27 Haziran 2026

, ,

Siyonizm ve Filistin Halkının Trajedisi



“Öfkeli Köleler” ve “Karmaşıklık”ın Pazarlanması

Güney Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen “Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı”nda, dünyanın dört bir yanından üç bin sivil toplum örgütü, Filistinlilere yönelik ulusal baskı ve ırk ayrımcılığı nedeniyle İsrail’i şiddetle kınadı. Acımasızca uyguladığı askeri baskı, “soykırım eylemlerinden” geri kalmadı. Ancak resmi heyetler, daha çekingen davrandı. Avrupa Birliği’nin İsrail ile kesintisiz işbirliği, nihai belgenin gücünün büyük bir kısmını ortadan kaldırdı. Gene de, belki de tarihte ilk kez, kapitalist ve emperyalist Batı, yargılanmak zorunda kaldı. Sürekli silmeye çalıştığı tarihinin sayfalarıyla, Siyahi köle ticaretinden Filistin halkının şehit edilmesine kadar birçok zulümle mecburen yüzleşti. Amerikan ve İsrail heyetlerinin uygunsuz bir tavır sergileyip geri çekilmesi, bugün insanlığa karşı işlenen korkunç suçların failleri ve insan haklarının en büyük düşmanlarının tecritini daha da derinleştirdi.[1]

Bu, olağanüstü öneme sahip bir başarı. Gene de, sol kesimde bile, bu hamleyi onaylamayanların sayısı az değildi.

Filistinlilere ders veren bu öğretmen adayları, İsrail’i eleştirenleri üsluplarını yumuşatmaları konusunda uyarıyor: “Evet, İsrail eleştirisi haklı olabilir, ama neden Siyonizmi gündeme getiriyorsunuz, neden işi onları ırkçılıkla suçlamaya kadar vardırıyorsunuz?”

Vaktiyle Fichte[2], Fransız Devrimi’nin “aşırılıklarını” kınayanların kolaycı tavrıyla alay etmiş, güvenli bir şekilde kenarda durup hayatın tüm konforundan yararlanmaya devam edenlerin, baskılarından kurtulmaya kararlı “öfkeli kölelere” ahlak dersi vermeye kalkışmalarına karşı küçümseyici yaklaşımını dile dökmüştü. Bugün Filistin Halkının Öğretmenleri, ahlak dersi vermekle yetinmeyip, epistemoloji dersi de vermeyi amaçlıyor: Siyonizmi bu şekilde suçlamak, kendi içinde farklı eğilimleri barındıran bu siyasi hareketin “karmaşıklığını”, sağ, sol, hatta sol sosyalist ve devrimci yönelimleri gözden kaçırmak anlamına geliyor.

Aslına bakılırsa, burada önerilen metodoloji tutarlı bir şekilde izlenseydi, sadece Siyonizm hakkında sessiz kalmak zorunda kalmazdık. 1915’te İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı’na müdahalesi, kimilerince açıktan “yayılmacı ve emperyalist” olarak nitelendirilirken, kimileri de bunu “demokrasinin zaferi ve dünya barışı davasına bir katkı” olarak değerlendirmişti. Bununla birlikte, en azından komünistler açısından, “demokratik müdahalecilik” fikrini savunan bazı isimlerin iyi niyetleri ve demokratik (hatta devrimci) samimiyetleri, bunun emperyalist bir savaş olduğu gerçeğine şüphe düşürmemelidir.

Başka bir örneğe bakalım. Şüphesiz ki sömürgecilik, bazı durumlarda açıktan yok edici bir niteliğe bürünmüştür (burada bilhassa akla Nazizm, ama daha da öncesinde Avustralya Aborjinlerinin ve diğer etnik grupların ortadan kaldırılması gelsin), ancak diğer zamanlarda soykırım eşiğine bile ulaşmamıştır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Batı’nın Afrika’ya yönelik sömürgeci müdahaleleri, Siyahi kölelerin özgürleştirilmesi gerekçesiyle savunulurken, yirmi-otuz yıl sonra Hitler, “üstün Aryan ırkı”nın ihtiyaç duyduğu köle kitlesini elde etme hedefiyle Doğu Avrupa’nın sömürgeleştirilmesini teşvik etti. Üçüncü Reich, yayılmacı yürüyüşü sırasında savaşın arındırıcı ve yenileyici erdemlerini överken, tarihinin belirli anlarında (Çin'deki Boxer İsyanı’nı bastırmak için büyük güçlerin kanlı ortak seferi vesilesiyle), sömürgecilik kendisini sürekli barış davasına belirleyici bir katkı olarak kutlamaktan çekinmedi.[3]

Burada incelenen tarihsel olgunun “karmaşıklığını” ve içsel farklılıklarını göz ardı etmek yanlış olurdu, ancak bunlar sömürgecilik hakkında genel bir yargıda bulunmamıza mani olamaz: tezahürleri çok yönlü olsa da, çeşitlilik arz etse de sömürgecilik, yağma ve sömürü ile eş anlamlıdır, sürekli barışın sağlanması ve köleliğin kaldırılması gibi insani niyetlerle hareket ettiğini iddia etse bile, hatta büyük Batı güçlerinin bazı siyasi temsilcileri veya ideologları, bu iyi niyetlere içtenlikle inanmış olsa bile, savaşa, saldırganlığa ve sömürge halklarına büyük ölçekli zorunlu çalışma dayatılmasına yol açmıştır!

Siyonizm ve Sömürgecilik

Sömürgecilik örneğini tesadüfen seçmedim. Hemen şu soru ortaya çıkıyor: Siyonizm ile sömürgecilik arasında bir bağ var mı? Siyonizmin, birçok yönüne rağmen, net bir sloganla karakterize edildiğine şüphe yok: “Ülkesiz halka halksız ülke verilsin!”[4] Burada, fethedilen veya arzu edilen toprakları her zaman sahipsiz toprak olarak gören ve yerli halkı her daim önemsiz bir boyuta indirgemeye meyilli olan sömürgeci geleneğin klasik ideolojisiyle karşı karşıyayız. İdeolojinin ötesinde, Siyonizm, sömürgeci gelenekten ayrımcılık ve baskı uygulamalarını ödünç alıyor. İsrail Devleti’nin kuruluşundan çok önce, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Filistin’e yerleşirken Siyonistler, Arapların sınır dışı edilmesini planladılar. “Bu ülkede her iki halk için de yer olmadığı açık olmalı”; “Bu konuda uzlaşmaya yer yok”; “Arapları komşu ülkelere, hepsini birden nakletmek gerek”. Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden birinin 1940 yılının sonunda açıkladığı program kesin ve nettir. Edward Said[5] de bu hususa dikkat çekiyor. Madem bu seçkin Filistinli aydın, kimilerine şüpheli geliyor o vakit Ekim 1945’te Hannah Arendt’in, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ardından, Ekim 1945’te artık fazlasıyla görünür olan “Filistin Araplarını Irak’a nakletme” planlarını şiddetle eleştiren cümlelerini[6] hatırlatalım.

Burada, hoş bir örtmeceyle, sürgünden ziyade “nakletme"den bahsediyor. Ancak üç yıl sonra Arendt, Arap nüfusuna yönlendirilen terörist şiddetin adını tam olarak koyuyor. İşte Deyr Yasin’in başına gelenler:

“Yahudi topraklarıyla çevrili bu izole köy, savaşa katılmamış, hatta köyü üs olarak kullanmak isteyen Arap çetelerinin girişini engellemişti. New York Times’a göre, 9 Nisan 1948’de Siyonist terörist çeteler, savaş sırasında askeri hedef olmayan köye saldırdı ve nüfusunun büyük çoğunluğunu, 240 erkek, kadın ve çocuğu öldürdü. Kudüs’te esir olarak teşhir etmek üzere birkaç kişiyi hayatta bıraktılar.

Yahudi nüfusunun büyük çoğunluğunun öfkesine rağmen, “teröristler, katliamla gurur duydu, onu herkese duyurmaya özen gösterdi, ülkedeki tüm yabancı muhabirleri ceset yığınlarını ve Deyr Yasin’deki genel yıkımı incelemeye davet etti.”[7]

Hiç şüphe yok ki, Siyonist hareketin tüm bileşenleri ve bireysel üyeleri, bu şekilde davranmıyor ve her halükarda, İsrail Devleti’nin kuruluşunu destekleyenler arasında uzun bir sol geçmişine sahip Siyonistler de vardı. Ancak hiçbir komünist veya demokrat, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında ve sırasında Alman Sosyal Demokrasisi’nin davranışını, bu partinin geçmişte yürüttüğü büyük halk mücadelelerini ve bu sayede biriktirdiği uluslararası prestijle gerekçelendirmeyi düşünmezdi. Arendt’in analizine ve tanıklığına dayanarak, Siyonist solu daha yakından inceleyelim. O da “sosyal devrimci Yahudi ulusal hareketi”nden bahsediyor, ancak bunu şu şekilde nitelendiriyor: Bunlar kesinlikle kolektivist deneylerin peşinde koşmaya ve “küçük çevrelerinde sosyal adaletin titizlikle uygulanmasına” kendini adamış çevrelerdi, ancak bunun haricinde “şovenist” hedefleri desteklemeye hazırdılar. Genel olarak, “iç politikada radikal bir yaklaşım ve devrimci sosyal reformlar ile dış politikada, yani Yahudiler ile diğer halklar ve uluslar arasındaki ilişkiler alanında, eski ve tamamen gerici yöntemlerin alabildiğine çelişkili bir birleşimi” ile karşı karşıyayız.[8] Komünist hareket, tarihi boyunca bu “birleşim”i solcu olarak görmeyi her zaman reddetmiş, bunun yerine, onu her daim sosyal şovenizm olarak yaftalamıştır. Sömürge halkları hilafına yayılmacılık ve zorlu bir savaş sürecinden geçen egemen halkı birleştirmek için çağrılan topluluk ruhundan oluşan bu birleşim, o kadar solcu değildir ki, büyük bir Yahudi şahsiyet, bunu Siyonizm ve Nazizm arasındaki benzerliğin nedenlerinden biri olarak görmektedir.[9]

Siyonizm ve Irkçılık

Böylelikle meselenin özüne iniyoruz. Siyonizme yöneltilen ırkçılık suçlamalarından öfkelenen bağnazlara, az önce bahsettiğimiz Viktor Klemperer’in sergilediği laiklik ve düşünsel cesaret örneğini gösterebiliriz. Üçüncü Reich’ın Yahudilere uyguladığı “nihai çözüm”den ve zulümden kaçmak için saklanmak zorunda kaldığı sırada, Herzl’in yazıları ve ideolojisi hakkında “Hitlercilikle kurulmuş olan olağanüstü akrabalık”tan, “Hitlercilikle derin bir ortaklık”tan bahsetmekten çekinmedi.[10] Buradan daha radikal bir sonuca ulaşmak mümkün: “Herzl’in ırkçı doktrini Nazilerin beslendiği kaynaktır. Nazizmi Siyonistler değil, Siyonizmi Naziler kopyalamışlardır.”[11] Nazizm ve Siyonizmin ortak noktası ise “duygusal bağlarla örülü Amerikanizm”dir.[12] Yani sömürgeleştirilecek Vahşi Batı’ya, Üçüncü Reich’ın Doğu Avrupa’da ve Siyonizmin Filistin’de aradığı bakir bölgeye dair efsanedir. Herzl’in kendisi de açıktan Vahşi Batı modeline atıfta bulunmamış mıydı?[13] Tek açıklama, Siyonistlerin doğaçlamaya yer bırakmayan bir “toprağı ele geçirme” niyetinde olduklarıdır.[14]

Hannah Arendt, Klemperer’inkinden çok da uzak olmayan sonuçlara ulaştı. Deyr Yasin katliamı, “aşırı milliyetçilik”, “dini mistisizm” ve “ırksal üstünlük” iddialarının oluşturduğu karışımla tetiklendi.[15] “En radikal milliyetçilerin dilini” benimseyerek, Siyonizm açıktan kendini “pan-Semitizm” olarak tanımlıyor.[16] Peki ama bu pan-Semitizm neden pan-Almanizmden daha iyi olsun ki?

Herzl, Yahudiliğin kültürel ve etnik kimliğini korumaya kafayı takmış bir isimdi: Siyonizmin “müttefiklerini” ve “en sadık dostlarını” ruhlarında ve özlerinde farklı halklar arasında kirlenmeyi önlemek isteyen anti-Semitler arasında araması gerektiğini kendisi de söylemiyor muydu?[17] Buradan Arendt, radikal bir sonuca varıyor: Siyonizm, “Alman esinli milliyetçiliğin eleştirilmeden kabul edilmesinden başka bir şey değildir.” Bu yaklaşım, ulusları “insanüstü biyolojik organizmalar”a benzetir. Ancak Herzl’e göre, “sonsuz yaşamla gizemli bir şekilde donatılmış biyolojik organizmalar olarak görülen, birbirinin aynısı olan insan topluluklarından başka bir şey yoktu”.[18] Dolayısıyla, “biyolojik” motiflerle süslenmiş “Alman esinli milliyetçiliğe” yapılan atıfla, Nazizme veya en azından Üçüncü Reich tarafından daha sonra miras alınan ve radikalleştirilen ideolojiye geri dönüyoruz.

Şimdiye dek Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte anti-komünist ve anti-Marksist yola sapan Arendt’in makalelerini ve konuşmalarından istifade ettim. Ancak, 1963’te bile felsefecinin fikirleri yerinden dibine sokmak için kullandığı gücünden hiçbir şey kaybetmediğini belirtmek gerek. Eichmann davasında “savcı, Yahudiler ve Almanlar arasında karma evlilikleri ve cinsel ilişkileri yasaklayan 1935 tarihli Nürnberg Yasaları’nı eleştirdi.” Oysa bu suçlamanın yapıldığı anda, İsrail’de de benzer bir yasa yürürlükteydi. “İsrail’de bir Yahudi, Yahudi olmayan biriyle evlenemez.” Bu da yetmez. “Haham hukuku” bir dizi etnik ayrımcılığı içerir: “Karma evliliklerden doğan çocuklar, yasa gereği gayrimeşrudur (Yahudi anne-babadan evlilik dışı doğan çocuklar meşru sayılır), eğer birinin Yahudi olmayan bir annesi varsa, evlenemez ve cenaze törenine hakkı yoktur.” Her şeyden önce, Arendt, Nazi suçlusunda Herzl’in Yahudi Devleti adlı kitabında dile getirdiği tezlerin uyandırdığı coşkuya dikkat çekiyor: “Bu ünlü Siyonist klasiği okuduktan sonra, Eichmann, anında ve kalıcı olarak Siyonist fikirlere bağlı kaldı.”[19]

Belki de bu durumda, Klemperer ve Arendt, polemiklere yansıyan öfkelerinin ötesinde, gerçek bir aşırı basitleştirme tuzağına düşüyorlar: Hitler’in ideolojisinde ve siyasi programında merkezi bir rol oynayan küresel egemenlik ve tarihin gidişatının radikal, gerici bir şekilde tersine çevrilmesine dair hırslarını Siyonizme atfedemeyiz. Dahası, ırkçılık ve karşı-ırkçılık (yani gerici ırkçılık) eşdeğerde görülemez, Siyonizmde bunlar ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir.

Yahudi edebiyatının önde gelen isimlerinden tarihçi George L. Mosse ise daha dengeli bir bakış açısına sahip. Siyonizmin “Yahudi ulusu”nu on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren yayılan ve Üçüncü Reich’ın yürüttüğü ideolojik hazırlık sürecinde önemli rol oynayan, muğlak bir nitelik arz eden “yeni Cermen idealleri”nin savunduğu natüralist terimlerle kavradığına dikkat çekiyor.[20]

Bu, daha çok tartışılması gereken bir konu. Ancak Durban Konferansı’nda ortaya atılan “söylenenler tam bir rezalet” çığlığı, tam da bu tartışmayı engellemek için atılmıştı.

Ancak en az bir noktanın yeterince açık olduğunu söylemeliyiz. Siyonizmin somut sonuçları, günümüz İsrail’inde hüküm süren toplumsal ve “ırksal” ilişkiler konusunda, International Herald Tribune gazetesinde yazılarını yayınladıkları göz önüne alındığında[21], hiçbir şekilde aşırılıkçı olmadıklarını belirterek, demokratik yönelimli Yahudilere söz hakkı veriyoruz. Burada, İsrail’in bir demokrasi olsa bile, “barbarların köleliğine dayanan antik Antina modeline veya siyahilere karşı ırk ayrımcılığının yaşandığı yıllarda öne çıkan “ABD’nin Güneyi”ne ait modele göre inşa edilmiş bir kast demokrasisi” olduğunu söyleyebiliriz. İsrail’in sunduğu tablo açık: “İsrail’deki Arap azınlığı oy kullanıyor ancak birçok açıdan ikinci sınıf statüsünde. İşgal altındaki Batı Şeria’da yönettiği Araplar oy kullanmıyor, neredeyse tüm haklarından mahrum bırakılıyor.”[22]. Filistinlilere karşı ayrımcılık uygulaması, onların “insanlıktan çıkarılması” ile el ele gidiyor.[23]

Gerçek şu ki: İsrail’in şu ya da bu şekilde kontrol ettiği topraklarda, toprağa, eğitime, suya, hareket özgürlüğüne ve en temel medeni haklardan yararlanma imkânına erişim tümüyle etnik kökene bağlıdır. Sadece Filistinliyseniz, mülkünüzün yok edilmesi, sınır dışı edilmeniz, (küçük yaşta olsanız bile) işkence görmeniz, ölüm mangalarına teslim edilmeniz riskiyle karşı karşıyasınız. Üstelik tüm bunlar, yargı kararına değil, polis ve askeri yetkililerin keyfi kararlarına, daha doğrusu, her şeye hâkim olan başbakanın belirleyici kararına dayanmaktadır.

Şaron, “otuz yıl önce Gazze’deki Filistinli militanlara karşı yürüttüğü, ağır sonuçlar doğuran, evleri yıkıp protestolara katılan gençlerin ebeveynlerini sınır dışı ettiği harekâttan hâlâ gururla bahsediyor.”[24] Bu nedenle, Amerikan basınının bize bildirdiği gibi, sadece şüphe üzerine değil, aynı zamanda İsrail askerine taş attığından şüphelenilen bir çocuğun aile bağları nedeniyle de sınır dışı edilebilirsiniz.[25] Bu riski sadece Filistinliyseniz alırsınız. Bütün bunlar ırkçılık değil mi?

Öte yandan, Filistinli mültecilerin zorla sürüldükleri topraklara geri dönme taleplerini zulme başvurarak reddeden İsrail, dünyanın dört bir yanından Yahudileri Yahudi devletine yerleşmeye davet ediyor, Filistinlilerin sürülmeye devam ettiği işgal altındaki topraklara yerleşme sürecini teşvik ediyor. Bu etnik temizlik değilse nedir?

Ağaçlar ve Orman

Gerçekliğin sunduğu korkunç kanıtlarla karşı karşıya kalındığında, belirli bir solun Filistin ve Arap halklarına Siyonizm veya İsrail’in ırkçılığı gibi aşırı “karmaşık” sorunlarla uğraşmaktan kaçınmaları, bunun yerine, Şaron’u eleştirmeye veya kınamaya odaklanmaları yönündeki çağrıları ne kadar gerçekçilikten uzak görünüyor! Batı solunun bu kınama açıklamaları mevcut durum için yeterli mi?

1948’in sonunda, Begin’in ABD ziyaretinde, Arendt, Deyr Yasin katliamından sorumlu kişiye karşı eylem yapılması çağrısında bulunmuş, Begin’in liderliğini yaptığı partinin “Ulusal Sosyalist ve Faşist partilerle yakından ilişkili” olduğunu dile getirmişti.[26] Batı solu, neden Sabra ve Şatila katliamından sorumlu kişi hakkında aynı netlikte konuşmaya cesaret edemiyor?

Dahası, Şaron’un kınanması suçlarıyla orantılı olsa bile, konu kapanmış sayılmaz. Belli bir solcunun İsrail’in ırkçılığı ve Siyonizmin rolü meselesini bir kenara bırakmamızı istediği mantıkla şunu sorabiliriz: Neden kapitalizmi suçlamak yerine Berlusconi hükümetini (veya önceki Amato ve D’Alema hükümetlerini) kınamakla yetinmeyelim? Neden emperyalizmi gündeme getirmek yerine, küçük Bush’u (veya Clinton’ı veya Büyük Bush’u) hedef almayalım? Bu, en vasat ve yüzeysel reformistlerin mantığıdır: Şükürler olsun ki, şu veya bu ağaca öylesine göz atmaya razılar, ama bir ormanın varlığından bahsedenlere “yazıklar olsun” diyorlar!

Oysa ormana bakamazsak, Filistin halkının trajedisini çözemeyiz, hatta yeterince analiz edemeyiz bile. Bu trajedi, Şaron’la, Barak’la veya ondan önceki hükümetlerle başlamadı. Arendt, 1946 gibi erken bir tarihte, “Araplara yönelik adaletsizliklerden bahsetmekte, aynı vesileyle, İsrail’in kuruluşunun “anti-Semitistlere verilen cevapla alakasının bulunmadığını” dile getirmektedir.[27] Nitekim, Herzl’e göre temel çelişkinin “ırka sadık Yahudiler”le “asimile olmuş” Yahudiler arasında olduğunu anlamak için onun sözlerine göz ucuyla bakmak bile kâfi gelecektir. Bu Yahudiler, “karışma yoluyla Yahudilerin gerilemesini” ve karma evlilikleri (ki bu evlilikler, din değiştiren Yahudilerle “ırka ve dine sadık” Yahudiler arasındaki evlilikleri de içerir) isteyenlerin ekmeklerine yağ sürmekle suçlanmaktadırlar.[28]

Antisemitizmin (Auschwitz’in dehşetiyle doruğa ulaşan) dehşeti, hiç şüphesiz, Siyonist hareketi güçlü bir şekilde beslemiştir, ancak kurucuları, her zaman Siyonist tercihin antisemitizmden bağımsız olduğunu, “antisemitizm dünyadan tamamen yok olsa bile” geçerli olmaya devam edeceğini açıkça ilan etmişlerdir.[29] Arendt’in sözleriyle, Siyonizm, antisemitizmi “Yahudilerin hayatındaki en sağlıklı faktör”dür. Siyonizm, antisemitizmi, önce Yahudi devletinin kurulması, ardından gelişmesi için “itici bir güç” olarak kullanmaya kararlıdır.[30] Şaron’un Moskova’ya yaptığı son ziyaret, özellikle öğreticidir. Şaron, Rusya’daki Yahudi topluluğunun kültürel ve dini hayatının gelişimini bir tür “altın çağ” olarak değerlendirdi. Demek ki her şey yolunda? Tam tersine, İsrail başbakanı şöyle devam etti: “Bu, beni endişelendiriyor, çünkü bir milyon Rus Yahudisine daha ihtiyacımız var.”[31] Şaron’u endişelendiren şey, antisemitizm tehlikesi değil, tam tersine, asimilasyon tehlikesidir. Ormanın tamamını görmezden gelirken tek tek ağaçlara odaklanmanın felâkete yol açacak sonuçları şimdi açıkça ortaya çıkıyor.

İşgal altındaki topraklardaki yerleşim politikası eleştiriliyor, ancak Rus Yahudilerinin (veya Amerikalıların, Almanların veya dünyanın her yerinden gelen Yahudilerin) İsrail’e toplu göç etmesine dönük davete ses edilmiyor. Sanki ikisi arasında hiçbir bağ yokmuş gibi davranılıyor! Bu bağı kavramak istiyorsak, ormana bakmaya cesaret etmeliyiz. Bu orman, Siyonizm, Siyonist sömürgecilik ve her türlü sömürgeciliğin beraberinde getirdiği ırkçı uygulamalardır.

Siyonizm hakkında bir görüş belirtme konusundaki fikri ve ahlaki yükümlülükten kaçınmak için “karmaşıklığa” sığınmak, tarihsel revizyonizmin tavrına benzer bir tutum benimsemek anlamına gelir ki bu tavır da “karmaşıklığı”, bu kez faşizmin karmaşıklığını vurgulamaktan asla bıkmaz. Bu, sebepsiz değildir, zira kendi zamanında Palmiro Togliatti, aceleci basitleştirmelere karşı uyarıda bulunmuş, faşizmin aslında gerici bir hareket olduğunu, ancak en azından belirli bir süre için, kısmen toplumcu demagojisi sayesinde, kitle tabanına ulaşmayı, hatta daha sonra net bir sol yönelim geliştirecek aydınları cezbetmeyi başardığını dile getirmiştir. Bu, faşizmin analizinin çok ötesine geçen bir yöntem dersidir. Karmaşıklığa atıf, karmaşık bir tarihsel olgunun gelişimi sırasında her zaman ortaya çıkan farklılaşma ve çelişki unsurlarını dikkate alması gereken daha zengin ve somut bir tarihsel yargının ifade edilmesini teşvik ettiğinde meşru ve verimlidir. Ancak bazen de karmaşıklığa yapılan atıf, tarihsel yargıdan kaçış, ifade edilemezliğin gizemine teslim olma anlamına gelir: bu türden atıflar, gizemli bir niyetin, hatta korkaklığın ifadesidir.

Filistinlilerin Anti-Siyonist Davası ve İlerici Yahudilerin Davası

Öncelikle Siyonizmin ve İsrail Devleti’nin kuruluşunun antisemitizme verilmiş bir cevap olduğu tespitini reddedip, Filistinlilerin en başından beri adaletsizliğe maruz kaldığını söylüyorsak, o vakit İsrail Devleti’nin yok edilmesi için savaşmamız gerekmiyor mu? ABD’nin kuruluşu, Yerli Amerikalılara ve Siyahilere karşı işlenmiş bir suçtur. Gene de kimse, beyazları Avrupa’ya, Siyahileri Afrika’ya geri göndermeyi, Yerli Amerikalıları ezeli uykularından uyandırmayı düşünmüyor.

İsrail, en başından beri Filistinlilere kısmen (topraklarından mahrum bırakılmış, bazen de yok edilmiş) Yerli Amerikalılar, kısmen de Siyahiler gibi davranmış, Filistinliler, ayrımcılığa uğramış, işkence görmüş, aşağılanmış ve en iyi ihtimalle işgücü piyasasının en alt kesimlerine itilmiştir. Bu asıl suçu kabul etmek, adalet ve uzlaşma için ilk ön koşuldur. Peki ama İsrail ve Siyonizme yönelik bu denli radikal bir eleştiri, antisemitizmi yeniden canlandırma riskini taşımaz mı?

Hannah Arendt, ebedi, bitmek bilmeyen antisemitizm efsanesiyle alay etmişti. Bu efsanenin kökeni, Siyonizmdir. En azından en radikal savunucuları, ulus hakkındaki natüralist vizyonlarından yola çıkarak, “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasında” doğal ve ebedi bir karşıtlık kurma eğilimindedirler. Yani, ebedi antisemitizm efsanesi, ırkçı duygularla dolu bir vizyona dayanmaktadır. Her halükârda, bu vizyonun şovenist bileşeni açıktır. Herzl, “bir ulus, ortak bir düşman tarafından bir arada tutulan bir insan grubudur” dememiş miydi? Arendt isimli bu Yahudi kökenli cesur düşünürün tespitiyle, Siyonistler, ebedi antisemitizm efsanesini bu “saçma teoriden”türetmişlerdir.[33]

Bunlar, 1945’e dayanan, ancak bugün her zamankinden daha geçerli olan gözlemlerdir. Komünizm karşıtı ve Marksizm karşıtı yola sapsa da Arendt, 1963’te “Hitler sayesinde antisemitizmin belki sonsuza dek değil, ama en azından şimdilik itibarsızlaştırıldığını” söyledi.[34] Ünlü bir Amerikalı siyaset bilimci ise günümüzde “Batı Avrupa’da Yahudilere yönelik Yahudi karşıtlığının yerini büyük ölçüde Araplara yönelik antisemitizmin aldığını” yazdı.[35] Gerçekte bu durum, sadece Batı Avrupa’nın büyük şehirleri değil, özellikle de Ortadoğu için geçerlidir.

Irkçılıkla mücadeleye olan bağlılığın gerçek olup olmadığının ölçüsünü, geçmişin kurbanlarına, görev bilinciyle de olsa, gösterilen saygı değil, her şeyden önce, bugünün kurbanlarına sunulan destek verir. Eğer bugünkü ırkçılıkla mücadele, Filistin halkının davasını tam olarak kucaklamazsa, o, sadece boş bir sözden ibarettir. Bu nedenle, bir “komünist” gazetede “antisemitizmi ya da ilkesel anti-Siyonizmi ırkçılara bırakın” çağrısını okumak şaşırtıcıdır.[36] Bu ifadenin sahibi, hatta bu cümleyi gazeteye sokan mürettip, Siyonizme yöneltilen sömürgecilik ve ırkçılık suçlamalarını dikkate almayı reddederken, aslında Victor Klemperer ve Hannah Arendt gibi isimleri ırkçılıkla yaftalamaktan çekinmiyor.

1963’te Siyonizme ve İsrail’in davayı Arap karşıtı amaçlar için kullanma girişimine yönelik hakaretler içeren Eichmann Kudüs’te adlı kitabını yayınladığında, Arendt, kendisini antisemitist olarak yaftalayan, nefretle tanımlı uluslararası bir kampanyanın hedefi haline geldi. Fransa’da haftalık çıkan Nouvel Observateur dergisi, kitaptan kötü niyetle seçilmiş alıntılar yayınlayarak, yazara şu soruyu sordu: “Est-elle nazie? [“O bir Nazi mi?”][37]

Bu kampanya, görünüşte daha kolay hedefleri hedef alsa da, sona ermedi. International Herald Tribune gazetesinin sütunlarından, paniğe kapılmış olan Amerikan Yahudi cemaatinin ilerici üyelerin çığlıkları yükseldi: Sadece Filistinliler “insanlıktan çıkarılmıyor”, aynı zamanda İsrail hakkında kapsamlı eleştirel bir görüş ifade eden, bazen Siyonizmin kendisini bile sorgulayan Yahudiler de hedef alınıyor. Bu tutum onlara pahalıya mal olabilir, çünkü hakaretlere ek olarak, tekrar tekrar ölüm tehditleri alıyorlar.[38]

İsrail liderlerinin yaydığı, anti-Siyonizmle antisemitizmle eşitleyen görüşü eleştirmeden kabul eden belirli bir sol kesim, yalnızca Filistin mücadelesine değil, aynı zamanda bazı açılardan en az Filistinlilerin mücadelesi kadar zor ve cesur bir mücadele veren, İsrail’deki ve dünyanın dört bir yanındaki ilerici Yahudilerin mücadelesine de ihanet ediyor.

Domenico Losurdo
1 Temmuz 2001
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Konferansın bitiminden beş gün önce, 3 Eylül 2001 günü ABD ve İsrail heyetleri, oturumlardaki çalışmalara yönelik itirazlarını dile getirerek konferanstan çekildi.

[2] Johann Gottlieb Fichte (1765-1814), Alman felsefenin önemli isimlerinden biridir.

[3] V. I. Lenin, “Critique of Imperialism” (1916), Imperialism: The Highest Stage of Capitalism, Bölüm 11.

[4] Siyonistlerin ünlü sloganı.

[5] Edward W. Said, The Question of Palestine (1995), s. 99-100.

[6] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[7] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed” (New York Times’a açık mektup, 2 Aralık 1948).

[8] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[9] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years: 1942-1945.

[10] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 2: A Diary of the Nazi Years: 1942-1945.

[11] Victor Klemperer, I Will Bear Witness, Volume 1: A Diary of the Nazi Years: 1933-1941.

[12] Bu bölüm, Klemperer’in günlüklerinin ödül alan İngilizce çevirisinden gizemli bir müdahaleyle çıkartıldı. Almanca özgün baskıya bakınız (italik bana ait): “Zionistische Schriften” Herzls. Mich überwältigte die tiefe Gemeinschaft mit dem Hitlerismus. Derselbe Dreiklang: Überbetonte Tradition -überbetonter Amerikanismus- überbetonte Verbundenheit mit dem Armen.” [Herzl’in “Siyonist Yazılar”ı. Beni en çok da yazılardaki Hitlerizme yakınlık etkiledi. Aynı üç unsura aşırı vurgu yapılıyor: gelenek, Amerikanizm, yoksullarla dayanışma.” Ich will Zeugnis ablegen bis zum letzten, vol. II: Tagebücher 1942-1945, s. 146.

[13] “Yahudi mezrası Vadü’ş Şanin’e [Nes Ziona] yaklaşık yarım saat uzaklıktaydık. […] Neredeyse her yerleşimcinin evini ziyaret etmek zorundaydım. Rehovot kolonisinden bir grup insan hızla dörtnala bize doğru geliyordu. Belirli bir hayalin peşinden koşan yaklaşık yirmi genç coşkuyla İbranice şarkılar söylüyor, arabamızın etrafında dolanıyorlardı. […] Aklıma o an Paris’te gördüğüm filmde karşıma çıkan Amerikan düzlüklerinde dolaşan Vahşi Batı’nın kovboyları geldi.” Theodor Herzl, The Diaries of Theodor Herzl (1978), Jerusalem, 29 Ekim 1898.

[14] Theodor Herzl, The Jewish State (1896).

[15] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed”.

[16] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[17] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[18] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[19] Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).

[20] George L. Mosse, The Crisis of German Ideology (1964), s. 182-183.

[21] International Herald Tribune, 1967-2013 tarihleri arasında Fransa’da İngilizce yayınlanan bir günlük gazetedir. Losurdo’nun sık sık atıfta bulunduğu gazete kendi içinde ilginç bir çalışmadır.

[22] Robert A. Levine, “The Jews of the Wide World Didn’t Elect Sharon” (5 Haziran 2001), International Herald Tribune.

[23] Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs 2001), International Herald Tribune.

[24] 2001-2006 yılları arasında İsrail’de başbakanlık yapan Şaron, ülkesinde kahraman olarak görülüyor, birçok yerde ise savaş suçlusu kabul ediliyor. Şaron, işlediği suçların hesabını hiçbir zaman vermedi.

[25] Lee Hockstader, “Palestinian Authority described as ‘Terrorist’” (2001), International Herald Tribune.

[26] Hannah Arendt, Albert Einstein vd., “New Palestine Party: Menachem Begin and Aims of Political Movement Discussed”.

[27] Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).

[28] Theodor Herzl, The Jewish State (1896).

[29] Max Nordau, “Texts Concerning Zionism: Survey of Zionism” (1905).

[30] Hannah Arendt, “The Jewish State: Fifty Years After” (1946).

[31] In William Safire, “Sharon in Moscow, Sword in Hand” (2001), International Herald Tribune.

[32] 1938-1964 arası dönemde İtalyan Komünist Partisi’nin lideri.

[33] Hannah Arendt, “Zionism Reconsidered” (1944), Menorah Journal.

[34] Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).

[35] Samuel P. Huntington, The Clash of Civilisations and the Remaking of World Order (1996).

[36] Rina Gagliardi, “Discutendo di sionismo e sinistra” (29 Ağustos 2001), Liberazione.

[37] Amos Elon, “The Case of Hannah Arendt” (1997), The New York Review of Books.

[38] Michael Lerner, “A Jew Gets Death Threats for Questioning Israel” (23 Mayıs 2001), International Herald Tribune.

0 Yorum: