Amilcar Cabral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amilcar Cabral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Nisan 2026

, , ,

Amílcar Cabral, Gassân Kenefâni ve Teori Silahı

“Afrika halkının kahramanı Amílcar Cabral Portekizli sömürgeciler tarafından namertçe katledildi.”

Teori Silahı

Hem Amílcar Cabral hem de Gassân Kenefâni, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran bağımsızlık hareketleri dalgasındaki ikinci kuşak sömürge karşıtı liderler olarak kabul edilebilir.

Bu makalede, özellikle ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin, tabi oldukları sınırların teorik analizine duyulan ihtiyaca yönelik temel kaygılarının örtüştüğünü, ayrıca, toplumsal analizin, daha da özelde, sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinde sınıfsal analizin önemine dair anlayışlarında da bir yakınlaşma olduğunu ortaya koyuyorum.

Aslında, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderlerinin yeterli bir ideoloji geliştirmediğini iddia ederken vurgulamak istedikleri şeylerden biri, bu liderlerin kendi toplumlarının yapısını anlamakta başarısız olmalarıydı. Bilhassa, sömürgecilikten ve yeni sömürgecilikten kurtuluşun sömürgeleştirilmiş toplumların tüm üyelerinin çıkarına olmadığını, “halk” adı verilen muğlak bir varlığa yapılan çağrıların ters tepebileceğini anlayamadılar. Aslında hem Cabral hem de Kenefani, kendi toplumlarında sömürgecilikten fayda sağlayan, bu nedenle, sömürgeciliğe karşı mücadeleyi desteklemelerinin beklenemeyeceği bazı sınıfların bulunduğu gerçeğine dikkat çekti.

Cabral, bağımsızlığını kazanmış bazı Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların kısmen net bir teorik yönelim eksikliğinden kaynaklandığını söylüyordu:

“Kurtuluş hareketlerindeki ideolojik eksiklik, hatta ideolojinin tamamen yokluğu ki bu, esasen söz konusu hareketlerin dönüştürmeyi hedeflediği tarihsel gerçekliğe dönük cehaletle açıklanabilir, emperyalizme karşı mücadelemizin en büyük zayıflıklarından birini, hatta belki de en büyüğünü teşkil etmektedir”

[Cabral 1979 [1966], s. 122]

Elbette, Cabral’ın, bağımsızlık hareketlerinin ilk dalgasındaki ideolojik eksikliğin, Gana gibi Afrika ülkelerinin yaşadığı başarısızlıkların ve zorlukların birincil veya tek açıklaması olduğunu iddia etmediğini vurgulamak gerekiyor. Cabral, bu zorluklara ve başarısızlıklara katkıda bulunan, dünya genelinde belirleyici olan, yapısal unsurların bilincindeydi. Aslında, ilk dalganın liderleri, sömürgecilerin ve yeni sömürgecilerin sürekli saldırılarıyla yüzleştiler. Hem Cabral hem de Kenefani, saldırılara maruz kaldı. İlki 1973’te, ikincisi 1972’de suikast sonucu öldürüldü. Bununla birlikte, Cabral, ideolojik-teorik düzeyde, komprador burjuvazinin oluşumu da dâhil olmak üzere, bu küresel yapısal unsurların ve etkilerinin, ilk bağımsızlık hareketleri dalgasının liderliğince yeterince kavranmadığını, bu teorik eksikliğin, bu hareketlerin yaşadığı başarısızlıkların bir sebebi olduğunu belirtiyor.

Bu teşhis, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından da dillendirildi. Kenefâni, FHKC’nin teorik söylemine şekil vermede önemli bir isim haline geldi. 1967 yenilgisinin ardından örgüt, Mısır ve Suriye’deki ilerici projelerin küçük burjuvazinin elinde olduğunu savundu. Kenefâni, onları “küçük askeri burjuva hükümetleri” olarak tanımladı ve bağımsızlık uğruna başarılı bir savaş yürütmek için yeterli bir strateji formüle etmelerini engelleyen teorik bir zayıflıktan muzdarip olduklarını dile getirdi (Kanafani 2024 [1970a], s. 198). Bunun nedeni, bir yandan İsrail ve Batılı destekçileri, diğer yandan Filistinliler ve müttefik Arap devletleri arasında kalkınma düzleminde varolan o büyük uçurumun, geleneksel bir savaşı kazanma şansını ortadan kaldırdığını anlamadan, geleneksel bir savaş yürütmeyi hedeflemeleriydi (üstelik geleneksel savaş, siyasi konumlarını koruyabilecekleri tek yoldu) (PFLP 2017 [1969], s. 96). Dolayısıyla, alternatif bir strateji benimsemeleri gerekiyordu: yüzlerini Vietnam’ı örnek alan, buna bağlı olarak, Maoist modeli takip eden gerilla savaşına çevirdiler (FHKC 2017 [1969], s. 99; Kanafani 2024 [1971], s. 171-173). Bu Maocu etki, Gine ve Yeşil Burun’un Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin (PAIGC) askeri stratejisine de yansıdı (Tomás 2021, s. 110).

Hem Cabral hem de Kenefâni, sömürgeleştirilmiş toplumların sınıflara ayrışmışlığını temel alan toplumsal analizin, kurtuluş mücadelelerinin tarihini nasıl açıklayabileceğiyle ilgileniyorlardı. Başarıları ve başarısızlıkları, bu hareketlerin liderliğinin sınıfsal konumu ve savaşçıların büyük çoğunluğunu oluşturan halkın sınıfsal konumu düzleminde ele alınacaktı. Kenefâni ve Cabral arasındaki temel karşılaştırma noktası, her ikisinin de bağımsızlığın ilk dalgasından sorumlu siyasi hareketlerin güçlü ve zayıf yönlerinin analizini yapmak için tarihsel materyalizmden yararlanmalarıdır. Her iki isim de kendi toplumlarını ve sömürgeciliğin kendi toplumları üzerindeki etkisini sınıfsal ayrışma açısından analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlandı.

Aslında, yakınlaşmaları göz önüne alındığında, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğini söylemek mümkün. Kenefâni, Cabral’ın adını açıktan zikretmez ama onun eserlerinin altmışlarda Beyrut’ta dolaşımda olduğunu biliyoruz (Traboulsi 2022, s. 274). Dahası, Cabral’ın çalışmaları, Kenefâni’nin içinde bulunduğu Afrika-Asya Yazarlar Birliği gibi uluslararası çevrelerde de biliniyordu. Dolayısıyla, Cabral’ın Kenefâni’yi etkilediğine dair kimi işaretler mevcut. Nitekim, aşağıda göstereceğim gibi, Kenefâni’nin teorik yazılarında sunulan kimi toplumsal analizler, Cabral’ın Ocak 1966’da Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın ilk toplantısında yaptığı ünlü konuşmasında sunduğu toplumsal analizlerle tamamen örtüşüyor gibi görünüyor.

Afrika-Arap Dayanışmasının Politik İçeriği

Hem Cabral hem de Kenefâni, Afrika-Arap dayanışmasının yoğunlaştığı bir dönemde faaliyet yürüttü. Bu dayanışma, nihayetinde altmışların sonlarında ve yetmişlerin başlarında Afrika’nın İsrail ile savaşan Arap devletlerine yönelik desteğin yanı sıra Arapların da Afrika’daki kurtuluş mücadelelerine yönelik desteğinin artmasına yol açtı (El Tayyeb 1985).

Cabral, hem Afrika hem de üç kıtayı kapsayan dayanışma hareketlerinden yana olan bir devrimciydi. Ancak Cabral’a göre, bu tür hareketler ırk temelli olamazdı, çünkü Cabral’ın görüşüne göre, ırksal tekdüzelik siyasi anlaşmayı güvence altına almazdı. Ayrıca, söz konusu halkların tarihsel olarak sömürgeciliğe maruz kalmış olmaları da tek başına yeterli değildi. Çünkü belirli bir halkın sömürgeciliğe maruz kalmış olması, belirli bir siyasi tepkiyi benimseyeceklerini garanti etmiyordu. Dahası, böyle bir birlik, kültürel tekdüzelik veya akrabalık varsayımına dayanamazdı. Bunun iki nedeni vardı:

1. Tümüyle Afrika açısından baksak bile ortada “muhtelif Afrika kültürleri” vardır (Cabral 1979 [1970], s. 149).

2. Belirli bir toplum içinde bile kültür bir “sınıfsal karakter”e sahiptir (Cabral 1979 [1970], s. 144).[1]

Kültürün sınıfsal niteliği, kültürün sömürgeciliğe vereceği cevapta belirleyiciydi. Kenefâni de aynı görüşü savunuyordu (Kanafani 2024 [1970b], s. 147).

Cabral ve Kenefâni’ye göre, söz konusu birlik, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı verilen belirli bir siyasi tepkiyi temel almalıydı. Zaten tarih de bu şekilde ilerledi. Örneğin, altmışlı yıllarda Afrika kıtasında temel ayrılıklar, ırksal farklılıktan ziyade siyasi anlaşmazlıklar düzeyindeydi. Emperyalizme karşı daha güçlü ve uzlaşmacı olmayan bir yaklaşımı savunan Kazablanka Bloğu’ndaki ülkeler arasında Fas, Mısır, Gine, Mali, Cezayir ve Gana bulunuyordu. Liberya’nın başkentinden adını alan Monrovia Bloğu’nu oluşturan ülkeler ise Tunus, Libya, Sudan, Liberya, Fildişi Sahili, Senegal, Kamerun ve Nijerya idi. Dolayısıyla, ayrışma, ırk, kültür veya dil değil, siyaset temelliydi (Sharawy 1984, s. 42).

Cabral’a göre, inşa edilmeye değer tek birlik, “emperyalizm var olduğu sürece, bağımsız bir Afrika devleti muktedir bir kurtuluş hareketi olmalıdır, aksi takdirde, o devlet bağımsız olmayacaktır” (Cabral 1979 [1972], s. 116) diyen diğer kurtuluş hareketleriyle kurulan birliktir. Muktedir bir kurtuluş hareketi olmak, hayati çıkarı emperyalizmin karşısına çıkartılacak engelde olan sınıfların, yani köylülerin ve işçilerin çıkarları doğrultusunda sistematik olarak hareket ederek bir kurtuluş hareketinin bağımsızlığını koruyabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Bu, Kenefâni’nin “milliyetçilikteki teslimiyetin yardımcı unsuru olarak sınıfsal teslimiyet”ten bahsederken kastettiği şeydi (Kanafani 2024 [1970b], s. 146). Dolayısıyla, Afrika-Arap birliği tahayyül edilebilir olsa da bu birlik, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sorununun çözümü konusunda varılacak siyasi anlaşmanın temelinin net bir şekilde idrak edilmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu nokta, örneğin, çeşitli Arap ve Afrika devletlerinin Gazze’de yaşanan soykırıma karşı tutumunu anlamak için önemlidir. Cabral ve Kenefâni’nin sunduğu analiz açısından bakıldığında, bazı Arap devletlerini “akrabalarına” ihanet etmekle suçlamak mantıklı değildir. Bu ahlakçı dil, bu devletlere hâkim olan sınıf çıkarları ile Filistin meselesindeki tutumları arasındaki ilişkiyi gizler. Aslında, şaşırtıcı ve açıklanması gereken şey, bazı Arap devletlerindeki yönetici sınıfların kendi çıkarlarını koruyan küresel düzene karşı mücadeleyi desteklemesidir. Hatta, böyle bir durum yaşanırsa, etnik-kültürel akrabalığın sınıf çıkarlarının önüne geçtiği ve Cabral ile Kenefâni’nin yanıldığının kanıtlandığı görülür.

Cabral’ın Filistin’le İlgili Görüşleri

Cabral’ın Filistin konusundaki duruşu Arap dünyasında iyi biliniyordu. Kenefâni’nin onu Filistin hakkındaki açıklamaları aracılığıyla tanımış olması şaşırtıcı olmazdı. Cabral, Filistin’in bağımsızlık mücadelesini açıkça destekliyordu, bu amaca ulaşmak için bazı şiddet biçimlerinin kullanılmasının haklı olduğunu savunuyordu. Cabral’ın ifadesiyle:

“Biz, emperyalizmin manevralarıyla kandırılıp kendi vatanlarından sürülen Filistinli mültecilerin, şehit düşmüş Filistinli mültecilerin yanındayız. Filistinli mültecilerden yanayız, Filistinlilerin ülkelerini özgürleştirmek için yaptıkları her şeyi gönülden destekliyoruz. Ayrıca, Filistin halkının onurunu, bağımsızlığını ve yaşama hakkını yeniden kazanmasına yardımcı olmak için genel manada tüm Arap ve Afrika ülkelerini bütünüyle destekliyoruz.”

[Cabral 1969 [1965], s. 82]

Cabral, İsrail’in küresel emperyalist düzende kilit bir rol oynadığını, amacının, Arap bölgesinde ve daha genel olarak Afrika kıtasında her türlü özgürleştirici gelişmeyi hedef alan bir silah olarak işlev görmek suretiyle, ABD’nin emirlerini uygulamak olduğunu net bir biçimde idrak etmiş bir isimdi:

“Temel ilkemiz, haklı davaların savunulmasıdır. [...] Bu temelde, emperyalist devletlerin Ortadoğu'daki egemenliklerini sürdürmek için kurdukları İsrail’in yapay olduğuna, dünyanın bu çok önemli bölgesinde sorunlar yaratmayı amaçladığına inanıyoruz. Bizim görüşümüz şudur: Yahudi dinini takip eden Yahudi halkının dünyanın farklı ülkelerinde yaşama hakkı vardır, zaten gayet iyi bir hayat sürmüşlerdir. Nazilerin Yahudi halkına yaptıklarından, Hitler ve yandaşlarının son dünya savaşı sırasında yaklaşık altı milyon insanı yok etmesinden derin üzüntü duyuyoruz. Ancak bunun onlara Arap ulusunun bir bölümünü işgal etme hakkı vermediğini de düşünüyoruz. Filistin halkının topraklarına sahip olma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, Arap halklarının, Arap ulusunun Filistinli Arapların vatanını geri kazanmak için aldığı tüm önlemlerin haklı olduğunu düşünüyoruz.

Dünya barışını tehlikeye atan bu çatışmada, Arap halklarının tamamen yanındayız ve koşulsuz olarak onları destekliyoruz. Savaş istemiyoruz; ancak biz, Arap halklarının Filistin’de özgürlüklerine kavuşmalarını, Arap ulusunun İsrail'in oluşturduğu emperyalist rahatsızlıktan ve hâkimiyetten kurtulmasını istiyoruz.”

[Cabral 1968, s.125, aktaran: George nd, s. 22]

Cabral’ın yürüttüğü tartışmada dikkat edilmesi gereken birkaç husus var.

1. Cabral, “Filistin’in davası, sömürgeciliğin engelleriyle yüzleşmeden, bir halkın kendi kaderini tayin etmesi, yani sömürgeleştirilmiş bir halkın kendi tarihini kolektif olarak yazma hakkı üzerinden ele alınmalıdır” diyor. Fayiz Sayeg’in de işaret ettiği biçimiyle (Sayegh 1970) bu dönemde İsrail’in yirminci yüzyılın ortalarında, sömürgeciliğin sona ermek üzere olduğu bir dönemde kurulmuş olması gerçeği karşısında birçok kişi kafa karışıklığı yaşarken Cabral gayet net bir tutum sergiliyor.

2. Cabral, Filistinliler ve müttefik halklar tarafından sömürge durumunun üstesinden gelmek için alınan tüm önlemlerin haklı olduğunu söylüyor. Cabral, “Arap halkının aldığı tüm önlemler meşrudur” dese de, o aslında her türden önlemi meşru görüyor değil. Burada daha çok, Filistin direnişinin gerçekleştirdiği şiddet içeren komando operasyonları da dâhil olmak üzere, şimdiye dek (1968’deki konuşmasına dek) alınan önlemlerin haklı ve meşru olduğunu söylüyor. Cabral’ın kendisi de, kurtuluş savaşlarında bile uyulması gereken normlar olduğuna inanıyordu. Bu, Gine-Bissau’daki Portekizli savaş esirlerine karşı tutumunda açıkça görülmektedir (Cabral 1969 [1968], s. 127-130).

Bununla birlikte, Cabral’a göre, sömürge durumunun üstesinden gelmek için belirli şiddet biçimlerinin kullanılması meşrudur. Cabral, bu iddiasını detaylandırmaz, ancak bağlama dikkat ederek, onun gerekçesini biz oluşturabiliriz. İlk olarak, Cabral, genelde acı çekmeyi ve şiddeti ya da sırf uygulamış olmak için uygulanan şiddeti desteklemez. Bununla birlikte, sistematik şiddetin kesintisiz olduğu bir sömürge durumunda, statükoyu alt üst etmek ve daha az şiddet içeren bir sosyo-politik varoluş biçimi yaratmak için yoğunlaştırılmış (hatta gösterişli) şiddetin sıklıkla gerekli olduğu savunur. Nitekim, Cezayir’in tarihsel deneyimi, altmışlara gelindiğinde birçok sömürge karşıtı aydın ve lidere bunu öğretmişti (Young 2001, s. 293-307).

Cabral, birinin bir şeye hakkı olduğunu iddia ederken, o şeyi elde etmesini sağlayacak tek araca sahip olma hakkını inkâr etmenin tutarsız olduğunu söylüyordu.[2] Dahası, şiddetin gerekçelendirilmesi, sömürge sonrası durumda ortaya çıkacak bir ütopya vaadine dayanmaz. Aksine, gerekçelendirme, sömürge durumunda sömürgeleştirilen tarafın şiddet ve şiddet tehdidinin, sömürgeciyi taviz vermeye zorlayarak sistematik sömürge şiddetini ve mülksüzleştirmeyi çoğu zaman hemen hafifletebileceği gerçeğini temel alır.

Dahası, Cabral ve Üç Kıta’da yer alan diğer aydınlar, şiddet içermeyen bağımsızlık hareketlerinin bazı yerlerde (örneğin Gana ve Hindistan’da) kazanımlar elde edebildiğinin farkındaydılar. Ancak sivil itaatsizliğin bir araç olarak yeterliliği, sömürgecinin tepkisine ve sömürgedeki mevcut yasal yapılara bağlıydı. Örneğin, Filistinli seçkinlerin İngiliz Mandası yetkililerine sundukları dilekçelerin tekrar tekrar reddedilmesi, Filistin liderliğinin bazı unsurlarının, mevcut halleri dâhilinde “şiddet olmadan siyasetin işe yaramadığını” (Hughes 2019, s. 96) fark etmelerine yol açtı. Daha da genelde, işgalci veya zalim bir gücün, direniş gücünün şiddet içermeyen fraksiyonuyla (ki bu fraksiyon, şiddet içeren unsurları da içerir) müzakere etmeyi seçmesi gerçeğini, söz konusu şiddet içermeyen fraksiyonun, durumu alt üst etmeye çalışan diğer şiddet içeren unsurlar veya fraksiyonlar olmasaydı, işgalci veya baskıcı gücü müzakere masasına getirmeyi başaracağı iddiasıyla karıştırmamak gerekir. Dahası, belirli bir kurtuluş hareketinde şiddet yanlısı gruplar olmasa bile, bir toplumdaki sömürgeci devlet tepki verirken, onun başka yerlerdeki şiddet içeren bağımsızlık hareketlerinin varlığından haberdar olmadığını düşünmek saflık olurdu. Örneğin, Hindistan’ın bağımsızlığı, sadece Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin sonucu değil, aynı zamanda alt kıtada meydana gelen, şiddet içeren ayaklanmaların yanı sıra İkinci Dünya Savaşı ve 1916’da İrlanda’daki Paskalya Ayaklanması ile başlayan İngiliz İmparatorluğu genelindeki bir dizi şiddet içeren ayaklanmanın da yarattığı baskının bir ürünü olarak görülmelidir (Losurdo 2015, s. 106-107). Elimizde ikna edici bir argüman olmadan, tüm bu faktörler üzerinden, Gandi’nin şiddet içermeyen hareketinin Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmak için yeterli olduğu varsayımında bulunamayız.

Sınıfın Prizması: Birlik ve Parçalanma

Hem Kenefâni hem de Cabral, sömürgeciliğe karşı direnişin tarihsel seyrini sınıfsal analiz üzerinden anlamak gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu vurgunun kanıtı, Kenefâni’nin 1936 İsyanı üzerine yaptığı çalışma ve Cabral’ın Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları’nın toplumsal yapısı üzerine yaptığı analizdi. Kenefâni, 1936 İsyanı’nı önceleyen 1929 ve 1933 ayaklanmalarındaki savaşçıların büyük çoğunluğunun, silah ve mühimmat satın almak için topraklarını büyük Arap toprak sahiplerine satmak zorunda kalan küçük topraklara sahip köylüler olduğunu söylüyordu. Kenefâni’nin aktarımına göre, kimi durumlarda büyük Arap toprak sahipleri de topraklarını Yahudi yerleşimcilere satmıştı (Kanafani 2014 [1972], s. 34). Böylece Kenefâni, Filistin’deki bazı sınıfların, küçük köylülerin çıkarlarıyla ve sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleriyle çelişen çıkarlara sahip olma biçimini inceledi. Dahası, Kenefâni, 1936 İsyanı sırasında, Filistin’deki geleneksel seçkinlerden (şehirli bir tabana sahip büyük toprak sahipleri ve tüccar ailelerinden) oluşan lider kadrosunun Şam’da sürgündeyken faaliyet yürütmesinin, “toplumsal kökenleri yoksul köylülükte bulunan yerel liderliğin rolünün önceki döneme göre daha büyük olduğu ve bu yerel liderliğin köylülükle yakından bağlantılı olduğu” anlamına geldiğini ortaya koyuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 92-93).

Bu, önemli bir husus, zira Kenefâni, “Filistin mücadelesinin tüm tarihinde, halkın silahlı devriminin 1937 sonu ile 1939 başı arasındaki aylarda başarıya hiç bu kadar yakın olmadığını” savunuyordu (Kanafani 2014 [1972], s. 93).[3] Bu, oldukça radikal bir iddiaydı: Kenefâni, liderliğin küçük toprak sahibi köylülerden veya küçük burjuvazinin devrimci kesimini oluşturan eğitimli çocuklarından seçildiği vakit, kırdan kenti kuşatma amacını güden Maoist halk savaşı olarak yürütülecek silahlı mücadelenin başarılı olma şansının yüksek olduğunu söylüyordu.[4]

Kenefâni’nin analizi dikkat çekicidir, çünkü aynı dönemde Marksist olmayan kimi Arap düşünürlerinin aksine, (misal, başarısızlığı Allah’tan uzaklaşmada arayan İslamcılarda görülen türden) ahlak temelli analize takılıp kalmadı, bunun yerine, yerel liderliğin köylüleri harekete geçirme yeteneğini toplumsal kökenleri bağlamında izah etti. İsyan, İngilizlerin son derece acımasız ve etkili bir karşı isyan kampanyası yürütmesi ve yoksul köylü kökenli yerel liderliğin, geleneksel Filistin elitinden oluşan sürgündeki liderlikle olan örgütsel bağlarından tamamen kurtulamaması nedeniyle başarısız oldu. Dahası, İngilizlerle koordineli hareket eden Arap monarşileri, isyanı sistematik olarak baltaladılar (Kanafani 2014 [1972], s. 88), bu rolü altmışları kapsayan o kritik dönemden (Kanafani 2024 [1970c], s. 247–259) bugüne dek oynamaya devam ettiler.

Kenefâni’ye göre, 1936 İsyanı’nın başarı ve başarısızlıklarının nedenleri salt akademik düzeyde analiz edilemezdi. Bu analiz, mevcut duruma dair bir görüşe kavuşmamızı sağlıyordu. Bu nedenle, Kenefâni’nin Corç Habaş ve Besil Kubeysi ile birlikte taslağını hazırlamasına yardımcı olduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Filistin’in Kurtuluşu için Strateji (Barakat 2024) isimli çalışmasında, “Arap gericiliği” olarak adlandırılan güçlere önemli bir yer ayrılmıştı:

“Vatanımızda emperyalizmin nüfuzunu ortadan kaldırmak için kitleler tarafından yürütülen gerçek kurtuluş mücadelesinde, Arap gericiliği, kendi çıkarlarının yanında yer almaktan başka bir şey yapamaz. Bu çıkarların devamlılığı, emperyalizmin varlığına bağlıdır, dolayısıyla, Arap gericiliği, kitlelerin safında yer alamaz”

[PFLP 2017 [1969], s. 36]

Cabral gibi, FHKC de Arap coğrafyasında, sınıfsal analizin Arap toplumlarını anlamak için uygun olduğu fikrine yönelik muhalefetle yüzleşti. Kenefâni’nin önde gelen aydınlarından biri olarak önemli bir rol üstlendiği FHKC, merkez emperyalist ülkelerdeki klasik sınıfsal analizin, Arap toplumlarına uygulanmasını doğru bulmuyor, ama bir yandan da Arap toplumlarında, bilhassa Filistin toplumunda açık sınıfsal ayrışmanın mevcut olduğu gerçeğine inşaret ediyordu. Bu ayrışmanın kanıtı, “savaşçıların ezici çoğunluğunun işçi ve köylü çocukları olması”ydı (PFLP 2017 [1969], s. 45).

FHKC’ye göre bu sınıflar, “Filistin halkının çoğunluğunu oluşturmakta, tüm kampları, köyleri ve yoksul kent bölgelerini fiziksel olarak doldurmaktadır” (PFLP 2017 [1969], s. 47). Kenefâni, Arap Milliyetçi Hareketi’nin (AMH) ilerici Arap milliyetçiliğinden FHKC’nin Maoizmden etkilenmiş Marksizm-Leninizme uzanan yolculuğunu anlatırken, deneyim ve tarih bilincinin kendilerine “emperyalizme karşı savaşı, belirli sınıflara güvenmedikçe kazanamayacaklarını, emperyalizme karşı sadece onurları için değil, geçim kaynakları için de savaşan sınıflara güvenmeleri gerektiğini” öğrettiğini dile getiriyordu (Kanafani 2024 [1972], s. 28).

Kenefâni’nin 1936 İsyanı’na ilişkin sınıfsal analizi, her daim mevcut duruma dair politik bir değerlendirmede bulunma ihtiyacı ile ilgiliydi. Ramallah’taki Filistin Yönetimi’nin Gazze’de devam eden soykırıma karşı aldığı konum için de benzer bir analiz yapılabilir. Nitekim, tıpkı kampların yetiştirdiği çocukların, otuzlar ve altmışlardaki Filistin isyanının yükünü taşımasında olduğu gibi, bugün de Gazze ve Cenin’deki kampların çocukları aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar.

Kenefâni gibi Cabral da, yeterli sınıfsal analizindeki eksikliğin, bağımsızlık hareketlerinin ilk nesil liderlerinin yaşadığı yenilgileri açıkladığını iddia etti. Örneğin, Cabral, Kvame Nkruma’ya yönelik övgüsünde Nkruma’nın Afrika’nın bağımsızlığının bir simgesi olarak sahip olduğu öneme vurgu yapar, bir yandan da “Nkruma’nın kişiliğine, cesaretine ve olumlu eylemlerine rağmen Gana’da ihanetin başarısını mümkün kılan ekonomik ve siyasi faktörler nelerdi?” sorusunu soruyordu (Cabral 1979 [1972], s. 116). Daha da özelde, Cabral, şu soruyu sormamız gerektiğini ısrarla dile getiriyordu:

“Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, sınıf mücadelesi, toplumsal yapıdaki çelişkiler, parti ve silahlı kuvvetler de dâhil olmak üzere, diğer kurumların yeni bağımsız bir devlet çerçevesindeki rolü gibi sorularla ne ölçüde bağlantılıydı? Gana’da ihanetin elde ettiği başarı, o tarihsel varlığın, o tarihin ustasının, yani halkın doğru tanımıyla ve bağımsızlıkla birlikte elde ettiği kazanımları savunmak için ortaya koyduğu gündelik eylemleriyle ne ölçüde bağlantılıydı?

[Cabral 1979 [1972], 116]

Cabral’ın, 1936 İsyanı ile ilgili olarak Kenefâni’nin sorduğu aynı soruyu, yani halkın tamamının sömürgeciliğe karşı mücadeleye dâhil olmasının gerçekten mantıklı olup olmadığı ve sömürgeleştirilmiş bir toplumdaki tüm sınıfların sömürge durumunun sona ermesinde bir çıkarı olup olmadığı sorusunu esasen sorduğu açık. Cabral, muhtemelen Nkruma’nın Afrika toplumlarında sınıfların varlığını ve sınıf analizinin Afrika toplumları için önemini reddeden bir toplumsal ve politik teori olarak Afrika Sosyalizmi ile olan flörtüne atıfta bulunuyor (El Nabolsy 2023). Nkruma, kendisini deviren darbeden sonra Afrika Sosyalizmini eleştirmişti (Nkrumah 1967).

Cabral, Kenefâni gibi, yeterli toplumsal analizin eksikliğinin kurtuluş hareketleri için bir engel teşkil ettiğini söylüyordu. Dahası, Cabral, Kenefâni gibi, kurtuluş güçlerini köylülük, işçiler ve Cabral’ın “devrimci kesim” olarak adlandırdığı küçük burjuvazinin, yani Cabral’ın kendisi gibi ilerici aydınların oluşturduğu bir ittifak olarak tanımlıyordu (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral için küçük burjuvazi, mühendisler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler vs’yi ifade ediyordu. Ancak Cabral, bu küçük burjuvazinin kurtuluş projesinin karşısında konum alabileceğinin de farkındaydı. Çünkü Cabral’a göre, devlet iktidarı, nihayetinde egemen sınıfın ekonomik gücüne dayanıyordu. Küçük burjuvazi, ekonomik güçten yoksun olduğu sürece asla egemen sınıf haline gelemezdi (ancak yönetici sınıf olabilirdi).

Cabral’ın da belirttiği gibi:

“Tarih, küçük burjuvaziden gelen bireylerin bir devrim sürecinde oynadığı (çoğu zaman önemli) role rağmen, bu sınıfın hiçbir zaman siyasi güce sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Bu sınıf asla siyasi iktidara sahip olamazdı, çünkü siyasi iktidar (devlet), egemen sınıfın ekonomik kapasitesini temel almaktadır.”

[Cabral 1979 [1966], s. 136]

Öyleyse, küçük burjuvazi, sömürge karşıtı devrime önderlik edebilir. Gelgelelim, egemen sınıf haline gelemezse akıbeti nic’olur? Bu soruyu cevaplamak için öncelikle şu soruyu cevaplamamız gerekmektedir: Sömürge ve yeni sömürge durumunda, siyasi iktidarın temelinde yer alan türden ekonomik güce kim sahiptir veya sahip olabilir? Cabral’a göre cevap, ekonomik gücün “iki varlığın elinde tutulmasıdır: emperyalist sermaye ve yerli işçi [ve köylü] sınıfları” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Sonuç olarak, küçük burjuvazinin bu iki varlıktan birinin yanında yer almaktan başka seçeneği yoktur. Cabral’a göre, küçük burjuvazi, ya köylülük ve işçiler lehine devlet iktidarından vazgeçerek “sınıf olarak intihar etmeyi” (Cabral 1979 [1966], s. 136) seçebilir ya da “emperyalist sermaye” ile ittifak kurmayı seçebilir.

Özellikle dikkat çekici olan, Cabral’ın bu seçimin ahlaki terimler dışında ifade edilemeyeceğini düşünmesidir. Kendisinin de belirttiği gibi, “eğer ulusal kurtuluş esasen siyasi bir soru ise, gelişmesinin koşulları ona ahlak alanına ait belirli özellikler kazandırır” (Cabral 1979 [1966], s. 136). Bir anlamda, Cabral’ın öz çıkara başvurmanın, küçük burjuvazinin emperyalizmin ajanlarına dönüşmemesini sağlamak için yeterli olmadığını kabul ettiğini söyleyebiliriz.[5] Dolayısıyla, Cabral, genel olarak ahlaki açıklamalardan çekinirken, temel düzeyde kurtuluş mücadelesi durumunda temel ahlaki sorulardan kaçış olmadığını kabul etmektedir.

Şurası açık ki esasında Cabral, bağımsızlığın ardından birçok kurtuluş hareketinin yüzleştiği kararı ele alıyordu. Dahası, Filistin’deki küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı ve kalmaya devam ettiği durumu da tanımlıyordu. Kenefâni ve FHKC de, İsrail’e karşı işçi ve köylü ittifakına önderlik eden kesimin küçük burjuvazinin bir bölümü olmasından kaynaklanan sorunlar üzerinde durmuştu. Nitekim, Kenefâni ve FHKC’nin sunduğu analiz, Cabral’ın üç yıl önce Havana’da dile getirdiği analizle neredeyse aynıdır:

“[...] Filistin ulusal hareketinin başında küçük burjuvazinin bulunmasının nedeni, ulusal kurtuluş aşamalarında bu sınıfın, sayısal olarak nispeten büyük olmasının yanı sıra, sınıfsal koşulları gereği bilgi ve güce sahip olması, devrimin sınıflarından biri olmasıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının siyasi bilinç ve örgütlenme açısından koşullarının yeterince gelişmediği bir durumda, İsrail’e, emperyalizme ve Arap gericiliğine karşı çıkan sınıflar ittifakının başında küçük burjuvazinin olması gayet doğaldır”.

[PFLP 2017 [1969], s. 54]

Cabral ayrıca, ulusal hareketin en azından başlangıçta, küçük burjuvazi tarafından yönetilmesi gerektiğini dile getirir. Zira, sömürge koşullarını sona erdirmekte çıkarı olan, “kitlelerden daha yüksek yaşam standardına sahip olan, daha sık aşağılanan, daha yüksek eğitim düzeyi ve siyasi kültür üzerinden mevcut durumun niteliğini kavrayabilen tek sınıf, bu sınıftır (Cabral 1979 [1966], s. 135). Cabral’a göre, köylülük, “mücadelede en büyük çıkara sahip” toplumsal gruptur, ancak o, bu gerçeği kendi başına kavrayamaz (Cabral 1969 [1964], s. 60).

Kenefâni de aynı şekilde, İsrail devletinin kuruluşundan önce Filistin’deki isyanlar tarihinde aydınların oynadığı önemli role değinir (Kanafani 2014 [1972], s. 48). Ancak, Cabral’ın belirttiği, Kenefâni ile FHKC’nin de bilincinde olduğu üzere, küçük burjuvazi kararsız bir müttefiktir. Bu nedenle, hepsi de bu sınıfın liderliğine boyun eğmeme konusunda uyarıda bulundu (PFLP 2017 [1969], s. 53-55).

Kenefâni’ye göre, liderliğin bu sınıfa veya komprador burjuvaziye teslim edilmesi, milliyetçi projenin tamamının tasfiyesini gerektirir:

“Devrimci teori, sınıfın teslimiyetinin Arap milliyetçilerinin teslimiyetinin yardımcı unsuru olduğunu, milliyetçilerin teslimiyetinin sınıfın teslimiyetini dayatmak için koşullar sunduğunu söylediğinde, örgüt, işçi ve köylüye öncelik vermekten kaçınamaz.”

[Kanafani 2024 [1970b], s. 146]

Cabral ve Kenefâni’nin küçük burjuvazinin karşı karşıya kaldığı tercihe ilişkin açıklamaları, Filistin’in geleceğini önceden gören açıklamalardır. Bir yanda elinizde, Kenefâni ve Habaş gibi sınıf intiharını seçmiş küçük burjuva üyeler var. Diğer yanda ise Filistin Yönetimi’nde çalışan lider ve görevli kimlikleriyle İsrail işgalinin vekil gücü olarak çalışan, dolaylı yoldan “emperyalist sermaye”nin ajanları olarak hizmet etmeyi seçmiş küçük burjuva üyeler var (Ajl 2024).

Bu bağlamda, Cabral ve Kenefâni’nin yazıları, yalnızca altmışlardaki Üç Kıta Marksizminin gelişimini değil, aynı zamanda günümüzü anlamak için de önemli. Afrika-Arap dayanışması gerçekten mümkün, ancak bu dayanışma, ırkçı emperyalist uluslararası düzen tarafından hep brlikte mağdur edilmekten dem vurmanın ötesine geçmeli, açık bir politik ve toplumal temele sahip olabilmelidir.

Ziyad Nabulsi
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu husus şu çalışmada daha da detaylı bir biçimde ele alınıyor: El Nabolsy ve Ltifi 2021).

[2] Buradaki riskler ve bu ilkenin savunulması ile ilgili olarak bkz.: Honderich 2007.

[3] Arapça olan özgün metnin çevirisi yazara ait.

[4] Esasında Filistin’de, taşranın kontrolü üzerinden kentlerin kuşatılması ihtimali ve sömürge halkının sayısal üstünlüğü elde ettiği gerçeğini temel alan Çin ve Vietnam devrimleriyle bağlantılı askeri metinlerdeki gerilla savaşı teorilerine uygun ortam yalnızca bu dönemde oluştu. Kenefâni’nin tespitiyle, 1948 sonrası bu koşullar mevcut değildi, tek başına Filistin’in İsrail’le mücadelesine değil de Arapların İsrail’le mücadelesine odaklanmak suretiyle bu koşullar taklit edilmeye çalışıldı (Kanafani 2024 [1970b], s. 136). Başka bir ifadeyle, Vietnam analojisini kullanırsak, orada Hanoi’nin yerini Filistin değil Arap coğrafyası alabilirdi.

[5] Tabii bu noktada öz çıkara seslenmenin de ahlakçı söylemin bir biçimi olduğunu söylemek mümkün.

Kaynakça:
Ajl, M. (2024). “Palestine’s Great Flood: Part I.” Agrarian South: Journal of Political Economy 13(1): s. 62-88. Türkçesi: İştiraki.

Barakat, K. (2024). “Introduction: A Fundamentally Necessary Approach.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings içinde, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 93-95. Londra: Pluto Press.

Cabral, A. (1979 [1972]). “Homage to Kwame Nkrumah.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 114–118. New York: Monthly Review Press.

------------. (1979 [1970]). “National Liberation and Culture.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 138 – 154. New York: Monthly Review Press.

------------. (1968). “Determined to Resist.” Tricontinental 8 (Eylül-Ekim 1968): s. 114–127.

------------. (1969 [1968]). “On Freeing Captured Portuguese Soldiers – I.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral içinde, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 127 – 130. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1979 [1966]). “The Weapon of Theory: Presuppositions and Objectives of National Liberation in Relation to Social Structure.” Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amílcar Cabral içinde, çeviri: Michael Wolfers, s. 119–137. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1965]). “The National Movements of the Portuguese Colonies.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 76-85. New York: Monthly Review Press.

-----------. (1969 [1964]). “Brief Analysis of the Social Structure in Guinea.” Revolution in Guinea: Selected Texts by Amílcar Cabral, çeviri ve yayına hz.: Richard Handyside, s. 56-75. New York: Monthly Review Press.

El Nabolsy, Z. (2023). “Questions from the Dar es Salaam Debates.” Revolutionary Movements in Africa: An Untold Story, yayına hz.: Pascal Bianchini, Leo Zeilig ve Ndongo Sylla, s. 244-261. Londra: Pluto.

-----------------ve A. Ltifi. (2021). “Tarikh Ifriqiya we Taʾweil Amílcar Cabral lel Nazariya al Madiyah al-Tarikhyiah.” Al-Pan-Africanism: Bayn al-Sera al-Tabaqi we al-Indwa al-arqi, yayına hz.: Kribso Diallo, s. 283-304. 2021. Kahire: Moasasat Arwqa lel-Derasat we al-Targama we al-Neshr.

El Tayyeb, M. A. (1985). “African Perceptions of the Arab-Israeli Conflict.” The Arabs and Africa, yayına hz.: Khair El-Din Hasseb, s. 344 – 366. Londra: Routledge.

George, N. (n.d.). “In the Hour of Arab Revolution” Tricontinental and the Question of Palestine. [Henüz basılmamış elyazması].

Honderich, T. (2007). “Terrorisms in Palestine.” Think 5(14): s. 7-22.

Hughes, M. (2019). Britain’s Pacification of Palestine: The British Army, the Colonial State, and the Arab Revolt, 1936–1939. Cambridge: Cambridge University Press.

Kanafani, G. (2024 [1972]). “On Childhood, Literature, Marxism, the Front and al-Hadaf.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 21-38. Londra: Pluto Press.

--------------. (2014 [1972]). Thawrat 36 – 39 fe Falastin. Kahire: Dar al-Taqwah.

--------------. (2024 [1971]). “The Underlying Synthesis of the Revolution: Theses on the Organizational Weapon: Lenin, Mao Tse Tung, H Chí Minh, Stalin, Giáp, Lukács.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 165 – 176. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970a]). “‘A Conversation Between the Sword and the Neck’: Ghassan Kanafani Interviewed by ABC Journalist Richard Carleton.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 193-200. Londra: Pluto Press. Türkçesi: İştiraki.

--------------. (2024 [1970b]). “The Resistance and its Challenges: The View of the Popular Front for the Liberation of Palestine.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 121-164. Londra: Pluto Press.

--------------. (2024 [1970c]). “The Secret Alliance Between Saudia Arabia and Israel.” Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi, s. 247-259. Londra: Pluto Press.

Losurdo, D. (2015). Non-Violence: A History Beyond the Myth, çeviri: Gregory Elliott. New York: Lexington.

PFLP. (2017 [1969]). Popular Strategy for the Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.

Nkrumah. K. (1967). African Socialism Revisited. MIA.

Sayegh, F. (1970). A Palestinian View. Kahire: General Union of Palestine Students.

Sharawy, H. (1984). Al-‘Arab wā Al-Ifriqyiuon Wejehen le Wejeh. Kahire: Dar Al-Thaqafa Al-Jadeeda.

Tomás, A. (2021). Amílcar Cabral: The Life of a Reluctant Nationalist. Oxford: Oxford University Press.

Traboulsi, F. (2022). “Reading and Translating Gramsci in the ‘70s.” International Gramsci Journal 4(4): s. 274-281.

Young, R. J. C. (2001). Postcolonialism: An Historical Introduction. Oxford: Blackwell Publishing.

20 Ocak 2026

, ,

Marksizmin Ozanı


“Şu gerçeği asla unutmayın: halk, fikirler değil, herkesin zaten kafasının içinde olan şeyler için dövüşür. Halk, maddi fayda sağlamak, iyi ve huzurlu bir hayat sürmek, hayatlarının ilerlediğini görmek ve çocuklarının geleceğini garanti altına almak için mücadele eder.” [Amílcar Cabral]

Kurtuluş Stratejisti

Amílcar Cabral, sömürgecilikle mücadelenin sembolü değil, onun mühendisiydi. Emperyalizmin devrimi ham duygulara veya kör isyana indirgemeye çalıştığı bir dünyada, Cabral, mücadeleye bilimsel hassasiyet, amaçta netlik ve sarsılmaz bir devrimci ahlak kattı. Sadece Portekizlilere karşı yürütülmüş olan bir savaşa önderlik etmedi, Afrika’da sosyalist bir gelecek için gerekli politik ve ideolojik altyapıyı bizzat kurdu.

Batı medyası ve liberal tarihçiler, Cabral’ı karizmatik bir lider, hatta belki de bir şair olarak hatırlamanızı istiyorlar. Gelgelelim, Marksist stratejist, disiplinli parti kurucusu, sınıf intiharının teorisyeni ve halk savaşının mimarı olan yanlarını görmenizi istemiyorlar. O sadece sömürgeciliğe değil, aynı zamanda kapitalizme, emperyalizme ve her türlü küçük burjuva oportünizmine karşıydı.

Cabral, modern tarihin en başarılı kurtuluş hareketlerinden biri olan PAIGC’ye (Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi) öncülük eden sürece ve partinin örgütlenme faaliyetlerine katkıda bulundu. Silahlı mücadelenin siyasi eğitim olmadan intihar olacağını, örgütlenme olmadan ideolojinin hiçbir anlamının olmayacağını, sosyalizm olmadan özgürlüğün, başka bir isim altında yeniden sömürgeleştirilmekten başka bir şeyi ifade etmeyeceğini anlamıştı.

Batı’nın karşısına geçip ona “beni tanı” diye yalvarmadı. Moskova’dan izin istemedi. Devrimi köylülerden, işçilerden ve sömürülenlerden başlayarak, sıfırdan inşa etti. Bunu yaparken, Portekiz sömürgeciliğinin önemsiz hale geldiği, halkın kendi kendini yönetmeye başladığı, ikili iktidar yapıları olarak iş gören kurtarılmış bölgeler yarattı.

Bu makale, Cabral’ı romantize etmek niyetinde değil. Onun kurtuluş davasının devrimci bilim insanı olarak sahip olduğu imajı yeniden gündeme getirmek. Cabral, kimsenin piyonu değildi. İmparatorluğun belini kıran sessiz fırtınaydı.

Birinci Bölüm: “İmparatorlukta Doğdum, Onu Yok Etmek İçin Eğitildim”

Amílcar Cabral, 1924 yılında Portekiz işgali altındaki Gine-Bissau’da doğdu. Bu sömürgede nüfusun büyük bir kısmı, yabancı sermaye için yarı-feodal koşullar altında çalışıyordu. Ancak, sömürge sistemi tarafından yönetimsel roller için yetiştirilen çağdaşı birçok Afrikalı liderin aksine, Cabral, onu dışarıdan yıkabilmek için sistemi içeriden inceledi.

Burs kazandıktan sonra, tarım bilimi okumak için Lizbon’a gitti. Ancak sömürge ekonomisinde toprak, sadece toprak değildi, sermaye, sınıfsal yapı ve siyasi güçtü. Cabral, yalnızca ürün yetiştirmeyi öğrenmedi, toprağın kime ait olduğunu, kimin işlediğini ve kimin kâr elde ettiğini de inceledi. Aldığı eğitimi kullanarak, Gine-Bissau’daki köylülere ve arazilere ilişkin verileri topladı, böylece tarlaları ve plantasyonları tanımakla kalmadı, ayrıca sömürgeci hâkimiyetinin sınıfsal yapısının haritasını da çıkarttı.

Cabral, Portekiz’de bulunduğu sırada, Angola, Mozambik ve Yeşil Burun Adaları’ndan gelen sömürgecilik karşıtı aydınlarla temas kurdu. Daha sonra Portekizce konuşulan Afrika ülkelerindeki kurtuluş hareketlerinin çekirdeğini oluşturacak gizli anti-emperyalist çalışma grupları kurdu.

Cabral; Marx, Engels, Lenin ve Fanon’u okudu, ancak asıl dahiliği, gerçekleştirdiği sentezdeydi. Teoriyi halkının somut ihtiyaçlarına uyarladı. İdeolojinin tek başına kurtuluşu sağlayamayacağını, ancak ideoloji olmadan da mücadelenin amaçsız hale geleceğini, kolayca ele geçirileceğini veya daha da kötüsü, etnik veya kabile dünyasının kana belenmesine neden olacağını anladı.

Gine-Bissau’ya döndüğünde artık sadece bir ziraat mühendisi veya aydın değil, devrimci bir stratejistti. Bir planı vardı: halkı örgütlemek, disiplinli bir parti kurmak, kırsal kesimi siyasallaştırmak ve silahlı mücadeleye hazırlanmak. Ne yapılması gerektiğini biliyordu. Bu süreci yönetmeye hazırdı.

İkinci Bölüm: Partinin Kuruluşu, Halkın Örgütlenmesi

Amílcar Cabral, kurtuluşun konuşmalarla veya sembolik protestolarla gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Onun inşa edilmesi gerekiyordu. Santim santim. Köy köy. Sınıf sınıf. Bu yüzden, 1956 yılında kardeşi Luís ve disiplinli bir grup kadroyla birlikte, Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’ni (PAIGC) kurdu. Ancak bu, sadece bir siyasi parti değil, halkı yönlendirmek, eğitmek ve kendi kendilerini yönetmeye hazırlamak için tasarlanmış, ikili iktidar tesis etmeyi amaçlayan, devrimci bir araçtı.

Parti, köylülüğe dayanıyordu. Cabral, kentli küçük burjuvazinin devrime önderlik edemeyeceğini biliyordu. Onda çok fazla uzlaşma, sömürge yönetiminin lütfuna çok fazla bağımlılık söz konusuydu. Köylülük, yoksul ve eğitimsiz olmasına rağmen, daha değerli bir şeye sahipti: savaşma, öğrenme ve dönüşme iradesi.

PAIGC, yola önce halka kulak vererek başladı. Kadrolarını köylülerle birlikte yaşamaya, dillerini öğrenmeye, geleneklerini incelemeye gönderdi. Tarım kooperatiflerinin örgütlenmesine yardımcı olan kadrolar, halka okuma-yazma öğrettiler. Gerillalar, daha da önemlisi, siyasi eğitimciler yetiştirdiler. Cabral için devrim, sadece silahlı mücadeleden ibaret bir şey değildi, o, kitlelerin politik gelişim yoluydu. Portekizlilerden kurtarılan her bölge, ikili iktidar bölgesi haline gelmeliydi: okullar, sağlık ocakları, kolektif çiftlikler ve halk meclisleri.

Disiplin, mutlak idi. PAIGC gerillalarının sivillere kötü muamelede bulunmasına, köylülerden bir şeyler çalmasına veya siyasi yönlendirme olmadan hareket etmesine izin verilmiyordu. Cabral, yoldaşlarına sürekli olarak, halkın, içinde “devrimci balıkların yüzmesi gereken su” olduğunu hatırlatıyordu. Onlara sürekli, “Halkı kaybederseniz, savaşı kaybedersiniz” diyordu.

Aynı zamanda örgütsel çürümeye karşı da uyarılarda bulundu: oportünizm, kabilecilik, kariyercilik gibi marazlara vurgu yapıyordu. Her kadrodan ideolojik netlik ve sınıfsal bağlılık talep ediyordu. Kendi dediklerini birebir uyguladı: sade bir yaşam sürdü, titizlikle yazdı, hayatını halkın üzerinde iktidar tesis etmeye değil, halk için güç inşa etmeye adadı.

Altmışların ortalarına gelindiğinde, PAIGC, Gine-Bissau’da geniş bir bölgeyi kontrol altına alan bir güce dönüştü. Bu kurtarılmış bölgelerde parti, yönetimi ele geçirdi. Sömürge devletini önemsizleştirdi. Bu, Cabral’ın stratejisinin özüydü: bağımsızlık kazanılmadan önce sömürgecilik, halkın iktidarıyla ikame edilecekti. Yeni toplum, eskinin kabuğu içinde kurulacaktı. Halk, kendi kendisini yönetebilsin diye eğitilecekti. Onlara savaşmayı öğretmek, ama aynı zamanda çiftçilik yapmayı, şifa dağıtmayı, liderlik etmeyi de öğretmek gerekiyordu.

Bu, sadece bir yerlere bayrak asmak için yürütülen bir savaş değildi. Savaş, yeni bir tür özgürlük için veriliyordu.

Üçüncü Bölüm: Devrimci Pedagoji Olarak Gerilla Savaşı

Amílcar Cabral için silahlı mücadele, sadece iktidarı ele geçirmenin bir aracı değildi, o, aynı zamanda insanları dönüştürecek süreçti. Buna “devrimci pedagoji” adını veren Cabral, mücadeleyi insanların kendilerinin tarihin öznesi haline geldiği bir okul olarak görüyordu. Gerilla savaşı, sadece taktiksel bir zorunluluk değil, aynı zamanda siyasi eğitim, ideolojik gelişim ve kolektif dönüşüm için bir araçtı.

Cabral, düşmanın sadece Portekiz değil, sömürgeci bilincin kendisi olduğunu biliyordu. Yüzyıllarca süren sömürgeci hâkimiyet, kaderciliği, kabileciliği ve korkuyu bünyelere zerk etmişti. Devrim, silahlardan daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Ezilenlerin yeniden eğitilmeleri şarttı. Bu yüzden, her PAIGC savaşçısı, aynı zamanda bir öğretmendi. Özgürleştirilen her köy, bir sınıf haline geldi. Kitlelerle her karşılaşma, öğrenme ve öğretme fırsatı olarak görüldü.

Kırsal kesimde devrimciler, Marksizm, tarım, tıp ve tarih üzerine dersler aldılar. Siyasi komiserler, sınıf mücadelesi, partinin rolü ve kurtuluşun anlamı üzerine tartışmalar yürüttüler. Bu, soyut bir teori değildi. Teorik faaliyet, günlük hayatı, toprak, emek, kadınların katılımı ve kolektif yönetim gibi somut konuları temel alıyordu. Cabral için ideoloji, bir dogma değildi. Mücadeleyle bilenmiş bir silahtı.

Bu pedagojinin merkezinde kültürel direniş duruyordu. Cabral, sömürgeciliği sadece bir sömürü sistemi değil, aynı zamanda dilin, geleneklerin, hafızanın ve kimliğin silinmesi sistemi olarak görüyordu. Kültürü geri kazanmak, insanlığı geri kazanmak demekti. Geleneksel müzik, atasözleri, sözlü tarih ve yerel diller, romantik kalıntılar değil, devrimci araçlardı. Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları’nı özgürleştirme mücadelesi, aynı zamanda Afrika’nın onurunu geri kazanma mücadelesiydi.

Cabral, yabancı modelleri kopyalamaya karşı uyarıda bulundu. Devrimcilerin yukarıdan ideoloji dayatmak yerine, “halktan öğrenmeleri” gerektiğini ısrarla vurguladı. Bu, hem Batı’nın baba gibi öğreten tavrından hem de Stalinist kurgudaki otoriterlikten radikal bir kopuştu. Ona göre halk, yönetilecek pasif kitleler değildi. Doğru şekilde örgütlenir, eğitilir ve silahlandırılırsa, kendi kurtuluşlarının aktif aktörleri haline gelebilirlerdi.

Cabral, silahlı mücadeleyi devrimci bir okula dönüştürerek, yalnızca sömürgeciliği ortadan kaldırmakla kalmayıp, yerine daha iyisini koyabilecek bir toplumun temellerini attı. Sadece yeni bir bayrak değil, adalet, bilinç ve kolektif özgür iradeye dayalı yeni bir toplumsal düzen için mücadele edildi.

Dördüncü Bölüm: Moskova’nın Zincirlerinden Kurtulmuş
Sömürgecilik Karşıtı Marksizm

Amílcar Cabral, Sovyetler Birliği’nin veya Çin'in kuklası değildi. Yabancı bir ideolojinin savunucusu da değildi. O, Marksizmin ezberlenmesi değil, uygulanması gerektiğini anlayan devrimci bir bilim insanıydı. Sömürgecilik karşıtı Marksizmi, Moskova’dan dikte edilmemiş, Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları köylerinde doğmuş, ezilenlerin günlük yaşamlarıyla şekillenmişti.

Hem Avrupamerkezciliği hem de mekanik Marksizmi reddetti. Sovyet çizgisini körü körüne uygulamadı, Çin modellerini de romantize etmedi. Bunun yerine, her devrimin kendi maddi koşullarına dayanması gerektiğinde ısrarcı oldu. Bir keresinde şöyle demişti: “Devrimimizi yapmak için bir ders kitabı kullanmayacağız. Devrimimizi kendimiz ve kendi yolumuzla yapmalıyız.”

En önemli katkılarından biri de “Sınıf İntiharı” kavramıydı. Küçük burjuva aydınlarının ve devrimcilerinin sınıf intiharını gerçekleştirmeleri gerektiğine inanıyordu. Özünde bu, fiziksel değil, siyasi bir intihardı. Kendi içlerindeki burjuva zihniyetini öldürmeli, ayrıcalıklarından vazgeçmeli, kitlelerle tamamen bütünleşmeliydiler. Bu olmadan devrim ya başarısız olurdu ya da ele geçirilirdi.

Cabral, kültürü de sınıf mücadelesinin bir savaş alanı olarak görüyordu. Sömürgeciliğin sadece siyasi ve ekonomik olmadığını, aynı zamanda kültürel olduğunu savundu. Ülkeye yabancı dilleri dayatan sömürgecilik tarihleri yok etti, sömürge halklarını hiçbir değerleri olmadığına ikna etmeye çalıştı. Cabral için kültürü geri kazanmak, insanlığı geri kazanmanın bir parçasıydı. Ünlü sözünde dediği gibi: “Kültür, aynı anda hem bir halkın tarihinin meyvesi hem de tarihin belirleyicisi”ydi.

Cabral, savaşırken bile teorik çalışmalarına devam etti. Sosyalizmi uzak bir ütopya olarak değil, insanlığın özgürleşme süreci olarak gördü. Partinin rolünün dikte etmek değil, yol göstermek olduğunu, insanlardan öğrenerek, bilinçlerini artırarak ve yeni bir toplum inşa etmelerine yardımcı olarak halka hizmet etmek olduğunu ısrarla vurguladı.

Cabral, Marksizmin Afrika’ya yabancı olmadığını kanıtladı. Onu Afrika’ya özgü kılmayı, Afrikalılaştırmayı bildi. Marksizmi devrimcileştirdi. Muzaffer kıldı. Onda bağımsızlık, sadece bayraklar ve sınırlarla ilgili bir mesele değildi. Esas olan, düşünsel, politik ve ideolojik bir bağımsızlıktı. Sömürgeci güçleri korkutan, Batılı akademisyenleri rahatsız eden türden bir bağımsızlıktı.

Çünkü Cabral, sadece sömürgeci yönetime değil, sömürgeci düşünceye de meydan okudu.

Sonuç: Cabral, Eline Silah ve Kitap Alan Her Köylüde Yaşıyor

Amílcar Cabral, Gine-Bissau’nun bağımsızlığını ilan etmesinden sadece birkaç ay önce, 1973’te suikaste kurban gitti. Portekizliler, onu savaş alanında yenemedikleri için, partiye sızıp içeride hainler bulmak suretiyle öldürebildiler. Ancak o canını alan kurşun, fikirlerini, mirasını veya kurduğu hareketi öldüremedi.

Cabral, geride sadece özgürleşmiş bir ülke bırakmadı. Geride teoriye dayalı, mücadeleyle keskinleşmiş, halkın kendisi tarafından sürdürülen bir devrim modeli bıraktı. Bize devrimin hayırseverlik, kendiliğindenlik veya intikam olmadığını öğretti. Devrim örgütlenmekti. Bilimdi. Pedagojiydi. Sevgiydi. İnsanlara, adalete ve özgürlüğe duyulan sevgiydi.

Afrikalıların devrimi başka yerlerden ödünç almalarına gerek olmadığını, devrimi bizzat kendilerinin yapabileceklerini, onu kendi topraklarında, kendi kültürlerinde ve kendi sınıf mücadelelerinde temellendirebileceklerini kanıtladı. Kurtuluşun sosyalizm, sosyalizmin de kitlelerin bilinci olmadan hiçbir anlam ifade etmediğini gösterdi.

Onun sunduğu örneklik, emperyalizmi hâlen daha rahatsız ediyor, çünkü bu örneklik eksiksizdi. Sadece direnmedi, direndiği gücün yerine güç inşa etti. Sadece eleştirmedi, teori kurdu. İktidarı aşağıdan yukarıya doğru ilmek ilmek ördü. Sadece sömürgeciliğin olmadığı bir dünyayı değil, sömürgecilik sonrası dünyayı da tahayyül etme cesareti gösterdi.

Bugün Cabral, köylülerin kadroya dönüştüğü, öğretmenlerin taktikçi olduğu, devrimcilerin halka emir vermek yerine hizmet etmeyi öğrendiği her mücadele alanında yaşıyor. Gine-Bissau’nun kızıl topraklarında, topraksız çiftçilerin konuşmalarında, savaşın ateşi içerisinde diyalektik üzerine çalışma yürüten genç militanların yazılarında yaşıyor.

Cabral, bir piyon değildi. O, devrimci stratejinin ustasıydı. Disiplinli ayaklanmanın öğretmeniydi. Sömürgecilikle mücadele eden Marksizmin ozanıydı.

Tüm gerçek devrimciler gibi o da bugün yaşamaya devam ediyor.

Weaponized Information
19 Nisan 2025
Kaynak

20 Ocak 2021

, ,

Sınıf İntiharı


Ocak 1966’da Gine Bissau ve Yeşil Burun’daki Portekiz sömürgeciliğine karşı verilen bağımsızlık savaşının önderi Amilcar Cabral, Küba’nın başkenti Havana’da düzenlenen Asya, Afrika ve Latin Amerika Üç Kıta Konferansı’nda bir konuşma yapar. Teori Silâhı isimli bu konuşma, klasik bir metin olarak, devrimci düşüncenin önemli teorik kaynakları arasına girer.

O konuşmasında Cabral, dünyadaki ilerici güçlerin ve devrimci örgütlerin emperyalizmi ezmesi gerektiğini söyler. Gelgelelim bu güçlerin ve örgütlerin başında küçük burjuvazi olduğu sürece bu ilerici güçlerin ve devrimci örgütlerin, bir de aynı zamanda kendi içlerindeki muhtemel düşmanlarıyla dövüşmeleri gerekecektir.

1961’de Fanon da benzer bir tespit yapar. Fakat sömürgelerdeki elitlerin devrime ihanet etmek veya bir sınıf olarak intihar etmek gibi bir varoluşsal seçimle karşı karşıya olduklarına ilişkin o ünlü tespit, Cabral’a aittir.

Cabral, yirminci yüzyıla ait bir olgudur. 12 Eylül 1924’te Gine-Bissau’da dünyaya gelen Cabral, Yeşil Burun ve Gine-Bissau’nun bağımsızlığına kavuşmasından önce, 1973 yılında suikasta kurban gider.

O öğrencilik yıllarında ilkeleri ve idealleri olan bir isimdir. Otuzlu yıllarda Paris’te Aimé Césaire, Jean ve Paulette Nardal, Leopold Senghor ve Leon Damas gibi isimler, bir tür kültürel zenci kimliğine meyletmişlerdir. Benzer bir durum, Lizbon’da da söz konusudur. Bu şehirde Angola, Mozambik, Yeşil Burun, Gine ve São Tomé gibi Afrika ülkelerinden gelen insanlarda Fransa, Küba, ABD ve Batı Afrika’da görülen düşünce akımlarından etkilenen, Portekizce konuşan ve Afrikalı kimliğinden gurur duyan bir anlayışa rastlanmaktadır. Gençler, Lizbon’da sömürgeciliği idame ettirecek bir teknokrat sınıfının oluşturulması için gerekli olan ziraat, tıp ve mühendislik gibi alanlarda eğitim görmektedirler. Gündüzleri okula giden bu gençler, akşamları veya hafta sonları Karl Marx, Marcus Garvey, CLR James ve Richard Wright okumaktadırlar.

George Padmore, Nnamdi Azikiwe, Kwame Nkrumah ve Britanya ile ABD’deki diğer isimler gibi Lizbon’daki gençler de ülkelerinin bağlı oldukları imparatorluğun kalbine tek bir görevle gelmişlerdir: sömürgeciliği idame ettirmek. Ama bu gençler, basit bir seçimle yüzleşirler. Ya boyun eğecek ya da başkaldıracaklardır.

Bir Uyarı

Cabral, sınıf intiharı fikrini bir erdem değil, bir uyarı olarak sunar. O, en iyi şu şekilde idrak edilebilir: Sömürgecilik bağlamında ulusal küçük burjuvazi, doğası gereği, müzakere yürütecek liderler olabilmek için gerekli kültürel ve teknik sermayeye sahip olsalar bile, işçi sınıfının ulusal arzu ve niyetlerine ihanet etmeye meyillidir.

Bir sınıf olarak küçük burjuvazinin çıkarları, burjuvazinin çıkarlarıyla örtüşür, tıpkı sömürgecilik döneminde bazı sömürgecilerin örtüştüğü gibi. Bu görüşün benzerini Fanon ve Steve Biko da dillendirir. Her iki isim de sömürgeciler içerisinde bazı kişiler açısından mücadelenin asli meselesi, temelden farklı toplumsal ilişkiler geliştirmek yerine, sömürgeciyi başka bir sömürgeciyle değiştirmekten ibarettir.

Sınıf meselesinin bilincinde olan Cabral gibi kurtuluş mücadelesi liderleri açısından küçük burjuvazi, çifte karakterlidir. Bir yandan küçük burjuvazi, ulusal kurtuluş mücadelesi için vazgeçilmez kimi yeteneklere sahiptir, ama bir yandan da onun kısa vadeli çıkarları, ulusal kurtuluş davasında gördüğü uzun vadeli varoluşsal çıkarları gölgede bırakmaya başlar. Başka bir ifadeyle küçük burjuvazi, hem ulusal kurtuluş için zaruri, hem de onun yüzleştiği en büyük tehdittir.

Cabral’a göre küçük burjuvazi, “daha fazla burjuva olmanın sunduğu cazibeyi redde tabi tutmalıdır.” Fanon’un ifadesiyle o, “sömürgecinin üniversitelerinde okuduğu vakit edindiği düşünsel ve teknik sermayeyi halkın hizmetine sunmalıdır.” Ne var ki küçük burjuvazi, çoğunlukla milli olmayan yolu tercih etmekte, “alabildiğine aptalca, alçakça, arsızca, o burjuva yolu yürümektedir.”

Fanon’un tespitiyle, milli burjuvazinin meselesi, “onun sınıfına has saldırganlığı eskiden yabancıların işgal ettikleri konumları ele geçirmek için kullanmasıdır.”

Öte yandan siyah milliyetçiliği biçimi alan bir yaklaşım dâhilinde “şehirlerdeki işçi sınıfı, işsizlerden, esnaftan ve zanaatkârdan oluşan kitle, milliyetçi tutumu benimser, ama sadece kendi burjuvazilerinin adımlarını takip etmekle yetinir.” Sonuçta da sokaklarda yabancı düşmanlığı ve şiddetle yoğrulmuş saldırılar gerçekleştirilir.

Sömürgecinin Yerini Almak

Cabral, esasen önemli bir kehanette bulunmuş, yaptığı uyarı ile bugüne ışık tutmuş bir isimdir. Guyana’dan Sudan’a birçok ülkede sömürgecilik dönemi kapanmış, bu dönemde “sınıf intiharı” tezinin sömürgecilik sonrası dönemde geçerli olmadığı görülmüştür. Küçük burjuvazi, girdiği sınavı geçememiş, burjuvalaşmıştır. Birçok örnekte görüldüğü üzere, küçük burjuvazi, eskiden sömürgecinin işgal ettiği yere tamah etmiş, orayı ele geçirmiştir.

Küçük burjuvazinin ülke genelinde verilen özgürlük mücadelelerinin dizginlerini elinde tutması, politik açıdan da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Sömürgecilik sonrası dönemde devletler despotik bir nitelik kazandıkça, halkın desteğini almaya dönük örgütlenme çalışmaları, ağır baskılarla yüzleşmiştir.

Halkın safında yer alan aydınlar, ya hapse atılmış ya da öldürülmüşlerdir. Kenya’da herkesin tanıdığı Marksist tarihçi Maina Wa Kinyatti, Kenya’nın başındaki isim olan Daniel arap Moi tarafından altı yıl hapiste tutulmuş, Kinyatti, bu sürenin önemli bir kısmını tek kişilik hücrede geçirmiştir. Guyana’da, bilhassa yeni burjuvazinin sömürgecilik sonrası döneme nasıl hâkim olduğu meselesine eğilen Walter Rodney, 1980’de katledilmiştir.

Neticede Fanon’un korktuğu şeyler bir bir gerçek olmuştur. Küçük burjuvazinin büyük bir kısmı, sömürgeciliğe esasta karşı çıkmamıştır. Onların sömürgecilikle asıl meselesi, kontrolün kendilerinde olmamasıdır.

Guyana’da sömürgeci mekanizmanın ele geçirildiği sürecin sonunda burjuvazi bölünmüş, Afrika kölelerinin soyundan gelenler Halkın Ulusal Kongresi’nde, Hindistan’dan gelen sözleşmeli işçilerin soyundan gelenler Halkın İlerici Partisi’nde örgütlenmişlerdir. İşçiler henüz sosyalizmden vazgeçmedikleri için her iki hizip de ikiyüzlü bir tutum dâhilinde, kendisini “sosyalist” olarak adlandırmıştır.

Elitler, soyut bir “toplum”dan söz eder olmuşlar, o toplumları eski sömürgecilerin bile gıpta edecekleri bir yoldan bölmüşlerdir. Sömürgecilik sonrası dönemde devletin merkezde durduğu genel sosyo-politik ortamda hiç eksik olmayan ırk temelli isyanlar, katliamlar ve linçler kalıcılaşmıştır. Bugün Güney Afrika’da sokaklarda siyahî ve Asyalı göçmenlere düzenli olarak saldırılar düzenlenmektedir.

Afrika’nın güneyindeki tüm ülkeler ve daha başka birçok ülke, bugün geçmişte ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş hareketlerce yönetilmektedir. Bunlar, yirmi birinci yüzyılın baskıcı ve zorba milli burjuvazileri olarak, hâlen daha ulusal kurtuluş maskesi ardına saklanabilmektedirler.

Ulusal kurtuluş ise asla sona ermeyen bir süreçtir. Bu elitlerin bir kısmı, sözde işçi hareketlerinin davalarıyla kendi davalarını ortaklaştırabilmekte, toprak meselesini gündemlerine alabilmekte, kapitalistlere özenen yeni kuşak, “sosyalistler”le ittifak kurabilmek için o toprağı mülk edinmektedir.

Dolayısıyla Cabral’ın sınıf intiharı ile ilgili düşünceleri, 1966’da olduğu gibi bugünde acilen uygulamaya konulması gereken düşüncelerdir.

Brian Mathenge
Muhammed Naim
12 Ekim 2020
Kaynak