“Öfkeli
Köleler” ve “Karmaşıklık”ın Pazarlanması
Güney
Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen “Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı”nda,
dünyanın dört bir yanından üç bin sivil toplum örgütü, Filistinlilere yönelik
ulusal baskı ve ırk ayrımcılığı nedeniyle İsrail’i şiddetle kınadı. Acımasızca
uyguladığı askeri baskı, “soykırım eylemlerinden” geri kalmadı. Ancak resmi heyetler,
daha çekingen davrandı. Avrupa Birliği’nin İsrail ile kesintisiz işbirliği,
nihai belgenin gücünün büyük bir kısmını ortadan kaldırdı. Gene de, belki de
tarihte ilk kez, kapitalist ve emperyalist Batı, yargılanmak zorunda kaldı. Sürekli
silmeye çalıştığı tarihinin sayfalarıyla, Siyahi köle ticaretinden Filistin
halkının şehit edilmesine kadar birçok zulümle mecburen yüzleşti. Amerikan ve
İsrail heyetlerinin uygunsuz bir tavır sergileyip geri çekilmesi, bugün
insanlığa karşı işlenen korkunç suçların failleri ve insan haklarının en büyük
düşmanlarının tecritini daha da derinleştirdi.[1]
Bu,
olağanüstü öneme sahip bir başarı. Gene de, sol kesimde bile, bu hamleyi onaylamayanların
sayısı az değildi.
Filistinlilere
ders veren bu öğretmen adayları, İsrail’i eleştirenleri üsluplarını
yumuşatmaları konusunda uyarıyor: “Evet, İsrail eleştirisi haklı olabilir, ama
neden Siyonizmi gündeme getiriyorsunuz, neden işi onları ırkçılıkla suçlamaya
kadar vardırıyorsunuz?”
Vaktiyle
Fichte[2], Fransız Devrimi’nin “aşırılıklarını” kınayanların kolaycı tavrıyla
alay etmiş, güvenli bir şekilde kenarda durup hayatın tüm konforundan
yararlanmaya devam edenlerin, baskılarından kurtulmaya kararlı “öfkeli
kölelere” ahlak dersi vermeye kalkışmalarına karşı küçümseyici yaklaşımını dile
dökmüştü. Bugün Filistin Halkının Öğretmenleri, ahlak dersi vermekle
yetinmeyip, epistemoloji dersi de vermeyi amaçlıyor: Siyonizmi bu şekilde
suçlamak, kendi içinde farklı eğilimleri barındıran bu siyasi hareketin “karmaşıklığını”,
sağ, sol, hatta sol sosyalist ve devrimci yönelimleri gözden kaçırmak anlamına
geliyor.
Aslına
bakılırsa, burada önerilen metodoloji tutarlı bir şekilde izlenseydi, sadece
Siyonizm hakkında sessiz kalmak zorunda kalmazdık. 1915’te İtalya’nın Birinci
Dünya Savaşı’na müdahalesi, kimilerince açıktan “yayılmacı ve emperyalist”
olarak nitelendirilirken, kimileri de bunu “demokrasinin zaferi ve dünya barışı
davasına bir katkı” olarak değerlendirmişti. Bununla birlikte, en azından
komünistler açısından, “demokratik müdahalecilik” fikrini savunan bazı
isimlerin iyi niyetleri ve demokratik (hatta devrimci) samimiyetleri, bunun
emperyalist bir savaş olduğu gerçeğine şüphe düşürmemelidir.
Başka
bir örneğe bakalım. Şüphesiz ki sömürgecilik, bazı durumlarda açıktan yok edici
bir niteliğe bürünmüştür (burada bilhassa akla Nazizm, ama daha da öncesinde
Avustralya Aborjinlerinin ve diğer etnik grupların ortadan kaldırılması gelsin),
ancak diğer zamanlarda soykırım eşiğine bile ulaşmamıştır. On dokuzuncu
yüzyılın sonlarında, Batı’nın Afrika’ya yönelik sömürgeci müdahaleleri, Siyahi
kölelerin özgürleştirilmesi gerekçesiyle savunulurken, yirmi-otuz yıl sonra
Hitler, “üstün Aryan ırkı”nın ihtiyaç duyduğu köle kitlesini elde etme hedefiyle
Doğu Avrupa’nın sömürgeleştirilmesini teşvik etti. Üçüncü Reich, yayılmacı
yürüyüşü sırasında savaşın arındırıcı ve yenileyici erdemlerini överken,
tarihinin belirli anlarında (Çin'deki Boxer İsyanı’nı bastırmak için büyük
güçlerin kanlı ortak seferi vesilesiyle), sömürgecilik kendisini sürekli barış
davasına belirleyici bir katkı olarak kutlamaktan çekinmedi.[3]
Burada
incelenen tarihsel olgunun “karmaşıklığını” ve içsel farklılıklarını göz ardı
etmek yanlış olurdu, ancak bunlar sömürgecilik hakkında genel bir yargıda
bulunmamıza mani olamaz: tezahürleri çok yönlü olsa da, çeşitlilik arz etse de sömürgecilik,
yağma ve sömürü ile eş anlamlıdır, sürekli barışın sağlanması ve köleliğin
kaldırılması gibi insani niyetlerle hareket ettiğini iddia etse bile, hatta
büyük Batı güçlerinin bazı siyasi temsilcileri veya ideologları, bu iyi
niyetlere içtenlikle inanmış olsa bile, savaşa, saldırganlığa ve sömürge
halklarına büyük ölçekli zorunlu çalışma dayatılmasına yol açmıştır!
Siyonizm
ve Sömürgecilik
Sömürgecilik
örneğini tesadüfen seçmedim. Hemen şu soru ortaya çıkıyor: Siyonizm ile
sömürgecilik arasında bir bağ var mı? Siyonizmin, birçok yönüne rağmen, net bir
sloganla karakterize edildiğine şüphe yok: “Ülkesiz halka halksız ülke verilsin!”[4]
Burada, fethedilen veya arzu edilen toprakları her zaman sahipsiz toprak olarak
gören ve yerli halkı her daim önemsiz bir boyuta indirgemeye meyilli olan
sömürgeci geleneğin klasik ideolojisiyle karşı karşıyayız. İdeolojinin
ötesinde, Siyonizm, sömürgeci gelenekten ayrımcılık ve baskı uygulamalarını
ödünç alıyor. İsrail Devleti’nin kuruluşundan çok önce, İkinci Dünya Savaşı
sırasında, Filistin’e yerleşirken Siyonistler, Arapların sınır dışı edilmesini
planladılar. “Bu ülkede her iki halk için de yer olmadığı açık olmalı”; “Bu
konuda uzlaşmaya yer yok”; “Arapları komşu ülkelere, hepsini birden nakletmek
gerek”. Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden birinin 1940 yılının sonunda
açıkladığı program kesin ve nettir. Edward Said[5] de bu hususa dikkat çekiyor.
Madem bu seçkin Filistinli aydın, kimilerine şüpheli geliyor o vakit Ekim 1945’te
Hannah Arendt’in, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ardından, Ekim 1945’te
artık fazlasıyla görünür olan “Filistin Araplarını Irak’a nakletme” planlarını
şiddetle eleştiren cümlelerini[6] hatırlatalım.
Burada,
hoş bir örtmeceyle, sürgünden ziyade “nakletme"den bahsediyor. Ancak üç
yıl sonra Arendt, Arap nüfusuna yönlendirilen terörist şiddetin adını tam
olarak koyuyor. İşte Deyr Yasin’in başına gelenler:
“Yahudi topraklarıyla
çevrili bu izole köy, savaşa katılmamış, hatta köyü üs olarak kullanmak isteyen
Arap çetelerinin girişini engellemişti. New York Times’a göre, 9 Nisan 1948’de
Siyonist terörist çeteler, savaş sırasında askeri hedef olmayan köye saldırdı
ve nüfusunun büyük çoğunluğunu, 240 erkek, kadın ve çocuğu öldürdü. Kudüs’te
esir olarak teşhir etmek üzere birkaç kişiyi hayatta bıraktılar.
Yahudi nüfusunun büyük
çoğunluğunun öfkesine rağmen, “teröristler, katliamla gurur duydu, onu herkese
duyurmaya özen gösterdi, ülkedeki tüm yabancı muhabirleri ceset yığınlarını ve
Deyr Yasin’deki genel yıkımı incelemeye davet etti.”[7]
Hiç
şüphe yok ki, Siyonist hareketin tüm bileşenleri ve bireysel üyeleri, bu
şekilde davranmıyor ve her halükarda, İsrail Devleti’nin kuruluşunu
destekleyenler arasında uzun bir sol geçmişine sahip Siyonistler de vardı.
Ancak hiçbir komünist veya demokrat, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında ve
sırasında Alman Sosyal Demokrasisi’nin davranışını, bu partinin geçmişte
yürüttüğü büyük halk mücadelelerini ve bu sayede biriktirdiği uluslararası
prestijle gerekçelendirmeyi düşünmezdi. Arendt’in analizine ve tanıklığına
dayanarak, Siyonist solu daha yakından inceleyelim. O da “sosyal devrimci
Yahudi ulusal hareketi”nden bahsediyor, ancak bunu şu şekilde nitelendiriyor:
Bunlar kesinlikle kolektivist deneylerin peşinde koşmaya ve “küçük çevrelerinde
sosyal adaletin titizlikle uygulanmasına” kendini adamış çevrelerdi, ancak
bunun haricinde “şovenist” hedefleri desteklemeye hazırdılar. Genel olarak, “iç
politikada radikal bir yaklaşım ve devrimci sosyal reformlar ile dış
politikada, yani Yahudiler ile diğer halklar ve uluslar arasındaki ilişkiler
alanında, eski ve tamamen gerici yöntemlerin alabildiğine çelişkili bir
birleşimi” ile karşı karşıyayız.[8] Komünist hareket, tarihi boyunca bu “birleşim”i
solcu olarak görmeyi her zaman reddetmiş, bunun yerine, onu her daim sosyal
şovenizm olarak yaftalamıştır. Sömürge halkları hilafına yayılmacılık ve zorlu
bir savaş sürecinden geçen egemen halkı birleştirmek için çağrılan topluluk
ruhundan oluşan bu birleşim, o kadar solcu değildir ki, büyük bir Yahudi
şahsiyet, bunu Siyonizm ve Nazizm arasındaki benzerliğin nedenlerinden biri
olarak görmektedir.[9]
Siyonizm
ve Irkçılık
Böylelikle
meselenin özüne iniyoruz. Siyonizme yöneltilen ırkçılık suçlamalarından
öfkelenen bağnazlara, az önce bahsettiğimiz Viktor Klemperer’in sergilediği laiklik
ve düşünsel cesaret örneğini gösterebiliriz. Üçüncü Reich’ın Yahudilere
uyguladığı “nihai çözüm”den ve zulümden kaçmak için saklanmak zorunda kaldığı
sırada, Herzl’in yazıları ve ideolojisi hakkında “Hitlercilikle kurulmuş olan olağanüstü
akrabalık”tan, “Hitlercilikle derin bir ortaklık”tan bahsetmekten çekinmedi.[10]
Buradan daha radikal bir sonuca ulaşmak mümkün: “Herzl’in ırkçı doktrini
Nazilerin beslendiği kaynaktır. Nazizmi Siyonistler değil, Siyonizmi Naziler kopyalamışlardır.”[11]
Nazizm ve Siyonizmin ortak noktası ise “duygusal bağlarla örülü Amerikanizm”dir.[12]
Yani sömürgeleştirilecek Vahşi Batı’ya, Üçüncü Reich’ın Doğu Avrupa’da ve
Siyonizmin Filistin’de aradığı bakir bölgeye dair efsanedir. Herzl’in kendisi
de açıktan Vahşi Batı modeline atıfta bulunmamış mıydı?[13] Tek açıklama,
Siyonistlerin doğaçlamaya yer bırakmayan bir “toprağı ele geçirme” niyetinde
olduklarıdır.[14]
Hannah
Arendt, Klemperer’inkinden çok da uzak olmayan sonuçlara ulaştı. Deyr Yasin
katliamı, “aşırı milliyetçilik”, “dini mistisizm” ve “ırksal üstünlük” iddialarının
oluşturduğu karışımla tetiklendi.[15] “En radikal milliyetçilerin dilini”
benimseyerek, Siyonizm açıktan kendini “pan-Semitizm” olarak tanımlıyor.[16] Peki
ama bu pan-Semitizm neden pan-Almanizmden daha iyi olsun ki?
Herzl,
Yahudiliğin kültürel ve etnik kimliğini korumaya kafayı takmış bir isimdi:
Siyonizmin “müttefiklerini” ve “en sadık dostlarını” ruhlarında ve özlerinde
farklı halklar arasında kirlenmeyi önlemek isteyen anti-Semitler arasında
araması gerektiğini kendisi de söylemiyor muydu?[17] Buradan Arendt, radikal
bir sonuca varıyor: Siyonizm, “Alman esinli milliyetçiliğin eleştirilmeden
kabul edilmesinden başka bir şey değildir.” Bu yaklaşım, ulusları “insanüstü
biyolojik organizmalar”a benzetir. Ancak Herzl’e göre, “sonsuz yaşamla gizemli
bir şekilde donatılmış biyolojik organizmalar olarak görülen, birbirinin aynısı
olan insan topluluklarından başka bir şey yoktu”.[18] Dolayısıyla, “biyolojik”
motiflerle süslenmiş “Alman esinli milliyetçiliğe” yapılan atıfla, Nazizme veya
en azından Üçüncü Reich tarafından daha sonra miras alınan ve radikalleştirilen
ideolojiye geri dönüyoruz.
Şimdiye
dek Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte anti-komünist ve anti-Marksist yola
sapan Arendt’in makalelerini ve konuşmalarından istifade ettim. Ancak, 1963’te
bile felsefecinin fikirleri yerinden dibine sokmak için kullandığı gücünden hiçbir
şey kaybetmediğini belirtmek gerek. Eichmann davasında “savcı, Yahudiler ve
Almanlar arasında karma evlilikleri ve cinsel ilişkileri yasaklayan 1935
tarihli Nürnberg Yasaları’nı eleştirdi.” Oysa bu suçlamanın yapıldığı anda,
İsrail’de de benzer bir yasa yürürlükteydi. “İsrail’de bir Yahudi, Yahudi
olmayan biriyle evlenemez.” Bu da yetmez. “Haham hukuku” bir dizi etnik
ayrımcılığı içerir: “Karma evliliklerden doğan çocuklar, yasa gereği
gayrimeşrudur (Yahudi anne-babadan evlilik dışı doğan çocuklar meşru sayılır),
eğer birinin Yahudi olmayan bir annesi varsa, evlenemez ve cenaze törenine
hakkı yoktur.” Her şeyden önce, Arendt, Nazi suçlusunda Herzl’in Yahudi
Devleti adlı kitabında dile getirdiği tezlerin uyandırdığı coşkuya dikkat
çekiyor: “Bu ünlü Siyonist klasiği okuduktan sonra, Eichmann, anında ve kalıcı
olarak Siyonist fikirlere bağlı kaldı.”[19]
Belki
de bu durumda, Klemperer ve Arendt, polemiklere yansıyan öfkelerinin ötesinde,
gerçek bir aşırı basitleştirme tuzağına düşüyorlar: Hitler’in ideolojisinde ve
siyasi programında merkezi bir rol oynayan küresel egemenlik ve tarihin
gidişatının radikal, gerici bir şekilde tersine çevrilmesine dair hırslarını
Siyonizme atfedemeyiz. Dahası, ırkçılık ve karşı-ırkçılık (yani gerici
ırkçılık) eşdeğerde görülemez, Siyonizmde bunlar ayrılmaz bir şekilde iç içe
geçmiştir.
Yahudi
edebiyatının önde gelen isimlerinden tarihçi George L. Mosse ise daha dengeli
bir bakış açısına sahip. Siyonizmin “Yahudi ulusu”nu on dokuzuncu yüzyılın
sonlarından itibaren yayılan ve Üçüncü Reich’ın yürüttüğü ideolojik hazırlık
sürecinde önemli rol oynayan, muğlak bir nitelik arz eden “yeni Cermen
idealleri”nin savunduğu natüralist terimlerle kavradığına dikkat çekiyor.[20]
Bu,
daha çok tartışılması gereken bir konu. Ancak Durban Konferansı’nda ortaya
atılan “söylenenler tam bir rezalet” çığlığı, tam da bu tartışmayı engellemek
için atılmıştı.
Ancak
en az bir noktanın yeterince açık olduğunu söylemeliyiz. Siyonizmin somut
sonuçları, günümüz İsrail’inde hüküm süren toplumsal ve “ırksal” ilişkiler
konusunda, International Herald Tribune gazetesinde yazılarını
yayınladıkları göz önüne alındığında[21], hiçbir şekilde aşırılıkçı
olmadıklarını belirterek, demokratik yönelimli Yahudilere söz hakkı veriyoruz.
Burada, İsrail’in bir demokrasi olsa bile, “barbarların köleliğine dayanan
antik Antina modeline veya siyahilere karşı ırk ayrımcılığının yaşandığı
yıllarda öne çıkan “ABD’nin Güneyi”ne ait modele göre inşa edilmiş bir kast
demokrasisi” olduğunu söyleyebiliriz. İsrail’in sunduğu tablo açık: “İsrail’deki
Arap azınlığı oy kullanıyor ancak birçok açıdan ikinci sınıf statüsünde. İşgal
altındaki Batı Şeria’da yönettiği Araplar oy kullanmıyor, neredeyse tüm
haklarından mahrum bırakılıyor.”[22]. Filistinlilere karşı ayrımcılık
uygulaması, onların “insanlıktan çıkarılması” ile el ele gidiyor.[23]
Gerçek
şu ki: İsrail’in şu ya da bu şekilde kontrol ettiği topraklarda, toprağa,
eğitime, suya, hareket özgürlüğüne ve en temel medeni haklardan yararlanma
imkânına erişim tümüyle etnik kökene bağlıdır. Sadece Filistinliyseniz,
mülkünüzün yok edilmesi, sınır dışı edilmeniz, (küçük yaşta olsanız bile)
işkence görmeniz, ölüm mangalarına teslim edilmeniz riskiyle karşı karşıyasınız.
Üstelik tüm bunlar, yargı kararına değil, polis ve askeri yetkililerin keyfi
kararlarına, daha doğrusu, her şeye hâkim olan başbakanın belirleyici kararına
dayanmaktadır.
Şaron,
“otuz yıl önce Gazze’deki Filistinli militanlara karşı yürüttüğü, ağır sonuçlar
doğuran, evleri yıkıp protestolara katılan gençlerin ebeveynlerini sınır dışı
ettiği harekâttan hâlâ gururla bahsediyor.”[24] Bu nedenle, Amerikan basınının
bize bildirdiği gibi, sadece şüphe üzerine değil, aynı zamanda İsrail askerine
taş attığından şüphelenilen bir çocuğun aile bağları nedeniyle de sınır dışı
edilebilirsiniz.[25] Bu riski sadece Filistinliyseniz alırsınız. Bütün bunlar
ırkçılık değil mi?
Öte
yandan, Filistinli mültecilerin zorla sürüldükleri topraklara geri dönme
taleplerini zulme başvurarak reddeden İsrail, dünyanın dört bir yanından
Yahudileri Yahudi devletine yerleşmeye davet ediyor, Filistinlilerin sürülmeye
devam ettiği işgal altındaki topraklara yerleşme sürecini teşvik ediyor. Bu
etnik temizlik değilse nedir?
Ağaçlar
ve Orman
Gerçekliğin
sunduğu korkunç kanıtlarla karşı karşıya kalındığında, belirli bir solun
Filistin ve Arap halklarına Siyonizm veya İsrail’in ırkçılığı gibi aşırı “karmaşık”
sorunlarla uğraşmaktan kaçınmaları, bunun yerine, Şaron’u eleştirmeye veya
kınamaya odaklanmaları yönündeki çağrıları ne kadar gerçekçilikten uzak
görünüyor! Batı solunun bu kınama açıklamaları mevcut durum için yeterli mi?
1948’in
sonunda, Begin’in ABD ziyaretinde, Arendt, Deyr Yasin katliamından sorumlu
kişiye karşı eylem yapılması çağrısında bulunmuş, Begin’in liderliğini yaptığı
partinin “Ulusal Sosyalist ve Faşist partilerle yakından ilişkili” olduğunu dile
getirmişti.[26] Batı solu, neden Sabra ve Şatila katliamından sorumlu kişi
hakkında aynı netlikte konuşmaya cesaret edemiyor?
Dahası,
Şaron’un kınanması suçlarıyla orantılı olsa bile, konu kapanmış sayılmaz. Belli
bir solcunun İsrail’in ırkçılığı ve Siyonizmin rolü meselesini bir kenara
bırakmamızı istediği mantıkla şunu sorabiliriz: Neden kapitalizmi suçlamak
yerine Berlusconi hükümetini (veya önceki Amato ve D’Alema hükümetlerini)
kınamakla yetinmeyelim? Neden emperyalizmi gündeme getirmek yerine, küçük Bush’u
(veya Clinton’ı veya Büyük Bush’u) hedef almayalım? Bu, en vasat ve yüzeysel
reformistlerin mantığıdır: Şükürler olsun ki, şu veya bu ağaca öylesine göz
atmaya razılar, ama bir ormanın varlığından bahsedenlere “yazıklar olsun”
diyorlar!
Oysa
ormana bakamazsak, Filistin halkının trajedisini çözemeyiz, hatta yeterince
analiz edemeyiz bile. Bu trajedi, Şaron’la, Barak’la veya ondan önceki
hükümetlerle başlamadı. Arendt, 1946 gibi erken bir tarihte, “Araplara yönelik adaletsizliklerden
bahsetmekte, aynı vesileyle, İsrail’in kuruluşunun “anti-Semitistlere verilen cevapla
alakasının bulunmadığını” dile getirmektedir.[27] Nitekim, Herzl’e göre temel
çelişkinin “ırka sadık Yahudiler”le “asimile olmuş” Yahudiler arasında olduğunu
anlamak için onun sözlerine göz ucuyla bakmak bile kâfi gelecektir. Bu
Yahudiler, “karışma yoluyla Yahudilerin gerilemesini” ve karma evlilikleri (ki
bu evlilikler, din değiştiren Yahudilerle “ırka ve dine sadık” Yahudiler
arasındaki evlilikleri de içerir) isteyenlerin ekmeklerine yağ sürmekle
suçlanmaktadırlar.[28]
Antisemitizmin
(Auschwitz’in dehşetiyle doruğa ulaşan) dehşeti, hiç şüphesiz, Siyonist
hareketi güçlü bir şekilde beslemiştir, ancak kurucuları, her zaman Siyonist
tercihin antisemitizmden bağımsız olduğunu, “antisemitizm dünyadan tamamen yok
olsa bile” geçerli olmaya devam edeceğini açıkça ilan etmişlerdir.[29] Arendt’in
sözleriyle, Siyonizm, antisemitizmi “Yahudilerin hayatındaki en sağlıklı faktör”dür.
Siyonizm, antisemitizmi, önce Yahudi devletinin kurulması, ardından gelişmesi
için “itici bir güç” olarak kullanmaya kararlıdır.[30] Şaron’un Moskova’ya
yaptığı son ziyaret, özellikle öğreticidir. Şaron, Rusya’daki Yahudi
topluluğunun kültürel ve dini hayatının gelişimini bir tür “altın çağ” olarak değerlendirdi.
Demek ki her şey yolunda? Tam tersine, İsrail başbakanı şöyle devam etti: “Bu,
beni endişelendiriyor, çünkü bir milyon Rus Yahudisine daha ihtiyacımız var.”[31]
Şaron’u endişelendiren şey, antisemitizm tehlikesi değil, tam tersine,
asimilasyon tehlikesidir. Ormanın tamamını görmezden gelirken tek tek ağaçlara
odaklanmanın felâkete yol açacak sonuçları şimdi açıkça ortaya çıkıyor.
İşgal
altındaki topraklardaki yerleşim politikası eleştiriliyor, ancak Rus
Yahudilerinin (veya Amerikalıların, Almanların veya dünyanın her yerinden gelen
Yahudilerin) İsrail’e toplu göç etmesine dönük davete ses edilmiyor. Sanki
ikisi arasında hiçbir bağ yokmuş gibi davranılıyor! Bu bağı kavramak
istiyorsak, ormana bakmaya cesaret etmeliyiz. Bu orman, Siyonizm, Siyonist
sömürgecilik ve her türlü sömürgeciliğin beraberinde getirdiği ırkçı
uygulamalardır.
Siyonizm
hakkında bir görüş belirtme konusundaki fikri ve ahlaki yükümlülükten kaçınmak
için “karmaşıklığa” sığınmak, tarihsel revizyonizmin tavrına benzer bir tutum
benimsemek anlamına gelir ki bu tavır da “karmaşıklığı”, bu kez faşizmin
karmaşıklığını vurgulamaktan asla bıkmaz. Bu, sebepsiz değildir, zira kendi
zamanında Palmiro Togliatti, aceleci basitleştirmelere karşı uyarıda bulunmuş,
faşizmin aslında gerici bir hareket olduğunu, ancak en azından belirli bir süre
için, kısmen toplumcu demagojisi sayesinde, kitle tabanına ulaşmayı, hatta daha
sonra net bir sol yönelim geliştirecek aydınları cezbetmeyi başardığını dile
getirmiştir. Bu, faşizmin analizinin çok ötesine geçen bir yöntem dersidir.
Karmaşıklığa atıf, karmaşık bir tarihsel olgunun gelişimi sırasında her zaman
ortaya çıkan farklılaşma ve çelişki unsurlarını dikkate alması gereken daha
zengin ve somut bir tarihsel yargının ifade edilmesini teşvik ettiğinde meşru
ve verimlidir. Ancak bazen de karmaşıklığa yapılan atıf, tarihsel yargıdan
kaçış, ifade edilemezliğin gizemine teslim olma anlamına gelir: bu türden
atıflar, gizemli bir niyetin, hatta korkaklığın ifadesidir.
Filistinlilerin
Anti-Siyonist Davası ve İlerici Yahudilerin Davası
Öncelikle
Siyonizmin ve İsrail Devleti’nin kuruluşunun antisemitizme verilmiş bir cevap
olduğu tespitini reddedip, Filistinlilerin en başından beri adaletsizliğe maruz
kaldığını söylüyorsak, o vakit İsrail Devleti’nin yok edilmesi için savaşmamız
gerekmiyor mu? ABD’nin kuruluşu, Yerli Amerikalılara ve Siyahilere karşı
işlenmiş bir suçtur. Gene de kimse, beyazları Avrupa’ya, Siyahileri Afrika’ya
geri göndermeyi, Yerli Amerikalıları ezeli uykularından uyandırmayı düşünmüyor.
İsrail,
en başından beri Filistinlilere kısmen (topraklarından mahrum bırakılmış, bazen
de yok edilmiş) Yerli Amerikalılar, kısmen de Siyahiler gibi davranmış, Filistinliler,
ayrımcılığa uğramış, işkence görmüş, aşağılanmış ve en iyi ihtimalle işgücü
piyasasının en alt kesimlerine itilmiştir. Bu asıl suçu kabul etmek, adalet ve
uzlaşma için ilk ön koşuldur. Peki ama İsrail ve Siyonizme yönelik bu denli
radikal bir eleştiri, antisemitizmi yeniden canlandırma riskini taşımaz mı?
Hannah
Arendt, ebedi, bitmek bilmeyen antisemitizm efsanesiyle alay etmişti. Bu efsanenin
kökeni, Siyonizmdir. En azından en radikal savunucuları, ulus hakkındaki
natüralist vizyonlarından yola çıkarak, “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar
arasında” doğal ve ebedi bir karşıtlık kurma eğilimindedirler. Yani, ebedi
antisemitizm efsanesi, ırkçı duygularla dolu bir vizyona dayanmaktadır. Her
halükârda, bu vizyonun şovenist bileşeni açıktır. Herzl, “bir ulus, ortak bir
düşman tarafından bir arada tutulan bir insan grubudur” dememiş miydi? Arendt
isimli bu Yahudi kökenli cesur düşünürün tespitiyle, Siyonistler, ebedi
antisemitizm efsanesini bu “saçma teoriden”türetmişlerdir.[33]
Bunlar,
1945’e dayanan, ancak bugün her zamankinden daha geçerli olan gözlemlerdir.
Komünizm karşıtı ve Marksizm karşıtı yola sapsa da Arendt, 1963’te “Hitler
sayesinde antisemitizmin belki sonsuza dek değil, ama en azından şimdilik
itibarsızlaştırıldığını” söyledi.[34] Ünlü bir Amerikalı siyaset bilimci ise
günümüzde “Batı Avrupa’da Yahudilere yönelik Yahudi karşıtlığının yerini büyük
ölçüde Araplara yönelik antisemitizmin aldığını” yazdı.[35] Gerçekte bu durum,
sadece Batı Avrupa’nın büyük şehirleri değil, özellikle de Ortadoğu için
geçerlidir.
Irkçılıkla
mücadeleye olan bağlılığın gerçek olup olmadığının ölçüsünü, geçmişin
kurbanlarına, görev bilinciyle de olsa, gösterilen saygı değil, her şeyden önce,
bugünün kurbanlarına sunulan destek verir. Eğer bugünkü ırkçılıkla mücadele,
Filistin halkının davasını tam olarak kucaklamazsa, o, sadece boş bir sözden
ibarettir. Bu nedenle, bir “komünist” gazetede “antisemitizmi ya da ilkesel
anti-Siyonizmi ırkçılara bırakın” çağrısını okumak şaşırtıcıdır.[36] Bu
ifadenin sahibi, hatta bu cümleyi gazeteye sokan mürettip, Siyonizme yöneltilen
sömürgecilik ve ırkçılık suçlamalarını dikkate almayı reddederken, aslında
Victor Klemperer ve Hannah Arendt gibi isimleri ırkçılıkla yaftalamaktan çekinmiyor.
1963’te
Siyonizme ve İsrail’in davayı Arap karşıtı amaçlar için kullanma girişimine
yönelik hakaretler içeren Eichmann Kudüs’te adlı kitabını
yayınladığında, Arendt, kendisini antisemitist olarak yaftalayan, nefretle tanımlı
uluslararası bir kampanyanın hedefi haline geldi. Fransa’da haftalık çıkan Nouvel
Observateur dergisi, kitaptan kötü niyetle seçilmiş alıntılar yayınlayarak,
yazara şu soruyu sordu: “Est-elle nazie? [“O bir Nazi mi?”][37]
Bu
kampanya, görünüşte daha kolay hedefleri hedef alsa da, sona ermedi. International
Herald Tribune gazetesinin sütunlarından, paniğe kapılmış olan Amerikan
Yahudi cemaatinin ilerici üyelerin çığlıkları yükseldi: Sadece Filistinliler “insanlıktan
çıkarılmıyor”, aynı zamanda İsrail hakkında kapsamlı eleştirel bir görüş ifade
eden, bazen Siyonizmin kendisini bile sorgulayan Yahudiler de hedef alınıyor.
Bu tutum onlara pahalıya mal olabilir, çünkü hakaretlere ek olarak, tekrar
tekrar ölüm tehditleri alıyorlar.[38]
İsrail
liderlerinin yaydığı, anti-Siyonizmle antisemitizmle eşitleyen görüşü
eleştirmeden kabul eden belirli bir sol kesim, yalnızca Filistin mücadelesine
değil, aynı zamanda bazı açılardan en az Filistinlilerin mücadelesi kadar zor
ve cesur bir mücadele veren, İsrail’deki ve dünyanın dört bir yanındaki ilerici
Yahudilerin mücadelesine de ihanet ediyor.
Domenico Losurdo
1
Temmuz 2001
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Konferansın bitiminden beş gün önce, 3 Eylül 2001 günü ABD ve İsrail
heyetleri, oturumlardaki çalışmalara yönelik itirazlarını dile getirerek konferanstan
çekildi.
[2]
Johann Gottlieb Fichte (1765-1814), Alman felsefenin önemli isimlerinden
biridir.
[3]
V. I. Lenin, “Critique of Imperialism” (1916), Imperialism: The Highest
Stage of Capitalism, Bölüm 11.
[4]
Siyonistlerin ünlü sloganı.
[5]
Edward W. Said, The Question of Palestine (1995), s. 99-100.
[6]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[7]
Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and
Aims of Political Movement Discussed” (New York Times’a açık mektup, 2 Aralık
1948).
[8]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[9]
Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years:
1942-1945.
[10]
Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years:
1942-1945.
[11]
Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 1: A Diary of the Nazi Years:
1933-1941.
[12]
Bu bölüm, Klemperer’in günlüklerinin ödül alan İngilizce çevirisinden gizemli
bir müdahaleyle çıkartıldı. Almanca özgün baskıya bakınız (italik bana ait): “Zionistische
Schriften” Herzls. Mich überwältigte die tiefe Gemeinschaft mit dem
Hitlerismus. Derselbe Dreiklang: Überbetonte Tradition -überbetonter
Amerikanismus- überbetonte Verbundenheit mit dem Armen.” [Herzl’in “Siyonist
Yazılar”ı. Beni en çok da yazılardaki Hitlerizme yakınlık etkiledi. Aynı üç
unsura aşırı vurgu yapılıyor: gelenek, Amerikanizm, yoksullarla dayanışma.”
Ich will Zeugnis ablegen bis zum letzten, vol. II: Tagebücher 1942-1945,
s. 146.
[13]
“Yahudi mezrası Vadü’ş Şanin’e [Nes Ziona] yaklaşık yarım saat uzaklıktaydık.
[…] Neredeyse her yerleşimcinin evini ziyaret etmek zorundaydım. Rehovot kolonisinden
bir grup insan hızla dörtnala bize doğru geliyordu. Belirli bir hayalin
peşinden koşan yaklaşık yirmi genç coşkuyla İbranice şarkılar söylüyor,
arabamızın etrafında dolanıyorlardı. […] Aklıma o an Paris’te gördüğüm filmde
karşıma çıkan Amerikan düzlüklerinde dolaşan Vahşi Batı’nın kovboyları geldi.”
Theodor Herzl, The Diaries of Theodor Herzl (1978), Jerusalem, 29 Ekim
1898.
[14]
Theodor Herzl, The Jewish State (1896).
[15]
Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and
Aims of Political Movement Discussed”.
[16]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[17]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[18]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[19]
Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).
[20]
George L. Mosse, The Crisis of German Ideology (1964), s. 182-183.
[21]
International Herald Tribune, 1967-2013 tarihleri arasında Fransa’da İngilizce
yayınlanan bir günlük gazetedir. Losurdo’nun sık sık atıfta bulunduğu gazete
kendi içinde ilginç bir çalışmadır.
[22]
Robert A. Levine, “The Jews of the Wide World Didn’t Elect Sharon” (5 Haziran
2001), International Herald Tribune.
[23]
Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs
2001), International Herald Tribune.
[24]
2001-2006 yılları arasında İsrail’de başbakanlık yapan Şaron, ülkesinde
kahraman olarak görülüyor, birçok yerde ise savaş suçlusu kabul ediliyor.
Şaron, işlediği suçların hesabını hiçbir zaman vermedi.
[25]
Lee Hockstader, “Palestinian Authority described as ‘Terrorist’” (2001), International
Herald Tribune.
[26]
Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and
Aims of Political Movement Discussed”.
[27]
Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).
[28]
Theodor Herzl, The Jewish State (1896).
[29]
Max Nordau, “Texts Concerning Zionism: Survey of Zionism” (1905).
[30]
Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).
[31]
In William Safire, “Sharon in Moscow, Sword in Hand” (2001), International
Herald Tribune.
[32]
1938-1964 arası dönemde İtalyan Komünist Partisi’nin lideri.
[33]
Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.
[34]
Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).
[35]
Samuel P. Huntington, The Clash of Civilisations and the Remaking of World
Order (1996).
[36]
Rina Gagliardi, “Discutendo di sionismo e sinistra” (29 Ağustos 2001), Liberazione.
[37]
Amos Elon, “The Case of Hannah Arendt” (1997), The New York Review of Books.
[38] Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs 2001), International Herald Tribune.


0 Yorum:
Yorum Gönder