Bir
yüzü oyun öbür yüzü gerçek olan burjuva siyaseti, bu sayede gerçekliğinden
şüphe edenlere iki ayrı yol önerebilir; sahnedeki tiyatroya yüz çevirerek asıl
gerçeğe bakmak ve başkalarına da onu göstermeye çalışmak ya da utanmadan
sahneye atlamak ve kendi sesini başka her türlü sesin, düşüncenin doldurduğu
curcunaya katmak.
Burjuva
siyaseti, içerisinde doğan her görüşün yönünü belirleyemese bile siyasi ufkun sınırlarını
çizer ve egemenliğini varlığı dahi bilinmeyen kuralların üzerine kurar.
Tiyatroya nasıl katılacağına karar vermek, orada oynayacağın rolü seçmek
demektir; sahnedekinin bir “oyun” olduğunu söylemek faydasızdır, eğer oyunun ne
olduğu temelleriyle kavranmamışsa. Tüm oyunlar bir manada gerçektir çünkü kurgu
ile gerçek arasında kesin bir ayrım yoktur; kurgu ve gerçek, kendi başlarına
ayakta duran iki ayrı dünya değildir, aksine, her ikisi de hem kendisiyle ve
karşıtıyla süregiden faal birer ilişkidir; bir yazarın sözcüklerine ancak
sahnedeki etten kemikten insanlar can verebilirler.
Ancak
tiyatro sanatıyla siyaset tiyatrosu arasında temel bir fark bulunur; sanat
eseri, daha perde aralanmadan yutulması gereken, ilaç işlevi görecek bir zehrin
yani yalanın, kurguyla gerçek arasındaki ayrımı perde kapanana dek unutmanın
karşılığında gerçeği göstermeyi amaçlarken, burjuva siyaseti, sahnedeki sahici
mücadelelerin, fedakarlıkların ve ıstırapların ani parlaklıklarının arkasında
her şeyi yürüten büyük ve daimi güçleri gizlemeyi başarır. Sanat eserinde yazar
ile onun hayal gücü temelde bir vasıta, aşıldığında silinecek bir sınır ya da
gerçek ile kurgu arasına kurulan bir köprüdür ve aslolan her zaman seyircidir,
siyaset sahnesinde boy gösteren aktörler ise tüm yeteneklerini sahne gerisinde
oyunun seyrini belirleyen sermaye için sergilerler. Sermaye ise lazım
gördüğünde aktörleri, dekorları hatta tüm sahneyi bile ateşe verebilir; belki
daha canlı bir yangına ihtiyacı vardır belki de oyunu en baştan kurmayı
amaçlıyordur.
Hukuk
davaları çok cezbedici oyunlardır ve burjuva siyasetinin tarihi Dreyfus davasından
O. J. Simpson davasına kadar onlarla örülüdür. Karmaşık bir hukuk davası,
seneler süren bir oyun ve seneler boyunca sahneyi kavuran ama ortadan
kaldırmayan bir yangındır. Bir hukuk davasında tıpkı spor müsabakaları gibi bir
kazanan vardır, bir de kaybeden, ancak şu farkla: oyunun kahramanlarının
hürriyetleri, mal mülkleri ve tüm hayatları hakimin vereceği karara bağlıdır.
Bir nevi televizyonlardaki realite şovlarına benzerler davalar ancak gerçek ile
kurgunun oynadığı roller başkadır; televizyon şovlarında “gerçek” sanılan
öyküler, kurgu niteliğini kazanacak kadar ayıklanıp yeniden düzenlenirlerken
hukuk davalarında gerçeğin bizzat kendisi, gerçek olarak bilindiği için
kurgunun çekiciliğini kazanır.
Sosyalistlerin
burjuva siyasetine ve onun oyunlarına dönük asli vazifesi, eleştiridir.
Eleştiri, kınama değildir, zira kınama olduğu anda ve yerde, bir ölü nesne gibi
kalır. Eleştiriyse ayrıntıların izlerini sürer, peşlerinden gider ve varacakları
yeri keşfederek onları aşar, sonunda genel şartlara yani kurgu ile yaşamın
birliğine ulaşır. Burjuva siyaseti, her zaman her sorunu ortadan ikiye ayırır.
Konumuz,
CHP davası ve ortada gene iki taraf var: bir tanesi davayı, onu hazırlayan
şartları ve doğurduğu tüm gelişmeleri hukuki bir mesele sayıyor,
karşılarındaysa davayı bir “Siyasi Darbe” olarak tanımlayanlar duruyor.
Kendilerini hükümete ve eski CHP’ye yakın bulanlar, sorunun siyasi tarafını göz
ardı ediyorlar, kendilerini muhalefet olarak tanımlayanlarsa davanın seyrinin
hukuki içeriğini görmezden geliyorlar.
Sosyalistler
birleştirmeliler ama nasıl, önce ayrımları görerek ve düşünerek; hukuku özerk
bir güç değil iktidarın bir aracı, çok çeşitli girdilerden sınırlı çıktılar üretmekle
sorumlu karmaşık bir makine ve mecbur kaldığında yalınlaşarak çelişkilerinden
geçici bir süre için sıyrılabilen bir silah olarak kavrayarak, hukuk ile
siyaseti birleştirirler ve aralarındaki suni ayrımı aşarlar.
Burjuva
toplumlarında siyaset, çoğunlukla çatışan, nadiren bir araya gelen ama her an
her yöne dönebilecek sermaye menfaatlerinin savaş meydanıdır. Bu manzara, belki
de sadece tasavvurda varolan, asla dinmeyen bir “doğal” savaşa yakındır. Ancak
uygarlık, doğanın iştahının ve gözü dönmüşlüğünün karşısına bir başka ağırlık
koyar. Sermayenin doymaz iştahı, onun her istediğini yiyemese bile karnını her
zaman doyurmasını sağlayacak şarların devamından mesul yapay bir organın yani
devletin gücü tarafından dengelenir.
Burjuva
düşüncesi devleti de ikiye böler; makbul ve meşru devlet ile karanlık ve
gizemli bir “derin devlet”.
“Derin
devlet” terimi, Türkiye’nin dünya siyaset külliyatına yaptığı belki de en
çarpıcı katkıdır. Bazen “üst akıl” gibi başka adlarla da anılan”derin devlet”
gerçekte bizzat devletin kendisidir.
Devlet
bir işlevler bütünüdür. Derin devlet de bu işlevlerin bir kısmıdır. “Derin”
sayılan işlevlerin özelliği, çoğu zaman yazılı kuralları, yani “hukuku” görmezden
gelmeleridir ancak bu da burjuva düzeni dâhilinde gereklidir zira işlevler
kuralların dışında ve ötesindedir, bir makinenin varlığı onun işleyişidir,
kullanım kılavuzu değil. İşlevler iktidardır, iktidar ise irade, insan eline
verilen kitabı ilgiyle okusa da kitabın dünyasında yaşayamaz, kendi dünyasında,
şartların dayattıklarını ve gerekli gördüklerini yapmalıdır.
Hükümetler,
sermayenin başlattığı ve bitirdiği dalgalanmaları yansıtırlar, devlet ise
sahnenin altındaki kaide, üzerindekilerin sıçrayıp düştüklerinde tüm
ağırlıklarıyla çarptıkları, onları bazen yaralayan, bazen de geri kalkmalarına
olanak veren zemindir. Burjuvazinin egemen olduğu toplumlarda devletin temeli,
ulus bilinci ya da ortak geçmiş değildir; devletin devamını zorunlu ve olanaklı
kılan güç, sermaye birikimidir. Sermaye birikimi güdüsü sayesinde devletler
şartlara uyum sağlarlar ve geçmişlerinden bugüne sürüklenirler. Sermaye
birikiminin kaba ve güçlü ellerinde devletin mukaddes gövdesi şekilden şekle
girer, ama bu sayede süratle değişen şartlara da uyabilir. Devletin ruhu,
efsanelerde, mefkurelerde, kitaplarda olduğu gibi kalabilir belki, ancak bedeni
devamlı yenilenmeye mecburdur. O, hükümetleri aşan ve devletin merkezine
yerleşerek genel istikametini belirleyen, ilkeye dönüşmüş bir arzudur.
İmamoğlu’nun
babası, oğlunun ve şirketinin başına gelenlerden sonra, hayatını komünizmle
mücadele etmeye adamış olmaktan pişmanlığını beyan etmişti. Bu eski toprak
sermayedar, herhalde mülksüzleştirmenin bir tek komünizmde gerçekleştiğini
sanıyordu.
Oysa
mülksüzleştirme ya da Türkçesiyle “mala çökme”, sağlaması defalarca yapılmış
bir sermaye aktarımı yoludur. İmamoğlu’nun işçilerinin sırtından kazanarak
seneler boyunca biriktirdiği sermaye, hâkimin bir kalem darbesiyle başkalarının
eline geçti.
AKP,
yirmi senelik iktidarı boyunca devletle yarı yarıya bütünleşmiştir, bunu
sağlayan da bir toplumsal güç olarak sermaye birikimidir. Ondan önceki uzun
dönemli tek parti iktidarları için de durum böyleydi. Türkiye’nin tek parti
iktidarlarında sermaye birikimi yolu içe dönüktür. Bu yol, herhalde Türklere
Almanlardan mirastır, Almanlar, Ruslara ve İngilizlere karşı Osmanlılarla
kurdukları uzun ittifak sırasında onlara sanayiyi ve piyasayı nasıl ayağa
kaldıracaklarını öğretmişlerdir.
Almanlar
ise sömürgecilik mücadelesinde İngilizler ve Fransızların gerisine düştükleri
için bizzat devletin yönettiği ve yürüttüğü bir kalkınma programı uygulamış ve
askeri mühendislik dâhil birçok alanda dünya lideri haline gelmişlerdi.
Savaştaki büyük mağlubiyetin, işgalin püskürtülmesinin ve Sovyetler’den ilham
alan sosyalist hareketlerin dağıtılmalarının ardından Cumhuriyet, ülkeye
serbest piyasa düzenini tesis etmek için kuruldu.
Sermaye,
serbest piyasanın damarlarındaki kan, kanı pompalayacak kalp ve kararları
verecek zihindir. Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemindeki süratli sermaye birkimi,
tek parti iktidarının hem sebebi hem de sonucudur.
Demokrat
Parti’nin on senelik iktidarı dönemindeki gene çoklukla inşaat sektörü kaynaklı
büyüme de benzer bir nitelik taşıyordu. İlk CHP döneminden sonraki en uzun
ömürlü tek parti iktidarını kuran AKP de ilk CHP gibi içe dönük bir birikim
programı benimsedi. Hayır, bilinçli bir tercih olmaktan öteye siyaset ile
ticaret arasında kurulan uzun soluklu ilişkilerin hayata getirdiği zorunlu bir
sonuçtu bu. Birçok holding, doğrudan devlet ihaleleri yoluyla ve büyük süratle
büyüdüler. Bu büyümenin boyutları şaşırtıcı olmaktan öteye, uçuktur: Dünya
Bankası veritabanına bakılırsa, tüm dünyadaki en büyük kamu-özel sektör işbirliği
projelerinin birçoğu Türkiye’de gerçekleştirilmiştir.[1]
Bu
holdingler, dünya devleriye mücadele edebilecek yetkinliğe ve hacme henüz
ulaşmasalar bile Türkiye'nin etki alanındaki ülkelerde, Balkanlar’da, Arap
ülkelerinde ve Türki cumhuriyetlerde birçok inşaat projesini, gene devletler
düzeyindeki ilişkilerin araladığı kapılardan girerek, kazanabildiler. Onların
içeride korunup büyütüldükten sonra dışarıya kanatlanmaları, Türkiye’nin
sermaye birikimi yolunu, devlet siyaseti ve şirketlerin kâr arayışının tam bütünlüğünde
gösteren bir resimdir. Yalnız bir dakika, bir şeyi atlamadık mı?
İlk
CHP ile şimdiki AKP arasına ne oldu? Elbette, Türkiye'de Limak, Cengiz, Kalyon,
Kolin ve Makyol’dan önce de sermayedarlar vardı, ancak onlar, AKP döneminde
sahne gerisinde kaldılar. Uzun ara dönemin sermayedarları, aynı zamanda
koalisyonların, güven oyu alamayan hükümetlerin, bitmeyen bir siyasi keşmekeşin
zamanına aittir. Koç, Sabancı, Şahenk, Boyner; bunlar, ipleri ellerinde
tutmaya, her istediklerini almaya, hürmet görmeye ve itaat edilmeye
alışmışlardı. Türkiye’nin koalisyon hükümetleriyle yönetildiği dönemde ülkeyi
gerçekten yöneten onlardı. Sermayedarlar asla ellerindekiyle yetinmezler,
hallerine şükretmezler, ganimetten her zaman aslan payını isterler. Onların
doymaz kişilikleri, burjuvazinin kalbin en derinlerine inmiş ve yerleşmiş sınıf
bilincinin nüvesidir. Ancak hükümette ister tek bir parti olsun ister üç,
serbest piyasa düzenindeki gerçek şudur ki aslolan haksız rekabettir, hiçbir
sermayedar adil rekabet istemez zira şartlar eşit olduğunda kimse belli bir
ölçeğin üzerinde büyüyemez ve yeni bir rakip çıkıp sonunda eskileri süpürür.
Böylesi bir düzen devletin de işine gelmez, devlet, bu halde kendi
devamlılığını güvenceye alacak stratejik ortaklıları kuramaz. İçeride kurulmuş
stratejik ortaklıkların yokluğunda devlet, dışarıdan gelecek desteğe daha
bağımlı hale gelir. Devlet, sermayeden ayrı bir güç, derin bir akıl ile irade
değildir, o, sermayenin ortak ve uzun dönemli menfaatlerinin bileşiminden
ibarettir. Devlet, sermayeyi kendi vahşi içgüdülerinden korumak ve uzun dönemli
menfaatlerini güvenceye almak için vardır ancak bu işlevi, tarihin ve insan
ruhlarının derinliklerinde yeniden biçim alır, dünya görüşlerine, kutsal
değerlere, ilkelere dönüşür. Devlet, nereden geldiğini unutur ve aslolanın
kendisi olduğunu sanmaya başlar. Sermaye bu soylu rüyalara sahne arkasından
güler.
Dışarıda
kalan sermayedarları tepeye çıkaracak tek yol siyasetten geçer. Yalnız siyasi
iktidar, haksız rekabet koşullarının yeniden düzenlemelerini olanaklı kılar.
Sermayenin yaşamda bildiği tek ilişki türü mülkiyet ilişkisidir ve onun için
siyasi iktidar da bir mülktür; ya benimdir ya da bir başkasının. Burjuva
siyasetinde siyasi partiler de bir tür şirkettir ancak orada da rekabet gene
haksızdır. Önceki dönemin sahne gerisinde kalan sermayedarları ile yeni
palazlanan holdingler, iktidarı sağlamca kavramış AKP’nin içerisine sızamayacaklarını,
orada iyice katılaşmış menfaat hiyerarşisini bozamayacaklarını biliyorlar.
Onlar için aslolan, büyük oynamak ve hükümeti tümden eline almaktır.
Türkiye’nin
iki partili yeni düzeninde dışarıdaki sermayedarlara kalan, CHP’dir. Ancak CHP’nin
bizzat kendisi de onlara göre bir sorun: bugünkü CHP, 12 Eylül darbesiyle
kapatıldıktan sonra Deniz Baykal eliyle yeniden kurulan ve birkaç sene
içerisinde kendisinden daha büyük SHP’yi adının ve geçmişinin ağırlığında
eriten bir partidir.
Sermayedarlar
için önce CHP’nin ele geçirilmesi gerekliydi. Bu yönde ilk deney Mustafa
Sarıgül’dür. CHP’li Yarkadaş, Koç ve Şahenk gibi sermayedarların Ataköy Marina’da
yaptıkları toplantılarda Sarıgül tasarısını geliştirdiklerini aktarmıştı.[2]
Sarıgül
için seçilen siyasi tarz, Amerika’dan ithaldi: “Çare Sarıgül.” İyi de neyin
çaresi? Gayet doğal zira onun arkasına almayı umduğu sermaye de Batı’ya bağlı,
Batı sermayesinin Türkiye’deki bir devamıydı. İçeriksiz siyasetiyle Sarıgül,
siyasi bir liderden çok bir üründü, market raflarında alıcısını beklerken
müşterilerin aklını çelebilmek için somut işlevinden çok çekici ambalajına
güveniyordu. Bu türden, pazarlama araçlarının ve teknolojilerinin siyaset
alanına doğrudan taşınmalarıyla inşa edilen yeni siyasetin mucidi Barack Obama’dır.
Obama’nın sloganı “Ümit ile Değişim”di. Tamam da ne için ümit ve neye doğru
değişim? O hassas anda sermayedarlar belki kendilerine biraz fazla güvendiler
ve acele ettiler, Sarıgül’ün geçmişini ve kişiliğini hesaba katmadılar.
Velinimetleri onu ne kadar sarmalasalar da ürün paketini yardı; Sarıgül, parti
kongresinde üyelerle yumruklaştı ve başkanlık seçimini Baykal’a kaybetti.[3]
Başaramazsan
yine, yine, yine dene, iş yaşamının ilk kaidesi bu değil midir?
İmamoğlu
ikinci ve daha gelişkin bir Sarıgül’dü, üstelik sermaye, ondan ne bekleyeceğini
biliyordu zira İmamoğlu aileden bir müteahitti, yani kendisi de bir sermayedardı.
Onun geçmişinde ANAP’lı olduğu ve CHP’ye şirketinin önünü açmak için üye olduğu
yazılmıştı. Bu eski müteahit, siyasete hemen ısındı ve tekrarlanan seçimlerin
sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Üç büyük şehri
yitirdikleri belediye seçimlerinde AKP’nin lider kadrolarının da gafil
avlandıkları anlaşılıyor. Ancak AKP’nin genel seçimler için halen bir sigortası
vardı, karşılarına çıkacak ana muhalefet partisinin lideri, ne Türkiye
siyasetinin kendisine özgü kavgalarında pişmiş meslekten bir siyasetçiydi, ne
de siyasete, yani insanlara kendisini sevdirmeye ve dinletmeye doğal bir
yatkınlığı vardı, aksine, iş geçmişi onun kişiliğini kusursuz bir memur olarak
biçimlendirmişti.
Bir
devlet memuru için en hayati beceri, devletin kendisinden istediklerini süratle
anlamak ve yerine getirmektir. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında ve mühürsüz
oyların kabulünde Kılıçdaroğlu, yeteneklerini ispatladı. İktidarın
düşmanlarının hamlelerini belirleme kudreti olduğu da bir kez daha kanıtlandı.
İmamoğlu’nun
CHP’nin başına geçebilmek için izlediği yol, Türkiye’deki siyaset ve sermaye
ilişkisinin en net resmidir. Tüm burjuva siyaseti bir sahnedir, tüm
siyasetçiler ise birer aktör, sahneye girecekleri zamanlar da bellidir, sahneyi
terk edecekleri zamanlar da; oyunu günden güne devam ettiren ise ya paradır ya
para, ya da para para para.
Belediyelerdeki
son yasal düzenlemelerin sonunda Büyükşehir belediyeleri bütünüyle şirketleştiler.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İGDAŞ, Kiptaş, İSPARK, Kültür A.Ş. ve diğer
otuza yakın şirketlerin toplamından ibarettir. Belediye şirketlerini diğer
şirketlerden tek ayıran, özel ve resmi konumlarıdır, yani haksız rekabet
içerisindeki daimi ayrıcalıkları. Eğer sanığı olduğu davanın iddianamesi temeli
itibariyle doğruysa, İmamoğlu’nun tasarısı, belediye şirketlerinin kasasında
biriken kaynakları partiye geri çevirerek, kendisiyle iktidarın arasındaki tüm
dolayımları bir hamlede aşmayı denemekti. Bu yaptığına siyaset ile ticaret
arasındaki pürüzleri ortadan kaldırmak ve ikisini bağlayan sallantılı,
güvenilmez köprüleri temizleyip aralarına sağlam bir boru hattı kurmak da
denebilir.
İmamoğlu
davasında ilk anlaşılması gereken şu: Davayı başlatan CHP’lilerdir. Yanıtı
aranacak soru ise şudur: İmamoğlu, nasıl bir tehlikeydi ki bu kadar kavgayı,
çatışmayı, mahkeme yoluyla ana muhalefet partisinin liderliğinin değişmesini
gerekli kıldı? İmamoğlu’nun iktidara geldiğinde yapacaklarına dair ayrıntılı
bir programı var mıydı?
İmamoğlu’nun
siyaseti de selefi Sarıgül gibi Obama siyasetinin devamıdır. Sloganı da aynı
türdendi: “Her şey çok güzel olacak.” Sloganlardan ibaret bir siyaset mi?
Burjuva siyasetinde liderler muğlak konuşurlar ki söylenenlerden herkes
dilediğini anlasın. Bu dünyada düşüncenin sınırlı dahi olsa bir özerkliği
yoktur, dünya görüşleri de piyasa şartlarına tabidir ve ancak başka herhangi
bir ürün gibi mevcutlar arasından seçilebilir. Ancak asıl mesele, İmamoğlu
değil, onun arkasında birleşen menfaatler ile taşıdığı dünya görüşü. İmamoğlu
çiftinin kurdukları Reform Vakfı bu ağın bir düğümüdür, vakfın 2022 senesinde
yayınladığı “Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni”
başlıklı rapor, Türkiye’nin kurtuluşunu “dijital ve yeşil teknolojilerde”
buluyor.[4]
İmamoğlu'nun
tutuklandıktan hemen sonra NYT’de yayınlanan yazısı da Türkiye’nin “otoriterleşmesinden”,
“Asad rejiminden” ve “Putin’in Ukrayna’yı işgalinden dem vuruyor.[5] Benzer biçimde,
Özel’in Newsweek’te yayınlanan yazısı da birçok kez NATO’nun önemine ve
Türkiye’nin NATO içerisindeki yerine vurgu yapıyor. [6]
Tüm
bunlar, tutarlı bir siyasetten çok güçlü birer sinyaldir; yenilikçi CHP’lilerin
iktidara geldiklerinde Batı sermayesinin suyuna gideceklerine, hassas konularda
direnç göstermeyeceklerine dair işaretler. Muhalefetin içeride sıkıştığında
hemen Batı’ya feryat edişi ilk değil. Türkiye’de muhalefet, her zaman
Batıcıdır, iktidar ise ülkedeki sorunlarla cebelleşerek iktidarda kalmayı
başardıkça zorla ve yavaşça yerlileşir. Bu eğilimler “doğal”, yani genel ve
tarihsel koşulların sonucudur.
Türkiye
sermayesi, bir manada Batı sermayesinin devamı olmaktan ibarettir ancak bu iki
unsurun birliği yine de çelişkilerle örülüdür. Batı sermayesi, artık ulusötesi
olmayı geçmiş ve “küresel” bir kimlik kazanmıştır, yani köksüzdür, küresel
niteliğini ona kazandıran ise finansal özüdür. Yerli sermayenin ise dalları ne
kadar uzaklara erişirse erişsin kökleri doğup büyüdüğü yerdedir. Yerli sermaye,
nüfusun hem tüketici hem de işçi olarak suyunu çıkararak büyümek ister. Yabancı
sermaye ise dağınık ve düzensiz bir ülkenin her türlü kaynağını, porsiyonlar
halinde tüketmeyi amaçlar zira ne de olsa menüleri geniştir.
Batı,
çevresindeki toplumlara bir hülya ile bir zincir önerir. Hülya, “demokrasi”, “insan
hakları” ve “hukukun üstünlüğü”nden kuruludur. Zincir ise Batı’nın sermaye
hiyerarşisine yerleşmek ve bir daha da yerinden oynayamamaktır.
Küresel
sermaye için her pazar bir yarı sömürgedir. Batılıların “demokrasi” dediği,
yerli sermayenin bütünleşik iradesinin toplumu biçimlendirme kabiliyetinden
yoksun bırakılışıdır, dağınıklık ve zayıf iradenin tesisidir.
Batı’nın
Türkiye’ye dair rüyası iç pazarın sığlaşması, işsizliğin yaygınlaşması ve
eğitimli, genç nüfusun göçmen işçiye dönüşmesidir; Romanya, Bulgaristan,
Polonya ve son birkaç senedir Yunanistan’a olduğu gibi. İlginç olan şu ki
İmamoğlu ile ekürisi Özel, ülkenin başına geçerlerse, birkaç sene içerisinde
Batı’yla ters düşecekleri kesindir.
Çok
kişi unutmuş gibi görünse bile arşivler açık: Vladimir Putin, Yeltsin’in halefi
olarak Amerika’nın Rusya’ya seçip beğendiği liderdi ve ilk dönemi sırasında
oğul Bush ile de can dostuydular. Bülent Ecevit, Robert Kolej mezunu ve ABD’de
anti-komünizm dersi almış bir liderken hükümet kurduktan sonra birçok konuda
ABD’ye sert muhalefet etmiştir. İşte bu tür çatışmalarda, yani Batı’nın seçip yetiştirdiği
liderlerin, Batı menfaatlerine direnmek zorunda kalışlarında, hem Batı hem de
Türkiye siyasetinin sırrı saklıdır.
Türkiye
iktidarı için tehditler, hep Batı’dan doğarlar zira sermayenin siyaset
sahnesindeki aktörleri, sıkça Batı hülyasına aldanırlar ve gerçekleri ancak bir
süre iktidara yerleştikten sonra kavrayabilirler. Onların tasavvurları
zayıftır, bir şeyi anlamaları için mutlaka ağırlığını duymaları gerekir.
Sosyalizm ise doğudan doğacak tehdit, ümit ve gerçektir.
İmamoğlu
vakasıyla alakalı varılacak sonuç şu: İmamoğlu ile arkadaşları, kitleleri
arkalarına alabilseler ya da baskın bir sermaye ittifakı kurmayı başarabilselerdi,
bu kadar çabuk ve kesin biçimde devre dışı kalmazlardı.
Ekrem
İmamoğlu'nun yükselişi de düşüşü de çok süratli gerçekleşti. Belki de hata
burada: Biraz fazla mı süratli? İmamoğlu, burjuvazinin bir mensubu olarak,
kendi sınıfının siyasetini iyi kavradığı ve dahası, kendisini iktidara taşıyabilecek
bir düzeni inşa etmeye başladığı için bir tehditti, düşüncelerini ve adını
siyasete yerleştirmek amaçlı bir ağ kurmuş ve en başta kendi partisini aşamalı
olarak dönüştürmeye başlamıştı. İktidar olmanın ilk adımı iktidara talip
olmaktır, iktidara ciddiyetle talip olmak ise iktidara rakip olmayı yani
varolana rakip bir başka iktidar kurmayı gerekir. İmamoğlu’nun doğal siyasetçi
kabiliyetleri burada ortaya çıkıyor: işi baştan sıkı tutmayı bilmiş, Özgür Özel’in
parti başkanı seçildiği kongrede divan başkanlığı yapmış, oyların denk çıktığı
ilk turdan sonra yeniden sayım yapılmasını sağlamış ve Kılıçdaroğlu’na atılan
altı oy geçersiz sayılmıştı.
Bir
işin iyi yapılması gerektiğinde onu kendisi yapmayı tercih eden, aklındakini
yapan ve bildiğini okuyan bir siyasetçi gibi görünüyor İmamoğlu. Onun hassas anlarda
“iş bitiren” Türk tarzı siyasetçiliği, Amerikan tarzı bir halkla ilişkiler kampanyasıyla
birleştirilmişti. Amerika’daki araçları ve siyaset tekniklerini Türkiye’ye
doğrudan taşıyabileceğini düşünmüş olabilir.
Ekrem
İmamoğlu, köklü bir CHP’li değildi ve devlet tecrübesi de yoktu. CHP’nin nasıl
bir parti olduğunu bilmiyordu, devletin ne amaçlar için hangi yollara başvurabileceğinden
de herhalde habersizdi. İmamoğlu, siyaseti oya ve paraya indirgemişti, zira
aileden bir tüccardı. Her şeyin bir fiyatı vardır. Evet, burjuvazi için öyle
belki ama bir farkla: Para, sermaye değildir. Para, iktidar değildir. İktidar,
sınıf hâkimiyetidir. İmamoğlu’nun iktidar tasarısı, tarihi ve siyasetin
özerkliğini, sermayenin uzun vadeli ortak menfaatlerinin koruyucusu olarak
devletin işlevlerini göz ardı etmişti. Hatalarının en çarpıcı işareti ise
Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarının İmamoğlu’nun arkasında birleşmek
yerine bekle-gör siyaseti yürütmüş olmalarıdır. Ülkenin ve dünyanın genel
şartlarını sahiden bilen onlardı. İmamoğlu’nu destekleyenler ise muhtemelen
Limak ve Kalyon’a özenen, büyümeyi arzulayan ancak haksız rekabetin duvarlarına
toslayan sermayedarlardı. Bu muhteris sermayedarlar ile siyasetteki dostları,
bir şirketi satın alır gibi ülkenin iktidarını da ellerine alabileceklerini
düşündüler. Bu sebeplerle iktidar tasarısının içerideki ayağı zayıftı.
Dışarıdaki
ayağına gelince: Amerikan daha doğrusu Obama tarzı siyaset halen makbul mü?
Obama’nın ilk seçim zaferi bir manada Amerika’da “Siyasetin Sonu” sayılmıştı.
Eskide kalan Cumhuriyetçi Parti’nin bir daha seçim kazanamayacağı öngörülmüştü.
Obama’nın arkasından gelen Trump, bu hülyayı görenlerin suratlarına sert bir
tokat aşketti. Arkasından Obama’nın yaveri Biden, Beyaz Saray’a taşındı ve
eskiye, yani sekiz sene önce Obama’nın başlattığı “yeni”ye kesin dönüş yapıldığı
sanıldı ama Trump, üçüncü adaylığında ikinci zaferini kazanmayı başardı. Trump’ın
dört sene Beyaz Saray’ın dışında kaldıktan sonra ikinci kez başkan seçilmesi,
Obama siyasetinin “mutlak butlan”ıdır.
Trump,
ABD’nin iri ve kaba suretiyken kim demokrasi dersi almak ister? Trump’tan bunalanlar
dahi Merz’i ya da Starmer’ı lider yerine koyarlar mı? Batı’nın egemenliği savaş
sonrasında sanayi ve finans üzerine kurulmuştu. Bugün egemenliğin ilk unsuru
tümden kayıp; görülüyor ki Çinliler, Ruslar hatta İranlılar dahi teknolojide
ABD’yi yakalamışlar. Batı’nın egemenliği, artık sadece Dolar ile Euro üzerine
kuruludur, kalan öğeleri de hep soyut niteliklidir; kültür, propaganda, finans.
Gerçeklik,
kendisini dayattıkça ve tarihin istikameti belirginleştikçe Batı’nın banal ve
bir zamanlar çekici görünen sureti siliniyor. Hem içerideki hem de dışarıdaki
unsurlarına bakıldığında anlaşılan şu: İmamoğlu ,çok açıdan vadesi dolmuş bir
siyaset yürütüyordu. Onun siyasi tasavvurunun sınırları da gün geçtikçe açığa
çıkıyor.
CHP’yi
terk ettikten sonra İmamoğlu ile ona sadık arkadaşlarının yeni bir merkez sağ
parti kuracakları konuşuluyor. “Merkez Sağ” koalisyonlar döneminde anlamlı olan
bugün için ise gülünç ve tarih dışı kalan bir siyaset türüdür. İmamoğlu’na
süratle yükselme fırsatı veren, CHP’nin yerleşik kurumları, geniş ağı ve
kutsiyet taşıyan ismiydi.
İmamoğlu
ile Özel’in kuracakları yeni merkez sağ partiyi, Deva ya da Gelecek gibi bir
tabela partisi olmaktan ne kurtaracak? O tabela partileri de CHP’nin cömertliğinden
faydalanarak meclise girmişler ve hemen arkasından filikayı terk etmişlerdi.
Araştırılması
gereken önemli bir gizem daha var, o da İmamoğlu’nu sadakatle destekleyen
solcular. Bu solcular, hangi sebeplerle sağ görüşlü bir müteahittin arkasına
diziliyorlar? Üstelik CHP seçmeninin bile İmamoğlu’nu tümden desteklemediği,
mahkeme kararının ardından aceleyle ilan edilen ancak sönük geçen mitinglerde
ortaya çıkmışken. Neden miting meydanlarında CHP’lilerden fazla diğer “sol”
partilerin destekçileri vardı?
Bu
mitinglerde partilerinin flamalarını sallayan “solculara” sorulursa mahkeme kararıyla
CHP liderliğinin değiştirilmesinin bir “demokrasi” meselesi olduğunu
söyleyeceklerdir. Batı tarzı solcuların ortak özelliği, bazı siyasi figürlerin,
partilerin ya da gerçeğe dönmesi engellenmesi gereken olasılıkların, solun tüm
diğer hedeflerinin, önceliklerinin hatta eleştirinin ve bütünlüklü düşünme
çabasının dahi önüne geçen bir acil durum oluşturduğunu iddia etmeleridir. ABD
için bu Trump ve arkasındaki MAGA hareketi, Almanya için AfD, Fransa için Le
Pen ile partisi, Birleşik Krallık için Reform Partisi bu türden özel
tehditlerdir. Türkiye solcuları ise istisnai ve asıl tehlike olarak “Erdoğan
Rejimi”ni görüyorlar.
Bu
türden solcular genelde kendilerini sosyalist olarak adlandırsalar dahi
fiiliyatta çabaları “sosyalizm”i kurmaktan ziyade faşizmi yenmeye dönüktür.
Onları tanımlayan nitelik, tarihsel bir dava ve nesnel kavrayışa dayalı bir
mücadele olarak sosyalizm değil, bir tavır olarak “radikalizm”dir. Onlar,
toplumu uyarmayı asıl vazifeleri sayıyorlar.
Solculuğun
halen toplumda bir ağırlığı vardır, siyasi düzenin sahici yüzünü bilen ve
başkalarının söylemekten çekindiği gerçekleri açıkça söyleyebilen kişiler
olarak tanınırlar, solcular. Ancak onların feryatları ve siyasi zamanını acil
bir ana daraltmaları, siyaseti devamlılık içeren geniş ve çelişkili bir bütün
olarak kavramayı güçleştiriyor.
Solcular,
sosyalizme giden yolu bir merdiven gibi tahayyül ediyorlar; hedefe varmadan
önce tırmanılması gereken “demokrasi” ve “insan hakları” gibi basamaklar toplumun
önünde duruyor, oysa ülke günden güne merdivende yükseleceğine alçalıyor.
Demokrasi, onlara göre, Faşizm ile Sosyalizm arasındaki aşamadır. Ancak
solcuların demokrasi anlayışları tam olarak burjuva demokrasisine denk düşer;
gündelik yaşamın somut şartlarına değil, usule dairdir, onların demokrasi
tanımları.
Siyasi
mücadele, bir merdiveni tırmanabilmek değil, tüm bir manzaranın fethi içindir
ve manzaradaki her unsur, görünürdeki zıddını da barındırır. Faşizm, burjuva
demokrasilerinin kaçınılmaz bir eğilimidir, “demokrasi”nin ürkerek terk ettiği
yaşayan çelişkilere kabaca ama aynı zamanda korkmadan sahip çıkarak beslenir ve
yayılır. Acil durumlar, yaşamın sıradan sayılan seyrinden doğarlar ve yaşamın
temelleri değişmedikçe doğmaya devam edecekler.
Düzeni
değiştirebilmek için önce onu bütün bir resim olarak görebilmek gerekir. Solcular,
işte bu en hayati dar boğazda burjuva düzenine hizmetlerini sunuyorlar ve
gerçekliğin resmini parçalıyorlar. Kurnaz ve içten pazarlıklı burjuvazi ise
onlara cebindeki bozuklukları fırlatıyor ve düzen solcularını yedeğinde
tutuyor.
Ahmet Aşure
9
Haziran 2026
Dipnotlar:
[1] These top 10 projects account for over 58 percent of global investment (US$57.2
billion of US$111.6 billion). (2015), PDF.
[2]
Archive.
[3]
Olaylı kurultayda neler yaşanmıştı (Haziran 09, 2023), Hürriyet.
[4]
Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni (2022) PDF.
[5]
A country with a long democratic tradition now faces the serious risk of passing
the point of no return. - I Am the Turkish President’s Main Challenger. I Was
Arrested.: Ekrem İmamoğlu (March 28, 2025) NYT.
[6]
Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis | Opinion: Özgür Özel
(June 01, 2026) Newsweek.
[7]
Özgür Özel Yeni Parti Kuracak: TV100 (1 Haziran 2026) - Youtube.
[8] “B Planı” Devrede! Özgür Özel ve İmamoğlu Düğmeye Bastı! Barış Terkoğlu Kulisleri Patlattı: SÖZCÜ Televizyonu (2 Haziran 2026 ) - Youtube.


0 Yorum:
Yorum Gönder