15 Haziran 2026

,

Gerillanın Ruhu


25 Kasım 1987’de, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık (FHKC-GK) örgütüne bağlı iki gerilla, Suriye ve İsrail işgali altındaki Güney Lübnan’dan yamaç paraşütleriyle işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki bir Siyonist ordu üssüne saldırdı. Halid Akar ve Melud Najah, altı İsrail İşgal Gücü askerini öldürdü, yedisini yaraladı. Siyonist istihbaratın öngöremedeği saldırıyı İsrail İşgal Gücü engelleyemedi.

A Quite Revolution kitabında Mary E. King’in İsrail’in “Filistin halkını harekete geçiren” başarısızlığı olarak adlandırdığı olaydan birkaç hafta sonra, Filistin’de Birinci İntifada başladı.[1]

Yaklaşık otuz altı yıl sonra Gazze’den gelen Filistinliler, soykırımcı gücün 17 yıl boyunca havadan, karadan ve denizden tatbik ettiği ablukayı kırarak, işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde uçtular, bu anlamıyla, Filistinli şair Fedevva Tukan’ın “Tufan ve Ağaç” şiirini pratiklerinde yankıladılar. Sahiden de o kuşlar geri döndüler.

Son yüz yıl içinde her sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı kurtuluş mücadelesi; işçi mücadelesi, kadın mücadelesi gibi diğer mücadele biçimleri yanında, bir taktik olarak, bir de gerilla savaşından istifade etmiştir. Silahlanma yolunu seçen özgürlük savaşçılarının yanında ve arkasında yoksullar, köylüler, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar yer almaktadır.

Belki de en çarpıcı örnek, köylülerin ve işçilerin tabandan gelen çabalarıyla başlatılan ve sürdürülen 1987 İntifadası’dır.

Rosemary Sayigh’e göre, silahlı direniş ve gerilla taktikleri “siyasi itici gücü ve örgütsel dinamiği sağlamıştır.” Ancak silahlı mücadelenin Filistin direnişinin ve ulusal bilincinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeği, 1918 gibi erken bir tarihte net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı, işçi ve kadın hareketleri, hangi biçimde tezahür ederse etsin, bu sömürgecilik karşıtı ulusal bilinci beslemede temel ve karşılıklı bir rol oynamaktadır. Nitekim, Yahudi şirketlerinin sistematik olarak boykot ettiği Filistinli işçiler, Hamas’ın silahlı kanadının isim babası olan devrimci şehit İzzeddin Kassam önderliğinde, İngiliz sömürgecilerine ve Siyonist yerleşimcilere karşı örgütlü bir silahlı mücadeleye ilk başlayanlardır.

İzzeddin Kassam, silahlı mücadeleye metodolojik bir yaklaşımla yaklaştı. Gizli stratejik komiteler kurmadan, silah satın almadan ve gerilla taktikleri konusunda eğitim almadan önce, kitlelerin bu girişime psikolojik olarak hazırlanması gerekiyordu. Siyasi eğitim yoluyla kitlesel bir devrimci bilinç ve ruh geliştirme, o ruhu besleme konusunda silahlı isyan neden İngilizlere ve onların Siyonist himayelerindekilere karşı mücadelede en uygun, daha da önemlisi, en gerekli adımdı?

Kenefâni, kitlelerin “belirli bir silahlı mücadele biçimini benimsemek zorunda kaldıklarını” söylüyor. Sivil ve işçi hakları taktiklerinin ve ara sıra yaşanan silahlı isyanlarla tanımlı yirmi yılı aşkın süre, bilhassa Filistin ulusal bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynadı, ancak bu pratik, İngilizlerin ve Siyonistlerin Filistin topraklarına ve halkına yönelik saldırılarıyla mücadelede kesinlikle yeterli değildi. Filistin, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’nda Avrupalı Yahudilere “vaat edilmişti”, ancak İngiliz sömürgeciliği ve emperyalizminden Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine sistemik dönüşümün hatları ancak otuzlarda belirginleşti.

Avrupalı Yahudi yerleşimciler, Filistinlileri çevreleyen, en nihayetinde onları mahallerinden çıkaran çok sayıda konut ve tarım arazisi satın almakla kalmadılar, aynı zamanda İngilizlerden kendi okullarını ve silahlı çetelerini yönetme iznini de aldılar. İngiliz İmparatorluğu, başka yerlerde çökmeye başlarken, Filistin, Afrika ve Asya kıtalarında yükselen bağımsızlık şiarı düzleminde bir istisnayı teşkil ediyordu. İngilizler, yereldeki muktedir sınıflarla iyi ilişkiler içinde yürüttüğü çalışmaların ardından bölgeden çekilirken, Filistin’de Siyonist bir “devlet içinde devlet”in varlığına izin vermişlerdi.

Siyonizm, İngilizlerin ithal ettiği bir devlet kurma projesiydi. Bu haliyle, Siyonizm, varoluş koşulu olarak, sınıf, din veya mevki ayrımı gözetmeksizin, yereldeki tüm Filistinlilerin yok edilmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu koşullarda İngiliz sömürgeciliği, Filistin ulusal kimliği ve bilincine yönelik bir tehditti. Ayrıca, Filistin’deki Siyonist yerleşimcilerin ve sermayenin artmasıyla Filistin burjuvazisinin karşılaştığı ekonomik kayıpları daha da kötüleştiren şey, dinî-feodal üretimden kapitalist üretime hızlı geçişin sermayeyi yerleşimcilerin elinde daha da yoğunlaştırmasıydı. Ağırlıklı olarak kentli Filistin burjuvazisi ile kırsal köylülük arasında yaşanan sınıf çatışmasına rağmen, Siyonizme karşı genel ulusal mücadele, Filistin toplumundaki iç sosyopolitik çelişkilerin önüne geçti ve 1920’lere gelindiğinde, Filistin ulusal burjuvazisinin çıkarlarının, Siyonist ve İngiliz işgalcilere karşı silahlı bir ulusal mücadeleyle örtüştüğü görüldü.

Filistin burjuvazisi ile köylülük arasındaki sınıf ayrımı, sadece sermaye açısından değil, kırsal ve kentsel nüfus arasında mekânsal bir ayrım olarak da mevcuttu. Bu nedenle, o dönemdeki siyasi eğitim ve gerilla eğitim programlarının temel bileşenlerinden biri, İngiliz-Siyonist sömürgeciliğine karşı mücadelede köylülüğün oynadığı merkezî roldü. Bu durum, sadece Filistin bağlamına has değildi. Cezayir, Küba, Vietnam, Meksika, Bolivya, Nikaragua ve Bolivya devrimleri, köylülüğün kent merkezli gerilla savaşına ve genel sömürgecilikten kurtuluş mücadelesine aktif olarak katılmasının şart olduğunu pratikte kanıtladı. Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), gerilla savaşı temelli stratejilerine bu mekânsal ayrımı dâhil ederek, siyasi radikalleşmeyi optimize etmek için kentsel ve kırsal alanlar arasındaki fiziksel mesafeyi azaltmanın veya uzlaştırmanın önemine vurgu yaptı.

1936’da, Filistin köyleri ile kentleri arasındaki coğrafi ayrımın silinmesi, Büyük İsyan’ın başarısı için merkezi bir öneme sahipti. Fellahlar, sadece sonunda silahlanmakla kalmadılar, aynı zamanda 7 Mayıs 1936’da vergi ödemeyi reddetme ile ilgili oylamaya katılmak için Kudüs’e de gittiler. Filistin’in yerli nüfusunun yüzde 35’ini meydana getiren Bedeviler de İzzeddin Kassam’ın siyasi seferberlik çabalarının başlıca hedeflerinden biriydi.

Kenefâni’nin de belirttiği gibi, Filistin Bedevileri, açlık ve yoksulluk nedeniyle sürekli olarak silahlı bir isyanın eşiğinde yaşıyorlardı. Bugün Gazze’deki Filistinliler gibi, Bedeviler de İngiliz-Siyonist sömürgeciliği tarafından kasıtlı olarak az gelişmiş bölgelerde yaşıyorlardı ve 1936 Büyük İsyanı’na katılmadan önce 1929 ile 1933 yılları arasında birkaç kez silahlı ayaklanma gerçekleştirmişlerdi.

İzzeddin Kassam’ın ortaya koyduğu, daha sonra Mao Zedong, Che Guevara, Régis Debray gibi devrimciler tarafından pekiştirilen bu yöntem sayesinde, kır nüfusunun gerilla savaşına aktif katılımı, başarılı bir devrim için teorik ve pratik düzlemde vazgeçilmez hale geldi. Debray’nin de belirttiği üzere, “Köylüler, her zaman devrimcilerin onlara ne kadar güvendikleriyle değerlendiriliyor, tersi değil.” Guevara da “devrimin ruhunun kitlelerin devrimci ruhunu ateşleyen kırsal kalede yaşadığını” söylüyor. Başka bir deyişle, devrim, kırdaki sınıfların devrimci ulusal bilinci ve kentli devrimci liderliğe duydukları güven olmadan gerçekleşemez; çünkü kır nüfusu, tarihsel olarak devrimci sınıfların çoğunluğunu oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda köylülük, sömürgeci şiddet ve yağmanın yükünü de taşır.

Gazze nüfusunun büyük çoğunluğunu 1948 ve 1967 yıllarında sürgüne gönderilen Filistinli mülteciler oluşturmaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu, bir zamanlar “acil durum” mülteci kampları olarak bilinen ve bazıları atalarının köylerinin adını taşıyan yerlerde yaşayan köylülüğe ve işçi sınıfına mensup Filistinlilerden oluşmaktadır.

Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırı başlamadan önce, Cibaliye, Refah, Şati, Nuseyrat, Bureyc, Magazi ve Deyrü’l-Belah mülteci kampları, Gazze’nin 2,1 milyonluk nüfusunun yüzde 81’ini oluşturan üç veya dört nesil Filistinli mülteciye ev sahipliği yapıyordu. Gazze’de, işgal altındaki Batı Şeria’da, Lübnan’da, Suriye’de ve diğer yerlerde, Sayigh’in “acı verici mültecilik deneyimi” olarak adlandırdığı, kişinin hareket özgürlüğünün ve ihtiyaçlara erişim imkânının çalınması, vatanından zorla kopartılması ve sömürgecinin keyfi bir biçimde oluşturduğu sınırlar içine hapsedilmesi, ayrıca, neoliberal insancıllığın sürekli etkisizliği ve sergilediği işbirliği ile tanımlı gerçeklik, kitlelerin direniş bilincini şekillendiriyor.

Nitekim, Sayigh’in Filistinliler: Köylülerden Devrimcilere adlı eserinde gözlemlediği gibi mültecilik koşullarının ürettiği ve yeniden ürettiği özgürlük savaşçıları geleneği, yoksulluğun, vatansızlığın ve “uluslararası toplum”un iyi niyetine bağımlılığın görünürdeki utancını “ortadan kaldırdı”. Sürekli olarak dayatılan utanca boyun eğme arzusunun önüne geçen şey, anavatana dönüş için verilen azimli mücadeledir.

Filistin Direnişi, kampların içinden neşet etmiştir. 2005 yılında yapılan bir röportajda genç Ebu Ubeyde, Gazze’deki özgürlük savaşçılarının çoğu gibi, 1948’de etnik temizliğe uğramış ve işgal edilmiş bir köyden geldiğini söylüyor. Gazze’deki Filistinli mültecilerin orada sadece geçici olarak bulunduğunu, bir gün atalarının vatanına döneceklerini vurguluyor.

“Mülteci” yaftasının devrimci bir halkı boyun eğdirmekte ve STK bürokrasisini mücadele alanlarına ihraç ederek içsel bir ulusal bilinci ortadan kaldırmakta başarısız olması, direniş ile halk arasındaki mütekabiliyeti ve birliği daha da güçlendiriyor. Başka bir deyişle, Direniş, yenilmesi mümkün olmayan bir beşiğe kavuşuyor.

Gazze, direnişin halk tarafından benimsenen beşiğidir; çünkü halkı, sömürgeci bir ölüm makinesi karşısında haklı bir mücadele olarak silahlı isyana yönelmiştir, direniş de karşılığında, kitlelerin, Siyonist yerleşimci-sömürgeci projenin akıl almaz şiddetine boyun eğmeyi reddeden tavrını beslemektedir. Bu karşılıklı ilişki, yalnızca mülksüzleştirme, yerinden edilme ve soykırımın maddi koşullarınca (yeniden) üretilmekle kalmaz, aynı zamanda silahlanmayı ve gerilla savaşına katılmayı seçen insanların devrimci ruhunu da sürekli olarak muhafaza eder.

Nuh Mazir, “Filistin İçin Özgürlükçü Bir Şiir” adlı şiirinde, halkın direnişle ve direnişin halkla olan ilişkisini ustaca ortaya koymaktadır. Sahiden de gerillaları eleştiren, halkı eleştiriyordur.

Gerilla, halkın içinde
Bir balığın suda yüzmesi gibi hareket eder;
Bense oturmuşum nehir kıyısına,
Balığı eleştiririm.
Suyu eleştiririm.

Bir halk, sömürgeci şiddete maruz kaldığı her yerde, silahlı direniş, her zaman yaşamı olumlayan bir pratik olarak ortaya çıkar. Gerilla savaşının geleneksel çatışma kuralları çiğnense bile, iyi finanse edilmiş, iyi silahlanmış ve genellikle teknolojik olarak gelişmiş geleneksel bir orduya karşı halk mücadelesi ana strateji olarak görülmeye devam eder. “Fedai Olarak Yeniden Doğmak: Filistin Devrimi ve Bir İkonanın (Yeniden) Oluşturulması” başlıklı makalesinde Lubna Kutami, gerilla mücadelesinin kurallarını ihlal etmelerine rağmen, Fedaîlerin Keramet Muharebesi’nde savaşma kararının ve ardından gelen zaferlerinin Filistinli gerilla güçlerine maddi, siyasi ve psikolojik kazanımlar sağladığını, halkın silahlı mücadeleye güvenini artırdığını, daha fazla Filistinliyi silahlanmaya teşvik ettiğini yazıyor. Fedaîler daha sonra, sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı mücadeleye katılan Filistinliler ve Filistinli olmayanlarca üretilen propaganda, şarkılar ve filmler üzerinden “dünyadaki radikal hayal gücüne görünür bir biçimde dâhil oldular.”

Fedai hareketinin halkta karşılık bulan özlemleri Küba kaynaklı propaganda faaliyetine bir biçimde nüfuz ederek Filistin Direnişi’ni Batı hegemonyasına karşı verilen uluslararası mücadeleyle ilişkilendirdi. Vietnam Halk Ordusu’nun eski başkomutanı Vo Nguyen Giap, ulusal askeri strateji içinde küresel etkiyi dikkate almanın gerekliliğine vurgu yapıyordu.

Ulusal kurtuluş mücadelesinde gerilla savaşı yöntemine başvurmak, küresel sömürgecilik ve emperyalizm mekanizmasına karşı mücadele etmek, statükonun faydalarından yararlananlar için alışıldık işleyişi tehdit etmek, emperyalist hegemonyayı kendi ulusunun sınırlarının ötesine taşımak demektir.

2022’de 1968’in fedai ruhu, Aslanlar Yuvası’nda vücut buldu. 2023’te Filistinliler sömürgeciliğin çizdiği sınırları aşarak sahneye geri döndüler. Ancak onların azimli mücadelesi, Filistin’in çok ötesinde, sömürgeciliğe ve emperyalizme direnen tüm halkların bilincinde ve ruhunda makes buluyor.

Vietnam, Küba, Cezayir, Zimbabve, Somali ve Filistin’de görüldüğü gibi, gerilla savaşı, toprak hakkında derin bir bilgiye ve savaşta yerli halkının egemenliğinin pratiğe dökülmesine ihtiyaç duyuyor. Vietnam’daki Huyen tünellerinden, Filistinli savaşçıların kentlerde Siyonist askerlerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarda elde ettikleri başarılara kadar her örnekte görüldüğü üzere toprak, her daim gerilla savaşında o halkın kendi temsilcilerine, hizmetkârlarına ve koruyucularına hizmet eder.

Fedevva Tukan, gerillanın ruhunun şahıslarda nasıl somutlaştığını anlattığı şiirinde şunları söylemektedir:

Kasırga döne döne
O kara kötülükle yüklü selini
Yemyeşil topraklara saldığında
“Onlar”, sevinçten havalara uçtular.
Batıya doğru sema
Sevinç dolu haberlerle yankılandı:
“Ağaç devrildi!
O büyük gövde parçalandı!
Kasırga, ağaçta hiçbir yaşam belirtisi bırakmadı!”
Peki o ağaç gerçekten devrildi mi?
Asla! Kızıl derelerimiz sonsuza dek akarken,
Dikenli dallarımızın şarabı
Susamış kökleri beslerken,
Arap kökleri
Derinlere, toprağın derinliklerine doğru
Tüneller açarken asla!
Ağaç yeniden doğrulduğu vakit dalları
Güneşte yeşil ve taze çiçekler açacak,
Ağacın kahkahası
Güneşin altında yankılanacak
Ve kuşlar geri dönecek
Buna hiç şüphe yok
O kuşlar geri dönecek.
Kuşlar geri dönecek.

Tara Âlemi
19 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: