08 Haziran 2026

,

İmamoğlu Neden Kaybetti?


Bir yüzü oyun öbür yüzü gerçek olan burjuva siyaseti, bu sayede gerçekliğinden şüphe edenlere iki ayrı yol önerebilir; sahnedeki tiyatroya yüz çevirerek asıl gerçeğe bakmak ve başkalarına da onu göstermeye çalışmak ya da utanmadan sahneye atlamak ve kendi sesini başka her türlü sesin, düşüncenin doldurduğu curcunaya katmak.

Burjuva siyaseti, içerisinde doğan her görüşün yönünü belirleyemese bile siyasi ufkun sınırlarını çizer ve egemenliğini varlığı dahi bilinmeyen kuralların üzerine kurar. Tiyatroya nasıl katılacağına karar vermek, orada oynayacağın rolü seçmek demektir; sahnedekinin bir “oyun” olduğunu söylemek faydasızdır, eğer oyunun ne olduğu temelleriyle kavranmamışsa. Tüm oyunlar bir manada gerçektir çünkü kurgu ile gerçek arasında kesin bir ayrım yoktur; kurgu ve gerçek, kendi başlarına ayakta duran iki ayrı dünya değildir, aksine, her ikisi de hem kendisiyle ve karşıtıyla süregiden faal birer ilişkidir; bir yazarın sözcüklerine ancak sahnedeki etten kemikten insanlar can verebilirler.

Ancak tiyatro sanatıyla siyaset tiyatrosu arasında temel bir fark bulunur; sanat eseri, daha perde aralanmadan yutulması gereken, ilaç işlevi görecek bir zehrin yani yalanın, kurguyla gerçek arasındaki ayrımı perde kapanana dek unutmanın karşılığında gerçeği göstermeyi amaçlarken, burjuva siyaseti, sahnedeki sahici mücadelelerin, fedakarlıkların ve ıstırapların ani parlaklıklarının arkasında her şeyi yürüten büyük ve daimi güçleri gizlemeyi başarır. Sanat eserinde yazar ile onun hayal gücü temelde bir vasıta, aşıldığında silinecek bir sınır ya da gerçek ile kurgu arasına kurulan bir köprüdür ve aslolan her zaman seyircidir, siyaset sahnesinde boy gösteren aktörler ise tüm yeteneklerini sahne gerisinde oyunun seyrini belirleyen sermaye için sergilerler. Sermaye ise lazım gördüğünde aktörleri, dekorları hatta tüm sahneyi bile ateşe verebilir; belki daha canlı bir yangına ihtiyacı vardır belki de oyunu en baştan kurmayı amaçlıyordur.

Hukuk davaları çok cezbedici oyunlardır ve burjuva siyasetinin tarihi Dreyfus davasından O. J. Simpson davasına kadar onlarla örülüdür. Karmaşık bir hukuk davası, seneler süren bir oyun ve seneler boyunca sahneyi kavuran ama ortadan kaldırmayan bir yangındır. Bir hukuk davasında tıpkı spor müsabakaları gibi bir kazanan vardır, bir de kaybeden, ancak şu farkla: oyunun kahramanlarının hürriyetleri, mal mülkleri ve tüm hayatları hakimin vereceği karara bağlıdır. Bir nevi televizyonlardaki realite şovlarına benzerler davalar ancak gerçek ile kurgunun oynadığı roller başkadır; televizyon şovlarında “gerçek” sanılan öyküler, kurgu niteliğini kazanacak kadar ayıklanıp yeniden düzenlenirlerken hukuk davalarında gerçeğin bizzat kendisi, gerçek olarak bilindiği için kurgunun çekiciliğini kazanır.

Sosyalistlerin burjuva siyasetine ve onun oyunlarına dönük asli vazifesi, eleştiridir. Eleştiri, kınama değildir, zira kınama olduğu anda ve yerde, bir ölü nesne gibi kalır. Eleştiriyse ayrıntıların izlerini sürer, peşlerinden gider ve varacakları yeri keşfederek onları aşar, sonunda genel şartlara yani kurgu ile yaşamın birliğine ulaşır. Burjuva siyaseti, her zaman her sorunu ortadan ikiye ayırır.

Konumuz, CHP davası ve ortada gene iki taraf var: bir tanesi davayı, onu hazırlayan şartları ve doğurduğu tüm gelişmeleri hukuki bir mesele sayıyor, karşılarındaysa davayı bir “Siyasi Darbe” olarak tanımlayanlar duruyor. Kendilerini hükümete ve eski CHP’ye yakın bulanlar, sorunun siyasi tarafını göz ardı ediyorlar, kendilerini muhalefet olarak tanımlayanlarsa davanın seyrinin hukuki içeriğini görmezden geliyorlar.

Sosyalistler birleştirmeliler ama nasıl, önce ayrımları görerek ve düşünerek; hukuku özerk bir güç değil iktidarın bir aracı, çok çeşitli girdilerden sınırlı çıktılar üretmekle sorumlu karmaşık bir makine ve mecbur kaldığında yalınlaşarak çelişkilerinden geçici bir süre için sıyrılabilen bir silah olarak kavrayarak, hukuk ile siyaseti birleştirirler ve aralarındaki suni ayrımı aşarlar.

Burjuva toplumlarında siyaset, çoğunlukla çatışan, nadiren bir araya gelen ama her an her yöne dönebilecek sermaye menfaatlerinin savaş meydanıdır. Bu manzara, belki de sadece tasavvurda varolan, asla dinmeyen bir “doğal” savaşa yakındır. Ancak uygarlık, doğanın iştahının ve gözü dönmüşlüğünün karşısına bir başka ağırlık koyar. Sermayenin doymaz iştahı, onun her istediğini yiyemese bile karnını her zaman doyurmasını sağlayacak şarların devamından mesul yapay bir organın yani devletin gücü tarafından dengelenir.

Burjuva düşüncesi devleti de ikiye böler; makbul ve meşru devlet ile karanlık ve gizemli bir “derin devlet”.

“Derin devlet” terimi, Türkiye’nin dünya siyaset külliyatına yaptığı belki de en çarpıcı katkıdır. Bazen “üst akıl” gibi başka adlarla da anılan”derin devlet” gerçekte bizzat devletin kendisidir.

Devlet bir işlevler bütünüdür. Derin devlet de bu işlevlerin bir kısmıdır. “Derin” sayılan işlevlerin özelliği, çoğu zaman yazılı kuralları, yani “hukuku” görmezden gelmeleridir ancak bu da burjuva düzeni dâhilinde gereklidir zira işlevler kuralların dışında ve ötesindedir, bir makinenin varlığı onun işleyişidir, kullanım kılavuzu değil. İşlevler iktidardır, iktidar ise irade, insan eline verilen kitabı ilgiyle okusa da kitabın dünyasında yaşayamaz, kendi dünyasında, şartların dayattıklarını ve gerekli gördüklerini yapmalıdır.

Hükümetler, sermayenin başlattığı ve bitirdiği dalgalanmaları yansıtırlar, devlet ise sahnenin altındaki kaide, üzerindekilerin sıçrayıp düştüklerinde tüm ağırlıklarıyla çarptıkları, onları bazen yaralayan, bazen de geri kalkmalarına olanak veren zemindir. Burjuvazinin egemen olduğu toplumlarda devletin temeli, ulus bilinci ya da ortak geçmiş değildir; devletin devamını zorunlu ve olanaklı kılan güç, sermaye birikimidir. Sermaye birikimi güdüsü sayesinde devletler şartlara uyum sağlarlar ve geçmişlerinden bugüne sürüklenirler. Sermaye birikiminin kaba ve güçlü ellerinde devletin mukaddes gövdesi şekilden şekle girer, ama bu sayede süratle değişen şartlara da uyabilir. Devletin ruhu, efsanelerde, mefkurelerde, kitaplarda olduğu gibi kalabilir belki, ancak bedeni devamlı yenilenmeye mecburdur. O, hükümetleri aşan ve devletin merkezine yerleşerek genel istikametini belirleyen, ilkeye dönüşmüş bir arzudur.

İmamoğlu’nun babası, oğlunun ve şirketinin başına gelenlerden sonra, hayatını komünizmle mücadele etmeye adamış olmaktan pişmanlığını beyan etmişti. Bu eski toprak sermayedar, herhalde mülksüzleştirmenin bir tek komünizmde gerçekleştiğini sanıyordu.

Oysa mülksüzleştirme ya da Türkçesiyle “mala çökme”, sağlaması defalarca yapılmış bir sermaye aktarımı yoludur. İmamoğlu’nun işçilerinin sırtından kazanarak seneler boyunca biriktirdiği sermaye, hâkimin bir kalem darbesiyle başkalarının eline geçti.

AKP, yirmi senelik iktidarı boyunca devletle yarı yarıya bütünleşmiştir, bunu sağlayan da bir toplumsal güç olarak sermaye birikimidir. Ondan önceki uzun dönemli tek parti iktidarları için de durum böyleydi. Türkiye’nin tek parti iktidarlarında sermaye birikimi yolu içe dönüktür. Bu yol, herhalde Türklere Almanlardan mirastır, Almanlar, Ruslara ve İngilizlere karşı Osmanlılarla kurdukları uzun ittifak sırasında onlara sanayiyi ve piyasayı nasıl ayağa kaldıracaklarını öğretmişlerdir.

Almanlar ise sömürgecilik mücadelesinde İngilizler ve Fransızların gerisine düştükleri için bizzat devletin yönettiği ve yürüttüğü bir kalkınma programı uygulamış ve askeri mühendislik dâhil birçok alanda dünya lideri haline gelmişlerdi. Savaştaki büyük mağlubiyetin, işgalin püskürtülmesinin ve Sovyetler’den ilham alan sosyalist hareketlerin dağıtılmalarının ardından Cumhuriyet, ülkeye serbest piyasa düzenini tesis etmek için kuruldu.

Sermaye, serbest piyasanın damarlarındaki kan, kanı pompalayacak kalp ve kararları verecek zihindir. Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemindeki süratli sermaye birkimi, tek parti iktidarının hem sebebi hem de sonucudur.

Demokrat Parti’nin on senelik iktidarı dönemindeki gene çoklukla inşaat sektörü kaynaklı büyüme de benzer bir nitelik taşıyordu. İlk CHP döneminden sonraki en uzun ömürlü tek parti iktidarını kuran AKP de ilk CHP gibi içe dönük bir birikim programı benimsedi. Hayır, bilinçli bir tercih olmaktan öteye siyaset ile ticaret arasında kurulan uzun soluklu ilişkilerin hayata getirdiği zorunlu bir sonuçtu bu. Birçok holding, doğrudan devlet ihaleleri yoluyla ve büyük süratle büyüdüler. Bu büyümenin boyutları şaşırtıcı olmaktan öteye, uçuktur: Dünya Bankası veritabanına bakılırsa, tüm dünyadaki en büyük kamu-özel sektör işbirliği projelerinin birçoğu Türkiye’de gerçekleştirilmiştir.[1]

Bu holdingler, dünya devleriye mücadele edebilecek yetkinliğe ve hacme henüz ulaşmasalar bile Türkiye'nin etki alanındaki ülkelerde, Balkanlar’da, Arap ülkelerinde ve Türki cumhuriyetlerde birçok inşaat projesini, gene devletler düzeyindeki ilişkilerin araladığı kapılardan girerek, kazanabildiler. Onların içeride korunup büyütüldükten sonra dışarıya kanatlanmaları, Türkiye’nin sermaye birikimi yolunu, devlet siyaseti ve şirketlerin kâr arayışının tam bütünlüğünde gösteren bir resimdir. Yalnız bir dakika, bir şeyi atlamadık mı?

İlk CHP ile şimdiki AKP arasına ne oldu? Elbette, Türkiye'de Limak, Cengiz, Kalyon, Kolin ve Makyol’dan önce de sermayedarlar vardı, ancak onlar, AKP döneminde sahne gerisinde kaldılar. Uzun ara dönemin sermayedarları, aynı zamanda koalisyonların, güven oyu alamayan hükümetlerin, bitmeyen bir siyasi keşmekeşin zamanına aittir. Koç, Sabancı, Şahenk, Boyner; bunlar, ipleri ellerinde tutmaya, her istediklerini almaya, hürmet görmeye ve itaat edilmeye alışmışlardı. Türkiye’nin koalisyon hükümetleriyle yönetildiği dönemde ülkeyi gerçekten yöneten onlardı. Sermayedarlar asla ellerindekiyle yetinmezler, hallerine şükretmezler, ganimetten her zaman aslan payını isterler. Onların doymaz kişilikleri, burjuvazinin kalbin en derinlerine inmiş ve yerleşmiş sınıf bilincinin nüvesidir. Ancak hükümette ister tek bir parti olsun ister üç, serbest piyasa düzenindeki gerçek şudur ki aslolan haksız rekabettir, hiçbir sermayedar adil rekabet istemez zira şartlar eşit olduğunda kimse belli bir ölçeğin üzerinde büyüyemez ve yeni bir rakip çıkıp sonunda eskileri süpürür. Böylesi bir düzen devletin de işine gelmez, devlet, bu halde kendi devamlılığını güvenceye alacak stratejik ortaklıları kuramaz. İçeride kurulmuş stratejik ortaklıkların yokluğunda devlet, dışarıdan gelecek desteğe daha bağımlı hale gelir. Devlet, sermayeden ayrı bir güç, derin bir akıl ile irade değildir, o, sermayenin ortak ve uzun dönemli menfaatlerinin bileşiminden ibarettir. Devlet, sermayeyi kendi vahşi içgüdülerinden korumak ve uzun dönemli menfaatlerini güvenceye almak için vardır ancak bu işlevi, tarihin ve insan ruhlarının derinliklerinde yeniden biçim alır, dünya görüşlerine, kutsal değerlere, ilkelere dönüşür. Devlet, nereden geldiğini unutur ve aslolanın kendisi olduğunu sanmaya başlar. Sermaye bu soylu rüyalara sahne arkasından güler.

Dışarıda kalan sermayedarları tepeye çıkaracak tek yol siyasetten geçer. Yalnız siyasi iktidar, haksız rekabet koşullarının yeniden düzenlemelerini olanaklı kılar. Sermayenin yaşamda bildiği tek ilişki türü mülkiyet ilişkisidir ve onun için siyasi iktidar da bir mülktür; ya benimdir ya da bir başkasının. Burjuva siyasetinde siyasi partiler de bir tür şirkettir ancak orada da rekabet gene haksızdır. Önceki dönemin sahne gerisinde kalan sermayedarları ile yeni palazlanan holdingler, iktidarı sağlamca kavramış AKP’nin içerisine sızamayacaklarını, orada iyice katılaşmış menfaat hiyerarşisini bozamayacaklarını biliyorlar. Onlar için aslolan, büyük oynamak ve hükümeti tümden eline almaktır.

Türkiye’nin iki partili yeni düzeninde dışarıdaki sermayedarlara kalan, CHP’dir. Ancak CHP’nin bizzat kendisi de onlara göre bir sorun: bugünkü CHP, 12 Eylül darbesiyle kapatıldıktan sonra Deniz Baykal eliyle yeniden kurulan ve birkaç sene içerisinde kendisinden daha büyük SHP’yi adının ve geçmişinin ağırlığında eriten bir partidir.

Sermayedarlar için önce CHP’nin ele geçirilmesi gerekliydi. Bu yönde ilk deney Mustafa Sarıgül’dür. CHP’li Yarkadaş, Koç ve Şahenk gibi sermayedarların Ataköy Marina’da yaptıkları toplantılarda Sarıgül tasarısını geliştirdiklerini aktarmıştı.[2]

Sarıgül için seçilen siyasi tarz, Amerika’dan ithaldi: “Çare Sarıgül.” İyi de neyin çaresi? Gayet doğal zira onun arkasına almayı umduğu sermaye de Batı’ya bağlı, Batı sermayesinin Türkiye’deki bir devamıydı. İçeriksiz siyasetiyle Sarıgül, siyasi bir liderden çok bir üründü, market raflarında alıcısını beklerken müşterilerin aklını çelebilmek için somut işlevinden çok çekici ambalajına güveniyordu. Bu türden, pazarlama araçlarının ve teknolojilerinin siyaset alanına doğrudan taşınmalarıyla inşa edilen yeni siyasetin mucidi Barack Obama’dır. Obama’nın sloganı “Ümit ile Değişim”di. Tamam da ne için ümit ve neye doğru değişim? O hassas anda sermayedarlar belki kendilerine biraz fazla güvendiler ve acele ettiler, Sarıgül’ün geçmişini ve kişiliğini hesaba katmadılar. Velinimetleri onu ne kadar sarmalasalar da ürün paketini yardı; Sarıgül, parti kongresinde üyelerle yumruklaştı ve başkanlık seçimini Baykal’a kaybetti.[3]

Başaramazsan yine, yine, yine dene, iş yaşamının ilk kaidesi bu değil midir?

İmamoğlu ikinci ve daha gelişkin bir Sarıgül’dü, üstelik sermaye, ondan ne bekleyeceğini biliyordu zira İmamoğlu aileden bir müteahitti, yani kendisi de bir sermayedardı. Onun geçmişinde ANAP’lı olduğu ve CHP’ye şirketinin önünü açmak için üye olduğu yazılmıştı. Bu eski müteahit, siyasete hemen ısındı ve tekrarlanan seçimlerin sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Üç büyük şehri yitirdikleri belediye seçimlerinde AKP’nin lider kadrolarının da gafil avlandıkları anlaşılıyor. Ancak AKP’nin genel seçimler için halen bir sigortası vardı, karşılarına çıkacak ana muhalefet partisinin lideri, ne Türkiye siyasetinin kendisine özgü kavgalarında pişmiş meslekten bir siyasetçiydi, ne de siyasete, yani insanlara kendisini sevdirmeye ve dinletmeye doğal bir yatkınlığı vardı, aksine, iş geçmişi onun kişiliğini kusursuz bir memur olarak biçimlendirmişti.

Bir devlet memuru için en hayati beceri, devletin kendisinden istediklerini süratle anlamak ve yerine getirmektir. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında ve mühürsüz oyların kabulünde Kılıçdaroğlu, yeteneklerini ispatladı. İktidarın düşmanlarının hamlelerini belirleme kudreti olduğu da bir kez daha kanıtlandı.

İmamoğlu’nun CHP’nin başına geçebilmek için izlediği yol, Türkiye’deki siyaset ve sermaye ilişkisinin en net resmidir. Tüm burjuva siyaseti bir sahnedir, tüm siyasetçiler ise birer aktör, sahneye girecekleri zamanlar da bellidir, sahneyi terk edecekleri zamanlar da; oyunu günden güne devam ettiren ise ya paradır ya para, ya da para para para.

Belediyelerdeki son yasal düzenlemelerin sonunda Büyükşehir belediyeleri bütünüyle şirketleştiler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İGDAŞ, Kiptaş, İSPARK, Kültür A.Ş. ve diğer otuza yakın şirketlerin toplamından ibarettir. Belediye şirketlerini diğer şirketlerden tek ayıran, özel ve resmi konumlarıdır, yani haksız rekabet içerisindeki daimi ayrıcalıkları. Eğer sanığı olduğu davanın iddianamesi temeli itibariyle doğruysa, İmamoğlu’nun tasarısı, belediye şirketlerinin kasasında biriken kaynakları partiye geri çevirerek, kendisiyle iktidarın arasındaki tüm dolayımları bir hamlede aşmayı denemekti. Bu yaptığına siyaset ile ticaret arasındaki pürüzleri ortadan kaldırmak ve ikisini bağlayan sallantılı, güvenilmez köprüleri temizleyip aralarına sağlam bir boru hattı kurmak da denebilir.

İmamoğlu davasında ilk anlaşılması gereken şu: Davayı başlatan CHP’lilerdir. Yanıtı aranacak soru ise şudur: İmamoğlu, nasıl bir tehlikeydi ki bu kadar kavgayı, çatışmayı, mahkeme yoluyla ana muhalefet partisinin liderliğinin değişmesini gerekli kıldı? İmamoğlu’nun iktidara geldiğinde yapacaklarına dair ayrıntılı bir programı var mıydı?

İmamoğlu’nun siyaseti de selefi Sarıgül gibi Obama siyasetinin devamıdır. Sloganı da aynı türdendi: “Her şey çok güzel olacak.” Sloganlardan ibaret bir siyaset mi? Burjuva siyasetinde liderler muğlak konuşurlar ki söylenenlerden herkes dilediğini anlasın. Bu dünyada düşüncenin sınırlı dahi olsa bir özerkliği yoktur, dünya görüşleri de piyasa şartlarına tabidir ve ancak başka herhangi bir ürün gibi mevcutlar arasından seçilebilir. Ancak asıl mesele, İmamoğlu değil, onun arkasında birleşen menfaatler ile taşıdığı dünya görüşü. İmamoğlu çiftinin kurdukları Reform Vakfı bu ağın bir düğümüdür, vakfın 2022 senesinde yayınladığı “Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni” başlıklı rapor, Türkiye’nin kurtuluşunu “dijital ve yeşil teknolojilerde” buluyor.[4]

İmamoğlu'nun tutuklandıktan hemen sonra NYT’de yayınlanan yazısı da Türkiye’nin “otoriterleşmesinden”, “Asad rejiminden” ve “Putin’in Ukrayna’yı işgalinden dem vuruyor.[5] Benzer biçimde, Özel’in Newsweek’te yayınlanan yazısı da birçok kez NATO’nun önemine ve Türkiye’nin NATO içerisindeki yerine vurgu yapıyor. [6]

Tüm bunlar, tutarlı bir siyasetten çok güçlü birer sinyaldir; yenilikçi CHP’lilerin iktidara geldiklerinde Batı sermayesinin suyuna gideceklerine, hassas konularda direnç göstermeyeceklerine dair işaretler. Muhalefetin içeride sıkıştığında hemen Batı’ya feryat edişi ilk değil. Türkiye’de muhalefet, her zaman Batıcıdır, iktidar ise ülkedeki sorunlarla cebelleşerek iktidarda kalmayı başardıkça zorla ve yavaşça yerlileşir. Bu eğilimler “doğal”, yani genel ve tarihsel koşulların sonucudur.

Türkiye sermayesi, bir manada Batı sermayesinin devamı olmaktan ibarettir ancak bu iki unsurun birliği yine de çelişkilerle örülüdür. Batı sermayesi, artık ulusötesi olmayı geçmiş ve “küresel” bir kimlik kazanmıştır, yani köksüzdür, küresel niteliğini ona kazandıran ise finansal özüdür. Yerli sermayenin ise dalları ne kadar uzaklara erişirse erişsin kökleri doğup büyüdüğü yerdedir. Yerli sermaye, nüfusun hem tüketici hem de işçi olarak suyunu çıkararak büyümek ister. Yabancı sermaye ise dağınık ve düzensiz bir ülkenin her türlü kaynağını, porsiyonlar halinde tüketmeyi amaçlar zira ne de olsa menüleri geniştir.

Batı, çevresindeki toplumlara bir hülya ile bir zincir önerir. Hülya, “demokrasi”, “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü”nden kuruludur. Zincir ise Batı’nın sermaye hiyerarşisine yerleşmek ve bir daha da yerinden oynayamamaktır.

Küresel sermaye için her pazar bir yarı sömürgedir. Batılıların “demokrasi” dediği, yerli sermayenin bütünleşik iradesinin toplumu biçimlendirme kabiliyetinden yoksun bırakılışıdır, dağınıklık ve zayıf iradenin tesisidir.

Batı’nın Türkiye’ye dair rüyası iç pazarın sığlaşması, işsizliğin yaygınlaşması ve eğitimli, genç nüfusun göçmen işçiye dönüşmesidir; Romanya, Bulgaristan, Polonya ve son birkaç senedir Yunanistan’a olduğu gibi. İlginç olan şu ki İmamoğlu ile ekürisi Özel, ülkenin başına geçerlerse, birkaç sene içerisinde Batı’yla ters düşecekleri kesindir.

Çok kişi unutmuş gibi görünse bile arşivler açık: Vladimir Putin, Yeltsin’in halefi olarak Amerika’nın Rusya’ya seçip beğendiği liderdi ve ilk dönemi sırasında oğul Bush ile de can dostuydular. Bülent Ecevit, Robert Kolej mezunu ve ABD’de anti-komünizm dersi almış bir liderken hükümet kurduktan sonra birçok konuda ABD’ye sert muhalefet etmiştir. İşte bu tür çatışmalarda, yani Batı’nın seçip yetiştirdiği liderlerin, Batı menfaatlerine direnmek zorunda kalışlarında, hem Batı hem de Türkiye siyasetinin sırrı saklıdır.

Türkiye iktidarı için tehditler, hep Batı’dan doğarlar zira sermayenin siyaset sahnesindeki aktörleri, sıkça Batı hülyasına aldanırlar ve gerçekleri ancak bir süre iktidara yerleştikten sonra kavrayabilirler. Onların tasavvurları zayıftır, bir şeyi anlamaları için mutlaka ağırlığını duymaları gerekir. Sosyalizm ise doğudan doğacak tehdit, ümit ve gerçektir.

İmamoğlu vakasıyla alakalı varılacak sonuç şu: İmamoğlu ile arkadaşları, kitleleri arkalarına alabilseler ya da baskın bir sermaye ittifakı kurmayı başarabilselerdi, bu kadar çabuk ve kesin biçimde devre dışı kalmazlardı.

Ekrem İmamoğlu'nun yükselişi de düşüşü de çok süratli gerçekleşti. Belki de hata burada: Biraz fazla mı süratli? İmamoğlu, burjuvazinin bir mensubu olarak, kendi sınıfının siyasetini iyi kavradığı ve dahası, kendisini iktidara taşıyabilecek bir düzeni inşa etmeye başladığı için bir tehditti, düşüncelerini ve adını siyasete yerleştirmek amaçlı bir ağ kurmuş ve en başta kendi partisini aşamalı olarak dönüştürmeye başlamıştı. İktidar olmanın ilk adımı iktidara talip olmaktır, iktidara ciddiyetle talip olmak ise iktidara rakip olmayı yani varolana rakip bir başka iktidar kurmayı gerekir. İmamoğlu’nun doğal siyasetçi kabiliyetleri burada ortaya çıkıyor: işi baştan sıkı tutmayı bilmiş, Özgür Özel’in parti başkanı seçildiği kongrede divan başkanlığı yapmış, oyların denk çıktığı ilk turdan sonra yeniden sayım yapılmasını sağlamış ve Kılıçdaroğlu’na atılan altı oy geçersiz sayılmıştı.

Bir işin iyi yapılması gerektiğinde onu kendisi yapmayı tercih eden, aklındakini yapan ve bildiğini okuyan bir siyasetçi gibi görünüyor İmamoğlu. Onun hassas anlarda “iş bitiren” Türk tarzı siyasetçiliği, Amerikan tarzı bir halkla ilişkiler kampanyasıyla birleştirilmişti. Amerika’daki araçları ve siyaset tekniklerini Türkiye’ye doğrudan taşıyabileceğini düşünmüş olabilir.

Ekrem İmamoğlu, köklü bir CHP’li değildi ve devlet tecrübesi de yoktu. CHP’nin nasıl bir parti olduğunu bilmiyordu, devletin ne amaçlar için hangi yollara başvurabileceğinden de herhalde habersizdi. İmamoğlu, siyaseti oya ve paraya indirgemişti, zira aileden bir tüccardı. Her şeyin bir fiyatı vardır. Evet, burjuvazi için öyle belki ama bir farkla: Para, sermaye değildir. Para, iktidar değildir. İktidar, sınıf hâkimiyetidir. İmamoğlu’nun iktidar tasarısı, tarihi ve siyasetin özerkliğini, sermayenin uzun vadeli ortak menfaatlerinin koruyucusu olarak devletin işlevlerini göz ardı etmişti. Hatalarının en çarpıcı işareti ise Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarının İmamoğlu’nun arkasında birleşmek yerine bekle-gör siyaseti yürütmüş olmalarıdır. Ülkenin ve dünyanın genel şartlarını sahiden bilen onlardı. İmamoğlu’nu destekleyenler ise muhtemelen Limak ve Kalyon’a özenen, büyümeyi arzulayan ancak haksız rekabetin duvarlarına toslayan sermayedarlardı. Bu muhteris sermayedarlar ile siyasetteki dostları, bir şirketi satın alır gibi ülkenin iktidarını da ellerine alabileceklerini düşündüler. Bu sebeplerle iktidar tasarısının içerideki ayağı zayıftı.

Dışarıdaki ayağına gelince: Amerikan daha doğrusu Obama tarzı siyaset halen makbul mü? Obama’nın ilk seçim zaferi bir manada Amerika’da “Siyasetin Sonu” sayılmıştı. Eskide kalan Cumhuriyetçi Parti’nin bir daha seçim kazanamayacağı öngörülmüştü. Obama’nın arkasından gelen Trump, bu hülyayı görenlerin suratlarına sert bir tokat aşketti. Arkasından Obama’nın yaveri Biden, Beyaz Saray’a taşındı ve eskiye, yani sekiz sene önce Obama’nın başlattığı “yeni”ye kesin dönüş yapıldığı sanıldı ama Trump, üçüncü adaylığında ikinci zaferini kazanmayı başardı. Trump’ın dört sene Beyaz Saray’ın dışında kaldıktan sonra ikinci kez başkan seçilmesi, Obama siyasetinin “mutlak butlan”ıdır.

Trump, ABD’nin iri ve kaba suretiyken kim demokrasi dersi almak ister? Trump’tan bunalanlar dahi Merz’i ya da Starmer’ı lider yerine koyarlar mı? Batı’nın egemenliği savaş sonrasında sanayi ve finans üzerine kurulmuştu. Bugün egemenliğin ilk unsuru tümden kayıp; görülüyor ki Çinliler, Ruslar hatta İranlılar dahi teknolojide ABD’yi yakalamışlar. Batı’nın egemenliği, artık sadece Dolar ile Euro üzerine kuruludur, kalan öğeleri de hep soyut niteliklidir; kültür, propaganda, finans.

Gerçeklik, kendisini dayattıkça ve tarihin istikameti belirginleştikçe Batı’nın banal ve bir zamanlar çekici görünen sureti siliniyor. Hem içerideki hem de dışarıdaki unsurlarına bakıldığında anlaşılan şu: İmamoğlu ,çok açıdan vadesi dolmuş bir siyaset yürütüyordu. Onun siyasi tasavvurunun sınırları da gün geçtikçe açığa çıkıyor.

CHP’yi terk ettikten sonra İmamoğlu ile ona sadık arkadaşlarının yeni bir merkez sağ parti kuracakları konuşuluyor. “Merkez Sağ” koalisyonlar döneminde anlamlı olan bugün için ise gülünç ve tarih dışı kalan bir siyaset türüdür. İmamoğlu’na süratle yükselme fırsatı veren, CHP’nin yerleşik kurumları, geniş ağı ve kutsiyet taşıyan ismiydi.

İmamoğlu ile Özel’in kuracakları yeni merkez sağ partiyi, Deva ya da Gelecek gibi bir tabela partisi olmaktan ne kurtaracak? O tabela partileri de CHP’nin cömertliğinden faydalanarak meclise girmişler ve hemen arkasından filikayı terk etmişlerdi.

Araştırılması gereken önemli bir gizem daha var, o da İmamoğlu’nu sadakatle destekleyen solcular. Bu solcular, hangi sebeplerle sağ görüşlü bir müteahittin arkasına diziliyorlar? Üstelik CHP seçmeninin bile İmamoğlu’nu tümden desteklemediği, mahkeme kararının ardından aceleyle ilan edilen ancak sönük geçen mitinglerde ortaya çıkmışken. Neden miting meydanlarında CHP’lilerden fazla diğer “sol” partilerin destekçileri vardı?

Bu mitinglerde partilerinin flamalarını sallayan “solculara” sorulursa mahkeme kararıyla CHP liderliğinin değiştirilmesinin bir “demokrasi” meselesi olduğunu söyleyeceklerdir. Batı tarzı solcuların ortak özelliği, bazı siyasi figürlerin, partilerin ya da gerçeğe dönmesi engellenmesi gereken olasılıkların, solun tüm diğer hedeflerinin, önceliklerinin hatta eleştirinin ve bütünlüklü düşünme çabasının dahi önüne geçen bir acil durum oluşturduğunu iddia etmeleridir. ABD için bu Trump ve arkasındaki MAGA hareketi, Almanya için AfD, Fransa için Le Pen ile partisi, Birleşik Krallık için Reform Partisi bu türden özel tehditlerdir. Türkiye solcuları ise istisnai ve asıl tehlike olarak “Erdoğan Rejimi”ni görüyorlar.

Bu türden solcular genelde kendilerini sosyalist olarak adlandırsalar dahi fiiliyatta çabaları “sosyalizm”i kurmaktan ziyade faşizmi yenmeye dönüktür. Onları tanımlayan nitelik, tarihsel bir dava ve nesnel kavrayışa dayalı bir mücadele olarak sosyalizm değil, bir tavır olarak “radikalizm”dir. Onlar, toplumu uyarmayı asıl vazifeleri sayıyorlar.

Solculuğun halen toplumda bir ağırlığı vardır, siyasi düzenin sahici yüzünü bilen ve başkalarının söylemekten çekindiği gerçekleri açıkça söyleyebilen kişiler olarak tanınırlar, solcular. Ancak onların feryatları ve siyasi zamanını acil bir ana daraltmaları, siyaseti devamlılık içeren geniş ve çelişkili bir bütün olarak kavramayı güçleştiriyor.

Solcular, sosyalizme giden yolu bir merdiven gibi tahayyül ediyorlar; hedefe varmadan önce tırmanılması gereken “demokrasi” ve “insan hakları” gibi basamaklar toplumun önünde duruyor, oysa ülke günden güne merdivende yükseleceğine alçalıyor. Demokrasi, onlara göre, Faşizm ile Sosyalizm arasındaki aşamadır. Ancak solcuların demokrasi anlayışları tam olarak burjuva demokrasisine denk düşer; gündelik yaşamın somut şartlarına değil, usule dairdir, onların demokrasi tanımları.

Siyasi mücadele, bir merdiveni tırmanabilmek değil, tüm bir manzaranın fethi içindir ve manzaradaki her unsur, görünürdeki zıddını da barındırır. Faşizm, burjuva demokrasilerinin kaçınılmaz bir eğilimidir, “demokrasi”nin ürkerek terk ettiği yaşayan çelişkilere kabaca ama aynı zamanda korkmadan sahip çıkarak beslenir ve yayılır. Acil durumlar, yaşamın sıradan sayılan seyrinden doğarlar ve yaşamın temelleri değişmedikçe doğmaya devam edecekler.

Düzeni değiştirebilmek için önce onu bütün bir resim olarak görebilmek gerekir. Solcular, işte bu en hayati dar boğazda burjuva düzenine hizmetlerini sunuyorlar ve gerçekliğin resmini parçalıyorlar. Kurnaz ve içten pazarlıklı burjuvazi ise onlara cebindeki bozuklukları fırlatıyor ve düzen solcularını yedeğinde tutuyor.

Ahmet Aşure
9 Haziran 2026

Dipnotlar:
[1] These top 10 projects account for over 58 percent of global investment (US$57.2 billion of US$111.6 billion). (2015), PDF.

[2] Archive.

[3] Olaylı kurultayda neler yaşanmıştı (Haziran 09, 2023), Hürriyet.

[4] Türkiye Ekonomisinin Büyüyen Lakin Kalkındırmayan Serüveni (2022) PDF.

[5] A country with a long democratic tradition now faces the serious risk of passing the point of no return. - I Am the Turkish President’s Main Challenger. I Was Arrested.: Ekrem İmamoğlu (March 28, 2025) NYT.

[6] Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis | Opinion: Özgür Özel (June 01, 2026) Newsweek.

[7] Özgür Özel Yeni Parti Kuracak: TV100 (1 Haziran 2026) - Youtube.

[8] “B Planı” Devrede! Özgür Özel ve İmamoğlu Düğmeye Bastı! Barış Terkoğlu Kulisleri Patlattı: SÖZCÜ Televizyonu (2 Haziran 2026 ) - Youtube.

0 Yorum: