26 Mart 2016

,

Aptalların Antifaşizmi


Birine “faşist” demek, tanımlarla ilgili, ileriye dönük, nadiren görülen bir tartışmayı davet eder. Mussolini ve Hitler bile yaptıkları konusunda müşterek bir teoriye sahip değilken, “faşizm” kategorisi, Baasçılık, IŞİD hatta Donald Trump’ın beyaz milliyetçi hareketinin yükselişini kapsayacak şekilde genişletilmektedir.

Bu örnekler, ne ulusun yeniden doğuşu, ekonomik korporatizm ya da silâhlı genişlemecilikle ilgili klasik temaları ile bağlantılı ne de faşistlere ait özel alana atıfta bulunuyor. O eski güzel günlerinde İngiliz liberalizmi bile milyonlarca insanı öldürdü, toplama kampları kurdu, ne var ki bu gerçekleri kimse tartışmıyor bile. Ama medyadaki hâkim politik söylem dâhilinde “faşist” tabirinin kullanımı, olağan hâliyle, kurallara saygı duymayan bir zorbayı ifade ediyor. Bu tabirin bu kadar sıklıkla kullanılması bize, belirlenen hedeften çok, bir kişinin suçlanması gerektiğine dair bir şeyler söylüyor.

Her şeyin ötesinde faşizmin devreye sokulması, dış tehdide karşı birlik talebi doğrultusunda herkesin köklü bir geçmiş üzerinden silâhaltına alınmasını ifade ediyor. Churchill’in Nazizmi yatıştırmayı reddetmesine dair o abartılan hikâye, bugün hâlâ birçoklarına emperyalist macera konusunda gerekli meşruiyeti sunuyor. Bu noktada günümüzün Hitler’leriyle savaşılması (Milosevic, Saddam Hüseyin, Kaddafi vd.) gerektiği söyleniyor, hedef aldıkları isimleri teslim almak için onların bombalanması gerektiği iddia ediliyor. Sonuçta ne elde edeceğimizin bir önemi yok, zira Naziler geliyor. Bugün antifaşizme dönük başvurular, aynı zamanda ABD’deki başkanlık adayları arasındaki sert tartışmalarda da karşılık buluyor.

Trump’ın muhaliflerine kıyasla daha berbat bir ırkçı ve milliyetçi değil de bir “faşist” olarak takdim edilmesi, Hillary Clinton’ı sevenlerin, kamusal hayatta ılımlılığı ve demokratik değerleri savunan yüce gönüllü insanlar olarak sunulmalarını sağlıyor. En kibar ifadeyle bu terimler, Clinton’ın hanedanlığının aday olma süreci ile ilişkilendirilmiyor, “barbarlığa karşı statüko” yarışında #ReadyforHillary [Hillary’ye Hazırız] başlıklı sosyal medya etiketi öne çıkartılıyor.

Dylan Riley, yerinde bir tespitle, Cumhuriyetçi Parti’nin adayına “faşist” demeyi “örtük manada histerik bir ehveni şercilik” olarak nitelendiriyor. Burada Demokrat Parti adayının arkasında, hangi platformda olursa olsun, azami birliğin sağlanmasına yönelik bir çağrı yapılıyor. Bu, esasen tasfiyeyi amaçlayan bir program, toplumsal değişim hareketlerini oy toplama faaliyetlerine dönüştüren bir girişim.

Elbette bu girişimin neden işleyebildiğini görmek kolay. Medya, hâlihazırda Trump’ı durdurmak için Kasım ayında siyah, kadın ve genç seçmenlerin oldukça yüksek bir katılım göstereceğini tahmin ediyor. Haklılar. Eğer Clinton Demokrat Parti’nin adayı ise, o esasen iki kötü içerisinde daha az kötü olanı. Onun idaresi Trump’ın idaresine kıyasla ırkçı polisleri daha az heyecanlandıracak işler yapacak, muhtemelen daha az ekonomik kaosa yol açacak. Onun destekçileri yürüyüşleri esnasında siyahları dövmeyecek.

Ama asıl çirkin olan, peşinen belirli bir mesaj disiplini talep etmek için bu olgulara başvurulması. Sanki Sanders’ın adaylığı ya da Clinton’ın ırk, Ortadoğu’da yaşanan çöküşteki aktif rolü veya aşırı zenginlere utanmak nedir bilmeksizin hizmet etmesi ile ilgili berbat bir sicile sahip olmasına dair tartışma, Trump’a vurulması konusunda tüm ilerici güçlerin harekete geçtiği günlerde, yersiz. Siyahların Hayatı Önemlidir ve yüzde bire karşı hareketin mevcut olduğu, şirketlere dayalı liberalizmin savunulduğu koşullarda, Clinton’ın antifaşizmi gülünç.

Tüm anketler, Sanders’ın Trump’la daha iyi başa çıkacağını göstermesine karşın, ehveni şerci antifaşizmin eski dışişleri bakanı arkasında toplanma çağrısı, özel bir biçimde gerçekleştiriliyor. Diyorlar ki “onu istemediğinizi biliyoruz ama başka seçeneğiniz yok, zira merkez sağ seçmenleri sadece ondaki mükemmelen işleyen ılımlılık mağlup edebilir, faşizmin tek alternatifi odur.”

Cumhuriyetçiler arasında bile paralel bir dinamik işliyor bugünlerde. Partideki asilzadeler, müesses nizama daha uygun bir aday olarak Ted Cruz arkasında toplanıyorlar. Cruz, Trump’taki kadın düşmanlığı ve ırkçılığa en yakın, tek sima olarak takdim ediliyor. O, Trump’ın aşırı sağcı gömleklerinin bir kısmını çalma konusunda özel bir misyona sahip.

Ehveni şercilik, tüm politik tayfı daha az kötüye doğru kaydırıyor veya ikinci en kötünün sizin antifaşist dostunuz olarak takdim edilmesine katkı sunuyor. Cumhuriyetçi rakipler, Trump’ın demagojik yöntemlerine öfke kussalar da hepsi birden kampanya süresince sağa çekildiler, Cruz bile Meksika sınırına duvar örülmesi talebini dillendirdi.

Bu nedenle Clinton Demokrat Parti’nin adayı olabilirse, merkezi veya merkez sağı gözüne kestirecek. Trump karşıtlığı, ona Sanders hareketine geçmişte verdiği tüm tavizleri geri alma konusunda mükemmel bir bahane sunacak. Hep o yozlaşmış müesses nizamın içinde olagelmiş, teröre karşı savaş sürecinin lideri (Suriye’ye yönelik felakete yol açan saldırının savunucusu) olarak Clinton, böylelikle ılımlılığın ve ihtiyatlılığın safında yer alan biri hâline geliyor.

Trump’ın klasik faşizme benzer alanlara oynaması, müesses nizam dâhilindeki ehveni şerciliğin tehlikelerini daha fazla ifşa ediyor olması, gerçekten tuhaf. Öncelikle Hillary gibi seçkin bir ismin başkan olması, aşırı sağın onun müesses nizam karşıtı sesi kendisinin temsil ettiğine dair iddialarını besleyecek, bu iddia, işçi sınıfına ve yüzlerine bakılmayan Amerikalı köylülere solcu-popülist bir alternatif sunmaya dönük herhangi bir adaya ait her türden istek üzerinden temellendiriliyor. Esasında mevcut kampanyanın en çarpıcı yönlerinden biri, Trump’ın yoksul beyazlar arasında başarılı bir ajitasyon çalışması yürütüyor olması. Sanders’ın destekçilerinin yaklaşık yüzde onu ise milyarderler adına Clinton’a oy verme tehdidinde bulunuyor. Ayrıca faşist tehlikeyi karşılamak adına sağa kaymak, daha fazla yoksulluğu, ırksal azınlıklara daha fazla saldırıyı, ayrıca ülke içinde ve dışında daha fazla şiddeti ifade ediyor.

Esasında tarih, köklü burjuva seçkinlerin en açık faşist formu dâhilinde bile, aşırı sağ popülizm karşısında solun müttefiki olmadığını ortaya koyuyor.

Alman sosyal demokratlar, 1932’de Hitler’i durdurmak için muhafazakâr milliyetçi Paul von Hindenburg’a oy atıyorlar, komünistleri ezmek için kendi polis güçlerini kullanan sosyal demokratlar, seçimlere soktukları adaylarını geri çekiyorlar; seçimi Hindenburg kazanıyor, bir yıl sonra da Hitler’i şansölye atıyor.

Mussolini, tüm politik seçkinleri suçlayan bir dile başvuruyor, yüksek sesle, övüngen bir dille “sözün değil eylemin teorisi”nden bahsediyor. Onu müesses nizama dâhil etmeleri mümkün iken, liberaller Mussolini’nin ilk hükümetine oy veriyor ve böylelikle onun başında olacağı yirmi yıllık rejim başlamış oluyor.

Amerika’ya faşizm gelmiyor, ama eğer Clinton Kasım’da başkan olursa, faşizmin somutlaşma ihtimali bulunuyor. Asıl tehlike, Fransa’daki mevcut durumun ABD’de gelişmesi: Fransa’da aşırı sağ müesses nizama karşıt tek güç hâline geliyor, sola destek veren işçi sınıfını içine çekiyor, öte yandan, liberal seçkinler kulübü ise cumhuriyetçi meşruiyeti savunuyor.

Müesses nizam, popülist fırtınayı dindirmek için daha sert göçmen karşıtı tedbirler alıyor, sokaklarda ırkçılık besleniyor, aşırı sağ muhalefeti giderek tekeline alıyor. Tüm bunların güvencesizlik ve şiddet karışımı zehirli bir bileşke ile sonuçlanması mümkün. Sonuçta aşırı sağcı popülizmdeki yükselişi seçkinlerin gülünç antifaşizmi besliyor.

David Broder
21 Mart 2016
Kaynak

25 Mart 2016

, ,

Obama Suudi Arabistan’a ve Sünni Müttefiklerine Sırtını Döndü


Yorumcular, Obama’nın Suudi Arabistan ve Sünni devletlerle ilgili iğneleyici yorumunun sahip olduğu önemi gözden kaçırdılar. Obama, ABD’nin müttefiki olan bu devletleri mezhepçi bir nefreti körükledikleri ve kendi adlarına ABD’yi bölgesel savaşlarına dâhil etmeye çalıştıkları için uzun süredir eleştiriyordu. Goldberg’le yaptığı mülâkatta Obama, ABD dış siyaset kurumlarının geleneğini sürdürmenin neden ABD’nin çıkarına olmadığını izah ediyor, hakir gördüğü bu gelenek, Obama’ya göre, Suudilere ve müttefiklere otomatik destek sunuyor.

Obama’nın dile getirdiği argümanlar önemli, zira asla düşünmeden söylenmiş laflar değil, detaylı, kapsamlı, dikkatle ele alınmış ve ABD siyasetindeki yeni başlangıçlara yol açacak tespitler bunlar. Asıl dönüm noktası 30 Ağustos 2013’tü. O tarihte Obama, Suriye’de hava saldırıları gerçekleştirilmesini reddetti. Böylesi bir saldırı, ABD’nin askerî eyleme başlamasını getirecek, böylelikle Şam’da rejim değişikliği yapılacaktı. Bu eylem süreci, Obama kabinesinin büyük kısmının aynı zamanda dış politika uzmanlarının önerdiği bir yoldu.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Körfez monarşileri istediklerini alabileceklerine ve ABD’nin Esad’ı devirerek kendi işlerini ifa edeceğine ikna oldular. Bu devletler bu işlerin kolay olacağını düşündüler, oysa bu, Amerikan müdahalesi olmaksızın mümkün değildi, bu noktada bir iktidar boşluğu oluşacak, söz konusu boşluk, Irak, Afganistan ve Libya’da olduğu gibi köktenci İslamcı hareketlerce doldurulacaktı.

Goldberg’e göre, Suriye’yi bombalamayı reddederek Obama, “kendisinin ‘Washington’ın taktik tahtası’ dediği şeyden ayrışmayı sağladı. Bu, onun kurtuluş günüydü.”

ABD, 11 Eylül’den beri selefi cihadizmi yarattığı için Suudileri suçlama konusunda gönülsüz bir tavır içerisinde olageldi. Bu cihadizmin merkezinde Sünnilerin Şiilere ve diğer İslamî yaklaşımlara yönelik nefreti, ayrıca kadınların köleleştirilmesi dâhil, baskıcı toplumsal gelenekler duruyor.

Obama, El-Kaide ve IŞİD’in kökenlerinden haberdar. Çocukluğunu geçirdiği Endonezya’da İslam’ın hoşgörüsüz ve herkesi dışlayan bir hâl aldığını biliyor. Bunun neden olduğu sorulduğunda Obama şu cevabı veriyor:

“Suudiler ve Körfez’deki diğer Arap devletleri, ülkeye para, çok sayıda imam ve hoca taşıdı. Doksanlarda Suudiler, kraliyet ailesinin desteklediği köktenci İslam versiyonunu öğreten Vehhabist medreseler ve okullara para akıttılar.”

Hâkim Sünni İslam’ın “Vehhabileşmesi”ne dönük bu kayma, Sünni olan, 1,6 milyar Müslüman içindeki kesimin önemli bir kısmını etkiliyor.

Petrole sırtını yaslamış Arap devletleri, güçlerini dinî yayılma benzeri araçlarla başka coğrafyalara genişletiyor, bu noktada nüfuzlu görülen kurum ve kişiler satın alınıyor. Washington’da önceden epey itibar gören akademik kurumların bile Körfez’den gelen paralar karşısında utanmaz bir hâl içinde, ağızlarının suyunun aktığı görüldü. Bu tip kurumlar, Irak, Suriye, Lübnan ve başka yerlerdeki yolsuzluğa bulaşmış liderlerin ve yırtıcı savaş ağalarının desteğini gördü.

Obama ve şürekasıyla sıkı fıkı bir ilişki içinde olan Goldberg’ün söylediği kadarıyla, “Beyaz Saray’da birçok önemli dış siyaset kuruluşunun Araplardan ve İsrail’den para aldığı düşünülüyor.” Bu türden birçok düşünce kuruluşunun merkezi olan Massachusetts Bulvarı’na atıfta bulunan bir yetkiliye göre bu bulvar, “Arapların işgal ettiği bir toprak.” Televizyon ve gazeteler, bu türden düşünce kuruluşlarından kimi uzmanlardan gönül rahatlığı ile alıntı yapıyor. Bu kuruluşlara lekesiz bir nesnelliğe sahip, tarafsız birer akademisyen muamelesi yapılıyor.

ABD’deki seçim sonrası yeni başkan, ABD dış siyasetini Sünni iktidarlara güvenme siyasetinden uzaklaştırıp Amerikan ordusunu ve politik “gücünü” kendi çıkarları için kullanabilir. Önceki ABD liderleri, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de felaketlere yol açan girişimlere gözlerini kapayıp durdular. Goldberg, Obama’nın “Amerika’nın Sünni Arap müttefiklerinin Amerika karşıtı terörizmi beslemesi konusunda oynadığı rolü yoğun bir biçimde sorguladığını söylüyor. Dış siyasetteki kitabî yaklaşımların kendisini Suudi Arabistan’ı müttefik olarak görmeye mecbur ettiği için rahatsız olduğunu açıktan ifade ediyor.”

ABD dış siyasetindeki yeni çıkışlarla ilgili asıl tuhaflık, bu çıkışların gerçekleşmesinin epey uzun bir zaman alması. 11 Eylül günlerinde uçakları kaçıran 19 kişiden 15’inin Suudi olduğu, Ladin ve bağışçılarının bu eylemi finanse ettiği biliniyordu. Dahası ABD, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Körfez krallıklarına büyük güçlermiş gibi muamele etti, oysa onların gerçek güçlerinin ve Batı’ya sadakatlerinin sınırlı olduğu açıkça görülüyordu.

ABD’nin uzun süredir desteklenen ve Pakistan’da sığınmasına izin verilen Taliban’ın yenilemediği görülse de Amerikalılar, bu meselede Pakistan’ı hiçbir zaman karşısına almadılar. Goldberg’e göre Obama, “işlevsiz olduğunu düşündüğü Pakistan’ın artık ABD’nin müttefiki olarak görülmemesi gerektiğini” söylüyor. Türkiye konusunda ise Obama, Erdoğan’a dair kimi umutlara sahip, ama gene de o, Erdoğan’ı politikaları başarısız olmuş, otoriter bir yönetici olarak görmeye başlamış.

Obama’nın dış politikasının çarpıcı yönü, onun hata ve yanlışlarından öğrenmesi. Bu, Libya’da Kaddafi’yi deviren silâhlı muhalefeti desteklemenin doğru olduğunu iddia eden Cameron’ın yaklaşımına karşıtlık arz ediyor. Öte yandan, İngiliz Muhafazakâr Parti üyesi George Osborne ise 2013’te Suriye’nin bombalanması için mecliste yeterli oy alamamasının yasını tutuyor.

Obama’nın Libya’da NATO’nun hava saldırısında öncü rol oynayan Sarkozy ve Cameron konusunda küçümseyici bir dil kullanması şaşırtıcı değil. ABD, Fransa’nın desteği karşılığında Sarkozy’nin palavralarına uyum sağladı, oysa Obama, “ABD tüm hava savunmalarını temizlemiş, müdahale için gerekli altyapıyı kurmuştuk” diyor. ABD’nin 2003’te Irak’ta yaptığı yanlışları yapmamaya dönük tüm çabalarına karşın Obama şu sonuca ulaşıyor: “Libya artık bataklık, orada herkes boka battı.” Bu noktada suçu ABD müttefiklerinin edilgenliğinde ve Libyalı kabileler arası ayrışmada buluyor.

Üç yıl sonra Libya’nın kaosun içine gömülmesi ve savaş ağalarının eline düşmesi, Obama’ya Suriye’ye yönelik askerî müdahale konusunda bir ikaz görevi gördü. Obama, Libya’daki felaketin Suriye’de de tekrarlanabileceğini düşündü.

Libya’da oluşan vahim sonuç, Cameron ya da dışişleri bakanı Philip Hammond üzerinde zerre bir etki yaratmadı. Bu isimler, Obama’nın artık terk ettiği argümanlara başvurarak silâhlı eylemi savunmayı sürdürdüler. Obama ise bu tip argümanların olayların seyri üzerinden itibarsızlaştığını gördü, bunların Amerika’nın gücüne kene gibi yapışmış yapıların sadece kendisine hizmet eden girişimler olduğunu anladı.

Kasım seçimi sonrası Obama’daki Suudiler, Türkiye, Pakistan ve diğer ABD müttefikleri ile ilgili realist yaklaşımın ve ABD dış siyaset kurumuna dönük şüphelerinin yeni yönetimce ne ölçüde paylaşılacağı daha iyi görülecek. Alametler bugünden bakıldığında pek hayırlı değil, zira Hillary Clinton, Irak’ta 2003’te yaşanan işgali, 2011’de Libya’ya yapılan müdahaleyi ve 2013’te Suriye’nin bombalanmasını desteklemişti. Eğer o başkan olursa, Suudiler ve ABD dış siyaset kurumu daha rahat nefes alacaktır.

Patrick Cockburn
12 Mart 2016
Kaynak

24 Mart 2016

, ,

Emperyalizme Karşı İslamî Direniş


İslam, Batı’nın emperyalist dünya hâkimiyetine ait iki önemli öncüle meydan okuyor: “Bir milletin parasının kontrolünü bana verin, yasalarını kimin yaptığı umurumda bile değil.” (Mayer Rothschild); “Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.” (Carl von Clausewitz). Bu “jeopolitik yasalar”, İslam’ın redde tabi tuttuğu modern kapitalizmin temelini teşkil ediyor.

Eric Walberg’in Postmodern Imperialism: Geopolitics and the Great Games [“Postmodern Emperyalizm: Jeopolitika ve Büyük Oyunlar”] isimli bir önceki çalışması, bu iki teze yer veriyordu. Yeni kitabı Islamic Resistance to Imperialism’de [“Emperyalizme Karşı İslamî Direniş”] ise yirmi birinci yüzyılda emperyalizme karşı direnişi İran gibi devletlerde ve İslamî direniş hareketlerinde karşılık bulduğunu söylüyor.

Kitapta yazar, jeopolitika bilgisini derin bir İslam anlayışı ile mezcediyor. İhvan konusunda endişelerini dile getiriyor. Türkiye, Katar ve ABD’nin esiri hâline gelen örgütün Mısır’ın yeni askerî diktatörünce ezilmesinin kendisine acı bir ilâcı içmek gibi geldiğini söylüyor. Suudilerin desteklediği Sisi, Batı emperyalizmi için kirli işlere koşturulan bir adam. Yazara göre, seküler kesimlerin emperyalizme karşı direnişindeki hataya karşılık verilmesi gerekiyor, o, bu noktada halkın İslamî hareketleri daha dirençli gördüğünü iddia ediyor.

Kanadalı gazeteci Eric Walberg, devletin örgütlediği propagandanın perde gerisindekine bakmaya cüret edebilen az sayıda insandan biri. Gazetecilik ve siyaset deneyimi, sahip olduğu İslam inancı, onun gazetecilerin asla karşı koyamadıkları sosyetik hayata ve yalakaların içi boş nağmelerine karşı kendisini bağışık kılıyor.

Jeopolitik strateji ile ilgili bu kitabında yazar, Ortadoğu’ya Batı’nın gerçekleştirdiği saldırılardan kaynaklanan, birkaç ülkedeki yıkımın küresel sonuçlarına odaklanıyor. Walberg, esas olarak şu sorulara cevap arıyor:

1979’da (Afganistan, İran) ve 2011’de (Arap Baharı) Ortadoğu’da yaşanan tarihî ayaklanmalardan geriye ne kaldı? 11 Eylül İslamî direniş denkleminde nereye oturuyor? El-Kaide’nin uzun erimli projesi hâlâ yürürlükte mi? IŞİD’in Irak ve Suriye’de galip gelme ihtimali nedir? Bunlar, emperyalizmin aldattığı, onunla aynı fikirde olan insanlar mı yoksa meşru birer direniş hareketi mi?

Dört kısımdan oluşan Birinci Bölüm, sömürgecilik mirasını, cihadın manasını ve emperyalizme karşı koyma noktasında Sünni ve Şiiler arasındaki paralel hareketleri ele alıyor.

İkinci Bölüm ise Azzam, Bin Ladin ve Zevahiri gibi “yeni-vehhabi” harekete ait ana isimler üzerinde duruyor: yazar hem ayrım gözetmeksizin tatbik edilen şiddetin gerekçelerini hem de bu şiddet mirasını sorguluyor. Ardından hilafeti yeniden tesis etmeye çalışan hareketlere, renkli devrimlere, Arap Baharı’na ve son yirmi yıl içinde çoğunluğunu Müslümanların teşkil ettiği önemli ülkelerdeki (Türkiye, Afganistan, Irak, Mısır, Fas, Tunus, İran) deneyimlere bakıyor.

Devamında yazar, yirmi birinci yüzyılda ümmetin hâline dair bir özet çıkartıyor ve emperyalizme karşı İslamî direnişin ileride karşılaşacağı ihtimalleri inceliyor.

Walberg’e göre, 1979’da İran devrimi Batı emperyalizminin sistemine ait temellere meydan okudu. Humeyni, Gandi gibi şiddete başvurmamayı telkin etse de “terörist” denilerek üzeri çizildi, zira “İslam, imparatorluğa ve onun Batılı olmayan kültürler karşısında üstün olunduğuna dair iddiaları”nı tehdit ediyordu. Walberg’in ifadesiyle, Humeyni, emperyalizmin ve siyonizmin Allah’ın otoritesini inkâr ettiği gerçeğini çok iyi anlamış bir isimdi. Oysa Humeyni’yi “Müslüman Gandi” diyerek yüceltmek bir anlam ifade etse de onun iktidarında binlerce İranlı komünistin katledildiğini de unutmamak gerek.

Suudiler, İran devriminin ümmet içinde oynayacağı liderlik rolüne itiraz ettiler. Onlar, Şiiliğin bir kolu olan Aleviliğe mensup Esad’ı devirmek için Suriye’de bir vekâlet savaşı başlatmakla kalmadılar, ayrıca Kudüs’teki Siyonist rejimle ortaklık kurdular. Walberg’in ifadesiyle, “sonuçta emperyalizme karşı koyma noktasında açığa çıkan, ümmetin birliğine ve Sünni-Şii yakınlaşmasına dönük ihtiyaç ile El-Kaide tipi örgütlere yönelik alternatif bir bakış tam olarak belirginleşmiyor. İran İslam devrimi önder niteliğini koruyor, zira onu taklit etmeye dönük çabalar başarısız oldu. Son dönemde bu türden bir yakınlaşma konusunda tek başarılı adımı Hizbullah ve Hamas attı. Bu yakınlaşma dâhilinde Sünnilik-Şiilik arasındaki farklar en aza indirgendi.”

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Ortadoğu’daki bu son karışıklığın mezhebî değil siyasî olduğu görüşünde. Ona göre Daeş, hem Sünnilerin hem de Şiilerin ortak düşmanı. Suudi Arabistan bu görüşte değil, zira o, İran’ı düşman kabul ediyor.

İtalya’nın Floransa kentindeki Avrupa Üniversitesi Enstitüsü’nde çalışan Fransız profesör Olivier Roy, İran devrimini “İslamî bir kılıf altında gerçekleştirilmiş son solcu, Üçüncü Dünyacı ve anti-emperyalist bir devrim” olarak görmesine karşın Walberg başka bir şey söylüyor:

“İran devriminde hâlâ can var, zira imparatorluğa karşı dizlerini titretmeden gerçekleştirdiği itiraz, ondaki tartışma ve seçim sistemi üzerinden, İran’ın kendi yürüdüğü yolu ayarlama becerisine sahip olduğunu gösteriyor.”

İran’la Suudi Arabistan’ı kıyaslayan yazar, Suudilerin İran’ın politik başarılarının ışık yılı gerisinde olduğunu söylüyor. Yazar ayrıca emperyalistlerin icat ettikleri “Yahudi-Hristiyan mirası” lafına da itiraz ediyor. Esasen İran’daki politik sistem oldukça karmaşık bir yapı ve temelde Batılıların kabul etmedikleri veya kabul edemedikleri manevi araçların kılavuzluğunda işliyor.

Resistance: The Essence of the Islamist Revolution [“Direniş: İslamcı Direnişin Özü”] isimli muhteşem kitabında Alastair Crooke da benzer bir çıkarıma ulaşıyor.

Batı’nın emperyalist sonuçlara ulaşmak için İslam’ı maniple etme stratejisinin iki yüz yılı aşkın bir geçmişi var. Yazara göre, mevcut neokolonyal rejime karşı muhalefetten ilham alan İran İslam devrimi Sünni dünyada da yankı buldu. Aynı yıl Suudi isyancılar devrimin kıvılcımını çakmaya dönük o ümitsiz gayret dâhilinde Kâbe’yi işgal ettiler. Devrim, Suriye’deki İslamcıların da 1980’de Hafız Esad’a karşı ayaklanmaları konusunda gerekli ilhamı verdi. İleride El-Kaide’nin başına geçecek olan Eymen Zevahiri de 1981’de Enver Sedat’a yönelik suikast planını hazırladı. Ama bu ayaklanmalar ezildi, Sünni dünya neokolonyalizmin arafına sıkışıp kaldı, imparatorluk ordularınca mağlup edildi ve Suudilerin Şii anti-emperyalistlere karşı ortaya koydukları fitnenin tutsağı hâline geldi.

Walberg, 11 Eylül’ün Amerikan istihbaratınca gerçekleştirilmiş, bir yanıltma harekâtı olduğu iddialarına şüpheyle yaklaşıyor. Gene de 11 Eylül’ün imparatorluk için gerekli savaş sebebini temin ettiğini, İslam’ı dünyanın gözünde karaladığını kabul ediyor.

“Eğer emperyalistler gerçekten böylesi bir harekâttan sorumlu ise bu türden sahte bayrak girişiminin en net sebebi bu karalama faaliyeti. 11 Eylül’ün sorumluluğunun kime ait olduğundan bağımsız olarak, bu eylem Müslümanları dinlerini olumlamak ve dünyanın İslam’ın ve cihadın gerçekte ne demek olduğunu, onların gerçekte masum insanları havaya uçurmakla alakası olmadığını bilmesini sağlamak gibi yakıcı ve acil bir amaçla karşı karşıya bıraktı.”

Pentagon, CIA, FBI ve Federal Havacılık İdaresi’nin hazırladığı 11 Eylül Komisyonu Raporu’na, bariz yalan söylendiği ve karartma yapıldığına dair sert eleştiriler getirildi. Oysa bu eleştirilerde ilgili kurumların eksikliklerinin örtbas edilmesine, önemli bilgileri paylaşmayı reddetmelerine ve eylemi gerçekleştirenlerin arasında bulunan ajanların çift taraflı çalıştığı hususuna odaklanıldı. Bu rapor, “eksiklikleri” örtbas etmekle kalmadı ayrıca Bush/Cheney yönetiminin fiilî dâhlini de kararttı. Herkesin bildiği üzere rapor çelişkiler, kusurlar, yalanlarla hükmünü yitirdi, hatta değeri sıfır gösterilen Dünya Ticaret Merkezi’nin 7 nolu binasının yıkımından bile bahsedilmedi.

Solcu seküler çevreler, sahip olduğu toplumsal muhafazakârlık sebebiyle İslam’ın üzerini çiziyor olsalar da bu kesimlerin en azından kullandıkları seküler söylemin artık kitlelere ilham vermediğini ve doğal yolunda ilerleyemediğini kabul etmeleri gerek. Walberg’in yazdığı kadarıyla, İslam, inançlarının emperyalizm çağıyla bir biçimde uzlaştığını kabul eden Hristiyanlara ve Yahudilere bile ilham veriyor. Yazar, Batı’nın bunun sebebini nihayet gördüğünü söylüyor:

“Emperyalistler bile İslamcılara ileride şiddete başvuran İslamcı bir seçeneğin bugünden çökertilmesi için iktidara gelme noktasında şans verilmesi gerektiğini kabul etmeye başladılar.”

En azından Filistin bağlamında bu ifade gerçekliğe tekabül etmiyor. 2006’da Hamas’ın elde ettiği seçim zaferinin hemen ardından ABD ve ona bağlı devletler İsrail’in söylemine uyum gösterdiler ve Hamas’ı “terörist örgüt” olarak etiketlediler.

Batı’da yetmişlerde ortaya çıkan, tüketimciliğe karşı yeni bir ahlak sunan “post-materyalizm”in “İslam’ın özü” ile uzlaşıp uzlaşmayacağı meselesi ucu açık niteliğiyle varlığını muhafaza ediyor. Görünüşe göre, Batı emperyalizmine karşı son direniş hareketi olma potansiyeline şimdilik sadece İslam sahip.

Ludwig Watzal
22 Mart 2016
Kaynak

23 Mart 2016

,

Fareli Köyün Kavalcısı



Eskiden Neşe Özgen, “insanlar olağan ticaretini yaparlar, bu suç değildir, ama araya sınır çekerseniz, bu iş birden suç hâline gelir” derdi. Şimdi der mi bilmiyorum.

İran, yıllardır ambargo altında. Bazı uyanıklar, hem devletin hem ekonominin hem de kendi cukkalarının ihtiyacına binaen, İran’la dolaylı, örtük işler yapmışlar. O gün “hırsız” diye bağıranlar, perdenin arkasındaki, işin sahibi devleti koruyorlardı. Bugün o devlet, üzerini silkeliyor. Hepsi bu. Bize de kendimiz gibi temiz-saf devlete örgütlenmek kalıyor.

Yani “aldığınız komisyonları halka dağıtın” da denilebilirdi o gün. En azından “hırsız”dan daha politikti. Abluka altındaki İran da halka dağıtılacak paralar da umurlarında değildi. Zira artık herkes, ideolojik açıdan Fethullahçı olmuştu. Belki de aradaki kayıkçı dövüşü bunun içindi: geminin yelkenine Fethullahçı muhalefet rüzgârı lâzımdı.

* * *

Eğer Hillary Clinton epostaları doğru ise Tayyip, Necdet Özelgillerle Suriye konusunda bir cedel içerisine girmiş. Erdoğan, “Suriye ile ilişkilerimiz iyi, ekonomimiz tıkırında, ne gereği var çatışmaya” diyor. Askerî müdahaleyi ordu istiyor. AKP tongaya mı düşürülüyor yoksa NATO ordusu, emirleri mi yerine getiriyor, bugün için bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: tüm terörü, bombaları, açık sınır siyasetini, IŞİD’i vs.’yi bir “meczubun” hezeyanlarına bağlayanlar, başka bir gerçeği gizliyor olmalılar. Peki bugün Erdoğan ölse ya da kulağından tutulup indirilse o gerçeği gizleyenler, hesap vermekten muaf mı olacaklar? “Ne güzel siyaset yaptınız öyle!” deyip alkışlamamızı mı bekleyecekler?

1997’de bir şey değişmiş bu coğrafyada ve dünyada. NATO’su, CIA’i paradigma değiştirmiş. FBI’ın o dönemde diplomatik yazışmaları izlemediği dört ülke var: İngiltere, Belçika, Türkiye ve Azerbaycan. İddiaya göre bunlar, Pentagon’a göbekten bağlılar.

Kimi Müslümanlar, iyi niyetli olarak, öznelliklerini, kimliklerini buldukları yere halel gelmesin diye, bu göbek bağının boyunlarına dolandığını görmüyorlar. Erdoğan’ın gizli ajandası olduğu için bugün dayak yediğine kendilerini ve başkalarını inandırmak istiyorlar. Üç kuruş rant ve mevki için İslam’a yapılanlara değdi mi peki? Hesap sorulacak, diri kalan bir mevzi kaldı mı geride? Bu devleti bilmez misiniz, kimseye zırnık koklatmaz, hasımlarını birbirine tokuşturur, herkes kendisine muhtaç olsun diye gece-gündüz işler çevirir…

* * *

O Gladio savcılarının tek satırını merak etmeyenler, bugün bir ABD’li savcının kavalının peşinden gidiyorlar. O savcılar, “ajanlar sıradan insanları öldürüyorlar ki halklar yüzlerini devlete dönsün ve daha fazla güvenlik talep eder hâle getirilsinler” diyorlar.

Preet Bharara isimli zat ise ABD’de, bilhassa Wall Street’i İşgal Et günlerinde, bankacılara yönelik açtığı davalar ile tanınıyor, ama kendisine “iyi de 2008’deki krizde tüccarların, mortgage baronlarının, sanayicilerin hiç mi günahı yok?” diye soruluyor, savcı da “yeterli delil yok” diyor. Dünyası Twitter olmuşlar da onun Erdoğan’ı eklemesine yüce anlamlar yükleyerek, yastığa başlarını rahatça bırakıyorlar. Kendisine halı, lokum gönderenlere ve “bu ülkeye manda tayin et” diyenlere rastlanıyor. Rıza Sarraf’ı tutuklayan Fethullahçı olduğu söylenen amirin “devletin onurunu kurtardık” lafının yanına hizalanıyorlar. Zekeriya Öz’ün Amerikan versiyonuna, biraz da Amerikalı olduğu için el açıyorlar. Devletimizse İngiliz-ABD hattında kendisine kitle örgütlüyor. Erdoğan başta olsa n’olur, olmasa n’olur!

Tayyip’in kendi gençlik kollarına TRT’de verdiği seminerde söylediği “üretim ekonomisi”ne yaptığı vurgu gerçekse, onun Bharara’nın kolladığı kesimle kesiştiğini görmek gerekiyor. Fuat Avni’den sonra bu savcıya da hayal kırıklığına uğrattığı için küfretmek istenmiyorsa, kuklaya değil kuklacıya bakmak gerekiyor.

Ve esasen o sözün sahibi Malcolm X’e kulak verilmeli. Zira Gladio’nun “gerilim stratejisi”, hükmünü o gün İtalya’da yitirmiş değil. Efendiler, kendileriyle birlikte halkı da yeniden kuruyorlar. Kurmak zorundalar. Örneğin ABD’de Trump’ı çıkartıyorlar, ona karşı muhalefeti de Moveon gibi siteler üzerinden Soros örgütlüyor. Aynı Soros, AB’deki göçmen yanlısı çalışmalara da el atıyor. Göçmenler üzerinden vicdanımızı temize çıkartıp kan ve ziftle dönen çarkların arasına karışılıyor.

Liberalizm kitlelerin ruhunu, faşizm bedenini parçalıyor. İlkinde dağılan ruh faşizme; ikincisinde beden liberalizme sığınıyor. “Evden çıkmayarak, alışveriş yapmayarak vs. faşizmi cezalandıralım” diyenlerin neye örgütlendiklerini görmeleri gerek. Bugün halkı o savcı veya ABD gibi tamamlanmış-kâmil varlığına örgütleyeceği hayalleriyle yaşayanların, devletin-burjuvazinin o halkta ve o halkla örgütlenmesine müdahil olmamaları, büyük ihanet.

Örgütlendikleri şeyin Gezi veya Sûr olmadığı açık. Bu ikisi, o neyse, ona örgütleniyor. Fuat Avniler, savcılar ve kimyasal bomba ihbarları ile geçiyor hayat. Ülkeyi yönetemediği, güzelim yurdumuzu Ortadoğu bataklığına soktuğu, şanlı devletimizi ayağa düşürdüğü vs. için şikâyet ediyoruz. Dilekçelerimiz kime sunuluyor, onu sorgulamak lazım galiba. Neye örgütleniyoruz, bizi neye-nereye hazırlıyorlar, zerre fikrimiz var mı? Doğruda dursak, ne yazar? O doğru, onların olduktan sonra…

Eren Balkır
23 Mart 2016

21 Mart 2016

,

Yeni ve Eski PKK


2014 sonunda yaşanan Kobanê savaşı öncesi Kürdistan İşçi Partisi [PKK] Batı’da neredeyse unutulmuş bir güçtü. Ancak kardeş örgütü Suriye Kürd Demokratik Birlik Partisi’nin IŞİD’e karşı verdiği mücadele ile birlikte parti ve hapiste olan kurucusu Abdullah Öcalan’ın sadece sol mahfillerde değil, başka yerlerde de göz ardı edilemeyeceği anlaşıldı.

PKK en son bu denli ilgiye Türk devletine karşı Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı için verdiği savaşa tanık olan doksanlarda mazhar olmuştu. O dönemde PKK’nin ideolojik referansları tümüyle Marksist-Leninistti. Solun belirli bir kesimi Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş mücadelelerine dönük vurguları üzerinden örgüte destek verdi.

Liberter sosyalist ve anti-Stalinist akımlara şüpheyle yaklaşılıyordu. Bu akımlar genelde partinin milliyetçi yönelimine ve anti-demokratik niteliğine işaret ediyor, Öcalan’ın ölümle sonuçlanan tasfiye faaliyetleri üzerinde duruluyordu. PKK’nin öğretmenler ve devlet yanlısı korucuların aileleri gibi sivillere yönelik şiddeti de tartışmalara sebep oluyordu.

Ama zaman değişti, görünüşe göre PKK de.

Lenin’den Bookchin’e

“Yeni PKK”ye hayran olanlar, bilhassa anarşistler ve liberter sosyalistler arasında PKK’nin dönüşümüne dair ortak bir anlatıya yer veriliyor. Bu anlatıya göre, seksenlerde ve doksanlarda gerilla savaşına öncülük eden Stalinist bir parti olarak PKK Türkiye’de zulüm gören Kürd azınlık arasında gerçek bir desteğe mazhar oldu, Kürd halkı partiyi kendisinin müdafisi olarak görüyordu, ama ulusun kendi kaderini tayin hakkı hedefi kurtuluş için yetersiz kabul ediliyordu.

Dahası PKK kendisini gerçek manada özgürleştirici bir güç hâline gelmesine mani olacak yollara girdi: zira parti öncücüydü, otoriteryan bir yapıya sahipti ve devlet iktidarının ele geçirilmesini kurtuluşa denkliyordu. Bu tür kusurların elini kolunu bağlaması sebebiyle PKK’nin mücadelesi doksanların sonunda durma noktasına geldi, sonrasında da Öcalan 1999’da devlet tarafından tutuklandı.

Bu anlatıya göre, gelgelelim hapse girer girmez Öcalan Marksizmin, Leninizmin ve ilk PKK projesinin hatalarıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Marksist-Leninist kitapların ötesine geçerek, kurtuluş vizyonu üzerine tefekkür etti ve partisinin kusurlarını aşacak tümüyle yeni bir dünya görüşü formüle etti.

Bu girişim dâhilinde en fazla adı geçen, Öcalan üzerinde önemli bir etkiye sahip olan isim ABD’de yaşayan, liberter sosyalist Murray Bookchin’di. Eskiden Marksist olan Bookchin sonrasında kendisine ait toplumsal değişim teorisini geliştirmişti. Bu teori, sermaye birikimi ve ondaki sonsuz büyüme zorunluluğu ile çevre arasında yaşanan çelişkiyi kapitalizmin merkezî çelişkisi olarak tanımlıyordu. Bookchin’e göre, ekosistemi kurtarma mücadelesi doğası gereği antikapitalist bir dinamiğe sahipti ve dünyadaki sömürülenleri ve ötekileri birleştirebilirdi.

Bookchin’in post-kapitalist vizyonu köklü bir biçimde minimalize edilmiş bir toplumu öngörüyordu. Buna göre, söz konusu toplum özerk, ekolojik açıdan sürdürülebilir belediyeler etrafında örgütlenecekti. Komün adı verilen bu belediyeler büyük şehirlerin yerini alacaktı. Bookchin’in kanaatine göre, büyük şehirler çevre için bir tehdit, doğrudan demokrasi için bir engeldi.

Bu toplumu meydana getirmek için Bookchin politik eylemle yarını önceden kafada kuran pratiğe dayalı örgütlenmeden oluşan bir bileşkeye vurgu yapar. Daha iyi bir toplumu muştulayacak demokratik birlikler ve kooperatifler gibi yapılar şimdi ve burada oluşturulmalıdır. Politik eylem ve bu türden deneyler toplulukları dâhilinde sıradan insanları yetkilendirip güçlendirmeye başlayacaktır.

Yaygın anlatıya göre, PKK’nin hatalarına dönük bilançosu ile hedeflerini “demokratik konfederalizm” denilen benzer türde bir liberter sosyalizm hedefine yönelmeye karar vermiş olan Öcalan’ın bu çizgiye kazanılması birçoklarının ilgisini çeker.

O dönemde Öcalan’ın avukatları onun görüşlerini PKK’yle paylaşır. Örgüt bu görüşleri benimser ve örgütün teorisiyle pratiğini reforma tabi tutar. Hikâyeye göre bugün PKK geniş manada Kürd hareketi genelinde Öcalan’ın liberter-sosyalist vizyonunu yaymaya vakfedilmiş bir tür düşünce kuruluşu, daha kapsamlı bir kurtuluş mücadelesinin ideolojik merkezidir. Devletin silâhla ele geçirilmesi fikri yerini sivil toplum dâhilinde, geleceği bugünde kuran yapıların inşa edilmesine odaklanan bir hedef almaktadır.

Geleceğe Dönüş

Geçmiş deneyimlere dair makul bir değerlendirme sunan, insanî özgürleşme hedefine sadık kalırken bir yandan da gerçek değişiklikler yapmaktan korkmayan tutsak bir devrimciye dair bu hikâyenin belirli bir romantik cazibesi olduğunu kabul etmek gerek. PKK’nin bahsedilen, dogmatik “Marksizm-Leninizm”den liberter sosyalizme kayışıyla ilgili değerlendirmeler, yirminci yüzyıl sosyalizminin devlet ve partiye hatalı bir biçimde itimat etmesi sebebiyle yenildiğine dair yaygın kabul gören görüşü yankılamaktadır.

Ne var ki PKK’deki evrim başka bir şekilde de yorumlanabilir. Böylesi bir yorumda kopuşlardan çok sürekliliklere vurgu yapılacaktır. Bu yaklaşım dâhilinde bugün “eski” PKK’nin terk edilişini ifade eden ’“demokratik konfederalizm” fikri bir kopuş olarak değerlendirilmemektedir.

Bu noktada toplumsal değişime dair mevcut vizyonun merkezî unsuru olan PKK’deki kadınların kurtuluşu anlayışına bakılabilir. Kadınların kurtuluşu meselesi çoğunlukla Öcalan’ın “liberter-sosyalist yönelim”i ile birlikte ele alınmaktadır, oysa bu mesele esasen ilgili yönelimi önceler.

PKK gerilla hareketi olmaktan çıkıp bir kitle hareketi hâline gelmesiyle kadınların mücadeleleri de doksanlarda öne çıkar. PKK’nin bu genişlemesi bir dizi toplumsal ve kültürel örgüt dâhilinde etkisini gösterir, sonuçta partiye daha fazla kadın katılır. Ta doksanlarda gerillanın üçte biri kadındır.

1994’te (sonrasında Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği adını alacak olan) Kürdistan Özgür Kadınlar Hareketi kurulur. PKK sadece kadınlardan oluşan birlikler kurmaya başlar. Bunun kısmî nedeni birçok erkek gerillanın kadın komutanlardan emir almayı reddetmesidir. Bazıları ise kadın birliklerinin artık içselleştirilmiş olan, kadının itaatkâr ve hizmetkâr olması anlayışından kopulmasına katkı sunacağını umarlar. Bugün kadın ve erkeğin bir arada olduğu PKK gruplarında cinsiyet kotası zorunludur. Lider kadronun yüzde kırkının kadın olması gerekir, öte yandan yönetsel görevlerde eşbaşkanlık uygulaması mevcuttur.

PKK’deki kadınlar bu politikalar üzerinden Öcalan’a itibar ederler. Bir kadın gerillanın ifadesiyle:

“Biz kendi tarihimizden çok uzaktık ve hep baskıya maruz kaldık. Hareketin bir lidere muhtaç olmasının sebebi bu. Toprağa gömüp üzerimize beton dökmüşlerdi, oradan çıkamıyorduk. Başkan Apo o betonu çatlatan kişi. O asfaltı delen çiçek. O bize umut verdi. […] Kadınlar olarak sahip olduğumuz kişisel özgürlüğü bize gösteren Başkan Apo’dur.”

Öcalan’daki kadınların kurtuluşu anlayışını biçimlendiren, neolitik anaerkil geçmişe ait mitler. Bu anlayışa göre, söz konusu geçmişin yerini sınıflı toplum ve ilk devletlerin oluşumu almış. Öcalan’a göre, bu zulmün kökeni nesilden nesle aktarılan, kadınlarca içselleştirilen ataerkil davranışlarda. Onun ifadesiyle, söz konusu görüşleri aile aktarıyor. Bu aktarım bilhassa erkeklik onuru ve kadın bedeni üzerindeki kontrole dair anlayışlar üzerinden sağlanıyor. Kurtuluş ise bu anlayışların terk edilmesi ile mümkün.

Öcalan’ın Kürdlerin ulusal kurtuluşuyla ilgili fikirleri kadınların kurtuluşuna dair fikirleriyle örtüşüyor, ayrıca idealize edilmiş, antik geçmişe geri dönüşü ön plana alıyor. Bu neolitik geçmişte kadınlar sadece özgür değillerdi, ayrıca bir bütün olarak Kürdler eşitlikçiydi, özgürlüğe âşık bir halktı. Devletlerin ve örgütlü dinin doğuşu ile birlikte Kürdler kendilerine denk düşen kimliğe yabancılaştılar ve Öcalan’ın “Kürd zihniyeti” dediği şey bozuldu. Bugünkü sorunların izlerini bütünüyle bu ilk işlenen suça dek izlemek mümkün.

Doksanlardaki PKK de Kürd tarihine sık sık atıfta bulunan bir yapıydı. O dönemde Öcalan “binlerce yıllık anavatan”ı korumanın Kürdler için en yüksek onur ve yegâne görev olduğunu söylüyordu. O günlerde PKK alabildiğine milliyetçiydi. Öcalan’ın iddiasına göre, vatanseverlik üzerine kurulu olmayan bir “insanlık anlayışı en ağır suç”tu.

Daha yakın zamanda ise Öcalan tarihdışı ulus ve devlet anlayışlarını eleştirerek bunların toplumsal yapılar olduğunu söyledi. Gelgelim süreç içerisinde sabit kalan husus ise PKK’nin mücadelesinin “hakiki Kürd kimliği”nin ifade edilmesi için verilen bir mücadele olduğu fikri. Bu hedef, geçmişte ulusun kendi kaderini tayin hakkı ve devlet inşası bağlamına oturtulurken, bugün ütopik bir neolitik geçmişin diriltilmesi olarak takdim ediliyor.

Söylemin değişmesine karşın Öcalan hâlâ tarihötesi Kürd kimliğinin varlığı üzerinde ısrarla duruyor. 2011’de şunları yazıyor: “Bugün Kürdlere ve toplumlarına atfedilen vasıf ve özelliklerin büyük bir kısmı bizim Kürdistan dediğimiz, bölgede, Kafkas dağlarındaki Neolotik topluluklarda zaten mevcuttu.”

Öcalan’daki kimliklere dair bu özcü bakış, ister Kürdlerden isterse kadınlardan bahsetsin, ondaki “yönelim” dâhilinde çok az değişime maruz kalıyor. PKK’ye göre “kadınlar” özgürleşme sürecinin merkezinde duran toplumsal özne ve klasik Marksizmde proletaryanın oynadığı role benzer bir rol oynuyor. Evrensel düzlemde ezilen özne olarak kadının özgürleşmesi evrensel özgürleşmeyi şart koşuyor. Öcalan’a göre bir zamanlar işçi sınıfına tahsis edilen “rol bugün kadınlar tarafından oynanıyor.”

Gelgelelim kadın kategorisinin kendisi sorgu dışı tutuluyor. Öcalan’a göre kadınlar erkeklere kıyasla biyolojik açıdan daha tutkulu ve daha etkili, ayrıca daha fazla “duygusal zekâ”ya sahip. Kadınlık annelikle bağlantılı; kadınlar “bizzat hayata sahipler”, bu nedenle erkeklere kıyasla doğaya daha yakınlar.

Bu anlayış doğalında kadınların kurtuluş mücadelesinin ona denk düşen münferit, tekil bir ideolojiye sahip, homojen bir kategori olarak görülmesine neden oluyor. PKK’nin kadın partisi Özgür Kadınlar Partisi’nin ifadesiyle, “kadınların kurtuluşu ideolojisi, sağcı-solcu, önceki tüm dünya görüşlerinin alternatifidir.”

1999’da Öcalan’ın tutuklanması PKK içerisinde karışıklığa neden oldu. Birçok destekçisi ve üyesi yakalanması sonrası Öcalan’ın açıklamaları ile şok geçirdi. Mahkemede şunları söyledi:

“Hayatımı iki vaade bağlı kalarak sürdürmek istiyorum; demokrasinin, barışın ve kardeşliğin tam manasıyla gerçekleşmesine hizmet etmek istiyorum. Devletin niyetlerinin de bu yönde olduğuna inanıyorum. Ayrıca PKK’nin silâhlı mücadeleye son verdiğini görmek istiyorum, kendimi bu hedefe adamak niyetindeyim. Devlete karşı olmayan, yasal statüyü yeterli gören bir PKK istiyorum.”

Öcalan PKK’nin Türkiye’yi bölmek istediğine dair görüşlere itiraz etti ve Kürdlerin reforma tabi tutulmuş bir Türkiye Cumhuriyeti’nde özgürce yaşayabileceği hususu üzerinde ısrarla durdu. O “ağaların, şeyhlerin ve aşiretlerin savaşı”nı suçladı, bu savaşın Kürdleri Türk devletinden ayırdığını söyledi, Kürdlerin ulusal zulüm gördüğü kanaatinden uzaklaştı.

Öcalan’ın mahkeme salonundaki ifadeleri PKK programı ve kurucu belgeleri ile çelişiyordu. Geçmişte PKK bağımsızlık yerine Kürd özerkliğini isteyenleri hainlikle suçluyordu.

Doksanların başında Öcalan “özgür Kürdistan”dan bahsederken, Türkiye içerisinde “tam eşitlik” temelinde oluşturulacak Kürd özerkliğinin muhtemel olduğunu söylemeye başladı. Artık Kürd ulus-devleti üzerinde durulmuyordu.

“Özgürlük” Kürd kimliğinin ifade edilebilmesi ve “gerçek Kürd kimliği”nin oluşturulması demekti. Yakalanması ardından PKK’nin hedefinde daha önce tanık olunmamış bir değişikliğe gidildi ve şöyle söylendi: “Kürd sorunu özünde ifade özgürlüğü ve kültür meselesi olarak görülebilir.” Hayal kırıklığına uğrayan binlerce insan hareketi terk etti, yeni hattı takip etmeye karşı çıkanlara hain ve ajan denilerek saldırıldı.

Hapisteyken Öcalan “Kürd özgürlüğü” fikri üzerine yeniden bir çalışma yürüttü. Artık bu fikir “demokratik konfederalizm” hedefi ile ilgiliydi. Bookchin’in görüşlerini ödünç alan Öcalan artık hedefine ulaşmak için devletin yıkılması veya ele geçirilmesi gerektiği fikrini reddettiğini söylüyor ve özgürlükçü hareketlerin devlet iktidarı peşinde koşmaktan vazgeçip kurtuluşa, devleti ezmeden ama onu süreç içerisinde yüzeysel kılarak, sivil toplum yoluyla ulaşılmasına odaklanmaları gerektiğini iddia ediyor. “İnsanlar devlete ihtiyaç duymadıklarını anladıklarında” devletin de yavaş yavaş sönümleneceğini söylüyor.

Öcalan’ın yakalanması sonrası görüşlerini değiştirdiği kesin, ancak yaygın anlatının iddiasına göre açık, net bir kopuşun yaşandığı söylenemez. Daha yakalanmadan önce Öcalan Marksist-Leninist PKK ile bağlantılı kavramları terk etmeye başladığını ifade ediyor. Seksenlerde PKK hedefini “bağımsız, sosyalist Kürdistan” olarak beyan edip sosyalizm anlayışını genel hatlarıyla Sovyetler Birliği ve Çin örnekleri üzerine kuruyor. Ama parti sosyalizm vizyonunu sonraki on yıl içerisinde yeniden tanımlıyor.

Daha 1993 yılında Öcalan PKK’nin “bilimsel sosyalizm”i tartıştığı dönemde Marksizme değil, “devletlerin, ulusun ve sınıfların çıkarlarını aşan” kendi özgül sosyalizmine bakmaya başladığını söylüyor. PKK’nin yeni sosyalizmi sosyo-ekonomik bir sistemi bile ifade etmiyor, daha çok mücadele üzerinden oluşturulacak olan, diğerkâm, cesur ve vatansever “yeni insan”ın yaratılmasının adı olarak ele alınıyor.

Ulusal kurtuluşun gölgesinde kalan toplumsal ve ekonomik özgürleşme bu nedenle geri plana çekiliyor. Son yazılarında Öcalan toplumsal ve ekonomik meselelere nadiren değiniyor ve “alternatif bir ekonomik, sınıfsal ve toplumsal yapıyla ilgili meselelerin pek bir anlam ifade etmediğini” söylüyor. Ondaki sosyalist toplum vizyonu herkese iş, sağlık hizmeti ve eğitim sunan sağlam bir refah devleti ile sınırlı.

1996’daki bir mülâkatında Öcalan kendisinin savunduğu sosyalizm türüne örnek olarak Almanya’yı veriyor.

Gökten Kurtarıcı Gelmeyecek

PKK ne eski programını kaldırıp attı ne kolektif bir tartışma süreci üzerinden yeni hedefler benimsedi ne de kendisine dair bir benlik telakkisi edindi. Bunun yerine parti liderleri sadece Öcalan’ın direktiflerini uygulamakla yetindiler.

Seksenlerde Öcalan PKK’nin tartışmasız lideri oldu. PKK programına karar verilen kongreler tertipledi, ama Öcalan tüm bu türden mekanizmaların üzerindeki konumunu muhafaza etti. O, kadroların liderlik konumlarına kendisine sadakatlerini göstermek suretiyle geldiği bir örgüt inşa etti.

PKK’de Öcalan’a itaat etmek insanın kendisini Kürdlerin kurtuluş davasına vakfetmesiyle eşanlamlı. Buna karşı çıkanlar tasfiye edildiler. Diğer parti liderleri meşruiyetlerini Öcalan’ın onayına borçlu, bu onay yoksa onların konumlarını kaybetmeleri muhtemel. Hapishanede bile ondaki iktidar olduğu gibi sürdü.

Suriye, Irak ve İran’daki kardeş yapılarda olduğu gibi PKK KCK’nin bir parçası. KCK içinde PKK “ideolojik cephe”den sorumlu. Onun görevi “başkanın ideolojisini ve felsefesini uygulamak” olarak tarif ediliyor. Her KCK üyesi PKK’nin ideolojik ve etik değerlerini temel almak zorunda.

Kürd mücadelesinin kimilerini cezp etmesinin haklı gerekçeleri var, militanların en kötü koşullarda gösterdikleri bağlılığın şüphe götüren bir yanı yok. Ama PKK’deki onca övülüp durulan dönüşümün pek yeterli olmadığını görmek gerek. Sıkça dile getirilen varsayımın aksine, parti otoriter Leninizmden liberter sosyalizme geçişin net bir örneğini sunmuyor.

Öcalan’ın yakalanması, PKK’nin “paradigma değişimi” dediği şeyin öncesinde ve sonrasında, partinin esas olarak üzerinde durduğu husus hiç değişmedi: Öcalan “önderlik”tir. Oysa kurtuluş tek bir liderin sağa sola hareketlerini takip ederek gerçekleşemez. Kurtuluş dünyada görmeyi arzuladığımız radikal demokrasiyi muştulayan, kitle örgütlerine dayanan kolektif bir mücadeleye ihtiyaç duyar.

Alex de Jong
18 Mart 2016
Kaynak

, ,

K. Kore Afrika’nın Özgürlüğüne Katkı Sunduğu İçin Cezalandırıldı

KDHK ücretsiz kamu evleri. Batı’nın Kuzey Kore’de nefret ettiği işte bu.

Kısa bir süre sonra muhtemelen Kuzey Kore’ye yeni, oldukça ağır yaptırımlar uygulanacak. Ayrıca ABD ve Güney Kore’nin dâhil olacağı, provokatif askerî tatbikatlara tanık olunacak. Hâsılı, her şey “eski hamam eski tas”. Batı Kuzey Kore’ye uyguladığı işkenceye devam ediyor; onu kışkırtıyor, tecrit ediyor, şeytanîleştiriyor, canavarlaştırıyor, bu ülkenin gelişip serpilmesi şöyle dursun, olağan bir işleyişe sahip olmaması için uğraşıyor.

İtaatkâr Batı kamuoyu ana akım medyanın servis ettiği, utanmak nedir bilmeyenlerin tüm yalanlarına teslimiyetçi bir tavırla inanmaya devam ediyor. Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların devletin ürettiği resmî dogmaları sorgulamaya çok uzun süre önce son vermiş olmaları hiç de şaşırtıcı değil.

Kuzey Kore kafayı yemiş, açlıktan ölmek üzere olan, normal olmayan, azgelişmiş, keşişlere has bir devlet olarak resmediliyor. Bu devletin liderleri sürekli içen, sağa sola sırnaşan, her daim birbirlerini öldüren, dünyayı yok etmek için ölümlere yol açacak ilkel nükleer silâhlar yapan kişiler olarak gösteriliyor.

Kuzey Kore’yi bilen kişiler olarak bizler ise tüm bunların arsız insanların uydurduğu, içi boş bir avuç yalan olduğunu biliyoruz. Pyongyang şık, gayet iyi işleyen bir şehir. Burada barınma, mükemmelen çalışan ulaşım araçları ücretsiz, kamusal alanlar ve dinlenme tesisleri, tiyatrolar, spor tesisleri ve yeşil alanlarla dolu kent burası. Onca yaptırıma rağmen taşrası Endonezya ve Filipinler gibi Batı’nın uşağı olan devletlerdeki taşradan daha müreffeh.

En azından Batı propagandası ve tuhaf yalanlarına dair az da olsa düzgün haberler yapanlara rastlanıyor.

Esas soru şu: “Batı Kuzey Kore’yi şeytanlaştırma meselesine neden bu kadar kafayı takmış?”

Namibya’daki Kuzey Koreli askerî trafik kontrolörü

Bu sorunun cevabı basit: tıpkı Küba gibi Kuzey Kore de Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin damarına basma cüretini gösteriyor. Kendi evlatlarını feda eden bu ülke geçmişte birçok Afrika ülkesinin özgürleşmesine katkı sundu, yağma ve yıkıma tanık olmuş kıtadaki birçok ilerici güce yardım etti.

İşte Batı, Kuzey Kore’nin bu suçunu hiçbir zaman affetmedi. Batı her daim tüm kıtalara dönük dizginlenemeyen yağma pratiği ile geçimini sağladı; o sömürgelerini yağmalayarak ayakta kaldı. Kurtuluş mücadelelerine yardım eden bu ülkeler, sömürge dünyanın özgürlüğü için dövüşen o uluslar, Sovyetler Birliği/Rusya, Çin, Küba ve Kuzey Kore, Batılı ideologlarca dünyadaki en “tehlikeli” ve en “kötü” yerler olarak gösterildi.

Avrupa ve Kuzey Amerika’da onlarca, hatta yüzlerce yıldır sömürgecilikten kâr elde eden, koşullanmış kitleler Kuzey Kore halkının İmparatorluk eliyle on yıllardır neden çile çektirildiğinin ana sebebini idrak etmeye inatla karşı çıktı.

* * *

Kuzey Kore’de bir köy yolu.

Senegal’in başkenti Dakar’daki Afrika Sol Dayanışma Ağı Forumu (ALNEF) Yürütme Komitesi üyesi, yoldaşım Mwandawiro Mghanga şunları söylüyor:

“Kenya Sosyal Demokrat Partisi, ABD öncülüğünde emperyalizmin Kuzey Kore’ye uyguladığı gerekçesiz her türden yaptırımı kınıyor. Bizler emperyalizmin, en büyük vatansever, kahraman, devrimci, sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı silâhlı ulusal kurtuluş mücadelelerinden birinin Kore’nin kuzey yarısında gerçek bağımsızlığı elde etme başarısı göstermesini sağlayan o soğuk ve sıcak savaşına hiçbir zaman son vermediğini biliyoruz. ABD emperyalizmi daha öncesinde Japon sömürgeciliği gibi Kuzey Kore’yi istila ettiğinde gerici tarihi boyunca hiç unutmayacağı en aşağılayıcı askerî yenilgilerinden birini yaşadı. Bizler ayrıca ABD ve Batı’nın Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti’nden Güney Kore denilen emperyalizm kuklası gibi olmaya dönük o kötücül reddiyeden nefret ettiğini de biliyoruz. Kuzey Kore’ye karşı kirli ve temelsiz bir propaganda savaşı yürütülüyor. Bunun sebebi Kuzey Kore’nin kapitalizme ve yeni sömürgeciliğe has kölelik yoluna, azgelişmişliğe ve insanın insanı sömürmesine karşı çıkması, bunun yerine özgürlük ve insanlık için gelişmenin yolu olarak sosyalizmi seçmiş olması.

Afrikalılar olarak bizler her daim yaşadığımız sorunların esasını teşkil etmiş olan emperyalistlerce aldatılmayı kabullenmeyeceğiz. Emperyalizm eskiden olduğu gibi bugün de Afrika’nın dostu değil düşmanıdır. Afrikalı vatanseverler ve devrimciler emperyalizmin dostlarımızın kimler olduğunu söylemesine asla izin vermeyeceklerdir. Çünkü kimlerin dostumuz olduğunu biliyoruz! Kuzey Kore her zaman Afrika’nın gerçek dostu olmuştur. Tüm Afrika kıtası Batı sömürgeciliğine tabi olduğunda yoldaş Kim Il Sung’un devrimci liderliğinde Kore Japon sömürgeciliğe ile savaşmış, bir yandan da Afrika ile dayanışma ilişkisi kurmuştur. Kuzey Kore kurulduktan sonra sosyalist enternasyonalizm sayesinde Afrika ülkelerinin sömürgecilik, emperyalizm ve ırk ayrımcılığından kurtulmak için verdikleri mücadelelerine ahlakî, askerî destek sunmuş, başka türden maddî katkılar yapmıştır. Altmışlarda sömürgecilikten bağımsızlığını elde etmesinden hemen sonra Kenyalılar dâhil binlerce Afrikalı, Kuzey Kore’de ücretsiz yüksek eğitim, teknik eğitim ve uzman eğitimi almıştır. Kuzey Kore Namibya, Güney Kore, Angola ve Mozambik’e emperyalizm ve ırk ayrımcılığına karşı verdikleri savaş esnasında silâh, para sağlayıp somut dayanışma ilişkisi kurmakla kalmamış, Afrika ve Afrikalıların safında yan yana dövüşmeleri için enternasyonalist devrimciler göndermiştir. Kuzey Kore 1967 savaşı esnasında Mısır ve Afrika ile birlikte Batılı ülkelerin desteklediği Siyonist İsrail rejimine karşı savaşmıştır. Bugün Kuzey Kore yeni ve adil bir enternasyonal düzen talebi doğrultusunda Afrika ülkeleri ile birliktedir. Bu ülke emperyalizm ve onun kuklası olan rejimlerce sadece kapitalizm ve emperyalizm karşıtı değil, aynı zamanda sosyalist olması gereken yeni, adil enternasyonal düzen konusunda öne çıktığı, kendisini bir örnek olarak takdim ettiği için suçlanmaktadır.”

Kuzey Kore’nin enternasyonalizmi efsanevîdir, tıpkı Küba’nınki gibi. Devasa ve ağır güçlüklerle yüzleştiği bir dönemde en azından bizim onun insanlık için kendisinden ne çok şeyi feda ettiğini, dünyaya ne kadar çok şey verdiğini anımsatmamız gerekir.

Namibya’nın başkenti Windhoek’ta insanlarla konuşuyorum. Hem Namibya hem de Angola’daki ırk ayrımcısı (Güney Afrika) devletinin desteklediği rejimlere karşı Kuzey Kore’nin verdiği mücadeleyi hatırladıklarında gözlerinden yaşlar geliyor bu insanların. Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığının Batı’nın desteğini görmesi gayet doğal. Bu iyiliğin karşılığını ödemek için Güney Afrika Kore Savaşı esnasında Kuzey Kore ve Çin’e karşı yapılan savaşa asker gönderiyor.

Mwandawiro Mghanga’nın da belirttiği üzere, Kuzey Kore İsrail ile de savaştı. 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda Mısır savaş uçaklarını Kuzey Koreli pilotlar kullandı. Bu ülke Angola’daki kurtuluş mücadelesinde de yer aldı, Rodezya (şimdiki Zimbabwe), Lesotho, Namibya ve Şeyseller’de da savaştı. Afrika Ulusal Kongresi’ne, onun Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığından kurtulmak için verdiği destansı mücadeleye yardım etti. Geçmişte Gine, Etiyopya, Zimbabwe, Maili ve Tanzanya gibi o dönemde ilerici olan Afrikalı uluslara destek sundu.

Uganda Halk Kongresi Partisi’nden muhalif siyasetçi Arthur Tewungwa Kuzey Kore’nin ve Batı’nın ülkesine ve Afrika Büyük Göller bölgesine müdahalesini şu şekilde kıyaslıyor:

“Uganda, seksenlerde Kuzey Kore ile kurduğu ilişkiden epey istifade etti. O dönemde bu ülke ABD ve İngiltere’nin desteklediği Museveni isyancılarıyla savaşma konusunda hükümete yardım etmişti. Ahlakî bir kıyaslama ile bakıldığında, ABD ve İngiltere Büyük Göller Bölgesi’nde dökülen kana ortakken, Kuzey Kore masumdur.”

* * *

Panmunjom’daki sınırın Kuzey Kore tarafı.

Herkes Kuzey Kore’ye sırtını mı döndü, o kaderine mi terk edildi? Bu ülkeye “ihanet” mi edildi?

Kanada’nın Toronto şehrinde yaşayan, önemli bir uluslararası avukat olan Christopher Black şunları aktarıyor:

“[…] gerçek şu ki ABD’nin bizzat tehdit ettiği bir ülkeye yaptırımlar dayatması ikiyüzlüce ve hiç de adilane değil. Rusların ve Çinlilerin bu konuda ABD’nin yanına hizalanmaları, Kuzey Kore’ye yönelik tehditler konusunda ABD’ye yaptırımlar uygulanmasını istememeleri, açıktan bu ülke için tehlike arz eden askerî tatbikatların altına imza atılması utanç verici. Eğer Ruslar ve Çinliler samimi ise o vakit ABD’nin oradaki güçlerini çekmesi ve Kuzey Kore’nin güvenliğinin güvence altına alınmasına dönük adımlar atıp ona yönelik tehditlerin azaltılması konusunda neden ısrarcı davranmıyor? Bu adımlarını izah edemiyorlar ama söz konusu adımlar onları Kuzey Kore’ye yönelik faaliyetlerinde ABD’nin birer işbirlikçisi hâline getiriyor.”

Mevcut durum vahim değilse de gayet iç karartıcı. En azından şimdilik vahim bir boyuta ulaşmış değil.

Pekin’de yaşayan, önde gelen Çin uzmanlarından biri olan Jeff J Brown Çin-Rusya’nın Kuzey Kore ile ilişkiler konusunda iyimser:

“Uluslararası arenada Kuzey Kore’nin eli Pekin’in eline kıyasla daha güçlü. Altmış beş yıl önce iki kardeş komünist ülke vardı. Çin Kuzey Kore’yi Batı’dan kurtarmak için çok kan ve çok para döktü. Kore Savaşı’nda Mao’nun oğlu Yanki emperyalizmi ile savaşırken öldü. Kuzey Kore sınırı boyunca iki milyon Koreli var, Çin’de yarım milyon Kuzey Koreli yaşıyor ve çalışıyor. Kuzey Kore’yi dünyada Çin kadar kimse anlayamaz. Bu yakınlığın simgesi ortak sınır kabul edilen Yalu Nehri. Sığ olan bu nehri yürüyerek geçmek mümkün. İki ülke aynı zamanda önemli bir müttefik olan Rusya ile sınırdaş. Çin Kuzey Kore’nin en büyük ağabeyi ve koruyucusu. Dürüst olmak gerekirse, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kuzey Kore’ye dayattığı yeni yaptırımlar Batı’nın diş gıcırtısı.”

Çin ve Rusya Kuzey Kore ile uzun sınırlara sahip. Kara ve demiryolları üç ülkeyi de birbirine bağlıyor. Moskova ve Pekin’deki kaynaklarıma göre Kuzey Kore’nin iki en sıkı müttefikinin resmî açıdan “ister destek versinler ister vermesinler”, yeni yaptırımlara razı gelmesi asla pek mümkün değil.

Ama Christopher Black’in başvurduğu mantık da doğru: en sert yaptırımların çilesini çekecek olan Kuzey Kore değil, Batı’nın kendisi.

Tarih boyunca bir milyar insanı öldüren Kuzey Kore değil batı. Gezegenin her köşesinde insanları sömürgeleştiren, yağmalayan, köleleştiren, onların ırzına geçen Batı. O, yaptırımların uygulanmasının önerilmesi ve dayatılması konusunda herhangi bir yetkiyi haiz mi?

Çarpık, gerçek manada sapkın bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada kitle katliamları gerçekleştirmiş olanlar hâkim gibi hareket ediyorlar ve tüm yaptıkları yanlarına kâr kalıyor.

Kuzey Kore Afrika’nın kurtuluşu için kan döktü. Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” dediği, soyup soğana çevrilmiş, işkenceye tabi tutulmuş insanlarla hakiki bir dayanışma ilişkisi kurdu. Batı’daki dinî ve kültürel köktencilikten kaynak alan o sapkın mantığa göre onun cezalandırılmak istenmesinin, aşağılanmasının, hatta mümkünse yeryüzünden sökülüp atılmaya çalışılmasının sebebi bu.

Nesnel planda “kötü” bir şeyler yaptığından değil, zira nesnellik zaten anlamını yitirmiş durumda. “İyi” ve “kötü” kavramlarını bugün tek bir kriter belirliyor: “İyi Batı imparatorluğunun çıkarlarına hizmet eden her şey iken, “kötü” küresel diktatörlüğe meydan okuyan her şey.

Eğer İmparatorluğun ırzına geçilecek ve yağmalanacak bir yer olarak gördüğü bir köyü kurtarırsanız, siz en sadist ve en zalimane biçimde cezalandırılırsınız. İşte Kuzey Kore’nin tam da yaptığı bu. Üstelik o sadece tek bir köyü kurtarmakla kalmadı ayrıca tüm bir kıtanın kurtarılmasına katkı sundu!

Metin ve fotoğraflar: Andre Vltchek
18 Mart 2016
Kaynak