25
Kasım 1987’de, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık (FHKC-GK) örgütüne
bağlı iki gerilla, Suriye ve İsrail işgali altındaki Güney Lübnan’dan yamaç
paraşütleriyle işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki bir Siyonist ordu üssüne
saldırdı. Halid Akar ve Melud Najah, altı İsrail İşgal Gücü askerini öldürdü, yedisini
yaraladı. Siyonist istihbaratın öngöremedeği saldırıyı İsrail İşgal Gücü engelleyemedi.
A
Quite Revolution kitabında Mary E. King’in İsrail’in “Filistin halkını
harekete geçiren” başarısızlığı olarak adlandırdığı olaydan birkaç hafta sonra,
Filistin’de Birinci İntifada başladı.[1]
Yaklaşık otuz altı yıl sonra Gazze’den gelen Filistinliler, soykırımcı gücün 17 yıl boyunca havadan,
karadan ve denizden tatbik ettiği ablukayı kırarak, işgal altındaki Filistin
toprakları üzerinde uçtular, bu anlamıyla, Filistinli şair Fedevva Tukan’ın “Tufan
ve Ağaç” şiirini pratiklerinde yankıladılar. Sahiden de o kuşlar geri döndüler.
Son
yüz yıl içinde her sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı kurtuluş mücadelesi;
işçi mücadelesi, kadın mücadelesi gibi diğer mücadele biçimleri yanında, bir
taktik olarak, bir de gerilla savaşından istifade etmiştir. Silahlanma yolunu
seçen özgürlük savaşçılarının yanında ve arkasında yoksullar, köylüler,
yaşlılar, kadınlar ve çocuklar yer almaktadır.
Belki
de en çarpıcı örnek, köylülerin ve işçilerin tabandan gelen çabalarıyla
başlatılan ve sürdürülen 1987 İntifadası’dır.
Rosemary
Sayigh’e göre, silahlı direniş ve gerilla taktikleri “siyasi itici gücü ve
örgütsel dinamiği sağlamıştır.” Ancak silahlı mücadelenin Filistin direnişinin
ve ulusal bilincinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeği, 1918 gibi erken bir
tarihte net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı, işçi ve kadın hareketleri,
hangi biçimde tezahür ederse etsin, bu sömürgecilik karşıtı ulusal bilinci
beslemede temel ve karşılıklı bir rol oynamaktadır. Nitekim, Yahudi
şirketlerinin sistematik olarak boykot ettiği Filistinli işçiler, Hamas’ın
silahlı kanadının isim babası olan devrimci şehit İzzeddin Kassam önderliğinde,
İngiliz sömürgecilerine ve Siyonist yerleşimcilere karşı örgütlü bir silahlı
mücadeleye ilk başlayanlardır.
İzzeddin
Kassam, silahlı mücadeleye metodolojik bir yaklaşımla yaklaştı. Gizli stratejik
komiteler kurmadan, silah satın almadan ve gerilla taktikleri konusunda eğitim
almadan önce, kitlelerin bu girişime psikolojik olarak hazırlanması
gerekiyordu. Siyasi eğitim yoluyla kitlesel bir devrimci bilinç ve ruh
geliştirme, o ruhu besleme konusunda silahlı isyan neden İngilizlere ve onların
Siyonist himayelerindekilere karşı mücadelede en uygun, daha da önemlisi, en gerekli
adımdı?
Kenefâni,
kitlelerin “belirli bir silahlı mücadele biçimini benimsemek zorunda kaldıklarını”
söylüyor. Sivil ve işçi hakları taktiklerinin ve ara sıra yaşanan silahlı
isyanlarla tanımlı yirmi yılı aşkın süre, bilhassa Filistin ulusal bilincinin
oluşmasında önemli bir rol oynadı, ancak bu pratik, İngilizlerin ve
Siyonistlerin Filistin topraklarına ve halkına yönelik saldırılarıyla
mücadelede kesinlikle yeterli değildi. Filistin, 1917 tarihli Balfour
Deklarasyonu’nda Avrupalı Yahudilere “vaat edilmişti”,
ancak İngiliz sömürgeciliği ve
emperyalizminden Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine sistemik dönüşümün hatları ancak otuzlarda belirginleşti.
Avrupalı
Yahudi yerleşimciler, Filistinlileri çevreleyen, en nihayetinde onları mahallerinden
çıkaran çok sayıda konut ve tarım arazisi satın almakla kalmadılar, aynı
zamanda İngilizlerden kendi okullarını ve silahlı çetelerini yönetme iznini de
aldılar. İngiliz İmparatorluğu, başka yerlerde çökmeye başlarken, Filistin, Afrika
ve Asya kıtalarında yükselen bağımsızlık şiarı düzleminde bir istisnayı teşkil
ediyordu. İngilizler, yereldeki muktedir sınıflarla iyi ilişkiler içinde
yürüttüğü çalışmaların ardından bölgeden çekilirken, Filistin’de Siyonist bir “devlet
içinde devlet”in varlığına izin vermişlerdi.
Siyonizm,
İngilizlerin ithal ettiği bir devlet kurma projesiydi. Bu haliyle, Siyonizm, varoluş
koşulu olarak, sınıf, din veya mevki ayrımı gözetmeksizin, yereldeki tüm Filistinlilerin
yok edilmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu koşullarda İngiliz sömürgeciliği, Filistin
ulusal kimliği ve bilincine yönelik bir tehditti. Ayrıca, Filistin’deki
Siyonist yerleşimcilerin ve sermayenin artmasıyla Filistin burjuvazisinin
karşılaştığı ekonomik kayıpları daha da kötüleştiren şey, dinî-feodal üretimden
kapitalist üretime hızlı geçişin sermayeyi yerleşimcilerin elinde daha da
yoğunlaştırmasıydı. Ağırlıklı olarak kentli Filistin burjuvazisi ile kırsal
köylülük arasında yaşanan sınıf çatışmasına rağmen, Siyonizme karşı genel
ulusal mücadele, Filistin toplumundaki iç sosyopolitik çelişkilerin önüne geçti
ve 1920’lere gelindiğinde, Filistin ulusal burjuvazisinin çıkarlarının,
Siyonist ve İngiliz işgalcilere karşı silahlı bir ulusal mücadeleyle örtüştüğü
görüldü.
Filistin
burjuvazisi ile köylülük arasındaki sınıf ayrımı, sadece sermaye açısından
değil, kırsal ve kentsel nüfus arasında mekânsal bir ayrım olarak da mevcuttu.
Bu nedenle, o dönemdeki siyasi eğitim ve gerilla eğitim programlarının temel
bileşenlerinden biri, İngiliz-Siyonist sömürgeciliğine karşı mücadelede
köylülüğün oynadığı merkezî roldü. Bu durum, sadece Filistin bağlamına has
değildi. Cezayir, Küba, Vietnam, Meksika, Bolivya, Nikaragua ve Bolivya devrimleri,
köylülüğün kent merkezli gerilla savaşına ve genel sömürgecilikten kurtuluş
mücadelesine aktif olarak katılmasının şart olduğunu pratikte kanıtladı.
Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), gerilla savaşı temelli stratejilerine bu
mekânsal ayrımı dâhil ederek, siyasi radikalleşmeyi optimize etmek için kentsel
ve kırsal alanlar arasındaki fiziksel mesafeyi azaltmanın veya uzlaştırmanın önemine
vurgu yaptı.
1936’da,
Filistin köyleri ile kentleri arasındaki coğrafi ayrımın silinmesi, Büyük İsyan’ın
başarısı için merkezi bir öneme sahipti. Fellahlar, sadece sonunda
silahlanmakla kalmadılar, aynı zamanda 7 Mayıs 1936’da vergi ödemeyi reddetme
ile ilgili oylamaya katılmak için Kudüs’e de gittiler. Filistin’in yerli
nüfusunun yüzde 35’ini meydana getiren Bedeviler de İzzeddin Kassam’ın siyasi
seferberlik çabalarının başlıca hedeflerinden biriydi.
Kenefâni’nin
de belirttiği gibi, Filistin Bedevileri, açlık ve yoksulluk nedeniyle sürekli
olarak silahlı bir isyanın eşiğinde yaşıyorlardı. Bugün Gazze’deki
Filistinliler gibi, Bedeviler de İngiliz-Siyonist sömürgeciliği tarafından
kasıtlı olarak az gelişmiş bölgelerde yaşıyorlardı ve 1936 Büyük İsyanı’na
katılmadan önce 1929 ile 1933 yılları arasında birkaç kez silahlı ayaklanma gerçekleştirmişlerdi.
İzzeddin
Kassam’ın ortaya koyduğu, daha sonra Mao Zedong, Che Guevara, Régis Debray gibi
devrimciler tarafından pekiştirilen bu yöntem sayesinde, kır nüfusunun gerilla
savaşına aktif katılımı, başarılı bir devrim için teorik ve pratik düzlemde
vazgeçilmez hale geldi. Debray’nin de belirttiği üzere, “Köylüler, her zaman
devrimcilerin onlara ne kadar güvendikleriyle değerlendiriliyor, tersi değil.”
Guevara da “devrimin ruhunun kitlelerin devrimci ruhunu ateşleyen kırsal kalede
yaşadığını” söylüyor. Başka bir deyişle, devrim, kırdaki sınıfların devrimci
ulusal bilinci ve kentli devrimci liderliğe duydukları güven olmadan
gerçekleşemez; çünkü kır nüfusu, tarihsel olarak devrimci sınıfların
çoğunluğunu oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda köylülük, sömürgeci şiddet ve
yağmanın yükünü de taşır.
Gazze
nüfusunun büyük çoğunluğunu 1948 ve 1967 yıllarında sürgüne gönderilen
Filistinli mülteciler oluşturmaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu, bir
zamanlar “acil durum” mülteci kampları olarak bilinen ve bazıları atalarının
köylerinin adını taşıyan yerlerde yaşayan köylülüğe ve işçi sınıfına mensup
Filistinlilerden oluşmaktadır.
Ekim
2023’te Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırı başlamadan önce, Cibaliye, Refah,
Şati, Nuseyrat, Bureyc, Magazi ve Deyrü’l-Belah mülteci kampları, Gazze’nin 2,1
milyonluk nüfusunun yüzde 81’ini oluşturan üç veya dört nesil Filistinli
mülteciye ev sahipliği yapıyordu. Gazze’de, işgal altındaki Batı Şeria’da,
Lübnan’da, Suriye’de ve diğer yerlerde, Sayigh’in “acı verici mültecilik
deneyimi” olarak adlandırdığı, kişinin hareket özgürlüğünün ve ihtiyaçlara
erişim imkânının çalınması, vatanından zorla kopartılması ve sömürgecinin keyfi
bir biçimde oluşturduğu sınırlar içine hapsedilmesi, ayrıca, neoliberal insancıllığın
sürekli etkisizliği ve sergilediği işbirliği ile tanımlı gerçeklik, kitlelerin
direniş bilincini şekillendiriyor.
Nitekim,
Sayigh’in Filistinliler: Köylülerden Devrimcilere adlı eserinde
gözlemlediği gibi mültecilik koşullarının ürettiği ve yeniden ürettiği
özgürlük savaşçıları geleneği, yoksulluğun, vatansızlığın ve “uluslararası
toplum”un iyi niyetine bağımlılığın görünürdeki utancını “ortadan kaldırdı”.
Sürekli olarak dayatılan utanca boyun eğme arzusunun önüne geçen şey, anavatana
dönüş için verilen azimli mücadeledir.
Filistin
Direnişi, kampların içinden neşet etmiştir. 2005 yılında yapılan bir
röportajda genç Ebu Ubeyde, Gazze’deki özgürlük savaşçılarının çoğu gibi, 1948’de
etnik temizliğe uğramış ve işgal edilmiş bir köyden geldiğini söylüyor. Gazze’deki
Filistinli mültecilerin orada sadece geçici olarak bulunduğunu, bir gün
atalarının vatanına döneceklerini vurguluyor.
“Mülteci”
yaftasının devrimci bir halkı boyun eğdirmekte ve STK bürokrasisini mücadele
alanlarına ihraç ederek içsel bir ulusal bilinci ortadan kaldırmakta başarısız
olması, direniş ile halk arasındaki mütekabiliyeti ve birliği daha da
güçlendiriyor. Başka bir deyişle, Direniş, yenilmesi mümkün olmayan bir beşiğe
kavuşuyor.
Gazze,
direnişin halk tarafından benimsenen beşiğidir; çünkü halkı, sömürgeci bir ölüm
makinesi karşısında haklı bir mücadele olarak silahlı isyana yönelmiştir,
direniş de karşılığında, kitlelerin, Siyonist yerleşimci-sömürgeci projenin
akıl almaz şiddetine boyun eğmeyi reddeden tavrını beslemektedir. Bu karşılıklı
ilişki, yalnızca mülksüzleştirme, yerinden edilme ve soykırımın maddi koşullarınca
(yeniden) üretilmekle kalmaz, aynı zamanda silahlanmayı ve gerilla savaşına
katılmayı seçen insanların devrimci ruhunu da sürekli olarak muhafaza eder.
Nuh
Mazir, “Filistin İçin Özgürlükçü Bir Şiir” adlı şiirinde, halkın direnişle ve
direnişin halkla olan ilişkisini ustaca ortaya koymaktadır. Sahiden de
gerillaları eleştiren, halkı eleştiriyordur.
Gerilla,
halkın içinde
Bir balığın suda yüzmesi gibi hareket eder;
Bense oturmuşum nehir kıyısına,
Balığı eleştiririm.
Suyu eleştiririm.
Bir
halk, sömürgeci şiddete maruz kaldığı her yerde, silahlı direniş, her zaman
yaşamı olumlayan bir pratik olarak ortaya çıkar. Gerilla savaşının geleneksel
çatışma kuralları çiğnense bile, iyi finanse edilmiş, iyi silahlanmış ve
genellikle teknolojik olarak gelişmiş geleneksel bir orduya karşı halk
mücadelesi ana strateji olarak görülmeye devam eder. “Fedai Olarak Yeniden
Doğmak: Filistin Devrimi ve Bir İkonanın (Yeniden) Oluşturulması” başlıklı
makalesinde Lubna Kutami, gerilla mücadelesinin kurallarını ihlal etmelerine
rağmen, Fedaîlerin Keramet Muharebesi’nde savaşma kararının ve ardından gelen
zaferlerinin Filistinli gerilla güçlerine maddi, siyasi ve psikolojik
kazanımlar sağladığını, halkın silahlı mücadeleye güvenini artırdığını, daha
fazla Filistinliyi silahlanmaya teşvik ettiğini yazıyor. Fedaîler daha sonra, sömürgecilik
ve emperyalizm karşıtı mücadeleye katılan Filistinliler ve Filistinli
olmayanlarca üretilen propaganda, şarkılar ve filmler üzerinden “dünyadaki radikal
hayal gücüne görünür bir biçimde dâhil oldular.”
Fedai
hareketinin halkta karşılık bulan özlemleri Küba kaynaklı propaganda faaliyetine
bir biçimde nüfuz ederek Filistin Direnişi’ni Batı hegemonyasına karşı verilen uluslararası
mücadeleyle ilişkilendirdi. Vietnam Halk Ordusu’nun eski başkomutanı Vo Nguyen
Giap, ulusal askeri strateji içinde küresel etkiyi dikkate almanın gerekliliğine
vurgu yapıyordu.
Ulusal
kurtuluş mücadelesinde gerilla savaşı yöntemine başvurmak, küresel sömürgecilik
ve emperyalizm mekanizmasına karşı mücadele etmek, statükonun faydalarından
yararlananlar için alışıldık işleyişi tehdit etmek, emperyalist hegemonyayı
kendi ulusunun sınırlarının ötesine taşımak demektir.
2022’de
1968’in fedai ruhu, Aslanlar Yuvası’nda vücut buldu. 2023’te Filistinliler
sömürgeciliğin çizdiği sınırları aşarak sahneye geri döndüler. Ancak onların
azimli mücadelesi, Filistin’in çok ötesinde, sömürgeciliğe ve emperyalizme
direnen tüm halkların bilincinde ve ruhunda makes buluyor.
Vietnam,
Küba, Cezayir, Zimbabve, Somali ve Filistin’de görüldüğü gibi, gerilla savaşı,
toprak hakkında derin bir bilgiye ve savaşta yerli halkının egemenliğinin pratiğe
dökülmesine ihtiyaç duyuyor. Vietnam’daki Huyen tünellerinden, Filistinli
savaşçıların kentlerde Siyonist askerlerine yönelik gerçekleştirdikleri
saldırılarda elde ettikleri başarılara kadar her örnekte görüldüğü üzere toprak,
her daim gerilla savaşında o halkın kendi temsilcilerine, hizmetkârlarına ve
koruyucularına hizmet eder.
Fedevva
Tukan, gerillanın ruhunun şahıslarda nasıl somutlaştığını anlattığı şiirinde
şunları söylemektedir:
Kasırga
döne döne
O kara kötülükle yüklü selini
Yemyeşil topraklara saldığında
“Onlar”, sevinçten havalara uçtular.
Batıya doğru sema
Sevinç dolu haberlerle yankılandı:
“Ağaç devrildi!
O büyük gövde parçalandı!
Kasırga, ağaçta hiçbir yaşam belirtisi bırakmadı!”
Peki o ağaç gerçekten devrildi mi?
Asla! Kızıl derelerimiz sonsuza dek akarken,
Dikenli dallarımızın şarabı
Susamış kökleri beslerken,
Arap kökleri
Derinlere, toprağın derinliklerine doğru
Tüneller açarken asla!
Ağaç yeniden doğrulduğu vakit dalları
Güneşte yeşil ve taze çiçekler açacak,
Ağacın kahkahası
Güneşin altında yankılanacak
Ve kuşlar geri dönecek
Buna hiç şüphe yok
O kuşlar geri dönecek.
Kuşlar geri dönecek.
Tara Âlemi
19 Nisan 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder