08 Haziran 2026

,

Giriş

18 Mayıs 1920’de Sovyet güçleri İran’ı işgal ederek Hazar kıyılarını ele geçirdiler. Sovyet güçleri, bir buçuk yıl sonra İran’dan çekildiler, bu süre zarfında İran’ın yönetici elitleriyle bir dostluk antlaşması imzaladılar.[1] İran’dayken, yaklaşık altı yıldır Çarlık ve İngiliz işgal güçlerine karşı savaşan, komünist olmayan (Cengeli olarak bilinenler) İranlı devrimcileri, İran Komünist Partisi ile koalisyona girmeye ve İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni (İSSC) kurmaya teşvik ettiler. İSSC’nin çöküşü ve İran’ın kurtuluş hareketinin yenilgisi, yeni bir hanedan olan Pehlevilerin başa geçmesine neden oldu. Bu, 1978-1979’da İslam Devleti’nin kuruluna sebep olan yeni bir sömürgeci “modernleşme” sürecini başlattı.

İran’daki mevcut durum, Pehleviler döneminde yarım yüzyıldan fazla süren travmatik kültürel ve sosyoekonomik gerilemenin doğrudan sonucudur. Pehlevi rejiminin altında yatan iç ve dış politikaları anlamak için, başarısızlığıyla İran’daki politik sahneye yeni bir düşünce ve yeni bir aktör grubu kazandıran hareketi incelemek gerekir. Bu temel, İSSC’nin yükselişi ve düşüşü sırasında atılmıştır.

Lenin yönetimindeki genç Bolşevik hükümetin bu kaçamağının, Sovyetler’in İran konusunda İngilizlerle yaptığı ticaret anlaşması görüşmelerinin ve İran’daki vatansever bir hareketin tasfiyesinin tarihi pek anlatılmamıştır. Pehlevi döneminde Cengeli Hareketi'nin tarihi üzerine bir sessizlik perdesi çökmüş, Stalinist tarihçiler ve İranlı takipçileri ise komünist olmayan liderlerinin itibarlarını lekelemeye çalışmışlardır.[2] Bununla birlikte, Cengeli komutanının adı, İran’ın yeni yöneticilerince keşfedilmeden çok önce, efsanevi bir biçimde de olsa, İranlıların kolektif tarihsel hafızasına kazınmıştı. Şahın devrilmesinden bu yana İran’da yeni bir rejimin kurulmasıyla birlikte, Cengeli hareketini çevreleyen mitolojiye İslami bir boyut eklenmiştir. “Milliyetçiler” için bir kahraman olmaya devam ederken, Cengeli lideri Küçük Han, Stalinist tarih yazımından esinlenen çoğu İranlı solcu nezdinde, elinde İranlı bir komünist liderin kanı bulunan bir “küçük burjuva hain” olmasa bile, bir anti-kahramandır. Öte yandan, İslam devletinin yeni ideologları için, başarısız da olsa, Humeyni’nin bir öncüsüdür.

İran’daki çoğu politik akım, ortadan kalkmasından bu yana tartışmalı ve tarihi tahrif edilmiş, hatta gizemli hale getirilmiş olsa da, Cengeli Hareketi’ni, farklı politik görüşlere sahip olmalarına rağmen, ülkelerinin bağımsızlık ve sosyoekonomik kurtuluş mücadelesinin önemli bir parçası olarak görmüş, hareket, İranlı nesiller üzerinde iz bırakmıştır.

Altı yıllık mücadelenin ardından Cengeli Hareketi, Londra, Moskova ve Tahran’da güçlenen üç askeri diktatörlüğün birlikte uyguladığı baskı karşısında dağılmadan önce bir yıldan fazla bir süre boyunca kırılgan bir şekilde varlığını sürdüren İSSC’ye evrildi. Bu hareketi, dış dünyayla ilişkilerini ve İran’daki müteakip olayları anlamak için, üzerine toprak serpilmiş olan tarihi ayrıntıların titiz bir şekilde yeniden açığa çıkartılması gerekmektedir. Bu işlem, Cengeli Hareketi ve Sovyet Rusya ile ilişkilerinin kasıtlı olarak çarpıtılması nedeniyle, daha da zereklidir.[3] Hareketin ve bilhassa “enternasyonalizm” iddiası ile ilişkili olarak yaşadığı çöküşün sonuçları da aynı derecede önemlidir, zira hareket, İran tarihi açısından birden fazla anlam üzerinden belirleyici bir dönüm noktasıdır.

Paradoksal olarak, İran’ın modernleşme girişimi, ülkeyi sosyoekonomik ve kültürel gelişmeye ve büyüyen politik-askeri diktatörlüğe maruz bırakan Pehlevi rejiminin kurulmasına zemin hazırladı. Bu durum, istibdata veya keyfi yönetime karşı tüm tarihsel savunmaların ve onları koruyan değerler sisteminin çözülmesine yol açtı. Sovyet Rusya açısından İSSC, devrimden devletçiliğe, Lenin’in Yeni Ekonomik Politika (NEP) olarak adlandırdığı devlet kapitalizmine ve onun devamı olan (şimdi daha çok Stalinizm olarak bildiğimiz) döneme geçişi müjdeleyen tarihi bir dönüm noktası oldu ve bu durum, hem iç hem de uluslararası alanda felâket sonuçlar doğurdu. İngiltere eylemleriyle, ulusal hareketlerin, bir ulusun bağımlılık bağlarını ve bunların geniş kapsamlı sosyoekonomik sonuçlarını değiştirmeden, sadece sözde destek verip ortadan kaldırmak suretiyle yeni sömürgeci çizginin başlangıcını önceden haber verdi.

Ancak, modern tarihsel metodoloji açısından daha da önemlisi, İSSC tarihini çarpıtma girişimleri, nihai görevi geçmişin hikâyesini çarpıtarak mağduriyeti artırmak olan resmi yeni sömürgeci tarih okulunu önceden haber vermiştir. Bu çarpıtmanın sonuçlarının İran içindeki gelişmelerle sınırlı kalmadığını, bu çarpıtmaların yazarlarını ve takipçilerini yanıltarak, özellikle kritik noktalarda geçmişi doğru bir şekilde analiz etmelerini engellediğini belirtmek gerekmektedir. Bu noktayı göstermek için, bu yeni sömürgeci okulun yakın tarihli bir olay üzerindeki etkilerini kısaca ele alacağım.

İran devrimi yaşanınca, batılı ve doğulu İran uzmanlarının küçük dünyası, ideolojileri ne olursa olsun, şaşkına döndü. Ayrıntılı teoriler ve modellerle donanmış olsalar da, çok azı, bu olguyu idrak ve izah edebildi. Göreceğimiz gibi, temel engelleri, önyargılarla malul zihniyetleriydi.

İran’da yaşanan politik olaylar, Pehlevi döneminde İranlılara vaat edilen hayırlı geleceği geri dönülmez bir şekilde hükümsüz kıldı. Uzmanların şahı ve “büyük medeniyet”ini nisyana gömmeleri uzun sürmedi. Artık “aziz” Humeyni’yi ve yeni keşfedilen “İran ulusal-kültürel” kimliğini, yani Şii İslam’ı yüceltmenin vakti gelmişti. Bu uzmanlar için geçiş acısız gerçekleşmişti, çünkü İranlı aydınlar arasında ona tepki gösterecek çok az kişi vardı. Genel olarak, tipik sömürgeci bir boyun eğmeyle İranlı elitler, yeni akımı takip ettiler ve yeni ezgiyi mırıldanmaya başladılar.

Ancak İranlı aydınlar, Batılı veya Sovyet akıl hocaları gibi, kısa sürede şaşkına döndüler: Şah’ın aksine, Humeyni, din adamı rejimine tam, İslami olarak düzenlenmiş bir itaat talep ediyordu. Bu çıkmaza düşmelerinin nedeni, oportünizm ve “ebedi” öngörülemezliğiyle bu “garip ve gizemli” toplumla ilgili yetersiz bilgileriydi. İki nedenden dolayı günümüze dek toplum, gizemli ve tahmin edilemez kalmıştır:

1. Yakın döneme dair İran araştırmalarının mevcut güçlere tabi olması;

2. Avrupamerkezci bir metodoloji. Bunlar elbette yeni sömürgeci tarih okulunun kaçınılmaz özellikleridir.

Birinci faktör, yalnızca Pehlevi hanedanlığının kurulmasından, daha da özelde, 1953 darbesinden kaynaklanmaktadır. 1925’te Pehlevilerin iktidara gelmesinden önceki İran tarihi ile ilgili çalışmalar, yabancı akademisyenlerin ve gözlemcilerin bir zamanlar eleştirel bir duruş sergileyebildiklerini ortaya koymaktadır. İkinci faktör olarak Avrupamerkezci metodoloji, aynı zamanda yeni sömürgeci okulun bir sonucudur. Bu faktör, İran’ın Batı toplumlarının bir devamı olarak incelenmesi ve buna göre bilişsel kategorileri üzerinden görülmesini ifade eder.

Bu yeni sömürgeci araştırmalar, bilhassa 1953 darbesinden bu yana, iktidar elitinin hassasiyetlerini incitmemek ve yabancı akademisyenler söz konusu olduğunda, Tahran ile akademisyenin kendi hükümeti arasındaki “samimi ilişkiler”i zedelememek için gösterilen “ihtiyatlılık” üzerinden çalışmalara büyük zarar vermiştir. Bu zararın en somut kanıtı, ABD’li akademisyenlerin sunduğu iki eleştiridir.

İlk eleştiri, önde gelen İran uzmanı James Bill tarafından yapılmış olup, Pehlevi dönemi boyunca akademik çalışmalara verilen zararın boyutunu ortaya koymaktadır. Bill şöyle diyor:

“Amerika’da basın-yayın kuruluşları, İran hakkında hassas veya eleştirel bir haber yapamazdı, aynı şekilde, akademi de etkileyici olmayan bir sicile sahipti; [...] Bugünün İran’ı ile ilgili çoğu akademik çalışma şaşırtıcı derecede eleştirel değildi. Akademisyenler, genellikle Pehlevi ailesiyle bağlantılıydı. Birçoğu, rejim hakkında özel olarak çekincelerini dile getirmiş olsa da, yayınlarında son derece ihtiyatlı davranıyorlardı.”[4]

İran’da iki kez görev yapmış bir ABD diplomatı olarak Stan Escudero, şahlığın yıkılmasından sonraki olayları analiz eden gizli bir belge kaleme aldı. Belgede Escudero, “Otuz yılı aşkın süredir bize iyi hizmet etmiş olan” Şah ile ABD'nin ilişkisini gözden geçirirken, “yıllarca süren baskı, yolsuzluk, kötü yönetim, dalkavukluk, boş vaatler ve genel verimsizlik”in rejimi zayıflattığını ve monarşinin çöküşüne zemin hazırladığını dile getiriyordu.

Escudero, bu rejimin çöküşünün Amerikalılar için neden bir “sürpriz” olduğu sorusuna şu şekilde cevap veriyordu:

“Bence Pehlevi rejiminin çöküşüne hazırlık yakalandık, çünkü gerçeği bilmek istemiyorduk. [...] 1968 civarında, eski dosyalardan anlayabildiğim kadarıyla, Dışişleri Bakanlığı ve Tahran’daki ABD Büyükelçiliği (ve muhtemelen yönetim) nezdinde Şah’ı eleştiren haberleri kısıtlamak, dile getirilmemiş bir politika haline gelmişti.”

Escudero, genel olarak bu konuyu gündeme getirdiğinde kendisine kritik bilgilerin sızdırılabileceği ve Washington’daki Şah’ın düşmanlarınca kötüye kullanılabileceği söylendiğini de ekliyor.

Escudero nihayet, ABD’nin Pehlevi rejimine yönelik hakim yaklaşımı hakkındaki acı gerçekle yüzleşiyor: “Son on yılda [1968-1978] uygulanan bu esasen dürüst olmayan politika yoluyla, Dışişleri Bakanlığı kendisini, ABD’nin İran’daki son gelişmelere daha iyi hazırlanmasını sağlayabilecek bilgilerden mahrum bıraktı.”[5] (İşin tuhaf yanı şu ki, bu çalışmada incelenen dönemde Tahran’daki ABD büyükelçiliğince temin edilen bilgiler, kapsamlı, gerçeklere dayalı ve büyük ölçüde tarafsızdı.)

Dolayısıyla akademide Pehlevilerle ilgili oluşan maraz, yirminci yüzyılda İran tarihinin, özellikle Pehlevi yönetimiyle ilgili olarak, ciddiyetle incelenmesine mani oldu. Neticede İran tarihinin hayati önem taşıyan konuları olan işçi örgütleri, sosyalist ve komünist örgütler ile Cengeliler veya Dr. Musaddık önderliğindeki vatansever hareket gibi çeşitli toplumsal ve politik hareketler ihmal, hatta kasten göz ardı edildi.[6] (Bazı akademisyenler, devrimden sonra bunu telafi etmeye çalıştılar.) Bu nedenle, İran hakkında yayımlanan kitapların çoğunun, ya Pehlevi hanedanlığının “olumlu başarılar”ıyla ya da giderek artan bir şekilde, Şii İslam ve Humeyni’nin İslam devrimiyle ilgili olması şaşırtıcı değildir.[7] Neticede süreç terse döndü: siyasetin akademinin tarafsız bulgularından ders çıkarması gerekirken, akademi, büyük bir tutkuyla, siyasetin gözüne girmeye çalıştı. İran tarihi, resmi tarihe (historia official[8]) dönüştü.

Bana göre, İran tarihinin dinamiklerini açıklamak, yani İran’ın yakın dönem tarihini doğru anlamak, geri kalmışlığının nedenlerini ve nasılını açıklamak, daha da önemlisi, bir hanedanın, bir partinin veya İran’ın güçlü komşularıyla ilişkilerinin resmi tarihi olarak takdis edilen hususları gizemden arındırmak için çok az şey yapıldı. Bunun en iyi kanıtı, 1979’dan beri Pehlevi rejimi hakkında yayınlanan “eleştirel” eserlerin sayısının artmasıdır.[9] Ancak (çoğu zaman kendisini tekrarlayan) kitapların bolluğuna rağmen, zaten mevcut olan bilgi birikimine çok az şey ekleniyor. Çok az bilim insanı, İran İslam devletinin güçlü propaganda mekanizmasınca yayılanların ötesine geçmeye çalıştı. İran’ı, Batı Asya’yı ve Kuzey Afrika’yı sarsan, dünyayı da etkisi altına alan büyük ayaklanmanın arka planı, kökenleri ve temelleri hakkında, Şii din adamlarının bu olayda önemli bir rol oynadığı haricinde, hâlâ çok az şey biliyoruz.

İran toplumu, hâlâ yeni politik gelişmelere tanık oluyor, buna karşın, kimse, bu yüzyılda altta yatan dinamikleri anlamak için çaba sarf etmiyor. İran’da toplumu ve siyaseti yöneten “yasalar”ı anlamak için, disiplinlerarası bir yaklaşımı uygulamak ve son iki yüzyıldaki İran yaşamının tüm yönlerine derinlemesine inmek gerekiyor. İran toplumunu bütünüyle araştırmak ve analiz etmek için, Batı’nın gerçeklerinden devşirilen kategorilere dayalı şematizasyondan vazgeçilmelidir. Dahası, çağdaş İran’ın incelenmesi, uluslararası güç siyasetinin gerekliliklerine tabi tutulmamalıdır. İran’ın yakın tarihinden, bilhassa doksanlara dek Pehlevi rejiminin sürdürülebilirliği hakkındaki tahminler ışığında, çıkarılacak bir ders şudur ki, uluslararası güç siyaseti bile sahte bilimsel savunmalara değil, doğru, tarafsız ve bilimsel analizlere dayanmalıdır. Kısacası, yeni sömürgeci tarih okulunun yıkılması ve ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Çağdaş İran tarihinin baskın yöntemlerini ve bunların korkunç sonuçlarını altüst etmek ve unutulmaya yüz tutmuş önemli tarihsel temaları araştırma sorumluluğunun bir kısmını üstlenmek için yetmişlerde bu çalışmayı üstlendim. Görevim daha da önemliydi çünkü incelediğim hareket, İran’ın yirminci yüzyıl tarihinin önemli bir parçasıydı ve hem İran’daki radikal siyasetin politik kurumları hem de ideolojik temelleri üzerinde şekillendirici bir etkiye sahipti.

Hem tarihçi hem de arkeolog, tarihi kalıntılar üzerinde çalışır. Meslekleri arasında benzerlikler ve farklılıklar mevcuttur. Biri, geçmişin fiziksel kalıntılarını incelerken, diğeri, geçmişi yeniden inşa etmek için onun soyut ve teorik yönlerini araştırır. Ancak arkeologların tarihçilere göre iki avantajı vardır. İlki, kanıtları ne kadar eksik olursa olsun, somuttur, dolayısıyla doğrulanabilirdir; tarihçiler ise kural olarak geçmişin öznel kalıntılarıyla ilgilenirler. İkincisi, arkeologlar da hasar görmüş arkeolojik verilerle karşılaşmak zorunda kalsalar da, hasar, genellikle doğanın eseridir. Buna karşılık, tarihçiler, her zaman kanıtlarının, daha tarafsız bir analizle ortaya konan geçmişten farklı bir tabloyu aktarmak isteyenlerce kasıtlı olarak tahrif edilmiş olabileceğinin farkında olmalıdırlar. Modern zamanlarda, paradoksal olarak, politik bilinç düzeyi yükseldikçe, baskıcı bir yaklaşımla, bilinçli olarak müdahale edilmiş bile olabilir.

Ancak hasar, bilinçli çabalarla sınırlı değildir. Ne yazık ki, devrimci bir hareketin yenilgisini genellikle politik baskı takip ettiğinden, hayatta kalanlar, davalarına sadık kalsalar ve gelecekte öğrenilecek derslerin farkında olsalar bile, zulüm korkusuyla anılarını kaydetmezler. Böylece zengin bir tarihsel veri kaynağı yitip gider. Dahası, hayatta kalanlar, ölenlerin yazmış olabileceği tarihten farklı bir tarih yazma eğilimindedir; geçmişe başka bir bakış açısıyla bakarlar, neticede onlar yenilgiden, hayal kırıklığından, geri adım atmaktan, hatta yüceltme girişimlerinden sağ çıkmışlardır. Ayrıca, devrimci bir hareketin önemli yönleri, militanların, kadroların ve liderlerin ölümüyle kayıtlardan silinir. Çok sert koşullar altında baskıcı rejimlerle savaşan az sayıda devrimci, düşmana teslim olmamak için geride tartışmalarının, girişimlerinin, politik ve askeri talimatlarına ait bir iz bırakır.[10]

Aynı şekilde, galipler tarafından kaydedilen tarih de başka bir bakış açısından yazılır. O galipler, haklı oldukları, adil bir davaya hizmet ettikleri veya ilahi gücün desteğini gördükleri için zafer kazandıklarını düşünürler. En büyük zararı, bir hareketin, partinin veya devletin geniş arşivlerine erişime “devletlû gerekçeler”le mani olanlar verirler. Bunlar en kötüsüdür; tarihe “baskıcı bir bilinci” uygulayan bu isimler, tarihi sistematik olarak ve bilinçli bir müdahaleyle tahrif ederler. İnsanlık tarihinde “bile isteye sebep olunmuş” sellere ve depremlere benzetilebilirler. İnsanlığa, tarihe ve tarihsel bilince karşı işledikleri suçlar çok yönlüdür.

Bu nedenle, İran’ın modern tarihini ele alırken, tarihçi, tarihsel kaydı çarpıtmaya çalışan ve böylece sadece söz konusu tarihi ve öznelerini değil, aynı zamanda bu özel tarihsel geçmişi tüm karmaşıklığıyla yakalamaya çalışanları da mağdur eden olumsuz bilinç konusunda son derece titiz olmalıdır. Cengeli Hareketi’nin tarihini ise ya rakipleri resmi bir üslupla kaleme almış (çarpıtılmış) ya da onu gizemlileştiren hayranları kaleme almışlardır. Bizim görevimiz, her ikisinin de ötesine geçmektir.

1980 yazında, Gilan ormanlarında seyahat ederken, birkaç yaşlı Gilanlıya devrimci Cengeli lideri Mirza Küçük Han hakkında soru sorma şansım oldu. Cevap, her zaman aynıydı: “Evet, dün gibi hatırlıyorum. İşte! Onu beyaz bir at üzerinde geçerken görmüştüm.”[11] İran tarihinin yeni sömürgeci ve Stalinist okullarının çabalarına rağmen, birçok İranlı, sadece memleketi Gilan’da değil, İran’ın her yerinde onu vatansever bir savaşçı olarak görüyor, İran siyasetinde yer alanlar arasında “nadir görülen bir dürüstlük abidesi” olarak kendisine saygı duyuyor.

Bu çalışma, ilgili tarihin mevcut rejimin ortaya çıkışından önce ne kadar efsanevi hale geldiğini ve yeni efsanelerin nasıl uydurulduğunu ortaya koyacak. Ayrıca, Küçük Han’ın Humeyni’yle arasındaki tek benzerliğin, teoloji eğitimi aldığı birkaç yılla sınırlı olduğunu; hiçbir zaman tam anlamıyla bir molla olmadığını savunacaktır. İki adam arasındaki, özellikle hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemler ve sonrasında yaşananlar açısından kurulan benzerliğin gerçeklerle bir alakası bulunmamaktadır.

Humeyni, Küçük Han’ın yenilgisinden yaklaşık altmış yıl sonra iktidara geldi, bu deneyimden ve iki lideri birbirinden ayıran diğer olaylardan ders çıkarmıştı. Sadece iki farklı sosyopolitik bağlamda faaliyet göstermekle kalmadılar, aynı zamanda dayandıkları toplumsal örgütlenmeler de farklıydı; bu nedenle sonuçlar da farklı oldu. Özellikle önemli olan, hem yerli hem de yabancı dost ve düşmana karşı çok farklı yaklaşımlar sergilediler. Ayrıca başka bir açıdan da farklıydılar. Küçük Han, tarihin kendisi ve hareketi hakkında ne söyleyeceği konusunda aşırı derecede bilinçliydi ve bu konuyu kendisine dert edinmişti. Humeyni’nin ise öncelikli düşüncesi, Allah’ın rızası olarak gördüğü şeydi.

Çalışmam, öncelikle Cengeli Hareketi’nin doğduğu Hazar kıyı bölgesinin ekonomik ve politik tarihini inceleyecek. İkinci Bölüm, Çarlık ve İngiliz egemenliğinin başlamasıyla güçlenen, Cengeli Hareketi'nin yükselişine ve düşüşüne katkıda bulunan bölgenin sahip olduğu potansiyelleri ve güçlükleri tasvir edecek. Üçüncü Bölüm, İran’ın meşruti hükümet mücadelesi (1906-1911) sırasında demokrasi arayışında Hazar bölgesinin rolünü analiz etmektedir. Bu iki bölüm, İran’ın geleneksel bir toplumdan modern Avrupa modeline göre şekillenen bir topluma geçişte karşılaştığı sorunları ele almaktadır. Bu sorunlar, sadece Cengeli Hareketi’ni değil, günümüzdeki demokrasi ve modernleşme hareketini de etkilemiştir.

Dördüncü Bölüm, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı zorlukları ve İran’a yönelik askeri işgali ele alarak, Cengeli liderinin önderliğinde vatansever hareketin yeniden canlanmasına zemin hazırlayan koşulları aktarmaktadır. Bu bölüm, ayrıca hareketin doğuşunu ve 1917 Rus devriminin etkisiyle aniden yükselişini incelemektedir.

Beşinci Bölüm’de ise Cengeli Hareketi’nin politik programı ve yapısı incelenerek, hem geleneksel karakteri hem de ülkeyi yabancı askerlerden temizleme mücadelesi aktarılmaktadır. Altıncı Bölüm, Bolşeviklerin Rusya’nın geleneksel etkisini geçici olarak ortadan kaldırdığı dönemde, İngilizlerin İran’ı ele geçirme planlarına zemin hazırlayan, İngilizlerin yükselişi dönemindeki Cengeli-İngiliz askeri arasındaki çatışmaları yeni bir teorik zemine oturtmaktadır. Yedinci Bölüm, Cengeli Hareketi’nin çeşitli yabancı gözlemciler ve tarihi çarpıtmaya yardımcı olan İranlı aktörlerce nasıl tasvir edildiğini eleştirel bir şekilde incelemektedir.

Sekizinci Bölüm, İran’daki Bolşevik diplomatların çalışmalarını ve İran Komünist Partisi’nin kuruluşunu araştırarak, Sovyetler’in İran’ın ulusal kurtuluş hareketine yönelik amaç ve tutumlarını ele almaktadır. Sovyet stratejisi, Sovyet birliklerinin İran’ın Hazar kıyısına inişinden sonraki iki yönlü Sovyet yaklaşımını analiz eden Dokuzuncu Bölüm’de daha ayrıntılı olarak incelenmektedir. İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yeniden ele alan Onuncu Bölüm, Bolşevik saldırısı ve İngilizlerin geçici ricatı karşısında Cengelilerin yüzleştikleri ikilemi incelemektedir. Bu gelişmeler, İngiliz ve Hint çevrelerinde İran sorununun yeniden düşünülmesine neden olmuştur.

On Birinci Bölüm ve On İkinci Bölüm, Cengelilerin komünistlerle kurdukları koalisyon hükümetini, çöküşünü, Tahran, Moskova ve Londra arasındaki müzakereler sırasında Sovyetler’in hareketi ayakta tutma girişimlerini eleştirel bir şekilde incelemektedir. On Üçüncü Bölüm, bu müzakereleri yeni bir teorik zemine oturturken, On Dördüncü Bölüm, yeni kanıtlar temelinde, İran’ın modern tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Şubat 1921 darbesinin başarısına yol açan İngiltere’nin yeni sömürgeci politikasının oluşumunu ve uygulanmasını izleyip değerlendirmeye tabi tutmaktadır. On Beşinci Bölüm ile On Altıncı Bölüm, Sovyet hükümetinin Londra ve Tahran ile büyük ekonomik ve politik öneme sahip iki anlaşma imzalamasının ardından, Cengeli Hareketi ile İSSC’nin dağılmasına yol açan İran’daki iki yönlü Sovyet politikasını daha ayrıntılı olarak analiz etmektedir.

Son bölüm, İngiltere’nin yeni sömürgeci politikası ve Lenin’in “tek ülkede sosyalizm” anlayışının ardından İran’ın kurtuluş hareketinin çöküşünün iç ve dış faktörlerini izleyerek, tüm faktörlerin ağırlığını değerlendirmeye çalışmaktadır. İran’da yaygın olan Maniheist düşünce biçiminin aksine, bu metin, İran’ın özgürlük ve demokrasi arayışını engelleyen önemli sonuçlara yol açmış olsa da, yabancı faktörlerin belirleyici unsurlar olarak kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. Cengeli Hareketi’nin ve yirminci yüzyıl İran’ındaki benzer hareketlerin yenilgisinin temel nedenleri, İran’ın politik liderliğini şekillendiren sosyoekonomik ve zihinsel yapılarda aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Cengeli Hareketi’nin çöküşü, yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca ve tüm görünüşlere rağmen, özellikle teorik düzeyde, onarılamaz olabilecek travmatik bir tarihsel gerilemeye yol açan Pehlevi rejiminin doğuşu olarak görülebilir; bu travmaya İngiliz yeni sömürgeciliği ile Büyük Rus “enternasyonalizm”i" önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Hüsrev Şakiri

[Kaynak: Birth of the Travma: The Soviet Socialist Republic of Iran, 1920-1921, University of Pittsburgh Press, 1995, s. 3-11.]

Dipnotlar:
[1] Eski şah, bilhassa Sovyetler’in karaya çıkışıyla ilgili olarak, tarihi gerçekleri büyük ölçüde çarpıtmıştır. Şöyle yazıyor: “1920 yılında İran-Sovyet Dostluk Antlaşması üzerinde görüşmeler devam ediyordu ve bu antlaşma, babamın darbesinden hemen sonraki yıl imzalandı. Bu dostane görüşmelerin ortasında, Sovyetler, şaşırtıcı bir eyleme başvurarak saldırdılar; İsyancı İranlı lider Küçük Han’ı desteklemek için İran’ın Hazar limanı Enzeli’ye asker çıkardılar [...]. Küçük Han’ın, inanılmaz bir küstahlıkla ‘Gilan Sovyet Cumhuriyeti’ dedikleri şeyi kurmasını sağladılar” (M. R. Pahlavi, Mission for My Country [Londra, 1960, s. 113]). Sovyetler’in önce Enzeli’ye indiği, beş ay sonra İran hükümetini müzakere masasına getirdiği herkesin malumu. Olayların sırasını tersine çevirmek, hayati bir tarihi öneme sahip bir çarpıtma.

[2] I. Spector’ın Cengeli Hareketi konusunda Sovyet kaynakları üzerinden dile getirdiği uyarıda da aktarıldığı biçimiyle, “İngilizce olarak yayınlanan birçok eser, bu İranlı milliyetçinin Sovyet değerlendirmesini büyük ölçüde kabul etmiştir” (The Soviet Union and the Muslim World, 1917-1958 [Seattle, 1959], s. 91). Ne var ki Spector’ın kendisi de aynı yanlışa düşmüştür.

[3] Cengeli Hareketi ile onun Sovyet Rusya ile ilişkilerini yanlış aktaran iki çalışma için bkz.: H. Carrere d’Encausse, “Le renouveau de l’lslam,” Le Monde, 4 Ocak 1980, bu makalede hareketin lideri “komünist bir molla” olarak tasvir ediliyor”; ve E. Ybert-Chabrier, “Gilan, 1917-1920: The Jangali Movement According to the Memoirs of Ihsan Allah Khan,” Central Asian Survey 2, Sayı. 3 (1983). Bu ikinci makalenin yazarı, ilk makalenin yazarının öğrencisi. Çalışmasında “bilimsel yeniden üretim” sürecinin kusurlu olduğunu ispatlıyor. Ayrıca bkz.: Chaqueri, “The Jangali Movement and Soviet Historiography,” Central Asian Survey 5, Sayı. 1 (1986).

[4] James A. Bill, The Eagle and The Lion, The Tragedy of American-Iranian Relations (New Haven, 1988), s. 372-74,370-71,501. İlginç olan şu ki Sorbonne’daki Doğu Okulu’nda okutmanken M. Fouchecourt bana İran’ın yakın dönem tarihinin 1925 sonrası kısmını derslerimde anlatmamamı söylemişti. Bu, Pehlevi hanedanlığının kurulduğu yıldı.

[5] Stanley T. Escudero, ‘What went wrong in Iran?” Gizli, Bahar 1979 [?], Documents from the US Espionage Den, Cilt. 63, yayınlayan: İmam’ın Yolundan Giden Müslüman Öğrenciler (Tahran, 1987), s. 70-73.

[6] İran’ı inceleyen Sovyet tarihçisi Miroşnikov, İran tarihinde Birinci Dünya Savaşı konusunda hiçbir incelemenin bulunmasının nedeninin “arşivlerin akademisyenlere tümüyle kapalı olması” olduğunu söyler (Iran in World War I, Lectures given at Harvard University in 1962 [Moskova, 1963], s. 4). Bu tespitin, Sovyet arşivlerinde çalışma talebinde bulunduğum dönemde halen daha geçerli olduğunu bizzat öğrendim.

[7] Bu konuda istisnalar var: Richard Cottam, Nationalism in Iran (Pittsburgh, 1966) ve Iran and the United States: A Cold War Case Study (Pittsburgh, 1988); buna karşılık S. Zabih (The Communist Movement in Iran, Stanford, 1966); ve birçok çalışmasında G. Lenczovski, bu tür meselelere ideolojik yaklaşsalar da onları özel bir ilgiyle ele aldı. Bazıları da tarihsel nesnellik ve ideolojilerden arınmış inceleme konusunda kibirli iddialarda bulundular ama bu türden önemli meseleleri tartışmamayı seçerek ilgili alana zarar verdiler. (Bkz.: Chaqueri, “Soviet Historiography and la Raison d’Etat,” presented at the annual meeting of the Middle Eastern Studies Association, Boston, 1986.)

[8] Historia Oficial seksenlerde Arjantin’de Generaller Dönemi” ilgili çekilen eleştirel filmin adı.

[9] Robert Looney’nin devrim sonrası yayınladığı Economic Origins of the Iranian Revolution (New York, 1982) ismli kitap eski rejime ekonomi konusunda danışmanlık yaptığı sırada Pehlevi döneminde yayınlanan kitaplardan farklı bir yerde durur! Ayrıca bkz.: A. Bausani, “The Qajar Period: An Epoch of Decadence?” Qajar Iran, Political, Social and Cultural Change, 1800-1925 içinde, yayına hz.: E. Bosworth ve C. Hillenbrand (Edinburgh, 1983); ve A. Banani’nin şu kitaba yazdığı önsöz: E. G. Browne, The Press and Poetry of Modern Persia (rpt. Los Angeles, 1983).

[10] Örneğin Küçük Han’ın Küçükpur’a yazdığı mektuba bakılabilir (Nehzat-i Cengel, s. 185). Mektupta Küçükpur’a mektuba iliştirilmiş belgeleri yakması talimatı veriliyor.

[11] Sonradan öğrendiğim kadarıyla Küçük Han’ın beyaz bir atı varmış.

0 Yorum: