05 Haziran 2026

,

Büyük İsrail’in Kısa Tarihi


Şubat 2026’da Tucker Carlson, ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’ye “Büyük İsrail”in anlamı hakkında sorular sordu. Carlson, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakların Tanrı tarafından vaat edildiğini anlatan Yaratılış 15:18’i örnek gösterdi. Huckabee ise “Hepsini alsalar iyi olur” diye mırıldandı.

İsrail’deki siyasi yelpazenin her kesiminden liderler, onunla aynı fikirde. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, “Bu savaşın sonunda, İsrail Devleti’nin Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de ve elbette Batı Şeria’daki sınırları değişmeli” dedi. “Bana kalsa, çoktan toprak ilhak ederdik” diye ekledi. Sadece İsrail sağı değil, “liberal” muhalefet lideri Yair Lapid de Eski Ahit’in İsrail’e Mısır’dan Irak’a kadar uzanan topraklar üzerinde hak tanıdığını düşünüyordu.

Büyük İsrail projesi, bir asırdan fazla süredir şekilleniyor. Bu proje, sadece İsrail’in sınırlarının olmaması veya sınırlarının sonsuza dek genişlemesi gerektiği fikri değil, aynı zamanda İsrail’in sınırlarının ötesindeki ülkeleri de domine etmesi gerektiği fikri üzerine kurulu. Gerçekten de, 1948’den beri kurulan her İsrail hükümeti, ya ülkenin sınırlarını genişletmeyi düşündü ya genişletmek için askeri harekâtlara girişti ya da fiilen genişletti. Büyük İsrail fikrine yönelik destek iniş çıkışlı bir seyre sahip olsa da, proje, bugün tarihin herhangi bir döneminden daha fazla destek görüyor. Bu, İsrail’in bölgedeki nüfuz alanının hızla genişlediği, sonu görünmeyen bir dönemde gerçekleşiyor. İşte karşınızda 1948’den günümüze Büyük İsrail'in kısa bir tarihi.

Büyük İsrail (1948-1967)

Siyonist hareket, tabiatı gereği yayılmacıydı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Siyonist liderler, genellikle Eski Ahit’ten ilham alarak, geniş sınırlara sahip bir Yahudi Filistin’i tahayyül ettiler. Elbette, Siyonist yerleşimciliğin yürüyeceği yol, satılık arazinin mevcudiyetine bağlıydı. Satılan ilk araziler neticesinde, kıyıya yakın ovalarda, Celile, Cezril Vadisi ve Beysan boyunca Yahudi yerleşimleri kuruldu. Birinci Dünya Savaşı’na dek onlarca, İkinci Dünya Savaşı’na dek yüzlerce yerleşim kuruldu. Otuzların sonlarında ve kırklarda, Siyonistlerin arazi almalarında amaç, Siyonist yerleşimler ağının bölgesel derinliğini güçlendirmek ve sınırlarını genişletmekti. Ekim 1946’da, Siyonist yerleşimciler çölde kurulmuş 11 karakolu ele geçirmek için gece yarısı yola koyuldular. Operasyona katılan Miryam Bonim, “Amacımız Negev’i fethetmek ve oraya yerleşmekti” dedi.

1936-1939 yılları arasında kurulan Siyonist yerleşimlerin haritası. Siyonist yerleşimciler bir bölgeye geldiklerinde, “Kule ve Çit” yöntemi olarak bilinen yerleşim inşası yöntemiyle, 24 saatten kısa bir sürede bir gözetleme kulesi ve birkaç çatılı baraka inşa ediyorlardı.

Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin’in bölünmesini ve ülkenin yüzde 56’sının Yahudi Devleti’ne verilmesini istedi, oysa nüfusun yüzde 33’ünü oluşturan Yahudiler, toprakların yüzde 7’sine sahiplerdi. Siyonist liderler, sınırların New York’taki bürokratlarca değil, Filistin’deki silahlı milisler eliyle çizileceği anlayışıyla, planı kabul etti. Gerçekten de, Siyonist güçler, ardından İsrail ordusu, savaş sırasında Filistin’in yaklaşık yüzde 78’ini ele geçirdi. Kudüs, Latrun, Babü’l-Vad ve Batı Şeria’nın diğer bölgeleri de dâhil olmak üzere, geri kalanının büyük bir kısmını ele geçirmeye çalıştı ancak başarısız oldu. Aslında, İsrail ordusu, Aralık 1948’in sonlarında Sina ve Gazze Şeridi’ni neredeyse ele geçirmişti, ancak yoğun ABD ve İngiliz baskısı nedeniyle taarruzu durdurmak zorunda kaldı. Bu süreçte yaklaşık 500 Filistin köyünü yerle bir eden İsrail askerleri, 750.000 Filistinliyi evlerinden sürdüler. Son 78 yıldır da bir daha geri dönmemelerini sağlamak için uğraşıyorlar. Böylece ortaya bir garnizon devleti çıktı.

İsrail liderlerinin asıl yandıkları husus, 1948’de Filistin’in tamamını fethedememiş olmalarıydı. O zamanki başbakan yardımcısı Yigal Alon, “Ben-Gurion yönetimindeki İsrail hükümetini, 1948-1949’da hem askeri hem de politik olarak işi bitirmemize izin vermediği için asla affetmedim” demişti. Askeri lider Moşe Dayan da 1949’da “İsrail’in sınırı Ürdün Nehri olmalı. [...]mevcut sınırlar her açıdan komik” diyordu.En yüksek kademelerdeki birçok kişi, “Bağımsızlık Savaşı”nda işi tamamlamadıklarını düşünüyordu. Bu başarısızlık, İsrail halkbilimine “nesiller boyu ağlayan halk”la ilgili imgeler ve üretimlerle yansıdı. İsrail’de kimse, İsrail’in 1948-1967 arası dönemde kullandığı haritanın kendisine Auschwitz anılarını anımsattığını söyleyen Abba Eban kadar açık sözlü değildi. İsrail’in kendi sınırları içinde var olması gerektiğine inanan herkes, görünüşe göre bir başka Holokost’a destek sunuyordu.

Sözün kısası, İsrail savaş sonrası sınırlarından memnun değildi, bu nedenle hiçbir zaman sınırlarını açıktan ilan etmedi. Ateşkes anlaşmalarının sınır değil, ateşkes hatları oluşturduğunu ısrarla dile getirdi. İsrail hükümetinin 1951 Yıllığı’nda dile getirdiği biçimiyle, “küçük ülkemizin bir bölümünde bağımsızlığın başlangıcına ancak şimdi ulaştık. Statükoyu korumak işe yaramayacak. Genişlemeye odaklanmış dinamik bir devlet kurduk” deniliyordu. Çoğu Siyonist lider için 1948’deki fetih, 1946’daki fetihlerin, bu fetihler de 1936-1939’daki fetihlerin, onlar da elli yıllık Siyonist yerleşim pratiğinin bir uzantısıydı.

1948’den sonra İsrail, kontrolünü ateşkes hatlarına kadar ve ötesine genişletmek için çalışmalara başladı. Bunu ilk olarak sınır bölgelerini boşaltarak yaptı. 1949’dan 1959’a kadar İsrail, güneydeki çölde bulunan sınır bölgesinden, ayrıca Lübnan, Suriye ve Ürdün’e sınırı olan bölgelerden yaklaşık 30.000-40.000 Filistinli ve Bedeviyi daha kovdu. Ardından, ellilerde İsrail, boşaltılan sınır bölgelerinin kalıntıları üzerine 108 yeni yerleşim yeri kurdu. Bunların 26’sı Lübnan sınırında, Ürdün nehri ve Gilboa eteklerinde, 13’ü doğu sınırında, 8’i Kudüs koridorunda, 25’i Gazze bölgesindeydi. Bu şehir ve kasabalrın birçoğu, ne yazık ki, defalarca, inşa edildikleri amaca, yani sivilleri ön cephelere, ilk saldırı ve savunma hattı olarak yerleştirme amacına hizmet etti.

Ne var ki İsrail’in yayılmacı eğilimi sınır tanımıyordu. İsrail, Mısır ile ateşkes anlaşması imzalandıktan sonra Gazze’nin doğu ucundaki üç kilometrelik bir şeridi ele geçirdi. Bu şeritteki Filistinlilere ait evleri ve mezarlıkları yıktı, tarlaları İsraillilerin kullanımı için ekti. İsrail, 1949’da Gazze’yi ele geçirmeyi bile önerdi, ellilerin başlarında Mısır işgali altındayken, pek başarılı olamasa da, mültecilerden bölgeyi boşaltmak için uğraştı.

Ardından, Ekim 1956’da İsrail güçleri, Sina Yarımadası ve Gazze’yi işgal ettiler, Süveyş Krizi sırasında Mart 1957’ye kadar burada kaldılar. İsrail, kısa süren işgali sırasında nüfusu tahliye etmeye çalıştı ancak başarısız oldu, hatta Gazze’deki Filistinli mültecileri nasıl tahliye edeceğine dair önerileri değerlendirmek üzere bir komite kurdu. Ancak sonunda, ABD Başkanı Eisenhower, beş ay sonra İsrail’i geri çekilmeye zorladı, böylece İsrail’in Gazze’ye yönelik planları rafa kaldırıldı, ancak hiçbir zaman unutulmadı.

İsrail, ateşkes neticesinde belirlenen Suriye hattının ötesindeki toprakları da ele geçirmeye çalıştı. 1950’de İsrail, Suriyeli çiftçilerin topraklarına tecavüz ederek, Hule Gölü’nü kurutma projesini devreye soktu. 1951’de tüm silahtan arındırılmış bölge üzerinde münhasır egemenlik iddiasında bulunan İsrail, sonraki on yılın büyük bir bölümünü bu bölgede kanal inşaatı, sulama hendekleri ve diğer su yönlendirme projelerini uygulamakla geçirdi. İsrail, ayrıca elliler ve altmışlarda Suriye mevzilerine sayısız şiddetli askeri baskın ve saldırı düzenledi. 1967’ye gelindiğinde İsrail, tüm silahtan arındırılmış bölgeyi tarıma açma niyetini ortaya koydu. Ne yazık ki, 1967 Savaşı’nın kökleri Mısır kadar Suriye’de de aranmalı.

Lübnan sınırı daha istikrarlı olsa da, İsrail, orada da genişleme girişimlerinde bulundu. Siyonist liderler, 1910’lardan itibaren Litani Nehri’ni kuzey sınırı olarak belirlemiş, hatta kırklı yıllarda nehir üzerinde su yönlendirme projeleri inşa etmek için Lübnanlı Hristiyanlarla işbirliği yapmıştı. Ekim 1948’de Lübnan’ı işgal eden İsrail, güneydeki çoğunluğu Şii olan 15 köyü ele geçirdi, ancak ateşkes anlaşması neticesinde İsrail geri çekilmek zorunda kaldı. Sonraki yirmi yıl boyunca, İsrailli liderler, Litani Nehri de dâhil olmak üzere, güney Lübnan’ı ele geçirme fikrini defalarca ele aldılar. Ben-Gurion, 1956’daki Süveyş Krizi öncesinde İngiliz ve Fransızlara da aynı öneriyi sundu fakat kendisiyle alay edildi. Ne yazı ki, Ben-Gurion’un takipçileri onu daha fazla ciddiye aldılar.

1948’den sonra birçok İsrailli lider, ülkenin ulusal hedeflerini 1948 sınırları içinde gerçekleştirebileceğine inanırken, çok daha fazlası, fırsat doğarsa, her yöne doğru genişleme fikrini destekliyordu. Bu, ellilerde yavaş yavaş benimsenen yeni bir askeri doktrinle, yani “İsrail inisiyatifi düşmanın eline bırakmamalı” doktriniyle örtüşen bir fikirdi. İsrail, savaşın koşullarını ve zamanlamasını seçmek zorundaydı. Bu nedenle İsrail, elliler ve altmışlar boyunca Gazze ve Batı Şeria’ya sayısız sınır ötesi baskın düzenleyerek, yüzlerce insanı öldürdü. Bu nedenle İsrail ordusu, bu dönemde sınır tahkimatına büyük ölçekli yatırım yapmaktan kaçındı, çünkü askeri alımlar, taarruz güçleri için yeniden yönlendirildiler. İleride göreceğimiz üzere, tam da bu sebeple İsrail, 1967’de ve sonrasında birçok kez savaşa girdi.

Haziran 1967 Savaşı

Levi Eşkol, 1962’de başbakan seçildi. Kısa bir süre sonra İsrail ordusunun Genelkurmay Başkan Yardımcısı İzak Rabin, ona ülkenin ideal sınırlarını çizdi: doğuda Ürdün Nehri, güney ve batıda Süveyş Kanalı, kuzeyde Litani Nehri. Kudüs ve Latrun bölgesini, Batı Şeria’nın tamamını işgal etme planları, ayrıca Kalkilya’yı ele geçirip yıkma planı geliştirildi. Bir de 1929 katliamının intikamını almak için, Hebron’da (Halil) bir “transfer işlemi” gerçekleştirme planından söz ediliyordu. Bir akademisyenin de dile getirdiği üzere, “İsrail Savunma Kuvvetleri’nin İsrail’in sınırlarını pratikte olarak genişletmeye çalışabileceği fikri, altmışların ortalarında defalarca gündeme geldi.”

1 Ocak 1964’te İzak Rabin, Genelkurmay Başkanı olarak atandı. Rabin, astlarını toplayarak kendi askeri doktrinini özetledi. Rabin’e göre ordu, “operasyonel faaliyetler için daha büyük bir ivme kazanarak savaşa hazırlanmak” suretiyle barışı daha da yakın kılacaktı. Onlarca yıl bu düstur, temel bir askeri ilkeye dönüştü: “savaş, barışa açılan kapı”ydı. Rabin, ayrıca İsrail’in önleyici bir saldırıda bulunma ihtimalini ve bu saldırıyı destekleyecek fikri katkının hazırlanması ihtiyacını da ele aldı. Rabin, “İsrail Devleti’nin büyük olması gerektiği düşüncesinde ahlaki bir kusur görmüyordu.” Görünüşe göre, asıl İsrail’in kendi sınırları içinde kalması gerektiği düşüncesi ahlaki bir kusurdu.

Sonrasında neler olduğunu biliyoruz. 5 Haziran 1967’de İsrail, Mısır’a sürpriz bir saldırı başlattı. Altı gün içinde Sina Yarımadası’nı, Gazze’yi, Kudüs de dâhil olmak üzere Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Bu, stratejik bir kâbusa dönüşecek olan çarpıcı bir askeri zaferdi.

Saldırıdan önceki aylarda ve haftalarda, İsrailli liderler, Filistinli militan gruplara desteğini kesmemesi halinde, Şam'a yürüyecekleri ve hükümeti devirecekleri yönünde tekrar tekrar tehditlerde bulunmuşlardı. Bu durum karşısında, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı, Mayıs 1967’de İsrail’in Suriye’ye yönelik tehdidine dair, meseleyi yanlış aktaran bir Sovyet raporuna inandı ve Sina Yarımadası’na asker gönderdi. Mısır ordusu, BM güçlerini yarımadadan çıkardı ve Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapattı.

İsrailli liderler için bu bir kriz değil, bir fırsattı. İsrail askeri liderleri, Amerikan istihbaratının İsrail’in, ilk saldırıya uğrasa bile, Birleşik Arap Cumhuriyeti ordularını kolayca alt edebileceği yönündeki değerlendirmelerine katılıyorlardı. Ancak İsrail’in, önleyici eyleme dayalı kendi askeri doktrinini benimsemesi halinde, bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği ve caydırıcılık kapasitesini yenileyebileceği düşünülüyordu. Öyle de oldu.

Savaştan sonra İsrail’i savunanlar, İsrail’in varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu ve ilk harekete geçmesi gerektiğine dair bir türkü tutturdular. Oysa 1967’de savaşa giren hiçbir İsrail lideri bu yalana inanmıyordu. Tehdit ifadesi, sonradan uydurulmuş ve “tercihen girilmiş savaş” olarak tanımladıkları şeyi haklı çıkarmak için kullanılmıştı. Menahim Begin, İzak Rabin, Haim Bar-Lev, Ezer Vayzman, Mordehay Bentov ve Matityahu Peled’ gibi isimler, hep bir ağızdan, savaşı takip eden yıllarda bu gerçeği açıktan dile getirdiler.

Büyük İsrail fikri, bir hafta içinde gerçeğe dönüşmüştü. İsrail hükümeti, 18-19 Haziran 1967’de toplandı, Filistinli mültecilerin sayısının diğer yerlere “transfer” yoluyla önemli ölçüde azaltılmasının ardından, Gazze Şeridi’nin ilhak edilmesi gerektiğine, İsrail’in doğu sınırının artık Ürdün Nehri olmasına, bitişikteki Ürdün Vadisi’nin ise İsrail kontrolünde kalmasına karar verdi. Ayrıca, Batı Şeria’nın yaklaşık yetmiş kilometrekarelik bir bölümünü gizlice ilhak ederek, buraya “Doğu Kudüs” adını verdiler. Golan Tepeleri’ni de ilhak ettiler, ancak bu ilhak, 1981 yılına dek gerçekleşmedi.

Savaş sırasında ve sonrasında İsrail, işgal altındaki topraklardan yüz binlerce Filistinliyi kovdu. Hatırlanacağı üzere, İsrail, üzerinde yaşayan insanları değil, toprakları istiyordu. İsrail, Latrun bölgesi, Kalkilya-Tulkerim bölgesi, Batı Şeria’nın güneyi, Ürdün Vadisi, Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’nde yaşayan insanları kovdu. İsrail için bunlar, dini, askeri veya politik öneme sahip bölgelerdi, bu nedenle sonsuza dek İsrail kontrolü altında kalmaları, dolayısıyla boşaltılmaları gerekiyordu.

Savaşın sona ermesinin ardından İsrail, işgal altındaki topraklarda Filistinlileri toplayıp Ürdün’e göndererek nüfus azaltma çabalarını hızlandırdı. Kudüs’ten ve Batı Şeria ile Gazze’nin diğer bölgelerinden Ürdün sınırına kadar ücretsiz otobüs seferleri düzenlediler ve Filistinliler, bir daha geri dönme haklarından gönüllü olarak vazgeçmeye zorlandılar. Altı ay içinde İsrail, otuz Filistin köyünü ve kasabasını yıktı, yaklaşık 300.000 Filistinliyi yerinden yurdundan etti.

Yitip Giden Filistin (1967-Bugün)

İşgalin ilk yıllarından itibaren İsrail politikaları, uzun süre kalmayı esas alan planın yürürlükte olduğunu ortaya koyuyordu. İsrail’in bölge üzerindeki kontrolü, nüfusa dair derinlikli bilgiye ihtiyaç duyuyordu. Bu amaç doğrultusunda, hükümete bağlı kurumlar, bir bilim insanının ifadesiyle, “sonsuz sayıda tablo, grafik ve rakam” içeren sayısız rapor kaleme aldılar. İsrail ordusu, hızla politik, ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm yönlerini kontrol eden bir izin uygulaması geliştirdi. Aylar içinde İsrail, Batı Şeria’daki geniş toprak parçalarını kapalı askeri bölgeler ilan etti. 1968’de Filistinlilere kimlik kartı vermeye başladılar. Aylar içinde İsrail, sonsuza dek sürecek bir işgalin altyapısını kurdu.

Ardından yerleşimler kurma adımı geldi. Başlangıçta yavaş ilerleyen bu süreç seksenlerde İsrail’in sağının egemen hale gelmesiyle birlikte hızla ivme kazandı. Likud partisinin 1977 tarihli seçim manifestosu, “deniz ile Ürdün arası” bölgenin sadece İsrail’in egemenliği altında olması fikrini savunuyordu. Yetmişlerin sonlarından itibaren kurulan İsrail hükümetleri, vaatlerini yerine getirerek, 1982-1988 yılları arasında işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan yerleşimci nüfusunu üç katına çıkardı. Bu dönemden itibaren, İsrail solu ve sağı, hem sakin hem de çatışmalı dönemlerde yerleşimler kurma girişimini neredeyse hiç kesintiye uğratmadan sürdürdü, yerleşimlerin alanını genişletti. Proje, devlet tarafından finanse edildi. Nüfus, son 58 yıl içinde her evden ve her karış toprakran istifade etti. Bugün, Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere, Batı Şeria’da hukuka aykırı bir biçimde yaşayan İsrailli yerleşimci sayısı 750.000’in üzerinde.

1967’den beri İsrail, Batı Şeria’nın yarısından fazlasını ele geçirdi. 1967-1975 yılları arasında İsrail, Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 27’sini kapalı askeri bölge, yüzde 22’sini “devlet arazisi” (çoğu Yahudi yerleşimlerine tahsis edildi) ve yüzde 6’sını (çoğunlukla 1969-1997 yılları arasında) Filistinlilere ayrılmış kapalı doğa rezervi ilan etti. Oslo Süreci, işgalin ilk otuz yıllık kesitine damga vuran büyük toprak gaspı sürecini bir miktar yavaşlatmış olsa da, bu durum, günümüze dek devam etmektedir. Örneğin 2022’de İsrail yetkilileri, Batı Şeria’da son yılların en büyük doğa rezervini açıkladılar. Oslo Süreci, Büyük İsrail projesini yavaşlatmadı, bilâkis, bu yöndeki çalışmalarını Batı Şeria’nın yüzde 60’ına denk düşen C Bölgesi’ne yeniden yönlendirdi ve oraya odakladı. İsrail, C Bölgesi’ni 19 Haziran 1967’de doğu sınırı olarak kabul etmişti. Ürdün Vadisi burada bulunuyordu. Ayrıca İsrail, burayı sonsuza dek kontrol edeceğine çok önceden karar vermişti. Oslo, sadece bu kararı pekiştirdi.

2010’lu yıllara gelindiğinde, İsrailli liderler, sadece Büyük İsrail fikrini değil, aynı zamanda dilini de benimsediler. Sosyal Yardım Bakanı Haim Katz 2015’te, “İsrail toprakları bütündür. Filistin diye bir şey yoktur” demişti. Gene 2015’te Dışişleri Bakan Yardımcısı Zipi Hotoveli, “Bu topraklar bizimdir. Tamamı bizimdir” diyordu. 2016’da Tarım Bakanı Uri Ariel, “Nehir ile deniz arasında sadece İsrail Devleti olacak. Ürdün’ün batısında iki devlet yok” diyerek, aynı fikirde olduğunu ortaya koymuştu. 2021’de dönemin İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Deniz ile Ürdün arasında başka bir devlete yer yok. [...] Çünkü toprak bizim hakkımız” diyordu. Aynı şekilde, Temmuz 2023’te Adalet Bakanı Yariv Lavin de “zaten İsrail’e ait olan toprakların tamamı bizim olacak” cümlesini kuruyordu. 7 Ekim arifesinde, Büyük İsrail konusu netleşmiş, karara bağlanmış bir konuydu.

7 Ekim ve Sonrası

7 Ekim saldırıları, Gazze’den başlayarak Büyük İsrail’in tüm anlamını değiştirdi. İsrail, artık Gazze’yi karadan ve denizden abluka altına almak ve havadan bombalamakla yetinmiyordu. Ekim 2023’ün sonlarından itibaren İsrail güçleri, Gazze’nin çoğu bölgesini defalarca işgal etti. İsrail, tampon bölgeleri genişletti. Soykırım sürecinin büyük bir kısmında Gazze’deki birçok bölgeyi aktif savaş bölgesi ilan eden İsrail, Filistinlileri giderek küçülen yerleşim bölgelerine sıkıştırdı. Gazze’nin yaklaşık yüzde 85’i Filistinlilere aylarca kapalı kaldı. İsrailli müteahhitler, evlerini gece gündüz buldozerlerle yıkarken nüfusun tamamı defalarca yerinden edildi. Ancak direniş savaşçıları, yeniden ortaya çıkmaya ve görünüşte yenilgiye uğradıkları bölgelerde gelişkin ve ölümlerle neticelenen operasyonlar yürütmeye devam etti. Böylece soykırıma eşlik eden savaşın süresi uzadı.

Ocak 2025’teki ilk ateşkes, İsrail güçlerinin Gazze’nin birçok bölgesinden geçici olarak çekilmesini sağladı, ancak civardaki tampon bölgeler, Filadelfi Koridoru ve Refah sınır kapısı, bu geri çekilme işleminden muaf tutulmadı. Sonuçtan pek memnun kalmayan İsrailli liderler, aylarca süren düşük seviyeli ihlallerin ardından, Mart ayında tam ölçekli bir saldırı başlattılar. Bu saldırı, Ekim 2025’e dek sürdü. Bu tarihte bir başka “ateşkes” anlaşması imzalandı, ancak İsrail, bu anlaşmayı her gün ihlal ederek, ateşkesin imzalandığı günden beri yaklaşık bin kişinin ölümüne neden oldu.

Ekim 2025’teki “ateşkes”, Gazze’yi doğu ve batı olarak ikiye bölen yeni bir sınırı, Sarı Hat’tı gündeme getirdi. Teoride İsrail, Gazze’nin yüzde 53’ünü kontrol edecekti, ancak pratikte İsrail, Sarı Hat’tı sürekli değiştirerek, Gazze’nin giderek daha büyük bir bölümünü ele geçiriyor, Filistinlileri kelimenin tam anlamıyla denize doğru itiyor. Filistinliler, hattın Filistin tarafında uyuyup, İsrail tarafında ateş altında uyanıyorlar. Bu yazının yayınlandığı günlerde İsrail, Gazze’nin yaklaşık yüzde 63’ünü kontrol altında tutuyor, bu oran artmaya devam ediyor. Bugün İsrail’in kara harekâtını yeniden başlatmayı, Filistinlilere yönelik soykırımcı katliamını yoğunlaştırmayı planladığına dair haberler geliyor.

Bu arada, Gazze’ye yerleşim inşa edilmesine dönük çağrılar, giderek daha da yüksek sesle dillendiriliyor. İsrailli politikacılar ve yerleşimciler, geçen Temmuz ayında Gazze’nin ilhakı ile ilgili bir konferans düzenlediler ve burada ABD’nin, kuşatma altındaki Gazze’yi açlık, hastalık, ateşe verme veya zorla sınır dışı etme yoluyla iki milyon Filistinliden arındırıldıktan sonra bir “tatil beldesi”ne dönüştürme planlarına onay verdiğini söylediler.

Batı Şeria’ya gelince, 7 Ekim olayları, İsrail’in bölgeyi ele geçirme çabalarını dönüştürmekten ziyade hızlandırdı. Hatırlanacağı üzere, Aralık 2022’de Binyamin Netenyahu, İsrail tarihinin en sağcı hükümetini kurduğunda, Büyük İsrail fikri, büyük bir sıçrama yapmıştı. Bezalel Smotriç, Batı Şeria’nın efendisi olarak atandı ve yerleşimler inşa etme girişiminin idaresini kendi ellerine aldı. Yerleşimci milisleri silahlandırdı, finanse etti ve destekledi. Bu milisler, hiçbir ceza almaksızın, insanları evlerinden zorla atıyorlar, ölümlerle neticelenen pogromlar gerçekleştiriyorlar. Yerleşimlerin sayısının artmasına, alanının genişlemesine, yeni yerleşimlerin inşa edilmesine, ırk ayrımcısı yollara ve askeri altyapıya onay verildi. Tüm bunlar olurken, İsrail güçleri, Batı Şeria’da son otuz kırk yıl içinde görülen en yüksek ölümlere sebep olan bazı baskınlara imza attı. Tüm bunlar, 2023 yılının Temmuz ayı içinde oldu.

7 Ekim’den bu yana Büyük İsrail projesi, canlı yayında, gözlerimizin önünde, tam anlamıyla hayata geçiriliyor. İsrail askerleri ve yerleşimcileri, Cenin, Nur-i Şems ve Tulkerim mülteci kamplarından, Misafir Yatta, Humsa, Vadiyü’s-Seyik, Muğayyirü’d-Deyr, Ras Aynü’l-Auja, Susiye ve diğer onlarca yerleşim yerinden 45.000 Filistinliyi evlerinden çıkardı. Temmuz 2024’te İsrail, onlarca yıldır yaptığı en büyük toprak gaspını gerçekleştirmek suretiyle binlerce dönüm araziyi “devlet arazisi” ilan etti, onlarca yeni yerleşim karakoluna onay verdi. Son aylarda yerleşimci teröristler, her gün yaklaşık bir düzine terör saldırısı düzenleyerek, on binlerce Filistinliyi evlerinden çıkarmaya çalışıyor. Büyük İsrail, beyan edilmiş basit bir fikir değil, yıllardır şiddetlenen bir süreç.

7 Ekim, Büyük İsrail’i Filistin projesinden bölgesel bir projeye dönüştürdü. Elbette yukarıda belirtildiği gibi, İsrail, uzun zamandır Lübnan’ı kontrol altına almaya çalıştı, dahası, yetmişlerden bu yana ülkeyi altı kez işgal etti. Her seferinde Güney Lübnan’daki militan direnişi püskürtmeye çalıştı ve her seferinde direnişin yeniden ortaya çıktığını gördü. İsrail, 1982 işgalinden sonra ülkenin güney şeridini neredeyse yirmi yıl boyunca işgal etti, ancak Lübnan’daki kalıcı İsrail varlığının, İsrail’e karşı direnişi zayıflatmak yerine güçlendirdiğini bizzat öğrendi. Direniş güçlendikçe, işgal daha maliyetli hale geldi. Öyle maliyetliydi ki, 2000 yılına gelindiğinde, İsrail halkı sabrını yitirdi ve ordu geri çekildi. Ancak İsrail, Lübnan’ı iyi niyetinden dolayı terk etmedi, yenilgi sebebiyle terk etti.

Sonraki yirmi yıl boyunca İsrail ve Hizbullah, 2006’daki topyekûn savaş da dâhil olmak üzere, yaşanacak bir sonraki çatışmaya hep hazırlıklı girdi. 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail ve Hizbullah, Eylül 2024’e dek çatıştı. Bu tarihte İsrail, çağrı cihazları gibi iletişim aletlerine bomba yerleştirerek, Lübnan genelinde çok sayıda insanı öldürdü, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı suikastle katletti. İsrail kara kuvvetleri Lübnan’ı işgal etti, ancak Hizbullah güçlerinin ağır direnişi nedeniyle fazla toprak işgal edip elinde tutmayı başaramadı. İsrail’in Lübnanlıları öldürmeye ve ülkedeki beş askeri karakolu işgal etmeye devam ettiği süreçte bir “ateşkes” anlaşmasına varıldı.

Süreç, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşa dek bu şekilde gelişti. 2 Mart 2026’da İsrail, Lübnan’a karşı tam ölçekli bir savaş başlattı. Litani Nehri’nin güneyindeki Lübnan topraklarını işgal etme planlarını açıklayan İsrail, güney Lübnan ile güney Beyrut’ta 1,2 milyondan fazla insanı yerinden etti. Bazı, bunu Lübnan’ın “Nekbe”si olarak adlandırdı, zira güneyin halkına “kuzeyde İsrail’in güvenliği garanti altına alınana dek Litani Nehri’nin güneyine geçmeleleri” söylendi. Daha sonra, İran’ın baskısı nedeniyle İsrail, en azından kısmi bir geri dönüşe izin vermek zorunda kaldı.

Bu arada, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, “Litani Nehri, Lübnan Devleti ile yeni sınırımız olmalı” açıklamasını yaptı. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının şiddeti, ABD’nin İran’la Lübnan’ı da içerecek biçimde, tüm cepheleri kapsayan bir ateşkes imzalamak istemesi sebebiyle bir nebze olsun azaldı. Ancak İsrail’in Lübnan'a yönelik saldırıları halen daha devam ediyor. Bu saldırılar son günlerde arttı. Ortada ABD’nin İsrail’i dizginleyeceğine dair hiçbir işaret yok.

Bir yandan da “Büyük İsrail” fikrinin yaktığı ateş, İsrail genelinde de yayılıyor. İsrailli akademisyen Umri Abadi, İsrailoğulları ve Yahudi tarihi nedeniyle Güney Lübnan’ın geri alınması için Eski Ahit’e dayalı bir argüman ortaya koydu. Aşırı sağcı İsrailli aktivist grup “Uri Zafon”, Yahudilerin Lübnan’a yerleşmeleri fikrini savunurken, İsrailli gazeteciler ve yorumcular, liderlerinin ülkenin güneyini fethetmesini ve orada kalmasını istiyorlar.

Büyük İsrail, Aralık 2024’te Esad rejiminin çöküşünden sonra Suriye’de de önemli adımlar attı. 1974 tarihli Ateşkes Anlaşması’nı tek taraflı olarak geçersiz ilan eden İsrail, silahtan arındırılmış bölgenin ve Suriye topraklarının birkaç yüz kilometrekarelik bir bölümünü, stratejik Hermon Dağı tepelerini ve Kuneytra ile Daraa vilayetlerinin büyük bölümlerini ele geçirdi. İsrail güçleri, Suriye silahlı kuvvetlerini, donanmasını, hava savunma sistemlerini ve füze stoklarını yok etmek için 350’den fazla hava saldırısı düzenledi. Ağustos 2025’ten bu yana İsrail güçleri, Suriye topraklarında en az 1.672 ihlale imza attı, ayrıca İsrail güçleri, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’ya bağlı güçlere karşı Kürtleri destekleyerek, bölünmüş ve istikrarsız bir ülke yaratmaya çalışarak, Suriye’nin iç işlerine de müdahale ediyor.

Şimdi bir de İran’a karşı topyekûn bir savaş başlattılar, orada da aynısını yapmaya çalışıyorlar.

Sonuç

İsrail’in askeri doktrini, bölgedeki hiçbir ülkenin, milis gücün veya halkın İsrail’e askeri bir tehdit teşkil etmemesi fikri üzerine kurulu. Ama aynı tehditlerin İran için geçerli olmasını istiyor. Kendi Şii nüfusuna karşı savaş açma amacı güden Lübnan silahlı kuvvetleri de bu listeye dâhil. Şara’nın İsrail ile çatışmalardan kaçınma çabalarına rağmen ortadan kaldırılması gereken Suriye silahlı kuvvetleri de listede. Tıpkı Tevrat’ta adı geçen, İsrailoğullarının kadim ve amansız düşmanı olarak tasvir edilen Amalik isimli kavim gibi düşman olan halka mensup tüm erkeklerin, kadınların, çocukların, keçilerin öldürülmesi gerekiyor. Aynı listede Filistinli silahlı örgütler de var. Hatta İsrail’in kendisine akan fonları dondurduğu, ama nedense İsrailli efendilerine sarsılmaz bir sadakatle hizmet eden Filistin Yönetimi’nin bile varlığını sürdürmesi imkânsız.

Zachary Foster
11 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: