04 Şubat 2016

Marx ve İslam

Mağripli Marx

“Milletvekili Richard Coden, ‘Kur’an yasaları tümüyle terk edilmeden, Türkiyeli Hristiyanların Türklerle eşit hâle getirilemeyeceğini’ söylüyor. O hâlde biz de Bay Cobden’a, ‘ülkede devlet kilisesinin ve İngiltere hukukunun mevcut olduğu koşullarda, işçiler Cobden ve Bright gibilerle eşit olabilecekler mi?’ diye sorarız.”

[Karl Marx, The Eastern Question (Doğu Sorunu), s. 260]

Marx bu ifadesinde, bahsini ettiği Avrupalı yazarın suratına, kendisine aşırı güvenen ve herhangi bir düşüncenin mahsulü olmayan oryantalizmi çarpar; onun Müslüman dünyaya yönelik yaklaşımına ana rengini işte bu tavrı verir. Muhalefet milletvekiline İngiltere Kilisesi’nin ve Britanya yasalarının İslamîleştirilmesi ile ilgili sorduğu bu soru, onun Batı’nın İslam’a yönelttiği eleştirilerle ilgili olarak sıkça kullandığı “tencere dibin kara, seninki benden kara” taktiğine dayanmaktadır: Öyle ya, kendilerine has Anglikan Kur’an’ını vaaz eden bir Anglikan ulemasına sahip oldukları koşullarda İngilizler Osmanlı’yı nasıl yargılayabilirler?

Marx ve Müslümanlarla ilgili bir şeyler yazmadaki güçlükler, bu türden bir tavrın sergilediği muğlaklıklar, imkânlar ve önyargılardan kaynaklanırlar. Marx’ta yoğun ve uzlaşmaz bir anti-emperyalizm söz konusudur; o, Çarcı, Orta Çağ Viktoryacı, Napolyoncu emperyalizmin Araplara, Hintlilere, Türklere ve Çinlilere karşı uyguladıkları adaletsizlikleri acımasızca eleştiren bir isimdir. Böylelikle Marx, bağımsız ve ahlâklı bir ses olarak, diğer önemli on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinden ayrışır. Sömürgeciliğe dönük bu eleştirisinin yanında, onda emperyalistlerin “ileri-geri”sinden çok az farklı olan bir teleoloji de mevcuttur. Oryantalizme yönelik kinayeli yaklaşımları ve oryantalizme ait kapitalist/emperyalist tezahürlere saldırı gerçekleştiren, modern olanla alakalı teleolojisi, doğulu olana dair Nietzsche’de görülen oryantalist savunuya ilginç bir biçimde paralellik arz etmektedir.

Onun hayatı, zenginliği hor görerek geçmiştir. Geride bıraktığı devasa külliyat, herhangi bir konuya indirgenemeyecek zenginliktedir. Marx’ın dine ve Müslümanlara yönelik yaklaşımına rengini çalan unsurlar, örtük ve başka herhangi bir şeyle kıyaslanamayacak cinstendir. Çocuklarına yatmadan önce Binbir Gece Masalları okuduğu için Marx, “Mağripli” takma adıyla anılmıştır. Ayrıca bazı kişiler, onu Türklerle kıyaslamışlardır. Kendisini "zekâsı kıymetli bir kişi" olarak nitelendiren milletvekili Urquhart, bu isimlerden birisidir. Oysa Marx, bir Müslüman ülkeye (Cezayir’e) ömrünün son ayları içerisinde ziyaret gerçekleştirme imkânı bulabilmiştir.[1] Bu tip detaylar, bizi düşünürün belirli bir konuda ne söylediği hususunda bir kez daha kafa patlamaya zorlamaktadır. Örneğin Marx, bir seferinde “Türkiye’nin tümüyle Müslüman bağnazlığı ile yüklü olduğunu” söylerken, başka bir vakit[2] onu “komünal ve kırsal hayatın harika gelişimi” olarak övmektedir. Bir düşünürün düşüncelerindeki bu heraklitçi yapı, bilhassa üzerinde durulmayı hak etmektedir.

Peki, Marx’ın Müslüman dünyaya dönük yaklaşımına dair gerçekleştireceğimiz incelemeyi daha da karmaşık kılan faktörler nelerdir? Bu dünya, onun için kaçınılması mümkün olmayan bir ehemmiyete sahiptir: her şeyden önce Engels, doğuyla ilgili meselelere yoğunlaşmakta, o Marx’a kendi ismiyle yayınlasın diye Türkiye ile ilgili makaleler göndermektedir. Ortada Marx-Engels’in mitik bir ortak kimlik teşkil ettiklerine dair iddialar varsa da (ki bu mitin teşkil edilmesinin altında Engels’in imzası vardır[3]) Marx, İslam bilgisi konusunda Engels’e bel bağlamaktadır. Elliler boyunca ikili arasında gerçekleşen yazışmalardan da anlaşıldığı kadarıyla Marx, Engels’ten Osmanlı ordusunun Tuna’yı geçme ihtimali veya İngilizlerin İran’daki faaliyetleri ile alakalı yazılar istemiş, sonrasında bu yazılar Marx’ın adıyla yayınlanmışlardır.[4] Dolayısıyla burada mesele, sadece Marx değil, Engels’tir de.

Marx’ın Müslüman Doğu ile ilişkisindeki tutarlılıklara ve tutarsızlıklara dair bir şeyler ifade etmek gerek. Bunlar, politik gelişmelerin değişen ve öngörülemez niteliği ile ilgilidirler. Güçler arasında hızla ittifaklar kurulabilmekte, bu ittifaklar, bir gecede aynı hızla değişebilmektedirler. Zira o günlerde dünya, İngiliz savaş gemilerinin müttefik olunan Osmanlı’ya yardıma koşup, Kırım Savaşı’nın başladığı dönemde yaşanan Yunan isyanını bastırmasına tanıklık etmektedir. Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerse başka bir çarpıcı örnek sunmaktadır: 1833’te Çar, Mısır’daki düşmanlarını yenmeleri için Türklere yığınla asker gönderir. Oysa bir on yıl sonra aynı Mısır, Ruslara saldıran Türklere yardım eder. Diplomasi alanındaki bu uçuşkanlığa dikkat kesilmediğimizde biz, Marx’ın gazetecilik alanında söz konusu abartılı tutarsızlığa yetiştirdiği cevaplara ve bu cevaplardaki değişkenliğe aşırı anlamlar yükleme riskiyle karşılaşırız. Esasında o dönemde, zamanın ruhunda insanı sersemleten, kendiliğinden yaşanan bir gelişime şahit olunmaktadır.

Son bir ikazda daha bulunmak lazım: Marx’ın bir düşünür olarak, bilhassa Avrupa dışı kültürlere dair okumaları bağlamındaki gelişimine de bakmak gerekir. Marx’ın “tarihin Hindistan'dan İrlanda'ya birçok yerde en barbar milletleri bile zaman içerisinde birer medeniyet hâline getirdiği”nden söz ettiği Komünist Manifesto’su[5], Kovalevski, İslam bahsinde ise Bernier ile Raffles gibi yazarların okunması üzerinden, Batı dışı dünya konusunda daha derinlikli bir bilgiye kavuşmuştur. Birçok yazar, 1850’lerden itibaren Marx’ın eserlerinde[6] Rusya’ya dair rafine bir görüşün oluştuğuna işaret eder ve bu görüşün belli ölçüde Müslüman dünyaya da teşmil edilebileceğini söyler.

Kırım Savaşı, Marx’ın Osmanlı’ya olan ilgisinin başladığı, önemli bir momenttir. 1853 tarihli mektubunda Engels’e, “tüm Doğu sorununa nasıl Fransız kaldığından” bahseder, ama mektubun sonunda, “kütüphanede yığınla kitap var, söz veriyorum, Türkiye ile ilgili birkaç kitaba göz atacağım” der.[7] Sonraki yıllarda Osmanlı Türkiye’sinin devrimin sahasına mı dönüşeceği, yoksa başka ülkelerde (bilhassa Rusya’da) yaşanacak devrimin katalizörü mü olacağı hususu, Engels’i ve Marx’ı İslam ve Müslüman toplumlar hakkında daha çok şey okumaya iter. Bu, genel manada yetmişlerin sonunda kaleme alınan, bugün Etnoloji Defterleri denilen çalışma içerisinde geliştirilmiş, Avrupa dışı dünyanın etnolojisine dönük genel ilgi çerçevesinde icra edilecek bir okumadır. Müslüman dünyaya dair statik bir bilgi düzeyine sahip olduğuna yönelik her türden görüş, Marx’taki bu gelişmeyi somut olarak anlayamayacaktır.

Anti-emperyalist Marx: Muhammed’in Asil Evlatları

“Kocam, şu an Doğu Sorunu’na dalmış durumda ve tüm Hristiyanların çevirdikleri dolaplara, zulümlerin sırtından geçinenlere karşı Muhammed’in evlatlarının sahneye onurlu ve sarsılmaz bir biçimde girmeleri karşısında sevinç naraları atmakla meşgul.”

[“Jenny Marx’tan Friedrich Sorge’ye”, 21 Ocak 1877[8]]

Marx, sert ve sıklıkla alaycı bir dille ifade ettiği emperyalizm eleştirisinde Herder’i anımsatır. Ama öte yandan Marx’ta Herder’deki Slavsevicilik yoktur. Aksine o, Çarlık Rusyası’na ve onun İstanbul üzerinde Ortodoksluk bağlamında dile getirdiği hak iddialarına olumsuz yaklaşmaktadır. Bu yaklaşım, Marx’taki anti-emperyalizmle uyumludur.[9] Rusya’nın Osmanlı’nın hızla çöküşünü ona ait toprakları istila etmek için bir fırsat olarak kullandığı dönemde Marx, bu tavra karşı bir dizi farklı direnç biçimi geliştirir. İngiliz basınındaki Russevici unsurları ve o dönemde Çar’ın safında olan Cobden türünden parlamenterleri mahkûm eder.

Bu tavırlardan biri, bilhassa ahlâkî niteliği ile öne çıkar. Marx, öfkeli bir ses tonuyla, dostluğa, sadakate, haysiyete ve ahlâkî adalete işaret eder. Rusya, Osmanlı müttefiklerine yönelik saldırı gerçekleştirmesi ihtimaliyle ilgili olarak İngilizlerle müzakere yürüttüğünde, Marx bu görüşmeleri ahlâkî ifadelerle karşılar ve “bir düşünün, ya birileri ortak dostumuzu nasıl öldüreceği hususunda bizimle işbirliğine girseydi, nasıl olurdu?” diye sorar.[10] Böylesi momentlerde Türkiye, bir biçimde Rousseau’cu bir masumiyete kavuşmaktadır. Bu noktada onun haysiyeti, doğruluğu ve dürüstlüğü gündemi gelmektedir:

“Zayıf devlet olarak Türkiye’nin güçlü müttefikleri Britanya'ya ve Fransa’ya kıyasla, daha fazla ve daha gerçek cesaret örnekleri sergilediğini, ayrıca daha akıllı bir devlet adamlığı ortaya koyduğunu kimse inkâr etmeyecektir. O, uygun fırsatlarla karşı karşıya kaldığında en ileriye gitmeye cüret etmiş, ama Britanya ve Fransa derhal oracıkta pısıp kalmıştır. Türkiye, geçmişin mirasına düşman olan gücün, Rusya’nın taleplerini reddetmiş, üstelik bunu da palavradan yapmamış, aksine bu tavrı vakur ve kıymetli bir ciddiyet ve haysiyetle koymayı bilmiştir.”[11]

Elbette Marx’ın Türkiye’nin kültürel düzeyine dair yetersiz belirlemelerine bir tür masumiyet yüklü olduğunu söylemek mümkündür. Lakin burada da tek boyutluluk riski ile karşılaşılmaktadır. (Örneğin bu yetersiz belirlemelerden biri, aynı yıl kaleme aldığı bir makalede kendisine yer bulmaktadır. Bu makalede Marx, “Türk devletinin medenîleşmeyle ilgili tüm gayretlerinin başarısız olması”ndan şikâyet eder.[12]) Söz konusu tek boyutluluk, Marx’ı kimi sorunlarla baş başa bırakmaktadır. Marx, emperyalizme karşı ahlâkî bir konum almakta, onu “medenîleştirme misyonu” konusunda ikiyüzlü davranmakla suçlamaktadır. Zira ona göre, Türkiye’de belli ölçüde bir medenîleşme gerçekleşmiştir. Bir anlığına “tarihin bilinçdışı aygıtı” ile ilgili sıkça alıntılanan sözünü bir kenara bırakacak olursak, Marx’taki öfkenin ahlâkî manada ulaştığı derinlikten ve genişlikten etkilenmemek mümkün değildir. O, İngiltere’nin Afganistan’ın batısındaki Herat kentini Afganlıları koruma bahanesiyle nasıl ele geçirdiğinin bilincindedir. Marx, aynı zamanda İngilizlerin İyonya adalarında Yunanlılara yönelik muamelesine de kızgındır. Orada İngilizler, kadınları ve çocukları kırbaçtan geçirmiş, ardından da onlara kendi anayasalarını özgürce hazırlama hakkını vermiş olmakla övünmüşlerdir.[13] Ancak İngilizlerin Türkiyelilerin “saf bir hâkimiyet”e boyun eğdirilmesine dönük isteklerini ve Rusların ayrıca Avusturyalıların onları medenileştirme girişimlerini eleştirirken Marx[14], bazen bu türden medenîleştirme gerekçelerini ikiyüzlü kabul eder (Marx’a göre bu bahaneler, geçerli bir sebepmiş gibi görünseler de gerçek sebebi vermezler). Ama Marx, bazı yerlerde de bu türden medenileştirme girişimlerini yanlış addeder (o, Osmanlı Türkiyesi’nin zaten ilerlediği kanaatindedir, ama bir yandan da Türkiye’nin “yolu bile olmayan bir ülke” olduğunu söyler. Öte yandan Marx, Türk tarihini bir dizi “saray darbesi”[15] olarak okuyan biri değildir.)

Marx’ın anti-emperyalizmindeki bu türden farklı, motive edici faktörlerde, yani Türklerin kimi vakit masumiyeti üzerinden savunulmasında, kimi vakit nispi gelişimi temelinde arkalanmasında önemli rolü, ondaki Rus korkusu oynamaktadır. Kırım Savaşı ile ilgili yazılar kaleme alırken Marx, şöylesi bir kanaate sahipmiş izlenimi verir: Rusya, Osmanlı’dan daha ileri bir ülke değildir. Ona göre, Rusya “yarı Asyatik”tir”.[16] Ölümüne dek Marx, bu kanaatini pek fazla terk etmez (Marx, 1863’te Bakunin’e şunu söyler: “Sizin Rusçanızdaki cızırtılı hâl de gösteriyor ki siz bir Tatarsınız.”[17]) Bu anlamda Marx’ın gazeteciliği boyunca Osmanlılara yönelik gerçekleştirdiği savunu, oldukça çarpıcıdır. Türkiye ile yürüttüğü müzakereler üzerinden çarın “ayı”, “ikiyüzlü” ve bir “canavar” olduğunu söyler. Bu tip momentlerde ondaki anti-emperyalist ses, esasen Çar karşıtı bir ses olarak görülebilir. Zira Marx, Rus milliyetçiliğinin genişlemesini devrimin ilerlemesine yönelik feodal bir tehdit olarak görmektedir. 1850’ler boyunca Avrupalılarla yürütülen müzakerelerde Osmanlı’nın elinin güçsüz olması karşısında ona sempatiyle yaklaşan Marx, esasında Batılı emperyalist güçlerin Rusya’ya iyilik yapmasını eleştirmektedir. Bu gayet hesaplı, amaca yönelik destek, esasen belirli bir momentte karşımıza çıkmaktadır.

Marx’ta Türklerin, Afganların ve Arapların anti-emperyalist manada savunulmasına dair tespitlere burada yeterince yer vermek mümkün değil. O, Rusya’ya öfkeyle yaklaşır, ama aslında sömürülen “yerli halklar”ın masumiyetine adalet üzerinden vurgu yapar. Ayrıca Avrupa’nın bu halkların vahşiliğine dair yanlış kanaatlerini belirli bir hayal kırıklığı ile ele alır. Bu yerli halkların devlet dini hâline gelmiş Hristiyanlıktan hoşnut olmadıklarından, Avrupa’nın bu dinî iktidarı meşrulaştıran bir araç olarak kullanmasından bahseder. Hem Rusya’nın hem de Avrupa’nın Türkiye’deki Hristiyan tebaanın haklarını koruma iddialarına karşı çıkar (Marx, doğru bir biçimde, bu hususun ilgili ülkeye müdahale için bir bahane olarak kullanıldığını düşünmektedir). Hristiyan tebaaya dair tespitlere karşın Marx, Osmanlı’da Rumlar ve Müslümanlar arasında “polemiğe dayalı bir bölünme”nin yaşanmadığını söyler. Bir makalesinde, Ermeni prensin, Ermenilerin düşman Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemesi gerektiğine dair sözlerine yer verir. Marx özünde, Hristiyan Batı’ya karşı hayatta kalma mücadelesi veren Osmanlı hakkında kalem oynatırken karşımıza çıkan Osmanlı’ya yönelik sempatisine asıl rengini veren, ondaki emperyalizmin Hristiyanlığı bir araç olarak kullanmasına dair kanaatidir.[18]

Osmanlı’nın da bir imparatorluk oluşu gerçeği, Marx’ın Rus ayısına karşı Osmanlı’yı savunmasını ve Paris ile Londra’nın ikiyüzlülüklerini ahlakî düzlemde yargılamasını tartışmalı kılar. Marx, bu meselenin etrafından dolaşmasa da bu meseleyle gerçek manada asla yüzleşmez. Kimi yerlerde Romalıların ve Türklerin fetih tarzlarını kıyaslar (Marx’a göre, her ikisi de kendilerinden önce varolan düzeni muhafaza etmiş ve sadece haraç üzerinden hayatta kalmıştır). O, Osmanlı’nın öncesinde Bükreş’e yönelik intikam saldırılarına öfkelenmiş, Romanya’nın bağımsızlığına son vermek için Ruslara bir maşa gibi hizmet etmesine ve olağandışı bir ittifak kurmasına kızmıştır. Eleştirdiği diğer bir husus da Osmanlı Kudüs’üdür. Burada “fanatik ve açgözlü paşalar”, Hristiyan halkı birbirine düşürmüşlerdir. Tüm bu yaklaşımların da gösterdiği üzere, Marx’ın Osmanlı’yı her daim “mağdur” gördüğünü söylemek pek mümkün değildir.[19] O, Osmanlı emperyalizmini Britanya ve Rus muadilleriyle Osmanlı’yı kayıracak şekilde kıyaslama fırsatını tepmemiştir. Örneğin İyonya adalarındaki İngiliz idaresinin yaptığı zulümleri ele alırken meseleye bu açıdan yaklaşmaktadır. Marx, Hegel’in adımlarını izleyerek, Yunanlıların Britanya idaresinde Türklerin idaresi altında iken sahip oldukları imtiyazlara bile sahip olmadıklarını düşünmektedir.[20] Kırım Savaşı ile ilgili kapsamlı yazılarında Rusya’ya karşı Türkiye’nin safında olmaları, Marx ve Engels açısından sonuçta reel politik ile ilgili bir meseledir. Reel politik kaynaklı tüm yorumbilime dayalı stratejilerde olduğu gibi burada da kimi yönlere vurgu yapılırken, bazı yönler görmezlikten gelinmiştir. Marx’ın tutkulu anti-emperyalizminde asil Türklerin sıklıkla karşımıza çıkmaları şaşırtıcıdır. Ona göre Türkler, masum, haysiyetli insanlardır ve asla barbar değildirler. Ama ara sıra da olsa açgözlü ve zalim olabilmektedirler. Marx’taki bu tespitler, söz konusu yaklaşımın bir sonucudur.

Teleolojist Marx: Türklerden Kurtulmak Gerek

“Dine dair hilenin gereği […] Muhammed’in dinî devrimi, her dinî hareket gibi, bir tepki biçimi olmak anlamında, eski ve basit olana bariz bir geri dönüştür.”

[“Engels’ten Marx’a”, 2 Haziran 1853[21]]

Marx, o dile getirdiği anti-emperyalist görüşleri dâhilinde, Müslümanların asil birer mağdur olduğunu söyleyip, Batı’nın kendince yüklendiğini iddia ettiği “medenîleştirme misyonu” üzerinden onlara yönelttiği ilkelcilik suçlamalarıyla boğuşmaya çalışsa da Marx’taki teleoloji, Müslüman dünyayı (özelde Osmanlı Türkiye’sini) nispeten daha olumsuz bir açıdan ele alır ve İslam’ın zaman-mekânını öyle savunulacak bir şey değil de aşılacak bir olgu olarak değerlendirir.

Bu görüş, Marx’ın hayatı boyunca yürüttüğü yeniden yapılanma ve arınma sürecine tabidir. İlk dönem Marx, Türkiye’yi Avrupa’ya yönelik eleştirileri konusunda olumsuz bir referanslar havuzu olarak görür: “Ren bölgesinde adalet, Türklerin adaleti kadar kusurludur.” 1842’de sarf ettiği bu söz, aynı yıl Prusya vatanseverliğinin savunulmasına dönük aynı minvalde dile dökülmüş ifadelerinde de karşılık bulur: “Türk milliyetçiliğini tırmandıran, cellâdın ipidir.”[22] Marx’a göre, Osmanlı Türkiye’sindeki geri kalmışlık o kadar ileri düzeydedir ki bu ülke, artık kokmakta olan bir kadavraya dönüşmüştür. Oradaki feodaliteye özgü çürüme süreçlerinin terse çevrilmesi mümkün değildir.[23]

Bu noktada karşımıza, Marx’ın Asya ve Ortadoğu’daki Batılı olmayan feodalizmlerin kapitalizm ve elbette nihayetinde komünizm yoluna sokulmasının bir aracı olarak emperyalist projelerle gizli bir anlaşma içinde olup olmadığı meselesi çıkar. Birçok eleştirmen, bu türden suçlamaları muhtelif yollardan reddetmişlerdir. Bazı eleştirmenlerse, bu türden bir sömürgecilik anlayışının devrime uzanan yolda basit bir aşama olduğunu söylemişlerdir. 1848’de Fransa’nın Cezayir’i fethetmesini alkışlayan Engels, 1857 sonrasında Fransız idaresine karşı Arapların yürüttükleri direnişe beğenilerini sunmuştur (benzer bir biçimde Anderson, Marx’ın da aynı tarihin ardından, sömürgeciliğe ve ilerlemeye daha az atıfta bulunduğunu söyler.)[24] Eycaz Ahmed ise Marx’ın sömürgeciliğe dönük direnişin yanlış yönlendirilmediğini düşündüğünü, on dokuzuncu yüzyıldaki Hintli bir reformcuya kıyasla Hindistan’ın bağımsızlığı konusunda daha radikal bir konum aldığını ve onun (“taşra hayatının ahmaklığına batmış”) Avrupalı köylülerin geri kalmışlığı kadar Hintli veya Arap toplumlarını içeren bir kapsam dâhilinde yazılar yazdığını söyler.[25]

Bu argümantasyonun önemli bir kısmı geçerli olsa da, -Marx’ın Avrupalı olmayan uluslara yönelik tavrı 1850’lerden sonra daha da derinleşmiştir- söz konusu argümantasyon, büyük ölçüde “bir düşünürdeki karşıt görüşler birbirinin yerini, tutarlı bir biçimde alırlar, örtük olarak birbiriyle rekabete girmezler, bilinçaltında ifade önceliği kazanma mücadelesi dâhilinde birbiriyle mücadele etmezler” anlayışına dayanır. Marx’ın Cezayir’e yaptığı son ziyaretinde kaleme aldığı mektuplar (ziyaret esnasında Marx altmış dört yaşındadır) henüz çözüme kavuşmamış olan bir mücadelenin ana hatlarını vermektedirler. Bir mektubunda Marx, Fransızların Cezayirlilere yönelik muamelesini şu şekilde eleştirmektedir:

“Bir hâkim, on kadar masum Arap’ı cinayet şüphesiyle hapse atmıyorsa, sömürgecilerce tehdit edilir. Eğer bir Avrupalı sömürgeci, ‘alt ırklar’ arasında yaşıyorsa, şu bizim yakışıklı I. Wilhelm’den daha az zarar göreceğini düşünür. Oysa İngilizler ve Hollandalılar, o utanmaz kibirleri ve gösterişçi hâlleri ile Fransızları geride bırakırlar, onlar, gaddar ve zorba Molek isimli tanrı gibi, ‘alt ırklar’a alabildiğine karşıdırlar.”[26]

Marx, Avrupa sömürgeciliğine ve ırkçı kibrine karşı öfkelidir, Avrupa’nın kurbanı olan Müslümanlara ise beğeniyle yaklaşır. Ancak beş gün sonra Laura Lafargue’a yazdığı bir mektupta Araplara dair farklı bir tasvire yer verilir. Marx, Cezayir’de gittiği bir kahveyi şu şekilde tarif etmektedir:

“Bacaklarını derme çatma bir masanın üzerine uzatmışlar. Altı Mağripli ziyaretçi, kâğıt oynuyor (alın size, medeniyetin gerçekleştirdiği fethin bir ürünü daha!). Bu manzaradaki en çarpıcı yansa şu: bu Mağriplilerin bir kısmının üzerinde epey gösterişli kıyafetler var. Zenginlere has kıyafetler. İpek görünümlü çul çaput. Ama gerçek bir Müslümanın gözünde bu türden kazalar, Muhammed’in evlatlarının farkının ortaya çıkmasına asla imkân vermiyor.

[…]

Birçok yönden yozlaşmış ama varoluş mücadeleleri üzerinden somut kimi vasıflarını muhafaza etmeyi bilmiş şu bizim göçebe Araplarımız, bir zamanlar büyük felsefeciler, âlimler yetiştirdiklerini, Avrupalıların sırf mevcut cehaletleri yüzünden onları hor gördüklerini anlatıp duruyorlar.”[27]

“Şu bizim göçebe Araplarımız” ifadesi, etnisiteye dair bir ifade olsa da Marx’ta Arapların kültürel açıdan düşük düzeyde olduğuna dair kanaatte mündemiç olan ırkçılığa rastlamak mümkün değil. Gene de iki pasajdaki ton farklılığı hemen göze çarpıyor, şizofrenik sınırlarda dolaşıldığını ele veriyor: ilkinde Araplarla ahlâken empati kuruluyor, Avrupalı sömürgecinin boş ırkçı kibrine ve üstünlük iddiası üzerinden sattığı cakaya yönelik öfke dile getiriliyor. İkincisinde bir başka ses dil buluyor ve tersten, Avrupalı bir burjuva seyyahın küçümseyici, alaycı yaklaşımına tanık olunuyor, bu seyyah, nahif yerlilerin tuhaf geleneklerine ve aptal kıyafetlerine dair gözlemlerini aktarıyor. Marx’ın seyahati, bir hafta sonra limana demir atmış, Fransızlara ait bir süvari taburuna uzanıyor. Bu aşamada, sömürge Araplara dönük beğenisi, muğlâk ifadelerle tekrar dile getiriliyor.

Edward Said, Marx değerlendirmesinde, onun yerlilere yönelik beğenisi ile Hindistan’daki İngiliz idaresine dair olumlu yorumları arasındaki çelişkiyi bir miktar hümanist bir üslupla izah eder. Ona göre, emperyalizmin mağdurlarına dönük “dostça duygular”, oryantalist Marx’a ait insanî olmayan tipte yaklaşımla bloke edilir. Marx, Said’e göre, bu oryantalist tutumu Goethe gibi yazarlardan miras almıştır.[28] Marx’ta beğeni için gerekli olan doğuya dair bilgi, bir noktada redde tabi tutulur. Marx’ın Cezayir mektuplarındaki insanî merhamet, asla oryantalistin diline indirgenemez. Burada iki yaklaşım arasında belirli bir çelişki mevcuttur. İmparatorluğu hor görmek niyetinde olan emperyalizm eleştirmenimiz, emperyalizmin desteklediği ilerleme anlayışı saldırı altında olan bir teleolojistin direnişine maruz kalmaktadır. Onda dil bulan bu iki ses, farklı kelimelere başvurur. İlkinde Marx, Müslümanları “masum” ve “kibrin mağdurları” olarak görürken, ikinci ses, onları “yoz”, nahif ve medeniyete muhtaç insanlar olarak değerlendirir. Eğer Marx’ın anti-emperyalizmine ait bu ses, on dokuzuncu yüzyıl romantizmine has bir ses ise, bireysel özgürlüğün bir imtiyaz olarak verilmesini ve zorbalıktan korunmasını öngören yaklaşımın dışavurumu ise, Marx’taki teleolojik ses, devrimin nasıl meydana geleceğine, devrim için ne tür kültürel ve ekonomik koşulların gerektiğine ve mevcut kolektivitelere dair daha sakin ve daha teknik bir bilinçle birlikte açığa çıkar. Böylesi bir yaklaşımda örtük olarak varolan insandışılık, Said’in doğru bir biçimde üzerinde durduğu, insansızlaştırılmış “doğu”yu gerekli ve mümkün kılar.

Türkiye bahsinde, Marx’ın Osmanlı’nın önemine dair görüşü dâhilinde de benzer bir gerilim açığa çıkmaktadır. 1850’lerde Marx, Türkiye’nin “gerçek cesaret”ini ve “akıllı devlet adamlığını” över[29], kentlerde ve köylerdeki altyapılarda yaşanan büyük gelişmeyi tespit eder, Türkiye’nin her işine burnunu sokan İngiliz ve Fransız elçilerini sert bir biçimde eleştirir ve The Times gibi gazeteleri ve Cobden gibi Russevicileri, Türk karşıtlığından dolayı yerden yere vurur.[30] Gene de Marx, İmparatorluğa hakaretler savursa da Engels’e 1853’te yazdığı (dört önemli hususu sıraladığı) bir mektupta şunları söylemekten de kaçınmaz: “4. Müslüman imparatorluğun dağılması. Bu imparatorluk, şu veya bu biçimde Avrupa medeniyetinin eline geçecektir.”[31]

Aynı dönemde New York Tribune’e yazdığı bir makalede Osmanlı’nın geçiş aşamasında olduğuna dair bir yaklaşıma yer verilir:

“Türkiye’deki bu tüccarlar kimler? Türkler değil. Ticareti teşvik etme biçimleri, ilk göçebe devletleri dâhilinde kervanları yağmalamaktan ibaretti. Rumlar ve Ermeniler tüm ticareti omuzlamışlar. Avrupa’dan Türkleri çıkartın, ticaretin çile çekmesi için bir sebep de kalmayacaktır. Genel medeniyette yaşanan ilerleme konusunda Avrupa Türkiyesi’nin tüm kısımlarında bu ilerlemeyi kimler gerçekleştiriyor? Türkler değil, çünkü sayıları çok az, nüfusları seyrek. […] Gerçekleştirenler, Rum ve Slav orta sınıfı. […] ülkeye medeniyeti şu veya bu şekilde, etkin bir tarzda ithal edenler onlar. Nüfusun bu kesiminin serveti ve nüfuzu sürekli artıyor. Türklerse arka plana giderek daha fazla atılıyorlar. Sivil ve askerî güç üzerindeki tekelleri ortadan kalkacak. […] Gerçek şu ki onlardan zaten kurtulmak lazım.”[32]

Artık bir zorbalığın nesnesi değil, ilerleme önündeki bir engel hâline gelmiş olan Türkler, ortadan kaybolmalıdırlar. Türkleri kahramanken bir engel, günah keçisiyken ayak bağı olarak görmeye başlayan Marx, imparatorluğa dönük eleştirisinin ampirik yönleri arasında gidip gelmektedir (Marx, öte yandan, Rusların Türk savaş tutsaklarını öldürmesine karşı çıkar, İngiliz-Fransızların müttefiki Osmanlı’ya ihanet etmesini ahlâken sorgular). Genelde Marx, devrimin amaçlarına ait o “büyük resme” bakar. Bu noktada, “bu eski dostumuz, toprağın altında çok hızlı hareket eden o yaşlı köstebek” değerlendirmesinde bulunur.[33] Geleneksel öğeden ana amaca geçiş yapmak, özel bir duruma yönelik beğeniden hedefin ötesine uzanmak için gerekli, daha kapsamlı, müstakil bir değerlendirmeye atlamak, Marx’ın Türklerle ilgili yaklaşımında önemli sonuçlara yol açar. Zamansallık açısından Türkler geçmişe doğru itilirler, “barbar” olarak gösterilirler, 1850’deki Osmanlılar, on ikinci yüzyılda kervan soyan göçebelerle aptalca bir biçimde ilişkilendirilirler (ki bu yaklaşım, Marx’ın Batı’daki Türklere dair birçok anlayışın Binbir Gece Masalları’na dayandığına dair sık sık dile getirdiği şikâyetiyle çelişmektedir[34]). Buradan da ileri gitmek için Türklerin tarihe havale edilmeleri gerektiği söylenir. İkinci çıkarım ise Türklerin kıyıya köşeye atılmalarıdır. Bu yaklaşım, insansızlaştırma çabası ile el ele gider. Aynı yıl “Sultan, İstanbul’u sadece devrim için himayesinde tutmaktadır” diye yazar. O dönemde kaleme aldığı yazılarda Türkler ve onların nihayetinde ortadan kaybolacak olması, Marx’ın analizindeki seküler eskatolojiye dolaylı olarak katkı sunmaktadır.[35] On yedinci yüzyılda sultanın Türk Kalvinistlerin binyılcılığını benimsemesi gibi, Türkler de devrim gününü ileri taşıyacaklardır. Onlar, üzerinde yaşadıkları toprakların sahipleri veya sakinleri değil, bekçileridirler. Türklerin kıyıya köşeye atılmaları, onların insanlığının [Menschheit] kaybolmasının bir sonucudur. İnsanlığın yitimi, doğalında ahlâkî açıdan onlara beğeni duyulmasını da gereksiz kılar. Oysa bu beğeni, imparatorluğu eleştiren bir isim olarak Marx’ın artırmak istediği bir şeydir.

Araştırmacı Marx: Katalizör, İpucu ve Sır olarak İslam

“Türkiye kadar az bilinen, Avrupa tarafından İspanya’ymış gibi hakkında hükümler verilen çok az ülke vardır.”

[Marx –New York Daily Tribune, 11 Temmuz 1854[36]]

Araştırmacı Marx, esasta Doğu’yu olgular üzerinden okumaktadır. O, sonuçta Müslüman dünyayı öğrenilmesi, özümsenmesi ve stratejik açıdan teşhir edilmesi gereken zengin bir veri, tarih ve coğrafyaya dair önemli bir bilgi birikimi olarak görmektedir. Bu yöndeki arzunun ardındaki ana dürtüyse, Müslüman dünyanın askerî bir çatışmaya tanıklık ettiğine dair malumattır. Bilhassa Kırım Savaşı, Marx’ı kütüphaneye gitmesine ve “Türkiye hakkında daha çok kitap okumaya”, ayrıca 1877-1878’de yaşanan son Rusya-Türkiye savaşını incelemeye itmiştir.[37]

Marx, Müslüman dünyayı bir araştırma nesnesi olarak ele aldığı noktada arşiv çalışmalarındaki yoğunluğu iki ayrı motivasyon kaynağı üzerinden somutluk kazanır: ilki, Batı’nın Müslümanlara dair yanlış algıları düzeltmek için gerekli bilgiyi sunma arzusu (ayrıca İngiliz gazetelerinin, Alman akademisyenlerin ve çarcı diplomatların ağzından dökülen muhtelif kurumsal klişelerin epistemolojik güvenirliğini ortadan kaldırma isteği); ikincisi de Cezayir gibi Müslüman ülkelerin genelde İslam’ın ekonomik ve toplumsal yapılarına yönelik, nispeten daha çok antropolojiye dayalı bir ilgidir.

İlk başta Marx, İslam ile ilgili detaylı arka plan konusunda Engels’e sırtını yaslar. Marx, çok önceleri Batı’nın Müslüman dünyayla ilgili hakaretlerinin ve indirgemeciliğinin bilincinde olsa da (ki biz, bu farkındalığa Alman İdeolojisi’nde rastlıyoruz: “İslam’a inananların böylesi bir yola tevessül ve iman etmeyeceklerini herkes bilir.”[38]) 1853 yazında Marx’a İslam ile ilgili önemli birkaç husus konusunda gerekli bilgileri veren, esasen Engels’tir. Engels’se bu konu başlığına ukalaca ve küçümseyici bir üslupla yaklaşmaktadır. Marx’a yazdığı bir mektupta şunlar yazılıdır:

“Doğulular gibi yağ bağlamış oturuyorum, ben de bu fırsatı Farsça öğrenmek için kullanayım dedim. Eskiden beri tüm semitik dillerden nefret ettiğimden, Arapçadan korktuğumu söylemem lazım. Ayrıca Arapçayı bu kadar zamanda öğrenmek mümkün değil. Çok eski ve köklü bir dil, iki-üç bin yıllık. Dört bin kök var bu dilde. Farsça ise çocuk oyuncağı. Altı harfin birbirine benzediği, seslilerin bulunmadığı o lanet Arapçaya kıyasla Farsça grameri öğrenmem için 48 saat kâfi gelecek.”[39]

Osmanlı Türkiyesi’nin sahip olduğu ilgili jeopolitik statünün Doğu Meselesi’ne bağlı olarak artması sebebiyle Engels’in Roma’nın doğusunda yaşanan olayları doğru bir biçimde değerlendirmek için yapması gereken “ev ödevi”ne yönelik yaklaşımı, gönülsüz bir öğrencinin yaklaşımını andırmaktadır. Gelgelelim kapitalist/emperyalist güçlerin Türkiye’ye dair ifadelerindeki içe dönük olma vasfı ile çocuksuluk üzerinden bu bilgi, hem Rusların “panslavcı propaganda”sının içinin boş olduğunu hem de Batı diplomasisinin Müslüman tarihinin ve kültürünün gerçek bilgisinden çok, “Rum yorumcuların ve Fransız tüccarların ilgili (önyargılı) değerlendirmeleri”ne dayanan bilgi ağının “saçma” olduğunu göstermektedir.[40] Marx’ın örneğin The Morning Chronicle’da Türk karşıtı yaklaşımlara dair eleştirilerindeki abartılı ve şeytanlaştırıcı dilin bazen bizzat Marx tarafından çoğaltıldığını görmek, esasen pek şaşırtıcı değildir. Bu makalelerde Marx, anlayışı kıt okurlarını azgın ve disiplinden uzak Asyalı göçebe aşiretlerin Avrupa Türkiyesi’ne sel olup akışını anlatarak heyecanlandırmak ister.[41]

Chronicle gibi gazetelerin romantize ettikleri “Asyalı göçebe aşiretler”e dönük eleştirisinden altı hafta sonra ise bedevi, Kürd ve diğer savaşçı birliklerinin akın akın Osmanlı’nın Kafkasötesi’ne gönderdiği orduya katıldıklarını haber verir.[42] Marx’ın mizah anlayışının en çarpıcı örneklerini ortaya koymasını sağlayan, on dokuzuncu yüzyıl ortasındaki matbuata yönelik kapsamlı ve zekice dile getirilmiş suçlamalar, kendi içerisinde önemli bir temayı teşkil etmektedirler. Burada Marx, içinde yaşadığı dönemin emperyalist yabancı düşmanlığından ve düşünce ürünü olmayan “vatanseverlik”ten ihtiyatlı bir tavırla uzak durmaktadır. Müslüman kültürüne ve tarihine, ayrıca Hristiyanlığın bu dinle kurduğu etkileşime dair gelişkin bir bilgiye sahip olan Marx, bu bilgiyi stratejisinin önemli bir parçası hâline getirir. Onu dolaşımda olan “biz ve onlar” paradigmasını karşıya atan, karmaşık yönlere ve efsanelerin altını oyan detaylara daha çok kafa patlatırken görmemizin sebebi budur.

Marx’ın detaylara kilitlenmiş olan gözü, o her şeyin üzerine çıkma becerisi gerçekten de etkileyicidir. O, muhaliflerinin akademik zaaflarından ve eksiklerinden zevk alan biridir. Türksever Urquhart’ın Moltke’nin Türk Savaşı kitabını okumamış olması ya da propagandacı Vogt’un Osmanlı’daki Fenerlilerin gerçekte kim olduğuna ilişkin cehaleti, onu epey memnun eder.[43] Kırım Savaşı ile ilgili yürüttükleri gazetecilik faaliyeti dâhilinde Marx ve Engels, Osmanlı toplumunun hoşgörülü, çok yönlü niteliğine vurgu yapar (ama akıllarında bir yandan da Rusların tiranlık ve zulümle ilgili şikâyetleri vardır). Bu tarz momentlerde Çar karşısında Türkleri destekleyen ifadeler kullanan Ermeni prenslerden alıntı yapan ya da Bizans’ın Sultan’ın türbanını Kardinal’in şapkasına tercih ettiğine dair sözlerini aktaran Marx’ın soruna dönük bağlılığında amaç, Çarcı/emperyalist şiarların maniheist evrenini dağıtmak ve tarihi gerçekte harekete geçirenin özel grupların özel çıkarları değil, medeniyetle alakalı kimlikler olduğunu insanlara anımsatmaktır.[44] Şöhretini arşivlerin altını üstüne getirmesinden ve kütüphane kataloglarını fare gibi yiyip bitirmesinden alan araştırmacı Marx, belli ölçüde bu Osmanlı yanlısı platformla belirli bir uyum yakalamaktadır.

Devam etmeden önce, araştırmacı olarak sahip olduğu becerileri dâhilinde, Marx’ın kendince ilgilendiği Müslüman dünyanın bir başka yönünden de bahsetmemiz gerekir: Müslüman dünya gelecekle, hem toplumsal kolektivizm için bir emsal hem de devrimci değişim için jeopolitik bir katalizör olarak, belirli bir ilişkiyi haizdir. Ta 1844’te Marx, komünizmi “özel mülkiyetin aşılmasının pozitif ifadesi” olarak tarif etmiştir.[45] Marx, zaman içerisinde Batılı olmayan kültürlere daha fazla aşina olur. Bunun zirvesi de ömrünün son yılları içerisinde kaleme aldığı Etnografya Defterleri’dir. Bu imkân, ona kendisindeki teleolojilerle ilgili Hegelci kanaatin aksine, Doğu’nun mülkiyetsizliğine dair yeni bir bakış açısı kazandırır: “Doğu’da mevcut olan köy sisteminde insanlar, pratikte kendi kendilerini yönetirler.”[46] Antropolojik açıdan kolektivizme yatkın olan bir toplumsal sistem fikri, Marx’ı etkilemiş görünmektedir. Zira sonrasında bu fikri İslam’la tekrar tekrar ilişkilendirecektir. Örneğin Engels’e yazdığı bir mektupta, ona oryantalist Bernier’in Moğollarla ilgili çalışmasını tavsiye eder:

“Bernier, Doğu’nun tüm görünümüne ait temel formu doğru tespit ediyor. Türkiye'den, Persya’dan, Hindistan’dan bahseden Bernier, buralarda özel mülkiyetin bulunmadığını söylüyor. Doğu’daki cennetin gerçek anahtarı işte budur.”[47]

Marx, İslam’ı politik bir model olarak asla idealize etmez. Oysa Nietzsche, İslam’da hayata âşık, mert bir din bulur; Herder’e göreyse İslam, bir tür ön-milliyetçiliktir; Schlegel, İslam’ı yeni bir modernite olarak kabul eder; Foucault gibi modern bir düşünür ise Şii İslamı’nı “politik maneviyat” olarak över.[48] Gene de Marx’taki İslam, belirli bir imkâna ve fırsata sahiptir. Ama belirtmek gerek ki bu, kaçırılmış bir fırsattır.

Cezayir’de kaleme aldığı son mektuplarından birinde Marx, Müslümanların toplumsal eşitlikle ilgili kültürel kanaatleri pek kullanımda olmasa bile, kahvedeki Arap müşterilere dair bir yorumda bulunurken, onların toplumsal münasebetlerindeki mutlak eşitlikten bahseder: “Ama hâlâ devrimci bir harekete dâhil olmadan cehennemi boyluyorlar!”[49]

Marx, Liebnecht’e yazdığı 1878 tarihli mektubunda da benzer bir hususa değinir. Her şeyden önce bu mektupta Marx, kendisinin ve Engels’in Rusya-Türkiye savaşında neden Türklerin tarafını tuttuğunun sebeplerini açıklamaktadır:

“Bizim açıktan Türklerin tarafını tutmamızın iki sebebi var: 1. Çünkü Türk köylülüğünü, yani Türk halkını inceledik ve onun Avrupa’daki en dirençli ve en çok dik duran köylü halk olduğunu gördük. 2. Çünkü Rusların yenilgisi, Rusya’daki toplumsal değişimi hızlandıracak, böylelikle tüm Avrupa’nın ritmini değiştirecektir.”[50]

Burada iki husus ortaya çıkmaktadır. Marx’ın mektubu, birçok yönden, yirmi yıl önce Kırım Savaşı ile ilgili gazetecilik faaliyetinde kullandığı dili muhafaza etmektedir. O, gene Batı Avrupalı güçleri Rusya’ya karşı verdiği savaşta Osmanlı’yı desteklemediği için suçlamakta, kaçırılan fırsatın İngiltere ve Avusturya değil, Türklerle ilgili olduğunu söylemektedir. Türklerse, “İstanbul’da bir devrime başlama imkânını kaçırmışlardır.” Tıpkı Cezayir gibi Türkiye de politik açıdan umutsuz vakadır: “Krizin en dramatik anında olan ve bir devrime nasıl başlayacağını bilmeyen bir halk, kayıp bir halktır.” Bu anlamda Marx’ın Türklerin yaklaşmakta olan devrimde oynamaları gereken katalizörlük rolüne dair eskatoloji temelli anlayışı, on yedinci yüzyıl Kalvinistlerinin anlayışından çok, on üçüncü yüzyıl Fransiskanlarının (ve Schlegel’in) anlayışına yakındır; yani Türklerin oynayacağı rol devrimi mümkün kılabilir, devrim için Türkler hayatî önemdedirler, gelgelelim onların yüzü devrime dönük değildir.

İkinci olarak, Marx’ın esasta bir araştırmacı kisvesinde konuştuğu momentler, ondaki (Müslüman dünyayı “rahvan at” veya “masum bir kurban” olarak tarif eden) teleolojik veya anti-emperyalist konumun aksine, sınırları net bir biçimde tayin edilmiş “modern” veya “Hristiyan” Avrupa fikrini ortadan kaldırmak şöyle dursun, bu fikri pekiştirmektedir. Marx’ın (Fenerliler veya Polonya subayı Jozef Bem gibi) Osmanlı için çalışan Hristiyanlara gösterdiği dikkat, o dönemki Osmanlı’nın Bizanslı niteliğine dair kanaati ve Osmanlı köylüsünün Avrupa’daki “en iyi” köylü halk olduğuna dair tespiti[51], Hristiyan Avrupa ve Müslüman dünya ile ilgili iki anlayışı harmanlamakta ve Marx’ın eleştirisini başkalarının sesinden, farklı bir yöne doğru zorlamaktadır. Gelişme konusunda takıntılı olan, kervan soyan Türkleri medeniyetin gerçek kaynakları önünde duran bir engel, Rumları da Osmanlı Türkiyesi’nde ilerlemenin kaynağı olarak gören Marx, ikisi arasına bir ayrım koymaz. Osmanlı Türk’ünü Türk geleneğinin ve “Bizans teokrasisi”nin iç içe geçmesi olarak değerlendirir. Ona göre, ikisi de son bulmak zorundadır.[52]

Bu tür momentlerin gerçekleşme sıklığını abartmaksızın söyleyebiliriz ki Marx’ın arşiv çalışması üzerinden detaylara vakıf oluşu ve ondaki soykütük bilgisi, onun anti-emperyalizme dönük tutkularını mutlaklaştırması ile ilerlemeye bağlılığı arasında belirli bir gerilimi koşullamaktadır ki bu gerilim, bazen çatışmalara da yol açmaktadır.

Edebî Marx: İmajlarla Meşguliyet

Marx, çeşitli yazılarında Müslüman dünyayı emperyalizmin eylemlerinden mağdur olan asil bir güç, yabaniliğin hâkim olduğu bir tür gerilik, devrimci değişimin katalizörü, antropolojik verilere ait bir arşiv, emperyalist riyakârlığa ve Avrupa’nın kendini yüceltme girişimlerine karşı bir engel olarak görür. Ama aynı zamanda İslamî Doğu, Marx’a imaj ve edebî mecazlarla dolu bir depo temin eder.

Marx, söz konusu depodan, farklı söylem stratejileri dâhilinde, muhtelif kimi amaçlar doğrultusunda yararlanır. Belirli imajlarla meşgul olan Marx, özünde Rückert, Hammer ve Binbir Gece Masalları’nın çevirilerini okuyan bir kişidir. O, belirli bir siyasetçiyi alaya almak veya belirli bir hususa ait bilgiyi ebedîleştirmek için Doğu’ya atıfta bulunur. Burada Doğu, söylem ve belli ölçüde pragmatizm alana aittir. Metinlerde geçen “Güneş’in Doğduğu Topraklar”ın suni bir kurgu olduğunun farkında olan Marx, Türkler, Araplar ve Kürdler hakkında kalem oynatırken, bu kurguya başvurur: Kuzey Afrika ziyaretinden üç hafta sonra “Cezayir’in o büyülü kentinde, kendisini Binbir Gece Masalları’ndaymış gibi hissettiğini” söyler.[53] Sinbad’ın ve Şehrazad’ın dünyasına ait imajlar, Marx’ın ele aldığı konulara bir tür sahtelik, kapris ve yüzeysellik aşılamasına katkı sunar: yeni seçilen başbakan Palmerston, “Denizci Sinbad’ın omuzlarına çıktığında silkeleyip atamadığı o lanetli ihtiyar”la kıyaslanır.[54] Britanya’nın Hindistan’da emperyalist projesinin bir parçası olarak arka çıktığı birçok raca ve nevvab, “Binbir Gece Masalları’ndaki şahzamanlar ve şehriyarlar kadar abes, saçma ve çocuksu” kişiler olarak tarif edilirler.[55]

Din eleştirisini tüm eleştirilerinin öncülü olarak gören bir düşünürün Muhammed’i ve Kur’an’ı sahtekârlık ve otoriterlikle alakalı bir tür mecaz olarak kullanması, tabii ki şaşırtıcı değildir.[56] Marx, hiç hazzetmediği Bakunin’in seyahatlerini “yeni Muhammed’in mükemmel hicreti” olarak tanımlar, ayrıca Daumer’in Religion des neuen Weltalters [“Yeni Çağın Dini”] isimli eserini nefretle anar ve onu içinde aşırı süslü ve tumturaklı ifadelerle yüklü surelerin toplandığı “yeni Kur’an” olarak tarif eder. Hedef alınan kişinin Muhammed’e benzetilmesi, özünde Luther’in Münzer’ine, Kant’taki anabaptistlere, Herder’in Kant’ına, Hegel’in Robespierre’ine, farklı bir şekilde, Nietzsche’nin Platon’una atıfta bulunmaktadır.[57] Belirli bir hedefin şeytanîleştirilmesinde kötü şöhrete sahip bir dizi isim anımsatılır ki bu, gayet hesaplı bir tavır ve karardır.

Böylesi bir tavır sergilemek, bir düşmana “Muhammed”, redde tabi tutulan bir kitaba “Kur’an” demek, sadece güce veya otoriteye yönelik gayrimeşru iddiayı eleştiriye tabi tutmak için değildir. Burada örtük olarak, böylesi bir meşruiyete karar veren Hristiyanlığa/Avrupa’ya ait mekanizmaları alttan alta devre sokma amacı güdülmektedir. Dolayısıyla Marx, bahsi geçen bağlam içerisinde konuşmaktadır. Özünde bu, Luther veya Herder için değilse bile, Marx için önemli bir sorundur. Tuhaf olan şu ki Marx, bazı durumlarda Hristiyan-kapitalist Avrupa’nın mahkûm ettiği bir isimle ve dinle empati kurmaktadır. Marx’ın ifadesiyle, Enternasyonal İttifak’ın ana amaçlarından birisi, “Avrupa’daki tüm dinî, aristokratik ve burjuva güçleri ve iktidarları imha etmek”tir.[58] Dolayısıyla onda, bahsi geçen Avrupalı güçlerin ve iktidarların dışında kalanlara yönelik bir beğeni mevcuttur. Kendisine verilen lakaptan (Mağribî veya İhtiyar Mağribî) Cezayir’de berbere gitmeden önce bir fotoğrafçıya sunduğu “peygamber sakalı”na dek Marx[59], kendi politik mücadelesinin gelişimi dâhilinde, dışarıya dönük bir beğeninin açığa çıkmasına bazen izin verir. Bu durum, basın hürriyeti ile ilgili yazdığı, erken döneme ait bir gazete makalesinde karşımıza çıkar (1843):

“Komşumuza [Kölnische Zeitung gazetesine] bir anekdot aktarmamız gerekiyor. Roma’da Kur’an’ın yayınlanması yasaktır. Bu yasağı nasıl aşacağını bilen uyanık bir İtalyan, Kur’an’a Reddiye diye bir kitap basar, ama içeriği olduğu gibi Kur’an’ın kendisidir. Tüm mülhidler bu hileyi bilirler. […] Voltaire de Bible enfin expliqueé [“Kitab-ı Mukaddes Şerhi”] isimli çalışmasında bu hileye başvurur ve inanca dair bilgileri dipnotlarda, inançsızlığı ana metinde verir ve herkes, söz konusu dipnotların yetkinliğine bir biçimde güvenir.”[60]

Bir açıdan buradaki anlam gayet nettir ve sorunsuzdur. Marx’ın Almanya’da faaliyet yürüten bir gazete yayın yönetmeni olarak Prusyalı sansürcülere karşı yürüttüğü mücadele, artık efsane hâlini almış bir meseledir. Yukarıda bahsi edilen kitap, Montecroce’un Rifutatione Alcorano [“Kur’an’a Reddiye”] isimli çalışmasıdır. Burada yazar, sansürü aşmak için akıllıca bir hileye başvurmuştur. Marx ise kendi politik mesajını Kur’an’ın durduğu benzer eleştirel zemine yerleştirir. Vatikan’a yönelik yaygın nefret, analojinin geliştirilmesi noktasında yeterli değildir. Marx, özünde kendisindeki anti-kapitalizmi Kur’an’daki Katoliklik karşıtlığı ile denkler ve ikisini yıkıcılık konusunda kuzen addeder. Bu noktada karşımıza, herkesin bildiği bir soru çıkar: eğer kimlik, gerçekte değişen ve kolay işlenen bir şeyse, belirli bir yapıya veya inanç sistemine yönelik yaygın muhalefet, ayrı sözcüklere sahip olmasına karşın, yakınlıklar veya yakınlık bulma eğilimi nereye kadar oluşabilir? Bu aşamada üçgen mantığı devreye girer: bir Anglikan, ulemaya “zalim” dediğinde, Marx, Anglikan’ın sözlerinin doğru olduğunu söyler, ama kendisindeki benzer kusurları görmez; esasen burada hiçbir dinle uzlaşma söz konusu değildir. Veya İngiltere Kilisesi’ni toplumsal eşitsizliği yüceltmesi üzerinden gerici gören Marx, ulemanın ne tür bir adaletsizliğe imza attığını eleştirel düzlemde gündeme alır, neyin adil olduğuna dair anlayış üzerinden meseleyi inceler. Ömrü boyunca bu iki karar arasında salınıp duran bir isim olarak Marx, esasında ilk karardan yanadır. Oysa onda, tüm heybetiyle orta yerde duran, ama yoğun biçimde tahkir edilen “zorba ve barbar Türk” imajına dönük bir tür beğeni de mevcuttur. “Zorba ve barbar Türk” ifadesini tümüyle istihzalı bir tarzda kullanan Marx’ta söz konusu tabir, gerçek manada ele alınmaz.[61]

Edebî Marx’ın son yönü ise onun Doğu irfanını ve Doğu’ya ait anekdotları kendi konumunu meşrulaştırmak için kullanması ile alakalıdır. Burada özel olarak İslamî olan bir yan yoktur; Marx’taki bilgeliğin tüm boyutları, onun Shakespeare’den veya klasik döneme ait efsanelerden örnekler alıp bunları bir argümanı pekiştirmek veya istihza dâhilinde zenginleştirmek için kullanması, Marksçı eleştiri kapsamında yaygın olarak karşımıza çıkan hususlardır. İki İranlı natüralistin, (Çar’ın yayılmacılığına dair uyarı bağlamında anlattığı) her şeyi yapabilen ayının, Arap salcının ve Cezayir mektuplarında dile getirilen[62], suda boğulan felsefecinin hikâyesinin anlatılması, Doğu irfanına ait kırıntıların aktarılması ile alakalıdır ve bu, zaten söylenmiş olanın altını çizmek için yapılan bir işlemdir. Doğu metinlerine yönelik atıf yazılanlara, aynı zamanda kapsamlı bir zamansallık sağlar. Böylelikle Marx, görüşlerini on birinci yüzyıldaki Arap öncelleriyle ve on altıncı yüzyıldaki İranlı öncelleriyle ilişkilendirme imkânı bulur.

Rückert’in çevirisinden okuduğu, Ortaçağ’da yaşamış şair Hariri, bu türden bir örnektir. Basın hürriyetiyle ilgili olarak kaleme aldığı bir başka makalesinde (1842) Marx, basın hürriyetinin maddî koşulları değiştirebileceğini söyleyenleri alaya alır, onları nahif bulur ve bu inancı, teleskobun “kâinatın kesintisiz hareketi”nden sorumlu olduğuna inanmak kadar saçma olduğunu söyler.[63] Hem kozmolojiye hem de toplumsal durağanlığa iman eden muhafazakâr inancını hor gören ifadeleri dâhilinde Marx, Hariri’nin bir beytini alıntılar ve onun “Fransız değil Arap” olduğunu söyler:

“Yaptığını yıkmayan bilsin ki
Bu yeryüzünde her şey hareket eder.”[A.g.e.]

Tıpkı Schlegel’in modernite öngörüsünü Muhammed’in dünyayı biçimlendiren faaliyeti üzerinden dile getirmesi gibi, Marx da maddedeki (örtük olarak tarihteki) dinamizme dönük inancı, on birinci yüzyılda yaşamış bir Müslüman şairin beyti üzerinden aktarır. Müslüman savaşçı-keşişlerde (Haşhaşîlerde) nihilizmin öncülünü gören Nietzsche gibi Marx da Hariri’den alıntı yapar; şairin sözü, özünde “ileri” ve “geri” olanın zamansallığına aykırıdır ve bu alıntı, temelde Rousseau’cu tarzda yapılmış bir alıntı değildir (yani burada masumiyete geri dönüşten, bugüne yönelik hayal kırıklığından eser yoktur). Daha çok Avrupa dışı dünyadaki netlik, premodern dönem üzerinden dile getirilir. Marx, Ortaçağ’a ait Doğulu metinleri, biraz da anakronik bir üslupla, kendi döneminde mevcut olan muhafazakâr nahifliğe ve burjuvazideki Rus seviciliğine karşı bir tür cephaneliğe dönüştürür. Bu noktada “doğuştan Arap olan biri” Fransız hâline gelir.

Neticede araştırmacı Marx, Doğu’yu pasif bir nesne olarak ele alıp onu Avrupa’ya bir şeyler öğreten bir yapı gibi ele alırken (ki teleolog Marx, ondan pek bir şey almaz), edebî Marx ise Araplara ve İranlılara denk milletler olarak yaklaşır ve onları rafları bilgi, hile ve mecaz dolu, hâlen daha açık olan bir dükkân olarak değerlendirir.[64]

Peki Marx’ın İslam’ı ele alış biçimi, öncülleriyle nasıl bir ilişki içerisindedir? Onda kimi öncülleri tespit etmek o kadar da zor değildir: Herder’deki imparatorluğa yönelik eleştiri, Leibniz’in belirli bir model adına, eldeki verileri elemesi, Hegel’in Müslüman dünyasında kimi momentlerde geçerli olmaması, o aşina olduğumuz kehanetçi dille birlikte Marx’ın Türklerin elindeki askerî imkânlar üzerinden devrim gününü hesaplamaya çalışması, konuya dair örneklerdir. Schlegel de farklı bir günü tahmin etmek için benzer türden verilerden istifade etmiştir. Eğer Leibniz’in, Hegel’in ve Schlegel’in ele aldığı muhtelif kimlikler arasında yaşanan gerilimler, ideolojik algı ve filoloji bilgisi arasındaki ihtilaftan türemişse, Marx’ta açığa çıkan sayısız uyumsuzluk da, temelde bir yandan sömürgeleştirilmiş Müslüman kimliğine ahlâken borçlu olmaktan, diğer yandan da bu Müslüman’ın politik açıdan buharlaşmasına dönük ihtiyaçtan kaynaklanır.

Marx, bu iki hususu asla dengeleyemez. Marx’ın Cezayir mektuplarının da gösterdiği üzere, oradaki insanları sömürgeleştirilmiş birer mağdur ve dalgacı birer göçebe olarak gören yaklaşımın ana kaynağı, kültürel farklılıkla alakalı tüm düşünceye dönük çelişkili yaklaşımın kendisidir: Manifesto’da Marx, “işçilerin vatanı yoktur” der ve devamında, “halklar arasındaki ulusal farklılıkların ve çelişkilerin günbegün ortadan kalktığını” söyler.[65] Bir yandan araştırmacı Marx, okuma odasında tüm enerjisini, kısmen, incelemelerinde başvuracağı önemli bir kaynakça olarak gördüğü bu türden kültürleri daha iyi anlamak için Batı dışı dünyaya dair bilgisini artırmak, kısmen de Doğulu dinlere dair yanılgılarla ve Avrupa’da hâkim olan emperyalist propagandayla mücadele etmek amacıyla devreye sokar. Diğer yandan da Marx, kültürel farklılıkları belirli bir öze kavuşturmaya ve somutlamaya çalışır, ama aynı zamanda o, proletaryayı bölüp onu birbirine düşürmek için kralların ve imparatorların kullandıkları ırksal kimliklerin ve ulus-devletlerin çözülmesine dönük dayanışma pratiğine iştirak etmekten de çekinmez.

Ian Almond

[Kaynak: History of Islam in German Thought: From Leibniz to Nietzsche, Routledge, 2010, s. 135-150.]

Dipnotlar
[1] Binbir Gece Masalları alıntıları şu çalışmadan: S. S. Prawer, Karl Marx and World Literature (Oxford: Oxford University Press, 1978), s. 238; Urquhart’ın yorumu ise şurada: Isaiah Berlin, Karl Marx: His Life and Environment (Londra: Oxford University Press, 1978), s. 150.

[2] Marx, The Eastern Question: A Reprint of Letters Written 1853–6 Dealing with the Events of the Crimean War, ed. Edward ve Eleanor Marx Aveling (New York: Burt Franklin, 1968), s. 4, 310—bundan sonra Doğu Sorunu olarak anılacak.

[3] Paul Thomas, “Critical Reception: Marx Then and Now”, The Cambridge Companion to Marx içinde, ed. T. Carver (Cambridge: Cambridge University Press, 1991), s. 27.

[4] Marx’tan Engels’e 2 Kasım 1853 ve 18 Mart 1857 tarihli mektuplar. Karl Marx Friedrich Engels Gesamtausgabe (Berlin: Dietz Verlag, 1975) (bundan sonra MEGA), 3.7, s. 44; 3.8, s. 86–87.

[5] Karl Marx ve Friedrich Engels, The Communist Manifesto, ed. Gareth Stedman Jones (Londra: Penguin Classics, 2002), s. 219, 224.

[6] Bu konuya dair daha fazla bilgi için bkz. David Norman Smith, “Accumulation and the Clash of Cultures: Marx’s Ethnology in Context”, Rethinking Marxism 14, sayı. 4 (2002): 73–83. Bryan S. Turner, Althusser’in Marx’ın ilk dönemde sömürgecilik konusunda kaleme aldığı gazetecilik yazılarını, sonraki döneme ait olgun bilimsel çalışmalar lehine gözardı edilmesi gerektiğine dair önermesini yineler: Marx and the End of Orientalism (Londra: Allen and Unwin, 1978), s. 5.

[7] Engels’e 10 Mart 1853 tarihli mektup: MEGA 3.6, s. 138.

[8] Karl Marx Friedrich Engels Werke (Berlin: Institut fur Marxismus-Leninismus Beim ZK der SED, 1983), 34:525—bundan sonra Werke.

[9] Ewa Borowska, Marx’ın Rusya’ya yönelik tavırlarında yaşanan değişimi inceliyor: “Marx and Russia”, Studies in East European Thought 54 (2002): s. 87–103. Bu çalışmada Borowska, güçlü bir düşmanlığın hüküm sürdüğü bir dönemin (1848–1870) geride bırakıldığı, oradan Rusya’ya sempatiyle yaklaştığı başka bir döneme geçiş yapıldığı üzerinde duruyor. Bu yeni dönemde dostları Marx’a Çar yanlılarının ekonomiye dair çalışmalarını gönderiyorlar.

[10] Eastern Question, s. 301.

[11] 30 Aralık 1853, New York Tribune, Eastern Question içinde, s. 188.

[12] New York Tribune, 7 Nisan 1853, Eastern Question içinde, s. 4.

[13] Karl Marx and Friedrich Engels on Colonialism (Moskova: Foreign Languages Publishing House, 1950), s. 92, 227–29.

[14] Eastern Question, s. 11.

[15] A.g.e., s. 310,114; The Karl Marx Library, ed. Saul K. Padover (New York: McGraw-Hill Book Company, 1974), 7:117.

[16] Eastern Question, s. 21.

[17] Marx’ın Engels’e yazdığı 12 Eylül 1863 tarihli mektup içinde. Karl Marx ve Friedrich Engels, Collected Works (New York/Londra: International Publishers, 1975), 41:492.

[18] Eastern Question, s. 174, 269, 41.

[19] “Einleitung zu den ‘Grundrissen’”den alındı, MEGA içinde, 2.1, s. 33 (Akademie Verlag, 2006); Collected Works, 7:473, 8:214; Eastern Question, s. 319.

[20] Marx, New York Tribune için yazdığı 6 Ocak 1859 tarihli makalesinde Mustoxidis’in sözünü onaylıyor. Karl Marx and Friedrich Engels on Colonialism içinde, s. 228.

[21] MEGA 3.6, s. 174.

[22] The Karl Marx Library, 4:32, 4:103.

[23] Eastern Question, s. 3.

[24] Bkz. August Nimtz, “The Eurocentric Marx and Engels and Other Related Myths”, Marxism, Modernity and Postcolonial Studies içinde, ed. Neil Lazarus ve Crystal Bartolovich (Cambridge: Cambridge University Press, 2002), s. 68; K. B. Anderson, “Marx’s Late Writings on Non-Western and Precapitalist Societies and Gender”, Rethinking Marxism 14, sayı. 4 (2002): 85.

[25] Aijaz Ahmad, In Theory: Classes, Nations, Literatures (Londra: Verso, 1992), s. 229–30, 236, 224.

[26] Marx’ın Engels’e Cezayir’den 8 Nisan 1882’de gönderdiği mektup: Marx, The Letters of Karl Marx: Selected and Translated with Explanatory Notes içinde, ed. Saul K. Padover (Upper Saddle River, NJ: Prentice Hall, Inc., 1979), s. 370.

[27] Marx’ın Laura Lafargue’a yazdığı 13 Nisan 1882 tarihli mektup: Marx, Letters, s. 373.

[28] Said, Orientalism, s. 155.

[29] Eastern Question, s. 188.

[30] A.g.e., s. 310, 195.

[31] Marx’ın Engels’e yazdığı 10 Mart 1853 tarihli mektup: MEGA 3.6, s. 137.

[32] Eastern Question, s. 26.

[33] Aktaran: Berlin, Marx, s. 159.

[34] Eastern Question, s. 20.

[35] A.g.e., s. 81.

[36] The Karl Marx Library, 7:117.

[37] Marx’ın Engels’e yazdığı 10 Mart 1853 tarihli mektup: MEGA 3.6, s. 137.

[38] Kaynak: German Ideology, Karl Marx-Friedrich Engels Werke içinde (Berlin: Dietz Verlag, 1969), 3. Cilt, s. 427.

[39] Engels’in Marx’a yazdığı 6 Haziran 1853 tarihli mektup: MEGA 3.6, s. 190.

[40] Kaynak: “Ein Komplott gegen die Internationale Arbeiterassoziation”, Karl Marx-Friedrich Engels Werke içinde, 18. Cilt, 5. Baskı, s. 446; Eastern Question, s. 20.

[41] Eastern Question, s. 129.

[42] A.g.e., s. 156.

[43] Marx’ın Engels’e yazdığı 11 Ocak 1868 tarihli mektup: Collected Works, 42. Cilt, s. 520; Karl Marx-Friedrich Engels Werke, 14. Cilt, 4. Baskı, 1972, s. 522.

[44] Eastern Question, s. 41, 269. İfade, Lucas Notaras’a atfedilmektedir.

[45] Akt.: David Mclellan, Karl Marx: A Biography (Londra: Palgrave Macmillan, 2006), s. 103. Kaynak: “Paris Manuscripts”.

[46] L. Krader, The Ethnographical Notebooks of Karl Marx (Assen: Van Gorcum, 1972), s. 284.

[47] Marx’ın Engels’e yazdığı 2 Haziran 1853 tarihli mektup: MEGA 3.6, s. 180.

[48] Bkz. M. Foucault, Dits et écrits (Paris: Gallimard, 1980), III:686. Marx’ın tarihle kurduğu “ruh çağıranlara, büyücülere has” ilişki, daha doğrusu, Marksizmin içerisinde ölülerin sahip olduğu yere dair anlayışla alakalı bir görüş için bkz. Mark Neocleous, “Let the Dead Bury the Dead: Marxism and the Politics of Redemption”, Radical Philosophy 128 (2004): s. 23–32.

[49] Marx, Letters, s. 372.

[50] Marx’ın Liebknecht’e yazdığı 4 Şubat 1878 tarihli mektup: Werke, 34:317–18.

[51] The Karl Marx Library, 7. Cilt, s. 333; Marx’ın Engels’e yazdığı 3 Mayıs 1854 tarihli mektup: MEGA 3. Cilt,.7. Baskı, s. 101.

[52] Marx’ın Engels’e yazdığı 3 Mayıs1854 tarihli mektup: MEGA 3. Cilt, 7. Baskı, s. 101.

[53] Marx, Letters, s. 365.

[54] Akt. Prawer, Karl Marx and World Literature, s. 238.

[55] Karl Marx and Friedrich Engels on Colonialism, s. 74.

[56] Kaynak: “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Law” (1844), Karl Marx: A Reader içinde, ed. J. Elster (Cambridge: Cambridge University Press, 1999), s. 301.

[57] Kaynak: “Komplott”, Karl Marx-Friedrich Engels Werke içinde, 18. Cilt, 5. Baskı, s. 445; atıfta bulunulan kaynak, Daumer, “Rezensionen aus der Neuen Rheinischen Zeitung. Politischökonomische Revue. Zweites Heft, Februar 1850”, Karl Marx-Friedrich Engels Werke içinde, 7. Cilt, 5. Baskı 1973, s. 200.

[58] A.g.e., s. 461.

[59] Marx, Letters, s. 376–77.

[60] Rheinische Zeitung, 13 Ocak 1843 —The Karl Marx Library içinde, 5. Cilt, s. 31.

[61] Eastern Question, s. 419.

[62] Eastern Question, s. 53; Marx, Letters, s. 373.

[63] Collected Works, 1:170.

[64] Marx ilk başta broşürünü propagandacı Vogt ‘Da Da’ya ithaf etmek ister. Vogt, III. Napolyon’dan sebebi bilinmeyen bir destek gören Fransızlara karşı sömürgecilik karşıtı bildiriler dağıtan Arap bağımsızlığından yana olan bir yazarın ismini almıştır. Bkz. VIII. Bölüm, “Da Da Vogt und seine Studien”, Karl Marx-Friedrich Engels Werke içinde, 14. Cilt, 4. Baskı 1972.

[65] Communist Manifesto, s. 241.

Kâr Amacı Gütmeyen Örgütler


Şirketlerin Kâr Amacı Gütmeyen Örgütlerle Teşkil Ettiği Kompleks:

Tekelci-Finans Kapitalizmi Aşamasında

Emperyalizmin İtici Gücü ve Mütemmim Cüzü

 

Michał Kalecki’ye göre, Keynesçi dönemdeki emperyalist sistem üçgen bir yapıya dayanır. Söz konusu yapı ise (a) devletin finanse ettiği askerî üretim (yani çoğunlukla “askerî-endüstriyel kompleks” denilen ordu-şirket kompleksi), (b) medya propagandası (medya-şirket kompleksi), ve (c) Savaş mekanizmasını meşrulaştırmaya yarayan, onun tarafından desteklenen tam istihdam/refah yönelimli olduğu iddia edilen üstyapıdan (Keynesçilik) oluşur.[1] Çalışmasını Kalecki’nin kitabı üzerine kuran John Bellamy Foster, Hannah Holleman ve Robert W. McChesney ise günümüzde mevcut olan emperyalist sistemin yeniden yapılandırılması ve muhafaza edilmesinde yukarıda bahsi edilen üçgenin asli rolüne dair vurguda bulunmak suretiyle, tekelci sermaye geleneğine ait emperyalizmin güncellenmiş bir teorik versiyonunu takdim eder.[2] Bu yazarların çalışmasından hareket ederek ben günümüz emperyalizminin üçgene benzer yapısındaki önemli değişikliklerden birini, bilhassa neoliberal küreselleşme projesinin benimsenip refahı merkeze alan paradigmanın terk edilişini ele alıyorum.

Şu tarz sorular yöneltiyorum: tam istihdam/refah güdümlü Keynesçiliğin yerini ne aldı? İstihdam sorunlarını ve giderek kötüleşen yaşam standartları meselesini ele alamayan bu tarz bir emperyalist sistemin hayatta kalması nasıl mümkün olabiliyor? Küreselleşmenin yol açtığı örtük tehdit mülksüzleştirme yoluyla birikime eşlik eden militarizmin yeni neoliberal diyalektiğini nasıl pekiştiriyor?

Bu makalenin birinci bölümü tekelci sermaye okuluna ait emperyalizm teorisini takdim ediyor ve finansallaşma ile neoliberalleşme koşullarında emperyalizmin yaşadığı metamorfozla ilgili kısa bir tartışma yürütüyor. İkinci bölüm günümüz neoliberal emperyalizmin itici gücü ve mütemmim cüzü olarak şirketlerin kâr amacı gütmeyen örgütlerle teşkil ettiği kompleksin gelişimine dair teorik ve empirik bir analiz gerçekleştiriliyor.

Tekelci Sermayenin Metamorfozu ve
Emperyalizmin Üçgen Yapısının Yeniden Yapılandırılması

II. Dünya Savaşı sonrası tesis edilen emperyalist sistem dâhilinde iki önemli dönüm noktası arasında bir ayrıma gitmek faydalı olacaktır. Bu iki dönüm noktasının kökleri on dokuzuncu yüzyıl sonuna ve yirminci yüzyıl başına dek uzanmaktadır. İlk dönüm noktası Britanya’nın kapitalist dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasının çökmesi ve ABD’nin bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası yükselişidir.[3] Bu yükselişe Bretton Woods kurumlarının kurulması denk düşer: Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası. Askerî araç ve stratejilere başvuran ABD dünya ekonomisi dâhilinde doğal kaynaklara erişimlerini kolaylaştırmak suretiyle ABD şirketlerine yatırım fırsatlarının açılmasını öncelikli kılmıştır. Başka bir deyişle ABD emperyalizminin hegemonik ve askerî araçları ABD’li tekelci sermayenin kârları ve uluslararası rekabet etme gücünü artırmak için kullanılmıştır.[4]

İkinci dönüm noktası dünya ekonomisinin finansallaşması ve neoliberalleştirilmesidir. Bu süreç seksenlerde ABD önderliğinde derinleştirilmiştir.[5] Tekelci kapitalizm teorisyenlerine göre geç kapitalizmin genel ekonomik eğilimi ekonomik durgunluğa dayanır. Bunun asıl nedeni kâr getiren yatırım fırsatlarının çok az olmasıdır. Yetmişlerde ekonomik büyümenin yavaşlamasına bağlı olarak finansallaşma ve onun politik karşılığı anlamında neoliberalizm geç kapitalizmin durgunluk sorununa kısmi birer çözüm olarak geliştirilmiştir. Ekonomi üzerindeki kontrol şirket yönetim kurullarından finans piyasalarına geçmiştir. Bu da dünya ekonomisinin finansal balonlara tabi hâle gelmesine neden olmuştur. Finansallaşma, bir bütün olarak ekonomiyle ilişkili olan borçların spekülatif manada artması servetin biriktirilmesi ve dolaylı olarak sermaye birikiminin teşvik edilmesi yolu olarak kurumsallaştırılmıştır. Ancak finansallaşma durgunluk eğiliminin aşılmasına bizzat katkı sunmamış, aşırı birikim sorunu üzerinden yeni çelişkileri açığa çıkarmıştır. Foster ve Fred Magdoff’un da gösterdiği üzere finansallaşma bu aşamasında sistemin sermayenin hâkim formu olarak tekelci kapitalizmin büyümesinde kendisini ortaya koyan gerçek özünü hiç değiştirmemiştir. Sonuçta ortaya yeni bir melez tekelci-finans sermayesi çıkmıştır.[6]

Tekelci kapitalizm teorisi tüm küresel boyutları dâhilinde bir sistem olarak emperyalizmin belirli devletlerin tekil politikalarını veya siyasetçilerin şahsiyetlerini aşan tarihsel/yapısal bir formasyon teşkil ettiği gerçeğine vurgu yapar.[7] Kalecki’nin çalışması üzerinden Foster, Holleman ve McChesney tarihsel açıdan emperyalist sistemin yapısında üç önemli, birbirini tamamlayan sütun olduğunu söyler. Bu yapı tekelci sermayenin çevre ülkelerdeki hammaddeler ve emeği alıkoyup kontrol kurmasını ve artığı soğurma fırsatları yaratmasını sağlar. Bu üç sütun şunlardır: ordu-şirket kompleksi, medya-şirket kompleksi ve Keynesçi istihdam/refah devleti.[8]

Ordu-şirket kompleksi ile ilgili olarak Foster, Holleman ve McChesney ABD ordusunun yaptığı harcamaların diğer ülkelerin veya ülke gruplarının yaptığı harcamalardan fazla olduğuna işaret eder. 2001-2007 arası dönemde ABD ulusal savunması harcamaları yüzde altmış artmış, 553 milyar dolar düzeyine gelmiştir. Bugünse bir trilyon doları aşmıştır.[9] Bu rakamlar, ABD devleti ve ekonomisi dâhilinde ordu ve şirket sektörlerinin ne ölçüde iç içe geçtiğinin önemli bir göstergesidir.

Bu analize ek olarak ordu-şirket kompleksinin oluşumu ve konsolidasyonuna yol açan üç ana faktöre değinmekte fayda vardır: (a) ABD tekelci sermayesinin dünyaya hâkim olma arzusu, (b) II. Dünya Savaşı sonrası askerî üretimi artıran bilimsel ve teknik devrim, ve (c) devlet elitleriyle ABD tekelci sermayesinin giderek daha fazla kaynaşması.[10]

Aynı ölçüde önemli bir diğer husus da yukarıda belirtilen faktörlerin yol açtığı iki önemli komplikasyonun kabul edilmesidir. İlk komplikasyon teknoloji yoğunluklu olma eğilimi ile birlikte ordu-şirket kompleksinin istihdamı teşvik etme becerisinin azalmasıdır. İkincisi ise SSCB sonrası ABD’nin Sovyetler’in nüfuz alanı yakınında ya da içinde yer alan bölgelerde militarist ve emperyalist stratejileri devreye sokan yegâne süpergüç hâline gelmesidir. Jeopolitik kontrolü artırma amaçlı bu savaş ve militarizm düşkünlüğü ekonomik düzeyde ABD’nin sahip olduğu küresel hegemonyanın çöküşünü denetim altına alma gayreti olarak görülebilir. Dolayısıyla karşımızda duran yeni bir emperyal projedir. Bu projede ABD ekonomik hegemonyasını yeniden artırmak için askerî gücüne, doların finansal üstünlüğüne ve (neoliberal politikalar ile ticaret anlaşmaları gibi) başka araçlara başvurmaktadır.[11]

Bugün ordu-şirket kompleksi kapitalizmi biçimlendiren politik-ekonomik bağlamda ve kapitalizmin kendi gelişiminde mündemiç olan kurumsallaştırılmış bir gerçekliktir.[12] István Mészáros’a göre, bugünün emperyalizminin askerî yönleri tekelci kapitalizmin en önemli bileşenlerinden birisidir. Askerî teknolojinin mevcut hâliyle ilgili olarak Mészáros şu tespiti yapar:

“Tüm tarih boyunca emperyalizmin en tehlikeli aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bugün asıl tehlike gezegenin belirli bir kısmının değil tamamının gerektiğinde şiddete dayalı askerî araçlar da dâhil en aşırı otoriter araçlarla tek hegemonik ekonomik ve askerî süpergüç tarafından kontrol edilmesidir. Küresel düzeyde gelişme kaydeden sermayenin bugün ihtiyaç duyduğu nihai rasyonalite budur.”[13]

Medya-şirket kompleksi ile ilgili olaraksa Foster, Holleman ve McChesney’nin ulaştığı sonuç şudur: ABD’deki emperyalist şirket medyası ABD’nin başını çektiği neoliberal küreselleşmeden en fazla fayda sağlayanlardan biridir. Zira bu medyanın ABD dışından elde ettiği gelirler artmış, devlet medya tekellerine ticaret anlaşmalarında fikrî mülkiyet sözleşmelerinde destek sunmuştur. Medya-şirket kompleksinin asli rolü, kitlelerin depolitize edilmesinden ve her türden propaganda yoluyla ABD’nin savaş mekanizması için gerekli ideolojik desteğin sağlanmasından oluşmaktadır.[14]

Peter Philips’in de ifade ettiği biçimiyle, ABD’deki medya endüstrisi giderek haberlerin dünya genelinde yaşadığı akışa hâkim olan bir düzineden az medya şirketi tarafından merkezîleştirilip tekelleştirilmiştir. ABD’deki en büyük on bir medya şirketinin yönetim kurulu üyeleri (ki toplamda 155 kişiden oluşmaktadır) tekelci finans sermayesinin en üst kademesiyle, CIA’yle ve devlet aygıtının diğer önemli sektörleriyle iç içe geçmiş durumdadır.[15] Büyüme süreci internetle hızlanan medya tekelleştikçe eğlence ve haber servisleri de görünmeyen düzeylerde bu küresel şirketlerin kârlarının artırılması meselesine ram edilmektedir. Bunun en güzel örneği Time Warner A.Ş. vakasıdır. Dünyanın en büyük medya tekellerinden biri olan bu şirket televizyona, film yapım şirketine, yayıncılık şirketine ve kablolu kanal hizmetlerine sahiptir.[16] Dolayısıyla medya-şirket kompleksi kendisini en iyi NATO’nun Yugoslavya’ya karşı başlattığı “insanî yardım” savaşları türünden olaylarda medyanın yaygın biçimde kullanılmasında ortaya koymuştur. Bu süreçte Sırplar karalanmış, saldırıya uğramıştır. İki Irak savaşı ise sterilize edilerek yaygın biçimde televizyondan aktarılmıştır. Medya-şirket kompleksi aynı zamanda Venezüella ve Küba gibi “haydut devletler” denilen devletlerin zayıflatılmasında da önemli bir rol oynamaktadır.

Keynesçi stratejilerin devre dışı kalması, sivil-istihdam teşviki konusunda devletin geri çekilmesi, neoliberalizmin emperyalist ajandaya dâhli devletin tekelci kapitalizm karşısındaki özerkliğini zayıflatacak yolu açmıştır. Keynesçi devlet politikasının imhası ile oluşan boşluk neoliberal kalkınma paradigması ile doldurulmuştur. Bu süreç daha geniş toplumsal yüzeylerin finansallaştırılması ve toplumsal mühendislik alanı olarak kâr amacı gütmeyen sektörün öne çıkmasını sağlamıştır. Buna göre şirketlerin kâr amacı gütmeyen örgütlerle birlikte oluşturduğu, uluslararası STK’lara dayanan kompleks yapı bir dizi toplumsal hizmette hâkimdir. Geçmişte devletin sunduğu bu hizmetler alanında söz konusu kompleks seksenler boyunca günümüz emperyalizminin üçgene benzer yapısının diğer bir sütunu olarak ortaya çıkmıştır. Bu kompleks sermaye adına devletin kimi işlevlerinin özelleştirilmesini ve sivil toplum içerisinde kilit stratejik noktaların ele geçirilmesini, sosyal hareketlerin teslim alınmasını temsil etmektedir. Özel sermaye alanının dışındaymış gibi görünen bu kompleks aynı zamanda küresel düzeyde tekelci finans sermayesinin hegemonyasını pekiştirir, özelleştirme sürecinin hızlanmasını sağlar.

Mészáros’a göre tekelci sermayenin küreselleşme eğilimleri ile politik sahada ulus-devletlerin giderek daha fazla tahakküm altına alınması arasındaki çelişki emperyalizmin en önemli sınırlarından birine işaret eder.

Sermayenin ulusötesi gelişiminde yeni bir tarihsel aşamaya ulaşmış bulunuyoruz: bu aşamada sistemin yapısal sınırı ve temel çelişkiyle yüzleşmekten kaçınmak artık mümkün değil. Söz konusu sınır kapitalist sisteme ait bir hâlin oluşturulamaması ile ilgilidir. Bu aşamada sistem ulusötesine yönelik arzularını ve eklemlenmesini gerçekleştirememiştir. Bu nedenle son iki yüzyıldır sürekli biriken, sistemi karakterize eden ulus devletlerle yaşanan, artık patlama noktasına gelmiş çatışmaların aşılması henüz mümkün görünmemektedir.[17]

Bu bağlamda ortaya çıkan kâr amacı gütmeyen örgütlerle şirketlerin birlikte teşkil ettikleri kompleksin uluslararası düzlemde tek hâkimi STK’lardır. Devletinin yokluğunun damgasını vurduğu bir alanı işgal eden bu kompleks sermayenin tekelci sermayenin küreselleşme eğilimleri ile ulus devletlerin devam eden merkezîliği arasındaki çelişkisini çözmek için kullanılan bir tür araç hâline gelmiştir. Bu çözme işlemi ulus devletlere ait kimi yönlerin kompleks eliyle somutlanması üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Dünya genelinde yaşanan STK patlamasını ABD’nin bu komplekse akıttığı paralardaki artışla ilişkilendirmek mümkündür. OECD verilerine göre ABD resmî kalkınma yardımı 1970’te 3 milyar dolarken 1980’de 7 milyara, 1990’da 11 milyar dolara çıkmış, 2000’de 9’a gerilemiş, 2013’te 30 milyar dolara fırlamıştır.[18] Aynı şekilde ABD’li olmayan ve uluslararası STK’lara ABD’nin yaptığı harcama 2001-2012 arası dönemde yüzde 130 artmış, 2 milyar dolardan 5 milyar dolara çıkmıştır.

2007 tarihli, The New Cold War: Revolutions, Rigged Elections and Pipeline Politics in the Former Soviet Union [“Yeni Soğuk Savaş: Eski Sovyetler Birliği’nde Devrimler, Hileli Seçimler ve Boru Hattı Siyaseti”] isimli kitabında Mark MacKinnon, kâr amacı gütmeyen örgütlerle şirketlerin birlikte teşkil ettikleri bu kompleksin izini Reagan dönemine dek sürmekte ve ABD merkezli tekelci sermayenin uzun zamandan beri Sovyetler Birliği’ni ve Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimleri istikrarsızlaştırmak için çalıştıklarını ortaya koymaktadır. MacKinnon’ın iddiasına göre George Soros Vakfı ve Ulusal Demokrasi Vakfı, söz konusu kompleksin oluşumunda ana aktörler olarak görülebilir. Dahası yazar kitabında Soros’un Solidarność’u finansal açıdan desteklediğine dair kanıtlar sunmaktadır. Tam adı Bağımsız Özyönetimli Dayanışma Sendikası olan Lech Valesa liderliğindeki Solidarność sosyalist rejimi zayıflatma noktasında önemli roller oynar. Soros 1989’da Çekoslovakya’da gerçekleşen Kadife Devrim’in öncü güçlerinden biri olan 77 Bildirgesi’ne de destek vermiştir. Soros Vakfı’nın Alexander Yakovlev’in desteklenmesi ve Marksist olmayan kitapların yayınlanmasına milyonlarca dolar akıtması üzerinde durmaya değer bir konudur. Bu destek şirketlerin kâr amacı gütmeyen örgütlerle kurdukları kompleksin gelişimine dair önemli bir göstergedir.

Söz konusu yöntemler Sırbistan’daki Slobodan Milošević hükümetinin yıkılmasında (bu dönemde Soros’un fonladığı Otpor rejim değişikliği için gerçekleştirilen kitlesel hareketliliğin simgesel modeli hâline gelmiştir.) ve iki binler boyunca eski sosyalist ülkelerde yaşanan renkli devrimler esnasında diğer birçok hükümetin devrilmesinde de kullanılmıştır. Tamara Vukov’un Sırp STK aktivistleri ile yaptığı röportajlardan da görüldüğü üzere, Batılı STK’lar banka havaleleri yerine elde taşınan çantalar dolusu parayı buralara taşımıştır. Paranın verilmesinde öne sürülen tek şart Milošević karşıtı eylemlere katılmaktır. İnsan hakları, eğitim ve yargı gibi alanları da faaliyetlerine dâhil etmek isteyenlere verilen fonlar kesilmiştir. Bunun dışında proje tabanlı fon aktarımı Sırp STK’ların uzun vadeli stratejiler yerine kapitalist piyasaya uyum sürecine denk düşen kısa vadeli hedeflere yönelmesine neden olmuştur.[20]

STK’larla bağlantılı işleyen söz konusu kompleksin gelişiminde diğer bir önemli aktör ise Ulusal Demokrasi Vakfı’dır. Vakıf 1982’de kâr amacı gütmeyen, devletin fonladığı bir örgüt olarak kurulmuştur. Amacı dünyada komünizmin yayılmasına karşı koymaktır. O günlerde yıllık bütçesi 18 milyon dolar iken bu yüzyılın ilk on yılında 80 milyon dolarlık bir bütçeye ulaşmıştır. Andrei Saharof Enstitüsü, Demokrasi Merkezi, 77 Bildirgesi ve Solidarność gibi örgütlenmelerin güçlendirilmesine parasal destek sunmuş, esas olarak sosyalist rejimlerdeki muhalifleri harekete geçirmeye odaklanmıştır. Aynı şekilde vakıf bugün Venezuela ve Küba gibi ülkelerde muhaliflerin ülkelerini istikrarsızlaştırma çabalarına destek sunmaktadır.[21] ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) da bu konuda çarpıcı bir sicile sahiptir. WikiLeaks belgeleri ve diğer kimi muteber kaynaklar, USAID’nin “sivil bir dış yardım kurumu” gibi çalıştığını, Kübalı ve Venezuelalı STK’lara ABD yanlısı bir rejim değişikliği için milyonlarca dolar aktardığını ifşa etmiştir.[22]

Efe Can Gürcan
1 Nisan 2015
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Michael Kalecki, The Last Phase in the Transformation of Capitalism (New York: Monthly Review Press, 1972).

[2] John Bellamy Foster, Naked Imperialism: America’s Pursuit of Global Dominance (New York: Monthly Review Press, 2006); John Bellamy Foster, Hannah Holleman, ve Robert W. McChesney, “The U.S. Imperial Triangle and Military Spending,” Monthly Review 60, no. 5 (2008): 1-19.

[3] Foster, Naked Imperialism, 109.

[4] A.g.e., 145.

[5] John Bellamy Foster ve Fred Magdoff, The Great Financial Crisis: Causes and Consequences (New York: Monthly Review Press, 2009).

[6] A.g.e., 39, 67.

[7] A.g.e., 13.

[8] Foster, Holleman ve McChesney, “The U.S. Imperial Triangle and Military Spending.”

[9] A.g.e.

[10] B. Pyadyshev, The Military-Industrial Complex of the USA (Moskova: Progress Publishers, 1977), 14.

[11] Foster, Holleman ve McChesney, “The U.S. Imperial Triangle and Military Spending”; Foster, Naked Imperialism.

[12] Pyadyshev, The Military-Industrial Complex of the USA, 14.

[13] István Mészáros, Socialism or Barbarism: From the “American Century” to the Crossroads (New York: Monthly Review, 2001), 37, 99.

[14] Foster, Holleman ve McChesney, “The U.S. Imperial Triangle and Military Spending”; Foster, Naked Imperialism, 25, 29.

[15] Peter Philips, “Media Ownership and Control,” Medya ve Savaş Yalanları: Gerçekler Nasıl Karartılıyor [War, Lies & Videotape: How Media Monopoly Stifles Truth] içinde, Yayına Hz.: Lenora Foerstel (İstanbul: Yordam, 2007), s. 58–60.

[16] Lenora Foerstel, “Introduction,” Yayına Hz.: Foerstel, Medya ve Savaş Yalanları içinde 10; Robert W. McChesney, Blowing the Roof off the Twenty-First Century (New York: Monthly Review Press, 2014).

[17] Mészáros, Socialism or Barbarism, 23, 28.

[18] Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD), OECD Statistics, erişim tarihi: 25 Şubat 2015, OECD.

[19] United States Agency for International Development (USAID), USAID Database, erişim tarihi: 25 Şubat 2015, USAID.

[20] Tamara Vukov, “Seven Theses on Neobalkanism and NGOization,” Yayına Hz.: Aziz Choudry ve Dip Kapoor, NGOization: Complicity, Contradictions and Prospects içinde (Londra: Zed Books, 2013).

[21] Mark MacKinnon, The New Cold War: Revolutions, Rigged Elections, and Pipeline Politics in the Former Soviet Union (Toronto: Random House Canada, 2007), 24-27, 42-45.

[22] Den Beeton, “USAID Subversion in Latin America Not Limited to Cuba,” 4 Nisan 2014, GR; Jeremy Bigwood, “Why USAID’s Cuban Twitter Program Was Secret,” Nacla; Ryan Mallett-Outtrim, “Venezuela: Wikileaks Shows Us Use ‘NGOs’ to Cover Intervention,” 15 Nisan 2013, Greenleft.

,

Açlık Grevine Giden Filistinlilerin Mantığı: Açlık Bir Silâh Olunca


29 Ocak Cuma günü itibarıyla Filistinli gazeteci Muhammed Kik İsrail hapishanelerinde sürdürdüğü açlık grevinin altmış altıncı gününe girdi. Bir gün öncesinde üçüncü kez komaya girdi. Komaya girmezden önce avukatları aracılığıyla şu kısa mesajı verdi: ya hürriyet ya ölüm.

Kik 33 yaşında, evli ve iki çocuk babası. İnternette ve Filistin sokaklarında dolaşan fotoğraflarından da görüleceği üzere gözlüklü ve yakışıklı bir adam. Gerçek ise artık çok farklı: “Bugün itibarıyla çok kötü bir durumda birkaç gün önce üçüncü kez komaya girdi. Otuz kiloya düştü.” Avukatlarından Eşref Ebu Sneyna bunları söylüyor. Kik “idarî alıkoyma kanunu” denilen İsrail kanunu üzerinden gözaltına alınmıştı.

Birkaç gündür Kik’in vefat haberi bekleniyor. Kimse uzun süredir devam eden bu çilenin biteceğine dair bir umut da beslemiyor. Maalesef savunma ve tepkisini ortaya koyma konusunda tek silâhının bedeni olduğuna inanan bir adam için Kızıl Haç ve diğer uluslararası gruplar ellerinden geleni yapıyor ama Kik 24 Kasım 2015’ten beri yemek yemeyi ve tıbbî tedaviyi reddediyor.

Suudi Arabistan’a ait Mecid TV için çalışan Kik 21 Kasım günü Ramallah’taki evinden gözaltına alındı. Açlık grevine girmesinden altmış günü aşkın bir süre sonra yayınladığı bildirisinde Uluslararası Kızıl Haç Komitesi durumunun “kritik” olduğunu, hayatının riskli bir aşamaya girdiğini söyledi. 27 Ocak günü Avrupa Birliği de Kik’in giderek kötüleşen sağlık durumuyla ilgili olarak “endişeli” olduğunu ifade etti.

“İdarî alıkoyma kanunu” uyarınca İsrail Filistinlileri ve Arap tutsakları gözaltı için herhangi bir sebep ileri sürmeksizin alıkoyuyor, bu pratik 1948’den beri devam ediyor. “Gizli kanıt” üzerine kurulu olan bu kanun İngiliz Manda Hükümeti’nin Olağanüstü Hâl düzenlemelerine kadar uzanan bir tarihe sahip.

1967 İsrail Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’ü işgal ettikten sonra kendini kurtarmak için her yolu deniyor. Tutsakları mahkemeye çıkartmadan alıkoymak için türlü hukukî bahaneler buluyor. Bu çabalar nihayetinde 1979 yılında çıkan Olağanüstü Hâl Kanunu’nda somutlaştırılıyor.

Söz konusu kanun iç istihbarat (Shin Bet), devlet ve mahkeme sistemi arasındaki bir tür uzlaşmanın ürünü. Burada amaç uluslararası hukuk ve birçok ülkenin hukuk düzeninde yasadışı kabul edilen eylemler için kanunî bir kılıf bulmak. Shin Bet böylelikle baskıcı tedbirlere başvurma imkânına kavuşuyor. Tutsaklardan altı ay boyunca “zorla” itirafnameler almak için onlara fizikî ve psikolojik işkence uygulayabiliyor. Bu süre mahkeme ya da suçlama olmaksızın bir mahkeme kararıyla uzatılabiliyor.

37 yaşındaki Ceninli Hıdır Adnan yıllarca idarî alıkoyma kanununun gadrine uğrayan isimlerden biri. İsrail istihbaratı onun İslamî Cihad’ın önemli bir üyesi olduğuna dair suçlamalarda bulunmasına karşın belirli bir suç isnat edecek herhangi bir kanıta ulaşamadı. Adnan 12 Temmuz 2015’te serbest bırakıldı. Onun öncesinde Hıdır Adnan birkaç kez açlık grevine girdi, bunun ikisi epey uzun sürdü: 2012 başında başlayan açlık grevi 66 gün devam etti, Mayıs 2015’te başlayansa 56. gün sona erdi.

Her seferinde Adnan ölümün eşiğine geldi. Kik’in durumu da bu şekilde. Ölmesi büyük bir olasılık şu an için. Hıdır’a böylesi bir tehlikeli yola girmeyi neyin zorladığını sorduğumuzda hemen şu cevabı veriyor: “Birkaç kez gözaltına alındım, soruşturma esnasında dayak yedim, sonrasında mahkemeye çıkartılmadan uzun süre idarî alıkoyma denilen zorbalığa maruz bırakıldım.”

İdarî alıkoymalar kanunî kara delikler gibi. Kaçış imkânı vermiyor kimseye. Tutsaklar her türlü haktan mahrum bırakılıyorlar. Sorgucular işkenceyle tutsağın iradesini kırmak, onu teslim almak ya da hiç yapmadığı şeyleri kabul etmeye zorlamak için zaman kazanmış oluyor. Açlık grevini uzun süre yürüten, sonrasında beyninde hasar oluşan, ölümün kıyısından dönen Nabluslu Muhammed Allan ise “açlık grevi son ve tek seçeneğimizdi” diyor:

“Tüm kapıların kapandığını anlayıp, öyle aşağılanarak yapayalnız kaldığınızı görünce ve mahkeme sisteminin de maskaralık olduğunu bilince açlık grevinden başka bir seçenek kalmıyor geriye.

İlkin Dover [İbranice: koğuş sözcüsü] aracılığıyla bir not yazıp üç öğün yemeği reddettiğimi söyledim. Bunun ardından cezalandırma süreci başlıyor. Hapishane yönetimi, devlet ve hukuk sistemi ile birey arasında psikolojik bir savaş böylelikle başlamış oluyor.”

Allan, bu mücadeleyi 50-60 gün sürdürmeyi bilmiş bir isim.

“Hemen tecride konuluyorsun, döşek, battaniye ve diğer temel ihtiyaçların karşılanmıyor. Altı hafta sonra hapishane yönetimi açlık grevcisi tutsakları temsil eden avukatlarla konuşup muhtelif önerileri tartışmayı kabul ediyor. Ama süre zarfında tutsak tümüyle yapayalnız bırakılıyor, diğer tutsaklardan ayrıştırılıyor ve aralıksız tehdit, gözdağı saldırılarına maruz kalıyor. Ruhsal işkence açlıktan daha beter.

Banyoya bile gidemiyorsunuz. Kendi başınıza ayakta bile duramıyorsunuz, iradeniz dışında ağzınızdan çıkıp sakalınızdan ve göğsünüzden aşağı akan kusmuğu kusacak güce bile sahip değilsiniz.”

Allan ölümün eşiğine geldi, pratikte uluslararası planda bir işkence biçimi kabul edilen zorla yedirme konusunda bir mahkeme emri çıkartıldı ama Soroka Hastanesi’ndeki doktorlar talimatlara uymayı reddettiler. 2015 Ağustos’unun ortasında Allan bilincini kaybedince hayat destek ünitesine bağlandı. Yetersiz beslenme sonucu beyninde hasar oluştu.

Üçüncü açlık grevci tutsak aslen Hebron’un Dura kasabasından olan ama geçmişte Gazze’ye sınırdışı edilen Eymen Şaravne. O açlık grevini muhtemelen ölümle sonuçlanacak hürriyet kavgasında “namluya sürülen son mermi” olarak tarif ediyor. Adnan ve diğerleri gibi Şaravne de hücrede ölümle pençeleştiği esnasında yeterli destek alamamanın ne denli acı olduğundan söz ediyor.

“Filistinli veya uluslararası tüm örgütler yetersiz kaldılar. Tutsaklar günlerce işkenceye maruz kaldıktan sonra eyleme geçtiler.”

Gazze’ye sınırdışı edilmesinden iki yıl sekiz ay sonra vücudunda, bilhassa böbreklerinde şiddetli ağrılar hissetmiş.

Uzun süreli açlık grevine girince “saçlarımı kaybettim, sürekli bulantıdan muzdaribim, bağırsaklarım ağrıdı, ağzımdan önce sarı sonra siyah bir sıvı geliyordu, görme kaybı yaşadım. Baş ağrısı çektim, ardından tüm cildimde ve bedenimde çatlaklar oluştu.”

O da Adnan gibi düşünüyor: Bireysel açlık grevleri kişi merkezli bir eylem olarak anlaşılmamalı. Adnan ise “Muhammed Kik kendisi için greve gitmiş değil. O, tutsak hakları grubu Addameer’in tahminine göre yaklaşık yedi bin politik tutsak adına grevde.”

Adnan’a göre açlık grevleri meselesi İsrail hapishanelerinde süren bir savaş değil, Filistin halkının askerî işgale karşı devam eden mücadelesinin bir parçası olarak görülmeli.

Muhammed Kik ile dayanışma içerisinde olduklarını ifade eden bu üç tutsak açlık grevine gitmiş bu gazeteciye ve idarî alıkoyma adı altında belirsiz bir süre boyunca gözaltında tutulan binlerce tutsağa daha fazla destek verilmesi çağrısında bulunuyor.

Filistinli açlık grevcilerin listesinde sadece Kik, Adnan, Allan ve Şaravne yok, başkaları da var. Bu noktada Samir İssevi’yi, Hana Şelebi’yi, Zayir Halahle’yi ve Bilal Ziyab’ı unutmamak gerekiyor. Tüm bu eski açlık grevciler ortak bir şeyi paylaşıyorlar: hepsi de verdikleri mücadelenin sadece bireylerin değil, çaresiz, zulme uğramış, hakları elinden alınmış tüm bir halkın hürriyeti için olduğu hususunu ısrarla ifade ediyorlar.

Remzi Barud
2 Şubat 2016
Kaynak

03 Şubat 2016

,

Gri Bölge

On üçüncü yüzyılda İtalya’daki Lucera kenti, Hristiyanlık denizinin ortasında bulunan küçük bir Müslüman adasıydı. Burada Kutsal Roma İmparatorluğu’nun başındaki isim olan II. Frederick, İtalya’nın doğu sahiline yakın bu duvarlarla çevrili kente davet ettiği Araplar arasından seçilmiş âlimler ve danışmanlardan oluşan bir gölge kabine kurmuştu.

Bu, Hristiyan-Müslüman ilişkilerinde riskli bir döneme tanık olunduğu koşullarda oldukça cüretkâr ve geleneğe aykırı bir hamle idi. Beşinci Haçlı Ordusu, Kudüs’ü geri almayı başaramamıştı. 

Ancak İberya’da Hristiyanlar, yüzyılında ortasında Endülüs’ün neredeyse tamamını Müslümanlardan geri almışlardı. Sicilya’da ise Hristiyanlar, bir vakitler 1071’te paralı askerlik yapan Normanlar yok edilmezden önce kuvvetli bir emirlikten arta kalan Müslümanlara zulmediyorlardı.

Dolayısıyla Lucera, hem mülteci kampı hem de Müslümanlara tahsis edilmiş bir tür koruma alanıydı. Din üzerine çalışmalar kaleme alan Karen Armstrong, Holy War: the Crusades and Their Impact on Today’s World [“Kutsal Savaş: Haçlı Seferleri ve Bugünün Dünyası Üzerindeki Etkileri”] isimli kitabında şunları söylüyor:

“Frederick Lucera ve Arap dostlarından istifade etse de bu, aslında bir hoşgörü değil sömürü siyasetiydi. Lucera, İslam’ın hoşgörüldüğü ve korunduğu bir kentti: Frederick, papalık misyonerlerinin Müslümanlara tacizde bulunmasına izin vermiyordu. Ama Lucera, bir tür mülteci kampı ve doğal koruma alanıydı. Müslümanlar, orada yaşamaya mecburlardı ve kendilerinin tek koruyucusu olması sebebiyle Frederick’e sadık kalmaktan başka bir seçeneğe de sahip değillerdi.”

Başka bir ifadeyle Lucera, gri bölge kavramının tam karşılığı idi. Burası Avrupa’da yabancılarca kuşatılmış, dışa kapalı bir Müslüman yerleşim bölgesiydi. Müslümanların burada refah içerisinde olduğu söylenebilirdi. II. Frederick şahsında devlet yetkililerinden resmî destek alıyorlardı. Birçok Hristiyan’sa bu kenti düşmana ait bir kale olarak görüyordu.

IŞİD’e göre gri bölge, Müslümanların “onlara karşı biz” anlayışını reddettikleri, haçlı koalisyonunu yanlış, hilafeti ise doğru tarafa koymayı öngören kâfir-mümin ayrımına karşı çıktıkları yer. IŞİD’in bakış açısından Hristiyanların çoğunlukta bulunduğu yerlerde yaşayan Müslümanlar, bir tercih yapmak zorundadırlar: Onlar, her şeyi geride bırakıp, Rakka’ya gelebilir ve IŞİD adına silâhlanabilir ya da düşman kampta kalabilirler. IŞİD’in patlattığı bombaların amacı, Müslümanları ikinci seçeneği tercih etmelerini daha da güçleştirmektir. Zira bu sayede “haçlı ülkeleri” daha da yaşanmaz bir hâl alacaktır.

Bir yıl önce, Paris’teki koordineli saldırıların öncesinde, IŞİD’in İngilizce yayınlanan haber bülteninde “Gri Bölgenin İmhası” başlıklı bir yazı çıktı. Yazı, Avrupa’daki Müslümanların önüne iki seçenek sunuyordu:

“Haçlı ülkelerindeki Müslümanlar, Hristiyanlık ve demokrasiye icbar edilmezden önce İslam adına bir tür hoşgörülebilir mürtet tarikatı olmaya zorlanacağından ve haçlılar, onlara karşı zulümlerini artıracağından, hilafet içerisinde yaşamak için evlerini terk edeceklerdir.”

Başka bir ifadeyle IŞİD, kendisine has selefi yoruma denk düşmeyen tüm İslam biçimlerini mürtet kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu biçimleri dinin nihayetinde terk edilmesine uzanan yolda bir tür istasyon olarak değerlendiriyor.

Almanya’da Pegida, Fransa’da Ulusal Cephe ve İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nce temsil olunan, Avrupa’daki Müslümanlara yönelik milliyetçi saldırıyı gerçekleştirenlerde de İslam’a yönelik benzer bir şüpheci yaklaşım mevcut. Bu İslamofobik görüş, Avrupalı Müslümanların Hristiyanlaşmamasını ve demokratlaşmamasını eleştiriyor, aynı zamanda bunları IŞİD’in uyuyan hücrelerine giden yolun yolcuları olarak görüyor.

Hem IŞİD hem de İslamofobik yaklaşımları savunanlar için gri bölge, hoşgörülemez bir muğlaklık, meşguliyet ve politik tartışma hâlini temsil ediyor. Bu bölgede insanlar, serbestçe çoklu kimlikler benimseyebiliyorlar. Bu insanlar, aynı anda Müslüman, Fransız, Avrupalı, doktor, kadın, ebeveyn ve seçmen olabiliyorlar. Bu ise bir aşırıcı için lanetlenmesi gereken bir durum. Onlar, sadece tek kimliği önemsiyorlar: yalnızca hangi tarafta olunduğuna bakıyorlar.

On üçüncü yüzyılda da II. Frederick, herkes tarafından bir gri bölge insanı olarak görülüyordu. Oysa o, “haçlı koalisyonu”nun lideri idi. Ama Arapça konuşuyor, Luceralı âlimlere danışıyordu. Hatta ordusuna Müslümanları alıyordu. Belki de daha önemli bir husus ise, onun Kudüs’ü silâh gücü değil, birçok toprağı Hristiyan kontrolüne veren Sultan Kâmil ile barış içerisinde yaşamayı öngören başarılı bir müzakere yürüterek almasıydı. Kudüs ile ilgili bu anlaşma sayesinde Hristiyanların ve Müslümanların dinî mekânlara girmeleri güvence altına alınmıştı.

Diğer yıkıcı faaliyetleri yanında, Müslümanlarla birlikte çalışmaya dönük çabalarından ötürü II. Frederick, Papa IX. Gregory tarafından dört kez aforoz edildi. Dolayısıyla bugün de Müslümanlarla işbirliğine gitmek, hileli bir iştir. Lucera’da ise yaşanan şudur: Kral Anjou’lu Charles komutasındaki Fransız orduları 1301’de Müslüman yerleşimini ele geçirir, Müslümanları katleder, oradaki camiyi kiliseye çevirir. Hristiyan Avrupa, yüzlerce yıl bu tarz bir gri bölgeye bir daha tanıklık etmez.

Gazze

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun ve birçok ABD’li siyasetçinin açısından Gazze, bir gri bölge değil. Orası yeşil bölge, yani Hamas tarafından kontrol edilen bir alan, bu nedenle radikal İslam’ın bir yuvası.

Hamas, 2006 yılında seçimle iktidara gelip 2007’de rakibi Fetih’i defederek kontrolünü sağlamlaştırsa da örgüt, uluslararası toplumun himayesinde politik tecride ve İsrail (ve Mısır) eliyle ekonomik ablukaya maruz bırakıldı. Hamas’ın yeşil bayrakları, bu Filistinli partinin hiç olmamasını tercih edecek ülkelerin gözünde şiddetin, hoşgörüsüzlüğün ve uzlaşmazlığın bir sembolü hâline geldi.

O vakit IŞİD’in Hamas’ı oldukça farklı ele aldığına tanıklık etmek, birçoklarını şaşırtmış olabilir. IŞİD, Hamas’ı pasifist, hoşgörülü, uzlaşmaya açık bir yapı olarak görüp kötülüyor. Filistinlilere onu yıkması çağrısında bulunuyor, çünkü bu parti, seküler hedefleri (milli kurtuluşu) dinî hedeflerin (hilafet sahasının genişletilmesinin) önüne koyuyor. 30 Haziran 2015’te yayınlanan bir videoda Gazze’de yetkililere vaaz veren üç IŞİD savaşçısı, şunu söylüyor: “Cihad meselesi, ülkeyi kurtarma meselesi değil, Allah’ın şeriatını tatbik etmek ve o şeriat için savaşmaktır.”

Başka bir ifadeyle mesele, Hamas’ın IŞİD’in siyah bayrağı altında toplanmaması. Hamas’ın yeşil bayrağı, uzlaşmaz aşırıcılığın bir sembolü değil. Aksine Hamas, gri bölgenin tam göbeğinde duruyor.

Sarah Helm’in de tespitiyle Hamas, bu videoya hemen tepki geliştirdi, ona yönelik eylemler içerisine girdi, destekçilerini gözaltına aldı, sakallı insanları kontrol noktalarında topladı ve şüphelendiği sosyal medya sitelerini kapattı. IŞİD ise buna İsrail’e karşı saldırılar içerisine girerek ve Hamas’a bomba atarak cevap verdi.

Beklenmedik gelişme ise şuydu. Netanyahu ve sağcı dalkavukları sayesinde iki devletli çözüm ihtimali zayıfladıkça hilafet daha cazip hâle geldi. Bu mantık, Suriye’de savaştıktan sonra Gazze’ye dönen Filistinlilerde apaçık görülüyor. “Geri dönenlerin bir kısmı, IŞİD’in hilafetine açıktan biat etti. Gazze savaşı sonrası oluşan enkazı gören bu insanlar için hilafetin kurulması, Filistin devletinin kurulmasına nazaran daha gerçekçi bir ihtimal.”

İki devletli çözümü istemeyen İsrailliler için Hamas, geçmişte Tanrı’nın lütfuydu. Böylesine acımasız ve uzlaşmaz bir yapıyla çalışmak imkânsızdı. Anlaşmayı bozan, Hamas’tı. İsrailli aşırıcılar için bu anlaşma her daim kusurlu idi.

IŞİD’in Hamas’ı Gazze’den defetmesi ihtimalini gören bir gerçekçi insan, IŞİD’in iktidarı almasına mani olmak için Hamas ile derhal müzakerelere başlardı. Ama Netanyahu ve şürekâsı, kesinlikle gerçekçi insanlar değiller.

Eğer IŞİD Gazze’de iktidarı alırsa, Filistinlilerin arzuları bir kuşak daha ötelenecek, Netanyahu bu istekleri hoş bir nağme gibi dinleyip işine bakacak. Sonra Gazze’de IŞİD’e karşı askerî operasyon başlatacak, o kadirşinas uluslararası toplum da avuçları şişene dek onu alkışlayacak. Bu tarz Makyavellici hesaplar dâhilinde İsrail, onlarca yıl önce Arafat’ın ve seküler Fetih hareketinin gücünü dengelemek için Hamas’ı yaratan, Gazze’de İslamcıları gizlice destekleme gayretlerinin bir parçası.

Ortaçağ’da olduğu gibi bugün de her iki tarafın aşırıcıları gri bölgeyi imha etmek için işbirliğine gidiyorlar.

Şiddete Dayalı Aşırıcılıkla Mücadele

Artık terörizmle mücadele demode, şiddete dayalı aşırıcılıkla mücadele moda.

Şiddete dayalı aşırıcılıkla mücadele, Amerikan müesses nizamı dâhilinde stratejik bir tercih hâlini aldı. Beyaz Saray, geçen yılın Şubat ayında bu konu üzerine üç günlük zirve düzenledi. İç Güvenlik Bakanlığı, bu konuda yeni bir yaklaşımı benimsedi. Bunun için Kongre, yeni bir kanun çıkarttı. Eylül ayında şiddete dayalı aşırıcılıkla mücadele konusunda bir dünya gençlik zirvesi tertiplendi. Bu zirve, ne tesadüf ki Birleşmiş Milletler Genel Konseyi toplantısı ile aynı zamanda gerçekleştirildi.

Bu mücadelenin arkasındaki fikir, radikalleşme denilen yılanın başını küçükken ezerek, insanları terörist hâline gelmesine mani olmayı öngörüyor. Ama her kıtada IŞİD ile bağlantılı saldırılarla birlikte son yıl içerisinde şiddete dayalı aşırıcılıktaki somut patlama karşısında görülüyor ki bu mücadelenin terörizmle mücadeleye kıyasla daha etkili olduğu söylenemez. Belki de mesele, ilgili mücadele için geliştirilmiş tekniklerin geçerli olup olmaması değil.

Rami Huri’ye göre, yaklaşımdaki ölümcül hata şu:

“Bu çabalar, politik şiddeti sadece Arap-İslam toplumlarıyla yakından ilişkili aşırıcı değerlerin veya davranışların bir yansıması olarak gören ABD veya diğer Batılı politik kurumlara ait. Bu kesim, küresel şiddetin tüm gaddarlığıyla somutlaşan çevriminde Batı politikalarının etkisini görmeyi kesinlikle reddediyor. Esasında şiddete dayalı aşırıcılık, Batı ve Ortadoğu devletlerinin uyguladıkları politikaların bir sonucu. Dolayısıyla sorunun kökünden çözülebilmesi için bu devletlerin radikal bir değişime maruz kalmaları şart.”

Dolayısıyla gri bölgenin yok edilmesinden sadece her iki tarafın aşırıcıları sorumlu değil. IŞİD hedeflerini vurması yanısıra ABD şehirleri, politik kurumları ve sivilleri bombalıyor. Tüm bu yıkımın ortasında insana tek bir şey kalıyor: bizimle birlikte veya bize karşı ele silâh alıp savaşmak.

Şiddete dayalı aşırıcılıkla mücadele, tam da Obama’nın 2009’da Kahire’de yaptığı konuşmada dile getirdiği, İslam ile Batı arasındaki ilişkiler bağlamında yeniden başlatma düğmesine basılmasının ABD’nin Müslüman dünyadaki itibarını nihayetinde kurtaramaması sebebiyle başarısızlığa uğruyor. Ne yazık ki bombalar kelimelerden daha fazla gürültü çıkartıyorlar.

Ve bu bombalar, ister aşağıda patlatılsın, isterse yukarıdan atılsın, gri bölgenin düşmanı.

John Feffer
3 Şubat 2016
Kaynak

,

İsrafil


Lenin, “bazıları ‘sosyalist devrimi yapalım, sonra bu ulusların kendi kaderini tayin hakkı meselesini hallederiz’ diyorlar, bu Menşevizmdir” tespitinde bulunuyor. Bugün Kürdler söz konusu olduğunda herkes Menşevik’tir, İnönü Alpat[1] da dâhil.

Alpat, “sorgusuz sualsiz burjuvazinin devlet ve demokrasi bağlamında elinde bulundurduğu tüm mevzileri sahiplenmek gerekir” diyen sol geleneğin bir neferidir. O, bu mevzilere turuncu bayrak çektiğinde “devrim” olacağı hayaliyle tuzu kuru hayatını renklendirmek derdindedir.

Alpat, Emine Ayna’nın sitem yüklü açıklamalarla siyasetten çekildiğine dair açıklamasına akbabalara özgü bir tarzla saldırmakta, buradan kendisini öne çıkartma fırsatı bulmaktadır. Oysa en genel manada PKK, Devyol mezarlığı üzerinde kuruludur. Ruh çağırmanın âlemi yoktur. O, öbürünün olamazlığı, olmamışlığı, olmadığıdır.

Bu, biraz da Filistinlileşmiş olmanın bir getirisidir. Alpatlar, Avrupa sokaklarında yürüme hayalleri kurarlarken, PKK gözlerini patikalara, dik yamaçlara, engebeli yollara dikmiştir. Bugün devlet saldırırken Alpatlara sırttan bıçaklamak düşmekte, onlar “şimdi Kürdlere siyaset dersi verebilirim artık” demektedirler.

Ama rahat koltukların ahkâmı, bu kan, ter ve gözyaşı karşısında hükümsüzdür. Onlar, siyaseti küçük burjuva manada “empati” sınırlarında ifa edebilmekte, saf olma, taraflaşma, mazluma yoldaş olma ihtimallerini bu “empati” anlayışı üzerinden savuşturmaktadırlar.

Geçmişte “sermaye bu ülkeden kaçıyor, biz bunu istemiyoruz”[2] diyenler, nasıl olursa bugün antikapitalizmden dem vurmaktadırlar. Siyaseti “anne beni okula gönder” ve Türkan Saylan düzeyinde olanların ilericilikten kasıtları, varolan işgal, sömürü ve zulüm düzeninin devamlılığıdır.

Alpatlar, yaşanan hâlden, Kürd’ün tasfiye edilme ihtimalinden memnundurlar. Başlarını bu yüzden çıkartıp laflarını boncuk gibi dizmektedirler. Evet acıdır: uyduruk bir ses yarışmasına katılan Batmanlı genç, bir bodrumda ölüme terk edilen insanlardan daha fazla heyecana ve duyarlılığa sebep olmuştur. Ama şu da görülmelidir: Alpatlar da Acun kafasındadır.

* * *

Acun ve tüm medya dizileri, programları, bu coğrafyada yaşananların üzerine süslü bir şal örtmek gibi bir amaca sahiptir. Senaryolar, kurgular, setler buna göre tasarlanmaktadır. Acun, Alevi ve Kürd gençleri yarışmasına bu sebeple malzeme etmektedir. Onların ağzına yükselme, zengin ve ünlü olma denilen baldan bir parça çalmaktadır. Alpatlar da kendilerini arı zannetmekte, “ağız”larından çıkardıkları balı sunmaktadırlar.

Onun kendi tabanını konsolide etmek için “bunlar AKP ile anlaşıyorlar” duasını her gün her dakika dillendirmesinin bir anlamı yoktur. Sur’u görünce de aklına Fatsa’yı getirerek onu değersizleştirmeye[3] de çalışabilir. İspanya İç Savaşı’nda veya başka yerlerde kurulan barikatların Sur’da kurulan barikatla edebiyat dışında bir ilişkisi bulunmamaktadır.

Edebiyatsa düşük apolitikadır. Bu tip benzerlik kurma girişimleri, Sur’u nötralize etme, rahatlatma, çapaklarından arındırma, makul bir düzeye çekme amacını güder.

Geçmişte Alpatlar, 28 Şubat sürecinde “bize ilerici öğretmenlerin listesini yollayın, biz de kadroya alalım” diyen orduyla anlaşıp o listeyi gönderdiklerinde, 12 Eylül’ü yapan orduyla anlaşmış sayılıyorsa, Kürdlerin yürüttüğü müzakereler için de benzer değerlendirmeler yapılabilir.

Surun üflendiği günlerde Alpatların gişelerin üzerinden atlamasının, HES'ler için horon tepmesinin, kadıncılık yapmasının, laik burjuvazinin ajanlığını ifa etmesinin bir değeri yoktur. Zira tüm bu faaliyetler, Alpatların ağzından çıktığı biçimiyle[4], “kamusal alanın tek ve gerçek koruyucusu” olmak içindir. Kamusal alansa burjuvazinin kalesidir.

Alpatlar, burjuvaziyi kendilerinde paranteze alıp, onun mevzilerini korumayı solculuk zannetmektedirler. Ulaşım imkânlarından memnun oldukları için zamlardan rahatsızdırlar, oysa fukara halka ulusal ve uluslararası para babaları için o imkânların artırıldığını anlatmak gerekir. Ama Alpatlar, burjuvazinin her ilerleyişinde kendileri için hayırlı bir yan bulmaktadırlar. O rahat koltuklarda, HES'ler için mücadele eden halk, onlar için gericidir, Muharrem orucunda aşure kaynatan Alevi gericidir, kendi dini ve kendi dili için dövüşen gericidir, onlar [EHP başkanının ağzından çıktığı biçimiyle] “kadınların AVM’lerde özgürce gezebilmesini” isteyebilirler sadece.

* * *

Sura üflenmiştir. Kimileri kıyametin burjuvazi için koptuğuna kanaat getirip önlemlerini almaktadır. Kıyam edecekler, efendilerin önünde diz çöktürülmektedirler. Burjuvazinin ilerleme tanrısı, bir put olarak bu kıyamette ilk kırılacak olandır.

Eren Balkır
3 Şubat 2016

Dipnotlar:
[1] İnönü Alpat, “Emine Ayna’yla Empati Yapmak”, 2 Şubat 2016, Sendika.

[2] Eren Balkır, “Hulk’ın Devrimci Yolu Eleştirisi”, 10 Ocak 2009, İştirakî.

[3] İnönü Alpat, “Devrimci Yol Güzellemesi”, 27 Ocak 2016, Sendika.

[3] İnönü Alpat, “Sol/Sosyalist Partilerin Laiklik Programlarını Kim Yazdı?”, 20 Ocak 2016, Sendika.