05 Temmuz 2023

,

Yolu Tüketenler

Tarihte Bugün: Dil, İdeoloji, Mekân

Marx’ın tarihsel materyalizm kuramında en dikkat çeken noktalardan biri, burjuvaziyi feodalitenin sonunu getiren devrimci bir özne olarak kabul etmesidir. Diyalektik yasaların gereği olarak zıtların birliği, aynı zamanda kendi içinde çelişki yaratır. Proletaryayı yaratan burjuvazi, “ağacın kurdu kendi içindedir” misali, kendi sonunu getirecek özneyi de üretir.

Burjuvazinin ürettiği proletarya, onun için her an tehdit barındıran ve bastırılması gereken sınıf olarak tarih sahnesine çıkar. Bastırılma süreci, burjuvazinin baskı araçlarıyla hayat bulsa da zorun rolü, zıtların karşıtlığının yarattığı dinamiğin son perdesinde devreye girer. Son iki yüzyıllık tarihsel dönemin ilk aşamasında proletarya baskı araçlarıyla denetim altına alınmıştır.

Neil Postman’ın işaret ettiği gibi Orwell’ın kaygısı, kitapların yasaklanması/yakılması iken Huxley’nin asıl kaygısı, kitapların değersizleşmesi ve kitap okumanın nitelik kaybına uğramasıdır. Bu eğretilemeden hareketle, burjuvazi-proletarya çatışmasının ilk dönemi kitapların yakılması/yasaklanması gibidir, çünkü bu süreç baskı aygıtlarıyla gerçekleşir. Zor aracının sürdürülemez olması, ideolojik aygıtların devreye konmasıyla burjuvazi için çözüm aracına dönüşmüştür.

On dokuzuncu yüzyılın özeti, zorun rolüyle burjuvazinin ayakta kalmasıyla kapanır. Yirminci yüzyıla gelindiğinde, iki sınıfın egemenlik mücadelesi üst bir aşamaya geçer. Sosyalist rejimlerin ilk deneyimleriyle birlikte İkinci Paylaşım Savaşı yaşanmıştır. Bunun sonucunda burjuvazinin imdadına yetişen ideoloji faşizm olmuştur, fakat yenilgisi kısa süreliğine de olsa kaçınılmaz bir hâl almıştır ve yenilmiştir.

Burjuvazi için asıl tehlike, yenilgiye uğratılır olduğu umudunun proleter ve emekçi sınıflara yerleşmesidir. Soğuk Savaş yıllarında, önce sosyalist rejimlerin dışında kalan ülkelerdeki proleter sınıfların kurtuluş mücadelesinin karşısına konumlanacak bir faşist kitlenin yapay şekilde üretilmesiyle faşizm kendini yeniden var etmesi sürecine girer. Nitekim faşist kitlelerin aldığı yenilginin imdadına 1970 sonrası süreçte darbeler yetişir. Egemenliğini zorla sürdüremeyeceğinin farkında olan burjuvazi, geliştirdiği ideolojik aygıtlarla küçük burjuvazinin yaşam pratiklerine sirayet ederek, siyasi alandan kültürel alana ve yaşam biçimlerine kadar nüfuz etmiştir.

Yirminci yüzyılın ortasından itibaren burjuvazinin felsefi temeli postmodernizm akımı üzerinden şekillenir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından proleter ve emekçi sınıflarda oluşan umutsuzluk ve yenilgi psikolojisinin hâkim olduğu atmosfer, burjuvazi için egemenliğini tesis edeceği tarihsel aralığın başlangıcına dönüşür.

1- “Tarihin sonu” tezi, ideolojilerin artık sona erdiği illüzyonunun kitlelerin zihnine işlenmeye çalışılmasıyla devreye girer. Maddi koşulların insan bilincini şekillendirdiği gerçeğinin ters yüz edilmesi, insanın maddi koşulları/nesnel gerçekliği çarpık biçimde algılamasıyla gerçekleşir. İdeolojilerin sonunun gelmesinin tek yolu, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya erişilmesiyle mümkündür ki yaşadığımız tarihsel süreçte sömürü düzeninin çarkları hâlen işlemeye devam etmektedir.

2- İllüzyon ortamında postmodernizmin burjuvaziye sağladığı imkânlar sınırsızdır. Toplumsal olan yok edilip güçlendirilmesi gereken özne, bireydir. Bütünlükler parçalanarak tekil olanlara yönelme, kimliklerin önem kazanması, sınıfsal çelişkilerin yerini birey-toplum-medeniyet çatışmasının alması, büyük anlatılar diye iddia edilen ideolojilerin bireyi baskılaması, yaşam biçiminin uğrunda mücadele edilecek en kutsal değer olarak kabul edilmesi, önemli olanın bireyin hazzını yaşaması, kesinliklerin yerine belirsizliğin konulması, bilimin indirgemeci ve baskıcı sayılması, dış gerçekliğin yerine bireyin iç gerçekliğinin çelişkilerin sebebi olarak telkin edilmesi, insanın doğası gereği rekabetçi ve bencil olarak propaganda edilmesi, yaratılmak istenen toplum/insan modelinin hareket noktalarıdır.

3- Yaratılacak insan modelinde sosyalizmin yaratacağı insan modelinin -Yeni İnsan- karşısında konumlanması için şekil verilmesi gereken ideolojinin sol olduğu gerçeğini dikkate alan burjuvazi, yolu düzleştirmek için önce ideolojik mücadeleyi solu dizayn etme üzerinden başlatır. Sol, kitleselleşmemeli aksine bireyselleşmelidir. Bu yüzden Huxley’in duyduğu korku yerindedir, çünkü kavramları yok etmek asıl tehlike değildir, kavramlar, içi boşaltılarak ve özünden soyutlanarak varlığını sürdürmelidir.

Sun Zi’nin Savaş Sanatı adlı eserinin en çarpıcı görüşlerinden biri, düşmanınızı yok etmek yerine ona kaçacağı kadar alan bırakmaktır. Düz bir mantıkla düşünüldüğünde yok etme imkânı varken neden kaçılacak bir alan bırakılmalıdır? Bu savaş taktiği bir eğretilemedir, çünkü bugün için düşünceyi yok etmenin imkânı olmadığından, kaçılacak bir alan bırakılmasının ilk nedeni, kaçılacak alana sıkıştırılan öznenin/düşüncenin kontrol etmek istenmesi ve zayıf bir tehdit olarak yaşamasına “izin” verilmesidir. Bunun yolu da simülatif bir atmosferde kavramların değersizleştirilmesidir, yani yolu yok etmeden yolu tüketmek.

Yanılgılar

1- İlk yanılgı, ideolojilerin son bulduğunun telkin edilmesidir. Sömürü düzeni hüküm sürdükçe ideoloji de var olacaktır. İdeolojilerin/büyük anlatıların devrinin kapandığı propagandası, hâkim ideolojinin kendini gizleme biçimidir. Asıl bilinç bulanıklığı bu telkinle yaratılır.

2- Her düşünceye saygı duyulması “inceliği” ikinci yanılgıdır ve safsatadır. Gerici ve faşist düşüncelere saygı duyulamaz, çünkü her iki düşüncenin de varlık nedeni, insani olanın yok edilmesi hedefi üzerine konumlanır. Doğada kuzunun kurda saygı duyması, onunla aynı çayırda beslenmesi mümkün değildir. Cemal Süreya’nın Kan Var Bütün Kelimelerin Altında şiirinde geçen “Umulmadık bir gün olabilir bugün/ Aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara” dizeleri bu yanılgıyı kanıtlar niteliktedir.

3- Temel çelişkinin birey ve toplum arasında, yani kimlikler düzleminde gerçekleştiği tezi üçüncü yanılgıdır. İki sınıf vardır ve tarihsel ilerleme iki sınıfın mütemadiyen mücadelesi üzerine kuruludur. Kimlikler mücadelesi, burjuvazinin karşısında emekçi sınıfların parçalanmasına ve kendi içinde çatışmasına neden olur ki bunun sonucunda sınıfın bütünlüğü zayıflatılır ve sömürü düzeni güç kazanır. Burjuvazinin kimliklere önem vermesinin asıl nedeni, bütün bir ekmeği lokmalara bölerek hazmetmeyi amaçlamasıdır.

4- Üçüncü yanılgıdan hareketle dördüncü yanılgı ise burjuvazinin eril/erkek olduğu tezine dayanmaktadır. Burjuvazinin cinsiyeti, milliyeti ve dini olmadığı gibi her bir kimlik proleter ve emekçi sınıfın parçalanmasında bir araçtır. Günümüzün sömürü düzeninde sermayeyi elinde tutan bir avuç azınlığın azımsanmayacak bir bölümünün kadın olduğu gerçeği aşikârdır. Bu minvalde hareket edildiğinde patron bir kadınla işçi bir kadının aynı kimlikte buluşup kız kardeşlik bağı kurmasının imkânı yoktur. Hiçbir işçi ve emekçi, patronla böyle bir bağ kuramaz, çünkü aralarında eşitler arası ilişki değil, sömüren-sömürülen ilişkisi vardır.

5- Topluma ve toplumsal olana düşmanlığın ideolojik ilke olması gerektiği diğer bir yanılgıdır. Son yüzyıldır toplumsal olanın parçalanıp ortaya çıkan insan yığınının toplum olarak sunulması bir aldatmacadır. Günümüz toplumları artık özgün değerler üretmekten uzaktır, hatta yüzyıllar boyu kendi ürettiği değerlerden de çok uzaktır, fakat bunun asıl sorumlusu kapitalizmdir. Aynı şekilde, insanın doğası gereği bencil ve rekabetçi olduğu telkini de kapitalizmin yarattığı bir yanılgıdır, çünkü rekabet kapitalizmin kültürünün ürünüdür. İnsanın yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren doğada karşılaştığı bütün zorluk ve tehditlerle baş etmesi kollektif bir şekilde hareket etmesiyle gerçekleşmiştir. Kapitalizm için en büyük tehdit işçilerin ve emekçilerin birliğidir. Bu düzlemde yaklaşıldığında, yaşamın anlamını yaratan değerler bireysel değil, aşkın bir öze sahiptir ve insan, başka insanlar aracılığıyla değerler üretir.

6- Geldiğimiz süreç itibariyle tüm yanılgıların en kritik olanı, sol bir parti, çevre ve sendikanın mücadele yürüttüğünü var olma/varoluş üzerinden kanıtlamaya çalışmasıdır. Görüntüsü olup sesi olmayan televizyon neyse telefonunuzu şarja taktığınızda çalışmayan priz de odur.

Yerelde Somut Örnekler

Ülkemizde 1960-80 döneminde yükselen sınıf mücadelesinin yenilgiye uğratılmasının yolu, Soğuk Savaş yıllarının eseri olarak faşist bir yapay kitlenin yaratılmasıyla döşenmiştir. Bu girişimin başarısızlığı karşısında 12 Eylül darbesiyle baskı aygıtı devreye girer. Yerelde darbe döneminin sona ermesiyle Berlin Duvarı’nın yıkılmasının aynı tarihsel döneme denk gelmesi, hem dünya halkları açısından hem de ülkemiz emekçi sınıflarının mücadelesi açısından önemli tarihsel gelişmelere yol açar.

1990 sonrası süreçte sınıf mücadelesinin yerini sivil toplumculuk almıştır. Sınıf çelişkisi temel çelişki olmaktan çıkarılarak kimlikler mücadelesiyle yol tüketilmiştir. Sınıf hareketlerinin yerini emperyalizm tarafından fonlanan STK’lar almıştır. Fon alma çemberine sendikaların girmesiyle sendikal mücadele önemli gün ve haftaların anıldığı ve buna yönelik etkinliklerin düzenlediği dinamiklere dönüşmüştür. Sendika şubeleri, yoga, sirtaki, enstrüman ve dil kurslarının düzenlendiği; beden ve cinsiyet atölyelerinin yapıldığı; kadın ve erkeklerin ayrı atölyelere katıldığı gerici ayrışmanın yaşandığı; kokteyllerle kutlamalar gerçekleştirilen yerlere dönüştürülmüştür. Artık yoldaş yoktur; eril cinsiyet topluluğu ve kız kardeşler birlikteliği vardır. Sendikaların kapatılması yerine sınıf mücadelesinin reddedilip kimlik mücadelesiyle demokratik hat inşa eden özneye dönüştürülmesi Sun Zi’nin işaret ettiği durumla örtüşmektedir.

1990 sonrası süreçte burjuvazinin solu ve sol özneler aracılığıyla emekçi sınıfları uyuşturup kontrol ettiği alanların başında bar ve eğlence mekânları gelmektedir. Kutsal bireyin yaşam biçimi barlarda gelişmektedir. Sol bir çevre olarak Kadıköy’de açacağınız -alkol satışı yapılan- “kültür merkezi”nin burjuvazi için hiçbir sorun oluşturmamasının asıl nedeni de burada aranmalıdır. Mekân, ideolojinin yeniden üretilmesiyle anlam kazanır. Sömürü düzeninde kontrol edilemeyen her mekân bir tehdit içerir. Aynı şekilde, Taksim-Beşiktaş-Kadıköy hattındaki barların işletmeci ve müşteri profili politik açıdan incelendiğinde, bu iddia somut kanıtlarla güçlenmektedir. Bu yüzden bu işletmelerin yaşayacağı herhangi bir yasal zorlukta müşterileriyle bütünleşerek zora “direnmesi” kutsal yaşam biçimine müdahalenin “püskürtülmesi” olarak sol tarafından kitlelere ajite edilmektedir. Kutsal yaşam biçimi, biricik bireyin özgürlüğünün savunulmasında rol alırken asıl kopuş; sınıfsal aidiyetin yaşam alanı olan iş yerlerinden ve mahallelerden uzaklaşmayla gerçekleşir, çünkü her ikisi de toplumsaldır/kollektiftir ve bireyin özgürlüğü için “gerici ve baskıcı bir tehdit” içerir.

Bar; özgürlüğün ve hazzın yaşandığı alana dönüşerek birey olmanın biricik alanıdır. Gerektiğinde dayanışma geceleri ve sendikal etkinlikler burada yapılmalıdır, gecenin ilerleyen saatlerinde sohbetinizin niteliği artarak politik aidiyetinizi yaşatan geçmişin nostaljik anıları anlatılmalıdır! Hem böylece demokrat işletmeciyle de dayanışma gerçekleştirilerek, yaşam alanı egemen sınıflara karşı korunmalıdır. Bara faşist ve gerici bir saldırı gerçekleşirse “aydınlığı savunmak” adına birlik olunmalıdır, çünkü demokrasi mücadelesi bunu gerektirir(!) Oysaki iş yerlerinizin, mahallenizin ve evlerinizin duvarlarına faşist, ırkçı ve gerici yazılamalar yapıldığında sessiz kalınmalıdır, çünkü buralara sahip çıkması gereken özne bütünlüğüne karşı olunan halk olmalıdır! Zaten büyük anlatıların tarihi kapanmıştır, asıl anlatı, makro değil mikrodur, yani toplumsal değil, bireyseldir, fakat sınıf karşıtı büyük anlatı duvarlarda kendini göstermektedir.

Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmanın yolu ekonomik, siyasi ve ideolojik mücadelenin birbirinden ayrıştırılmadan yürütülmesinden geçmektedir. İdeolojik mücadele duvar-bar çelişkisinde yenilgiye uğratılır. Solun ideolojik mücadelesini yürütecek duvar varsa o da sosyal medyada bireysel isyanı ifade eden ağlama duvarıdır. Kutsal ve ilerici birey düşüncesini kendi sosyal medya duvarına yazıladığında mücadele de ilerletilmektedir! Bu yanılgının somut örneği ise sömürü düzenini sürdürecek kitle manipülasyonunun aracı olan ideolojik yazılamaların/sloganların burjuvazinin değil emekçi sınıfların yaşadığı semtlerde üretilmesidir. Bu semtler sol için “varoş”tur ve varoş artık “gerici”dir, ondan uzak durulmalıdır; mahalle ve iş yeri değil, Taksim savunulmalıdır, ama 364 gün çünkü 365. gün 1 Mayıs’tır, o gün geldiğinde Maltepe-Bakırköy hattında demokratik bir turistik seyahate çıkılmalıdır, o da yoksa balkonu olan bir ev bulunmalıdır.

Bu alanlar terk edildikçe taviz tavizi getirir; sokakta abartı egzozuyla ve son ses müziğiyle cirit atan araçlar türer, yabancı/mülteci düşmanlığı yapan linç kültürü türer, toplu taşımada taciz kendini gösterir, birbirine tahammülsüz insan yığını ortaya çıkar, uyuşturucu ve çeteleşme ağı sınıfı baskılayan alt kültür olarak kendini her gün yeniden üretir. Oysaki böyle bir yer, solun yüce değerleri ve kültürüne “layık” değildir; o yüzden mümkünse orta sınıfın yüksek kiralarla ikamet ettiği kıyı semtlere taşınılmalıdır. İşçi sınıfı yoktur, medeniyetin gerisinde kalmış özneler vardır ve onlar doğası gereği farklılığın karşısında olduğundan, onun semtinden imkân dahilinde kaçılmalıdır. Onlarla ortak bir bağ kurulacaksa, “ezilenlerin feryadı” diye pazarlanan arabesk müziğin alkol alınca dinlenmesidir. Artık marş da çok eril ve disiplinerdir çünkü o da toplumsaldır, mitinglerde slov/yavaş aşk şarkıları ya da sömürü düzenine küfreden isyankâr rap müzik kitleye dinletilmelidir. Proleter ve emekçi sınıfla kurulacak ikinci bir bağ da Çukur ve 01 tarzı mahalle çetelerini anlatan dizilerin izlenip bu çürüme kurgusundan mahalle halkının bütünlüğüne dair sol mesajlar çıkarma gafletidir. Bu gaflet, dizide oynatılan demokrat oyuncular aracılığıyla meşruiyet kazanır. Solun bu mahalle özlemi 12 Eylül’den sonra terk ettiği yurda yönelik hasrettir.

Solun artık başka sloganları vardır, bu sloganlar, “İşçilerin/emekçilerin birliği sermayeyi yenecek” değildir, çünkü onun yerine “Libidomun ateşi sermayeyi yakacak” geçirilmiştir. Birlik baskıcıdır, özgürlüğü kısıtlar; libido, emekten kutsal bir noktaya taşınarak yaşam biçiminin hayat bulduğu haz duygusu egemenlere tehdit olarak sunulur. Slogan, bir ideolojinin ana düşüncesi olarak kitleleri birleştiren temel motivasyon ifadesidir ki ideolojinin dil alanına girer; duvara yazıldığında da ideolojiyi yaşatan mekâna dönüşerek onun yeniden üretilmesidir. Bu yönüyle kitlenin ve sınıfın haykırışı olan slogan, artık bedenin ve cinsel kimliğin gevezeliğine dönüşmüştür. Dil de mekân da sınırlı bir alana sıkıştırılır, ideoloji ise postmodern bir savrulmayla demokrat, kutsal ve aykırı olan biricik birey için bir güce dönüştürülür.

Antiemperyalizm gibi mücadele ilkelerinden vazgeçilir, çünkü bunlar, kaçılması gereken “ulusal” değerlerdir. Sol, bir yurda sahip olmaz ve yurtsuzlaşır; olursa onun için büyük bir risktir, zira yurtsuzluk, özgür bireyin politik kendini gerçekleştirme biçimidir. Politik birey olarak ülke siyasetini önceden tahmin edip sonra bu öngörüsündeki başarıyla övünmek, kutsal birey tuzağının aldatmacası olarak başka bir çelişkidir.

Sol için artık afişlerde kitle yoktur, politik bireyin resimleri vardır. Mücadele, kitlelerle değil, popülizmin eseri olan bireyle yürütülür. Sosyal medya aracılığıyla ve yapılan sohbetlerle popülist/medyatik bireyin kahramanlıkları paylaşılır. Politik bireyin kimliksel aidiyetleri ne kadar çoksa mücadelesi de o kadar değerli olur: aykırı yaşam biçimi, cinsel kimlik, kültürel ve mezhepsel aidiyet, memleket bilgisi ve nüfus kaydı, geldiği demokrat aile vs.

Toplumcu sanat çağı sol için sona ermiştir. Onu burjuvazi değil, sol bitirmiştir, çünkü toplumcu sanatı burjuvazi değil, sınıf mücadelesi üretir. Burjuvazinin tek “suçsuz” yönünün bu alanda olması kara mizah tarzı bir çelişkidir. Yol, sanat alanında da tüketilmiştir. Emekçi sınıflar, kapitalist gerçekçiliğin kurgularını sanat diye sohbete konu edip kapitalizmi tartışır hâle getirilmiştir.

Solun dili sınıf mücadelesinin kavramlarından kopmuştur. Emek, sınıf, bilinç, dayanışma, yoldaşlık, yurt, anti-emperyalizm, direniş gibi kavramların yerine kız kardeşlik, yan yanalık, farkındalık, yol arkadaşlığı, birliktelik, renklilik, farklılık, çeşitlilik, ötekilik, kendilik gibi kavramlar yerleştirilerek dil-ideoloji ilişkisi yeni bir forma dönüştürülmüştür. “Kapitalist barbarlık” gibi bir söylem geliştirilmiştir, fakat Romalılar, “barbar” sıfatını kendileri dışında kalan halkları “istilacılık”la tanımlamak için kullanıp kendi işgalciliğini gizlemeye çalışmışlardır. Althusser’in “Felsefe, halkın teori alanındaki sınıf mücadelesini temsil eder”[1] sözü ideolojinin dil alanındaki evrimini özetlemektedir.

Sonuçlar

Dilden ve mekândan sürgün edilip ideolojik mücadele alanının dışına çıkarılan her ekonomik mücadele siyasi hedeften de uzaklaşır. Sürecin asıl sonucu ise yaşanılan yenilgi gerçeğidir ve bu gerçeğin sol eliyle sınıfa ve kitlelere dayatılmasıdır. Tüm bunların nedeni olarak sol; kendi tarihini, değerlerini ve bütünlüğünü yapıbozuma uğratarak, büyük anlatısıyla, diyalektiği ve üst metinleriyle ilişkisini sona erdirmiştir.

İdeolojik Saldırılar Karşısında Uzak Durulması Gereken Cümle: “Bunda ne var ki çok abartıyorsun, her düşünceye saygılı olalım.”

Yeni Başlayanlar İçin:

Diyalektik materyalizmin ilkelerini öğrenmek, toplumsal değerlerin birey için aşkın özellik içeren önemine yoğunlaşmak, sınıflar mücadelesinin tarihini araştırmak, değerler yaratan biyografilere yönelerek yaşanılan her çıkmaz için reçete bulmak, sanat alanında sınıf mücadelesinin üretimlerine yönelmek.

Kitap Önerileriyle Devam Edecek.

S. Adalı
3 Haziran 2023

Dipnot:
[1] Louis Althusser, “Philosophy as a Revolutionary Weapon”, Şubat 1968, MIA.

03 Temmuz 2023

, ,

Kitleler ve Aydınlar


Komünist Manifesto, bize demokraside de diktatörlükte de kapitaliste toplumsal düzlemde muktedir olma imkânını üretim sürecinde sahip olduğu toplumsal statünün temin ettiğini söyler. Fakat on dokuzuncu yüzyılın sonlarında reformistler, bu dersi unuttular.

Bu reformistlere göre sınıfsal hâkimiyet, ancak işçi sınıfı ile burjuvazi arasında tesis edilecek sınıfsal işbirliği neticesinde ortadan kaldırılabilirdi. Aynı reformistler, demokrasinin hâkimiyet alanının ise burjuvaziyle kurulan işbirliği değil, işçi mücadeleleri neticesinde genişleyeceğini söylediler, çünkü bu insanlara göre, demokrasi yoğunlaştıkça, sınıfsal çelişki halk nezdinde daha da görünür hâle gelecekti.

Fakat demokrasi hâkim yönetme yöntemi hâline geldikçe, politik liderliği pratikte inşa ederken ve kullanırken devreye sokulan hâkim ideolojiler sayesinde hâkim sınıflar, proletaryayı gerçek sınıfsal çelişkilere dikkat kesilmekten alıkoyma imkânı buldular. Bu sebeple, hâkim ideolojiye karşı bir cevap üretmek ve proletaryayı sınıf mücadelesine sokmak adına sosyalist aydınlar, hâkim ideolojilere dair hakikati dile dökmek zorunda kaldılar, çünkü bu ideolojiler, iktidardaki sınıfları hegemonyalarını yönettikleri halka dayatma imkânı buluyorlardı. Hâkim ideolojiler, yönetilen halkı düşünsel düzeyde yöneten sınıflara tabi hâle getirdiler.

Birkaç kuşaktır Marksistler, hâkim ideolojilerin burjuvazi içindeki çelişkili çıkarlarını, ayrıca burjuvazinin ve proletaryanın birbiriyle çelişen çıkarlarını uzlaştırma konusunda düşünsel çaba içinde olduklarını, Marksizminse tam da bu çelişkilerin teorisi olduğunu söylüyorlar. Hâkim ideolojiler, hâkim sınıflara üzerinde hâkimiyet kurulan sınıflara hegemonyalarını dayatmaları ve hâkim sınıfları hükmedilen sınıfların beklenmedik saldırılarına karşı kendilerini korumaları imkânı sunuyorlar. Dolayısıyla, hâkim ideolojiler, mevcut toplumsal çelişkilerin çözüme kavuşturulması konusunda hâkim sınıfların ortaya koydukları düşünsel çabalar olarak görülmeli.

Birbirlerine uzak diyarlarda gelişmiş olmasına karşın İran Marksizmi ve Fransız Marksizmi arasındaki anlayış temelli ilişkiler, farklı zulüm, eşitsizlik ve esaret biçimlerini üreten dünya sisteminde ortak bir insan, özgürlük ve eşitlik anlayışını meydana getirmeyi sürdürüyor.

Liberal demokrasinin totalitarizm karşısında elde ettiği “zafer”in üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, demokrasinin krizde olduğunu keşfettik. Tarihin sonunu ilân eden ve dünyanın her köşesine demokrasi getirmeyi, her yerde insan haklarını korumayı vaat eden yeni muhafazakâr ideolojinin ortaya çıkışının üzerinden geçen otuz yılın ardından bugün bize demokrasisiz halkları demokrasiye kavuşturmak için verilen mücadelenin yenilgiyle sonuçlandığı söyleniyor.

İster farklı ideolojilerin kesişim kümesi isterse hâkim bir ideoloji olarak ele alın, bu yeni muhafazakâr ideoloji, Marksist söylemin önemli unsurlarını soğurmakla kalmadı, ayrıca farklı Marksist hiziplerin kendilerini bu ideolojinin alt birimleri olarak ifade etmesini sağladı. Esasında neoliberalizmin doğasına ilişkin Marksistlerin ve postmarksistlerin yürüttükleri tartışmalar ve aralarında yaşanan anlaşmazlıklar ile bunların neoliberal yönetimin ekonomi politikalarına ve dış politikalarına yönelik geliştirdikleri eleştiriler, yeni muhafazakâr ideolojinin dayandığı ana sütunlardan birisidir.

Kendi hükümetlerini eleştirmelerine rağmen, Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, kendi toplumlarında devletle ve halk arasındaki mesafenin kapatılmasına önemli katkılar sunduklarına inanıyorlar. Neoliberal yönetim sanatının oluşum sürecinde oynadıkları rol karşılığında verilen ödül uyarınca Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, doksanlardan itibaren devlet kurumlarında daha fazla arz-ı endam ettiler ve bu kurumlar içerisinde üst mevkilere geldiler. Tam da bu sebeple, aynı Marksistler ve postmarksistler, hükümetlerine sundukları düşünsel-ideolojik hizmetleri sürdürmeye giderek daha istekli hâle geldiler. Bu isimler, söz konusu hizmeti bazen İslamcı “totalitarizm”le mücadele, bazen de ülke içinde ve dışında demokrasinin ve insan haklarının hâkim hâle gelmesini sağlama mücadelesi kapsamında verdiler.

Bugünlerde dilimize pelesenk olan “Ortadoğu halkları kendi hakları için mücadele ediyorlar” cümlesini ilk dile döken de popüler kılan da solla bağlantılı olup akademinin ve basının köşe başlarını tutmuş isimleri idi.

“Tarihin sonu” denilen anlayış, o dönemde ABD ve Avrupa’nın, geri kalan dünyanın geleceğinin, aynı zamanda toplumsal ve kültürel açıdan uyum içerisinde olacak, demokratik ve barışçıl bir geleceğin garantörleri olduğunu söylüyordu. Neticede Batı’nın liberal toplumlarında görüş ayrılığı üzerine kurulu siyaset ortadan kayboldu, çünkü demokratik hakların doğal karşılandığı, halkların siyasete ihtiyacı kalmadığı düşünüldü. Artık Batılı demokrasilerin Batılı yaşam tarzına alışkın olmayan, Avrupa dışından gelen yeni yurttaşların yol açtıkları güçlüklerle başa çıkacak bir plana ihtiyaçları vardı.

Dolayısıyla, sosyal bilimler ve beşeri bilimler alanında faaliyet yürüten akademisyenler, gazeteciler, siyasetçiler ve STK’lar, demokratik değerleri benimsemeleri konusunda başka bölgelerden gelen göçmenler yanında, Batı dışı toplumları ve devletleri de eğitmeye çalıştılar.

Otuz yılın ardından demokrasiyi her yana yaymaya dönük çabaların hiçbir sonuç vermediği görüldü, insan hakları savunusu hükmünü yitirdi, Ortadoğu yıkıma uğradı, Batı’da demokrasi krize girdi.

Aralarında belirgin farklılıklar olmasına rağmen doksanlardan beri demokrasiyi kavramsallaştırma çabası, “sosyalist inşa” sürecinin sona erip komünizm döneminin başladığının iddia edildiği, Sovyetler’de tarihin sona erdirildiği otuzlu yılların sonunda devlet-toplum ilişkisini Stalinist manada kavramsallaştırma çabasına benziyor. Her iki pratikte de sosyalizm ve demokrasi birer eğilim olarak tanımlanmak yerine, hakikate dair değerleri ve gerçekleştirme süreçleri dışsal garantörlere bağlı olan birer sistem olarak tanımlanıyor. Neticede “sosyalizm” ve “demokrasi”nin garantörlerinin ortaya koyduğu eylemler, özerk politik faillere ve egemen devletlere dönük ihtiyacı çöpe atıyor.

Bu noktada Rancière’nin “zamansız komünizm” terimine bakmalı. “Zamansız komünizm”, gelecekte ulaşılacak bir amaç değil, birer önkoşul olarak özgürlüğün ve eşitliğin ifade edilmesidir. Zamansız komünist, kötü olan polis düzenini iyi ve hoş olanla değiştirmek istemez, çünkü o, polis düzeninin hoşluğunun polislik faaliyetlerinin mantığını sorgulamadığını bilir.

Zamansız komünist, siyasetle, polislik mantığına karşı eşitlikçi mantığa uygun olarak şekillenen argümanlar ve eylemler üzerinden ilgilenir. O, demokratik hükümet diye bir şeyin olmadığını, zira eşitlikçi mantığın kurumsallaştırılamayacağını bilir. Eşitlikçi mantık, kendisini verili polislik düzeninde yeni olan eylemler ve açıklamalar dâhilinde ifade eder.

Blanqui ve Marx, söz ve eylemlerini proletaryayla, onun gerçekte varolan bir toplumsal gruba tekabül etmediği bir dönemde tanımladılar. Bu iki isim, yeni bir toplumsal sınıfın politika sahnesine kendi öznelliğini ifade etmek için çıktığını dile getiriyordu.

Proletaryayı politikanın öznesi kılan, onun bir yanlışın nesnesi olmasıdır. Proletarya, politik öznelliğini ifade etme imkânına sahiptir, çünkü o, polislik düzeninin himayesinde olan farklı kimlikleri, işlevleri ve becerileri birbirine bağlayabilmekte veya bunları birbirinden ayırabilmektedir.

Politika, bir yandan topluma yeni bir şeyler katmak, bir yandan da hukuku herkes için eşit olmaya zorlamaktır. Politikanın her daim demokrasiye eşlik etmesinin sebebi eşitliktir, fakat burada demokrasi, kurumlar bütününü veya bir yönetme biçimini değil, polislik düzenini tahrip eden özneleşme tarzını ifade eder.

Bir yönetme biçimi ve bir yaşam tarzı olarak anlaşılmayan demokrasi, polislik düzenindeki yer ve işlevlerin tesadüfi olduğunu ortaya koyar, zira demokrasi, insanların toplumlarındaki polislik düzenine karşı çıktığı her yer ve zamanda kendisine ait birer fail olarak hareket etmesine izin verir. İnsanlar, devleti hukuk alanında değişiklikler yapmaya zorladıklarında veya mevcut hukukun uygulanmasını talep ettiklerinde demokrasinin failleri olarak hareket ederler. Peki polislik düzeninin sözde temsilcilerine karşı halkı gerçek polislik düzeninin harekete geçirdiği, bu düzene karşı koyan büyük toplulukların sahaya çıktığı durumlarda demokrasinin faillerini nasıl tanıyacağız?

2013’te Mısır’da gerçekleşen darbe, bu türden bir kafa karışıklığına yol açtı. Halk ayaklanmasının üzerinden ülkede cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve İslamcıların adayı cumhurbaşkanı oldu. Polis ve yargı gibi baskı aygıtları, askeri konseyin elindeydi. Bu konsey, laik liberal ve solcu kitleyi temsil iddiasında olan gösteriler düzenledi. Ardından sokakta eylem yapan halk adına asker, hükümeti devirdi ve tüm politik iktidarı ele geçirdi. Ordu, gücünü tahkim ettiği ölçüde demokratik hak talep eden herkesi ezdi.

Mısır’da İslamcı cumhurbaşkanının seçim yoluyla başa geçmesiyle neticelenen ayaklanma sürecinde Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, Mısır ulusunu laikler ve İslamcılar diye ikiye böldüler. Emperyalizme karşı çıkan, ama mültecileri, göçmenleri ve Müslümanları sorun olarak gören Marksistler ve postmarksistler, laik muhalefeti desteklediler. Buna karşılık, Batılı hükümetlerin demokrasi ve insan hakları konusunda belirli bir misyonu olduğuna inanan, göçmenlerin ve Müslümanların ülkeyle bütünleştirilmesi fikrini savunan Marksistler ve postmarksistlerse iktidardaki İslamcılara destek sundular.[1]

Her iki taraftaki Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, Mısır’daki bir hizbe karşı diğerine destek sunsun diye kendi hükümetlerine etkide bulunmaya veya bu destek konusunda o hükümetleri teşvik etmeye çalıştılar. Ne var ki kendi solcu ortaklarının değerlendirmelerini değersiz gören Avrupalı hükümetler, ülkelerinin Ortadoğu’daki çıkarlarına Mısır’da en iyi askeri cuntanın hizmet edeceğine karar verdiler. Bu sebeple askeri darbeye destek sundular ve darbenin ardından yaşanan katliamlara onay verdiler. Darbeyle neticelenen kitlesel gösterilere yönelik hazırlık süreci, Mısır’da Rancière’nin “iyileşme ilkesi” dediği ilke uyarınca işledi.

Fakat askeri darbeyle birlikte bu iyileşme ilkesi geçerliliğini yitirdi. Rancière bu ilkeden, eleştirel söylemlerin tam da eleştiriyormuş gibi yaptıkları söylemlerin propagandasını yaptıklarına dair tespitini aktarırken bahsediyor.

Akademiye ve STK’lara hâkim olan Marksistler ve postmarksistler, Batılı hükümetlerin Mısır’da İslamcı güçlere veya laik güçlere verdiği desteği eleştirdiler. Bu taraflardan birine göre, Mısır’da ve Ortadoğu’da sorunların ana sebebi İslamcılık, diğerine göre ise laik güçlerdi. Dile getirdikleri eleştirilere rağmen bu iki kesim, hükümetlerin kendi ait oldukları ülkelere laik veya İslamcı kesimin safında yer alarak hizmette bulunacağını söylüyordu. Oysa bu yaklaşım, Batılı hükümetlerin Ortadoğu’ya yönelik müdahalelerine gerekli kılıfı örmekteydi.

Gelgelelim Batılı hükümetler, laik veya İslamcı güçlerin safını tutmadılar, zira onlara göre mesele, bu iki politik hizip arasında tercihte bulunmak değildi. Seçimle işbaşına gelmiş hükümetle cunta arasında tercihte bulunuyorlardı. Batılı hükümetler, hayati önemde olan bölgede beklenmedik sonuçlar doğuracak seçim pratiklerinin yükünü omuzlayamayacaklarını dün olduğu gibi bugün de biliyorlar. Antiemperyalist Marksistler ve postmarksistler, hızla cuntaya onay verdiler, onu kabullendiler, bu sebeple, artık hükümetleriyle kurdukları ortaklığı sürdürmekte bir sorun olmadığını düşündüler.

Bölgede demokrasiye destek sunan İslamcı yanlısı Marksistler ve postmarksistler, darbe sonrasında biraz gürültü koparttılar ya da sessiz kaldılar, ama demokrasi ve insan hakları ile ilgili işleri sürsün diye hükümetleriyle kurdukları ortaklıkları muhafaza ettiler.

Avrupa’daki antiemperyalist ve demokrasi yanlısı Marksistler ve postmarksistlerin tavrı, bize tüm bu grupların çıkarlarının bu özel bölge konusunda kendi hükümetlerinin sahip oldukları çıkarlarla örtüştüğünü ortaya koyuyor.

İyileşme ilkesinin uygulamaya konulması için daha iyi bir polislik düzenine ihtiyaç var. Mısır’da daha iyi bir polislik düzeni tesis etmeye çalışan Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, "yurtta ırkçılık-cihanda emperyalizm" söylemi üzerinden, bu iyileşme ilkesini uygulamaya devam ettiler. Peki bu süreçte Mısırlı Marksistler ve postmarksistler ne yaptılar?

Mısırlı Marksistlerin ve postmarksistlerin uzun düşünsel ve politik yolculuklarının tarihini tahrif eden Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, doksanlardan itibaren Mısırlı solcuları İslamcılara karşı verdiği kavgayla Mısır’ın geleceğini şekillendireceğine inanılan laik politik güçlerin parçası olarak tarif ettiler.

Mısırlı Marksistlerin ve postmarksistlerin trajedisi şuydu: onlar, komünist veya demokratik argümanlar üzerinden bile savunulamayacak, kendileriyle ilgili bir tanımı kabullendiler ve yaptıkları bu yanlışın ağır bedelini ödediler.

Avrupalı Marksistlerin ve postmarksistlerin Ortadoğu ve Batı dışı dünyada hâkimiyet ve hâkim ideolojiyle ilgili eleştirileri, bize bu bölgelerde yaşayanların ideolojik ve politik eğilimlerinden ve yönelimlerinden bağımsız olarak, hâkimiyet yasaları konusunda da kendi cahillikleri konusunda da cahil olduklarını söylüyor. Avrupalı Marksistler ve postmarksistler, doksanlardan beri, eski Foyerbahçı materyalizmin eğitim yaklaşımını yeniden üretmeye gayret ediyorlar. Oysa bu eğitim anlayışı ve bakış açısı, bireylerin mevcut şartlara uygun şekilde eğitilmeleri gerektiği üzerinde duran üstün sınıfa ait.

Tarihin tüm karmaşık yönlerine vakıf oldukları iddiasında olan Batılı Marksist ve postmarksist akademisyenler, gazeteciler ve STK’lar, geri kalan dünyanın politik eğitiminden sorumlu olduklarını düşünüyorlar. Onlara göre, dünyanın geri kalan kısmı, doğanın basitliğinin birer temsili olması sebebiyle, orada yaşayan insanların ana görevi, maddi üretimden ibaret. Tarihin tüm karmaşık yönleriyle meşgul oldukları için Batılıların görevi ise bilmek.

Doğanın basitliğiyle tanımlı olanlar, her daim tarihin karmaşık yönleriyle meşgul olanlara tabi olmalılar. Yani bu anlamda dünyanın geri kalan kısmında, Batı dışı dünyada aydınları bizatihi Avrupalı Marksist ve postmarksist akademisyenler, gazeteciler ve STK aktivistleri eğitmeli ve örgütlemeli.

Oysa gerçek şu ki Avrupalı Marksist ve postmarksist akademisyenler, gazeteciler ve STK aktivistleri, tıpkı kırklarda ve ellilerin başında Sovyet sosyalizmini ve resmi ideolojisini savunan Fransız ve İranlı komünistler gibi, aynı samimiyetle Batılı demokrasileri ve yeni muhafazakâr ideolojiyi savundular, desteklediler. Her iki örnekte de karşımızda, tarihin nihai hedefini bilen aydınların öncülük etmesi şartıyla kitlelerin tarihlerini yapabileceğini düşünen aydınlar çıkıyor.

Her iki kesim de teorik düzlemde tarihin nihai hedefini biliyordu. Bir taraf, tarihin sonunun otuzların sonunda Sovyetler’de geldiğine, diğer taraf da doksanların başında Batı’da geldiğine inanıyordu. Bu tarihin sonuna dair bilgi temelinde kitlelere kendilerinin yön vermesi gerektiğini, onların ancak bu sayede tarihlerini yapabileceğini söylediler.

Bu noktada doksanların yeni muhafazakâr postmarksistleri ve Marksistleri ile kırklarda ve ellilerin başında faal olan komünistler arasında büyük bir fark olduğunu söylemek gerekiyor.

Zira kapitalizm ve emperyalizmin ürettiği toplumsal iktidar, kırklarda ve ellilerin başında faal olan komünistleri ve onların Marksizmini mevcut toplumsal düzene yönelik gerçek bir tehdit olarak görürken, bugün neoliberal devletin ürettiği toplumsal iktidar, Marksizmi ve postmarksizmi günümüzdeki toplumsal düzenin içeriğine ideal bir biçim olarak entegre etti.

Yadullah Şahibzade

[Kaynak: Marxism & Left-Wing Politics in Europe and Iran, Palgrave Macmillan, 2019, s. 241-246.]

Dipnot:
1. Ortadoğu’da İslamcı ve laik güçlerden yana saf tutan akademideki sol Marksistler veya postmarksistler konusunda bkz.: Francois Burgat, Face to Face with Political Islam (Londra: I.B. TAURIS, 2003) ve Francois Burgat, Anatomie des Printemps arabes, Yayına Hz.: Bertrand Badie, Dominique Vidal, Nouveaux acteurs, nouvelle donne. L’état du monde 2012 içinde (Paris: La Découverte, 2011), s. 97–197; ve Yayına Hz.: Marwa Shalaby-Valentine Moghadam, Empowering Women After the Arab Spring (New York: Palgrave Macmillan, 2016).

02 Temmuz 2023

,

Nasıl Bir Yaşam İstiyoruz?

I

“Yol yoktur, sen yürürsen yol olur.”
[Bab’Aziz]


1- “Nasıl bir yaşam istiyoruz?” sorusunun yanıtı, nasıl bir yaşam istemediğimizin mahiyeti açıklanarak da verilebilir, ama bu durumda olumlanan yaşamın ne olduğu yanıtsız kalır. 

Göstergebilimin işaret ettiği gibi kavramlar, birinci anlamları dışında öznel çağrışımlar içerebilmektedir. Yaşamın tanımını yaparken “anlam” kavramı devreye girmekte, anlamın içeriğinin hangi kavram setinden oluştuğunu ise kişi/lerin zihni belirlemektedir. Yaşamın anlamı emek, mücadele, dayanışma, adalet, eşitlik, kavga, alınteri, sevda paylaşım gibi kelimeleri tanımlayan bir sözlükçe hazırlanarak da açıklanabilir, fakat bu sözcüklerin birbiriyle ne kadar ilişkilendiği gerçeği dikkate alınırsa sözlükçe oluşturmak da o kadar iddialı bir yaklaşım olur. Belki bir kitap ya da kitapçığı hakkeden yazıyı paragraflara ayırarak bütünlük sağlamak da bir tercih olabilirdi, fakat bu bütünlüğü sağlamanın zorluğunu dikkate alıp “bağımsız” numaralarla parçalara ayırmayı tercih ediyoruz.

2- Dile getirdiğimiz sözcüklerin yanında ifade etmediklerimizi de ele alırsak, mesele “değerler”imizin ne olduğu sorusunda düğümlenir. Biz, yaşamın anlamını emek ve mücadele temelli kavramlar üzerinden ele aldık, başka bir yaklaşım ise yaşamın anlamının toplumsallıktan uzak ve bireyi yücelten kavramlardan oluştuğunu savunabilir. Hangi değer ve yönelimlerin yaşamı anlamlı kıldığı ya da kişiyi savurmadığı yaşam tarafından doğrulanır.

3- Değerler başlığı açıldığına göre, ele alacağımız kavramların kitabî mi, sloganik mi, ilkesel olarak yaşamın her anında üretilen bir pratik mi olduğu tartışılabilir. “Emek” kavramını iktisat kitaplarından okuduğumuzda “zaman”, “ücret” ve “yabancılaşma” terimleriyle karşılaşırız. Sloganik olarak incelendiğinde emek ve hak mücadelesinin çığlığı olarak karşımıza çıkar. Değer kümesinde “emek” kavramı ele alındığında yaşamın anlamı devreye girer. Emek, bir değer olarak savunulduğunda yaşama o kadar anlam katar, öyle ki emek, insan ilişkilerinden kendimizi biçimlendirdiğimiz disiplin pratiğine kadar her şeyin temelini oluşturur.


4- Disiplin, günümüzün en “ürkütücü” ve “totaliter” kavramıdır ki insan olarak “mutlu” olmak istiyorsak, kapitalizmin sunduğu özgürlüğün sınırsızlığını tadarak kullanmalıyız, ama bu sınır isyana varmamalıdır! Kapitalizmin sunduğu özgürlüğün onun sınırlarını ihlal edene kadar özgürlük olduğu unutulmamak şartıyla! Mutlu olmanın yolu disiplinden kaçış olmalı ki yaşam, bir programatik ilkesel bütünlüğe göre düzenlenmemelidir, çünkü artık birey “biriciktir”. Kapitalist düzenden insanın kendini koruyarak var etmesi, onurunu ayakta tutabilmesinin en önemli stratejilerinden biri, bireysel yaşamında/yaşamın her alanında kendini disipline etmesidir. Uyku düzeninden hayata bakışına, yaptığı işi ciddiye almasına, kurduğu ilişkilerdeki geliştirdiği sohbetin niteliğine, trafikteki dikkatine, eğlenme biçimine kadar. Tüm bunların toplamı kendine saygıyla bütünleşmektedir.

5- Mutluluk başlığı açılmışken, yazının ele aldığı sorgulamalar değerler potasında eritilmeye başlanabilir. Yaşamın anlamını mücadele etmekte gördüğümüzü en başından belirtiyoruz. Nostaljiyi onaylamamak kaydıyla, “kapitalizm öncesinde çok mutluyduk” ya da “ilkel yaşama dönelim” iddiasından çok uzağız. Tarihsel ilerlemeyi olumladığımız için tarihin akışına yön vermek gibi bir çabanın içindeyiz. Tarih, sürekli bir akış olarak kabul edildiğinden, kümülatif bir yapıya işaret eder ki bugünümüz geçmişin deneyimleriyle ve onlardan alınan dersler neticesinde kendimizi yenilememize bağlıdır. Bu yönüyle geçmişin mücadele deneyimleri ve biyografileri kahraman kültüne kaymadan zenginlik oluşturmaktadır. Bu şekilde kurulan bugün, hedeflenen yarını şekillendirecektir. Ne geçmişin hamaseti ne yarına dair boş umutlar bu noktada bertaraf olacaktır. Ezilenlerin takviminde her günün mücadele ve bedeller tarihiyle biçimlendiği gerçeğine bağlıyız. Yazının geldiği aşama olarak politika yaptığımız ya da ideolojik bir söylemi dillendirdiğimiz iddia edilebilir ki bu iddiaya karşı değiliz. İdeolojinin bugünün toplum yapısı ve insan prototipini nasıl şekillendirdiğine ayrıca değinilecektir.


“Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.”
[Onat Kutlar]

6- “Nasıl bir yaşam istiyoruz?” sorusunun yanıtı da hangi ideolojiye göre yaşamımızı düzenlediğimizde saklıdır. Dünyanın maddi gerçekliğini çarpıtma görevi nedeniyle ideoloji, kapitalizmin eseri olarak tezahür etmektedir. Marksizm, dünyanın çarpık bir bilinçle algılanmasına neden olan ideolojinin karşısına diyalektiği koymaktadır ki anlamlı bir yaşamın yolunun diyalektikle sınanmış değerlerimizden geçtiğini savunuyoruz. Faşizmin yükselişi, en çok da sokaktaki insanı şekillendirmektedir ki “sorumlu yurttaş” modellemesinin etkileri güvensiz, birbirinin sesini ve görüntüsünü kaydeden, bir alışveriş sırasında birbirinin önüne geçmekte beis görmeyen, işi/mesleği gereği kendisine verilen görevi sınırsız yetkiye çevirip tehditler savurarak kendi yasasını üretmeye çalışan, toplu taşımada kabalaşmaktan geri durmayan ve maruz kaldığımız gündeliğin her türlü kabalığını sergileyen linç kültürünün yaşatıcısı insan şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçeklikten bakıldığında, ideolojiden kaçış ya da ideoloji düzleminin dışında konumlanış anlamsızlaşmaktadır. İdeoloji, her an yeniden üretilmektedir. Umberto Eco’nun işaret ettiği gibi yüzyılımız insanının yanılgısı, faşizmin Nazi üniformasıyla geleceğini sanması. Bu yönüyle faşizm, kurumsal bir yapı olarak otoriteler tarafından uygulanan bir sistem değil, sokaktaki insanın gündelik yaşam pratiklerine dağıtılmış bir sistemdir. Artık onun yaşatıcısı/icracısı kurumlardan çıkarılarak toplumsal ilişkilere taşınmıştır. Yükselen ırkçılık, mezhepçilik, cinsiyetçiliğin temeli burada atılmaktadır.

7- Şükrü Erbaş bir şiirinde, “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz/ Biçim veremediğimiz şeylerin/ Biçimini alıyoruz” der. Bugün çoğumuzun yaşadığı durum biçim veremediğimiz şeylerin biçimini almak ya da bu biçimi almamak için direnmekte hayat bulmaktadır. Bu tektipleştirici umutsuzluk üreten sömürü düzenine karşı direnmenin yolu değerlerimize bağlılık, disiplin, diyalektiğin içselleştirilerek yaşamın her alanında uygulanması, mücadeleye ve mücadele tarihini yaratan öznelere bağlılıktan geçmektedir. Toprağın üstü kadar toprağın altındakilere de sorumlu olmayı bilen bir yaşam. Övünülecek bir geçmiş varsa egemenlerin şekillendirdiği tarihte değil, mücadele tarihinde kendi yaşamıyla bayraklaşanların deneyimlerinde ve mirasındadır.

8- Mücadeleden kaçmanın sonucu savrulmak, yozlaşmaya yelken açmak, yaşam içinde bocalamakla sonuçlanmaktadır. Savrulmanın bir biçimi de mücadele tarihinin yarattığı değerlerin ve anıların alkolle zehirlenmesidir. Bu noktada mücadele eden kesimlere, derneklere, sol gazetelerin okurlarına, sol sendikaların üyelerine ve yöneticilerine, parti taraftarlarına bakıp bu iddiamızı çürütebilirsiniz ki tamamen olmasa da önemli ölçüde haklı bir çürütme yoludur bu, çünkü kitabî olandan çok verili gerçeklik daha ikna edicidir. Bugün yaşadığımız bunalımın nedeni, büyük ölçüde mücadele ettiğini iddia edenlerin değerlerden, mücadele tarihinden, diyalektikten, toprağın altındakilerden ve üstündekilerden koparak dejenere olmasıdır. Belki de yaşanılan, tam olarak komünsüz komünarların “komünlü komünarlara” göre daha ilkeli bir yaşam dayatmasıdır. Bu yönüyle ele alındığında, yaşadığımız sürecin en büyük yenilgisi komünsüzlüğün dayatılmasıdır. Umut ilkesini toz pembe rüyalar görmeyip mücadelenin ürünü olarak görüyoruz. Tarihin ve diyalektiğin yasaları gereği umut ilkesi, yaşamın anlamında hayat bulmaktadır. Yaşadığımız süreç komünsüz komünarlığa dönüşse de düzenin kirinden korunmanın onurunu paylaşıyoruz.

“umutsuzluğa düşmedik hiçbir zaman,
yenildiğimiz oldu, ama umutsuzluğa düşmedik;
bir daha ağarmayacakmış gibi çöken karanlık
doldurmadı değil günlerimizi,
bir daha ter dökmeyecekmiş gibi kuruyan alın
döl vermeyecekmiş gibi çekilen kan
korkutmadı değil korkuttu elbet,
teslim olacağımızdan da korktuk, öleceğimizden de...
ama umutsuzluk
-sonu gelmiş de hani dünyanın
hiçbir şey kalmamış gibi tutunacak
boşluğa değer ya insanın elleri-
düşmedik ona, yalnız olmadık yani, çaresiz olmadık.

kavradık nerden geldiğini çünkü umudumuzun,
şafağı savunmak olduğunu kavradık geceye karşı;
ne bizimle başladı, ne kesilip kalacak bizden sonra
kavradık durdurulmaz yapan nedir bu akışı,
ve sıradan bir er olduğumuz halde bu kavgada
boyun eğmiyorsak önünde koskoca bir ordunun
doğruladığı için bizi yaşamın her dakikası”
[Kemal Özer]

9- Yaşadığımız sömürü düzeni, sadece emeğimizin karşılığını alamadığımızla değil, insanlığımızın elimizden alınmasıyla da sonuçlanmaktadır. Geçtiğimiz yıl satılan 61,8 milyon kutu antidepresanın nedeni, kişilerin kendi başarısız yaşam öyküsü olarak tarif edilmektedir ki verilen mesaj gayet açıktır “Mutlu olmayı bilmiyorsunuz!” çünkü mutluluk, “biricik” bireyin yaşam “bilgeliği”nde üretilmektedir! Anksiyeteye teslim edilmiş milyonlarca “hasta” insan… 1951’den beri antidepresanla yönetilen depresif toplumlar. Bugün dünyada depresyon teşhisi konan yüz milyonlarca insan var, toplam nüfusun içinde önemli bir orana tekabül etmektedir.


Mutlu olmayı bilmiyorsanız serotonin seviyeniz düşmüştür, artırmak da kapitalist psikiyatri farmakolojinin elindedir. Sizi mutsuz eden çelişki, arka planda çalışmaya devam etmektedir. Oysaki bir toplumda milyonlarca kutu ilaç sadece bir “rahatsızlık” için satılıyorsa, problemin temelinin neresi olduğu gizlenmektedir. En azından anksiyete ve depresyon için tartışılacak olursa, bireyin toplumsal yaşamla çatışması, değersizliğe sürüklenmesi, anlamdan kopması söz konusudur. Hafif ve orta düzey durumlar için yapılacak psikoterapi desteği yaşamın anlamına kişinin bağlanmasına destek olunması ve değerleri üzerine çalışılmasıdır ki bu da uzun bir süreci kapsamaktadır. Bu desteği hastanelerde 5-10 dakikaya sığdırılan hekim görüşmeleri çözemediği için antidepresan ve sertralin grubu ilaçlar devreye girmektedir. Bir yakınının kaybını yaşayan insana antidepresanın çözüm olarak sunulması, kapitalizmin acıdan kaçma propagandasının eseridir. Kapitalizm, tüketim yoluyla insanın zorluklar karşısında baş edemeyen, acıdan ve ölümden kaçan insanı yaratmaktadır. Bilakis, insan ölümlü olduğunun bilincinde olan tek varlıktır. Ölüme rağmen yaşamda ayakta kalabilmenin yolu anlamda gizlidir. Anlam ihtiyacına ihtiyacı olan tek varlık da insandır. Kapitalizmin çarklarının işlemesinin en önemli yollarından biri sürekli bir mutluluk arayışının yaşamın anlamına dönüştürülmesidir. Mutsuzsanız çözümü tüketimdedir: Tatile çıkmalısınız, maliyetli sporlara yönelmelisiniz, ekstrem duygular yaşamalısınız, telefonunuzdan sıkıldıysanız, en son model akıllı telefonu satın almalısınız, eve kapanıp dizi platformlarına belirli bir ücret ödeyerek saatlerce dizi izlemelisiniz, tüketimi sürdürmelisiniz! Bütün bunları ödeyecek maddi gücünüz yoksa kredi çekmeli ya da kredi kartıyla borçlanmalısınız ki sisteme karşı yükümlü hâle gelmelisiniz. Bu vb. motivasyon araçları sizi hâlen mutlu edemiyorsa, antidepresan devreye girer ki aslında sorunun kaynağı serotonindir diye sunulur. Diyalektiğin ve değerlerin, yaşamın amacının sistemi ters yüz ettiği nokta da burada gücünü gösterir. Dünya, mistik ve sihirli değildir. İnsan, mutlu olmaya mahkûm bir varlık da değildir. İnsanın binlerce yıldır yeryüzünde tutunma sürecinde antidepresan değil, insan iradesi çözüm olmuştur.

Her dönemin kaygı ve depresyon tipi, mevcut üretim koşullarının ortaya çıkardığı maddi gerçeklik tarafından değişmektedir. Bu gerçek ise her dönemin anksiyete ve depresyon nedeninin farklılaştığını açığa çıkarmaktadır. Günümüzün anksiyetesinin en önemli nedeni, bireyi umutsuzluğa, değersizliğe ve mutsuzluğa sürükleyen sömürü düzenidir. Antidepresanlar, kişinin acıdan kaçışına aracılık ederek zorun karşısındaki direncini zayıflatmaktadır. Kapitalizm öncesi hiçbir dönemde mutluluk hazla eşitlenerek yaşamın biricik amacına dönüşmemiştir. Ezilenlerin tarihinde zor ve baskı karşısında yaşanılan her türlü olumsuz duruma karşı ne antidepresan ne de uyuşturucu ayakta kalmanın aracı olmuştur. Bu bağlamda insanın evrimleşme süreci, self determinasyon ve adaptasyonla ilerlemektedir ki bu süreç, insanın ayakta kalabilmesinin yolunun zorluklarla mücadele etmesi gerekliliği üzerine kuruludur. Riff-Raff filminde geçtiği gibi, “Depresyon burjuvalar içindir. Biz sadece uyanır ve yollara düşeriz.” Yaşanılan değersizlik ve yabancılaşma sürecini aşacak özne ilkeli kitle hareketlerinde mevcuttur. İlkeli kitle hareketlerinin saflarında ve yaşam pratiklerinde uyuşturucu ve antidepresana yer yoktur, çünkü her ikisi de dünyanın çarpık biçimde algılanmasına neden olmaktadır. Nazi subaylarının uzun saat uykusuz kalmak için uyuşturucu kullandığı göz önünde bulundurulursa, mücadeleyi güçlü kılan motivasyonunun insan onurunu savunmak olduğu anlam kazanmaktadır.

Şükrü Erbaş’ın işaret ettiği gibi insanın acısını insan alır. Bu noktada mücadele etmek bir tercih değil, zorunluluğa dönüşmektedir. Problem, toplumsal bir kangrene dönüştüyse çözüm de aynı yerde aranmalıdır. Yalan söyleme yöntemine çevrilen istatistiğe bakılırsa, yaygın anksiyete bozukluğu toplumun en fazla %5’inde görülmektedir; tedirgin olmamıza gerek yok, her şey kontrol altında! Artan suç ve şiddet vakaları, borç bataklığı, işsizlik de tabloda yerini alırsa nasıl bir distopik romanın hayata geçirildiği açıklık kazanmaktadır. Suçu üretenin kapitalist sömürü düzeni olduğu es geçilmektedir. Cesur Yeni Dünya’da döllenme makineleri yoluyla üretilen insanlar, belirli bir süre tok tutulan haplarla yönetilmektedir, bu haplara ulaşamayan en alt sınıf insan grubu isyana yeltenmektedir. Aynı biçimde Mevki Uygarlığı’nda geçen distopik gezegene suçlular hafızaları silinerek gönderilir. Gezegende kast sistemi hâkimdir. Gezegendeki yönetime bağlılık, belirli aralıklarla uyuşturucu kullanımıyla şekillendirilmektedir ki uyuşturucu kullanmayan “yurttaş” olabilme özelliğini kaybederek mahkemeye çıkarılmaktadır. Öyle ya distopyalar, bir totaliter yapının korkunç uygulamalarına dayanmaktadır, her insanın gözetildiği bir toplum modelini betimler. “Her insana bir çip takılıp her anı izlenecek!” şeklindeki komplo teorisiyle bezenmiş distopik romanları okumak gayet keyifli gelse de kapitalist distopyayı her an yaşamaktayız. Aradığımız distopik çip, akıllı telefonlarımızda, sosyal medyamızda, her yanımızı kuşatan kamera sistemlerinde. İnsanın insana fiziksel mesafesinin en aza inip insani mesafesinin arttığı günümüzde var olmanın en “makul” yolu “görünme”dir. Görünmenin bedeli mahremiyetimizi açık hâle getirmeye kendimizin rıza vermesidir.

10- Her şeyimizin açık olması isteniyor. Yüzlerimizin, bilgilerimizin, her anımızın… Kendimizi ifşa eden teknolojiyi gönüllü istiyoruz, kapitalizm için rıza üretmek o kadar da zor olmuyor. Kendimizi göstermezsek mutlu olamayız! “Kim ne kadar mutlu olduğumuzu ne yiyip ne içtiğimizi, konumumuzu bilirse daha iyi hissederiz” sanıyoruz. Yaşamın doğasının mahremiyetlerimizle de anlam kazandığı unutturularak her şeyini açık etmeyenler “marjinalize” edilerek “olağan şüpheli” algısı yaratılmaktadır.

Bir tür etiketlenme devreye girmektedir ki bu görev de yine “makbul yurttaş”a verilmektedir. Aynı şekilde sonuç odaklı olmamız istenir, süreç hiçe sayılır, belirsizliğe tahammül edemememizin gerektiği algısı üretilir. Oysaki belirsizliği her dakika üreten kapitalizmin kendisi yaygın anksiyete bozukluğunun bir numaralı sorumlusudur.

11- İlkçağ filozoflarından ve siyasetnamecilerinden beri “Mutluluk nedir?” sorusunun bir yanıtı da iyi bir yönetimle elde edildiği yönündedir. İyi bir yönetiminin sınıfsız ve sömürüsüz dünya kurma perspektifiyle elde edileceği bugünün acil ihtiyacıdır, fakat seçimden seçime sıkıştırılmış mücadele biçimleri bize sunulan tek çıkar yoldur! Seçim kaybedilirse de verili gerçekliğe rağmen sizin adayınıza, partinize ya da ittifakınıza oy vermeyen kitle suçlanmalıdır ki hesap vermeden kaçmanın en etkili yolu budur. Asıl çelişki, verili gerçekliğe rağmen seçim arası yıllarda mücadeleye çekilmeyen kitlelerin tarikatlara, ırkçı ve faşist politikalara teslim edilmesidir. Her yanda mantar gibi türeyen hurafe düzeni. Her seçim “en önemli” seçimdir, bahar gelecektir, ama bahar gelmez. 3 saatlik yazılı sınavla geleceği belirlenen öğrenci, seçimle geleceği belirlenen toplum modeliyle özdeşleştiğinde sonuç hüsrana dönüşmektedir. Oysaki geleceği kurmak uzun bir mücadeleyle emek vermenin ürünüdür. Çin’de Sarı Nehir’de 12.000 km yürüyen ordunun motivasyonu düşünüldüğünde bu durum daha net anlaşılacaktır. Bu noktada kimin/neyin peşinden ne için gidildiği de anlam kazanacaktır. Yenilgi varsa alternatifi de olmalıdır, ama alternatifi üretmenin yolu bilinmiyorsa problemin temeline inilmelidir.

“Yarısı burdaysa kalbimin
              yarısı Çin'dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
             ordunun içindedir.
Sonra, her şafak vakti, doktor,
her şafak vakti kalbim
           Yunanistan'da kurşuna diziliyor.”

[Nâzım Hikmet]

Öyle ki bugün yaşadığımız ortam en çok da mücadele ettiğini iddia eden çevrelerin kendini seçim atmosferine kaptırarak umudunu orada yaşatması sonucu yaşanılan hüsranla aldığı yenilginin yaydığı karamsarlıkla biçimlenmektedir ki yenilgi, düzen tarafından manipüle edilerek yılgınlık, inanç ve değer yitimi hayata geçirilmektedir. Yenilgi yıllarının en iyi okul olduğunu bilmeyenler, her seferinde yenilmeye de mahkûmdurlar. Kendi tarihinden ve öğretilerinden kopanlara belki bir hatırlatmadır.

12- “Toplumu yüceltmek mi gerekir?”, “Mücadele perspektifine sahip olmak toplumu koşulsuz kabul edip kusursuz bir noktaya çekmek midir?” sorularının ortaya çıkması yerindedir. Toplum ne yüceltilmeli ne aşağılanmalıdır. Öncelikle halkın günlük çıkarlara göre hareket eden bir yapıya dönüştürüldüğü gerçeği dikkate alınmalıdır. İkinci olarak da bugün için halkın ürettiği bir değer kalmayıp halk dediğimiz yapının kapitalizmin aşıladığı yaşam biçimine adapte olduğu unutulmamalıdır. Bu noktada mücadele edenlerin ortaya yayılan bu çürümüşlükten öğreneceği değer kalmamıştır. Toplumu dönüştürme iddiasında olmak, solun kendi yarattığı değerlerden, direniş tarihinden ve geleneğinden geçmektedir, ama bugün bunları yaşatanlar yaşamın içinde tek kalma pahasına direten komünsüz komünarlardır. Yaşanılan atmosferin en zor tarafı komünsüzlüğe mahkûm edilmek. Mücadele etmek en başta kendi özümüzü korumamızı sağlar, yaşama anlam katar, sınırlarımızı ve ölçülerimizi netleştirir. Belki istenilen sonuca henüz ulaşılamaz, ama bir yaşam onurluca tamamlanır, ruhsal denge kurulur, benlik inşası gerçekleşir, yaşam büyük bir anlatıya bağlanarak amaç sahibi olunur, çürümenin etki alanının dışına çıkılır. Bu yönüyle mücadele, yenilgi-zafer diyalektiğinin dışına taşınarak yaşamın özünü açığa çıkarır. Mücadelenin sonucunu sadece zafer olarak görenler yenilgiyi yaşadığında da mücadeleden kopmaktadır ki asıl yenilgi burada başlamaktadır. Logoterapinin önemli isimlerinden olan Victor Frankl, uzun yıllar Nazi kamplarında kaldıktan sonra kendi terapi anlayışını anlamlı bir yaşamın değerlere bağlılıktan geçtiği yönünde inşa etmiştir.

13- Nasıl bir yaşam istediğimizi net şekilde açıklamadan önce bu soruyu en başta kendimize yöneltmenin daha doğru olduğunu öneriyoruz. Hangi değerler için yaşıyoruz? Bu değerler için hangi bedelleri ödüyoruz ya da ödemeyi göze alabiliyor muyuz? Bu değerlere rağmen hâlen ruhsal iniş çıkışlar yaşıyorsak, gerçek sorunun kaynağının ne olduğunu bulmak daha yerinde. “Biz zaten bir partide, sendikada, emek mücadelesinde yer alıyoruz!” diye tepki verilen asıl soru devreye girmektedir ki o zaman sol, neden psikolojik bunalımda ve savrulmada? Bu sorulara verilecek yanıtlar yazı serisinin ikincisinde yer alacaktır.

“em ne binketi ne/ yenik değiliz
yenik değiliz
etseler de bizi ekmeğimizden
çocuklarımızın buğday başağı saçlarından
yardan ayırsalar da bizi
yenik değiliz
kanımızda bir pınar gibi kaynayan hayat
yenik değiliz
torbamız tohum dolu
koşar adım gidiyoruz kavgaya”
[Kemal Burkay]

II

“Sana selam olsun zincirin zulmün kâr etmediği
Kırbacın kâr etmediği büyük tahammül”
[Enver Gökçe]

14- “Nasıl bir yaşam istiyoruz?” sorusuna vereceğimiz ilk ve en önemli yanıtın onurlu bir yaşam olduğunu paylaşıyoruz. Yaşamı şekillendiren, insanı ayakta tutan, bir ömrü anlamlı kılan en yüce değerin onur olduğunu biliyoruz. Onuru savunmak, kişinin kendi küçük burjuva dünyasının sınırlarına hapsolması değil, değerler sistemini korumak uğruna mücadele sürecinde verdiği emek ve ödediği bedellerle güçlenmesidir. Mücadele etmek, her insanın yaşamında kırgınlıklar, umutsuzluk, geri çekilmeler, öfkeyi de beraberinde getirebilir. Onuru savunmak, hem kendimiz hem başka insanlar için zorlu bir süreci kapsamaktadır. Anlamın tek insanın yaşamını aşan başka yaşamlarla paylaşılan bir değer olduğu kabulünden hareketle şu söylenebilir: anlam, hayata tutunmanın tek yoludur/gerçeğidir. Bu noktada “Bilincin aydınlığında anlam, iradenin keskinliğinde eylem olmak” ilkesini savunuyoruz. Yaşamın her alanında anlamı hayata geçiren eylemin karşılaşılan zorluklar karşısında “evet-hayır” seçeneği bize sunulmaktadır.


Vereceğimiz yanıt, bizi biz yapan değerler için neleri göze aldığımızla ölçülmektedir. Çelişki, her an her yerde kendini bir şekilde üretiyorsa, ona karşı geliştirilecek direniş de sabit seçenek olarak durmaktadır. Geliştirilecek “hayır” seçeneğinin bedeli, tahammül sınırlarımızı zorlama pahasına da olsa… Verilecek her tavizin daha büyük bir tavizi getireceği yaşamın matematiği içinde sarsılmaz bir denklemdir. Bu bağlamda ele alındığında mücadele satranç gibidir.

“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
[Ahmed Arif]

15- Cesaretin bulaşıcı olduğu gerçeğinden hareketle “yalnız(!)” kalmanın geçici bir durum olduğu, onurlu duruşun uzun vadede etkisini gösterdiği, zincirin halkasının bir yerden kırıldığı tarihin şaşmaz yasası olarak gün gibi ortadadır. Kapitalist antitez, hepimizin kendi hayatlarında mutlu olmamızın yolunun bulunduğu yönündedir. Bu yol, sınırsız zevk, alkol kullanımı, sürekli tatil planları, alkol ve uyuşturucu, mülkiyet arzusu, kâr hırsı, gerektiğinde eşit şartlarda olduğumuz insanları ezme ile tanımlı… Böyle bir yaşam, içsel ve dışsal bir denge asla yaratamaz. Her biri gelip geçici olmakla birlikte her bir deneyim bittiğinde yerine yenisini koymakla hayat bulan, her gün insanı mutluluk yanılsamasının içinde koşuşturan bir yaşam formudur. Hız çağına uygun hareket biçimi olarak beden merkezli deneyimlerdir. Hız durduğunda, benliğiniz kaldırmadığında, en küçük darbeler aldığımızda umulmadık noktalara bizi savurabilecek “pahalı” deneyimler. Acıdan kaçışın hâkim olduğu hazcı (hedonizm) yaşamın propagandası yapılmaktadır, fakat insanı güçlü kılan motivasyon haz değil, acılarından güçlenerek çıkmasıdır. Geçtiğimiz Kovid-19 kapatılma sürecinde deneyimlediğimiz gibi bir avuç sermayedar gibi yalılarda geçirecek hayatlarımızın olmadığı bir kez daha gün yüzüne çıktı. Bize özgürlük ve mutluluk getireceği vaat edilen tüketim deneyimlerinin hiçbiri, yaşamın anlamını uzun vadede sağlayacak bir güce sahip değildir.

16- Sömürü düzeninin çarklarının işleyebilmesinin tek yolu, insanın mevcut potansiyelinin açığa çıkarılmadan kendini gerçekleştirememesinden geçmektedir. Bu şekilde sömürülen insanlar da birbirinden koparılarak genin kötü olduğu, insanın özünde bencil olduğu, her insanın kendi gemisini kurtaran kaptan olması gerektiğine ikna edilebilmesiyle mümkündür. Kötülüğü üreten sistemin kendisidir, hiçbir insan, dünyaya kötü bir karaktere sahip olarak gelmez. Kötülük ve bencillik, çevresel faktörler olarak kabul edilen maddi koşullar tarafından belirlenir. Bu noktada ideoloji bir kez daha devreye girmektedir. Aile ve ilişki mahremiyetinin hiçe sayıldığı sabah programları, pazar ilişkilerinin kişiler arası ilişkilere taşındığı yüzlerce dizi, fedakarlığın insan ilişkilerinden koparılarak yüce bireyin güçlenmesinin söylemini geliştiren ve on binlerce satışa ulaşması için reklâmları yapılan kişisel gelişim kitapları, gerçeği dillendirmemeyi amaç edinen haber bültenleri, “uzman”lığı kendinden menkul kişilerin “aydın” diye sunulduğu tartışma programları, soyağacını travma silsilesi sayan sözde uzmanlar, artan uyuşturucu kullanımı, antidepresan yazmayla görevlendirilmiş psikiyatri, takipçi toplayarak sosyal medyadan zenginleşme çabaları, bireyin biricik olduğunu telkin eden günümüzün egemen psikoloji anlayışı, ideolojilerin bittiği söylemiyle hâkim ideolojinin gizlenmesi, astroloji ve burçlar üzerinden insan tanımanın yaşam bilgeliği olarak sunulması, enerji vereceğine inandırılan taşlar, bahis oyunları, sanat diye kitlelere sunulan pespaye üretimler bencil ve kötü insan yaratma hedefinin araçlarıdır. Bu ve çeşitli ideolojik aygıtlarla yaratılan acımasız dünya sendromu/algısı kendi kabuğunda yaşayarak kişiler arası ilişkilerin sıcaklığından kopan insanı üretir. Dışsal gerçekliğin net şekilde görülmemesi için devreye koyulan ideolojik araçlar algıyı çarpıtarak simülatif bir kuşatılmışlık yaratmaktadır.

“Bir rüzgar, bir fırtına gibi esecek gül
Yıllarca esecek belki
Ve ansızın dünyamızı göreceğiz bir sabah
Göreceğiz ki
Biz dünyamızı gerçekten görmemişiz daha
Geceyi, gündüzü, yıldızları
Görmemişiz hiç
Tanışmaya komamışlar bizi güzelim dünyamızla.”
[Edip Cansever]

Sizi iyi bir eğitim almaktan, kendi potansiyelinizi gerçekleştirmenizden, aile bağlarınızı güçlendirmekten, iyi bir evde yaşamanızdan, sanatsal etkinliklere ve kurslara katılmaktan, kendi kişisel ihtiyaçlarınızı karşılamaktan, başka insanlarla bir araya gelerek sevgiyi paylaşarak değer üretmekten alıkoyar. 2 yüzyıl önce Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda işaret ettiği üzere burjuvazi aileye kadar bütün yüce değerlerin sıcaklığını bencilliğin buz gibi sularında boğmuştur.

“Bu dünya ne tek tek yaşamakta,
bu dünya ne rakının, ne şarabın içinde,
bu dünya ne parada, ne pulda,
ne kalleşlikte, ne zulümde.
Bu dünya aşkın içinde, alın terinde.

Çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele,
yaşayın dünyayı doya doya,
açın kapıları, camları güneşe,
ne yeise kapılın, ne korkuya,
çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele.”
[A. Kadir]

17- Disiplinle, emek vermekle ve bedel ödemekle yoğrularak anlam kazanacak bir yaşam istiyoruz. İnsan iradesinin en zor şartlarda devreye girerek güçlüklerle baş edebileceği ve bu baş etme stratejilerinin mücadele eden insanlarla kollektifleştirileceğini öneriyoruz. Fedakârlığın ve alma-verme dengesinin bedel ödeyen insanlarla geliştirileceği unutulduğunda anlamsız bir koşuşturmaca düzlemine geçilmektedir. Birçok insan, bireysel yaşamında ya da kitle hareketlerinde emek verirken kırılma noktaları yaşamıştır. Geldiği aşamada ya mevcut durumu aşmayı ya da geri çekilmeyi kararlaştırmıştır. Ak buğdayla kara buğdayın ayırt edildiği yer de tam olarak burasıdır. Yaşam, dikensiz gül bahçesi olmadığı gibi yenilgisiz de değildir. Önemli olan, yenilgiden çıkarılan derstir. Geri çekilmenin bahanesi “Bak gördün, senden önce deneyenlerin hepsi aynı süreci yaşadı!” yılgınlığıdır ki çürümenin başlangıç noktasıdır. Yılgınlığa yükseltilecek en güçlü ses, “Geri çekilenler daha yoz bir noktaya savruldu” olmadıkça aynılaşma/tektipleşme kaçınılmazdır.

18- Yalanın ve kötülüğün olmadığı bir yaşam istiyoruz. Onurlu bir yaşam, ancak burada filizlenmektedir. Yalanın toplumsallaşarak kurumsallaştığı günümüzde ilişki biçimleri de bu çarpıklık üzerine kuruludur. Yalanın sömürü düzenini ayakta tutma aracı olarak kurumsallaşması, Hitler’in propaganda bakanlığıyla hayata geçirilmiştir. Cesaretin bulaşıcı olduğu gibi yalan ve kötülük de bulaşıcıdır. Sistem, ideolojik aygıtlarından biri olan medya aracılığıyla zihinlerimizi her dakika işgal ederek yalanın bir iletişim ve ilişki yürütme biçimi olduğuna inandırmaktadır. Geldiğimiz aşamada yalan, kurumsallaşmış bir olgudur. Yalan ve takiye, bir insan yetiştirme formuna dönüştürülerek bütün ilişkiler zehirlenmekte, kitle manipülasyonu hayata geçirilmektedir. Üretilen yalan, ırkçılığın, mezhepçiliğin, cinsiyetçiliğin yayılarak; ötekileştirmenin ve düşmanlaştırma politikasının hayata geçirilip toplumsal bütünlüğün parçalanmasına yol açmaktadır. Bu şekilde gerçeğin yerine geçen yalanın onurlu bir yaşamın ve mücadele edenlerin safından uzaklaştırılması gerekir, çünkü yalan, burjuvazinin kitleleri pasifize ederek sömürüye rıza üretmenin bir yöntemidir.

“İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka her şey
                    herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
                                    elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
            bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
            bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.”
[Nâzım Hikmet]

19- Yalanla ve kötülükle parçalanmış toplum yapısında eşitliğin gereğine inanıyoruz. Hiçbir insanın yaşam biçiminden, inancından, geldiği kültürden, sınıfsal konumundan dolayı yargılanıp etiketlenmediği bir yaşam.

“Sevmek demek kavga demek bilirim
Türkü türkü, şiir şiir söylerim”

20- Sevdanın olduğu bir yaşama inanıyoruz. Sevdayı burjuvazinin anlattığı ve Netflix’inden zerk ettiği çürümüş bir ahlak yapısını olumlayarak değil, insanı insan yapan bir değer olarak kabul ediyoruz. Burjuvazinin ahlakında sevdanın yaşam alanı bedene indirgenerek yapay bir duygu yaratılır ve o da metaya dönüştürülerek pazarlanır. İlişki, yaşama biçimi özel organizasyonlara ve günlere indirgenerek tüketim yeniden üretilip sosyal medya aracılığıyla en “özel” anlar açık hâle getirilir, çünkü tüketimin reklam personeli olmanız istenir. Her ay üretilen onlarca Netflix dizilerinde ensest, pedofili, uyuşturucu yaşam biçimi olarak sunulması yaratılmak istenen insan ve toplum modelinin özünü açığa çıkarmaktadır. Bu şekilde beynin düşünme sistematiği ve algı biçimi değiştirilmek amaçlanmaktadır. Sürekli aynı propagandaya maruz kalınması duygu, düşünce ve algı biçimlenmesine yol açmaktadır. Yaratılacak tek boyutlu insan, sömürülmeye en müsait insan hâline getirilir. Kültürel emperyalizmin aracı olan 11 büyük medya kuruluşunun temel işlevi düzene uygun insan yetiştirmektir. Bu durumda sorulması gereken sorular devreye girmektedir: Mevcut kapitalist sömürü düzeni bize hangi değeri(!) vermektedir, değer diye sunulan tüketim ve hazcılık, bizim anlamlı ve onurlu bir yaşam sürdürmemizde etkili midir? Soruların yanıtının “evet” olması mümkün değildir, çünkü bu düzende insan artık çıkmazdadır.

“Kömür gözlü kız, kömür gözlü kız
Sen de sevdalara düştün demek
Düştün de daldın yangınlara
Yerin hazır haydi katıl bu halaya
Yerin hazır haydi katıl bu kavgaya”

Sevdanın toplumsal ve bireysel anlamda iyileştirici gücü olduğu gerçeğinden hareketle aşka Adnan Yücel’in penceresinden bakıyoruz. Aşka ideolojik bakıyoruz. Hâkim ideoloji, zevklerden duygulara ve hayatı algılayış biçimine kadar ilişkilerin yaşanma şeklini de belirlemektedir. Duyguların yüceliği ve özel olması maddi koşullar tarafından yoz bir forma büründürülmektedir. Bencilce bir duygunun hapsedici parıltısında değer aramanın nafileliğini yaşam öğretir. Bireysel aşkı Nâzım Hikmet’in “yarin yanağından gayrı/ her yerde her şeyde hep beraber’/ diyebilmek adına” dizelerinden öğreniyoruz. Sevdanın yayılan aşkın gücü buradan geliyor.

“Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
(…)
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa...
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim. ”

[Adnan Yücel]

21- Yürünmedikçe yol olmadığı gerçeği dikkate alınırsa ideal yaşam, onurlu bir yolculuktur. Her insanın, insanlığımızı kurtarma yolunda atacağı bir adım muhakkak vardır. Bu yüzden atılacak adım/lar hem kendimiz hem de geliştireceğimiz ilişkilerin niteliği için gereklidir. Potansiyelimizi açığa çıkarmanın yolu, diğer insanlardan bağımsız şekilde bireysel yaşamımıza yön vermekten geçmemektedir. Tıpkı yetenekli bir müzisyenin kollektiften ayrı düşünce ürettiği müziğin nitelik kaybetmesi gibi. Bu yüzden gelişmenin ve kurtuluşun yolunun bireysellikten geçmediği bir gerçektir.

Kapitalist düzende özgürlük bir yanılsama ve yalnızlıktır. Yürünecek yol ne kadar sarp, engebeli, inişli çıkışlı, duraklı, zorlu olsa da gelecek zafer bu temelde kurulacak birliktelikle mümkündür. Yolu yürümek her zaman durmaktan daha yeğdir. Mantık’ut-Tayr anlatısında kuşlar, Kaf Dağı’nda yaşayan şahlarını görmek için yola çıkar. Kuşların çoğu yolda ya telef olur ya da yolu göze alamayıp geri döner. Mücadelenin yolu da böyledir. Kırgınlıklar, yılgınlıklar, ihanetlerle doludur. Aynı yolu daha kitlesel yürüyenlerin yoldaki çarpık örneklere ve değerleri ekonomik mücadeleden soyutlamaya çalışanlara aldırış etmeden, onlara rağmen. Yoldan dönmektense yola devam etmek anlamdan vazgeçmemekle eştir. Asıl olan, yolun kendisinin doğruluğudur. Doğruyu yaşamak ve anlamın üretimi duran yolu yürümekle mümkündür.

22- Kökü tarihte yaratılmış bir yaşamı olumluyoruz, çünkü tarihten gelip tarihe yürüyoruz. Kahramanlıklarıyla, ödediği bedellerle, mücadelesiyle, sanatıyla, kültürüyle, yaratılan değerlerle tohumlanmış bir tarih. Bu nedenle anısı olan türküleri değer olarak kabul ediyoruz. Kavga ve sevda türküleriyle yazılmış bir tarih. Zengin bir birikime sahibiz. Kendi özümüzün orada temellendiği yaşamsal bir gerçektir. İsyanı Anadolu tarihinden, Bedrettin’den, Dadaloğlu’ndan; sevdayı Karacaoğlan’dan ve halk türkülerinden öğrendik. Kapitalist düzenin sanat üretimi de olamaz ki sanat diye ürettiği hiçbir şarkı, insana mücadele azmi ve değer katmadığı gibi insanları bir araya da getirememektedir. İhtiyacımız olan her şey, mücadelenin yarattığı kesintisiz tarihte ve kültürdedir. Mevcut düzenin bencillik ve uyuşma dışında bize vereceği hiçbir değer yoktur. İnsanca yaşamı bize bizden başka kimse vermeyecektir. Tarihin öznesi olmanın gerekliliği; değerlerimizle yüzleşmek, yeni insanı yaratarak kollektif mücadeleyi geliştirmektir. Bu yüzden yüzlerini bile görmediğimiz insanların yaydığı sıcaklığa güveniyoruz. Yaşamın anlamının çarpıklığa “hayır” demekten geçtiğine olan inançla ve ses çıkarmanın, tepki göstermenin, duruş ve direniş sergilemenin tek geçer yol olduğu iradesiyle.

23- Yazının geldiği aşamada bir kez daha ana düşüncenin toplumsal ve ideolojik olduğu yönünde tepki verilebilir. Bir kez daha yenilemek gerekirse, yaşadığımız sömürü düzeninde bireyin özgünlüğü sistem içerisinde yok edilmiştir. Kendi benliğimizi ve irademizi inşa etmenin yolu, postmodernistlerin iddiasının aksine, büyük anlatımıza bağlanmaktan geçiyor, en başta kendimiz için. Kurtuluş mücadelemizin bireysel olmadığını bilerek birbirimize güvenmek zorunda olduğumuzu, bunun bir tercih değil, zorunluluk olduğunu iddia ediyoruz. Düzen içinde geliştirilen her türlü ilişkinin düzenden bağımsız olmadığı gerçeğini bilmemiz gerekiyor. Düzenin yarattığı iletişim biçiminde kullanılan sözcükler bile kültürümüze, inanç ve değerlerimize yabancılaştırmayı hedeflemektedir. Mücadeleye önce gündelik dil ve söylemlerimizden başlamak ve düzenin yüklediği yoz, çarpık, kirli ilişki ve iletişim biçimlerinden arınmak gerekir. İlişkiler, bir değer sistemi yaratmadığı sürece darbeler almak kaçınılmazdır. Bu yüzden sadece kahraman mitosuna ve popülizme feda edilmeyen bir mücadeleyle anlam kazanan bir yaşam istiyoruz. Aksi, arabesk bir psikoloji üretmeye mahkûmdur. Mücadele içinde onurumuzu koruyan kendi yaşamımızın kahramanı olmak. Her türlü olumsuzluğa ve kötü deneyimlere maruz kalınsa da her yaşam için kurtuluş alternatifi vardır. Onur, doğuştan getirilen bir değer olmadığı gibi yaşarken kazanılmayacak bir değer de değildir ve asla kapitalist yaşam ilişkilerinde hayat bulmaz, çünkü “doğrular da tohumlar gibidir, ancak elverişli topraklarda filizlenebilir”. O toprak da mücadelenin, üretimin ve yaşamın kollektifleşmesiyle yeşerir. Başka türlü bir yaşamı mümkün görmüyoruz.

24- Birbirimize yabancılaşmadığımız, yalan söylemediğimiz, güvene ve insan olmanın sıcaklığına dayalı, sömürülmekten birbirimize düşmanlaşmadığımız, depresyon ve kaygılarla boğuşmadığımız, dostluğu da sevgiyi de arkadaşlığı da yoldaşça bir değerle yaşadığımız, bencilliğin olmadığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kendi ellerimizde. Değişimin getireceği sancı, sömürülmenin getirdiği yabancılaşma ve insansızlaşmadan daha üstündür.

“Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir”
[Edip Cansever]

S. Adalı
29 Haziran 2023