17 Şubat 2016

,

Irak Kürdistanı'nın Çöküşü

Hep muazzam bir başarı hikâyesi olarak takdim edilegeldi. Bize tecavüze uğramış Ortadoğu’nun göbeğinde, çaresizliğin, ölümün ve acının ortasında buranın her yanından süt ve bal akan, ümit ışığının parıldadığı bir yer olduğu söylendi.

Yoksa burası, etrafı küfle kuşatılmış lezzetli bir kek mi? Bu istisnai kabul edilen yerin adı Irak Kürdistanı ya da resmî adıyla “Kürdistan Bölgesi”.

Burası, Batı güvenlik ve barışı güvence altına alırken muzaffer küresel kapitalizmin “devasa yatırımlar” yaptığı yer.

Bu coğrafyada Türk şirketler sayısız proje inşa ediyor, para akıtıyor, tankerler ve boru hattı akıllara durgunluk veren miktarlarda petrolü Batı’ya taşıyor.

Uluslararası Erbil Havalimanı’nda Avrupalı işadamları, askerler ve güvenlik uzmanları BM’nin kalkınma uzmanları ile çarpışıyorlar. Lufthansa, Avusturya Havayolları, Türk Havayolları, Ortadoğu Havayolları ve diğer önemli havayolları Ortadoğu’nun bu yeni öne çıkan merkezine içi tıka basa dolu uçaklar gönderip duruyorlar.

Kürdistan Bölgesi’nin başkent Bağdat’la petrol rezervleri, özyönetim ve diğer önemli meseleler üzerinden çatışma içinde olmasının bir önemi yok.

Kapitalist toplumlarda sıklıkla görüldüğü biçimiyle, makroekonomik göstergelerin halktaki artan sefalete karşın hızla korkutucu düzeylere gelmesinin de bir önemi yok.

Petrol aktığı, bu kendisini idare eden bölge Batı’ya sonsuza dek bağlı olduğunu beyan ettiği sürece bir sorun da yok. Ama birden ekonomi hız kaybediyor, durma noktasına geliyor. Tüm toplumsal göstergeler yere çakılıyor.

Batılı ve Türk yatırımcıların, bilhassa politik idarecilerin saadeti amaçlara ulaşmaya çalışanların aşağılandığı bir duruma bırakıyor yerini.

Buradan ayrıldığım 9 Şubat 2016 günü Irak Kürdistanı'nda birden bir dizi çatışmalı gösteriye tanık olundu. Gösterilerin ana nedeni “ekonomik çöküşün önünü almak için devreye sokulan tasarruf tedbirleri”.

Reuters o gün şu haberi geçiyor: “Salı günü Irak Kürdistanı'nda gösteriler yoğunlaştı. […] Özerk bölgede on yıldır süren ekonomik canlılık Türkiye ile petrol boru hattı kurup bağımsız bir biçimde petrol ihraç etmeye başlaması sonrası Kürdlere yönelik fon akışının Bağdat eliyle kesildiği 2014 yılında durma noktasına geldi. Bu, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni her ay 875 milyar Irak dinarı (800 milyon dolar) tutarındaki bir maaş toplamını giderek şişmiş olan memurlara ödeme güçlüğü ile baş başa bıraktı. KBY bu eksiği petrol satışlarını günlük 600.000 varile çıkartmak suretiyle telafi etmeye çalıştı ama mevcut fiyatlarda bölgedeki aylık açık 380-400 milyar Irak dinarı (717 milyon dolar) buluyor.”

Oysa Bağdat’la yaşanan ihtilaf ve finansal zafiyet mevcut durumun yegâne sebebi değil. Bölgedeki sosyal politikalar uzun süredir yetersiz. Halkın refah düzeyi hiçbir zaman öncelikli kabul edilmemiş.

Bir akşam Erbil’de yaşayan BM eğitim uzmanı Eszter Szucs ile buluştum. Kısa ama dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik:

“Irak Kürdistanı kesinlikle bir sosyal devlet değil. İnsanlar yaşananlar karşısında memnuniyetsiz. Çokça gösteri yapıyorlar ama bunun onlara bir hayrı yok. Doğal kaynaklar özel şahısların mülkü. Sosyal hizmetler büyük ölçüde aşırı pahalı: parası olan tıbbî tedavi için Türkiye’ye gidiyor. Kürd Bölgesi oldukça karmaşık bir yer.”

Ben de alaycı bir dille şunu soruyorum: “Ne yani, burası yakılıp yıkılmış Ortadoğu’nun merkezindeki cennet değil miydi?”

“Kesinlikle hayır. Yurtdışından, bilhassa Batı’dan ve Türkiye’den ciddi miktarlarda yatırım akışı var elbette. Ama bu yatırım petrol endüstrisi üzerinden makroekonomik büyümeye hizmet ediyor. Sıradan insanların cebine giren pek bir şey yok.”

Bu, herkesin bildiği bir şey. Kürdistan petrol şirketi KAR’ın sahibi olduğu petrol rafinerilerinin yakınındaki köylerde sıradan insanların akşam yemeği için bitki kökleri toplayıp yediklerini gördüm.

9 Şubat 2016’da Süleymaniye, Koya, Halepçe ve Şemşamel gibi kentlerde gösteriler düzenlendi. Birden Irak Kürdistanı'nın “başarı”sının boş olduğu anlaşıldı. Durum sürdürülemez bir hâl aldı ve ülke zaman içerisinde çökmeye başladı.

Erbil-Musul arasında uzanan karayolunda giderken tercümanıma şunu sordum: “Maaşları, emekli aylıklarını, hatta Peşmerge’nin maaşlarını ödeyecek para sence neden yok?”

Tercüman “para yok çünkü IŞİD’le savaş yüzünden petrol fiyatları yere çakıldı. Önceden masrafların yüzde yetmiş beşini Bağdat karşılıyordu ama şimdi hiçbir şey göndermiyor” dedi.

Ben de merak edip şunu sordum: “İyi de madem Washington’a yakınsınız, parayı neden Bağdat’tan alasınız ki. Batı’ya bağlı olduğunuzu söylüyorsunuz, Irak’ın geri kalanı ile çatışıyorsunuz, tam bağımsız olmakla tehdit ediyorsunuz. Hatta Türkiye’ye uzanan bir boru hattı bile döşediniz.”

Tercüman “Ama Bağdat hâlâ başkentimiz” dedi.

Ben de “siz Irak ve Ortadoğu ile bağlarınızı kopartıyorsunuz” deyince sustu.

Sonra şunu sordum: “ABD’den hiç para, somut bir yardım alıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Batı’dan yardım almıyor diye Kürd halkında hiç hayal kırıklığı söz konusu mu?”

“Evet, kendi ülkemizde, özellikle son zamanlarda kendimizi güvende hissetmiyoruz. Her şey her an çökecekmiş gibi. İnsanlar buradan ABD veya İngiltere’ye gitmek istiyorlar.”

O mutlu yıllar böyle mi sona erecekti?

Yolun kenarlarında çöp tepeleri oluşmuş. Elektrik telleri ve yüksek çitler uzanıyor. Toprağa el sürülmemiş. Tarım namına hiçbir şey yok. Her yer petrol, askerî üs, atalet ve hissizlik.

Otomobilimiz her kontrol noktasında duruyor. Meslektaşım taciz ediliyor, zira pasaportunda Suriye vizesi var. Benimkinde İran vizesi… Belgelerimiz inceleniyor, yanımızdan Türk kamyonları ve tankerleri ellerini kollarını sallaya sallaya geçiyorlar, kimsenin tanımlayamadığı ama herkesçe malum imtiyazların tadını çıkartıyorlar.

Erbil’in güneyinde, Kuştepe yakınlarındaki köylerde Türklere ve Kürdlere ait tanker ve kamyonlar yola zarar vermiş. Irak, Türkiye ve İran’ı birbirine bağlayan bu yolda otomobil ve otobüsten çok kamyona ve tankere rastlıyorsunuz. Yol sadece iş, sadece ticaret için sanki. İnsanlar güçbela yolculuk edebiliyorlar.

Birkaç gün önce öfkeli kalabalık yolu kapattı, sosyal politikaların değiştirilmesini, hükümetin harekete geçmesini talep etti.

Degala köyüne vardım. Muhafızlar ve halk bana şüpheyle bakıyor.

“Kimi protesto ediyorsunuz?” diye soruyorum.

Başta gerçek meselelerden bahsetmekten kaçınıyorlar: “Yolun tamir edilmesini istiyoruz.”

Israr ediyorum: “Sahiden ne için eylem yapıyorsunuz?”

Bir süre sonra buz kırılıyor, bir köylü derdini döküyor orta yere: “Altı aydır tek kuruş alamıyoruz. Bu yolda her şeyi net bir biçimde görüyoruz: işler canlı, çok para var ama bizim elimize hiçbir şey geçmiyor. Çok öfkeliyiz! Kamyonlar gıda ürünleri ve petrol taşıyorlar ama burada hiç durmuyorlar. Sahipsiziz.”

Erbil’e kırıyoruz direksiyonu. Orada da ihmalden başka bir şey görmüyoruz. Tarlalar öylece duruyorlar. Ekonominin çeşitliliğinden söz etmek mümkün değil.

Şoförüme “Hep mi böyleydi? Kürdistan Saddam zamanında gıda üretimi yapıyor muydu? Tarım var mıydı?” diye soruyorum.

“Evet, burası farklı bir ülkeydi” diyor.

“Daha mı iyiydi peki?”

“Elbette daha iyiydi.”

Sonra gene sessizlik.

Şimdi savaş var.

Bir yıl önce cephe hattına, Musul’un yedi kilometre yakınına gitme imkânı bulmuştum. IŞİD’in elindeki tepeleri göstermişlerdi. Büyük Zap Nehri üzerinde yıkılmış bir köprü gördüm. Sonra Şarkan köyünün, Hasan Şami’nin ve diğer köylerin ABD eliyle bombalanıp viraneye çevrilmesine tanık oldum.

Peşmergenin parçası olan Zeravani polis gücünden tabur komutanı Albay Şevket bana zırhlı aracıyla civarı gezdirdi. Her yanda makineli tüfekler, sis bombaları ve kurusıkı atış talimleri kaplamıştı.

Ona şunu sordum: “Bu köylerde kaç sivil öldü?”

“Yeminle, bir kişi bile ölmedi. ABD güçlerine istihbarat sağladık, onlar da nereleri bombalayacaklarını daha net bildiler.”

Benim ilk kez bir savaş sahasında olduğumu zannediyordu. Burada yüzlerce insan ölmüştü. Ölenlerin akrabaları da beni teyit etti. Köylerden geriye pek bir şey kalmamış. Muhtemelen köylerin büyük bir kısmı saldırı esnasında yok olmuş. Albay Şevket’i ilk eğiten İngilizler. Nasıl konuşacağını iyi biliyor.

Şu sözler Erbil’deki beş yıldızlı Rotana Otel’in müdürü Ömer Hamdi’ye ait:

“Ben Musulluyum. IŞİD kenti ele geçirdikten sonra kardeşimi ve amcamı kaybettim. Elbette IŞİD’i yaratan ve eğiten Batı ve Türkiye ama ben ayrıca Irak ordusunu da suçluyorum. 54.000 asker silâhlarını atıp kaçtı.”

Ben de bu sözlerin karşılığında şunu söylüyorum: “Ama o askerler muhtemelen korkmuşlardı, IŞİD’in arkasında NATO ülkelerinin olduğunu biliyorlardı.”

“Evet kesinlikle.”

“Peki Rusya?”

“Rusya ve onun Ortadoğu’da yapıp ettiklerinden yanayım. O IŞİD’le gerçekten mücadele ediyor. ABD ise gelip IŞİD’in aldığı köyleri bombalıyor, aslolarak sivilleri öldürüyor, bir de bölgeye yanlışlıkla silâh atıyor, sonra o silâhlar IŞİD’in eline geçiyor. Şu an Musul’da birçok arkadaşım IŞİD’le savaşıyor, bu yüzden her şeyden haberim var.”

Hattın iki tarafında aileler var, cep telefonları hiç kapanmıyor. Akrabalar ve arkadaşlar aranarak Musul’daki duruma dair bilgiler alınıyor.

Ömer Hamdi devam ediyor:

“Musul IŞİD’den kurtarılsa bile birçok farklı grup varlığını sürdürecek ve çatışmalar devam edecek.”

“Tıpkı Libya’daki senaryoda görüldüğü gibi mi?”

“Aynen. Beni endişelendiren bir husus da Musul’da çocukların başına gelenler. IŞİD onların beyinlerini yıkıyor.”

Ben “Batı’nın istikrarsızlaştırdığı birçok ülkede olan bu zaten” diyorum.

Bu konuya vakıf değil. Tek bildiği kendi şehri ve ülkesinde olan bitenler.

Otelime döndüğümde bir İngiliz dostum kadın resepsiyonistle politika çalışıyordu. Ordu, yereldeki askerlerin eğitimi ve petrol üretimi üzerine sohbetler etmek revaçta ya da en azından maço yabancılarla yereldeki “modern” kişiler arasındaki toplumsal etkileşim kabul gören bir şey.

Her yerde özel güvenlik uzmanları, askerler, eğitimciler, istihbarat subayları ve danışmanlar var. Aşırı kapitalist dogmalara geçit törenleri ve insanı deli eden atış talimleri eşlik ediyor.

Yerel kaynakları inceliyorum. Derinleştikçe her şeyin daha da kötüye gittiğini görüyorum.

Süleymaniye’deki İstatistik Bürosu Direktörü Mahmud Osman kısa süre önce BasNews’e şunları söylemiş:

“2014 ile kıyaslandığında 2015’te aile başına düşen harcama tutarı yüzde otuz azalmış. Buna üstelik temel ihtiyaçlar, ev eşyaları, seyahat gibi şeyler de dâhil. Kürdistan Bölgesi’nde işsizlik oranı 2013’te yüzde yedi idi ama şimdi yüzde 25’e çıktı.”

Yoksulluk da büyük ölçüde arttı. Bölgede yoksulluğun düzeyi nadiren ölçülmüş: eğer bir aile ayda 87 dolar harcıyorsa, o yoksul kabul ediliyor. Yani ayda kişi başına 21,75 dolar, yani günlük bir dolardan az. Kürd ailelerde ortalama dörtten fazla insan bulunduğunu söylemeye bile gerek yok.

Şoförüme Erbil’de ve Erbil dışında beş kişilik bir ailenin hayatta kalmak için kaç paraya ihtiyacı olduğunu soruyorum.

“Şehirde aylık en az 1000, köyde 600 dolar.”

“Bu parayı kaç aile kazanıyor?”

“Yarısı bile değil, daha az.”

Kafam karışıyor. Bölge insanından hayatlarının gerçekten kötü olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

Kawergosk köyünde Muhammed Ahmed Hasen isimli yaşlı bir adam durumu insanın kanını donduran gerçeği samimiyetle anlatıyor:

“Hükümet bize hiç yardım yapmıyor. Şu an elimizde hiçbir şey yok. Şu devasa petrol rafinerisini görüyor musun? Onlar kendi başlarının çaresine bakıyorlar biz de kendimizin. Yeni iş yok, kıt kanaat geçiniyoruz.”

Başka bir köyde IŞİD’in işgal ettiği topraklardan kaçmayı başaran ailelerden biriyle konuşuyorum. Musul yakınındaki Hammam Alil’den geliyorlar. Hepsi de ABD işgali öncesi her şeyin daha iyi olduğunu söylüyor:

“Saddam döneminde Irak mağrur ve düzgün bir ülkeydi. Güvenlik iyiydi. Şimdi düşmanımızın kim olduğunu, arkasında kimin bulunduğunu bile bilmiyoruz.”

Yan odada bir kadın çilesini anlatıyor. Musul’un muhafazakâr kültürü gereği bizimle konuşmaması lazım. Onca çocuğu ile aç. Bıkmış:

“Erkeklerimiz peşmergede. IŞİD’le savaşıyorlar. Yedi çocuğum var. Komşumda yedi çocuk. Kimse çalışmıyor. Peşmergeye bile para verilmiyor. Her şey çok zor, nasıl hayatta kalacağımızı bile bilmiyoruz.”

Ama yollar gece gündüz vızır vızır işleyen Türk kamyonları ve tankerleri ile dolu.

Üzerinden çok zaman geçmedi. İstanbul’daki buluşmamızda Profesör Ahmet Tonak Türkiye ile Irak Kürdistanı arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetlemişti:

“Türkiye Erbil’deki rejimi destekliyor. Bunun en basit sebebi ekonomik. Oraya giden herkes Türk şirketlerinin bölgeye tümüyle hâkim olduğunu görüyor. Ama bir diğer faktör de politik: Irak’taki Kürd rejimi tüm bölgede Ankara’ya dost olan tek Kürd gücü.”

Kürdistan Bölgesi’nin müttefikleri yereldeki halkın çilesiyle pek ilgilenmiyormuş gibi görünüyor.

Sosyal sistem çökerken Erbil yeryüzündeki en fazla tecrit edilmiş yerlerinden biri hâline geliyor. 12 adet yolu var, cemaatlere bölünmüş, kamu taşımacılığı dersen hak getire, tek bir kültür kurumu yok, her yerde AVM’ler, yabancılar için lüks oteller.

Halkın çoğunluğunun günlük bir doların altında bir gelirle yaşadığı bölgede eli yüzü düzgün bir otel odasının maliyeti 350 doların üzerinde. Günlük otomobil kiralama ücreti ise 400 dolar civarında.

Kürdistan Bölgesi’ne korku hâkim. Korku da öfkeyi besliyor. Öfke ise yolsuzluğa bulaşmış, Batı yanlısı rejime karşı uygulanan şiddeti tetikliyor.

Peki tüm bunlara Erbil’in bulduğu “çözüm” ne? 11 Şubat 2016’da Reuters şu haberi geçiyor:

“Irak Kürdistan Bölgesi’nin fiilî cumhurbaşkanı Mesud Barzani Şubat başında ‘ülkedeki Kürdlerin devletleşme referandumuna gitmesinin vaktinin geldiğini açıkladı.”

Bağdat ise olan biteni izleyip şu uyarıyı yapıyor: “Yapmayın! Bizsiz hayatta kalmanız mümkün değil.”

Ama rejim inatçı. Batı’nın tüm sömürgelerinde olduğu gibi tek yapılan iş “halkın sırtından kâr elde etmek”.

Andre Vltchek
14 Şubat 2016
Kaynak

0 Yorum: