, İstanbul, Bağdat, Dakka, Şam, Mogadişu, Rakka, Sana'a ve kendi sevgili ülkesi İran’da işlenen terörizmin Müslüman kurbanları için de ağlardı. Dine Karşı Din adlı kitabında yazdığı gibi, "tüm insanlığı, birleşik bir tür olarak ele alınca ona tek bir değerle bakıyorum çünkü o Allah’ın tek bir eliyle yaratılmıştır.”[1] Bu ifade, onun Hz. Muhammed’in cihanşümul modeline olan bağlılığının bir göstergesiydi.

Hem İslam âleminde hem de Batı’da yeni bir Cahiliye Çağı’na ve düşünsel uyuşukluğun yeni bir zirvesine doğru tırmanan yozlaşmanın orta yerinde günümüzün aydınları olarak bizim Dr. Ali Şeriati’nin cesur yaşamından ve çalışmalarından öğreneceğimiz çok şey var. Eserlerine rağmen, dini konularda aynı derecede cahil ve seküler modernliğin faydalarından habersiz hale geldik. Ahlaki pusulamızı yitirdik, aynı zamanda sermaye birikiminin, kitlesel dikkat dağıtma çabalarıın, kitlesel cinayetlerin ve savaşların en verimli yollarında uzmanlaştık. Böyle bir çağda, kendi yüzümüzü ve çocuklarımızın yüzlerini, bize benzemeyenlerin yorgun ve istismara uğramış yüzlerinde görmeyi unuttuk. Son dönemde hem Avrupa’da hem de ABD’de mültecilere karşı yürütülen mücadele, insanlık dışına çıktığımızın somut delili. Bu nedenle, kendi çıkarlarımızın ötesini göremeyen, soğuk bir narsisist haline gelirken, “öteki”nin yerine kendimizi koymayı unuttuk. Hep bir ağızdan kimi hayatların ırk, cinsiyet ve/veya dini kimlikleri nedeniyle diğerlerinden daha değerli olduğunu söyleyen “değerler arası fark”tan bahsediyoruz.

Bu anlamda Ali Şeriati, sadece peygamberane bir sesin “tarihsel bir örneği” değil, aynı zamanda eylemci aydının taklit edeceği bir örnekliktir. Şii bir terim kullanacak olursak, modern bir teo-felsefi “merci-i taklid”dir (taklit kaynağı), çünkü Şeriati, insanlığın her türlü eşitsizliğine, baskısına ve sistematik sömürüsüne karşı mücadele etmiştir. Ancak, Şeriati’nin cesaretini ve felsefi derinliğini sadece taklit etmekle kalmamalı, düşüncesini ve pratiğini daha da geliştirmeliyiz. Aydınlar olarak, giderek küçülüp gettolaşan akademik kurumlarımızın sınırlarına çekilmemeli, Şeriati gibi inançlarımızı yaşamalı, bedelini ödemeye hazır olmalıyız.

Bundan daha azı, onun hatırasına ve mirasına ihanet olurdu.

Dustin J. Byrd

[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 1-5.]

Dipnot:
[1] Ali Shariati, Religion vs. Religion. Çeviri: Laleh Bakhtiar. (Şikago: ABC International Group,2003), s. 27.

İkinci Kısım

Bence Şeriati ile ilgili en önemli sorulardan biri şudur: Şeriati’nin mirasını nasıl anlamalıyız?

Şeriati’nin söylemini Marksizm veya sosyalizm parametreleri içinde konumlandırmaya çalışan düşünürler ve akademisyenlere, bu yaklaşımı reddedip yerine Şeriati’nin düşüncesinin diğer yönlerine odaklanmak suretiyle, onun modern bir İslam sunduğunu savunan akademisyenlere, Şeriati’nin anarşist olduğunu savunarak tüm bu tasnifleri reddeden araştırmacılara, hatta Şeriati’nin Müslüman bir düşünür değil, kripto bir Katolik düşünür olarak tasnif edilebileceğini söyleyen akademisyenlere ve düşünürlere rastlanıyor. Bazıları üstelik genel ideolojik konumlarıyla ilgili bu türden etiketlerin yanı sıra, çeşitli akademik yaklaşımlarındaki tutarlı konumların eksikliği nedeniyle sosyolog veya sosyal bilimler akademisyeni olarak bile kabul edilemeyeceğini söylüyorlar. Tüm bu etiketleme çabaları ile ilgili olarak bu çabaların ardındaki kişilerin Şeriati’nin asarını sistematik bir biçimde incelemediklerini söyleyebiliriz.

Bu noktada yorumlama konusunda geliştirilen yaklaşımlar açısından faydalı olan iki önemli kavramı tanıtmak isterim. Bence “metni okumak” ile “metni yorumlamak” arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. “Okumak” kelimesini, bir gazete veya reklâmı günlük hayatta okumak anlamında kullanıyorum. Burada “okumak”, kahvaltıda veya ofise giderken okuduğumuz gazetedeki haberin bağlamını analiz etmek anlamında değil. İşte buna “metni okumak” diyorum. Elbette, “okuma” kelimesinin analiz etme hatta değerlendirme anlamına da gelebileceğinin farkındayım, ancak bu kelimeyi yeniden formüle ederek bir metni okumak ile bir metni yorumlamak arasında teknik bir ayrım yapmak istiyorum.

“Bir metni yorumlamak” tabirini kullandığımda, sadece bir metni analiz etmenin ve anlamanın yorumlayıcı biçimlerini kastetmiyorum, aynı zamanda bu yorumlama faaliyetlerinin diğer yorumlama eylemleri kadar önemli olan ve bence bir metni okurken, onu yorumlamanın aksine eksik olan başka bir yönünü de vurgulamak istiyorum. Başka bir deyişle, bir metni okuduğumuzda, metnin ortaya çıktığı bağlamı veya düşünce geleneğini görmeyiz; bunun yerine, onu bu haber parçasının kendiliğinden bir coşku veya kaza anında üzerimize düşmüş gibi ayrı bir biçimde ele alırız. Ancak, bir metni yorumlarken, metni bir gelenek içinde konumlandırmak ve bu gelenek aracılığıyla metne, anlama için gerekli yapı taşlarını yavaş yavaş oluşturabileceğimiz bir şekilde yaklaşmak gerekir. Aksi takdirde, en azından Şeriati söz konusu olduğunda, bir süredir devam eden aynı etiketleme oyunlarına kurban gideriz. Başka bir deyişle, bir metni “okuma” ile "yorumlama” kavramları arasında bir ayrım yapmanın mümkün olduğunu varsayarsak, o zaman ikincisiyle metne yüzeysel bir şekilde değil, daha ziyade, metni bir düşünce geleneği içinde bağlama oturtmak suretiyle, genel bilişsel eyleme referans noktaları sunan bir hermeneutik ilke oluşturabiliriz.

Bu gözlemler meşru ise, o zaman başka bir soru sormak istiyorum: Şeriati'nin konumunun kaynağı nedir? Başka bir deyişle, nereden geliyor? Başlıca kaygısı nedir? Düşünsel faaliyetlerini Müslümanlığına indirgeyebilir miyiz? Başka bir deyişle, Immanuel Kant veya G. W. F. Hegel’den bahsettiğimizde, düşünsel veya felsefi konumlarını kendi dini bakış açılarına göre mi tasnif ediyoruz? Hegel’in düşünsel-teorik önemini düşünürken, çok az insan, onun felsefesi ile dini eğilimi arasında bir bağlantı kurar, çünkü Hegel’in insan olarak karşılaştığı evrensel sorular üzerinde çalıştığı ve Hegel’in dini konumunun evrensel düşünceleri üzerinde hiçbir etkisi olmadığı varsayımı örtük olarak kabul edilir. Ancak Şeriati’den Batı dışı bir bilgin olarak bahsederken, baskın görüş, onu inançla sınırlı bir bağlama indirgemek ve söyleminin önemini İslamî sorular ve kaygılarla sınırlandırmak, böylece eserindeki evrenselliği dışlamak üzerine kuruludur. Başka bir deyişle, Hegel, genel olarak insanlığa hitap ederken, Şeriati, yalnızca evrensel bir öneme sahip olmayan, çevresel bir bağlamda inançla sınırlı bir topluluğa hitap eder. Düşününce, bu görüşün “Avrupa merkezciliği” olarak adlandırdığımız şeyin bir parçası olarak kabul edilebilecek büyük varsayımlara dayandığını kanaatindeyim. Başka bir deyişle, Batılı akıl yürütme biçiminin genel olarak insanlığa karşılık geldiğini, İranî akıl yürütme biçiminin ise yalnızca Müslüman veya inanç temelli bir topluluğa karşılık geldiğini varsaydığımızda, aslında düşünsel ve akademik düzlemde Avrupamerkezci önyargıyı yeniden üretiriz. Bu nedenle, “okuma” ve “yorumlama” arasındaki ayrımın, Şeriati’nin düşünsel-teorik konumunu bütünsel bir şekilde görmemizi engelleyen etiket üretim bandının ötesine geçip Şeriati’nin konumunu belirlememize yardımcı olabilecek çok önemli bir hermeneutik eylem olduğunu düşünüyorum.

Bana göre, Şeriati, en iyi şekilde, insan kavramının “İnsan Varlığı” ve “Yerli” olmak üzere iki geniş biçime ayrıldığı postkolonyal düşünce geleneği bağlamında anlaşılabilir. Şeriati’nin görüşüne göre, dünya, Avrupamerkezci insan biçimi olan “özne” ve Batı’nın dışında kalan genel insanlığa karşılık gelen “nesne” olarak ikiye ayrılmıştır. “Yerli”, Malcolm X’in “Ev Kölesi” olarak kavramsallaştırdığı bir nesnedir, “İnsan” ise Malcolm X’in “Efendi” olarak adlandırdığı şeydir.

Şeriati, “Ev Kölesi” ile “Efendi” arasındaki ilişkiyi nasıl özgürleştirebileceğini görmeye çalışır. Şeriati’nin tüm söylemi, Malcolm X’in “Tarla Kölesi” olarak adlandırdığı kişinin ruhunda var olabilecek bir farkındalık biçimini yeniden canlandırma stratejilerine dayanmaktadır, zira ikincisi, “Efendi”nin hegemonik stratejilerine meydan okuyan bir öznellik duygusuna sahip gibi görünmektedir. Burada “Efendi”, antropomorfik bir anlamda anlaşılmamalıdır. Örneğin, efendi, dünya siyasetindeki “ana anlatı” veya yüzyıllardır yerlileri büyüleyen ve onları dünyayı farklı perspektiflerden görmekten mahrum bırakan modernliğin ana anlatı biçimi olarak Batılılaşma şeklinde ele alınabilir anlaşılabilir.

Şeriati; din, tasavvuf, edebiyat, felsefe, sanat, ideolojiler ve her türlü bilişsel biçimden bahsederken, tüm bu biçimleri yerlileri özgürleştirebilecek kurtarıcı güçle ilişkilendirerek kavramsallaştırıyor, ancak bu, sadece yerlilerle ilgili bir uğraş değil. Neden?

Yerliler ile Batılı insan olma biçimleri arasında kurulan ilişki, sadece yerlilere zarar vermekle kalmamış, aynı zamanda Avrupamerkezci insanlık biçimini de sağlıklı bir insan olma durumundan mahrum bırakmıştır. Başka bir deyişle, Frantz Fanon’un da dediği gibi, sömürgeci de sömürgeleştirilmiştir, ancak farklı bir şekilde. Bu, Şeriati'nin geliştirdiği söylemin sadece dini bir öneme sahip olmadığını, aynı zamanda düşünsel paradigmasında dünyevi bir cazibeye, hatta evrensel bir öneme sahip olduğunu savunmaktır.

Bu açıklamaların yanı sıra, Şeriati’nin sosyoloji ve sosyal teori açısından sahip olduğu önemin dünya akademyası düzleminde doğru bir şekilde kavramsallaştırılmadığını da söylememiz gerekiyor. Misal, Anthony Giddens, Sosyolojiye Giriş adlı eserini yazdığında, Şeriati’nin adını bir sosyal teorisyen veya sosyolog olarak hiçbir şekilde zikretmemiştir.

Sosyolojinin anlatılarının bu şekilde kurgulanmasını, disiplinin ana akım tarihsel bakış açısında nasıl anlamalıyız? Bu kurgulara karşı birçok eleştiri mevcut, ancak en yaygın olanı, Giddens’ın sosyolojinin çeşitli biçimlerini ve sosyal teorilerin kurgulanma biçimlerini dikkate almasına izin vermeyen, disiplinin Avrupamerkezci vizyonudur.

Şeriati’nin sosyoloji disiplinindeki konumu da daha ayrıntılı olarak incelenmesi gereken bir husustur. Bununla birlikte, bu kitapta önemli bulduğumuz belirli bir sosyolojik etkileşimi, Şeriati ve Durkheim’ın etkileşimini incelemeye çalıştık. Başka bir deyişle, sosyal teori klasiklerini nasıl anlamak, Şeriati’nin başlıca kaygılarından biri olmuştur. Eserlerini okuduğumuzda, Emile Durkheim, Max Weber, Karl Marx ve diğerlerinin eserleriyle eleştirel bir şekilde ilgilenerek klasiklere ilişkin Avrupamerkezci olmayan anlayışını ortaya koyduğunu görebiliyoruz. Şeriati ile yorumlayıcı bir diyalog biçiminde etkileşime girmemiş birçok akademisyen, alelacele, Şeriati’nin Batı hakkında ideolojik bir anlayışa sahip olduğu sonucuna varmıştır. Bu sonuçlar, Şeriati’nin eserinin bazı yönlerini “Marksizm ve Diğer Batı Yanılgıları: İslami Bir Eleştiri başlığı altında yetersiz bir şekilde tercüme eden Hamid Algar’ın yazılarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, bu çeviriler, dünyanın yirminci yüzyılın son devrimine tanık olduğu devrimci bir bağlamda ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş bağlamında, bu akademisyenler, Şeriati’nin Batı anlayışını yanlış değerlendirmişlerdir. Eserleri, Şeriati’yi Batı’yı ve tüm geleneklerini teolojik bir konuma veya “öteki”ni anlamanın dini bir biçimine dayalı yanılgılar olarak gören bir İslam Devrimi ideologu olarak yorumlayanlarca yanlış değerlendirilmişlerdir. Başka bir deyişle, Şeriati ve eserine dair anlayışımızı belirleyen yanlış algıları ortadan kaldırmak için bir süredir çaba sarf etmemiz gerekiyordu. Günümüzde, Şeriati’nin geldiği düşünce geleneği içinde yorumlanmadan okunmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan birçok Şeriati yorumuyla karşı karşıyayız. Bu kitap, bu hedefe doğru atılmış bir adımdır.

Seyyid Cevad Miri

[Kaynak: Ali Shariati and the Future of Social Theory: Religion, Revolution, and the Role of the Intellectual, Yayına Hz.: Dustin J. Byrd ve Seyed Javad Miris, Brill, 2017, s. 5-9.]

0 Yorum: