KUTV’da
Mısır’dan gelen öğrenciler de vardı. 1925’te Doğu Üniversitesi’nde, Mısır’daki
gerici hareket ve Sir Lee Stack Paşa’nın suikastı sonrası bir dizi genç
Mısırlının idam edilmesinin ardından, 1924’te Sovyet başkentine gelen Mısırlı
öğrencilerle tanıştım. Bu öğrencileri şu isimlerle tanıyordum: Aziz; Hamdi; Fehmi;
(Hassuna; Ömer; Zanberg).
Aziz;
zayıf, parlak gözlü ve huysuz biriydi. Kahire’de demiryollarında çalışmış,
Marksizm eğitimi almak için Moskova’ya gelmişti. Her zaman, Büyük Piramit’in
tepesine kızıl bayrağı dikmek dışında Mısır’a dönmeyeceğine yemin ederdi.
Hamdi;
kısa boylu, tıknaz, hafif topal bir tıp öğrencisiydi. Kendisini her zaman Mısır
devrimci hareketinin teorik dehası olarak ilan ederdi. Fehmi, İskenderiye
Üniversitesi’nde mühendislik okumuştu. Zayıf ve sessiz biriydi, resim yapmayı
severdi, karmaşık ideolojik konularda tartışmalardan kaçınırdı.
Hassuna
ise İskenderiyeliydi, uzun boylu, kambur bir diş asistanıydı. Küçük, pırıl
pırıl gözlü, biraz da yaramaz, yüksek bir bakanlık makamının hayalini kuran bir
çocuktu.
Bir
de Ömer var... Kısa, tombul ve tıknaz, sosyalist devrimden önce yabancı bir
sirkle Rusya’ya gitmiş, “alev yutan”, “cam ısıran” adam rolüyle sahnelere
çıkmış. Seyircilere yanan bir meşale gösterir, onu büyük ağzının içinde
söndürürmüş. Veya bir cam bardağı alıp dişlerinin arasında kırarmış.
Son
olarak, Zanberg’den söz edeyim: kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü Polonyalı
bir Yahudi. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır’a göç etmiş, oğulları
orada Mısırlılaşmış. Daha sonra 1923’te Mısır’da Hüsnü Arabi’nin başını çektiği
sosyalist hareketine katılmış, tutuklanmış, sonra Rusya’ya sürgün edilmiş.
Bunlar,
Lenin’in öldüğü yıl Sovyetler Birliği’ne giren ilk Arap öğrencilerdi. Hepsi
Mısırlıydı. Ben, Asya’daki Arap ülkelerinden Moskova'ya gelen ilk Arap’tım.
Gerçek isimlerin takma adlarla değiştirilmesi adet olduğu için, Mısırlı
öğrenciler, bir araya gelip bana Mustafa Kemal adını vermeye karar verdiler.
Ancak Ruslar, daha doğrusu, Sovyetler Birliği’nin doğu kesiminden gelen
öğrenciler, bu isimden dolayı şaşırdılar, Türkiyeli Mustafa Kemal’in ismini aldığımı
sandılar. Nâzım Hikmet’in müdahalesine dek bana şüpheyle baktılar.
Sovyetler
Birliği dışından gelen öğrencilerin çoğu öğrenci yurdunda kalıyordu. Her ulusal
grubun kendi etkinlikleri vardı. Belki de en aktif olanı, Türk şair Nâzım
Hikmet’in önderliğindeki Türk grubuydu.
Her
bir millet ayrı gruplara ayrışmıştı ve kendi faaliyetlerini yürütüyordu.
Başında şair Nâzım Hikmet’in bulunduğu Türk grubu, en aktif olanıydı.
Tanıştığımda yirmi beş yaşında genç bir adam olan Nâzım, uzun boylu, sarı
saçlı, mavi gözlü, mizaç açısından hayat dolu biriydi. Sürekli hareket eden,
enerji küpü olan bu arkadaş, golf pantolonu giyerdi. Üzerinde ise neredeyse tüm
düğmeleri ilikli bir ceket bulunurdu. Türk öğrencilerinin arasında durur,
yazdığı devrimci şiirleri okurdu. Muhtemelen kendi bestelediği devrimci
şarkıları onlarla birlikte söylerdi.
Sonra Nâzım Hikmet’in en önünde durduğu öğrenciler, Türk sultanlarını
alaya alan komik piyesler sergilerlerdi. Biri, at niyetine süpürge sapına
biner, halkın içinde yürür, sağa sola selam verir, diğer öğrencilerse alaycı
bir tonda sultanın marşını okurlardı.
O
zamanlar üniversiteye ve etkinliklerine yeni başlamıştım. Yurt merdivenlerinin
tepesinde durmuş, etrafımda olup bitenleri izliyor ve gülüyordum. Nâzım Hikmet
yanıma geldi ve tanışmak amacıyla sorular sordu. Adımı sorduğunda,
üniversitedeki adımın Mustafa Kemal olduğunu söyledim. Bu cevabım karşısında
biraz sarsılan Nâzım, “Ne?! Mustafa Kemal mi? Sana bu ismi kim verdi, kim?”
dedi. Ona şöyle dedim: “O, Mısır ulusal lideri Mustafa Kâmil, Mustafa Kemal
değil.” Gene de isminden hoşlanmadığını, insana hem özgürlüğü hem de zulmü
çağrıştırdığını, bu nedenle kafa karıştırıcı olduğunu söyledi. Ardından, ismimi
hayranı olduğu İranlı şair anısına, Mustafa Sadi olarak değiştirmemi önerdi.
Nâzım Hikmet’le aramızdaki dostluk bağları bu şekilde kuruldu. Beni hep Türk
öğrencilerinin bulunduğu yere davet eder, hatta gruba katılıp toplantılarda yer
almamı isterdi, bunun sebebini de “yakın geçmişe kadar aynı zulmün altında
yaşadık ikimiz de” cümlesiyle izah etti. İki halkın da yakın zamanda aynı
boyunduruk altında acı çektiğini göz önünde bulundurarak, Türk topluluğuna sık
sık katılmamı, hatta tüm toplantılarında yer almamı istedi.
Üniversitedeki
eğitimime devam ederken günler geçti. Nâzım Hikmet ile sık sık üniversite
kulübünde, konferans salonunda veya başkentin dışındaki Odlnaya köyündeki
yazlık evde karşılaştım.
Sonra
Türk şair, aniden ortadan kayboldu. Çok sonraları, Mustafa Kemal’in liderliğini
tanımayı reddettiği, ona karşı açıkça düşmanlık beslediği, onu ve rejimini
devirip Türkiye’de sosyalist bir devlet kurma arzusunu kamuoyuna açıkladığı
için Türkiye’de hapse atıldığını öğrendim.
O
zamanlar Türkiye, bu türden bir düşünsel sıçramayı kabul etmeye ne tarihsel ne
de toplumsal açıdan hazırdı. Fes yerine şapka takma eylemi bile Mustafa Kemal’e
sayısız sorun ve komploya mal olmuştu. Öyleyse İslam’ın yerine geçecek bir
doktrin olarak Bolşevizm fikrini nasıl kabul edebilirlerdi? Dahası, Türkiye,
Yunan-Türk Savaşı’ndan yeni zaferle çıkmış, liderine sınırsız bir hayranlıkla
bakıyor, onu en büyük kurtarıcısı olarak görüyordu.
Dolayısıyla
şair Nâzım Hikmet, yaklaşık on beş yıl hapis yattıktan sonra gardiyanlarının
yardımıyla hapisten kaçmayı başarıncaya kadar hayalleri ve kederleriyle
yaşamaya devam etti. Daha sonra Moskova, Havana ve Prag arasında gidip geldi. 1963’te
Moskova’da vefat etti.
Necati Sıtkı
[Kaynak: مذكرات نجاتي صدقي [“Necati Sıtkı’nın Hatıratı”], Institute for Palestine Studies, Eylül 2001, s. 36-37.]


0 Yorum:
Yorum Gönder