09 Haziran 2026

,

Hazar Kıyıları: Sosyoekonomik Arka Plan

Bu bölüm, Hazar kıyı şeridinin sosyoekonomik koşullarını ve hem Tahran’da hem de kıyı bölgesinde bulunan politik elitleri kısaca incelemektedir. (İSSC’ye doğrudan veya dolaylı olarak dâhil olan önde gelen kişilerin biyografileri Ek’te paylaşılmıştır.)

Bu kısa inceleme, İran’daki siyasetin şahıs merkezli ve oportünist niteliğine ve toprak mülkiyetinin giderek artan baskıcı doğasına ışık tutacaktır. Bu faktörler, yoksul köylülerin Cengelilere yönelik muazzam desteğini açıklamaya yardımcı olmaktadır.

Coğrafi Koşullar

Gilan ve Mazenderan eyaletlerini kapsayan Hazar kıyı şeridi bölgesi, güneyde bulunan Kazvin ve Horasan’a ait topraklarla, doğuda Horasan ve batıda Azerbaycan ile sınırlıdır. Hazar Denizi ile Elbruz sıradağları arasında dar bir kara şeridini kaplayan bu bölge, İran’ın diğer bölgelerinden farklı olarak, bol yağış almaktadır. Çevredeki dağlardan çok sayıda nehir akmaktadır, ancak hiçbiri, gemiyle geçilemez. Bataklıklarla kaplı kıyı şeridinin güneyinde yoğun bir çalılık alan uzanır; daha güneyde ise yoğun ormanlarla kaplı Elbruz sıradağlarının alt yamaçları yükselir. Daha yüksek rakımlardaki meralar hayvan otlatmaya imkân sağlar; dağınık haldeki araziler, tarım ve yerleşim için elverişli hale getirilmiştir.[1]

Gilan ve Mazenderan, İran’ın Arap-İslam egemenliğine giren son eyaletleriydi. Mazenderan (Taberistan) yalnızca Abbasi halifesi Mansur döneminde teslim olurken, Gilan, Abbasilerce hiçbir zaman fethedilemedi. Gilan’da (Daylem) İslam’ın yayılması, İran’daki Arap karşıtı kurtuluş hareketi sırasında Maziar’ın isyanıyla bağlantılı olarak gerçekleşti.[2] Gilanlılar, Araplar tarafından fethedilen son ve onlara karşı ayaklanan ilk eyalet olmaktan hep gurur duyarlar.

1723’te Gilan, Büyük Petro tarafından ele geçirildi. O yıl imzalanan bir anlaşmaya göre, Afgan istilasının ardından yaşanan kaotik ortamda İran, Mazenderan ve Astarabad’ı (Gorgan) da Rusya’ya verdi. Ancak bu bölgelerin hiçbiri tamamen işgal edilmedi. On yıl içinde Rus ordusu, Hazar kıyılarını boşalttı. Gilan, 1780’de II. Katerina tarafından geri alındı, ancak 1793’te Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han tarafından İran’a iade edildi.[3]

Nüfus

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine dek Gilan nüfusu, pirinç ve ipekböceği yetiştiren yerleşik ova halkı ile dağların, vadilerin ve dağ eteklerindeki köylerin sakinleri arasında bölünmüştü; bu insanlar, sürüleriyle birlikte alçak ve yüksek otlaklar arasında göç ediyorlardı. Göç süreçleri farklı işliyordu: Pirinç yetiştirenler, ekimden sonra yazın daha yüksek ve soğuk meralara taşınıyor, bazı aile üyelerini geride bırakıyorlardı; tamamen göç edenler ise geleneksel aşiret usulüyle yaylaya taşınıyorlardı.[4]

Hazar eyaletlerinin kısmen aşiret yapısına sahip olduğu pek bilinen bir olgu değildir. Her aşiretin kendi yaylası vardı, çünkü köyleri ve meraları daha alçak rakımlarda karışıklık olmadan bulunuyordu. Ancak her aşiret içinde aileler, uygun gördükleri şekilde ekim yapmak ve çadır kurmakta özgürdüler.[5]

Hazar Bölgesinde Aşiret Örgütlenmesi

1920 tarihli bir İngiliz askeri raporu, Gilan’da iki büyük aşiret tanımlıyordu: “Ammarlı Kürtleri ve Talişîler. Kürtçenin Kırmançi lehçesini, ayrıca Gilaki dilini konuşan “yarı göçebe” Ammarlı Kürtlerinin, Mencil ve Piranku arasında yaklaşık elli köyde 1.600 haneye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Bu köylülerin yaklaşık üçte biri yerleşik “yerli” reaya (köylüler) idi. Kabile halkı, çoğunlukla hayvancılıkla uğraşıyor, büyük koyun sürüleri ve bazı sığırları vardı.[6]

Gilan’da beş bölgede yaşayan yaklaşık 45.000 Talişî, rivayete göre Türk kökenliydi. Kısmen Sünni ve kısmen Şii olan, aralarında herhangi bir mezhepsel düşmanlığa rastlanmayan bu kişiler, Gilan’ın kuzeybatı kesiminde göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Genellikle Cengelilerden uzak durmalarına rağmen, görüleceği üzere, hanlarından biri olan Serdar Muktedir, bazen Küçük Han’a karşı geldi bazen de gönülsüzce onunla ittifak kurdu.

Mazenderan kabileleri de İranlı yöneticilerce diğer bölgelerden getirilmişti. Bölgeye yabancı kabilelerin hâlâ göçebe bir yaşam sürdüğü Gilan’ın aksine, Mazenderan’da Abdülmeliki (Türk-Kürt karışımı) ve Hacivend kabileleri yerleşik hayata geçmiş, yerli Mazenderanlılarla az çok bütünleşmiş, kendi dillerinin yanı sıra yerel lehçeleri de konuşmaktaydılar. Mazenderan’da ayrıca 'Umranlılar, Talişîler, Afganlar, Laricaniler, Cihanbeyli Kürtleri, Beluçlar ve Kelicililer gibi diğer bölgelerden bazı azınlıklar da yaşamaktaydı.[7]

Aslen Kaşkay kökenli olan Abdülmelik kabilesi, ilk Kaçar kralı tarafından bölgeye yerleştirilmişti. Bir zamanlar yaklaşık 4.000 haneden oluşuyorlardı; ancak iklimsel zorluklar nedeniyle dört ana köyde aile sayısı 600’e düştü. Pirinç, pamuk ve biraz buğday yetiştiriyorlardı, 1920’de yaklaşık 8.000 büyükbaş hayvan ve ata sahiptiler. Buna karşılık, Mazenderan’ın Türk-Kürt kabilelerinin Sari’nin kuzeyindeki yirmi köyde yaklaşık 2.000 hanesi vardı. Farklı kökenlerle bağı olan bu kabileler de Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han tarafından Mazenderan’a yerleştirilmişti. Başlıca geçim kaynakları pamuk ve pirinç, bunun yanında büyükbaş hayvan ve at yetiştiriciliğiydi. İngilizlerin bildirdiğine göre kendi aralarındaki birlik çok zayıftı.

Afşar devleti hükümdarı Nadir Şah tarafından Kalardeşt, Pul ve Kojur’a yerleştirilmiş olan Kürt kökenli Hacivendler, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 4.000 aileden oluşuyorlardı. Çoğunluğu Aliyullahîlik denilen, Şiilikle eski dinleri harmanlayan senkretik dine mensuptu. Elbruz sıradağlarının en verimli bölgelerinden birinde, önemli miktarda koyun ve sığır sürüsüne sahiplerdi ve çevredeki ülkeyi besleyecek kadar çok buğday, arpa ve darı yetiştiriyorlardı.[8]

Savaş geleneğine sahip bu kabileler, düzenli olarak şahın ordusuna belirli sayıda süvari temin ediyorlardı. Bölgede çıkan askeri veya politik kavgalara sık sık katılıyorlardı. Kabile reislerinin yanında genellikle düşmanlarının düşmanı olanların safında yer alıyorlardı. Örneğin, 1908-1909 yıllarında anayasa konusunda yaşanan iç savaşta Hacivendler, Muhammed Ali Şah’ın tarafını tutmuşlardı; çünkü topraklarını ele geçiren Kuzey’in güçlü adamı Sipehsâlâr, meşruti hükümete duyduğu sevgiyle hareket etmese de, anayasacıların yanında yer alıp şaha karşı çıkmayı tercih etmişti.

Gilanlıların Özellikleri

Gilanlılar (Gilaklar, Galeşler ve Talişler) olağanüstü bir halk olarak tanımlanmıştır. Gilan’da görev yapan İngiliz konsolosu Rabino, köylülerin cesaret bakımından “korkak” olan şehir halkından “üstün” olduğunu tespit etmiştir. Safevi tarihçileri, Gilakları “orta zekâlı” ve “isyana meyilli” olarak tasvir etmektedirler. 1628’de Şah Safi tarafından silahsızlandırılmışlardır.[9]

Gilanlı kadınlar; güzel, diğer İranlı kadınlardan daha beyaz tenli, (en azından görünüşte) daha az çekingen, çarşaf giyen nadiren de rubende (peçe) takan, bu sebeple yüzlerinin büyük bir kısmı açıkta olan kadınlar şeklinde tanımlanıyordu. Erkeklerinden fiziksel olarak daha güçlü olan Gilanlı kadınlar, pirinç tarlalarında çalışıyorlardı. Rabino, Gilan köylüsünü, çoğu İranlı köylü gibi, sırf “sürekli baskı” görüyorlar diye "yalana başvuran, dürüst olmayan, köle ruhlu kişiler olarak nitelendiriyordu.[10]

Gilan halkı çeşitli dinlere vakıftı. Gilaklar, neredeyse tamamen Şiiydi; Talişliler yarı Şii yarı Sünniydi; kabile nüfusunun her ikisine de kesin bir bağlılığı yoktu. Bazıları Aliyullahî idi. Reşt’te yaklaşık elli Yahudi ailesi ve diğer yerlerde daha az sayıda Yahudi ailesi yaşıyordu. Enzeli’de ve Reşt’te bir miktar Ermeni de bulunuyordu.[11]

1915 yılında Gilan’ın nüfusu yaklaşık 340.000 olarak tahmin ediliyordu; bunların yaklaşık 50.000’i Lahican, Enzeli ve Reşt’te, geri kalanı ise küçük kasabalarda, köylerde ve aşiretlere ait mahallelerde yaşıyordu.[12] Rabino’ya göre Gilan halkı, diğer Persler gibi, batıl inançlıydı, bazı hastalıkları iyileştirebileceğine inanılan “ağaç kültü”ne inanıyordu.[13]

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce Gilan şunları üretiyordu: pirinç (180.000 ton), ipek (1.814,5 ton boyalı koza), tütün (820 ton), çay (1904’te ekilmeye başlandı, dolayısıyla üretimi önemli düzeyde değil), şeker kamışı (1870’te ekilmeye başlandı, üretimi hâlâ önemsiz düzeyde), pamuk (başarılı, ancak yerel halkın takdirini pek görmedi), zeytin, sebze, tahıl ve turunçgiller.[14]

Toprak Sahipliği ve Köylülüğün Yıkımı

Gilan’ın zengin ve bereketli toprakları, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında giderek özel mülkiyete geçti. İranlı tarihçi İstahri’den aktaran Barthold, dokuzuncu yüzyılda Tahirilerin ortak kullanımda olan ve belirli bir sahibi bulunmayan toprakları ele geçirmeye çalıştığını ve bunun bir ayaklanmaya neden olduğunu dile getiriyor.[15] İran’ın çoğu yerinde görüldüğü üzere, toprak mülkiyeti, mülkiyet haklarına değil, yetkililere veya kralın keyfine göre belirlenmişti. Gilan’da hazine arazileri (toyul-i zabti) de bunlardan biriydi; bunlar Hacı Mirza Akasi (eski başbakan), Emir Arsalan Han Mecid Devlet, Mutemed Devlet gibi isimlerin elinden alınmıştı. 1885 yılına dek bu şaha ait topraklar, vali tarafından kontrol ediliyordu, ancak yerelliklerdeki yöneticiler, bunları değerlerinin beşte biri veya altıda biri fiyatına [cerib (hektar) başına 45 krana (tomanın onda birine)] satarak devleti dolandırdılar.[16]

J. B. Fraser, 1826’da Batı Gilan’daki Taliş topraklarının, Ruslarla işbirliği yapan güçlü aşiret reisi Mustafa Han’dan gasp edildiğini, bu toprakların İran’da kalan başlıca aşiret aileleri arasında paylaştırıldığını kaydetmiştir. Şah ayrıca, Mustafa Han’ın ailesinin yağmacı saldırılarını bastırmak için önemlerini artırarak ve onlara bir gerekçe vererek yeni şefler atamıştı.”[17] Gerçekten de, İran’ın geleneksel toprak mülkiyeti sistemi ile feodal Avrupa’nınki arasında yapılan karşılaştırmalara rağmen, İran’da özel toprak mülkiyetinin varlığını kanıtlayan ciddi bir çalışma bulunmamaktadır. Ann Lambton, Landlord and Peasant in Persia [“Pers’te Toprak Sahibi ve Köylü”] adlı eserinde bunun tam tersi bir tez öne sürmektedir: özel mülkiyet (bireysel veya toplumsal mülkiyetin aksine), on dokuzuncu yüzyılın ortalarından önce İran’daki toprak mülkiyetinin yalnızca küçük bir kısmına denk düşüyordu.[18]

Aslında, Batı’nın yol açtığı etki, Hazar kıyılarındaki köylüler de dâhil olmak üzere, İranlı köylülerin yaşam standartlarında kademeli bir dönüşüme yol açtı. Fraser, 1834’te bölgeyi tanımlarken, köylülerin baskı altında olmalarına rağmen, iyi bir yaşam standardına sahip olduklarını belirtmektedir.

“Daha önce de açıklandığı gibi, toprağı işleyenler, yöneticilerinin zulmünden en çok etkilenenlerdir. Gene de evleri rahat ve düzenlidir, nadiren iyi buğdaylı kekler, yoğurt veya ekşi süt ve peynir tüketilir, sık sık meyve de bulunur, bazen çorba veya pilavda et yemeği yapılır. Eşleri ve çocukları da kendileri gibi yeterli kıyafete sahiptir ama bu kıyafetler kaba sabadır. [...] Aslında yüksek ücret oranı, tarımın kârının yüksek olduğunun kanıtıdır, gıda ucuzdur, ve hanların ve devlet memurlarının işkence uygulamalarına yol açan açgözlülüklerine rağmen, tahılın önemli bir kısmını çiftçi istifler.[...] Tüm cesaret kırıcı koşullara rağmen, köylüler aktif ve zekidir; En kaba olanlar bile misafirperverdir.”[19]

Sör John Malcolm ayrıca, on dokuzuncu yüzyılın başlarında toprak mülkiyeti şartlarının Helese (hazine arazisi) işleyen çiftçileri desteklediğini de belirtiyor.[20]

Bilgiler kısıtlı olsa da, bu dönemde Mazenderan’da da devlet mülkiyetinde toprak olduğu anlaşılıyor. 1848’de İngiliz konsolosu Abbott, “Mazenderan’daki köylerin çoğunun arazilerinin helese, yani hazine arazisi olduğunu”, eyaletteki aşiret reislerinin hükümetten toprak hibeleri aldığını bildirmiştir.[21]

Köyler devlet ve saray tarafından eski sivil ve askeri valilere ve tüccarlara giderek daha fazla satıldıkça, tiranlık arttı ve köylülerin sömürülmesi tahammül edilemez hale geldi. J. T. Bent, İran köylülüğünün korkunç durumunu şu şekilde anlatıyor:

“Persya’da her şey, bir köyün hükümetle doğrudan ilişkiye girip girmemesine bağlı. Açgözlü hanların nüfuz etmekleri daha ıssız köylerde verimlilik ve memnuniyet hâkim, ancak eğer Şah veya bir eyaletin valisi, alt kademedeki memurlara maaş ödeyemez, onlara bir veya birkaç köy verir ve bu köyler en kötü muameleye maruz kalırlarsa verilen köyün vay haline, orada kimse, hiçbir şeye ‘benim malım’ diyemez.”[22]

On dokuzuncu yüzyılda birçok gözlemci, Hazar bölgesindeki köylülerin İran’ın diğer bölgelerine göre belirgin şekilde daha iyi durumda olduğunu belirtmiştir. Ancak orada bile, mülk nadiren de olsa “köylüye ait” olduğunda, bölge valisi köylüden neredeyse istediğini alırdı, çünkü köylünün hiçbir çaresi yoktu.[23] Çarlık ordusunda yarbay olan Tigranov, 1895’te şunları kaydetmiştir:

“İran’da yaşamın en karakteristik özelliği, yağma ve zulümdür. Bunlar, devletteki düzensizliğin olağan sonucudur; ancak son otuz-kırk yıllık kesitte tümüyle dışsal [ülke dışı] nedenlerle bu yağma ve zulüm daha da yoğunlaşmıştır. Bu yeni faktörler, merkezi hükümet ile zayıf düşürülmüş, zulüm görmüş ve yağmalanmış yoksul halk arasındaki iç gerilimlere yeni bir ivme kazandırmış ve yoğunlaştırmıştır. Öte yandan mülk sahipleri, din adamları, yüksek mevkideki memurlar ve tüccarlar güç kazandılar. Son elli yılda oluşan yeni koşullara çok iyi uyum sağlayan bu kesimler, hem maddi hem de politik açıdan yeni duruma hâkim oldular, böylece toplumsal güç ilişkilerinde yeni bir durum meydana getirdiler.”[24]

Tigranov’a göre köylülüğün maruz kaldığı yıkım süreci, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yeni bir toprak sahibi türü olan mülkdarın ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Yeni mülkdar sınıfı, ya eski bir dinî vakıf yöneticisi (mütevelli) ya da daha önceki bir sivil veya askeri toprak bağışını fiilen özel mülkiyete dönüştürmüş biriydi, hatta kırsal kesime yeni gelmiş biri bile olabilirdi. “Toprak mülküne sahip olanların hakların artarken, köylülerin hakları azaldı, bu süreç köylüleri köleliğe sürükledi.”[25]

Tigranov’un değerlendirmesine göre, yeni toprak sahibi türü, bilinçli olarak köylülerin haklarını yok etmeye çalıştı.[26] Böylece, yüzyılın sonuna doğru toprak mülkdarların elinde yoğunlaşma eğilimi gösterdi, mülkdarlar, köylüleri tüm haklarından ve mülklerinden mahrum bıraktı. Örneğin, Tigranov, “Angarya süresi uzadı çünkü mülkdar, tarım işçisine dönüştürülen köylü-proleterin aynı topraktaki köylü toprak sahibinden her zaman daha ucuz olduğunu fark etti.”[27] diye belirtiyor. Bu durum, yüzyılın son otuz-kırk yıllık kesitinde tarım işçilerinin sayısında artışa yol açtı.[28]

Dahası, harap olan köylüler, mülkdar veya toprak bağışçısının payı olarak kendilerinden alınanlara ek olarak, bir dizi vergi ödemek, birçok ürün ve hizmeti temin etmek zorunda kaldılar. Bunlar arasında aile üyelerine uygulanan kelle vergileri; hayvancılık, meyve bahçeleri ve bağlara (bostanlara) uygulanan vergiler; dini vergiler; zekât ve hums cezaları yer alıyordu. Bir de rüşvet miktarı da artmıştı.[29] Tigranov, ortalama bir köylünün geçimini sağlamak ve yeniden yatırım yapmak için üretiminin yüzde 40’ından daha azını aldığını tahmin ediyor.[30] Mülkdarlar, bir miktar bağımsızlığa sahip varlıklı köylüden korkuyorlardı, bu nedenle (para ile satın aldıkları) din adamlarıyla işbirliği içinde köylüleri yoksulluk içinde tutmaya çalıştılar.[31]

Ancak devletin toprak sahibi olarak ortadan kalkması, köylülerin durumu üzerindeki olumsuz etkisini azaltmadı. Devlet baskısı, vergiler ve ülkenin ekonomisinin genel olarak kötüleşmesi şeklinde devam etti, bunun en büyük yükü üreticilere, köylülere ve zanaatkarlara düştü. Tigranov, Azerbaycan’ın komşu Erdebil bölgesindeki Kuzzatlı kabilesinin dayanılmaz vergilendirme sonucu tamamen mahvolmasını örnek gösteriyor. Bütün kabile, Çarlık Rusyası’na taşındı.[32] Rabino ayrıca, 1884’teki kadastro faaliyetleri ardından Gilan’daki bazı gelişmiş mülklerin aşırı vergilendirme nedeniyle köylülerce terk edildiğini, böylece harabeye dönüştüğünü belirtiyor.[33]

Gilan’daki tarım sorununu inceleyen Reşt’teki Rus konsolos yardımcısı Nikitin, yirminci yüzyılın başlarında toprak sahiplerinin köylüler üzerinde iki tür otorite tesis ettiğini söylüyor. Bir yandan devlet vergilerini toplamaya devam ediyorlardı; diğer yandan da “açgözlülük”lerinin düzeyine göre kira alıyorlardı. Kendini baskı altında hisseden bir köylünün bir toprak sahibinden ayrılıp başka bir toprak sahibi için çalışabileceği “haram zamanlar” (21 Mart Fars yeni yılından önceki kırk gün) geleneğine rağmen, birçok köylü mutlak sefaletten kaçmak için köyünü veya bölgesini terk etti. Bu nedenle giderek artan sayıda köy terk edildi ve harabeye dönüştü.[34]

Şah ve Mülkiyet Hakları

Pers hükümdarının gücü, özel mülkiyetin güvenliğiyle ilgiliydi. İranlılar, uzun zamandır kutsal saydıkları, Zillullah (Allah’ın gölgesi) olarak gördükleri ve tüm mülklerin nihayetinde ona ait olduğunu düşündükleri bir hükümdara boyun eğmeye zorlanmışlardı.[35] Hükümdarın Yüce Allah tarafından bahşedilen gücü teorik olarak mutlaktı. Fraser’a göre, despotik, küstah ve hain bir hükümetin hizmetkârları da kendisine benziyordu:

“Zalim bir hükümdarın keyfine tamamen boyun eğmiş olan soylular ve sarayın üst düzey memurları, muhalefete ve hayal kırıklığına tahammül edemeyen bu hükümdara boyun eğmeye ve itaatle bağlı kalmaya devam etseler de, sırayla astlarına karşı zalim, kibirli ve buyurgan olurlar; bunlar, güçlerine maruz kalanlara aynı küçük zorbalığı uygulama imkânı buldukça sevinirler. İran’daki en büyük soylu bile, şahsı veya malı konusunda hiçbir zaman güvende değildir. Dolayısıyla, hükümetin yapısı, bilhassa İran’ın son iki hükümdarının [Ağa Muhammed Şah ve Fethi Ali Şah’ın] karakteri, halkın ahlakı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Mülkiyete dair giderek artan güvensizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan kıskançlık, dürüstlük ve genel ahlak açısından ölümcül sonuçlar doğurmuştur. Her bireyin amacı her türlü yolla, bilhassa zavallı haliyle kendi gücüne tabi olan herkesi yağmalayarak para biriktirmek olduğundan, bu bölgelerde hiçbir iyileşme gerçekleşemez.”[36]

Fraser buradan şu sonuca varıyor:

“Persya’da iyileşme ve refahın önünde duran en önemli ve en dolaysız engel, hükümetin doğasından ve bu hükümetin maruz kaldığı devrimlerden [istikrarsızlıktan] kaynaklanan can, uzuv ve mala dair güvensizliktir. Bu güvensizlik, her zaman sanayinin ortaya koyduğu çabaları hükümsüz kılar, zira hiçbir insan, bir sonraki saatte elinden alınabilecek bir şeyi üretmek için çalışmayacaktır.”[37]

Fraser’ın Kaçar kralları hakkında söyledikleri, İran’daki tüm toprak sahipleri için de geçerlidir; çünkü Persya’daki despotik sistemde onlar da güvenlikten yoksunlardı. Şah, “İran’ı sevmesi, koruması ve geliştirmesi gereken, kendi ülkesi değil, süresi belirsiz bir kira sözleşmesine sahip olduğu, iktidardayken en fazla kazancı elde etmesi gereken bir mülk olarak görüyor. Taht, fetih yoluyla ailesinin eline geçtiğinden, belki de Mazenderan’daki kendi kabilesinin merkezi hariç, tüm ülkeyi fethedilmiş bir ulus gibi görüyor, dolayısıyla sadece onlardan en fazla parayı nasıl gasp edeceği meselesini dert ediniyor.”[38]

Fraser’ın şahın “mutlak” gücü hakkında söyledikleri Kaçar şahları için daha doğru olsa da, köyden saraya kadar her seviyede iktidarı kontrol altında tutma amacıyla belirli mekanizmalara başvuruluyordu, bu imkân neticede çoğu vakit iktidardaki sertliğin düzeyinin düşmesini sağlıyordu.

On dokuzuncu yüzyılda toprak mülkiyetindeki kademeli değişim sürecini incelemek için, Cengeli Hareketi’nin yükselişine tanık olunan dönemde merkezi ve/veya taşra yönetiminde yüksek mevkilerde bulunan Hazar bölgesindeki kimi toprak sahiplerini (mülkdarları) tanımlayacağım. (Ayrıntılar için Ek Bölüm’e bakınız.) Çoğunlukla İngiliz askeri raporlarından alınan bu kısa açıklamalar, Cengeli Hareketi’ni tahrik eden ve bu kadar hızlı yayılmasına neden olan sömürü ve zulüm türünü ortaya koyacak.

Hazar Bölgesi’nin Yönetici Elitleri

Ann Lambton, İran’da iki nedenden dolayı, topraklarını nesilden nesile bütünüyle aktaran istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin asla ortaya çıkmadığını tespit ediyor.

1. “Toplumun doğası ve İslami miras hukuku buna karşı çıkıyor. Birkaç nesil içinde kaçınılmaz olarak alt bölümler oluşuyor.”

2. “Tekrarlanan anarşik olaylar ve hanedan katında yaşanan değişiklikleri de istikrarlı bir toprak sahibi aristokrasinin ortaya çıkmasına mani oldu.”[39]

Benzer açıklamalar, Çar yanlısı Tigranov ve İran sahnesini gözlemleyen İngilizlerce de yapılıyor.

Tigranov, toprak mülkiyetinin genellikle miras yoluyla yeni bir sahibine geçtiğini, ancak sürekli iç karışıklık içinde olan bir ülkenin fetih hakkını da tanımak zorunda olduğunu belirtiyor. Bu hak, toprak mülkiyetine ilişkin kalıtsal hakkı kolayca sarsabilir ve büyük mülklerin mülkiyetinde değişiklik olasılığını da destekleyebilir.[40] James Fraser da bu İran’a özgü toplumsal olguya işaret ediyor:

“Persya’daki hükümet sisteminin moral bozucu etkisini, tüm sınıflar arasında yarattığı utanca karşı duyarsızlıktan daha çarpıcı bir şekilde gösteren hiçbir şey yoktur; bu duyarsızlık, bilhassa saray mensupları arasında dikkat çekicidir. Bir bakan veya vali, şahı gücendirir veya haklı ya da haksız yere suçlamanın hedefi haline getirilir. Belki de duyulmamış bir şekilde mahkûm edilir, mülküne el konulur, köleleri başkalarına verilir, ailesi ve eşleri aşağılanır, belki de seyislerin ve uşakların vahşetine teslim edilir, kendisine bağlı isimler dayaak yer veya cellâdın bıçağıyla sakat bırakılır.”[41]

Öte yandan, Fars sisteminde “İslami eşitlikçilik”[42] olarak adlandırılabilecek karşıt bir unsur, yabancıların dikkatinden kaçmamıştır:

“Fars valilerinin, soylularının ve toprak sahibi kişilerin büyük ölçüde hâlâ sahip oldukları otokratik güce rağmen, yaygın kanaatin aksine ülkede demokrasiye yönelik dürtü epey güçlüdür. Bu kısmen, mütevazı ailevi köklere sahip insanların devletin en yüksek makamlarına yükselme sıklığından, kısmen de eski rejimde şahın en üstün konumda olmasından, tebaasının onun hizmetkârları ve mallarından biraz daha fazlası olmasından kaynaklanmaktadır; ancak daha da önemlisi, İslam kardeşliğinin, köle zenciye bile ABD’deki azat edilmiş zencinin beyaz yurttaşlarına göre sahip olduğundan çok daha yüksek bir eşitlik derecesi bahşetmesinden kaynaklanmaktadır.”[43]

Güçlü Fars toprak sahiplerinin biyografilerini inceleyen biri, çeşitli yabancı ziyaretçilerin İran’da sınıf atlama imkânı meselesiyle ilgili yorumlarının doğru olduğunu görecektir. Biyografilerini incelediğim yirmi iki kişiden onu, ya “sıradan halktan” ya da köylüydü veya küçük toprak sahibi ailelerden geliyordu. Geri kalanlar, önemsiz aşiretlere mensuplardı. Aslında, yirmi iki kişi arasında en güçlü ve en zengin olanlar, doğrudan köylü bir geçmişten o konuma yükselmişti. Bu, İran’ın neredeyse sürekli yüzleştiği politik istikrarsızlık ve ekonomik güvensizlikle tanımlı İslami tarihinin bir özelliği gibi görünüyor. Kaotik politik durum ve oportünizm ile sosyal sorumluluk eksikliğini bir araya getiren hâkim değerler, İran siyasetinin satranç tahtasında birçok piyonun hızla yükselmesine hizmet etti.

İkinci önemli husus ise, incelenen kişilerin yarısının muazzam servetlerini olağanüstü hatta tamamen gayrimeşru yollarla elde etmesi, diğer yarısının ise servetlerini kısa bir süre içinde aşağı yukarı aynı yollarla artırmasıdır. İngiliz sömürgeciliğine bağlı subaylar, bu isimlerden on beşini “aşırı zalim” olarak nitelemiş. Bu tespit, ilgili kişilerin servetlerini nasıl elde ettiklerini ve artırdıklarını açıklıyor.

Üçüncüsü, on ikisinin sistematik olarak dürüst olmadığı düşünülüyordu; bu, İngilizlerin Fars yönetici elitinin “temel özelliği” olarak adlandırdığı bir durumdu. Araştırılanlar arasında sadece ikisi (Müşir ve Mustafi) bu kusurdan ariydi. Vatanseverliklerine gelince, az önce bahsedilen ikisi hariç, diğerlerinin hepsi, hem politik hem de mali açıdan servetlerini artırmak için İran’daki yabancı güçlerle ilişki kurmuştu.

Dördüncüsü, İran halkı arasında görülen yaygın inanışın aksine, bu toprak sahipleri, (genellikle savaş ağaları) dar kişisel çıkarlarına göre sık sık bir güçten diğerine bağlanıyorlardı. Aynı durum yabancılar için de geçerliydi. Cengeli Hareketi’ne dâhil olan politik elitlere dair bu kısa inceleme, İran siyasetinin karakteristik özelliği olan “değişip duran kum tepeleri”ne benzeyen ittifakların içeriğini ortaya koymaktadır. Vekil güçlerle kurulan ilişki, İran’daki toplumsal koşullar kadar “hareketli”ydi.

Özetle, Cengelilerin ortaya çıkmasına yol açan sosyopolitik koşullar, köylü üreticinin geçimini veya mülkün gelecekteki verimliliğini hiç önemsemeyen açgözlü ve yağmacı toprak sahipleri; kişisel zenginleşme için kamu görevini kötüye kullanma, kamu görevlilerinin sosyal sorumluluktan tamamen yoksun olması, politikacılar arasında dar görüşlü kişisel çıkarlar ve amaçlarına ulaşmak için entrika ve ikiyüzlülük gibi unsurlarla tanımlıydı. Bu unsurlar, iktidardaki elitlerin politik kültürünü teşkil etmiştir.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 12-21.]

Dipnotlar:
[1] W. Barthold, An Historical Geography of Iran (Princeton, 1984), s. 230. Ayrıca Gilan konusunda bkz.: A. Foumeni, Tarikh-i Gilan, yayına hz.: A. Taddayyon (Tahran, 1974).

[2] Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 230-31.

[3] A.g.e., s. 236; J. M. Kinneir, A Geographical Memoir of the Persian Empire (Londra, 1813), s. 160.

[4] H. L. Rabino, “Les Provinces Caspiennes de la Perse,” RMM 32 (1915-1916): s. 32; ayrıca bkz.: J. B. Fraser, Travels and Adventures in the Persian Provinces on the Southern Banks of the Caspian Sea (Londra, 1826), s. 143.

[5] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 24.

[6] British Army General Staff (Mesopotamia), Military Report on Teheran and Adjacent Provinces of Northeastern Persia, including the Caspian Littoral (BAGS/MR) (Kalküta, 1920), s. 318-20.

[7] Nüfusları önemsiz düzeydeydi. Bkz.: O. S. Melkonov ve ‘Azzad-Doleh, Sefamame-yi İran ve Rusiye, yayına hz.:. M. Golbon ve F. Talebi (Tahran [?], 1984), s. 167-68.

[8] BAGS/MR, s. 313-18.

[9] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 27.

[10] A.g.e.

[11] A.g.e., s. 34-36.

[12] A.g.e., s. 59. Ayrıca bkz.: Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 237. Ardı ardına yaşanan salgınlar sebebiyle Gilan’ın nüfusu yüzyıl içerisinde artmadı. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında aktarıldığına göre nüfusu 280.000 civarındaydı. Bkz.: Melkonov, Sefamame-yi İran ve Rusiye, s. 198.

[13] A.g.e., s. 37.

[14] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 49-52; Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 237. On dokuzuncu yüzyılda Gilan’da yaklaşık 1.250 köyün ödediği vergilerle ilgili, nadir bulunan bir rapora için bkz.: Melkonov, Sefamame-yi İran ve Rusiye, s. 198.

[15] Barthold, An Historical Geography of Iran, s. 234.

[16] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61-62.

[17] Fraser, Travels and Adventures, s. 145.

[18] Ann Lambton, Landlord and Peasant in Persia (Londra, 1954).

[19] J. B. Fraser, An Historical and Descriptive Account of Persia (Edinburgh, 1834), s. 355.

[20] Aktaran:, Landlord and Peasant, s. 148.

[21] Yayına Hz.: A. Amanat, Cities and Trade, Consul Abbott on the Economy and Society of Iran, 1847-1866 (Londra, 1983), s. 14-15.

[22] “Village Life in Persia,” New Review, 1891, s. 366.

[23] C. Issawi, The Economic History of Iran, 1800-1914 (Şikago, 1971), s. 224.

[24] A. V. Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh Otnoshenii Persii. (Socio-Economic Relations in Persia, Resume of Materials [Collected] on Voyage and Observations on Landed Property, the Maliyat and the Administrative System) (Tiflis, 1895), s. ix.

[25] A.g.e., s. 21.

[26] A.g.e., s. 22.

[27] A.g.e., s. 24.

[28] A.g.e., s. 25.

[29] A.g.e., s. 42-45.

[30] A.g.e., s. 53.

[31] A.g.e., s. 55.

[32] A.g.e., s. 5. Birkaç yıl sonra Erdebil’in yeni valisi, vergileri düşürünce kabileler eski doğal ortamlarına geri döndüler.

[33] Rabino, “Les Provinces Caspiennes,” s. 61.

[34] Basil Nikitin, Irani keh Man Shenakhteh Am (Persian translation of Nikitin’s “Souvenirs,” unpublished MS deposited at INALCO Library, Paris (Tahran, 1950), s. 162-64.

[35] James Morier’den akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136; ayrıca bkz.: Tigranov (Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 1), yazar burada şeriat uyarınca tüm İran topraklarının, arazilerinin ve sularının Allah’ın gölgesi şehinşaha ait olduğunu söylüyor.

[36] Fraser’dan akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 136.

[37] A.g.e.; ayrıca bkz.: Fraser, An Historical Account, s. 342-43.

[38] Akt.: Lambton, Landlord and Peasant, s. 135.

[39] A.g.e., s. 259.

[40] Tigranov, Iz Obshchestvenno-Ekonomicheskikh, s. 5.

[41] Fraser, An Historical Account, s. 346.

[42] “İran İslamı’nda eşitlikçilik” ve İran’da İslam’ın doğuşundan itibaren oluşan toplumsal hareketlerle ilgili olarak bkz.: Cosroe Chaqueri, Beginning Politics: The Reproductive Cycle of Children's Tales and Games in Iran, An Historical Inquiry (Lewiston, N.Y.), bilhassa Yedinci Bölüm.

[43] Persia, Confidential Handbook,hazırlayan: Dışişleri Bakanlığı Tarih Departmanı, Londra, 1919 Haziran, s. 65. On dokuzuncu yüzyılda İran’ı ziyaret eden birçok yabancı, bu önemli hususu bir biçimde gözlemlemiştir.

0 Yorum: