22 Eylül 2013

,

Yoldaşlığın Kıyamı


Komünist, kendisine insan örgütlemez. Örgütlenmesi gereken, harekettir, dinamiklerdir, devrime uzanan yollardır. O harekette, dinamiklerde ve devrim yolunda burjuva bir tasarım olarak “insan”a yer yoktur.

Komünistin kilitleneceği yer, kendisini sevebilecek, kendisine saygı duyabilecek bireyler değil, kimi zaman kendisine rağmen gelişen hareketler, dinamikler ve yollardır. Kendisini kuracaksa, oralardan kurar.

“Emek en yüce değerdir” şiarı, küçük burjuva solculuğun ve Marksizm öncesi sosyalizmin ruhudur. Bu ruh komünist hareketi ruhsuzlaştırır, ruhunu mevcut bedene düşman eder. Dolayısıyla, mevcut toplumsal ilişkiler, tarihsel pratikten kaçırılırlar. Tarihsel birikim, mevcut toplumsal putların önünde diz çöktürülür. Küçük burjuva solculuk, “Kâbe’nin içindeki putları kıran Muhammedî irade” olarak Marksizme yönelik derin bir sınıfsal kinle hareket eder. Bu solculuk, intikamını, “Emevîlik gibi”, Marksizmi ve komünist hareketi putların dinine dönüştürmek suretiyle alır. Bu dinin Allah’ı yoktur.

Devrime uzanan yollar, ancak belirli politik kavşaklarda görülebilir. Kavşaklar, yolların ayrıştığı ve birleştiği momentlerdir. Komünistin görevi, kavşağın bizatihi kendisi olmak değil, orada eylemektir.

Andre Malraux’nun Umut isimli romanında geçen anarşist-komünist muhabbeti uyarıcıdır: komünist, anarşiste, “siz hep bir şey olmak istiyorsunuz, biz ise bir şey yapmak istiyoruz” der. Yapmayı oluşta dondurup yapmanın ruhunu çalanlar, anarşist temrinlere sarılmak zorundadırlar. Yapmayı oluşta dondurmak, oluşun yapma tarafından dağıtılmaması içindir. Oluşun bütünlüğü bozulmasın diye, yapmak, kapı dışarı edilir.

Anarşist açısından devlet, bir pratik olarak oluşa halel getirdiğinden düşmandır sadece. Komünist içinse devlet, politik sınırlılığı dâhilinde bir süre yapmaya tabi kılınacak bir araçtır. Salt kendisine insan örgütleyenin bu gerçeği anlaması mümkün değildir.

Komünist için yapmak, asla teorisiz değildir. Lenin’in narodnikler için dile getirdiği gibi, “ahmaklar teorinin de bir eylem olduğunu” asla anlamamaktadırlar. Çünkü yapmak, ortaya aklını ve yüreğini koymaktır, dolayısıyla o aklın ve yüreğin de öznenin öncesiz-sonrasız bir yapma pratiği üzerinden dönüştürülmesi gerekir. Akıl ve yürek, kişisel sınırları tanımaz, tanımamalıdır.

“Emek en yüce değerdir” sözü, küçük burjuva siyasetinde, bireyin her türlü pratiğine her şekilde saygı duyulması olarak karşılığını bulmaktadır. Saygı, özünde korkudur ve burada korkulan şey, birey tanrısının sunağına kurban edilmektir. Komünist, o sunağı parçalamak zorundadır. Küçük burjuva siyaseti, sadece kendisinin baş ve son olduğu ürünleri tanır. Komünist için aslolan, o baş ve son arasındaki pratiktir.

Bireyin sözüne ve eylemine saygı duymak, komünistin işi değildir. O kendisine arkadaş kurmaz, yoldaş oluşturur. Yoldaşlıksa pratik eylemlilikle mümkündür. Bu pratik eylemliliğin teorik-düşünsel bir boyutu olmak zorundadır. Aynı şeyleri düşünmek değil, aynı yolda düşünsel olarak eylemek, eylemli olarak düşünmek; esas olan budur.

Dert, bireyliğine saygı duyulmasını isteyenlerden bir arkadaşlık kulübü kurmak olamaz. Mesele, hareketten, dinamiklerden ve devrime uzanan yollardan yoldaşlık oluşturmaktır. Dolayısıyla, komünistin her daim kişide yansıyan bir hareket, dinamik ve yol görmesi gerekir. Kişiyle kişisel muhabbet kurmak, komünist politikanın derdi olamaz.

Politika kıyam etmek, ayağa kalmaktır. Arkadaşlık kulübü, her ayağa kalkışta dağılacağından korkar. Dolayısıyla, politikaya asla izin vermez. Ait olunan hareket, dinamik ve yol, kişiye ayağa kalkma emrini verir. Bu emir duyulur duyulmaz, eski arkadaşlık ilişkileri doğalında parçalanır ve tepki gösterir. Ayağa kalkana “otur, icat çıkarma” denilir. Burada eşitlikçi tutum, özgürleştirici pratiği ezer. Ana mesele, kişinin özgüllüğünün ve özgürlüğünün tehlikeye girmesidir. Tersten, özgürlükçü tutum, eşitleyici pratiği ezecektir. Arkadaş kulübü ile yoldaşlık komünü tehlikelidir. Dışarıya ve ileriye dönük her türlü hareketi susturmak zorundadır.

Arkadaşlık ile yoldaşlık arasında geriye dönüşsüz, kalıcı bir ayrım çekmek zorunludur. Arkadaşlığın politik kıyam dâhilinde parçalanması, dağılması, yoldaşlığın yolunu açacaktır. Yoldaşlık komününün panzehri, gene arkadaşlık ilişkilerindedir. Arkadaşlık kulübünün panzehri ise yoldaşlaşmadır.

Hareketin geriye düştüğü noktada yoldaşlık ilişkileri, eskinin arkadaşlık ilişkilerine doğru geri çekilecektir. Dolayısıyla, arkadaşlık kulübü, örgüt ya da parti zannedilecektir. Bu yanılsama, politikanın ölümünü ifade eder.

Haziran direnişinde yoldaşlık, forumlarda arkadaşlık hâkimdir. İlkinde eski örgütler mevcut değildir, ikincisininse ruhudurlar. Herkes, forumların kendisinde bedenlenmesini ummaktadır. Oysa arkadaşlık kulübü olmak, yenilgi ve tasfiyedir. Örgütler, şu veya bu düzeyde barındırdığı yoldaşlaşma imkânlarını ve kendi içindeki yoldaşlık ilişkilerini forumlar üzerinden yitireceklerdir.

Yoldaşlıktan arkadaşlığa doğru geri çekilmenin nedeni, aidiyet ilişkilerinin mülkiyet ilişkilerine yenilmesidir. Mülkiyet, arkayı sağlama almakla; aidiyet, öne doğru çıkmanın gerekliliği ile ilgilidir. Sırtını sağlama aldıklarını düşünenlerin öne çıkma derdi yoktur. Öne çıkan, gücünü aidiyetten alır.

Aidiyet, başkalarıyla yola çıkma iradesidir. Bu irade, istek yoksa, geriye çekilip eldeki mülke teslim olmak kaçınılmazdır. Arkadaşlık, tam da bu noktada kutsallaşır. Her şey mülke indirgenir. Yeni politik süreçte buluştuğu yoldaşlarını küçümseyip eski mahallesindeki arkadaşlarını özleyen kişi, artık apolitiktir. Bu apolitizm, politik mücadeleyi köreltir. Örgütünü mülk olarak gören kişinin, örgütünü arkadaşlık kulübüne çevirmesi kaçınılmazdır. Örgütlenme, artık sadece sosyalleşme pratiğidir.

İleri fırlayan kişi için ayrıldığı örgütteki eski yoldaşları aslında eski arkadaşlardır. Hâlâ eski örgüt içi ilişkilerini arayan bir kişi için bu ilişkiler, güvenli bir kovuktan başka bir şey değildir. Tam da bu noktada, “emek en yüce değerdir” lafı gündeme gelir. Çünkü arkadaşlık için ve onun içinde ortaya konulan pratik, kutsallaştırılmak zorundadır. Yapılan işler arkadaşlığın emrindedir. İş pratiği, arkadaşlığın hizmetkârıdır sadece. İşin ve eylemin özgürleştirilmesi için arkadaşlık kulüplerinin dinamitlenmesi zorunludur.

İşçi sınıfı geriye, proletarya ileriye dönüktür. İlki, meslekî birlikteliğini yüceltmek, ikincisi devrim yolunu açmak zorundadır. Kendi arkadaşlık ilişkilerindeki romantizmi işçilerde ya da ezilenlerde bulanlar, bu romantizmi ilgili kesimlere yansıtanlar, hem işçilerin ve ezilenlerin öne fırlamasına, yol açmasına mani olurlar hem de açılan yolu tıkarlar. İşçicilik ve ezilencilik, arkadaşlık kulüplerinin ana programı ve tüzüğüdür.

Sözün ve eylemin kendi bireyliğinde bütünlenmesi meselesi de buradadır. Bu iddiadaki kişi, kendisine benzer arkadaşlar arıyordur sadece. Ezilenler ve işçiler için bu kişilerin ve arkadaş kulüplerinin ürettiği sözün ve eylemin hiçbir kıymeti yoktur. Onlar, sürekli ve kesintili bir hareket içinde olduklarından, söz konusu kişilerin ve kulüplerin pratiğini sürekli ve kesintili olarak kusarlar.

Notre Dame’ın Kamburu’nda ezilenler, önce kendilerine yardım eden ezilenci küçük burjuvaları idam ederler. Çünkü ezilenciler, kendi varlıklarının sürekliliği ve kesintisizliği için ezilme ilişkilerinin sürmesine hizmet etmektedirler. Ezilme ilişkilerinin sona erdiği bir ânda ezilenler, o küçük burjuvaların kellesini kesmek zorundadırlar. Ama bu hikâye, idamdan korkup saklanmak için ezilenlerin içine karışmayı öğütleyen küçük burjuvaları haklı çıkartmaz. Proleter irade, Ekim Devrimi sonrası yaşandığı gibi, saklanmak için dilenci kılığına giren burjuvaları gene de bulmayı bilecektir.

Küçük burjuvazinin ürettiği söz ve eylem, her daim, Marksizm öncesi sosyalizmlerin ruhunu taşır. Bu sosyalizan eğilimler, ya eski burjuva devrimlerin korunmasını ya da bir devrimin bir daha olmamasını talep ederler. Belirli bir devrimi değil, genel anlamda devrimi ilerletmek için, devrimin de ileri çıkması gerekir. Devrim, lafla yürüyecek bir gemi asla değildir. Ama gene de teoride “devrim”in devrimcileştirilmesi gerekir. Marksizm, tam da buradadır.

Esasta ilericilik-gericilik tartışması, zamansal sıralamaya yönelik olarak yürütülmektedir. Temel mesele, düşmana doğru hamle yapmaktır; hamlenin ilerici ya da gerici olduğuna ilişkin tartışma, küçük burjuvaların tartışmasıdır. Çünkü onlar, esasta, meslekî varlıkları ekseninde oluşmuş arkadaşlık kulüplerinin dağılmasını asla istemezler. İlerinin ve gerinin ölçüsü, söz konusu kulüptür.

Komünistin görevi, kendi öznel varlığına eş dostlar arayıp bulmak değildir. Öznelliğinin karşılığı olan örgütler arkadaş kulüplerine dönüşmüşse, onları parçalamayı bilmelidir.

Komünist Manifesto, “insanlığın kardeşliği” yalanını terk edip proleter davanın kıyam etmesidir. Bu dava, arkadaşlarla değil, yoldaşlarla ilerler. Yoldaşlık, arkadaşlığın aksine, mevcut ilişkileri eleştirmeyi gerektirir. Arkadaşlıksa, “her şey böyle iyi” hissidir.

Komünist pratiği, ânın sonsuzluğuna, oradaki senkrona ve ahengine kapatmak tehlikelidir. Bu kapanmayı istemek, komünist pratiği, sonlu, senkronsuz ve ahenksiz olan politikadan uzaklaştıracaktır. Politika, tam da arkadaşlık kulübünü bozabileceği için sevilmez. Ânın sonsuzluğu, senkron ve ahenk, küçük burjuva bireyin hülyasıdır, çöldeki vahasıdır.

Komünistin kendisine insan örgütlemesi, insanî pratiğin o kendi’yi dönüştürmesine mani olacaktır. Oysa komünist, örgütleyenin örgütlendiğini bilmek zorundadır. Eksikli olduğunun bilincindedir. “Aşk örgütlenmektir” (Ece Ayhan) sözünün düşündürtmesi gereken budur. Eksikliğimizi sevmek değil, sevmeyi eksiklikte kurmaktır mesele.

Arkadaşlık, politik düzlemde, bir geri çekilme biçimidir. Arkadaşlığın temel koşulu, sırta, geriye dair gelişmelerin mevcut ilişkileri parçalamasına mani olmaktır. O, geçmişin iradesine karşı bir önlemdir. Vicdan azabının sonlandırılmasıdır. İnsanî ilişkileri önceleyen dinamiklerin, hareketlerin öldürülmesi, yolların kesilmesidir. Arkadaşlığın yoldaşlığa sıçraması, diriliştir.

Dinamiklerin, hareketlerin ve yolların yıkıcılığını örgütlemekse, yoldaşlıktır. Nefes alacağımız yer, orasıdır. Zaman ve mekân, tam da orada dönüşür, özgürleşir. Aynı yerde ve günde bir arada olmak, hükmünü yitirir. Yoldaşın, yolun neresinde olduğunu ve onu ne kadar süre yürüdüğünü bilmemize, bilerek kendimize kapatmamıza artık gerek yoktur. Sırtı, arkayı sağlama alma zorunluluğu, anbean, arkadaşların kontrol edilmesini gerekli kılar. Nerede başladığını ve nerede biteceğini öznel varlığımızla bilemediğimiz yolda yoldaş olmak, bize hep eksikliğimizi anımsatır. Tam da bu nedenle yoldaşlar bulunur. Eksikliğimiz devrimcileştirilmelidir.

Her şeyiyle, sözüyle ve eylemiyle, bütünlüklü bir özne olduğunu satmak, arkadaşlık kulüpleri için zorunludur. Böylesi bir pazarlama işlemi, malın ruhsuzluğu ile ilgilidir. Ruhsuzluk, doğal olarak, pazarlığı en düşüğe çekmek zorundadır. Yani “söz ve eylemi ben kendi varlığımda birleştirdim, ama bu koşullarda da ancak bu kadarı olabiliyor, ne yapayım” denilecektir. Epistemolojiyi ve ontolojiyi, teoriyle pratiği kendi bedeninde bütünlediğini iddia eden özne, dinamiklerin, hareketin ve yolun ilerlemesine her zaman engel olacaktır. Böylesi bir özne, aslında gerilemenin somutlanmasından başka bir şey değildir.

Bireyin kariyer basamaklarındaki ilerlemesi, politika için önemsizdir. Bir kişinin örgüt içinde yükselmesi, değersizdir. Bir örgütün kitle içinde başarılar elde etmesi, nafiledir. Arkadaş ilişkileri, yoldaşlaşma imkânlarını öldürmek için mutlaklaştırılır. Yoldaşlık ezicidir, tahakkümcüdür, otoriterdir, baskıcıdır, çünkü tam da arkadaşlığı tehdit etmektedir. Tehdit altında olan, düzenin mevcut hâlidir aslında. Sömürü ve zulüm üzerine kurulu düzen, kendisini bu yatay ilişkilerde koruma altına almaktadır.

Komünistin ortalıkta tanrıymış gibi dolaşması, cenneti fiilî olarak kurması, mevcut cehennemde süren mücadeleleri tasfiye edecektir. Komünistin kim olduğu değil, ne olduğuna dair fikrî bir kavgası olması gerekir. Onun kim’liği üzerinden kendisini sevenlere değil, ne’liği üzerinden kendisiyle kavga eden yoldaşlara ihtiyacı vardır.

Küçük burjuva, sadece kendi kim’liğini ve kendi iradesini tanır, önemser. Gerisi yok hükmündedir. Sadece kendi yaptıklarını kıymetli bulur. Kendisi olmaksızın gerçekleşenlere kör bakar. Kendi kim’liğini önemsemesinin nedeni, sevilmek istemesidir. Kimseyi sevmeyen, sevilmeye kadir ve şayan tek kişinin sadece kendisi olmasını istiyordur. Sevmek uzlaşmaktır, teslimiyettir.

Komünistin saygıyla ve sevgiyle işi olamaz. Onun kitlelerden böylesi bir talebi yoktur. İşi, dinamikleri, hareketleri ve yolları devrime doğru kolektivize etmektir. İşin kendisini, onun alt boyutu olan emeğe kapatmaz, boğmaz. Gerekirse, tüm yapılanı yıkar, yola devam eder. O, devrim yolunun pratik iradesidir.

Eren Balkır
22 Eylül 2013

20 Eylül 2013

,

Kuru Sıkı Mantar Tabancası


Mösyö küçük burjuvazi’nin mantar tabancasından bir “tık” sesi geldi. Âlemi ıslah edeyim diye ortalıkta gezenler, kendilerini göstermeye ol kadar meraklılar ki, kendi özlerini meydanda görmeye yanaşmamaktalar. Zira son yazılarında da bir kez daha mayalarını meydana koydular. Haklı çıkmaktan üzüntü duymaktayız. Biz, bir kez daha, Fraksiyon kaleminden çıkma “Devrimci Artıklarının Artık Politikası ve Riyakarının İştirakçileri” isimli yazıyı üzerimize alınmıyoruz ama fraksiyonistlerin açık yalanlarını ortaya dökme zorunluluğunu, hesap verme düstûrumuzun bir gereği görüyoruz. Nasıl ki bir önceki yazımızı fraksiyonistlere yazmadıysak ama Barikat’ı ve Ethem’i muhatap aldıysak, bu seferki hesap da en genel anlamıyla devrimci harekete verilecektir.

Devrimci hareket, kolektif bir kuramsal mücadeleye muhtaçtır. Fraksiyon gibi örnekler, bu ihtiyacın her dem güncel ve yakıcı olduğunu ortaya koymaktadır. Zira bir önceki yazımızda fraksiyonizmin ne olduğunu kuramsal bir çerçevede ele almaya çalışmış, muarızımız hilâfına, olgusallığa boğulmadan ama kavramsallaştırmaya çalışarak meseleyi anlamaya yeltenmiştik. Orada ortaya konan çerçeve genel olarak şu idi: Fraksiyon, devrimci özne inşa ettiğini iddia ederek, bizim üzerimizden Türkiye devrimci hareketine mesaj yollamaktaydı.

Bu mesaj, genel olarak devrimci hareketler içinde yer alan bireyleri, “söz ve eylem bende çakışmaktadır, buyrun gelin!” yalanına ikna etmek üzerine kuruluydu. Bu ise özünde bir likidasyon çağrısıdır. Şimdi ise fraksiyonistler, teşhîr olmanın sancısı ile, hem belâgatlarını hem de ferâsetlerini kaybetmek pahasına, janjanlı edebiyat üslubunu terkedip, baştan aşağı küfür dolu bir yazı kaleme alma cüretini göstermiştir. Bu bizi, iddialarımızı ispata mecbur kılmıştır.

Yalnız bunu gerçekleştirmeden önce, şunu da belirtmemiz gerekir ki, biz bu arkadaşları üç-dört aylık süreçte tanıdığımız kadarıyla eleştirmekteyiz ve bu eleştirimizi de, onların yaptığı gibi, genelleştirmiyoruz. Kolektifi tek kişiye, geniş bir zamana dair malumatı sınırlı bir sürenin bilgisine indirgemiyoruz. Gıybete, küfre tenezzül etmiyor, polis kafasıyla ifşaatlarda bulunmuyoruz. Devrimci ahlâk, polis kafasıyla, insanları adres adres, isim isim deşifre etmek değildir. Burada ortaya koyduklarımız, herkesin şehâdeti önünde gerçekleşmiş pratiklerdir.

Her işin başı ve sonu olma takıntısında olan küçük burjuva için aidiyet değil, mülkiyet esastır. O her şeye, dâhil olduğu değil, kendisinin olan, mülk edineceği ve kendini pazarlayacağı bir fırsat olarak bakar. Kendi örgüt geçmişini bile ayrıldıktan sonra metalaştırma peşindedir. Bu pratiği dâhî kolektife ait kılmaz. Bu nedenle de geçmişte bir dergi pratiğinde imza olarak kullandığı gerçek ismini, ayrıldığı o dergi kolektifinde bırakan arkadaşımızın ahlâkını asla anlayamaz. “Cesaret”i dâhî bir imaj olarak satmak zorundadır. O, devrimci örgütün bir parçası olduğu için geçmişte gördüğü işkenceyi bugün pazara çıkarmaya mecburdur. Oysa bireylerin yapıp ettiklerinin bir hükmü yoktur. Onlar geçmiş kolektif mücadeleye aittir. Bugün geçmişte yapıp edilenlerle övünmek, sadece ve sadece bireylere seslenir ve onları sahte bir özneye çağırır. Bunlar, bireysel övünç malzemesi değil, kolektif mücadelenin naçiz parçalarıdır. Bugün bu parçaları boncuk yapıp tespih dizenler bilsinler ki bu tespihin imâmesi liberalizmdir. Liberalizm, faşizm gibi, sırf kendi hakikatine “âşık” olma biçimidir.

Hakikatine “âşık” olanlar için, “kumarda yenilen, bahsi yükseltmek zorundadır,” demiştik. Haber Fabrikası adı verilen sitenin Fraksiyon’a nasıl dönüştüğü de bu cümle ile ilgilidir.

Haber Fabrikası domain adı Sarphan Uzunoğlu’na aitti ve Sarphan Uzunoğlu, Haber Fabrikası ile olan ilişkisini daha önce içeride gerçekleşen bir koltuk kavgası ile kesmişti. Sitenin domainine ödenen ücretin süresi dolunca, Uzunoğlu domaini uzatmadı ve site çöktü. Bu süreçte fraksiyonistler etraflarına şu hikâyeyi anlattılar: “Sitemiz hackerların saldırısına uğradı.” Şüphesiz ki bu hikâyeyi yeni kurdukları Fraksiyon sitesinde anlatmadılar. Anlattıkları hikâye, Haber Fabrikası’nın niteliksel değişim geçirme evresine geldiğine ilişkindi (Anti-depresan ile yalancılık arasındaki imkânlarının sonsuzluğu hakkında bkz.: Fabrika’dan Fraksiyon’a).

Kumarda yenilen, bahsi “devrimci özne kurmak”la yükseltmişti. Sonra Gezi Süreci yaşandı. Kuramsal bir temel olmadan ilerleyen süreçte başka ikbal kokuları aldılar. Bu noktada bir ara sırf poz olarak kurdukları Halk Çocuklarının Devrimci Partisi’ne ihanet edip onu terkettiler ve kendi küçük burjuva dükkânlarını açmaya yeltendiler. (Atıfta bulunduğumuz yazı, “devrimciliğe ve partiye küfrediyor” denilebilir mi örneğin?)

Sonra, örnek olsun, herkes barikatta dövüşürken, fraksiyonistler Konur Sokak ve Kızılırmak Sokak gibi yerlere kendi ismini yazmakla meşguldü (kendi sayfalarında 4 Haziran tarihli bir paylaşım için bkz.: Fraksiyon Direnirken!). Oysaki bu sokaklarda Haziran günlerine ait bir tane devrimci örgüt yazılaması bulmanız mümkün değildir! Zira onlar alanda dövüşüyordu. Devrimcilikle devrimcicilik arasındaki ayrımın somut karşılığı budur. Bu örnekler, arkadaşların Ethem’in cenazesinde oynadıkları rol üzerinden kapıldıkları hayallerin bir sonucu olarak, park ile kurdukları ilişkide de defaatle tezahür etmiştir.

Örnek olsun, bu fraksiyonistler, direniş sürecinin var ettiği Ankara Direniş Postası ve Ankara Eylem Vakti gibi haberleşme mecraları varken, hemen durumu fırsata çevirdiler. Forumun ilk günleri ile beraber Facebook üzerindeki Haber Fabrikası hesabının ismini değiştirip Fraksiyon Dayanışma Ağı’nı kurup bütün haberleşme imkânlarını kendi tekellerine almaya çalıştılar.

İtirazımız, her taşın altından çıkan böylesi bir mülkiyetçi refleksedir. Özünde küçük burjuvanın temel karakteri, kendisi de dâhil her şeyi kolektivize kılmak değil, herkesi kendine mecbur kılmaktır. Bugün gelinen noktada fraksiyonist devrimci pozların esbâb-ı mucibesi budur.

Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı / Yaşam Alanı’nda gerçekleşen toplantılar ve alınan kararlarla ilgili bir satır not bulunmamaktadır (ilk günlere ait katılımcıların kendi iradeleri ile hazırladıkları notlar hariç). Bütün birikimin kendilerinde ve kendileri için olduğunu savlayan küçük burjuvazinin böyle bir derdi de olmadığını söylemek gerekir. Buna karşın bizim arkadaşlarımız Park adına katıldıkları ilk ortak forumlar toplantısında aldıkları notları yazılı olarak bütün yürütme kuruluna sunmuşlardır. Bizim arkadaşlarımızın örgütlenmesinde görev üstlendiği bir etkinlikte, etkinlik için rabıta kurulan katılımcıların iletişim bilgileri de dolaysız bir şekilde yürütme kurulu ile paylaşılmıştır. Buna karşın, parkın eski katılımcıları ile tekrar ilişki kurmaya dair bir kararı uygulamak doğrultusunda görev alan bir yürütme kurulu üyesine, bu iletişim bilgilerinin “kaybedildiği” bilgisi verilmiştir. Kendisine merbut kılma pratiğinin pespaye bir örneği daha!

Örnek olsun, atölyelerde kolektivize olan pratiği akamete uğratan da fraksiyonist kafadır. Mesela, fotoğraf atölyesine çok sayıda bileşen dâhil olacakken, katılımı sınırlayan da bu anlayıştır.

Örnek olsun, bu Ethem Sarısülük Park’ında ne “başarıldıysa” kendi hanelerine yazan fraksiyonistlere şunu hatırlatmak isteriz: Ethem Sarısülük adına kurulan park, başlangıçta Ankara’daki tüm direniş öbekleri tarafından ciddiye alınırken, şimdi gelinen noktada bu “bayrağı” yere düşürenler, bu başarısızlıklarını forum sürecinin genel erimesine bağlayarak ortadan sıvışabileceklerini zannetmektedir.

Örnek olsun, “ortadan sıvışmak” derken, son iki haftadır yürütme dâhil, parkla bağlarını koparmış fraksiyonistler, bu aşamadan sonra parkın “pisliğini” geride kalanların sırtına yıkmak peşindedir (9 Eylül itibariyle Fraksiyon Dayanışma Ağı hesabı yürütme kurulunun Facebook üzerindeki ortak yazışma alanından çekilmiştir). İkbal imkânları tükendikten sonra bırakıp kaçmak ve çekip gitmek: işte arkadaşların ortaya koyabildikleri yegâne “devrimci pratik” budur.

Fraksiyonistler utanmadan bunu inkâr edecek olurlarsa, şu soruya da cevap vermeleri gerekmektedir: Ethem Sarısülük Parkı’nın da örgütleyicilerinden olduğu Gezi Şehitleri ile Dayanışma Konseri’nin afişini bugüne kadar kendi sitelerinde, bizim yazımıza kadar da Facebook sayfalarında paylaşmamışlardır. Ancak bizim yazımızdan sonradır ki pıtrak gibi kendi kişisel sayfalarında ve fraksiyona ait Facebook sayfalarında paylaşmışlardır. Üstelik bu paylaşım da gene mülkiyetçi bir refleks ve “Arkadaşlar bu etkinlik bizim, ortak emeğimizle büyütelim” başlığı ile olabilmiştir.

Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı’nın isminin “resmen” değiştirildiğini Temmuz başında forumda ve sitelerinde bir başarı olarak duyuran fraksiyonistler, gerçeğin, yani Çankaya Belediyesi’nin isim değişikliği yapmayı reddettiğini forum katılımcılarından saklamış, forum katılımcılarının eylemlerle isim değiştirme sürecine katılmasına defalarca engel olmuş, süreci kendileri ile belediyedeki “samimi dostları” arasında yürütülen diplomasiye indirgemiştir. Bu “samimi dost”lar tabela meselesinde de karşımıza çıkmıştır.

Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı’nın isminin belediyenin izni hilâfına ve toplumsal katılımla zorla değiştirilmesini dayatmamız sonucu, yürütme kurulunda parka tabela asma kararı alındı. Ama tabela işinin örgütlenmesi sürecinde fraksiyonistler süreci baltalamak için ellerinden geleni yaptılar. Toplumsal katılım olmasın istediler, katılım talebini “PR çalışması” olarak görüp aşağıladılar ve bunu açıkça deklare ettiler. Şifahen, “tabelanın çok pahalıya mal olacağı” ve “belediyenin tabelasını sökmenin suç olduğunu” söyleyerek yürütmeyi caydırmaya çalıştılar. Oysa biz (Ethem Sarısülük Partisi’nin naçizane neferleri olarak) sürece müdahale edip, tabelanın asılmasını zorladık. Ama tabela asılırken de kameraların önünde kendine yer bulan yine fraksiyonistler oldu. Tüm utanmazlıklarıyla, basın bildirisini kendileri yazdılar ve yürütme ile paylaşmadıkları bu bildiriyi kendileri okudular. Bildiride “samimi dost”larına şu şekilde selâm durmuşlardır: “Çankaya Belediyesi yapılan her görüşmede olumlu bir tutum sergilerken, samimi tutumları tarafımızca bilinen kişilerin çabaları da göze çarpmıştır.” (Basın Açıklaması)

Örnek olsun, Ankara’da kendileri ile yaptığımız toplantıda, bize “Halkevleri ve HDK forum sürecini baltalamaya çalışıyor, siz de yazdığınız yazılarla onlara hizmet ediyorsunuz,” dediler. “Objektif ajanlık” lafı bu minvalde söylenmiştir. Dolayısı ile bu kafa nezdinde Halkevleri ve HDK “devlet”in kendisidir. Bizim kendilerine verdiğimiz cevap, “nesnel olarak sürece zarar verecek bir şey yaptıysak özür dileriz ama öznel olarak özür dilemeyiz” idi. Arkadaşlar, sürecin öznesinin de nesnesinin de, devrimciliğin de devrimin de kendileri olduğunu düşündüklerinden, bu vehim ve kibirle, kendilerinden özür dilediğimizi zannetmişler. Yazık!

Örnek olsun, “editörleri gözaltında işkence gören, barikatlarda yaralanan bir ‘dost meclisi’ bir kez bile kendinden bahsetmemiştir,” diyen zevat, “Ethem’in babasının yazdığı mektup Alınteri’nin sitesinde yayınlanmışken, mektuba kendi sitelerinde yer vermiş ve sitenin linkini, artık hiçbir ilişkileri bulunmayan Ethem Sarısülük Parkı’nın facebook sayfasında” paylaşmıştır. Önce bunun nedenini ve nasılını açıklasınlar. Tabela değiştirme etkinliğinin neden Ethem Sarısülük Parkı Facebook sayfasında değil de, Fraksiyon Dayanışma Ağı sayfasında paylaşıldığını da anlatsınlar.

Örnek olsun, bizim kendi “akıllı telefon”larına takıldığımızı zannedenler, bizi “nezih yerlerde” oturmakla eleştiriyor. Hâlbuki arkadaşlarla komşuyuz! Ayrıca biz kimsenin telefonuna da takılmış değiliz. Biz bir kez daha fraksiyonistlerin kendine odaklanmalarını ifşa ediyor ve akıllı telefonları ile icra ettikleri “gazetecilik pratiği[nin], kolektif direniş pratiği içinde değerli ve anlamlı [olup], onun dışına çıkıp pratiğe çöreklenmeye, kendisine uygun parseli aşırmaya çalıştığında, tehlikeli,” olduğunu söylüyoruz. Bir kez daha idrake çağırıyoruz.

Örnek olsun, fraksiyonistlerin ne kendileri ne de hempaları, İncesu ya da Zafertepe taraflarında görülmüşlerdir. Biz ise, parkın artalanında mahalle çalışması yapmayı denedik ama bu çalışmayı İştirakî olarak yapmadık. Forum bileşenlerinin katılımıyla, Mahalle Çalışma Grubu ile birlikte, forumu “Küçükesat”a doğru açmaya çalıştık. Bunun hesabını da ilgili çalışma grubunda verdik. Zira burası 1) bildiğimiz bir mecra idi, 2) direniş sürecinde Kennedy ve Tunalı bağlantısı üzerinden canlı ve hareketli idi, 3) ama mahallelinin ilgi gösterebileceği forumlara uzaktı, 4) derdimiz “ya insanları savaş alanına çekmek ya da savaş alanını insanlara götürmekti.” Bu arkadaşlar ise, kendi dükkânlarını “boğacağı” korkusuyla, buna itiraz geliştirdiler. Burada bir parantez açmak gerekirse, Küçükesat, zaten hâlihazırda çeşitli çalışmaların yürüdüğü Kuğulu ile Seyran Mahallesi arasındadır ve biz de ahlâken bu iki çalışmayı sabote etmeden ya da kendi çalışmamıza râm etmeye çalışmadan, Küçükesat’ta tecessüm eden direnişi toparlamaya çalıştık. Dalga geçip küçük gördükleri “kısır” meselesi ise, mahallenin onlarca yıldır paylaştığı bir gelenektir ve anlaşılan bu, arkadaşların “büyüdüğü toprakların ‘kültürü’”nün dışındadır.

Örnek olsun, bu arkadaşların buldukları parkın “Güvenpark Forumu”na yol açtığı sözü ise, başta Güvenpark Dayanışması’nın reddedeceği bir yalandır. Zira Güvenpark Forumu, Ethem Sarısülük Parkı’nda tecessüm eden iradeye rağmen, Haziran’ın ilk günlerinden itibaren Güvenpark’a işaret eden Halkevcilerin girişimiyle kurulmuştur. Zira ilk iki foruma katılan Halkevi üyeleri Ethem Sarısülük Parkı’ndaki forumun Güvenpark’a çekilmesine çalışmışlar, bunu başaramayınca, kendileri Güvenpark’ta forum örgütlemişlerdir. O hâlde fraksiyonistler, nesnel olarak, Kızılay’a çıkılmasını değil, çıkılmamasını örgütlemeye çalışmıştır. Biz ise, İştirakî olarak, her platformda, Ankara’da örülecek direniş hareketinin Kızılay’ı hedef göstermesi gerektiğini dillendirdik ve dillendirmekteyiz. Nitekim bu nedenle de, parkın örgütlenmesini “parkın içine” doğru gerçekleştirmeye çalışan, bir diğer ifade ile, parkı kendi üzerine kapatan anlayışı başından beri eleştirdik ve parkın bir “karargâh” gibi dışarı doğru örgütlenmesini tavsiye ettik. Parkı büyütmenin ve Ankara direnişinde bir mevzi olarak örgütlenmesinin imkânlarının oluşmasının bu olduğunu defaatle söyledik. Zira Ethem’in “arkadaş”ı değil, yoldaşı olmanın gereği budur. Mesele bugün onun şehadetinden bir gün önce, direnişin ortasında gidip yemek yemesini tiye almak değil, onun açtığı yola revan olmaktır.

Örnek olsun, biz kendi dışımızda gerçekleşen tartışmaları “yok saymıyoruz”, gerçekleşmemiş tartışmaları varmış gibi yutturanlardan hesap soruyoruz. Parkın “yaşam alanı” olarak kurgulanmasının nesnel nedeni, “inisiyatif, forum, dayanışma” gibi isimlerle etiketlenen Ankara forumlarından kendini “ayırmak” ve salt “kendine işaret etmek”tir. Nitekim bu Ulrike-seviciler, söz konusu “yaşam alancılık”ı neden yürüttüklerine dair tek bir metin dâhî yayınlamamışlardır. “Yaşam alancılık”tan “gökkuşağı liberalizmine” (“tabela asmayalım, parkı gökkuşağıyla boyayalım” dediler) savrulan bu arkadaşların RAF’çılığı laftadır ve de aynı minvaldedir. O da benzer bir şekilde, diğer devrimci örgütler pazarında köşe kapmaya ilişkindir.

Örnek olsun, Ankara forumlarına bir üst örgüt dayatmayıp sadece “Ankara forumlarının iletişim ve eylem birliği için çaba sarf ettik” diyenlerin Ethem Sarısülük Parkı’nda kurdukları ilk forumun adı Ankara Direniş ve Dayanışma Forumu’dur (Bu forumun birinci ve ikinci kararları). Zira bu dayatma ve sonrasında gelişenler, Ethem Sarısülük Parkı’na karşı diğer forumlarda hâlâ süren önyargı ve husumetin oluşmasına sebep olmuştur. Ortak forum toplantılarında diğer forumlar bu girişimi olumsuz bir şekilde anmaya devam etmektedirler. Tepeden yürütülen bu burjuva siyaseti kısa sürede boşa düşmüştür. Ankara’da forumlar ve örgütler vardır ve bu arkadaşlar, bunlarla aynı düzlemde benzer bir rekabet içine girmiştir. Bizim naçizane söylediğimiz ise Ethem Sarısülük Partisi’nin kolektif iradesi ile hareket edilmesinin, böyle bir rekabetçiliğin ve bu örgütlerin öznel varlıklarının, eğer öyle ise, süreci baltalamasına mâni olacağı idi.

Örnek olsun, bu zevatın parkta başarı olarak sundukları, ortak emek ürünleridir ve sadece kendilerine mal edilemez. Zira İştirakî, hem örgütsüz forum bileşenleri, hem de örgütlü diğer yapılar gibi, bu çalışmalarda gerekli sorumluluğu üstlenmiştir. Bu eylemleri kendi vitrinine koymak ahlâksızlıktır.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, fraksiyonistlerin derdi, öznel olarak artık bir yük gibi gördükleri parkla bağlarını hesap vermeden koparmak; nesnel olarak ise devrimci hareketi bireylere bölüp likide etmektir. Bunun yapılması için suyun bulandırılması şarttır ve İnan Gündoğdu nâm şahsın yazdığı 13 Eylül tarihli yazısı buna ilişkindir (bir kez daha hatırlatalım ki, Fraksiyon Dayanışma Ağı, 9 Eylül’de yürütme kurulunun ortak mesajlaşma alanından ayrılmış, fraksiyonistler ise Park’ın da örgütleyicisi olduğu Dayanışma Konseri’ne ilişkin afişi bizim bu yazıya cevabımızdan sonra paylaşmıştır).

Suyu bulandıran yazı[1], isim zikretmese de bizi nesne kılarak hedef almaktadır[2]. Bizim buna karşı verdiğimiz cevap ise, muhatabın biz değil, devrimci hareket olduğudur. Biz cevap vermekle, fraksiyonistlerin hesap vermeden ortadan sıvışmalarına engel olduysak, yürütme kurulu görevimizi ifa etmişiz demektir.

Gezi sürecinde İştirakî’de yayınlanmış yazılar kuramsal bir bağlama oturmakta ve süreci, kuramsal bir bağlam dâhilinde tartıştırmaya çalışmaktadır (ve bu konularda son sözü söylediğini de iddia etmezler). Fraksiyonistlerin bu konuda gösterdikleri olgusallığa boğma ve şahsîleştirme refleksi ise, “ben yaptım olducu” bir “öznelcilik”in tezahürüdür. Bu refleks, kendi “özneliğini” yüceltmek, satmak, pazarlamak, öte yandan ise, söz konusu özneyi belli bir bağlam içinde nesnelleştiren kuramsal faaliyeti boşa düşürmek içindir. Okurlarımızdan bu yazıları, genelde direniş, özelde ise Ankara direnişi ve Park bağlamında değerlendirmelerini isteriz. Sonuç olarak, fraksiyonistlerin bu kuramsal tartışmayı çekmeye çalıştıkları pragmatist-oportünist alt seviyeden cevap vermeyi uygun bulmuyoruz. Onları, kendileri kadar Park’ı, Park’ın geleceğini ve Ethem Sarısülük ismini düşünmeye davet ediyoruz. Zira bu yazı da hâlâ bu park bağlamı içinde anlamlıdır.

İştirakî
20 Eylül 2013

Dipnotlar:
[1] Bizim fraksiyonistlere ilişkin eleştirimiz yeni ya da gizli değildir. Çeşitli defalar bu eleştirileri hem İştirakî’de hem de yürütme kurulunda dile getirdik. İnan Gündoğdu tarafından kaleme alınan yazının zamanlaması ise dikkat çekicidir ve yukarıdaki “sıvışma” tespitimizle örtüşmektedir. Tam da bu nedenle Ahmet Atakan’ın katledilmesine yönelik Güvenpark’ta yapılan eylemde, bu arkadaşlar işi gücü bırakıp bizim tekil arkadaşlarımızın açıklarını kollamayı iş edinmişlerdir. Kendi tekilliğini genellik zannettiği gibi, oradaki pratiğe de aynı pencereden bakmaktadırlar. Teşhir etme görevimiz, arkadaşların kendilerini teşhir etmeleriyle sonuca bağlanmıştır.

Genel anlamda biz kuramsal bir tartışma yürütmeye çalışsak da, fraksiyonistlerin ısrarla birey perspektifi üzerinden meseleleri kişiselleştirip boğmaya çalıştığı açıktır. Zira biz İnan Gündoğdu’nun yazısına verdiğimiz cevapta kılı kırk yarıp uğraşırken, kendilerinin 24 saat geçmeden “şahsî öfkesini kusması”, kanaatimizce kişisel ikbal kaygısının tezahürüdür. Sürece ilişkin kuramsal bir kavrayışları ya da kuramsal bir dertleri olmadığı da aşikârdır.

Asıl olarak Fraksiyon’un yaptığı ve derdi, devrimci öznenin politik reddiyesi ve yerine liberal kimlik siyasetini öne çıkaracak post bir otonom örgütlenmesini koymaktan başka bir şey değildir. Fraksiyon’un neredeyse her polemik yazısında şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi ağlayarak, “biz devrimcileri eleştirmeyiz” kurgusunun nedeni de burada yatmaktadır. Devrimcicilik liberalizmin yansımasıdır.

Sürekli öznel cevap üreten, şahsî bir hesap peşinde olsa gerektir. Meseleleri sürekli şahsîleştiren, şahsî bir dava güdüyor demektir.

[2] İnan Gündoğdu nâm zât, gittiği her yerde, parktaki ortak tanışlara yazının bizimle alâkalı olduğunu belirtmiştir. Yazıda isim zikredilmemesi ve “kız kardeş meselesini de nereden çıkardın?” demesi, bu minvalde, anlamsızdır. Hem yazı ile hem de sözle ifadesini bulan bir karşıtlık yaratılmaya çalışılmış, İştirakî karşıtlığı üzerinden parktan kaçmanın öznel sebepleri oluşturulmak istenmiştir. Fraksiyon, eninde sonunda parkta yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını verecektir. Yazdığımız son iki yazının temel yazılma gerekçesi burada gizlidir!

18 Eylül 2013

,

Barikata ve Ethem’e Hesap


Birey: Burjuvazinin Tanrısı

Her söz, neyin nasıl olduğuna, olması gerektiğine ve olacağına ilişkindir ve bir vaattir. Her vaat ise eyleme yapılan bir çağrıdır.

Ama söz, kurgudur. Bir dünya-hikâyesi anlatır. Anlatısını hakikat kılacak araçlar kendisinin değildir. Toplumsalın kalemi, sözün kılıcından her daim keskindir. Sözün kurduğu ile hakikatin arasındaki açı, hem politik alanın imkânlarını hem de imkânsızlıklarını barındırır. Sözüne ve vaadine “âşık” olanlar, hakikatten uzaklaştıkları her bir adımda, çareyi daha büyük bir söz söylemekte bulurlar.

Kumarda yenilen “bah(i)si yükseltmek” zorundadır. Yalanlar büyür, düzenbazlıklar artar. Artık, var-olmayan, hakikat katına yükseltilir. Kendi hikâyesine hakikat derecesinde inananlar için, başkasının hikâyesi “batıldır”. Ama kendi hikâyelerini var-kılmanın yegâne aracı da pespaye bir iradecilik olur. Nesnelliğin duvarına çarpan bir iradecilik ise, döne dolaşa nesnelliğe teslim olur, ama bunu da inkâr eder. Çare, kendi eylemini yüceltmek ve başkasını eylemsizlikle suçlamaktır. Zira “yanlış hayat doğru yaşanmaz” (Adorno).

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, söz ile eylemi arasında birlik vaat etmek, tanrı olmayı vaat etmektir. “Tanrı olmak” ise siyaset-dışıdır ve eni sonu teatral bir etkinliktir. Teolojik-Tanrı gücünü “yokluk”undan alırken, Tanrı-oyuncu seyircisine devamlı temaşa sunmalıdır. Bu seyirlikte herkes bir koltuk numarasına raptedilmişken, bütün sahne Tanrı-oyuncu’ya ait olduğundan, “alçalmanın” bir alt sınırı yoktur. Yeter ki bu oyun kurgusu üzerine yapılan anlaşma bozulmasın. Zira bir kere seyirciler kendi aralarında sohbet etmeye başladıklarında, sahnenin “büyü”sü ve Tanrı-oyuncunun “aura”sı yok oluverir. Seyirciler koltuklarından kalkmaya başladıklarında, toplumsal’ın kalemi Tanrı-oyuncu’yu çıplak bırakmaya başlamıştır artık. Kral çıplaksa, ortadan kaybolunmalıdır. Yoksa bütün düzenbazlıklar ve yalanlar, oyunlar ve oyunculuklar aşikâr olur. Kuraldır, ortadan kaybolmak ancak göze görünerek mümkündür. Son perdede iyice ön plana çıkılması bu yüzden zorunludur.

Bu anlatılanlar sol’a özgü değildir, ama sol içinde de örneklerini barındırır. Buradaki Tanrı-oyuncu, Tanrı-devrimci’dir. Kendi hakikatine yabancılaşmış, ama yabancı bir anlatıyı hakikatleştirmiş böylesi bir Tanrı-devrimci için kolektifin, mücadelenin, tarihin ve toplumun kendisinden öğrenilecek bir şey yoktur. Zira bütün bunların bilgisi “otomatik” olarak kendisindedir. Bu nedenle vaadi olan sözü ile icra ettiği eylemi arasında bir birlik olduğunu savlar. İlk ve en büyük yalanı budur. Nerede ve ne zaman “aktif” olarak direnilmesi gerektiğini bilen de odur, hangi durumda “kaçılması” gerektiğine karar veren de. Etkileşime ve iletişime kapalıdır, zira bunlar gereksizdir. Diyalojizmden anladığı tek şey, “pazarlık”tır. “Görüşme”ler ve “toplantı”lar hep kapalı kapılar ardındadır. Bütünün bilgisi kendisinde tecessüm ettiği için “birikim”e ihtiyaç yoktur. Bunun iki anlamı vardır: Yaparken hesap verme adabı edinmemiştir. Neyi niçin nasıl yaptığını kendine saklamayı ahlâksızca bulmaz. İkinci olarak da, tarihe ve topluma baktığında sadece kendisini görür. Bütün “birikim” “tarihin sonu”nu işaret edermiş gibi, onu işaret etmektedir. Baktığı her zamanda ve zeminde kendini görecektir. Tarihe ve topluma müracaatı yalnız kendini teyit içindir.

Müzisyenler için kuraldır: Etüt yaparken binlerce seyircinin önündeymiş gibi çalışır, binlerce kişinin önünde bir konsere çıktıklarında kimse yokmuş gibi çalarlar. Bir sanatçı (artist) olan Tanrı-devrimci de sadece “devrimi sahnelemek”te mahirleşir. Oysa mesele “sahneyi devrimcileştirmek”tir.

Devrimi Sahnelemek mi, Sahneyi Devrimcileştirmek mi?

Barikata ve Ethem’e hesap veriyoruz, bu yazının amacı budur. Ne sözümüzü mutlak eylem, ne de eylemimizi nihai söz kabul ediyor ne de ikisini mutlak varlığımızda “çakıştırdığımız” yalanını satıyoruz. Hesap vermemizin ve hesap sormamızın mantığı buradadır.

Hesap verme adabı olmayanlarsa, sözle eylem arasındaki açının nerede kapanıp nerede açıldığını hep kendilerinin bildiklerini düşünüyor olmalılar. Zira neyi niçin nasıl yaptığını hep sorduğumuz, ama hiç öğrenemediğimiz bir praksisin ifa edicileri, dün yaptıkları gibi bugün de, devrimcilerin önüne “yem” atıp, devrimcilere ve devrimciliğe küfretme zanaatlarını icra etmekteler. Buradaki eleştirimizi, okurun tartışmayı anlamasına yardımcı olacak kadar olgusal, ama meseleyi kavramasına izin verecek kadar da kuramsal koymak durumundayız. Bu nedenle muarrızımızın yaptığı gibi, olgusallığa boğulmadan, onu teşhîr etme yoluna gideceğiz.

Öncelikle, eğer ortada bir tartışma varsa, biz, bu tartışmayı üzerimize alınmadığımızı, bunun muhatabı olmadığımızı düşündüğümüzü belirtmeliyiz. Zira kuramsal olarak, bunun böyle olduğunu yazının ilerleyen kısımlarında ortaya koymaya çalışacağız. Fraksiyon’un “Beyaz Deri Siyah Maske” isimli yazısına neden cevap verdiğimiz sorulacak olursa, devrimci adab gereği, hesap vermeden ve hesap sormadan ortalarda dolaşan fırsatçı, reklâmcı, kariyerist, yalancı, düzenbaz ve ikbalperestleri, onları tanıdığımız kadarıyla teşhîr etmek içindir.

Devrimci Bir Bayrak: Ethem

Ankara Kolej’de bulunan Ethem Sarısülük Parkı / Yaşam Alanı ile kurulduğu günden beri eleştirel ve dayanışmacı bir ilişkimiz oldu. Parkın öncülüğünü üstlenen arkadaşların izin verdiği ölçüde, yürütmesinde dahî görevler üstlendik. Tek derdimiz, Ankara direnişinin kolektif bayrağı olan “Ethem”in yere düşmemesiydi. Biz, onun partisine üyeydik, onun yoldaşıydık, onun dirileceği, haşrolacağı mahşerin bugünden oluşması için verilecek kavganın basit neferleriydik. Sorumluluğumuz ve aidiyetimiz onunla ilgili ve ona dairdi.

Bugün söz konusu pratik içinde girilen ilişkiler sonucu maruz kaldığımız, ama aslında doğrudan muhatabı olmadığımız bir karalamaya cevap üretmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Zira forum pratiği içinde yan yana düştüğümüz bazı likidasyon meraklılarının ipliğini hem kuramsal olarak hem de hayatın içinden örneklerle pazara çıkarmak zamanımızın görevi olmuştur.

Fraksiyonistler Neden Bu Kadar Öfkeli?

Süreç içinde suyun başını tutma yarışında çeşitli öznel dertlerle öne fırlamış bir ekipti fraksiyonistler. İnternet âlemi üzerinden sanal bir “kitle” kurmuşlardı ve o “kitle”nin yarattığı yanılsama ile, kendilerini “örgüt” olarak takdim ediyorlardı. Peki bu sanal örgüt, bugün neden bu kadar öfkeli? Burjuvaziye ve devlete yönelmeyen, bileylenmeyen bu öfke, neden bize yöneliyor?

Biz, tek tek ve bütün olarak, Haziran direnişi süresince tanıştık fraksiyonistlerle. Şahıs olarak tanıyorduk, ama örgüt olduklarını bilmiyorduk. Zihin dünyalarına tabiî giremediğimizden ve edebiyat sosu, gazı bol yazılardan başka bir şey üretmediklerinden, örgüt olmaya bu direnişte karar verip vermediklerinden de haberdar değiliz. Direniş günlerinde yoldaşlarımız, kişisel varoluşlarına ait sınırları bilerek, kimi yerde onları zorlayarak, başkalarını sürece örgütleyerek, barikatta veya gerisinde, direnişte yer aldılar. 

Sonra arka sokaklarda boş duvarlara “fraksiyon” yazılaması yapıldığını gördük. Dedik ki, “o duvarlar devrimci örgütlerin, siz niye yazılama yaptınız?” Onlar da “siz de yapın” diye cevap verdiler. Biz de “reklâm yapmak doğru değil, bugün yazılama hakkı halkın, sonra devrimci örgütlerindir, onlara düşer.” İlk burada kızdılar.

Sonra bir yazı yazdılar. Sürecin, direnişin niteliğe dair bir dönüşümü emrettiğini düşündüğümüzden, fraksiyonda çıkan bu yazının anlamsız ve yanlış olduğunu söyledik. Bunu, kolektif bir tartışma düzlemine, yazılı olarak iletmiştik aslında. Herkes bu süreci teorik ve politik bir tartışmanın konusu yapmalıydı. Sonuçta direniş süreci hiç yaşanmamış gibi yapılamazdı. Dolayısıyla fraksiyonistlere, “milleti, her şeyin özü, niteliği, sırrı bizde, şimdi nicelikle uğraşalım diye kandırmanın ve buradan kendini pazarlamanın anlamı yoktur” denildi. Bu yazı sonrası, 20 Haziran’da fraksiyonistlerin “kent mimarîsi”ne dair merakları üzerinden bulup kurdukları park forumu dâhilinde oluşturulan mahalle çalışmasına girdik. Söz konusu eleştirimize dönük öfke bu çalışmada yankısını buldu. Arkadaşlar, “ağanın pohunun üstüne poh” istemediklerinden, “beni nasıl nesnelleştirip eleştirirsin” kibriyle, gerildiler ve karşı saldırıya geçtiler.

Biz, o süreçte park forumunun fazla solcu olduğu, eski ve yeni solcuların tartışma platformuna döndüğü, böyle giderse, direnişteki halkla temasın kesileceği yönündeki kanaatlerimizi ilettik. Bu amaçla, parkın halklaşması doğrultusunda mahalle çalışmasına girdik ve bir mahallede film gösterimlerine dayalı başka bir pratik önerisinde bulunduk. Saldırı, tam da bu noktada gündeme geldi. Fraksiyonistler, konunun tartışılmasına izin vermeden, çalışma önerimizi yaptırmamak için uğraştılar.

İkinci öfke dalgası, arkadaşların sitelerinde ve forumda birlikte iş yürüttükleri bir ismin Ethem Sarısülük’e ve devrimcilere küfreden yazısına ve forum pratiğine dönük yaptığımız eleştirinin ardından geldi. Arkadaşlar, meseleyi şahsîleştirmek ve tartışmayı boğmak için gerekli adımları attılar. Bizim kaleme aldığımız yazılar, özelde forum pratiğini, genelde geri çekilen direnişi ileri itme amacını güdüyordu. Bu aşamada, Ankara’daki forumları ortaklaştıracak bir gazete önerisini sunan bir arkadaşımızın dışlanması gündeme geldi. Bunun üzerine hukuk ve ahlâk gereği, biz de fraksiyonistlerle bir toplantı kararı aldık ve eleştirilerimizi onların aksine, yüzlerine yaptık. Kendilerinin uyguladığı yöntemi ahlâk ve politika dışı buluyorduk. Zira fraksiyonistler, çıkan yazılar üzerinden bizi düşman etmek için Alınteri çevresine, “bunlar size küfrediyorlar, Ethem’in hatırasını sömürdüğünüzü söylüyorlar” diye tezvirata ve dedikoduya başvuruyorlardı. Sonrasında aslında “devrimcilere küfrediyorlar”daki “devrimciler”in kendileri olduğunu öğrendik. Oysa devrimciye küfredilmez, ama devrimcicilik eleştirilirdi.

Devrimcicilik, gerçek devrimcilerin koltuğu altına girip kendi bireysel fantezilerini gerçekleştirmeye çalışmaktı. Bizim, forum yapılacağına dair aldığımız duyum üzerine verdiğimiz ilk tepki, neden o parkın forum için tercih edilmiş olduğu sorusunu sormak oldu. Zira kaygımız, “halk hareketliliği”ni ya da “mahalleli”yi foruma dâhil edememenin, forumun kalıcı etkiler bırakmakta aciz kalacağına ilişkindi. Forumu örgütleme fikrini ortaya atan başlıca “özne”lerden fraksiyonist arkadaşların bu soruya verdikleri cevap, alayla karışık başka bir soru idi: “Solcular halk değil mi?”

Takip eden günlerde gerçekleşen forumlarda çeşitli komisyonlar çalışmaya başlamış ve farklı etkinlikler yapılagelmişti. Biz, bu süreçte daha çok, zorunlu olarak “pasif bir katılımcı” şeklinde, forumdaki yerimizi aldık. Bunun ilk nedenlerinden biri, forum pratiğini hem yerel hem de ulusal bağlamda idrak etmeye dönük bir tecessüs idiyse, bir diğeri de parkta etkin rol oynayan arkadaşların kendi çevrelerine “rol dağıtmalarıydı”. Bu süreçte dahî kendi sorularımızı ve görüşlerimizi arkadaşlarımızdan esirgemedikse de, karşılık olarak alay ve hafifseme gördük. Yine de bu süreçte parkın artalanında çeşitli etkinliklerle parka yönelik mahallî desteği arttırmaya girişmekten geri durmadık.

Sonrasında bu arkadaşlar, teorik ve politik tartışmasını yürütmeden, bu sürece kimseyi dâhil etmeden kurdukları Ethem Sarısülük Yaşam Alanı’nın bekçileri edasıyla, çeşitli hamleler yaptılar. Bugün park forumunun parkın isminin değiştirilmesinden ibaret olduğunu söyleyen arkadaşlar, herkesten habersiz, belediyeyle görüşmeler yürüttüler ve bir forumda, belediyenin parkın ismini değiştirmeyi kabul ettiğini ve 17 Temmuz günü açılış yapılacağını herkese ilân ettiler. Ancak bu yalandı. 17 Temmuz geçti ve kimseye ne hesap ne de bir izahat verildi.

Yürütmeme Kurulu

Temmuz sonuna doğru muhtemelen “içeride” belirli sancılar yaşandı. Parkın isminin değiştirilmesi vaadi boşa düşmüştü. Ama öte yandan, parkta pratik faaliyet yürüten atölyeler vardı. Bu atölyeler, doğal olarak Kaldıraç, EHP ve Devrimci Proletarya gibi siyasî yapılar eliyle yürüyordu. “İçerisi”, parkın iplerinin bu atölyelerin eline geçeceği kaygısıyla, fason bir yürütme kurulu oluşturma kararı aldı. O güne dek park faaliyetinin emekçisi ve neferi olmak dışında öznel bir derdimiz olmamasına rağmen, o faaliyetin dışında tutulan bizler, bir biçimde, bu yürütme kuruluna çağrıldık. Aslında farkında olmadan, sessizce gerçekleştirilen bir tasfiye işleminin figüranları oluyorduk.

Bu “figüran” hâlimizle gene de temel derdimiz, aslî vurgumuz, parkın kendine kapalı, solcu bir mekândan çıkıp, Ankara direnişine, onun oluşturduğu kolektif pratiğe ait bir mevzi, karargâh olabilmesi ve forumun da özellikle Kızılay hedefine kilitlenen, direniş sürecinde ve özellikle Ethem’in cenazesini kaldıran on binlere açılması yönündeydi.

Fraksiyonistler ise bu türden sözlü müdahalelerimizin hepsini susuş kumkuması ya da şahsî saldırılarla etkisizleştirdiler. Görünürde, “Ethem’in CHP’ci, ulusalcı hatta yâr olmasına mani oluyoruz” derlerken, aslında, özünde “onu kimseye yâr etmeyeceğiz” demiş oluyorlardı. İlk cümle, bir bahaneden ibaretti. Çünkü ne biz ne de yukarıda ismi zikredilen örgütler ulusalcıydı.

Babanın Mektubu

Alınteri’nin Ethem’le rabıtası ve muhabbeti elbette ki doğaldır, ancak fraksiyonistlerin Ethem’in hatırası ile ilişkisi son dönemde yaptıkları ile teşhîr olmuştur. Ethem’in babasının yazdığı mektup, Alınteri’nin sitesinde yayınlanmışken, fraksiyonistler, mektuba kendi sitelerinde yer vermişler ve sitenin linkini, artık hiçbir ilişkileri bulunmayan Ethem Sarısülük Parkı’nın facebook sayfasında paylaşmışlardır. Tüm ilişkileri de bu minvalde cereyan etmiştir. Parktaki bütün forumlar, arkadaşların reklâmı ile açılıp onların reklâmı ile kapanmıştır. Forumun güdükleşmesinin nedenlerinin burada aranması gerekir.

Devrimcilik konusunda herkese ders veren bu arkadaşlar, park forumu ve yürütme ile ilişkileri kalmamasına karşın, yürütmenin haberi olmaksızın, 14 Eylül günü özel mesajlaşma ile, parkta gezici başka bir ekibe forum yapma izni vermektedir. Oysa o tarihte parkta forum yapılacak, gelenler 21’ndeki konser ve 23’ündeki mahkeme konusunda bilgilendirilip örgütlenecekti. Tek bir kişi, kimseye hesap vermeden, herkesten habersiz bu süreci baltalamıştır. Üç aydır tek bir devrimci pratik ortaya koyduklarına tanık olmadığımız bu arkadaşların cümle âleme devrimcilik dersleri vermesi tuhaftır.

Devrimcicilik

Bu yapılan, devrimcilik değil, devrimciciliktir. Devrimcilik, bir kimlik içinde dondurulup özel odalarda kalıplanmıştır ve pazarda satılmaktadır. Kimlik olarak devrimcicilik, Marksizm dışı bir yerden kendisini kurmaktadır. Üstelik bu kuruluş, liberal bir içerikle gerçekleştirilmektedir. Bahsi geçen yazıda Marksizm değil, liberalizm vardır. Ayrıca yazı aslında likidasyona, tasfiyeye yönelik bir çağrıdır. Yani örtük olarak bizim üzerimizden “devrimciler” denilen toplama seslenilmekte ve onlara “bize gelin” denmektedir. Bu çağrı, var olan devrimci örgütleri dağıtma amaçlıdır. Daha önce belirttiğimiz üzere, “devrimci özne inşa ediyorum” diyen fraksiyonistler, dolayısıyla bu ülkede devrimci öznenin bulunmadığını da söylemiş olmaktadırlar.

Arkadaşlar, devrimci özne inşası dâhilinde, arayıp tarayıp bir park bulmuşlar, o park üzerinden tepeden, diğer oluşan Ankara forumlarına bir üst örgüt dayatmışlar. Diğer forumlar da akılsız, yani örgütsüz olmadığından, bu süreç akamete uğramış, sonuçta Ethem Sarısülük Yaşam Alanı’nın diğer forumlarla, dolayısıyla forumlara kapatılan Ankara direnişiyle ilişkisi doğalında kesilmiştir.

İlk gün fraksiyonistlerin değil, aslında Ethem’in çağrıcısı olduğu forumda yüzlerce insan vardır. O kadar insanın forumla ve parkla ilişkileri de küçük burjuva bir solculuk pratiği üzerinden kesilmiştir. Bizim naçiz müdahalelerimiz ve eleştirilerimiz, şahsî öfke ve teori/politika dışı karalamalarla savuşturulmuştur. Dolayısıyla Ethem’in ruhu da terk etmiştir parkı. Yaşam alanı, “ölü ruhlar”ın, geçmiş birikimin asla giremediği bir yerdir artık. Forumların belirli bir kısmı gibi, park forumu maalesef Ankara direnişini ileri itecek bir mevzi olma imkânını yitirmiş, Haziran direnişinin kolektivize ettiği, birleştirdiği kitleyi dağıtan, öğüten bir niteliğe bürünmüştür.

Halkın Tokadı

Haziran direnişi, bir anlamda halkın, kendisini görmeyen, ona tepeden bakan, onu sürece örgütlemeyen, kendisini araçsallaştıran, küçük gören, ilericilik teranesiyle hep geri kabul eden sola da atılmış bir tokattır. Fraksiyonistler, bu tespitlerimizi çıkınlarındaki “halkçılık” eleştirileriyle savuşturmuşlardır.

Parkta kitlenin azalması ve halkla ilişkilerin kesilmesi üzerine, 17 Temmuz’dan, yani arkadaşların parkın resmî açılış yapılacağını duyurdukları tarihten dört gün önce, “parkta Grup Yorum konseri yapalım” önerisi, “kitle buraya sığmaz, yapılmasın, zaten parkın ismi değişmedi, açılış yalan oldu” cevabı alınmıştır. Ama bu gerçek, nedense, foruma gelenlerle hiçbir şekilde paylaşılmamıştır.

Devrimci Kolektivizm vs. Devrimcici Liberalizm

Direniş sürecinde kazanan halktır, forumlarda galebe çalansa bir tür solculuktur. Solculuk, ancak özel insanların, özel odalarda ürettiği pratikler için uğraşan, özel olana işaret eden bir ideolojidir. Yani bu Marksizm dışı solculuk, devrimcilik satarken, devrimcilik denilen şeyi tartışmadan kaçırıyor, onun kitlelerce paylaşılmasına mani oluyordur.

Devrimcilik satmak, ahlâkî ve hukukî bir zafiyete işaret eder. Sadece kendisini gören ve sürekli kendisini gösterme gayretinde olan bireyin bu satış işleminde başrol oynaması kaçınılmazdır. Satış işlemi, doğalında, ahlâk ve hukuka dair sınırların bireyin çıkarlarına göre çekilmesini beraberinde getirecektir. Yalan olduğunu bile bile, bir arkadaşımızın kız kardeşini polis saldırısı altındaki alanda bırakıp kaçtığını bir yazıda dile dökmek, tam da bu küçük burjuva pespayeliğin ve terbiyesizliğin ürünüdür. Üstelik o kız kardeşimizin o alanda yüzlerce yoldaşı vardır, bilinmesi, içinde olunması ve görülmesi gereken budur. Yazar, arkadaşımızı aşağılayayım derken, kadını, kız kardeşini küçük göreyim derken direnişin içindeki kolektif iradeyi küçük görmektedir. Kendini büyük göstermek için bunların tek kalemde harcanması, kellelerine kılıç vurulması, bu ruh hâlinin doğal bir sonucudur. Direniş ve forum sürecinde akıllı telefonlarıyla gazetecilik pratiği içinde olan fraksiyonistlerin, bu pratiği en süzme devrimcilik olarak pazarlamaları, ancak bu ahlâk ve hukuk zafiyetiyle izah edilebilir. Söz konusu gazetecilik pratiği, kolektif direniş pratiği içinde değerli ve anlamlıdır, onun dışına çıkıp pratiğe çöreklenmeye, kendisine uygun parseli aşırmaya çalıştığında, tehlikelidir.

Biz, kimsenin kişisel planda direniş sürecine ne kattığını tartmayız. Böylesi bir tartı ve alınan mikyas, bireyci-liberal bir nitelik arz edecektir her zaman. Kişilerin tüm zaafları, eksikleri ile sürece dâhil oluşuna saygı duymak, kolektif ve örgütsel olanı ileri itmektir esas olan. Temelde her tür kimlikçiliğe ve onun dar, kapalı, kendinden menkul biçimi olan, “gençlik faşizmi”ne, yani insanları kişisel bedensel sınırları üzerinden devrimciliğin dışına atma girişimlerine itiraz etmemizin nedeni de budur.

Sahte Tanrılara Karşı Allah!

Söz ve eylem sadece tanrıda çakışır, kendisinde çakıştığını söyleyen, sahte tanrıdır ve yalan söylüyordur. Biz, söz ve eylem satmak yerine, herkesi o söz ve eyleme katma derdindeyiz. Bu noktada söz ve eylemi kendisine kapatan, onu özel odalara hapseden, parça parça pazarlayan, satın almayanları “pazar”dan kovanlara da öfkeliyiz. “Mazlumların asimetrik yayıncılığı” bunu emreder. O pazar dağıtılacaktır.

Bizi bahane ederek kaleme alınan yazı, mazlumları kafasız ilân etmek ve kılmak derdindedir. Dolayısıyla, artık nesnel olarak fraksiyonistlerin Marksizm-Leninizmle hiçbir teorik ve pratik ilişkilerinin kalmadığı görülmektedir. Bu ilişkiyi kesmelerinin nedeni de liberal bir yerden, mazlumları avlamak içindir. Marksizm, artık satılabilecek bir şey değildir, onlara göre. Okudukları tiyatro kitaplarından edindikleri oyunculuk ve rol yapma bilgileri, bir zamanlar nostaljik bir şey olarak, kırıntı düzeyinde kendilerinde kalmış Marksist birikimin yerini almıştır.

Marksizm, sömürülen-mazlum halk kütlelerinin dışında oluşur, ama aynı zamanda o, halk kütlelerine ait devrimci bir sigortadır. Bir kimlik olarak müdafaa edilmesi ve pazarlanması elbette sorunludur, ama sağda solda pazılarını göstermeye meraklı ve bu sayede genç mahalle kızlarını tavlamaya düşkün, sürekli poz kesen delikanlıların kaprislerine de kurban edilemez.

Sağda solda ve kendi internet imkânları dâhilinde bize yönelik karalama kampanyası başlatmış olan, kibirle, devletin rolünü üstlenerek, “İştirakî’nin alanını daraltacağım” diye yiğitlenen fraksiyonistlere son söz olarak şu söylenebilir: “Mösyö küçük burjuvazi, önce siz ateş ediniz!”

İştirakî
18 Eylül 2013

15 Eylül 2013

, ,

Yezidlerin Semahı

Yaşananlar yeni değil… İki binlerin başında Cumhuriyet gazetesi, Kemalist kurguya uygun biçimde, Aleviliğin salt bir kültür olduğunu haykırıyor. Onun dinî boyutunu kesip atıyor. Aşağı yukarı aynı yıllar… Tayyip Erdoğan da cemevi ile ilgili bir tartışma üzerine, aynı lafı ediyor ve cemevini bir kültür kurumu olarak kabul edebileceğinin sinyalini veriyor.
Bugün iki yaklaşım, Tuzluçayır’da buluştu. Olan bu. 
İzzettin Doğan, Aleviliği bir meta olarak pazarlamanın şampiyonuydu, dolayısıyla, hamlesi kendince doğruydu. İzzettin Doğan, doksanlarda da Aleviliğin bir biçimde kabul edilmesi için çok uğraş verdi. Vakfının Demirel’in emriyle kurulduğu, Tansu Çiller’den yüklü miktarda para aldığı söylendi. 
Vakfın o tarihlerde iş başvurularında bile özellikle asker kökenliler tercih ediliyordu. Her dönemin adamıydı Doğan, babası gibi. Kabul ettirilmeye çalışılan, saf anlamda Alevilik değil, egemenlerin bir silâh olarak kullanabilecekleri bir kurguydu. Aleviliği böylesi bir silâh olarak satabileceğini bilen Doğan, kendisini her vakit satmayı bildi, bunun için sadece kendini görme biçimi olarak, kâh liberal kâh faşist oldu.
Fukara Aleviler, kendilerinin kabul görmelerini mümkün kıldığını düşündükleri bu isme bel bağladılar. 
Örneğin 2000’de, Sünnilere hoş görünmek için “Ramazan cemi” diye bir şey uydurdu Cem Vakfı. Cami-cemevi projesinden önce de, tıpkı yıllar önce Diyanet İşleri’nin hurafelere karşı başlattığı kampanya gibi, ülkedeki tüm cemleri tektipleştirecek, “çarpıklık”lardan arındıracak bir çalışmaya girişti. Cem ayininin standardize edilmesi, tüm Alevilerin devlete bağlanması idi. Yani özünde Cem Vakfı, Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı’ydı.
* * *
Egemenlerin kültürel bir renk olarak Alevilikle bir sorunu yok. Hatta onu öz Türk kimliği, hakiki İslam ya da “Anadolu felsefesi” olarak satmaya çalışanlara da tanık olundu. Dert, mesele, onun ne olduğunda. Aleviliği kimlik hâlinde satanlar, onun ne olduğuna efendilerden yana olacak şekilde, çoktan karar vermiş isimler. 
Tüm söz konusu teşebbüsler, Aleviliğin sömürüye ve zulme karşı mücadele içinde yanan bir devrimci ocak olarak söndürülmesi için. Onun bugün var olmasını sağlayan, o ocaktaki köz.
* * *
Demek ki tersten, kültürel, öznel ve bireysel bir oluşa, kimliğe indirgenmiş bir şeyin şampiyonluğunu yapmak, sömürüye ve zulme karşı mücadeleye mani olmaktır. Bu kimlik ve ideoloji, pekâlâ “devrimcicilik” de olabilir. 
Devrimcicilik de devrimciliğin ne olduğuna ilişkin tartışmayı boğmak, onu kendi varlığında, bir kimliğe kapatmaktır. Burada ocaktaki közden değil, mangaldaki külden söz etmek gerekir. Bu tür küçük burjuvalar, kendilerini görürler, kendilerine insan örgütlemeye kalkarlar ve sadece kendilerini göstermek isterler. “Devrimcici” kimliklerine yönelik eleştirileri, mangalda kül bırakmayan oyunculukları ve pazarlama teknikleriyle savuşturmak isterler.
İzzettin Doğan’ın ve Fethullah’ın verdiği gibi, bir yerlere mesajlar verilir. Ve aslında, ilkinde Alevilik, ikincisinde İslamî hareket gibi, devrimcicilik kimliği üzerinden, devrimci örgütler likide edilmek istenir. Asıl mesaj onlaradır. Saldırılar, eleştiriler, kişiye yöneliktir, kişiyi ezmek içindir ve mantıksal açıdan safsatadır, kıyas-ı batıldır. Hakikat onların düşmanıdır. 
Oysa dövüşenlerin hakikate ihtiyacı vardır. Batıl, ne olduğunu gizlemek, kim olduğunu herkesin gözüne sokmak zorundadır. Hakikat, bu perdenin yırtılmasına muhtaçtır.
Aleviliğin üzerine perde gerenler, onun ne olduğunu saklayanlar, kişilerin varlığına kapatanlar, kendilerine verilen görevi yerine getirmek için onun bağlarını kesmek zorundadırlar. Aleviliği fukara halkların direniş hattı olmaktan çıkartmak için onun kabul edilebilir bir kimliğe indirgenmesi şarttır. Kendinden menkul özellikler icat edilecek, diğer mazlum halk katmanlarıyla arasındaki bağları tek tek kopartılacaktır.
Sivas ve Gazi katliamlarının yapılmasının nedeni budur. Orman kanunlarının işlediği günlerde ormancıların yangınları söndürmek için kullandığı yöntem devreye sokulmuştur: yangın, bir başka yangınla söndürülmek istenmiştir. 
Bugün Alevi hareketinin önemli bir bölümü, bu momentlerde politikleşmiş kesimlerden oluşmaktadır ve bu kesimler, aksine, suçu, günahı devrimcilerin ve diğer mazlum dinamiklerin sırtına yükleyenlerdir. Yani aslında, “bu devrimciler yüzünden onca gencimiz öldü” diyen Alevi sayısı, hiç de az değildir. Bu tür Aleviler, kendinden menkul bir meta olarak pazardaki Alevilikten memnundurlar.
* * *
Küçük burjuva damar, bu anlamda Aleviliği bir meta olarak sattığı için, onun pirüpak olmasını tercih etmektedir. Devlete veya burjuvaziye hoş göstermek için üzerindeki kan, gözyaşı ve barutu temizlemesi şarttır. Fethullah’a ambalajlanıp satılan Alevilik, bu kesimlerin bir malıdır. Zira Fethullah da Said-i Nursi’nin kırklardan sonra antikomünizm kampanyası gereği kemalizme örgütlenmiş koludur. Oradaki dert de İslam’ın kabul edilir olmasını sağlamaktır. 
Egemenlerin kabulüne şayan bulunan İslam, elbette ki dövüşmeyen bir İslam’dır. Bu Sünnilikle Aleviliğin “musahip” olması, birbirine kemerbest takması, yezidlerin semahını dönmek içindir.
Fethullahçılık, İslam’ın ılımlılaştırılması ve solun tasfiyesi demektir. Kırklardan beri ona verilen görev budur. Bu memuriyeti devam ettirmek, Fethullahçılar için ibadetten önce gelir. Aslında ibadet, bu memuriyetin emekliliğe kadar sürdürülebilmesi içindir.
Kemalist cumhuriyetçilik, türkülerdeki “şah” sözcüğünü silmek, Âşık Veysel’e dahi şah yerine “dost” dedirtmektir. Şah demek, Alevilik için başkaldırıdır. Sünni için “Bismillah” neyse, Alevi için de “Bismişah” odur: ikisi de meydan okumadır, zalimi meydana çağırmadır. Allah’ın ya da şahın adıyla söze başlamak, eyleme çağrıdır. Allah’ı ve şahı terk edenlerin sadece kendi adlarıyla özel burjuva salonlarda buluşmuş olmalarının bir hükmü yoktur.
* * *
Son dönemde ne olduğunu devrimci bir sorguya tabi kılmak yerine, kim olduğuna dair algıyı popüler bir dalgaya kurban eden Antikapitalist Müslümanlar da söz konusu Fethullahçı haleye nesnel olarak kapılmışlardır. Herkes ve her şeyle bağlarını kesmek, kibir üzre hareket etmek, ister istemez, var olmak için sağdan soldan gelen fısıltılara onları kulak asar hâle getirecektir. Dolayısıyla “Antikapitalist” ve “Müslüman” ayrıştırılacak, buradan, sadece hoşgörü bahçesi olunduğunun mesajı verilecektir. 
Ankara’daki AKM derneğinde Fethullah-İzzettin Doğan girişimi olan cami-cemevi projesinden bir iki hafta önce, “gidip Keçiören’deki cemevinde Cuma namazı kılalım” kararı, tam da bu fethullahçılığın bir yansımasıdır. Ama aynı dernek, soldan alan çalma emri gereği, tabiî ki Tuzluçayır’daki direnişte de flamasını sallamayı ihmal etmeyecektir.
Papa’nın elini öpen Fethullah, bir Alevi cemaati liderine elini öptürmüştür. İkisi de cemaatini “ben onları kandırıyorum” diyerek ikna ediyor olabilir, ama ikna odaları henüz kaldırılmış değildir. O odalara 28 Şubat’ta “girin” emri veren Fethullah, Erbakan’dan önce teslim olmuş ve başörtülü kızların direncini kırmıştır. 
Aynı dönemin ürünü olan İzzettin Doğan ise Aleviliğin Fethullah’ı olarak, Alevileri burjuvazinin ve devletin kucağına itmekle görevli bir isimdir. Babası ve kendisi Demokrat Parti, MHP ve DYP çizgisini takip eder, vakfının kurucuları da altmışlarda Türkiye İşçi Partisi’ni ezmek için kurulan Birlik Partisi’nin bileşenleridir.
* * *
Bugün camide badminton oynanması ile bir caminin alt katında semah dönülmesi aynıdır. Söz konusu proje, devletin ideolojik aygıtı olarak caminin içine cem sokacak, ama o ceme “lânet yezide” sözü asla girmeyecektir. Bu sürecin hoşgörü ve birey hakları teraneleri üzerinden övülmesi mümkün değildir. Pratikte gerçekleşen, bu topraklardaki bir direniş dinamiğinin tasfiyesidir. Yezid’i birey olarak yüceltip onu hoşgörü adına yanına oturtmak, Aleviliğin tükenişidir. Yezid lânettir, lânetlidir ve lânetlenmek içindir.
Fethullahçılık, söz konusu tasfiyenin ana bileşenidir. Resmî İslam içine çekilen Aleviliğin dişleri sökülecektir. O dişlerin kökleri Kerbela’da, Ehl-i Beyt’tedir. Isırma ihtimali de geleceğe dairdir. Demek ki Aleviliği bugünde kurtardığını, yücelttiğini düşünenler, öncelikle bu geçmişi silecek, gelecekteki ihtimalleri ortadan kaldıracaktır. Fethullahçılığın sol içine uzanan biçimlerinin günlük, çözüm odaklı yaklaşımlara bel bağlamasının nedeni buradadır. O kitlelere “sol size bugünde hiçbir şey veremez, aç karnınızı doyuramaz” diye haykırır. Kitleleri geçmişsiz ve geleceksiz bir yere hapseder.
Bu teorik ve pratik yönelim, her zaman sadece kendisini gören kişilere muhtaçtır. İzzettin Doğan bu zihniyetin ajanıdır: kendisi, Fethullah Gülen’in söz konusu projeyi önerdiğini, kabul ettiğini, ama artık camilerin de işlevinin değişmesi gerektiğini söyleyip “aşevi” önerisinde bulunduğunu söylemektedir. Aşımıza göz koyanlar kepçeyle çaldıkları ortak rızkı, lütufla, çatalın ucuyla dağıtmayı tek çözüm yolu olarak yutturabileceklerini zannetmektedirler.
Sadece kendini görmek, sadece kendine insan örgütlemek, ideolojiyi de buna göre biçimlendirecektir. O, ancak özel insanların ulaşabileceği bir fildişi kulesine yerleştirilecektir. Egemenlerin bu türden eğilimleri sevinerek izlediği açıktır. 
İlgili ideolojiler, dolayısıyla özellikle liberal olan, özgürlükten dem vuran, o ideolojinin yükselmesini isteyen, var olması için çalışan, onu sürekli satan, satıştan nemalanan, asla o ideolojinin neferi olamayan, ilk fırsatta o ideolojiyi var eden teorik ve pratik kavgaya ihanet eden küçük burjuvalara ihtiyaç duyarlar. O küçük burjuvalar, bu praksislerinden ötürü eleştirildiğinde, “vay ideolojiye saldırıyorlar” diye feveran edeceklerdir. 
İzzettin Doğan’ın Tuzluçayır’da direnenleri “düşkün” olarak ilân etmesinin nedeni budur. Devrimcicilerin kendilerine yönelik eleştirileri aynı ahlâksızlıkla bel altından cevaplamaları da buradadır. Alevilik’te dedelik makamı bile sorgulanır, lağv edilir, ilahi ve mutlak bir kudreti yoktur. Düşkünlüğü ise belirleyecek olan, halkın ta kendisidir, fukara Alevilerin elindeki üç kuruşluk arsaları yağmalayan bir “arazi mafyası” ya da sünepe bir “tetikçi” değil.
Haziran direnişi süresince ayakta olan, direnen halkın önemli bir bölümünün Alevi olduğu söylenmektedir. Cami-cemevi projesinin tam da bu hattı kesmek için devreye sokulduğu açıktır. Proje, bir yönüyle Fethullah’ın CHP sopasını AKP’ye sallaması olarak da okunabilir. Ne olursa olsun, Aleviler, tanınma ve kabul edilme üzerine kurulu siyasetlerinin bu türden oyunlara âlet edilmesine daha çok tanıklık edeceklerdir.
Siyaset içi bir devrim cereyan ediyorsa, küçük burjuvaların Alevileri o devrimden kaçırması ve bir tür Aleviciliğe kapanması ciddi bir tehlikedir. Aynı şekilde sol içi bir devrim cereyan ediyorsa, küçük burjuvaların solculuğu ve devrimciciliği koruma altına alması, sömürülenlerin ve mazlumların kolektif pratiğini teorik ve pratik olarak akamete uğratacağı kesindir. Tezgâhlar bozulup dağılıyorsa, dağıtana değil, tezgâha ve orada mal satıyor oluşa kızılmalıdır.
Eren Balkır
14 Eylül 2013

10 Eylül 2013

,

Geleceği Direnenler Kuracak


Ahmet Atakan’a…


Askere karşı savaşarak kendisini kurmuş olanla, bugün kendisini polis gücüne karşı dövüşerek kuran arasında temel bir fark vardır. İlkinin ikincisini küçük görmesi mümkündür ama anlamsızdır. İkincisinin birincisini dışlaması mümkündür ama yanlıştır. Mücadele içinde olanların ve kendilerini özne olarak orada kuranların ortaklaşa öğrenecekleri çok şey vardır.

HDP, seçim startı vermiştir ve amblemini, Gezi’ye atfen, ağaca çevirmiştir. Belediyeciliğe endeksli bir siyaseti takip edeceğini deklare etmiştir. Gezi sürecinde kılı kıpırdamayan partinin amblem değişikliği, başarılı bir reklâm faaliyetinin ürünü olarak görülmelidir. Üç aydır ortalıkta görünmeyenlerin kendilerini göstermek için bu tür amblemlere muhtaç olması, anlaşılır bir durumdur. Dostun-düşmanın gördüğü bir öznenin kendisini göstermek gibi özel bir kaygısı ve gayreti olamaz.

BDP saflarında belediye seçimlerine yönelik olarak süren tartışmalardan HDP yenilgiyle çıkmıştır. Adalı’dan gelen talimata rağmen BDP, seçime HDP’den ayrı girme kararı almıştır. Bu, Türkiye solunun tasfiyesidir. Türkiye solunun kendisini büyük göstermek için karşısına geçtiği dev aynası kırılmıştır. Bu düş kırıklığı ya da sırttan bıçaklanma değil, hakikatin attığı bir tokattır. Seçimlere ayrı gireceğini öğrenen HDP, batıda tek bir Kürd’den oy alamayacağını bilmelidir.

Kürd hareketi, kendisinin istismar edilmeye çalışıldığını görmüştür. BDP’nin Türk tarafına ses vermesi HDP sayesinde değil, ona rağmen olacaktır. Zira HDP, tam da kendisini çok başlı ve parçalı yapısı ile bir dalgakıran olarak örgütlemektedir. BDP’nin tam da bugünkü gibi, polis şiddetine karşı verilen dövüş içinde kurulacak bir özneye ihtiyacı vardır. O kadar kimlikçiliğin içinde Kürd’ün, basit bir kimlik olmaya karşı direnç geliştirmesi gayet doğaldır, yaşanan ayrışmanın nedenini burada aramak gerekir. Küçük burjuva antagonizma kurgularına ve kimlikçilik teranelerine Kürd’ün karnı toktur. Kürd kadındır, kadıncılığı sevmez; millettir, milliyetçiliği sevmez; onunla kim’liği değil, ne’liği üzerinden ilişki kurulmalıdır. Ne’liğini görmeden, kim olduğuna odaklanmak ve buradan kişisel rabıta kurmak, mücadele içinde oluşmuş Kürd’ü rahatsız edecektir.

Bugün Gezi ile başlayan ve kendisini polis şiddetine karşı yeniden kuran bir HDP, yoktur. Dolayısıyla, olmayan bir öznenin, kendisini askere karşı mücadeleyle kurmuş bir özneye siyaset telkin edebilmesi mümkün değildir. Gezi süreci, Eylül’e uzanan koluyla birlikte, “ulusalcı” olarak etiketlenen yapılar şahsında ilerlemektedir. Bu kol, en fazla, seçimlere kilitlenen CHP’nin önünü temizlemek için devreye sokulabilmektedir. HDP, tam da bu nedenle sahada yoktur. Onun, AKP ve CHP’yi nesnelleştirip her ikisinin kitle tabanını gören ve devrimci, dikine bir hat açma derdi bulunmamaktadır.

HDP’nin, Suriye yüzünden gerginleşen bir coğrafya olarak, Antakya’ya dair tek lafı yoktur. Alevilere yönelik devlet hamlesine karşı tepkisizdir. Zaten devrimcilerle olan gerilimi üzerinden Okmeydanı, Gazi gibi yerlerde geri plandadır. Kitle örgütleri ve sendika odalarına hapsolmuş bir pratiğe göre kendisini kurmaktadır. O odalar, sadece sokaktaki polis gazı içeri dolduğunda boşalabilmektedir.

Bu sürece yiğit Kürd gençlerinin dâhil olması yönünde ham hayaller beslemenin anlamı yoktur. O gençler, sadece politik olarak kendilerini var eden zulmü tanırlar. Doğal bir oluştur bu. Kürd gençlerinin çıplak vurucu güce indirgenmesi onlara hakarettir. Sokağa gelmiyorlarsa bildikleri bir şey vardır. O bildiklerini bugün küçümsememek gerekir.

Mısır’daki katliamı küçümseyen bugünün sokaktaki solu, Kürd’e yönelik zulmü de küçümser, dışlar bir yerdedir. Mazlum halk bölüklerinin birbirlerine yönelik hasetleri ve husumetleri tarihin bir trajedisidir. Bugün sokaktaki polisin Mısır’da Adeviye’ye saldıran, Cizre’yi ateşe boğan, Gazze’yi kanla ezen askerle aynı mayadan olduğunu anlaması için halkın direniş süreci içinde pişmesi bir zorunluluktur. Bu zihinsel bağları kuracak bir parti olamamaktır HDP’nin günahı. Küçük burjuva bir parti olarak HDP, yerin bir karış altındaki proleter olanla köksel bağlarını kestiği için, bu zihinsel ve somut maddî bağları kurması mümkün değildir. O, ordusu olan bir güce sırtını yaslar ama “antimilitarizm” şampiyonluğu yapar; “pleplerin diktatörlüğü”ne dayalı harekete rağmen, demokrasiciliğe meyleder. Ordu ve plepler olmadığında yenilgi ve teslimiyet kaçınılmazdır oysa.

BDP’nin ayrı olarak seçimlere girmesini isteyenler, HDP’yi “geri kafalı” görmektedirler. HDP de kendisi dışında kalanları aynı minvalde eleştirmektedir. BDP’deki bir damara göre, hareket coğrafyadaki fiilî dönüşümleri iyi okumuş ve gerekli hamleyi yapmıştır. Birileri geride kalmıştır. HDP bileşenlerine göre ise, kendisi dışındaki sol otoriterdir, indirgemecidir, kabadır, demokrasiden habersizdir. Tüm bu ideolojik tartışmaların yaşandığı momentte Antakya sokaklarına bir gencin kanı akmaktadır. Birileri merdivenleri boyama derdindeyken, faşizm kanımızla boyamaktadır toprağımızı.

Seçimle ilgili pratiğe kilitlendiğinden HDP, Gezi sürecinden öznel kaygılarla uzak duran BDP’nin yanında yer almıştır. Eylül ise son çare ve fırsat olarak görülmektedir, ancak kitlelerin bu hamleye cevabı olumsuzdur. Seçim yüzünden BDP’yle iyi geçinmeye bakan bir parti, ayrışma netleşince sokağa çıkma kararı almıştır. Çıkış da ancak ufak tefek basın açıklamaları düzeyindedir. Haziran direnişinin geçici olarak kurduğu kitlesel öznellik, şiddetten arındırılıp, burjuva partilerinin yedeğine çekilmektedir. “Bu kitlesel hareket kendi partisini kursun” diyen de, onu burjuva partilerine bağlayanlar da küçük burjuvalardır. Kitlenin korkan yanıdır küçük burjuvazi. Kendi hayatî ve meslekî tahayyülünü harekete hâkim kılmıştır. Örgütler de bu menzilden ve ufuktan azade değildirler.

Direnişin kolektif bir akla ve ocağa ihtiyacı vardır. Seçim endeksli pratiğe kilitlendiğinden, HDP’nin bu ihtiyacı karşılaması mümkün değildir. Reformist partilerin de kendilerini buradan yeniden kurma imkânı bulunmamaktadır. Askere göre kendisini kuranın dağları vardır; polise göre kuranınsa teslimiyetin mekânları olarak kentleri. Bu kentlerde, yükseğe, korunaklı bir alana ve geçitlerle birbirine bağlanan bir ağa rastlanmamaktadır. Dolayısıyla, polisin şiddetine karşı kendisini kurma imkânı, havada gaz bulutu ile birlikte, dağılmaktadır. Tek politik gündem seçimdir ve seçim öncesi süreç sığ ideolojik hamlelere kilitlenmektedir. Kitlelerin yüksekte, korunaklı ve organik bağlara sahip bir kolektif özneye ihtiyacı olduğu kesindir. Ancak her özne, kitlelerin yükselen dalgası altında kalmaktadır. Yüksekte, yücede duran bir bayrağımız, bayraklaştırdığımız bir örgütlülüğümüz yoksa yenilgi kaçınılmazdır.

Şehidlerimiz birer bayraktır. Bayrak, bugün Ahmet Atakan’dır. Akıl da, ocak da, namlu da, mevzi de odur. Bir Ahmet’i daha yitirmenin acısı bu ülkenin kalbini dinamit kuyusuna çevirmelidir.

Eren Balkır
9 Eylül 2013