12 Mayıs 2015

,

Abbas: “Filistin’in Vakti Geldi”

Yolsuzluk Kontrolden Çıkıyor

Londra’daki Filistin Büyükelçiliği, kısa süre önce Mahmud Abbas’ın kaleme aldığı bir bildiri yayınladı. Abbas, bildirisinde tüm dünyaya “artık Filistin’in vakti geldi” diyor.

Bildiri şu cümlelerle başlıyor:

“Filistin halkının özgürlük ve ulusal bağımsızlık mücadelesi önemli bir momente gelip dayanmıştır. İki devletli formül, çözümün altını ciddi biçimde oyan İsrail’in sistematik politikaları ve uygulamaları sebebiyle, önemli bir tehdit altındadır. İsrail, çözümü yakın gelecekte uygulanamaz kılmaya dair tehditler savurmaktadır.”

Abbas, 1988’de Filistin’in tarihî Filistin’in yüzde 78’inden fazlasını elinde tutan İsrail’i tek taraflı tanıdığını, buna ek olarak çatışmanın barışçıl bir çözüme kavuşturulması için gerekli bir çerçeve olarak Birleşmiş Milletler kararlarını kabul ettiğini anımsatıyor.

Ama Abbas, öte yandan uluslararası hukuku sistematik bir biçimde ihlal edip Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşim alanlarını genişletmek suretiyle İsrail’in Filistinlilerce derin yaralar açan bu türden tavizlere cevap verdiğini söylüyor.

“İsrail, hukuku ihlal ediyor ve hiçbir cezaya çarptırılmıyor, uluslararası toplumun onu aynı insan hakları standartları ve tüm diğer devletlerin takip etmeye mecbur oldukları uluslararası hukuk noktasında hesap verir kılma konusundaki gönülsüzlüğünden cesaret buluyor.

Oslo Anlaşmaları, beş yıllık bir ara dönemin ardından nihai bir statü anlaşması vaadi üzerine kuruluydu. Oslo Anlaşması’ndan 22 yıl sonra bugün İsrail işgali ülkemizin etkin bir biçimde ilhakına dönüştü.”

Abbas, İsrail’in Filistin halkını acımasız bir biçimde kolektif manada cezalandırması konusunda şikâyet etmekte haklı. İnsan ve malların serbestçe dolaşımının engellenmesi, su dâhil, Filistinlilerin tüm doğal kaynaklarının çalınması ve vergi gelirlerinin alıkonulması bu cezalandırma sürecinin birer parçası. Abbas, bu eylemlerin Filistinlilerin kurumsal ve ekonomik düzeylerde elde ettikleri önemli başarıları geçersizleştirdiğini söylüyor. Ama ben bu noktada onun neyden bahsettiğinden pek emin değilim. Gene de Bay Abbas’ın verdiği tarih dersine teşekkür etmek gerek. Başını taşa vurmadan önce bu derslerden hiçbir şey öğrenmemek ne acı. Buradan nereye gideceksin peki?

Filistinli lider Abbas, eldeki tüm meşru araçlar üzerinden, ıslahın ve adaletin tesisinin bir yükümlülük olduğunu söylüyor. “Çatışmaları barışçıl yoldan çözüme kavuşturmak ve savaşın tüm onur kırıcı yönlerine mani olmak için tasarlanmış uluslararası hukuka ve insan hakları araçlarına güveniyoruz.” Bu, aslında doğru değil. Bugüne dek uluslararası hukuk üzerinden adalet peşinde koşan olmadı, esasen akla sonradan gelen bir fikirdi bu, mevcut sorunun önemli bir kısmını da bu mesele teşkil ediyor.

Abbas, son İsrail seçiminin, rejimin Filistin devletinin kuruluşunu engelleme, işgali sağlamlaştırma ve Filistinlilerin haklarını inkâr etme niyetini açık bir biçimde ortaya koyduğu iddiasında. Yeni bir şey yok; oysa bu, yıllardır aşikâr olan bir gerçek.

Elbette Nekbe’yi (felâket) unutmamak gerek. 418 Filistin köyünün haritadan silindiği, halkın yüzde yetmişinin yerinden yurdundan edildiği bu süreçte İsrail’in kurulması için gerekli yol açıldı. Bu kanlı süreç hâlâ devam ediyor.

Abbas’ın bildiride dile getirdiği ve burada özel olarak vurgulamamız gereken, belki de en önemli şey şu:

“Tüm devletlerin uluslararası hukuk ve insan hakları ilkelerini onaylama ve koruma noktasında kanuni ve ahlakî bir yükümlülüğü vardır. Biz, uluslararası toplumdan, kendi kaderimizi tayin hakkımızı desteklemesini, bu amaçla, 1967’de İsrail’in işgal ettiği topraklar üzerinde kurulu olan Filistin Devleti’ni tanımasını istiyoruz.”

Abbas, ayrıca herkesin Filistinlilerin Roma Statüsü’ne, Uluslararası Suçlar Mahkemesi ve kendisinin “elde ettiğimiz en cömert bölgesel barış planı” olarak nitelediği Arap Barış Girişimi’ne dâhil edilmesi talebini desteklemesini istiyor.

Son olarak Abbas, bizden Filistin Devleti’ni ve onun adalet ve karşılıklı saygı temelinde, barışa ulaşmaya dönük çabalarını desteklemeye davet ediyor. “Şimdi vaktidir” diyor ısrarla.

Oysa epey uzun bir zaman geçti.

“Virajı Almadan Önce Çok Yol Aldı”

Mahmud Abbas’ın görev süresi resmen altı yıl önce sona erdi. Anayasa onun bu süreyi bir yıl daha uzatmasına imkân verdi ama o, giderek azalan meşruiyeti ile, iktidar koltuğuna yapışmış bir hâlde yoluna devam ediyor. Maskaralıklarına çokça insan tanık oldu. Bugün o insanlara çıplak kral gibi görünüyor, Danny Kaye’in şarkısına atıfla, “anasından çıktığı günkü kadar üryan.”

Abbas’ın sorunu, “virajı almadan önce” çok yol almış olması. İsrail’in işgali süreklileştirme kararlılığında olduğu yıllardır belli. Allon Planı üzerinden yasadışı yerleşim inşa etme girişimi, Filistin topraklarını etkin bir biçimde ilhak etme gayreti 1967’de başladı ve onlarca yıl gözlerimizin içine baka baka, “sahadaki gerçekler”i ters yüz etme çabası içerisine girdi.

Abbas ise Geçici Oslo Anlaşması’nın mimarlarından biri olduğu iddiasında. Oysa bu anlaşmanın Mayıs 1996’da daimi statüye dair müzakerelere başlaması, 242 ve 338 sayılı Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını, tüm temel meselelerin halledilmesini sağlaması gerekiyordu. Bu anlaşmanın hiçbir sonuç üretmediğini görmesi için aradan 19 yıl geçmiş olması mı gerekiyordu yani?

Bu esnada Abbas, İsraillilerin elde ettikleri haksız kazançları sağlama almaları için onlara her seferinde gerekli vakti verdi. O, samimiyetsiz komisyoncuların düzenlediği ve işe yaramaz bir müzakere ekibince yürütülen düzmece müzakerelere razı oldu. Ayrıca Uluslararası Suçlar Mahkemesi’ne katılma noktasında ayak sürüdü. Geçen yaz Gazze’deki katliama ortak olması da muhtemelen ileride hep göz ardı edilecek.

Uzun görev süresi boyunca Abbas, Filistinlileri tek bir anlamlı ses ve görev etrafında birleştirmeyi başaramadı. Eski Fetih-Hamas husumetini körükleyerek hiziplerin arasını açtı. Hamas’la birlik görüşmeleri için bir hafta süreyle Gazze’ye gönderdiği Fetih heyeti daha ilk gün, halka tek bir izahat vermeksizin, koşa koşa eve geri döndü.

Abbas’ın başında olduğu rejim, medya imkânlarının uygun biçimde kullanılması veya dünyanın bilgilendirilmesi noktasında başarısız oldu, sanki ağzı tıkalıymış gibi davrandı. Taktiksel zekâsı dipte seyrediyor, batıdaki elçilikleri tembel, gazetecilerle ve yazarlarla iletişim ve işbirliği kurmuyor. Onun komutasındaki Filistin Otoritesi, şiddete dayalı zulüm programı noktasında, İsrail’le işbirliği içerisinde olmakla suçlanıp duruyor.

Son tahlilde Abbas ve hempaları, sıradan Filistinlilerin boyunlarına vurulmuş bir boyunduruk. Kaybetmekten başka bir seçenekleri yok. Onlar, olağan şüpheliler dışında, kimsenin anımsamayacağı isimler.

Yolsuzluk Raporu Tabuta Son Çiviyi Çakacak mı?

Monitor sitesinin ifşa ettiği kadarıyla Abbas rejimi artık zıvanadan çıkmış yolsuzluğu durdurma konusunda başarısız oldu. Hesap Verme ve Dürüstlük Koalisyonu’nun [AMAN] “Mutlak İktidar, Bütünsel Yolsuzluk” başlıklı raporu gerçek bir şok etkisi yarattı. AMAN, Filistin toplumunda yolsuzlukla mücadele etmek, dürüstlüğü, şeffaflığı ve hesap verme sorumluluğunu artırmak için çalışan bir dizi Filistinli sivil toplum örgütü tarafından kuruldu.

Yetkili ismi Azmi Şuayibi’ye göre, “seçimlerin iptal edilmesi ve Yasama Konseyi’nin yokluğu cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargıyı tekeline almasını sağladı ki bu da yolsuzlukla ilgili kimi vakalar için gerekli verimli zemini sağlamış oldu.”

Örneğin Rapor[1], bakanlık dışı belirli hükümet kurumlarının hâlâ resmî hesap verme sorumluluğunun dışında olduğunu ve Filistin Ulusal Otoritesi’’nin mali araçlarıyla ilişkisiz görevlilere maaş ve imtiyazlar verildiğini ortaya koydu. Bazı görevlilerin aylık 10.000 doları aşan maaşlar aldığı söyleniyor.

Başka şeylerin yanı sıra raporda yer verilen yürütme kurulu değerlendirme özetine göre:

“Yerel ve uluslararası kamuoyu anketleri yanında AMAN eliyle yapılan çalışmalar, yolsuzluğun Filistin’de hâlâ en önemli sorunlardan, endişe kaynaklarından ve güçlüklerden biri olduğunu teyit etti. Bunun yanında yolsuzluk, yönetimle ilgili meselelerle ve ekonomik koşulların kötüleşmesiyle bağlantılı.”

İsrail işgali, politik parçalanma ve iç farklılıklar yolsuzluk karşıtı çabaları olumsuz yönde etkiliyor. Bu sorunların en fazla öne çıkanı, İsrail’in Filistin Ulusal Otoritesi adına toplanan parayla (vergiler ve gümrük gelirleriyle) ilgili şeffaf bir mali veri sunmayı reddetmeyi sürdürmesi. Dahası 2014’te işgalin rolü, yolsuzlukla suçlanan belirli insanların korunmasında iyice ayyuka çıktı. Ayrıca iç ayrışmanın negatif etkileri bir yandan sürerken, diğer yandan kimi resmî kararlar hizipsel amaçlar doğrultusunda, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde alınıyor ki bu da kamu fonları üzerinde ciddi bir mali etkiye yol açıyor.

Filistin Yasama Konseyi’nin hiçbir rol oynayamaması ve seçimlerin yapılamaması, kamu işlerinin yönetiminin izlenme sürecini zayıflattı. Ulusal uzlaşma hükümeti yasal bir izleme kurumu olmaksızın işliyor. Dahası yasama sürecinin kopması, Filistin kanunlarının Filistin Ulusal Otoritesi tarafından imza edilmiş olan Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Konvansiyonu’yla uyumsuzluk arz etmesine neden oldu.

Politik görevlendirme siyaseti işlerin “rastgele ve gereksiz bir biçimde” dağıtılmasına neden oldu. Bu da her yıl toplam bütçenin yüzde altmışının buraya aktarılmasına yol açtı. Bakanlıkların sayısı üzerinden giderlerin yüzde 85’inin buraya tahsis edilmesine ihtiyaç duyuldu. Bu hesaba maaşlarını Hamas hükümetinden alan Gazzeli çalışanlar dâhil değil. Bu, Filistin Ulusal Otoritesi’nin sağlık, eğitim ve sosyal yardımlar gibi temel kamu hizmetlerine yönelik yükümlülüklerini yerine getirememesine sebep oldu.

Abbas, Batı ve İsrail’in sevgilisi, güvenilir bir maşa ve ayakçı. Hamas da kimi zaman yolsuzlukla suçlanıyor ama bu yanlış yönetim ve görevi suiistimal listesi Abbas’ın politik tabutuna son çiviyi çakmayacaksa ne çakacak, valla ben bilmiyorum.

Stuart Littlewood
11 Mayıs 2015
Kaynak

Dipnot:
[1] “2014 Tarihli Yolsuzlukla Mücadele Raporu”, 27 Nisan 2015, Aman.

, ,

Yemen’e İnsanî Yardım



Pazartesi günü İran İslam Cumhuriyeti’nden bir gemi, un, pirinç ve ilâç içeren 2.500 tonluk yüküyle yola çıktı. İran Kızılay Derneği’nin organize ettiği doktorlar, gazeteciler ve eylemcilerden oluşan delegasyonun amacı bu insanî yardımı Suudi Arabistan’ın bombardımanlarına maruz kalan Yemen halkına ulaştırmak.

İranlı gönüllülerden oluşan delegasyona ABD’den savaş karşıtı eylemciler de iştirak ettiler. Uluslararası Eylem Merkezi (iacenter.org), Emperyalizmle Savaş Birlikte Dur (fightimperialism.org) ve Birleşik Ulusal Savaş Karşıtı Koalisyon (unacpeace.org) örgütçüsü Caleb Maupin de bu delegasyonda. Aralarında Pembe Kod’dan (www.codepink.org) Tighe Barry ve ABD’li Müslüman insan hakları eylemcisi Cyrus McGoldrick’in de bulunduğu bir heyet de orada.

McGoldrick şu tespiti yapıyor: “Suudilerin Yemen’e yaptıkları, korkunç bir insanlık suçudur. Tüm dünya hakları Yemen halkını desteklemek için bir araya gelmelidir.”

Suudi hava saldırıları, okulları, hastaneleri, elektrik santrallerini ve diğer altyapıları hedef aldı. En az bin masum insan katledildi.

Geçen hafta Yemen halkına yardım götürmek isteyen bir İran uçağı iki ABD yapımı Suudi jeti tarafından engellendi. Pazartesi günü İran’dan çıkan “kurtarma gemisi” yardım malzemelerini deniz yoluyla götürmeye çalışacak. Geminin organizasyonunda rol oynayan isimler, Suudi Arabistan’a ve diğer ülkelere çağrıda bulunarak bu insani yardıma engel olmamalarını ve yardıma muhtaç olan Yemenlilerin bu yardımı almalarına izin vermelerini istediler.

Caleb bu görevi şu şekilde tarif ediyor: “Bu gemiyi engellemek ya da Yemen’e ulaşmasına mani olmak, engellemeye çalışmak Uluslararası Hukuk’un açık bir biçimde ihlali anlamına gelecektir. Kızılay Derneği, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar tarafından meşru bir insani yardım örgütü olarak tanınmaktadır. Gemide Yemenlilerin çok ihtiyaç duydukları gıda ve ilâçtan başka bir şey yoktur.”

Maupin ayrıca şunları söylüyor: “ABD, Suudilerin Yemen ve başka yerlerde işledikleri suçların ortağı olmaya artık bir son vermeli. Suudi Krallığı yeryüzündeki en baskıcı ve otokratik rejimlerden birisidir, onun Yemen halkına yönelik terör ve şiddet harekâtı korkunçtur. ABD, Suudi rejimini silâhlandırmaya ve şımartmaya son vermelidir.”

Maupin devamında tüm Ortadoğu’da yer alan ABD’ye ait askerî üslerin kapatılması gerektiğini söyledi. Silâha harcanan paranın esas olarak ABD’deki yoksul gençliğe iş, okul ve sağlık hizmeti temininde kullanılması gerektiğini belirtti.

Wisconsin Bail Out the People Movement
11 Mayıs 2015
Kaynak

Kapitalizm ve Britanya Seçimleri


Sağın zafer kazandığına dair iddialara yol açan, Muhafazakâr Parti’yi ve İşçi Partisi’ni kapsayan muhafazakârlığın ipi göğüslediği Britanya seçimleri, bilhassa Rusya ve Çin’le karşı karşıya gelişi dâhilinde ABD’nin başını çektiği küresel Batılı karşı devrimci duruşu bozan gizli bir lütuf, hayırlı bir gelişme olarak görülebilir. Jeopolitik gericiliğin genel mantığında sosyalist ve/veya halkçı muhalif akımlara ve toplumsal değişime yönelik bir korku vardır. Bu nedenle esasında Soğuk Savaş’ın bugün yenilendiği söylenebilir.

Britanya’nın güvenilir ortağı Amerika’nın uluslararası askerî, mali ve ticari hegemonyasının sürmesi için gerekli birleşik bir cevabın nihayet bozulmasını ve Cameron’ın Avrupa Birliği konusunda yarı otokratik duruşunda mündemiç olan, dünya kapitalizmine dönük muhtemel tehdidi takdir etmek için Troçkistlere özgür bir zihniyete sahip olmaya gerek yoktur.

Britanya’da Muhafazakâr Parti yandaşlığı, ABD’deki kapitalist köktenciliğin aleni bir mütemmim cüzüdür ve hayati olmasına karşın, dünya sisteminin Batılı (yani Amerika’nın) yapısal-ideolojik hâkimiyetine tabi bir güç olarak arzulanan rolünün ötesine geçmiştir. Neden? İlk neden şu: Britanya’nın genişlemeci iddialarını sınırlandıran unsurlar olarak görülen, AB’nin para ve ticaret politikalarına yönelik yeni yeni gelişmeye başlayan muhalefet, AB’nin rakip güç merkezleriyle uğraşma noktasında elinde bulundurduğu politik-ekonomik statünün altını oymaktadır (değişen küresel modeller karşısında Avrupa, çökmekten giderek daha çok korkmaktadır), bu nedenle hafife alınmaması gereken psikolojik kayıp, Cameron ve Britanya’nın yaptıklarına karşı öfkenin birikmesine neden olmuştur. Hâlâ önem arz eden ikinci nedense, Britanya’nın AB’ye katılım fikrinden uzaklaşmasının Büyük İttifak’ın kötü askeri sonuçlarının bir alameti olması, yani Latin Amerika, Asya ve Asya’da, ayrıca Çin ve Rusya’da ifade kanalları bulmak için mücadele eden sosyalist, milliyetçi ve adil kimi özerk isteklerin karşısında, piyasa güçlerine gerekli tahkimatın yapılmasıdır. Bu yerlerde söz konusu gayretler, için uygun bir ortam ve arka plan oluşmaktadır.

Askerî sonuçlar neden kötü? Sebebi basit: çünkü AB, ekonomik öneminden bağımsız olarak, NATO’nun vekili, kılıfı ve dublöründen başka bir şey değildir. Özetle o askerî bir ittifak sistemidir, ilham kaynağı itibarıyla (onlarca yıl içerisinde evrim geçirmiş bir terim olarak) antikomünisttir, Amerika’yı Doğu Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu’da gizlenmiş barbar düşmanlardan ve söylemeye bile gerek yok, mevcut olağan şüphelilerden koruyan bir muhafız alayıdır. ABD müdahalesi ile NATO sınırlarını iyice genişletmiş, böylelikle Cameron’ın vizyonuna uygun biçimde, işbirliği dâhilinde kurulan bağ ya kopmakta ya da incelmektedir.

Aslında hiç varolmayan Amerikan solundan görece daha etkili olan Cameron, ABD’nin küresel üstünlüğünü kemirmekte ise, o vakit Amerika NATO’yu (ve Uzakdoğulu müttefik sistemlerini) neden meşru görmektedir? Amerika’nın gücü hiç azalmayacak bir güç olabilir ama o, liberal retoriğin incir yaprağı olmaksızın yapamayacak bir ülkedir: ABD, dünya meselelerinde şeriki bulunamayacak, had hudud bilmez bir şehir eşkıyasıdır. Evet, Cameron artık istenmeyen bir beceriksizdir ama bunun bir tek Amerika farkında değildir.

İskoçya, Batı’nın güç yoğunlaştırma çabasını dağıtma noktasında işlevsel olabilir, bunun nedeni, onun Britanya’yı ondaki baskıcı yanı ifşa etmeye zorlaması ya da dünyadaki konumunun zayıflamasını seyretmesinin ihtimal dâhilinde bulunmasıdır. Her iki durumda da AB, askerî boyutlarını yeniden düşünmek zorunda kalacak, hatta dünya vatandaşlığı noktasında görece daha kurucu bir rol oynamaya karar verecektir. Cameron ne ölçüde uygulama becerisi gösterirse göstersin, ondaki otokratlık kendine has bir dinamiğe sahiptir, barış arayışını acil görmektedir ya da o, esasen bir nükleer savaş durumu riskini ifade etmektedir.

Herkes, Amerika’nın AB/NATO zayıf düştüğünde veya dağıldığında ne yapacağına dair tahminlerde bulunmaktadır. Benim tahminime göre, Rusya ve Çin’le ne kadar çok karşı karşıya gelirse, bu iki ülke o denli yakınlaşacak, küresel yapı yeniden hizalanacak, Amerika tecrit edilecek ve muhtemelen sırtını yaslayacağı bir Batı Avrupa da kalmayacaktır. Obama’nın Trans-Pasifik Ortaklığı ile ilgili son dönemde uyguladığı baskıların amacı, Çin’in kuşatılıp zayıflatılmasına yöneliktir ve onun bir gözü de Avrupa’daki gelişmelerdedir. Onun Cameron’a, Doğu ve Batı’ya bel bağlaması mümkün değildir, o, Amerikan dış politikasının önemli bir kısmında görüldüğü üzere, hâlâ dünya sahnesinde artık savunulması mümkün olmayan, kendi kendisini yüceltmekten başka bir şey yapmayanların ortaya attığı iddialar üzerinden işlemektedir.

Norman Pollack
11 Mayıs 2015
Kaynak

11 Mayıs 2015

,

Ya Ömer Ölüm de Var


Sözün hikâyesi ise şöyle: Hz. Ömer, halife olduğu gün bir adamı yanına çağırıyor, her gün sabah yanına gelip “ya Ömer ölüm de var” demesini istiyor. Aradan yıllar geçiyor. Halife adama artık gelmemesini söylüyor. “Bu sabah aynaya baktım, sakalıma ilk ak düşmüş. Bana ölümü hatırlatan bir şey var artık.”

Hz. Ömer, Araplarda kadîm bir gelenek dâhilinde, belirli bir ahlâkla Müslüman oluyor. Halifeliği süresince devlet işlerini görürken devletin mumunu, kendi işlerini görürken kendi mumunu yaktığı biliniyor. Ayrıca İslam’ın muktedir olmasından önce, Müslüman olmayanların kalplerini İslam’a ısındırmak için belirli aşiretlere zekât veriliyor [Müellefü’l Kulûb]. Bir gün yarımadanın doğusundan bir aşiret reisi parasını almaya geliyor. Ömer, “onca zaman geçti, daha Müslüman olmadınız mı?” diyerek, sünnet ve kural olmasına rağmen, parayı vermiyor, üstelik bu paranın verilmesini yasaklıyor.

“Fırat’ın kenarında bir kuzuyu bir kurt kapsa, Allah bunun hesabını benden sorar.” diyen de o. Fırat’ın kenarındaki halka neler yapıldığı biliniyor. AKP, o kuzuyu yemesi için görevlendirilmiş, kuzu postundaki kurt.

“Suyun başını tutan biziz, gerekli görevleri ehline biz veririz.” diyen de Erdoğan. Bu şirke karşı, sol-laik kesim, onu “halife” oldurmamak için uğraşıyor. O nehrin Suriye’deki yatağını kana boğanın halifeliği söz konusu olabilir mi?

Diyanet, devletin makam araçları, devlet kurumlarının taşıtları, cümlesi AKP’nin seçim çalışmasına teksif edilmiş durumda. Devletin mumunu kendi mumu gibi yakan bir “hilafet” bu. Sol ise “devlet bizim”, bizden düşük bir varlık o devleti bizden çaldı, geri alalım.” diyerek “hırsız” diye bağırıyor.

Solculuk, artık verili kapitalizm koşullarında belirgin biçimde piyasa ve rant ilişkilerine göre icra ediliyor. Solculuğun nimetlerini görmüş kişi, onu bir malı mülkü gibi korumaya başlıyor. Onun sayesinde adam yurduna konulduğunu, ciddiye alındığını, değer kazandığını biliyor. Onu terk edemiyor. Sol denilen “devlet”in mumu hep kendinden menkul bireylerin mumu olarak yakılıyor. Çıkar ilişkileri ideoloji kılıfında yürüyor.

Borsada dönen paralar, inşaatçılıkla biriktirilen kâr, zıt siyasi ekiplerle girilen ticaret ilişkileri, biriken sermayenin paylaşılamaması, çalıştırdıkları yerlerdeki işçilerin sömürülmesi, emek ve hak gaspı. Çıkar ilişkilerinin tayin ettiği siyaset ve ideoloji. AB ile kurulan ilişkiler. Oradan gelen paraların ağzı sulandırması. Bir yandan “kadın” diye bağırırken, diğer yandan fuhuş ve insan ticaretinden gelen paralarla değirmenini döndüren kimi örgütler… Bunlar, AKP’yle rakip firmanın CEO’su ya da sahibi olarak muhataplık kuruyor, ilişkileri, siyaseti oradan kuruyor. Küçük burjuva, küçük burjuvanın karşısına ancak haset ve kinle çıkıyor.

Dolayısıyla bugün itibarıyla kabir azabına duçar olan Kenan Paşa’nın cenaze törenine gidip gitmemenin bir ehemmiyeti yok. Onun palazlandırdığı, yol verdiği, İslam’ı kontrol altına alıp devletin sopası kılmasını istediği, esasen sırf Kürd olduğu için özünde Nursi’ye intisab etmemiş Fethullah’ın düdüğünü öttürüp öttürmemek, onunla müttefik olup olmamak mühim. Bugünde, burada yol alabilmek için uzaktaymış, dostmuş gibi yutturulan emperyalizmi görüp görmemek mesele.

Yıllar önceydi. Kentsel dönüşüme karşı belki de ilk direniş Pendik/Aydos Mahallesi’nde gerçekleşti. Ramazan vakti evlerini yıkmaya gelen AKP askerlerine halk kendiliğinden direndi, bu direnişi kendilerinin yazıp hazırladıkları pankartla yaptı. Pankartta, mealen, “(Beyrut kasabı) Şaron bile Ramazan’da Filistinlilerin evini yıkmıyor, Erdoğan yıkıyor” yazıyordu. Aynı günlerde başka mahallelerde, kerpiç evlerin duvarlarında “AKP kâfirdir” cümlesine rastlanıyordu. İmza sahibi İbdacılardı. O İbdacılar, son bir yıl içerisinde AKP’nin sofrasına oturdular. Bu gerilim üzerinden bir yoldaşlarını kaybettiler. Hizalananın hizada tutulması gerekiyordu zira. Bu hizalanma da hayatiyet, beka, hayatta kalma adına gerçekleşiyordu.

Mumlar karışmışsa, suyun kenarında kuzular katlediliyorsa, o su kan banyosuna dönmüşse, işler, gene rant ve yağma konusunda ehil olana teslim ediliyorsa, burada nasıl İslam’dan söz edilebilir? Muhalif bir dil tutturanlara ise AKP’nin düzenindeki çatlakları örtmek, oraları kapatmak ve bu küfür düzeninin sürekliliğine katkı sunmak düşüyor.

“Hayat savunusu” ile ilgili dil de bu düzeni besliyor, ona eklemleniyor. Ölümün eşitleyici diliyle konuşmayan bir örgütün devrimci olması mümkün değil zira. Mevcut solculuk, verili koşullarda ancak vitalizm, hayat tapınıcılığını propaganda ediyor. “İktidar nesnesi olarak hayatı hedef aldığında hayat iktidara direniş olur” [Deleuze] gibi cümlelerin alı pulu döküldüğünde, sol denilen “devlet”in kibirli, bencil yüzü çıkıyor ortaya. O yüz, bir maske olarak berisinde iktidara uyumlu bir ruhu saklıyor. O ruh, Aksaraylı kavruk delikanlının derdini görmüyor, onu asla umursamıyor.

Eren Balkır
10 Mayıs 2015

09 Mayıs 2015

Derrida ve Fransız Siyonizmi’nin Krizi


Derrida’nın hayat boyu ortaya koyduğu, sıklıkla yapısökümcülük olarak adlandırılan çalışma, yeni bir okuma tarzı geliştirmiştir. Derrida’nın, Avrupa düşüncesine ait ana kavramlar içindeki indirgenemez farklılıkların üretilmesi ve anlamın ertelenmesi meselesine vurgu yapan düşüncesi, özelde, sahip olduğu politik içerimler sebebiyle, yaygın biçimde tartışılmıştır. Yapısökümün karmaşıklığı, biyografik yoruma direnç gösterir, öte yandan Derrida’nın yaşamsal deneyimleri de ondaki kimi anlayışları şüphesiz ki etkilemiştir. Fransız sömürgesi olan Cezayir’de Yahudi bir çocuk olarak geçirdiği o sıradışı gençlik döneminden nadiren bahseden Derrida, bu dışarlılık hâlini aşikâr olan kimliği için esası teşkil eden, yazılarındaki önemli nitelik olarak açığa çıkan farklılıkla ilgili meselesine bağlar. Son dönemde ortaya koyduğu çalışması, diğer hususlar yanında, geleceğin öngörülemeyen imkânlarıyla ister istemez bağlantılı olan bir yaklaşımı keşfeder. Bu yaklaşımı, Cezayir Savaşı’nın yarattığı travmaya bağlamak mümkündür, zira bu travma, Derrida’nın doğduğu yerden sürgün edilmesi düşüncesi tarafından dayatılmış, köklerin yokluğuna dair gerçek bir ceza olarak görülebilir. Kısa süre önce İngilizceye tercüme edilen, Benoît Peeters’ın kaleme aldığı biyografi[1], söz konusu kişisel ve politik faktörler konusunda zengin bir içerik sunmaktadır. Bundan daha fazlası, kitap, günümüz Ortadoğu’suyla Derrida’nın eserinin ne denli ilişkili olduğunu anlamamıza imkân sağlamaktadır.

Özelde Cezayir Savaşı’nın şiddet yüklü doğası ve sonrasında Cezayirli olmayan nüfusun ülkeden çıkartılması, Derrida’nın İsrail-Filistin çatışmasına dönük yaklaşımını ister istemez bir biçimde kuşatır. Onun Cezayir direnişine yönelik Fransız liberal yorumcularına ilk başta duyduğu sempati, Filistin meselesinde, saf anlamda tarafsız ya da hatta İsrail’in iddialarına gereğinden fazla sempati duyan yorumcuların safını tutan bir konuma dönüşür. Onun tüm çıplaklığıyla radikal bir konum almayı reddetmesi, Derrida’yı hem Siyonistlerden hem de Filistin ulusal kurtuluşunu savunan kişilerden gelen eleştirilere açık hâle getirir. Peeters’ın kitabında açığa çıkartılan bilgilerin en önemli marifetlerinden biri de, söz konusu bilgilerin, Derrida’nın Cezayir hatıratını ve bu hatıratın onun Filistin meselesine dair görüşü üzerindeki etkisini anlamamıza katkı sunmalarıdır. Cezayir Savaşı’nın sona ermesi ardından yaşanan acılı sürgün deneyimi dâhilinde Derrida’nın düşüncesinin ilk dönem gelişimini keşfeden kitap da kabul eder, Derrida’nın politik bilincinde İsrail ve Filistin meselesinin belirgin olduğunu. Aynı zamanda bu önemli sorun, onun felsefî katkılarını da zımnen ve açık biçimde etkiler. Derrida, diğer hususlar yanında, hâlâ çözülmemiş olarak kalan, yetmişlerin başında tanık olunan, Fransız Siyonizmi’ndeki krize ait bir semptom olarak görülebilir.

Bu görüş, yapısöküm ile ilgili olarak son dönemde politik itirazlara yol açmıştır. Christopher Wise’ın 2009’da yayımlanan Derrida, Afrika ve Ortadoğu isimli kitabının varsayımına göre, yapısökümün karakteristik özelliği olan “gizli Yahudi liberalizmi”, bilinçaltına özgü biçimde, bölgeye yönelik Siyonist bir yaklaşımı destekleme eğilimindedir. Wise, özellikle Derrida’yı tarihsel düzlemde Kudüs olarak bilinen kutsal şehrin süregiden işgalinin sömürgeci niteliğini gizlerken, bir yandan da “Yeruşalim için Savaş” kavramına küresel dinî mücadele için bir mecaz-ı mürsel olarak başvurmasını eleştirir. Wise’a göre, “Yeruşalim” ismi ile uzlaştırılmış özel hak, Derrida’nın etik ve politik üzerine derin düşünce ürünü yazıları ile kültürel benimsemeyle ilgili anlatı arasındaki her türden uyuşmazlığı göstermeyi reddeder. Pal Ahluwalia’nın Afrika Dışında isimli çalışması da, yapısökümün Cezayir’deki biyografik köklerinin teorik formüller konusunda önemli olduğunu, ama bu köklerin Derrida tarafından tam anlamıyla yansıtılmadığını söyler. Aynı şekilde, Lynne Hufferda Derrida’nın Vichy dönemi süresince Fransız sömürgesi olan Cezayir’deki antisemitik zulmün yapısıyla ilgilendiğini, ancak Cezayir’deki Fransız varlığının sömürgeciliğini asla tam manasıyla keşfetmediğini tespit eder. Çocukluk hatıraları üzerine kurulu bir perspektifle, Cezayir ile ilgili kalem oynatan Derrida, Fransız perspektifini, farkında olmayarak, masum gösterir. Sonuçta Huffer’a göre, onun “nostalcizayir” dediği şey, sömürge dönemine ait suçları gizlemeye yönelik Fransa’da mevcut olan eğilimin suç ortağıdır. Bu meseleyi kendince özetleyen Muraim Haleh Davis’in Wise ve Ahluwalia’nın kitaplarına yönelik Jadaliyya’ye yazdığı eleştirisi, kara ayaklıların (piednoir [“Kara Ayak”]: Cezayir’de yaşayan Fransızlar -çn) deneyimine odaklanmanın sömürgeciliğe ait bir dinamiğin hâlâ sürdürülmesi olarak görmektedir. Davis’in görüşüne göre Wise, “sömürgeci Baba’nın antisemitik günahları, melez Oğlun Siyonist özrü hâline gelmiştir,” demektedir.

Dolayısıyla, Derrida’nın hem Cezayir hem de İsrail ile ilgili konumu önemli bir dizi anlama sahip tartışmalı bir konu olarak kalmıştır. Bizim, Peeters tarafından da tartışılan, Derrida’nın yetişkinlik döneminin ilk yıllarına ait belgeler gibi, biyografik bilgiler üzerinden bu meselelere ilişkin belirli bir perspektif elde etmemiz gerekmektedir. Üç yıl önce tarihçi Edward Baring, Derrida’nın Pierre Nora’ya yazdığı bir mektup bulmuştur. Nora, yakın zamanda, Fransız Cezayirli liberallerin sömürgeci rejimle kurduğu suç ortaklığına dair epey eleştirel bir kitap yazmıştır. Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla Derrida, en önemli temsilcisi Albert Camus olan liberal aydınları savunmaktadır. Baring, mektubu şu şekilde özetlemektedir: “Derrida’ya göre, Fransa’ya doğrudan itiraz edip başka bir milliyetçi rejim kurarak Fransız egemenliğine direnilmemesi gerekir; onun umudu, Fransa ile sağlam bir bağ kuran Fransız-Müslüman bir cemaatin oluşması yönündedir.” Bu ilk aşamada Derrida, efendiliğinden kaynaklı imtiyazlarını yeniden biçimlendirmeksizin, Avrupa kültürünün Kuzey Afrika’da belirli bir yer bulmasının savunulması ile ilgilenmektedir. Peeters’ın tespitiyle, çokkültürcülüğe homojen milliyetçilikler lehine itiraz edilmesi hususuna şüpheyle yaklaşan bu temel konum, hem Nelson Mandela ve Güney Afrika’nın kurtuluşunu sonraki dönemde desteklemesinde, hem de İsrail ve Filistin ile ilgili olarak geliştirdiği görüşlerinde bir biçimde muhafaza edilir. Cezayir’de Derrida’nın ulaşılmasını umduğu hedef, imkânsız olduğunu kanıtlamıştır. Ancak Mandela’nın başarılarına büyük hayranlık duyan Derrida, Güney Afrika’yı bu umudun gerçekleştiği yer olarak görür.

Yapısöküm, “Siyonist özür” tarafından kolayca özümsenmeye karşı direnir. Derrida’nın eseri, kimi zaman Yahudi kültürü ve teolojisine ait motiflere başvururken bu, onun görüşlerinin başka geleneklerce verimli bir biçimde kullanılmasına mani olmaz. Örneğin İslam: Reform mu Yıkım mı? isimli çalışmasında, İslam teolojisindeki dinî hakikati yapısöküme uğratmaya çalışan Muhammed Arkun, bu katkısını açık biçimde Derrida’ya borçludur. Arkun’a göre, İslam düşüncesi, onun “Batı” olarak adlandırdığı şeye ait öteki dinlerle aynı kurucu önermelere sahiptir. Arkun bu noktada, Derrida’nın konuyla ilgili tespitlerinden istifade eder. Christopher Wise da Derrida’nın açık kimi kabullerinin ötesinde, Hristiyan düşüncesi ile geleneksel Afrika düşüncesindeki yapısöküme dair imkânlara işaret eder ve Yahudi geleneğine diğer gelenekler karşısında özel olarak bahşedilmiş imtiyazları aşar. Bu türden tartışmalar, yapısökümcü düşünce içerisinde uzun süre varlığını muhafaza etmiştir. Derrida’nın dostu olan Geoffrey Bennington, yazmanın önceliği ile ilgili yapısöküme ait ısrarın, dillendirilen hakikate dönük geleneksel vurguda görülmeyen yorum çokluğu imkânının oluşturulmasının, Avrupa kıtası dışındaki yazım sürecinin sahip olduğu rolün bilince çıkartılması ile daha iyi anlaşılabileceğini iddia etmiştir. Bennington’a göre, yapısöküm için faydalı olan yazma işlemindeki kavramsal temel, Yunan ya da İbranî değil, Mısır hiyerogliflerinde örneklenmiştir. Derrida, zaman zaman Yahudi düşüncesinden ödünç alınan motiflere başvurursa da, yapısökümün hiçbir şekilde bu özel din ya da kültürle sınırlandırılamayacağı açıktır. Tevrat’ta ya da onun Talmud yorumunda yapısökümcü görüşlerin köklerini bulmak mümkün değildir; yapısökümcü görüşlerin kökleri, aynı zamanda, Derrida’ya epey ilham vermiş bir isim olan Emmanuel Levinas’ta da bulunamaz.

Yapısökümcü düşünceyi değiştirmiş gibi görünen birçok Yahudi teolojisine ait motif, kısmen Levinas’a aittir. Ayrıca onun Derrida’nın doksanlarda kaleme aldığı son dönem çalışmalarındaki etik meselelerine dair formülasyonu üzerinde güçlü ve gözle görülür bir etkisi de vardır. Başlangıçta Alman fenomenolojisi okuyan, bilinç yapılarına yeni bir açıklayıcı yaklaşım getiren Levinas, söz konusu Alman fenomenolojisine ait görüşleri Fransız düşüncesine taşımaktan sorumlu olan kişidir. Martin Heidegger’in Nazizmi savunması ardından, Levinas da fenomenolojinin bu türden suçlara mani olacak şekilde, yeniden formüle edilmesi gerektiğini söylemiştir. Ayrıca Levinas’ın amacı, etik deneyime yönelik yenilenmiş bir dikkat üzerinden, Batı düşüncesini yeniden icat etmektir. Bu amaca ulaşmak için gerekli olan, Tanah’taki (Tevrat ve Zebur’u içeren Yahudi kutsal kitabı) görüşlerin felsefî geleneğe tercüme edilmesi gereklidir. Dinî hakikatin modern felsefe dili içinde yeniden keşfedilmesi, kendisiyle özdeş bir öznenin ve onun özgürlüklerinin öncelikli olduğu tespitini sorgulamaya açar. Levinas’a göre, etik, kendiliğinden geri alınamaz Öteki tarafından rahatsız edilmesini ihtiva eder. O, söz konusu projeyi Batı emperyalizminin kibrini sınırlayıcı bir şey olarak gördüğünden, Yahudi halkının savunulmasını esaslı bir ihtiyaç olarak belirler. Levinas’a göre, Yahudi geleneğinin ve ondaki etik özün muhafaza edilmesi zorunluluğu, İsrail devletinin de kesin olarak savunulmasını gerekli kılar. Onun ara sıra oryantalist mecazlara atıfta bulunması, Batı düşüncesi dışındaki çapraşık içkinlik hâline karşı, temel manada o düşünce geleneğine tutunması, herkesçe bilinen hususlardır. Levinas’ın somutta Filistinlilerin haklarını kenara itmesi, mutlak farklılık etiği tesis etme amaçlı projesini boşa düşürür. Belli bir yere kadar, Derrida’nın onunla kurduğu ilişki, benzer önyargılara bel bağlamaya neden olmuştur.

Levinas ve Derrida arasındaki dostluk ve entelektüel muhabbet, belirli bir dönüm noktasında başlamıştır. Peeters’a göre:

“Derrida, ona [Levinas’a] 6 Haziran 1967’de, tam da Altı Gün Savaşı’nın patlak vermesinden hemen sonra bir mektup yazar. ‘Çatışmanın başlamasından beri kulağım radyoya yapıştı’ diyen Derrida, kimi zaman İsrail’de olan bitene ‘kafayı fazla taktığını’ söyler. Bu olay, onu Levinas’a daha da yakınlaştırır.”

Sonuçta Derrida’nın altmışlarda Arap dünyası ile Avrupa arasındaki ilişkilere dair anlayışı, onun özünde kimi önyargılar taşıdığını göstermektedir. Başta Cezayir Savaşı ile ilgili olarak Fransız liberallerinin aldığı pozisyonu savunan Derrida, sonrasında, İsrail’in askerî hegemonya kurmaya başlaması üzerine, Levinas’a yakınlaşır. Aynı dönemde Gramatoloji Üzerine ve Yazı ve Fark isimli iki ünlü çalışmasını yayınlayan yazar, tıpkı Levinas gibi, İsrail’in 1967’de coğrafî hâkimiyet alanını genişletmesi sürecine sıcak bakar. Ancak Levinas ile ilgili ilk makalesinde bile, etik sorumluluğun kaynağı olarak görülen mutlak farklılık olasılığını sorgular. Bu çağrı zımnen, farklılıkla kurulan, bütünleyici olmayan bir ilişkinin temel örneklemesi olarak tekil bir kültüre Levinas’ın atfettiği anlamı şüpheli hâle getirir. Bu durum, 1996 gibi geç bir tarihte yapılmış bir konuşmada daha açık bir hâl alır. Son çalışmasında Derrida, Levinas’ta görülen Yahudi mesihçiliğini şekle şemale kavuşturur; Levinas’ın oluşturduğu etik mesihçi politika projesine dönük sempatisini muhafaza eden Derrida, bu projenin İsrail devletinin savunulması için seferber edilmesine itiraz eder. Levinas’ın aksine Derrida, etik düşüncesini politik Siyonizm’e ait varsayımların cenderesinden kurtarır. Peki, hangi olay, Derrida’nın İsrail ile ilgili bakış açısını değiştirmiş, böylelikle, Levinas’taki İsrail militarizmine dönük savunuyu artık kabul edilemez kılmıştır?

Peeters’a göre, bu hususta en önemli etmen, Derrida’nın Jean Genet ile kurduğu dostluktur. Büyük bir oyun yazarı, romancı ve şair, aynı zamanda eski bir hırsız ve mahkûm olan Genet, (toplum dışında ya da topluma karşı bir hayat süren anlamında), ünlü bir poètemaudit’tir (lanetli şair). O, kırklardan beri faal olan, ortaya koyduğu eser ve mizaç şaşırtıcı bir nitelik arz eden, tüm toplumsal normlara saldıran bir isimdir; Genet, birçok yönden Levinas ile karşıtlık arz etmektedir. En meşhur eserinde Genet, kendisini derin ve nihilist bir tecrite ve ihanetle kötülüğün cazibesine bırakmıştır. Ancak 1968’deki politik karışıklıklar ardından, kardeşliğe ve devrime dair özlemler duymaya başlar. 1970’te ve 71’de Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarında altı ay geçirir. Burada, sonrasında Sevdalı Tutsak (Ayrıntı Yayınları, 2005 -çn.) ismiyle bir hatırat olarak derlenecek olan, deneyimle ilgili şaşırtıcı kimi makaleler kaleme alır. 1982’de Falanjistlerin İsrail Savunma Güçleri’nin örtük onayıyla kıyımdan geçirdiği Beyrut’taki mülteci kamplarını ziyaret eder. Ürdün’e yaptığı ilk ziyaretlere geri dönüp baktığı “Şatila’da Dört Saat” isimli makalesinde şunları yazmaktadır: “İşte o an orada gördüm Filistin Devrimi’ni. Olan bitene dair o olağanüstü kanıta, hayatta olmanın verdiği saadetin sahip olduğu yoğunluğa güzellik deniliyor.” Derrida’nın önemli eseri Matem Çanı, Hegel diyalektiğinin yapısökümcü okumasını geliştirir, bu noktada Genet’nin hayatına yönelik yaklaşımından ve Sartre’cı varoluşçu anlatıya karşı çıkan bir çalışma sürecinden istifade eder. Ancak Peeters’ın tespitine göre, Derrida ve Genet, genelde bilindiği hâlinden daha sıkı dostlardır. Matem Çanı’nda Genet, kendi çalışması dâhilinde, edebiyat ve suç olarak gördüğü, felsefenin dışına ait ve gene felsefeye ait olan durumu bozma sürecine katkı sunar. Ancak bunun yanında Genet’nin sonrasında ortaya koyduğu eser, Filistin deneyimine ait kapsama müdahale eder ve onu Avrupamerkezci bir anlatının içine yerleştirir. Bu sebeple, Genet’nin Derrida üzerindeki en önemli etkisinin, onun Filistin mücadelesini yeniden değerlendirmesi olduğunu söylemek mümkündür.

Genet’nin deneyimindeki ve bu deneyimin Derrida üzerindeki dönüştürücü etkinin yoğunluğu, Fransız aydınların Filistin davasına yönelik tavırlarında yaşanan kaymayla bağlantılıdır. Esasında bu noktada Genet’nin 1970’teki seyahatinin henüz sonuçlanmış olan “Fransız Siyonizmi’ndeki kriz”in başlangıcına işaret ettiği iddia edilebilir. 1947-1967 arası dönemde Fransız aydınlar, İsrail’i dünya antisemitizmine karşı açılmış aslî siper olarak görme eğilimindedirler. Holokost’tan dolayı dehşete kapılmış olan ve aralarında Jean-Paul Sartre, Marguerite Duras ve Michel Foucault’nun bulunduğu isimler, İsrail’in taleplerini savunurlar. Sola dönük sadakatlerine, hatta Cezayir Savaşı’nın zorlu deneyimine rağmen Fransa’daki aydın cemaati, altmışlar boyunca kararlı biçimde, Siyonizm yanlısı bir pozisyon alırlar. Altı Gün Savaşı’yla kendisini kanıtladığı düşünülen, İsrail’e ait yeni askerî üstünlük ile Filistin halkının sonuçta hızla mülksüzleştirilmesi meselesi, Fransız düşüncesine ilk kez Genet tarafından kazınır. Sonuçta Derrida’nın İsrail’e dönük sempatisi de süreç içerisinde önemli oranda azalır.

Derrida İsrail’i ilk kez 1988’de ziyaret eder ve burada Batı Şeria’daki aydınlarla bir araya gelir, ayrıca Kudüs’te düzenlenen bir konferansa katılır. Söz konusu ziyarette yazar, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına dönük desteğini ifade ederek, bu düşüncesinin kaynağının “sadece adaletle ilgili endişeleri olmadığını, ayrıca hem Filistinlileri hem de İsraillileri kendisine dost bellemiş olması olduğunu” söyler. Ancak ayrıca bu konumu, “İsrail’e ait belirli bir imaja duyduğu saygının ve onun geleceğiyle ilgili duyduğu umudun bir ifadesi” olarak tarif eder. Bir anlamda o, onlarca yıl önce Fransız Cezayirli liberallerin savunusuna yaptığı müdahaleyi geliştirmeyi sürdürür ve yerleşimci-sömürgeciliğin varoluşunda mündemiç olan daha gelişkin bir olasılığı savunmak amacıyla, söz konusu sömürgeciliğin şiddetini eleştirir. 1998’de Ramallah’taki Birzeit Üniversitesi’nde konuşma yapmak için İsrail’i yeniden ziyaret eder. Bu ziyaretler, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) hareketinin başlamasından yıllar önce gerçekleşir. Bugün olsa, Gayatri Chakravorty Spivak ve Judith Butler’ın savunduğu söz konusu stratejiyi onun da savunup savunmayacağı merak konusudur. Bir şey söylemek güç; gene de onun Güney Afrika kurtuluş mücadelesine dönük ilgisinin de gösterdiği üzere, Filistin’deki ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadele bağlamında, söz konusu stratejiye yatkın olması muhtemeldir.

2004’teki vefatından aylar önce Derrida, İsrail ile Filistin için sunulan iki devletli çözüm önerisini aşmak gerektiğini söyler ve bu tercihini Cezayir ile Fransa arasındaki bağla ilgili önceki kanaatleriyle ilişkilendirir:

“Her ne kadar ben, bağımsızlık hareketini onaylamış isem de Cezayirlilerin çilesini daha az çektiği, egemenliğin koşula bağlı olmayan hükümlerini geri çevirmiş olan farklı bir anlaşma tipini tercih ederdim.”

Bu sebeple Derrida, Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığıyla ve onun barışçıl yoldan çözüme kavuşturulmasıyla yakından ilgilenir. Bu örnek ve özelde Filistin ulusunun kendi kaderini tayini örneği üzerinden Derrida, Avrupa’nın dünyadaki yerinin yeniden belirlenebileceğine inanır. Aynı yıl Avrupa’ya, ama geleceğin Avrupa’sına destek verilmesinden bahseder. Bu Avrupa’da, Filistin halkının haklarını, toprağını ve devletini elde etmeyle ilgili meşru istekleri desteklenebilecek, bu noktada, Arap dünyasında, sıklıkla -ama aşırı bir sıklıkta- dehşet verici bir içeriğe sahip olan Siyon Pîrleri Protokolleri’ne yeni bir itibar kazandırma eğiliminde olan, antisemitik propaganda ile intihar saldırılarının tasdiğine ihtiyaç duyulmayacaktır.

Ömrünün 2001’deki Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırıyı takip eden son yıllarında, Derrida giderek daha fazla radikalleşir ve Les Temps Modernes (“Modern Zamanlar”) gibi solcu dergilerdeki gerici İslamofobi ve Siyonizm’e eskisine oranla daha fazla itiraz eder. İsrail’e yönelik belirli bir savununun yanında Filistin milliyetçiliğini tartışıyor olmak, Amos Oz ya da Peter Beinart tarafından benimsendiği görüşte olduğu üzere, okuru Derrida’nın liberal bir Siyonist konum alan bir aydın olduğu konusunda şüpheye sevkedebilir. Ancak liberal Siyonizm, iki devletli çözümü, İsrail demokrasisinin Yahudi niteliğini koruma noktasında gerekli temel uzlaşma hattı olarak görürken, Derrida hiç tereddüt etmeksizin, Güney Afrika modelini öneren bir isimdir.

Yarı egemen bantustanlara ait bölgesel parçaları birbirine bağlamak yerine, Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen direniş, çoklu etnik yapıya sahip demokratik bir devlet inşa etmiştir. Alain Badiou’nün ifadesiyle, “Yahudi/Arap karşıtlığında, Filistin’deki çatışma sürecinde Derrida, ikiliğin yapısöküme uğratılmasını öneren bir konumu benimsemiştir.” Bu yapısöküm, basit manada, barış içerisinde bir arada yaşamaya dönük liberal bir öneri değil, aksine, etnisiteler arası hiyerarşilere ve politik açıdan sistemleştirilmiş kültürel ayrımlara dönük bir reddiyedir. Ancak Güney Afrika’daki artan eşitsizlik, yerleşimci-sömürgeciliğin damgasını taşıyan uluslardaki eşitlik meselesiyle ilgili yaklaşımın radikalleştirilmesini talep etmektedir. Başka yerlerde olduğu gibi burada da, zulme ait ikiliklerin yapısökümü henüz bitmemiş bir proje olarak orta yerdedir.

Derrida’nın Cezayir’deki sömürgeci yönetimiyle ilgili ilk dönem aldığı konum, Pierre Nora’ya yazdığı mektupta geliştirdiği biçimiyle, mücadelenin etkileri ve koşullarına dönük belirli bir çocuksuluğu ifade etmektedir. Onun sonrasında Emmanuel Levinas’a yakınlaşması ve kendi kuşağına mensup neredeyse tüm Fransız aydınlarca paylaşılan bir husus olarak, İsrail’in varlığıyla ilgili endişeleri, Derrida’nın politik meselelere yönelik bakış açısının belirli bir kültürel önyargının tesiri altında olduğuna dair bir hissi pekiştirmektedir. Ancak Derrida’nın Genet üzerinden Filistin mücadelesine ait deneyime kendisini açması ve sonrasında da Mandela’nın peşinden koştuğu vaade duyduğu ilgi, onun mevcut politik konumunun, etik ve politikaya dönük yapısökümcü yaklaşım noktasında, görece daha uzlaşmaz bir konuma doğru evrilip radikalleşmesini sağlar ki bu husus kimsenin kolaylıkla gözardı ya da ihmal edemeyeceği bir gerçekliktir. Biyografi, çoğunlukla, düşüncenin içerimlerine dönük en indirgemeci yaklaşım olduğundan, Derrida’nın ara kararları ve beğenilerinin bilincinde olmak, günümüzde seyreden politik çatışmaya onun fikriyatının süregiden önemini belirleme noktasında, bize hayli katkı sunabilir.

Andrew Ryder
İştirakî
dergisi
Sayı: 3-4

Dipnot:
[1] Peeters, Benoît (2010), Derrida, Flammarion.

08 Mayıs 2015

, ,

Baldaki Zehir

Bu resimdeki kadının adı Ayaled Shaked. Geçen sene Gazze’deki savaşta yaptığı “Filistinlilerin annelerini de öldürmek gerek” lafıyla tanınıyor. Bir devrimci, çıkıp bu kadını alnının çatından vursa üzülecek, kızacak o kadar solcu var ki bu ülkede.

Her ne kadar Shaked bu lafı etmediğini söylüyorsa da, kendisinin buna benzer cümlelerin yer aldığı, başkasına ait bir makaleyi Facebook sayfasında paylaştığı biliniyor. Bu da onun söz konusu lafların arkasındaki zihniyetten çok uzakta durmadığının bir alameti.

Üzüleceklerin sayısı çok, çünkü Shaked de bu solcular gibi laik. Irak Yahudisi ve uzun zamandır Likudcu. Biyografisine göre, üst orta sınıfa mensup bir ailenin kızı, aslen Aşkenazi ve solcu, kocası savaş pilotu. Netanyahu liderliğinde kurulan yeni koalisyon hükümetinin adalet bakanı. Aynı zamanda kısa süre önce İsrail’de yaşanan Afrikalılara yönelik saldırıların arkasında da o var. Uzun süre, ekonomiye ve devlete zarar verdiği için, Afrika’dan İsrail’e yaşanan göçe karşı çalışma yürütmüş.

Facebook sayfasında paylaştığı yazıda özetle şu söyleniyor:

“Her teröristin arkasında onlarca kadın ve erkek var, o teröristlerin terörist faaliyetler içine girmesi, o kadın ve erkekler olmaksızın mümkün değil. Onlar da düşman savaşçılar, onların da kanı dökülmeli. Bunlara çiçek ve öpücükle cehenneme gönderdikleri şehitlerin anneleri de dâhil. Onlar da evlatlarının peşinden gitmeli, bundan daha adil bir şey olamaz.”

Shaked’i Hitler’e benzeten Erdoğan da Gezi sürecinde, parktaki gençlerin annelerine seslenip, “gelin evlatlarınıza sahip çıkın, onları oradan alın” demiş, yüzlerce ana, evlatlarını korumak için parkın önünde zincir oluşturmuş, Erdoğan’ın İsrail eğitimli askerleri, o analara saldırmıştı.

Esasen, “Analığa, onun sorumluluğuna, köleliğine, emeğine karşıyız, bu beden bizim. Orgazm hakkımız engellenemez” diyenler de bu saldırının parçası. Kadıncıların anaların o gün o parkta kol kola girişlerini, o eylemi anlamaları mümkün değil. Burjuvazinin pembe bulutlarının üzerinde imal edilmiş bir “Kadın”a put niyetine taptıklarından, toprak, ter ve kan kokan bu coğrafyanın analarını görmeleri de imkânsız. Kadına şiddet, en fazla, siyasi malzeme kılınabilir. Kendi serbestiyetleri için ekmeğe yağ niyetine sürülebilir.

* * *

Lenin’in Ne Yapmalı’sı, özetle, işçiyi, bu şekilde, sadece kendisiyle ilgilenmeye mecbur eden yaklaşımların eleştirisine dair. Bugünse soyut, burjuva kurgusuna göre zihinde inşa edilmiş İşçi’nin, kendisi dışında hiçbir şeyle ilgilenmesi, ilişkilenmesi istenmiyor. Lenin’e diyorlar ki, “senin önerdiğin örgüt, burjuvaların fabrikasına benziyor” Lenin de “tamam, öyle olsun, ama ben işçilerin örgütlülüğünden öğrenen bir örgütten bahsediyorum” diyor. Buna karşın, bu ülkede Fabrika diye dergi çıkartılıyor. İlginçtir, Lenin’in düşmanları “sen jakobensin” diyor, Lenin de bu eleştiriyi savuşturmak için kurulan benzerlik üzerinden cevap geliştiriyor. Ama nasıl oluyorsa, bu ülkede “ben jakobenim” diyen Lenincilere rastlanıyor. Demek ki bugün Lenin’in düşmanları Lenin postunda dolaşıyorlar ortalıkta. Mücadeleyi fabrika duvarlarının dışına taşıyan irade, bir tür işçicilikle, tekrar burjuvanın sınırlarına çekiliyor.

Benzer bir durum, kadın meselesinde de var. Artık yaşlı ve erkek şefler, kendilerini gizlemek adına, öne gençleri ve kadınları sürüyorlar, bunu bir de ideolojik kılıfa kavuşturuyorlar. Ön cephede gördüğümüz Kadın, şeflerin erkekliğini; Gençler, yaşlılığını örtbas ediyor. Kendisi dışındaki dünyayla, hayatla rabıtası kalmamış küçük örgütler, hayatta kalmak adına, kendince vitrinler oluşturuyorlar. Kadın ve gençlerin öne sürülmesinde korunanlara, neden korunduklarına bakmak gerekiyor.

AKP de buradan vuruyor: “Hayatın yaratıcısı kadınlar” ifadesini şirk eleştirisine tabi tutuyor. Yaratma fiilinin sadece Allah’a ait olduğunu söylüyor. Ama şeflerinin ancak ve sadece Allah’a has olan sıfat ve fiilleri üstlerine aldıklarına tanık olunuyor. Bu şirki eleştiriye tabi tutana rastlanmıyor. Küçük burjuvazinin kayıkçı dövüşü, zerre hayır üretmiyor.

* * *

Emperyalizm ve Siyonizm, doğu Müslüman coğrafyasının zayıf karnını gençlik ve kadın olarak belirliyor. Buralara müdahale ederek yol almaya çalışıyor. Ülke genelinde siyaset alanını belirleyen Kemalizmse; bölge genelinde bu belirleyici unsur Masonik-Siyonist-emperyalist odaklar. Oraya girmek isteyenlerin onlardan izin alması zorunlu.

Onlar, “zayıf karın” gördükleri gençlerin ve kadınların kendilerine karşı savaşma ihtimallerini ortadan kaldırmak istiyorlar. İnsan-altı, düşük yaratık, siyaset dışı varlık derekesinde görülen dinamiklerin ağzına bir parmak bal çalıyor. Onlara sınıf atlatacağını söylüyor. Kadın ve Gençlik, bu tür vaatlerle yüceltiliyor. Kadın erkeğe, Gençlik yaşça büyüklere düşman ediliyor. Onların terakkiye ve hürriyete mani olduğu öğretiliyor. Açılan yollardan yürüdüğünde, kurtuluşa varılacak zannediliyor. Bu sırada egemenler, gemilerini o terakki ve hürriyet için verilen kavganın açtığı kanallardan yürütüyorlar.

Geçmişte Reyhane Cabbari vak’ası türünden doğuya dair haberler, hep batı süzgeçlerinden geçtikten sonra, onun çıkarına uygun olarak servis ediliyorlar.[1] Örneğin İran’da bir mollanın “cinsel ilişki esnasında başka bir kadını düşünürseniz, eşcinsel olursunuz” dediği söyleniyor. Buradan hem eşcinsellerin hem kadınların hem de laiklerin gönlü hoş tutulmuş oluyor. Oysa mollanın sözünün doğru olduğunu kabul edersek, bu haber uydurma değilse, muhtemelen molla, özellikle Şiilik’te Hz. Ali kaynaklı bir emir gereği, tekeşliliğe vurgu yapıyor. Hatta Fransız bir yazar, Suudi-İran geriliminin bir açıdan çokeşlilik-tekeşlilik kavgası olduğunu, Hristiyanlıktan örnekler vererek izah ediyor ve bu gerilimin ekonomik bir yönü bulunduğunu söylüyor. Ama bizim bunlarla değil, ekmeğe sürülecek bir damla yağla ilgilenmemiz isteniyor sadece. Bu istek de kadınları köleleştiren, fahişeleştiren, içini boşaltan, cesetleştiren, et niyetine satan, gençleri çürüten, uyuşturan, geleceksizleştiren batılılara ait üstelik.

* * *

O nedenle bugün Mehabad’da yaşananların buraya tercüme edilişine dikkat etmek gerekiyor. Yağa çevirip ekmeğe sürmeden önce düşünülmesi zorunlu. Zira gelen haberlerde Ferinaz Hüsrevani’nin otel sahibi tarafından fuhşa sürüklendiği, otel sahibinin de Kürt olduğu söyleniyor. İran, İslam ve devlet düşmanlığı için bir kadının n’aşını politik çıkara tahvil etmeden önce düşünmek gerekiyor.

Tabii İran Devrimi öncesi ve sonrasında Kürdlerin gördüğü zulmün ve baskının da göz ardı edilmesi mümkün değil. Ama Kürd’ün de kendi Hürriyet gazetesine sahip olup altına, lejant niyetine, “Kürd’ün Kürd’den başka dostu yoktur” ya da “Kürdistan Kürdlerindir” yazmasının da bir manası yok. Sömürgecilik tezlerinin, birilerinden çalınmış malların iadesine indirgenmesi, en fazla, toprak ağalarının, esnafın, tüccarın göğsünü kabartıyor.

Qazi Mihemed, 22 Ocak 1946’da Mehabad Kürd Cumhuriyeti’ni ilân ediyor. Şah’ın saldırısı sonrası 31 Mart 1947’de cumhuriyeti ilân ettiği meydanda idam ediliyor. Ekte sunulan yazıda, vasiyeti de yer alıyor. Cumhuriyetin genelkurmay başkanı Mustafa Barzani. Bugün yaşanan serhıldanın arkasında bir yönüyle Barzani çizgisi var. Buraya sunuluş biçimine bakılırsa, bu çizginin hâkimiyetinin ve yaşanan rekabetin belirginleştiği görülüyor. Mihemed, vasiyetinde “Allah’a iman edin, birlik olun, ihanet etmeyin, yabancıların ajanı olmayın, mücadele edin” diyor.[2] O günün Şah’ına karşı devrim yapanların iktidarında Mihemed, başka bir düzlemde, bir anı olarak, kıymet buluyor. “Acem’e güvenmeyin, bal verse içinde kesin zehir vardır” diyen Mihemed’in izinden gittiklerini söyleyenler, bugünkü zalimleri de aynı millî etiketle değerlendiriyorlar.

Oysa İran devletini değil, arkasındaki devrimi sahiplenmek gerekiyor. Bölgede güç kazanmak isteyen Siyonistlerin ve emperyalistlerin esasta o devletle değil, devrimle dertlerinin olduğu biliniyor. Yerel düzeyde eskinin Sovyetler’inin yerini İran alıyor. Devrim imkânının ezilmesi için bu ülkeye çeşitli saldırılar gerçekleştiriliyor. Piyasaların ve tekellerin güvenliği ve huzuru için devrimin tasfiye edilmesi gerekiyor.

* * *

Belki de egemenler, Sovyetler’e karşı örgütledikleri Avrupa Birliği’nin bir benzerini Ortadoğu’da tesis etmek istiyorlar. Bu yöntemin İran için de işe yarayacağını düşünüyorlar. Türkiye ve İsrail, hangisinin Fransa ve Almanya olacağı konusunda, tatlı bir rekabet içerisindeler, o kadar.

Sovyetler’in ideolojik çözülme sürecinin Avrupa’daki komünist partilerin bürolarında başladığı biliniyor. “Yeni Ortadoğu”, yeni AB olma ihtimali üzerinden, benzer solcuları namluya sürüyor.

* * *

Ferinaz’ın fuhşa sürüklendiği için intihar ettiği ya da buna zorlandığı doğru ise, Mehabad’da Kürdistan güneşinin doğuşunu görenlerin, bugün büyük şehirlerde fuhşa sürüklenen binlerce Suriyeli kadın için kıyam etmesi gerekiyor.

Sadece kendisini gören göz, kör olmaya mahkûm…

Eren Balkır
8 Mayıs 2015

Dipnotlar:
[1] N. Vahid Azal, “Reyhane Cabbari Dosyası”, 6 Kasım 2014, Medya Şafak.

[2] “Qazi Muhammed’in Vasiyeti”, 18 Mart 2016, Nerine Azad.

,

Yâr ile Kâr


Bir vakitler “Altan Tan HDP’den aday olmasın” kampanyası başlatanlar, bugün “sosyal âlemler”inde Tan’ın sözleriyle coşuyorlar. Bireyi aşan değerlerin taşıyıcılarını, belirledikleri siyaset alanında görmek istemiyorlar, bu açık. Bunu da küçük burjuva bir eşitlikçilik adına yapıyorlar. “Cascavlak, dımdızlak bireyler olarak eşitlenelim” istiyorlar. Ama bu eşitlikçilik, eşitleyici pratikleri ezmek için ifa ediliyor. Eşitlikçi vurgu, bir çizginin arkasında, koşu parkurunda yan yana durabilmek için yapılıyor. Yani bu vurgu, örtük bir özgürlük kurgusuna dair. Sorulmayan soru şu: gürleşmesi istenen öz, neyin özüdür?

Burdur’da düzenlenen bir Yörük kültürü gecesinde konuşmacı şunları söylüyor: “Yavuz Sultan Selim’in sözüdür: ‘bu Yörükleri savaşçı yapın, devletin hiçbir noktasına getirmeyin.’ Artık biz Yörükler, savaşta ön saflara sürülmek değil, doktor, mühendis, bürokrat olmak istiyoruz.” Yeni Yavuz’lar, Yörükleri doktor, mühendis, bürokrat ordusu dâhilinde ön saflara sürüyorlar artık. Sağ siyaset, Anadolu’nun Yörük ve Türkmen aşiretlerinin temsilcilerini besleyerek, burjuvazinin ve devletin bekası için siperlere koşturuyorlar onları.

Bir vakitler TKP, sanırım, 1980 kongresini Konya’da yaptığını duyuruyor dosta düşmana. Oysa kongre Moskova’da yapılıyor. Bu TKP’nin üst düzey kadrolarından biri olan Veysi Sarısözen’in şimdiki partisinin genç üyeleri, bugün Kadıköy Salı Pazarı’nda çektikleri seçim videosunu Burdur’da çekilmiş gibi gösteriyorlar. Burdur halk pazarında tüm pazarcıların “HDP” dediklerini iddia ediyorlar. Madunların, mağdurların, mazlumların bu zihniyet dâhilinde niceliksel bir değer, görsel bir malzeme niteliği taşıdığı ortada.

Genel siyaset alanının sınırlarını burjuvazi tayin ediyor. Burjuvazi kendi azınlık oluşundan ürktüğü için, öncelikle o azınlık hâlini gür gösterecek yolları araştırıyor, kendisine düşman kesimleri de birey ölçüsünde, temsiliyet düzleminde, eşikten içeri sokmak istiyor. Ne gürleştirilmek isteniyorsa, burjuvaziye hizmet ediyor.

Yörükler, batılı, emperyalist kurgunun ürettiği Türkçülüğün nesnesi kılınıyorlar. Burjuvazinin belirlediği siyaset alanına ancak bu surette girebiliyorlar. Bugün toprağı, suyu, geleceği çalınıyor ama onlar Türk’ten gayrı, Türk’e düşman Türkçülük ideolojisiyle hareket ediyorlar. Türk, özel insanların özel duygularına kapatılıyor. Burjuva siyasetinin kutsal bireyinin “Türk”, “Müslüman” ya da “İşçi” olarak kodlanması arasında bir fark bulunmuyor.

Din, millet ve sınıf meseleleri, özel, bireysel olgular olarak gösteriliyor. Burjuva siyaset alanında ancak bu kadarına tahammül edilebiliyor. Örneğin Demirtaş bir konuşmasında yoksulluktan bahsedip “meselenin sınıfsal tarafı da bu” diyor. Yani belirli bireylerin özel, öznel hikâyeleri o düzeyde ele alınıyor. Din, millet ve sınıfla ilgili değerlendirmelerde bu birey vurgusu öne çıkıyor. Tüm hikâyeler, toplam gidişattan, tarihten ve toplumdan ayrı ele alınıyor. Burjuvazinin tarihten ve toplumdan kaynaklı her türlü öfke biçimine ve tarzına karşı kendisini savunma biçimi bu. Din, millet ve sınıf, bireye kapatılarak, tehdit oluşturan yanları budanıyor.

Liberaller, haber kaynaklarının başını tutuyorlar. İdeolojik düzeyde HDP dâhil tüm seçim partilerinin zihinsel işlemlerini tayin ediyorlar. Onların görevi, burjuvazinin savunma hattını örmek. Faşistlerse saldırı hattını örmekle meşguller. İki kesimde de bu bireyin kutsiyeti temel rol oynuyor. Her ikisi de burjuvazinin siyasetteki hareket alanını rahatlatıyor.

AKP nerede “köke, ecdada dönüyoruz” diyorsa, orası burjuvazinin yüzünü döndüğü yer oluyor. Bu parti, din, millet ve sınıf bahsinde, gene burjuva siyasetin ihtiyaç duyduğu bir yerden karşılanıyor, karşıya atılıyor. AKP’nin “kök ve ecdad” dediği şey, burjuva bireyden başka bir şeyi ifade etmiyor. Esas itiraz edilmesi gereken bu. Erdoğan’ın “Benim sayemde on kat zengin oldunuz” dediği kesimlerin ideolojik itirazlarından medet umulmaması gerekiyor.

HDP’liler de dâhil kimi siyasetçilerin AKP’lileri zekâ, akıl, ilericilik üzerinden eleştirmelerinin sınıfsal bir tarafı var. Boğaziçi ve ODTÜ çıkartmaları, mevziin nereye kurulduğunu gösteriyor. Cem Yılmaz kitlesine oynayarak, hazır cevap olmanın, lafı gediğine koymanın, kelâmı mizahla yoğurmanın prim yapacağı düşünülüyor. Charlie Hebdo’nun Le Pen ve devletçi zihniyetin çizgisine çekildiğinin söylendiği günlerde, LeMan dergisi, Fenerbahçeli futbolculara yapılan saldırı sonrası, kendilerinin tabiriyle, “nefret suçu” işliyor ve tüm Trabzonspor taraftarını aşağılayan, onları bir kupa için insana kıyacak caniler olarak gösteren bir karikatür çiziyor. Oysa rahmetli Kazım Koyuncu’nun tabiriyle, “Trabzonspor güçsüzlerin güçlülere meydan okuma ihtimalini temsil ediyor.” Efendilere yaranmak isteyenler, güçsüzlerin güçlenme gayretlerini alaya almayı maharet sayıyorlar.

Sapla samanın karıştığı yer de burası. Birilerine “ben daha zekiyim, akıllıyım hem de komiğim” diyerek kendilerini beğendirmeye çalışanlar, o birilerini sorgulamalıdırlar. AKP’ye oy veren, ona çalışan halk kütlelerini din, millet ve sınıf üzerinden ezmeye, parçalamaya, siyaset alanından kovmaya çalışmak, devrimci bir tutum olmasa gerektir. Yani AKP’yle güçlü olduğunu sananları aşağılayarak yol almak yerine, aksine, onların AKP'yle güçsüzleştiklerini ve güç imkânlarını göstermek zorunludur.

AKP bugün güncellenmiş Kemalist devlettir. Yüz yıldır ne yapılıyorsa, onu yapmaktadır. Onun burjuva siyasetin ilke, kural ve alışkanlıkları dışında bir şey yapması mümkün değildir. Burjuvazinin belirlediği alana giriş bileti almak isterken bu bileti AKP tabanına küfrederek almaya çalışmanın bir anlamı yoktur. O alana Müslüman, Kürd ve işçinin girmesi yasaktır. Burjuvazi, ancak kendisine benzeyene el etmektedir. Bilet alanlar, gücü düşürmüş, güçlenme imkânlarına sırtını dönmüş demektir.

O alana Müslüman’ın girmesi, Ermeni’nin, Rum’un dinleri üzerinden dışlanması ile mümkündür. Girdiği yerde yanına birçok şeyi almaması gerekmiştir. Kürd’ün girmesi, Türk’ün, Yörük’ün, Türkmen’in kovulması ile mümkündür. Yanındaki birçok şeyi eşikte bırakmalıdır. İşçinin girmesi ise ancak şirketleşmiş sendikalar üzerinden olabilir.

Bugün CHP, HDP ve MHP, dinin istismar edilmesine karşıtlık noktasında birleşmektedir. Şirketleşmiş sendikalar, dağdan inmiş Kürd, Yörük’ü ancak kendi çıkarlarına hizmet ettiği noktada değerli gören “Türk”, AKP’de gördükleri “din”e saldırmaktadırlar. Sınırlamak istedikleri, saldırdıkları şey, kendilerinde kireçleşmiş burjuva kurguyu parçalayacak bir İslam’ın imkânlarıdır. Saldırı savunma amaçlıdır ve savundukları genel burjuva siyasetidir.

Bu tantana içerisinde, Diyanet tartışması noktasında, bugün TKP ile AKP yan yanadır. İkisi de İslam’ın imkânlarını bastırma ve ezme gayreti için Diyanet’in gerekliliğini dile getirmektedir. Burada cin olmadan adam çarpma çabası söz konusudur. Masa başında kendisini devlet zannedenler, devletin nasıl olması gerektiğine ilişkin fikirler saçmaktadırlar ortalığa. Dolayısıyla, alttakilerin “devlet” olma iradesi, bugünkü devleti eleştirirken ezilmektedir. Bu amaçla devletin değil, canlı varlıkların olmadığı bir zaman kesitini merkeze alıp bugüne ölçü ve ölçek sunulmaktadır. Oysa bu ölçü ve ölçek, bugünün burjuvazisi içindir, onun çıkarınadır. Burjuva siyasetinin mayasında pazara, kâra, mülkiyete ve rekabete uygun bir “insan” kurgusu vardır.

Yani Hz. Muhammed’in devlet kurmadığını söylemek, Medine kurgusunu Mekke’nin karşısına çıkartmak, en iyisinden, Medine’nin dişlerini söküp onu burjuva liberal bir ezbere kurban etmek, hiçbir sonuç üretmez. Bu anlamda, daha düne kadar “Müslüman’ın dinî değerlerine dokunmamak lazım. İhsan Hoca yanlış yapıyor” diyen Ayhan Bilgen’in bugün İhsan Eliaçık’la “demokratik İslam” kurgusu üzerinden yan yana gelmesi, manidardır. Getirene, hizalanan çizgiyi kimin çizdiğine bakmak gerekir. Bu çizgi, muhtemelen dini, dindeki devrimci imkânları öte tarafta bırakmak içindir.

Dinin istismar edilmesi bahsinde Sıffin Savaşı’na atıfta bulunulması da manasızdır. Erdoğan Aydın, “AKP bizi zayıf yerimizden vurmaya çalışıyor” deyip, bu savaşta mızrakların ucuna Kur’an sayfaları asılmasından bahsetmektedir. Oysa Muaviye’nin karşısındaki ordunun komutanı dini zayıf değil, aksine, İslam’a göre, “ilmin kapısı”dır. Yani Muaviye, kendi İslam’ını üstün kılmak değil, Hz. Ali’nin dine tam bağlılığını kullanmak için o taktiği uygulamıştır. Tayyip Erdoğan’la yarışı eşit koşullarda yürütmek isteyenler, esasen bu yarışı kabul etmekle mağlupturlar. Ayak bastıkları, start çizgisinin arkasına dizildikleri kulvar, asla bizim değildir.

Sabahın beşinde işe gidenlerin yürüdükleri yollar, gecenin köründe mevzilere inenlerin yürüdükleri patikalar, tırnakları ile sürülen toprak, yağmalanan ormanlar… Girilen kulvar, buraları kesinlikle görmeyecektir. Oralar, sadece egzersiz ve antrenman için vardır. Yola revan olanlar yoldaşlaşıyor, dolayısıyla o kulvar, yoldaşlığa da düşman.

Osmanlı’dan beri “Yâr ile kâr”ı birleştirme becerisini haiz Nakşibendî tarikatları merkezî bir konumdadırlar. Bugün de AKP buraya yaslanmaktadır. Bir iddiaya göre, bu tarikatın kollarında şeyhten sonra ikinci adamlar hep subaydır. Diyanet’e takılanlar, buralara kördürler. Burjuvazi ve devletinin kendisine tehdit teşkil eden yerleri boş bırakması, doğası gereği mümkün değildir. “Tehditleri savuşturma işlerini ben hallederim” yarışından mazlumlara, fukaraya asla hayır gelmeyecektir.

Laik, “din dışı” demektir. Laik olduğunu söyleyen, doğal olarak, mevcut burjuva kurgunun içerisinde işleyen bir kutsalın hizmetinde olduğunu da söylemiş olur. Kahire’de Müslüman Kardeşler’e “laik olun!” emrini veren Erdoğan ile buranın laikleri esasında yan yanadır. Esma’yı katledenlerle birlikte mazlum Yemen’e yönelik saldırıda ortak olan bu laikler, bugün Siirt’te elindeki Kur’an’ı sallamaktadırlar rakiplerine. O Kur’an, zalimin değil mazlumundur; zalime zulüm, mazluma hürriyettir.

Eren Balkır
7 Mayıs 2015

06 Mayıs 2015

Kitlesel Gösteriler ve İsyanlar Köklü Değişim İhtiyacına İşaret Ediyor


 

Geçen yazdan beri Afrikalı-Amerikalıların kurtuluş mücadelesinin giderek derinleşmesi, tüm ABD genelinde kentlerde toplumsal koşulların kötüleşmesinin somut bir karşılığıdır. Bu sorunların mevcut ırkçı kapitalist sistemde çözüme kavuşturulması mümkün değildir.

İşçi sınıfı ve mazlumların ekseriyetince üretilen servet, ABD’de eşit olarak dağıtılmalı, böylelikle sosyal barış sağlanmalıdır. Ferguson’dan Oakland’a, oradan da Baltimore’a bir dizi şehirde tanık olduğumuz süreç, ülkenin geri kalanıyla da ilgilidir. Diğer kısımda aynı meseleler altmışlar ve yetmişlerde Yurttaşlık Hakları ve Siyahların politik güçlenmesinden beri çözümsüz bırakılmıştır.

Ulusal kurtuluş hareketinde köklü bir gelişme sağlamak için gençlerin ve işçilerin politik eğitim veren ve krizin temeline işaret eden uzun erimli bir planlama sunan devrimci oluşumlarda örgütlenmesi zorunludur. ABD’de kitleleri sistematik bir biçimde parçalayan ve sefalete sürükleyen, bankalar ve şirketlerdir. Krize dönük her türden çözümde, halka karşı işlenmiş suçlar konusunda yönetici sınıfın çıkarları sorgulanmalıdır.

Baltimore’da suçlular, adil bir biçimde yargılanmalı, tahliyelere izin verilmemelidir. Su kesintilerine son verilmelidir.

Tüm gençlere ve yetişkinlere iş, ekonomik fırsatlar ve kaliteli eğitim verilmeli, bu yönde gerekli kaynaklar temin edilmelidir. Milli Muhafız birlikleri ve polis Afrikalı-Amerikalıların mahallelerinden çekilmelidir. Barış içinde yaşama, yaşayacak kadar ücret, kalite barınma, tümüyle toplumun kontrolünde olan ve otonomiye dayalı okullar açılmalıdır.

Abayomi Azikiwe
29 Nisan 2015
Kaynak