03 Haziran 2026

,

Nâzım KUTV’da



KUTV’da Mısır’dan gelen öğrenciler de vardı. 1925’te Doğu Üniversitesi’nde, Mısır’daki gerici hareket ve Sir Lee Stack Paşa’nın suikastı sonrası bir dizi genç Mısırlının idam edilmesinin ardından, 1924’te Sovyet başkentine gelen Mısırlı öğrencilerle tanıştım. Bu öğrencileri şu isimlerle tanıyordum: Aziz; Hamdi; Fehmi; (Hassuna; Ömer; Zanberg).

Aziz; zayıf, parlak gözlü ve huysuz biriydi. Kahire’de demiryollarında çalışmış, Marksizm eğitimi almak için Moskova’ya gelmişti. Her zaman, Büyük Piramit’in tepesine kızıl bayrağı dikmek dışında Mısır’a dönmeyeceğine yemin ederdi.

Hamdi; kısa boylu, tıknaz, hafif topal bir tıp öğrencisiydi. Kendisini her zaman Mısır devrimci hareketinin teorik dehası olarak ilan ederdi. Fehmi, İskenderiye Üniversitesi’nde mühendislik okumuştu. Zayıf ve sessiz biriydi, resim yapmayı severdi, karmaşık ideolojik konularda tartışmalardan kaçınırdı.

Hassuna ise İskenderiyeliydi, uzun boylu, kambur bir diş asistanıydı. Küçük, pırıl pırıl gözlü, biraz da yaramaz, yüksek bir bakanlık makamının hayalini kuran bir çocuktu.

Bir de Ömer var... Kısa, tombul ve tıknaz, sosyalist devrimden önce yabancı bir sirkle Rusya’ya gitmiş, “alev yutan”, “cam ısıran” adam rolüyle sahnelere çıkmış. Seyircilere yanan bir meşale gösterir, onu büyük ağzının içinde söndürürmüş. Veya bir cam bardağı alıp dişlerinin arasında kırarmış.

Son olarak, Zanberg’den söz edeyim: kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü Polonyalı bir Yahudi. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır’a göç etmiş, oğulları orada Mısırlılaşmış. Daha sonra 1923’te Mısır’da Hüsnü Arabi’nin başını çektiği sosyalist hareketine katılmış, tutuklanmış, sonra Rusya’ya sürgün edilmiş.

Bunlar, Lenin’in öldüğü yıl Sovyetler Birliği’ne giren ilk Arap öğrencilerdi. Hepsi Mısırlıydı. Ben, Asya’daki Arap ülkelerinden Moskova'ya gelen ilk Arap’tım. Gerçek isimlerin takma adlarla değiştirilmesi adet olduğu için, Mısırlı öğrenciler, bir araya gelip bana Mustafa Kemal adını vermeye karar verdiler. Ancak Ruslar, daha doğrusu, Sovyetler Birliği’nin doğu kesiminden gelen öğrenciler, bu isimden dolayı şaşırdılar, Türkiyeli Mustafa Kemal’in ismini aldığımı sandılar. Nâzım Hikmet’in müdahalesine dek bana şüpheyle baktılar.

Sovyetler Birliği dışından gelen öğrencilerin çoğu öğrenci yurdunda kalıyordu. Her ulusal grubun kendi etkinlikleri vardı. Belki de en aktif olanı, Türk şair Nâzım Hikmet’in önderliğindeki Türk grubuydu.

Her bir millet ayrı gruplara ayrışmıştı ve kendi faaliyetlerini yürütüyordu. Başında şair Nâzım Hikmet’in bulunduğu Türk grubu, en aktif olanıydı. Tanıştığımda yirmi beş yaşında genç bir adam olan Nâzım, uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü, mizaç açısından hayat dolu biriydi. Sürekli hareket eden, enerji küpü olan bu arkadaş, golf pantolonu giyerdi. Üzerinde ise neredeyse tüm düğmeleri ilikli bir ceket bulunurdu. Türk öğrencilerinin arasında durur, yazdığı devrimci şiirleri okurdu. Muhtemelen kendi bestelediği devrimci şarkıları onlarla birlikte söylerdi. Sonra Nâzım Hikmet’in en önünde durduğu öğrenciler, Türk sultanlarını alaya alan komik piyesler sergilerlerdi. Biri, at niyetine süpürge sapına biner, halkın içinde yürür, sağa sola selam verir, diğer öğrencilerse alaycı bir tonda sultanın marşını okurlardı.

O zamanlar üniversiteye ve etkinliklerine yeni başlamıştım. Yurt merdivenlerinin tepesinde durmuş, etrafımda olup bitenleri izliyor ve gülüyordum. Nâzım Hikmet yanıma geldi ve tanışmak amacıyla sorular sordu. Adımı sorduğunda, üniversitedeki adımın Mustafa Kemal olduğunu söyledim. Bu cevabım karşısında biraz sarsılan Nâzım, “Ne?! Mustafa Kemal mi? Sana bu ismi kim verdi, kim?” dedi. Ona şöyle dedim: “O, Mısır ulusal lideri Mustafa Kâmil, Mustafa Kemal değil.” Gene de isminden hoşlanmadığını, insana hem özgürlüğü hem de zulmü çağrıştırdığını, bu nedenle kafa karıştırıcı olduğunu söyledi. Ardından, ismimi hayranı olduğu İranlı şair anısına, Mustafa Sadi olarak değiştirmemi önerdi. Nâzım Hikmet’le aramızdaki dostluk bağları bu şekilde kuruldu. Beni hep Türk öğrencilerinin bulunduğu yere davet eder, hatta gruba katılıp toplantılarda yer almamı isterdi, bunun sebebini de “yakın geçmişe kadar aynı zulmün altında yaşadık ikimiz de” cümlesiyle izah etti. İki halkın da yakın zamanda aynı boyunduruk altında acı çektiğini göz önünde bulundurarak, Türk topluluğuna sık sık katılmamı, hatta tüm toplantılarında yer almamı istedi.

Üniversitedeki eğitimime devam ederken günler geçti. Nâzım Hikmet ile sık sık üniversite kulübünde, konferans salonunda veya başkentin dışındaki Odlnaya köyündeki yazlık evde karşılaştım.

Sonra Türk şair, aniden ortadan kayboldu. Çok sonraları, Mustafa Kemal’in liderliğini tanımayı reddettiği, ona karşı açıkça düşmanlık beslediği, onu ve rejimini devirip Türkiye’de sosyalist bir devlet kurma arzusunu kamuoyuna açıkladığı için Türkiye’de hapse atıldığını öğrendim.

O zamanlar Türkiye, bu türden bir düşünsel sıçramayı kabul etmeye ne tarihsel ne de toplumsal açıdan hazırdı. Fes yerine şapka takma eylemi bile Mustafa Kemal’e sayısız sorun ve komploya mal olmuştu. Öyleyse İslam’ın yerine geçecek bir doktrin olarak Bolşevizm fikrini nasıl kabul edebilirlerdi? Dahası, Türkiye, Yunan-Türk Savaşı’ndan yeni zaferle çıkmış, liderine sınırsız bir hayranlıkla bakıyor, onu en büyük kurtarıcısı olarak görüyordu.

Dolayısıyla şair Nâzım Hikmet, yaklaşık on beş yıl hapis yattıktan sonra gardiyanlarının yardımıyla hapisten kaçmayı başarıncaya kadar hayalleri ve kederleriyle yaşamaya devam etti. Daha sonra Moskova, Havana ve Prag arasında gidip geldi. 1963’te Moskova’da vefat etti.

Necati Sıtkı

[Kaynak: مذكرات نجاتي صدقي [“Necati Sıtkı’nın Hatıratı”], Institute for Palestine Studies, Eylül 2001, s. 36-37.]

0 Yorum: