12 Şubat 2016

,

Reel-İdeal Geriliminde Siyasetin Ontolojisi

70’li yıllardan itibaren Türkiye sosyalistleri arasında Sovyetler Birliği’nin neliğine ilişkin olarak bir ayrışma söz konusuydu. Bu ayrışma, Sovyetler Birliği’nde o an için yaşanan şey üzerine iki temel belirlemeyle sonuçlandı. Bir kanat, bunu revizyonizm olarak belirledi.

Bu belirleme, Sovyetler Birliği’nde yaşananın sosyalizm olmadığı, sosyalizmin esasına aykırı bir yapılanmaya gidildiği şeklindeydi. Hatta maocu hareketler, Sovyetler Birliği’ni emperyalizmin sosyalizm kılıklısı olarak değerlendirdikleri için onu “sosyal emperyalist” hatta “sosyal faşist” olarak belirlediler. Bir kanat ise meseleye dönük izahını “reel sosyalizm” belirlemesi altında temellendirdi. Orada yaşanan, sevabı ve günahıyla bir olgu olarak, sosyalizm deneyimiydi ve ne olursa olsun uluslararası sistemle bu temelde bir çelişki ve karşıtlığı koruyordu.

Orada olup bitene “revizyonizm” diyenler, elbette ki bu sapmanın ne zamandan itibaren gün yüzüne çıktığını söylemek zorundaydılar.

Çünkü “revizyonizm” belirlemesi içerisinde örtük de olsa, orada belli bir döneme kadar sosyalizm yolunda gidildiği ama belli bir zamandan itibaren bu yoldan sapıldığı yollu mantıksal bir gidimi taşıyordu. Ve bu zamanı da genelde Stalin sonrası olarak işaret etme eğilimine sahipti.

O vakit bu belirleme, Stalin’e kadar orada bir sosyalizm ya da sosyalizme varma çabası görüyor, Stalin sonrası ise bu sosyalizmin ya da çabasının geriye düşmeye başladığını söylüyordu. “Reel sosyalizm” belirlemesi ise Stalin öncesi ya da sonrası gibi bir bölümleme yapmıyor, olması gereken olarak belirlenen bir kurguya değil, olana dayanarak mevcut kapitalist-emperyalist dünya sistemi içerisinde sosyalizmin reel, kurulu hâlinin somut örneği olarak Sovyetler Birliği’ni görüyordu. Orada her yönüyle mükemmelen işleyen bir sosyalizm olmayabilirdi, ama emperyalist-kapitalist canavarın karşısında o, hâlâ sosyalizmin yaşama olanağını temsil eden tarihsel bir mevziiydi.

Türkiye Sosyalist Hareketi’nin içerisinde cereyan eden ve onu kendi içerisinde ideolojik-politik-kültürel olarak derin şekillerde ayıran bu tartışma, aslında siyasal alanı her zaman belli bir gerilim eşiğine taşıyan reel-ideal düalizmiydi.

Tartışmada kimin haklı olduğunun ya da kimin meseleyi daha iyi okuduğunun artık bir önemi yok. Bugün Türkiye Sosyalist Hareketi içerisindeki hiçbir öznenin birbirine “peki Sovyetler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diyerek ona göre bir pozisyon alabilme olanağı yok. Çünkü artık Sovyetler Birliği yok. Ancak tartışmanın bize bıraktığı tarihsel-epistemolojik bir kayra var.

Reel olanla ideal olanın geriliminin hem teorik olarak hem de olgusal olarak siyasal alanın düzenlenmesindeki temel gerilimlerden birini oluşturduğu ve bu gerilimin şiddetinin hem önümüzü hem de arkamızı görebilmemizi zaman zaman olanaklı kılıp zaman zaman da engelleyebilmesi.

Sovyetler Birliği’ne dönük “revizyonizm” belirlemesi yapanlar, temellendirmelerinin tüm iç teorik sorunlarına rağmen sosyalizmin ideal ontolojisini varsayıyorlardı. “Reel sosyalizm” belirlemesi yapanlar ise bu ideal ontolojik varsayımı o anki deneyimde varolmadığı için aşkın addediyorlar ve deneyimin olanağının o anki sınırlarında nesneleşmiş olanı somut epistemolojik sosyalizm verisi olarak kabul ediyorlardı. İdeal olana karşı reellik kavramı altına düşebilen olguyu esas alıyorlardı.

Bugün Türkiye Sosyalist Hareketi, yeniden şiddetli bir şekilde bu düalizmin başka bir bağlam üzerinden yarattığı gerilimin girdabında. Bu bağlam, Kürt hareketiyle yıllar içerisinde arasında oluşmuş olan denklemin ürettiği politik durum. İdeal olarak varsaydığı siyasal alan düzenlemesi reel bir içeriksizlik içerisinde. Varsaydığı siyasal alan düzenlemesinin reel karşılığını, yani nesnelliğini yaratabilmek şöyle dursun kendisi, düzenlenen bir siyasal alan içerisinde düzenlenmekte. İdeal olarak varsaydığı siyasal program, ezilenlerin ve emekçilerin güçlü bir örgütlü cephesini kurup bu cepheyle Kürt halkının ittifakını gerçekleştirip Türkiye’de gönüllü birlik temelinde bir iktidar yaratmak.

Türkiye Sosyalist Hareketi’yle ilişkilenen bir öznenin edindiği ilk içgüdü (içgüdü kavramını kullanmak her ne kadar yanlış görünse de) Kürt halkının kendi kaderini tayin ilkesinin epistemolojik doğruluğu, ancak iki halkın gönüllü birliğine dayalı bir ortaklığın ontolojik hakikatidir. Yani Türkiye Sosyalist Hareketi, Kürdistan’ı kendi ideal programatiğinde hep yedek ittifak gücü olarak belirlemiştir. Çünkü bu ideallik, Kürdistan’ın tek başına Türkiye cephesi olmadan devrimci demokratik bir iktidar işini doygunluğuna eriştiremeyeceğini varsayar. Bu, aslında tarihsel bir şanssızlıktır.

Ne yazık ki tarihin bu zaman-mekân noktasında böylesi bir talihsizlikle karşı karşıyayız. Çünkü iki cephenin de birbirinden bağımsız hareket etme şansları gerçekten yoktur. Olsaydı, şans bizatihi bu olurdu. Ancak siyasanın reel varlığı, karşımıza bu ideallikle aşırı bir gerilime sahip bir dengesizlik çıkarmaktadır.

Her alanda gelişen, değişen ve öncü olma gücünü yitirmeyen ve tüm bunların yanında, içerisinde mücadele ettiği toplumsallıkta nesnel karşılığını yaratmış (üstelik bu karşılığı yoksul köylü ve emekçi taban üzerinde inşa etmiş) Kürt Siyasi Hareketi, Türkiye cephesiyle büyük bir ritim dengesizliği yaratacak şekilde reel bir dinamik hâline gelmiştir. İşin ilginç yanı, Kürt hareketinin kendi reelliği, son birkaç yılda Orta Doğu’daki reel politik denklemin olağanüstü koşullarda yeniden oluşmasıyla onu bu reel politiğin bir parçası hâline getirmiştir. Türkiye cephesindeki öznelere ise bu dengesizliği, ya sınıf idealliğine kaçarak tüketme ya da bu dengesizliği yaratan Kürdistan cephesinin reelliğine kendini teslim ederek, içinde bulunduğu toplumsallıktaki reel karşılığını bulma görevini erteleme ya da yitirme eğilimine girmiştir. Her iki tutum da Türkiye’de devrimci-demokratik siyasayı örgütleme olanağını ötelemektedir.

Oysa üzerinde düşünülmesi gereken nokta şudur. Dengesizlik, elbette somut olarak politik güç farkına dayanmaktadır. Ancak siyasal öznelerin davranışları kendilerini pozisyon almaya sevk eden temel tasarımlara ve ideo-politik öz farkındalıklara da dayanır. Öznenin ideal olanla temel fenomenolojik deneyimi ona kaçmaktır. Reel olanla yarattığı temel fenomenolojik deneyim ise ona teslim olmadır.

Bugün Kürt hareketiyle arasına koyduğu mesafeyi sınıf ekseni meselesinden devşirenler, aslında aşkınlaştırdıkları bir kategori olarak sınıf idealliğine kaçmaktadırlar. Kaçtıkları bu aşkın kategoriden devşirdikleri politik farkı da Kürt hareketinin yeterince sosyalist olmadığı şeklinde zorlama bir tercümeyle logosa taşımaya çalışmaktadırlar.

Diğer yandan Kürt hareketinin belirlediği siyasanın bileşeni olmayı ittifakın ötesine geçen bir zeminde örgütleyenler Kürt hareketinin gücüyle kendi güçsüzlükleri arasındaki dengesizliğin oluşturduğu reelliği mutlak olgu addedip ona teslim olmaktadırlar. Onlarsa tam tersinden, teslim oldukları reellikten devşirdikleri politik özdeşleşmeyi Kürt hareketinin ulusal karakterini maskeleyen bir tercümeyle logosa taşımaya çalışmaktadırlar.

Bugün her iki tutum ideo-politik bir öz farkındalıkla eleştiri süzgecinden geçirilmeli ve önümüzdeki birkaç yıla böylesi bir felsefi-eleştirel hazırlığın diriliğiyle girilmelidir. Çünkü Türkiye, hâlâ siyasal olarak krizdedir ve siyasal kriz her zaman devrimci-demokratik siyasayı kurmak için bir olanaktır. Bu yapıldığı takdirde siyasetin ontolojisini belirleyen bir düalizm olarak ree-ideal geriliminin aslında siyasal alana öz olanaklar devşiren temel güçlerden biri olduğu görülecektir. Ve bu yapıldığı takdirde Türkiye Sosyalist Hareketi’ndeki öznelerin ideal olana kaçma ve reel olana teslim olma refleksinden, bunun onun genlerine işlemiş ideolojik-politik kodlarından kurtulabileceği görülecektir.

Esasta devrimci siyasetin reel bir siyaset olmadığı açık. Devrimci siyaset, ideal olanı a priori olarak hep aklında taşır. Ama bu, onu reel olanla arasındaki gerilimleri çözme sorumluluğundan ve yeteneğinden etmez. Gerçekçi olup imkânsızı istemeyi bize öğütleyen Che, tam da bu noktayı anlatmaya çalışmaktadır.

Bugün Türkiye Sosyalist Hareketi içerisindeki özneler, insanlar, dostlar oturup kara kara düşünmeliler. Aklımızdaki ideallikle karşımızdaki reellik arasındaki dengesizlik bizi nerelere püskürtmektedir?

Ozan Çılgın
11 Şubat 2016

0 Yorum: