20 Nisan 2014

,

Mehdi Amil


Mehdi Amil’in yeniden gündeme gelişi yereldeki devrimcilerin çektiği acıyı ifşa etmektedir.

Mehdi Amil olarak bilinen Hasan Hamdan, bölgenin dışında yaşayanlar için gizemli bir isimdir. Amil, üretken bir kişi, şair, akademisyen ve Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey üyelerinden biridir. Batı Asya toplumunun özgül gerçekliği ve özel kimi içeriklerini Marksizmin ilkeleriyle buluşturmaya hevesli bir Marksist teorisyen olarak Amil’in ortaya koyduğu eser, onu Lübnan ve diğer Arapça konuşan toplumlar nezdinde önemli kılmaktadır.

Dünyayla ilgili günbegün değişen tarihsel kayıtlarda, hayatı önemli olup ciddi etkiler bırakmış ama bir biçimde kendi toplumları içinde sınırlı kalmış sayısız insan hikâyesi mevcuttur. Bu insanlar, kendilerini ünlü kılacak ve ölümsüzleştirecek sahne ışıklarından uzaktırlar. Mehdi Amil, gölgede kalmış bu isimler için klasik bir örnektir.

Amil, nadir bulunan cinsten bir aydındır. O kendi felsefesini açık, özlü, kapsayıcı ve ilişkili terimler dâhilinde, aktif biçimde uygulamaya ve yaymaya çalışmış devrimci bir düşünürdür. Hayatı, düşünceleri ve yazıları Arapça okuyabilen insanlarca, özellikle kendi neslince gayet iyi bilinir. O, mezhepçiliğin hâkim olduğu bir ülkede seküler hareketin bir parçası, alternatif sosyo-ekonomik ve politik teorilerin var olma ve takip edilme imkânı bulduğu bir dönemde, Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey bir üyesi olarak faaliyet yürütür.

İsmi cismi bilinmeyen iki kişi tarafından Beyrut’taki evinin yakınında 18 Mayıs 1987 tarihinde suikasta uğrar. Bu suikast, ideolojilerinden bağımsız, mevcuttaki otoriter güçlerle özgürlük davasını güden kesimler arasında onlarca yıl sürecek mücadelenin bir parçasıdır. Bu eylemle bölgedeki komünistler çok sayıda rakip unsura ayrıştırılma sürecine girerler.

Ancak Mehdi Amil’in ölümü son değildir.

Zaman içerisinde Amil’in ortaya koyduğu külliyat ilgi çeker ve popülerleşir, belki de daha önemlisi, bu külliyat, Ortadoğu ve Kuzey Afrika genelinde patlak veren 2011 ayaklanmaları ile ilişkilendirilir.

Mehdi Amil Kimdi?

Amil, 1936 yılında Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye bölgesinin Haruf isimli küçük bir kasabasında dünyaya geldi. Liseyi 1955’te Beyrut’taki Makasid Okulu’nda bitirdi. Doktorasını ise Fransa’daki Lyon Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı.

Genç aydın, ardından Cezayir’e gitti ve orada eğitim sektöründe çalıştı. Bu dönemde aynı zamanda Afrika Devrimi isimli dergi için eğitim ve yöntemlerini incelediği bir dizi makale kaleme aldı.

1976’da Lübnan’a döndü ve kısa bir süre sonra felsefe, siyaset, metodolojiler gibi başlıklarda, Lübnan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tam zamanlı profesör olarak dersler vermeye başladı.

Amil, 1960’ta Lübnan Komünist Partisi’ne girdi; suikasta uğradığı 1987 yılında ise Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi seçildi.

Amil, aynı zamanda Lübnan Yazarlar Birliği’nin, Güney Lübnan Kültür Konseyi ve Lübnan Üniversitesi Profesörler Birliği’nin önemli bir üyesiydi. “Hilal bin Zeytun” ismiyle şiirler yazdı. Ayrıca ilgili dönemde Marksizme karşı ya da onun yanında duran başka fikirlere yönelik eleştirilerle teorik makaleler kaleme aldı.

1987’deki suikast, sadece ülkedeki LKP’nin değil, bölgede ve bölge dışındaki komünistlerin yüzleştikleri çok sayıda yenilginin bir sembolü gibidir. Suikast, LKP’li bir başka aydının, Hüseyin Mürüvvet’in katlinden birkaç ay sonra gerçekleşti. Aynı dönemde ülke genelinde çok sayıda komünist kaçırılıp katledildi.

Özü Arap Olan Bir Marksist

Amil’in esasta boğuştuğu açmaz, Batılı olmayan toplumlarda yaşayan diğer birçok Marksistin ve solcunun yüzleştiği açmazdı: Avrupalı ya da yeni Avrupalı olmayan bir gerçeklik dâhilinde Marksist ilkeler nasıl tatbik edilebilir ve bu gerçeklik içinde nasıl çalışılabilir?

Arap dünyası için sömürgeciliğin ve emperyalizmin açtığı derin yaralarla ilişkili kimi gerçeklikler vardır. Burada din önemlidir, yereldeki insanların ihtiyaçlarını pekiştiren yerele ait ve burayla alâkalı kavramlara bakmak ve kendi kaderini eline almanın peşine düşmek gerekir.

Amil, bu temel meselelerin farkındadır ve onları kendi teorileriyle bütünleştirmeye aktif biçimde uğraşır. O, Lübnan toplumunun bileşenlerini ve Marksist sonuca hangi etmenlerin katkı sunabileceğini kendine özgü biçimde gözlemleyip inceler. Özellikle mezhebî dinamiklere bakar ve iktidardaki güçlere karşı olan gruplar arasındaki birliğin tesisi için ne yapılabileceğini tartışır. Başka yollardan ilerleyerek, Marx’ın tarif ettiği biçimler dâhilinde olmayan proletarya sınıfına dair alternatif tahliller yapmaya başlar.

Toplam külliyatı içerisinde bu, zaman zaman yeniden ortaya çıkan bir temadır. Amil, Marksizmle toplumun yapıları arasındaki çelişkileri uzlaştırmaya çalışır. Başka bir ifadeyle o, yerel tecrübe için anlamlı ve tipik bir yoldan, Marksist teorileri rasyonalize etmeye çabalar.

Amil, aynı zamanda felsefesini ileri itmek için kimi noktalarda edebiyat eleştirisine başvurur. Şiir yazarak ve başka şiirleri eleştirerek okurları provoke etmeye çalışır ve onları yeni bir fikriyatla tanıştırmak ister.

Belirsizlik veya kafa karışıklığı yüzünden fikrini dile getiremeyenleri şiddetle eleştirir ve cehalet yüzünden eylemsizliği meşrulaştıranların temelde baskı ve zulmü pekiştirip süreklileştirdiğini söyler.

Ortaya koyduğu gayretleri desteklemek amacıyla Amil, Lübnan genelinde ziyaret ettiği sayısız köy, kasaba ve şehirde devrimci teorileri, kurtuluş teorilerini ve Marksist teorileri anlatır ve tartışır. Bu tartışmalarda, sahada bulunan ve teoriyle haşır neşir olmayan insanlarla yaşadığı güçlükleri ve itirazları dikkate alan, kapsayıcı bir üsluba başvurur.

Geçen Mart ayında Hindistan’da yayınlanan Frontline isimli dergi için kaleme aldığı Mehdi Amil ile ilgili makalesinde Vicay Praşad şu tespiti yapmaktadır:

“Komünist hareketin dışında ve onun faaliyet alanına paralel kimi mücadeleler başlayınca Mehdi Amil tüm tütün sahalarını gezer, Marksizm ve onun ülkenin mevcut sorunlarıyla ilişkisine dair dersler verir. Evelyne Brun’un da anımsadığı kadarıyla, evlerde ve camilerde konuşmalar yapar ve herkesçe “dindarlara has bir sükut”la dinlenir. Konuşmalarında geri kalmışlığın nasıl işlediğini izah eder ve dış güçlerin birer temsilcisi olarak Lübnan’daki sağcıların (Falanjistlerin) niyetlerini açığa vurur. Yıllar sonra Evelyne Brun’un öğrendiğine göre, Mehdi Amil köylüler arasında “yeşil sakallı adam” olarak bilinmektedir ve süreç içerisinde efsanevî bir statü kazanmıştır.”

Amil, Arapça konuşan dünya dışında pek bilinmez. Onun eserlerinin herhangi bir dile tercüme edilmemiş olması trajiktir. Umarım, Mehdi Amil Kültür Merkezi bu tercüme işini üstlenir. Praşad’ın dile getirdiği biçimiyle, başka yerlerde ona karşı muazzam bir ilgi mevcuttur.

“Mehdi Amil ile neden ilgileniyorum ve yazdığım makaleye neden ‘Arap Gramsci’ ismini veriyorum? İki nedeni var. İlki, yenilikçi Marksizmle ilgilenmem. Esasında 9 Nisan’daki konuşmam dünyaya Perulu Jose Carlos Mariatequi ve Hintli Marksist EMS Nambudripad’ı takdim etmekti. Bu iki isim de Mehdi Amil gibi yenilikçi Marksist. Üç isim de Marksizmi toplumlarının somut koşullarının hizmetine sunmaya çalışmışlar, ortaya koydukları politikanın temel güçlerini, imkânlarını, sınırlarını ve sosyal dinamikleri anlamaya gayret etmişler. Mehdi Amil’i Hintli okura takdim etmek ve onun çalışmalarının bir kısmını Hindistan’da yayınlamak istememin sebebi bu.”

Ardından da şunu ekliyor:

“Mehdi Amil’in ailesiyle tanıştım ve onların hikâyesi, suikastın üzerinden geçen 28 yılın ardından Amil’e duydukları büyük hayranlık ve aşk beni büyüledi. Biraz da bu aşkı paylaşmak istedim.”

Praşad’ın kıyaslamalı incelemesine yer vereceği dersi, Amil’in mirasını öne çıkartmayı, onun önemini anlatmayı amaçlıyor. Ders bir hafta sürecek. Ev sahipliğini Amerikan Üniversitesi Beyrut Kızıl Meşe Kulübü yapıyor. Kulüp, bu yıl içinde solcu öğrencilerce kuruldu ve öğrenci eylemliliğiyle topluma hizmeti teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu noktada “haklarını yitirmişlerin, kenara itilmişlerin, sessiz kesimlerin haklarını anlama, onları destekleme ve bu konuda lobi faaliyeti yürütme”ye çalışıyor.

Kızıl Meşe üyesi Jana Nahal kulübü şu şekilde tarif ediyor:

“Kulüp, yönetimin politikalarının öğrencilerin tüm verimli yanlarını katleden politikalarına karşı çıkan bilinçli öğrencilerin teşkil ettiği bir harekettir.”

Nahal’a göre, “öğrenciler kendi gerçekliğinden ve bağlamından kopartılmıştır. Seçkinci bir kampusun ortasındaki bir ipekböceği kozasına dönüşmüştür. Mezun öğrenciler, içinde yaşadıkları toplumun sorunları hakkında zerre bilgisi olmayan birer cahile dönüştürülmüştür. İdare de bu öğrencilerin batıda ya da Körfez ülkelerinde çalışacak birer işçi olmalarını sağlamaktan başka bir iş yapmamaktadır.”

Nahal şu şekilde devam ediyor sözlerine:

“Bizim çıkış yaptığımız yer burası: biz kendi vizyonumuzu tanımlayacak ve temsil edebilecek bir insana işaret ediyoruz. Mehdi Amil’in eseri, etrafımızdaki gerçeklere tepki vermek, onları aramak ve bu yönde üretimde bulunmak için gerekli bilgi araçlarını temin etmektedir.”

Etkinlikteki diğer konuşmacılar arasında, eski Lübnan Çalışma Bakanı Şarbel Nahas da var. Nahas, Lübnan’ın yüzleştiği mevcut ekonomik meseleler hakkında konuşuyor ve bu ekonomik meselelerin sebeplerini sömürgeciliğin belirlediği üretim tarzına bağlıyor. Diğer bir konuşmacı da İlyas Şakir. Amil’in bir dostu ve bir akademisyen olan Şakir, Amil’in teorilerinden bahsediyor ve bugüne tatbik edilip edilemeyeceğini sorguluyor.

Nahal, Amil’in çalışmalarını 2009-2010’da fark ettiğini söylüyor. Arap bölgesi, özelde Lübnan’la ilgili meseleleri tartışan ve bu meselelerle ilgili kalem oynatan Marksist teorisyenleri incelemek istediği noktada karşısına Mehdi Amil çıkıyor.

“Amil’in külliyatı, sadece bugün bizimle ilişkili bir eser olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarihi de izah ediyor. Biz, tarihi bilen ama onu anlamayan bir nesiliz. Amil’in külliyatı, aynı zamanda liberal ve burjuva aygıtları yapısöküme uğratıyor ve bunu gayet verimli bir tarzda gerçekleştiriyor.”

Alternatif Arayışı

Nahal şu hususun altını çiziyor:

“Bugün Amil’in fikirlerini ve teorilerini tatbik etmek mümkün mü? Bu fikir ve teoriler bugün ne ölçüde ve nerede geçerlidir? Bu etkinlikle birlikte bizim sormaya çalıştığımız budur, bu soruları açmak ve geliştirmek niyetindeyiz.”

Esasında bu, geçen haftaki konuşmaların önemli bir bölümünde gayet sarih bir biçimde dile getirilen tema idi. Nahal, Pazartesi günü Şarbel’in yaptığı konuşmaya işaret ediyor ve onun eleştirel yaklaşımından bahsediyor. Eski bakan Şarbel, bu konuşmada, Amil’in teorilerini tartışıyor ve bu teorilerin anlaşılmasının önemli olduğunu ama bugüne tatbik edilemeyeceğini söylüyor.

Buna ek olarak, Lübnan bağlamı dikkate alındığında, iç savaş, mezhepçilik ve seçkinlerin ekonomik sistem üzerindeki tarihsel hâkimiyeti ile ilgili meseleler Şakir’in konuşmasında ağırlıklı bir yer tutuyor.

“Seküler düşünce devrimci; devrimci hareketler seküler olmalı” diyor Şakir, Amil’in ifadelerine başvurarak.

Konuşmalar esnasında ve sonrasında yaşanan tartışmalarda mezhepçilikten neoliberal kapitalizme kadar çeşitli başlıklarda bugün Lübnan’ın alternatif arzusu içinde olduğunu gösteriyor. Bu arzu, aynı zamanda söz konusu engellerle yüzleşen solun nasıl değerlendirileceği ve yeniden nasıl güç kazanacağı sorularına cevap verme isteğini de içeriyor.

Şakir’e göre, “Lübnan’da kapitalizm muzafferdir ve bu, sadece kapitalist işletme formları değil, ayrıca sermayenin kapitalist olmasıyla ilgili bir etmendir.”

Amil’in teorilerini devreye sokan Şakir, mevcut koşullarla bu teorileri ilişkilendiriyor ve Lübnan’daki modern devletin ortaya çıkışını ele alıp, iç savaş öncesi mücadeleleri ve sonuçlarını değerlendirmeye tabi tutuyor.

Amil’in yaklaşımı üzerinden Şakir şu tespiti yapıyor: meselenin temeli kültürel ya da dinî değildir, esasta politik ve maddî kökenlere dayanmaktadır. Bu temeller sistemin özüne yönelik ciddi gayretlerle değiştirilebilir. Bu gayretler, şiir yazmak ya da büyük kitlesel seferberlikler gibi basit eylem formlarını içerir.

Esasta araştırılan husus, bir taraftan ortadaki mevcut güçlüklerle başa çıkabilecek, daha da önemlisi, en geniş manada halkın sesi olabilecek bir ideoloji tesis edebilmektir. Örneğin Amil’e göre, mesele İslam’ın kendisi değildir, hatta İslam devrimin ve değişimin bir parçası olabilir. Dahası devrimci dönüşüme dönük engellerin, sadece burjuvazi veya diğer güç sahipleri değil, solcu mahfiller üzerinden türemesi de mümkündür. Her türden değişim, bağlamı ve ortamı kavrayabilme becerisine sahip olan, yereldeki normları kabul edip kendi bünyesinde buluşturan aktörler eliyle gerçekleşir.

Praşad’ın makalesinde belirttiği gibi, Amil 1968’de şunları yazıyor:

“Eğer siz, sahih Marksist fikriyatınızın yenilenmesini ve bu fikriyatın bilimsel bir perspektiften gerçekliği görebilmesini gerçek manada istiyor iseniz, işe Marksist fikriyatın kendisinden ve onun kendi gerçekliğinize tatbik etmekten değil, aksine, kurucu bir hareket olarak gerçekliğinizin bizatihi kendisinden başlamalısınız.”

Özellikle 2011’deki bölgesel ayaklanmaların şok dalgaları bilinmeyen bir geleceğe doğru uzandıkça, alternatifler konusunda ciddi bir arzunun duyulduğu görülüyor. Politik, ekonomik ve toplumsal sistemler bölge toplumlarına hükmediyor ve esas meseleyi teşkil ediyor. Böyle olmakla, daha geniş bir kamusallıkla ilgili özlemler ve ihtiyaçlarla başa çıkmak ve bu tarz bir kamusallığı temin etmek noktasında gerekli sonuçlar alınamıyor.

Neoliberal ekonomiden liberal demokratik yapılara ve politik dinî hareketlere kadar tüm dinamikler, kendi seçmenlerini şu veya bu şekilde temsil ve tatmin edemez bir noktaya savruluyor. Sol da yirminci yüzyılın ortasında elde ettiği halk nezdindeki ilgi ve etkiyi yeniden kazanmak için seksenlerin sonundan beri mücadele ediyor. Bu noktada kök bulmak istiyorsa, solun halk denilen suyun içine dalması gerekiyor.

Bugün Amil’in eserleri ve teorileri içinde yeniden kazı yapmak, söz konusu sürecin bir parçasıdır. Bu süreç dâhilinde mevcut nesil puslu geçmişten kurtulup, daha iyi bir geleceğin temellerini teşkil edebilecek fikirleri ve felsefeleri çıkartacak, yeniden keşfedecektir.

Mehdi’nin de dile getirdiği biçimiyle, “Direndiğin sürece yenilmezsin.”

Yezan Saadi

15 Nisan 2014

,

Armut


Bir insan, gerçekliğin kendisi kadar radikal olmalıdır.
[Lenin]

 

İki tür gerçekliğimiz vardır: kan ve ter. Biri halkın savaşını; diğeri sınıfın mücadelesini anlatır. Birbirine rakip örgütlerin biraraya gelişleri, o örgütlerin ya kandan ya da terden kaçtıklarını gösterir. Onca rekabet, mülkiyete muhtaçtır. Rekabet kerhen ortadan kalkmışsa, kan ya da ter mülk edinilmek istenmektedir.

Bu, “armut piş ağzıma düş” taktiğidir. Ülkede kanın açtığı yol, Kürd’de temsil olunur. Ter ise, kitle örgütlerinde ve sendikalarda karşılığını bulur. Kan ve ter dökmeyip, dökse bile bunu mülkiyet konusunda elini güçlendirmek için yapanlar, kan ve terden kaçarak, kanı ve teri mülk edinmeye çalışanlar, kanı yeterince kızıl, teri yeterince kıymetli bulmayacaklardır. Hep bir şey eksik kalacaktır. Patronun işçisini sürekli aşağılaması, emeğini küçük görmesi gibi, bu sol örgütler de kanı ve teri her daim değersiz sayacaktır.

Bir şehirde, kitle örgütleriyle sol örgütler, 1 Mayıs gündemi ile ilgili toplantı yaparlar. Daha toplantının başında, “bu toplantıyı ben aldım, burası benim” kavgası çıkar. Sonrası ise, kimin daha “radikal” ve daha “devrimci” olduğuna dair gereksiz laf dalaşıdır.

Oysa 1 Mayıs gündemi aylar öncesinden bellidir. Kitle örgütleri siyasetten ari yerler değildir ve aslında onların arkasında (başka) belirli sol yapılar vardır.

1 Mayıs’a iki hafta kala mitingin nerede olacağına dair kavga, yersizdir. Bu kavganın aylar öncesinden neden örgütlenmediği, o kitle örgütlerindeki sol yapıların neden sıkıştırılmadıkları sorgulanmalıdır. Gezi’den beri bu meselenin neden örgütlenmediği tartışılmalıdır. “Dostlar alışverişte görsün” diyerek, günü ve zevahiri radikal bir şovla kurtarmaya çalışmak, siyaset yapmak olmamalıdır.

Bugün itibarıyla sorgulama da, tartışma da anlamsızdır, zira sol örgütlerin içindeki iki ekip, esasında 30 Mart seçimindeki hezimetini tabana unutturmak için “daha radikal” bir eylem kararı almıştır, hepsi bu. Kitle örgütleriyle kurulan ilişki de “pişen armudu mideye indirmek” üzerine kurulu olduğundan, onları “reformist” ilân edip, zevahiri kurtarmak mümkün olabilmiştir.

Üstelik, kitle örgütlerine başka (radikal) bir mekânı miting alanı olarak dayatan sol örgütlerin önemli bir kısmı 1 Mayıs’ta “Taksim”e işaret etmektedir. Yani zaten radikalizmler başka yerde yarıştırılacaktır.

Radikalizmse, çoğu zaman siyasetin ve siyaset yapma imkânlarının ortadan kalktığı bir momenttir. Bu momentte hesap vermek yoktur, günü kurtarma vardır. Kitlenin, hatta kendi yoldaşlarının bile gelmeyeceğini bildiği bir “radikal” mekânda ısrar etmek, başlı başına apolitizmdir.

Bruce Lee’nin ifadesiyle, “her zaman kolumu ısırarak kurtulabileceğini zannedersen bir süre sonra dişlerini kaybedersin.” Mesele burada, sol örgütlerin Haziran Kıyamı’ndaki kitleyle neden sürekli ve derin bir ilişki kuramamış olmasıdır. Bu zaaf, yaldızlı internet fotoğraflarıyla kapatılamaz.

Oysa solun kendi içine dönük siyaset yapma alışkanlığı, Haziran Kıyamı ile son bulmuş olmalıdır. Ama Kıyam’dan salt direnişi ve barikatı “öğrenen” yapılar, bu yaklaşımın apolitik, uzatıldığı takdirde anti-politik olduğunu görmemektedirler. Direnişin ve barikatın öğrenildiği de şüphelidir. Sadece bir grup yiğit gencin posası çıkartılmaktadır. “Başka örgütlere poz keseyim” diye bu gençler, asıl düşmanı unutmaktadırlar.

Solun kendi içine dönük siyaset yapma alışkanlığı, kitle örgütlerindeki hasım ve rakip sol unsurları radikalizmle köşeye sıkıştırma şeklinde karşılık bulmaktadır. Kimileri, rakı masalarında, “devrimci örgütleri Suriye’de savaşmaya” çağırmakta, kimileri de barikat güzellemeleri yapmayı siyaset zannetmektedirler. Bireyin varlığına indirgenmiş bir “devrimcilik”, devrimin kolektifliğini ezecektir. Rakı masası da, barikat da bireylerin küçük burjuva dünyaları olarak şekillenmekte, gene kendilerine benzeyen bireyler, “özgürlük” masallarıyla kandırılmaya çalışılmaktadırlar.

Solun bu fasit daireyi kırması, verili sınıfsal-politik tahakküm sebebiyle, mümkün değildir. Sendikaların sıkıştırılması, hatta CHP gibi işgal edilmesinin düşünülmesi, devrimci politik özneye işaret etmez, aksine bu yaklaşım, gizli bir sendikalizmin habercisidir. Zira CHP’yi işgal eden gençler, içeriden gerçekleştirilen bir operasyonun parçasıdırlar ve hepsi, sonuçta CHP’li olmuştur.

Bu yaşanan sancı, kitle hareketi ile devrimci hareket arasındaki diyalektik açının kendisiyle ilgilidir. “Madem kitleselleşemiyoruz, bir iki sendikanın başına geçelim, âlem, bizim kitlemiz var zannetsin” denilmektedir.

Birkaç yıl önce bir sol örgüt (Kaldıraç), örneğin, Alevîcilik yapıp kısa sürede herkesten fazla kitleyi 2 Temmuz eylemine getirmiş, ertesi yıl gene aynı 2 Temmuz mitinginden önce CHP başka bir etkinlik peşine düşünce, söz konusu örgüt, alana on beş kişiyle gelebilmiş, kürsüden CHP’nin ne kadar gerici olduğuna dair cümleler, öfkeyle, haykırılmıştır. Demek ki kitleyle kurulan ilişkinin de kalıcılığı yoktur. Üstelik o bir yıl içerisinde o Alevîleri CHP’den çekip alan bir hamle de yapılamamıştır.

Avrupa’da iktidara gelmiş sosyal demokrat partilerin deneyimlerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu partiler, sendikaların işçi sınıfından ayrıştırılması için iktidara getirilmişlerdir bir bakıma. Sonuçta ekonomik zorluklar ve kriz sebebiyle sendikalara işçi sınıfı aleyhine olan, ama bir yandan da sendikaların gücünü kırmayan politikalar dayatılmış, sendikalar, bu aşamada sınıfı satıp kendi koltuklarını korumayı seçmişlerdir.

Bugün tabanda işçi sınıfının çeşitli işgaller ve direnişlerle uç veren mücadelesi, sendikaların duvarına toslamaktadır. Sendikanın mevcut hâlini koruma derdiyle kimi sendikalar, kendi sınıfını satmak zorunda kalmaktadırlar. Kimi sol örgütler, hiç istemedikleri ittifaklara imza atmaktadırlar. Temsiliyet ve temsiliyetin mülkünden, kudretinden vazgeçilememekte, “armut” görülen sınıfın mecburî ilişkisi bir biçimde istismar edilmektedir. Sendikaları bu hâle getiren sol örgütlerin bugün sendikaları boş ve gereksiz görmeleri de anlamsızdır.

Sendikalar, sınıfın öfkesini ve derdini bileyleyerek dönüştürülmeyi beklemektedir. Bu ise, kısa günün kârı yaklaşımlarıyla değil, sabırlı bir çabayla mümkündür.

Bahsi geçen şehirde, Gezi’nin anısına yaslanarak, sendikaları sıkıştırma çabası, temsiliyet ve temsiliyetin mülk edinilmesine dair yaklaşımdan bağımsız değildir. Bu çabanın nedeni, 30 Mart seçimi ise, sebebi solun reformistleşmesidir. Solun mülkiyet ve rekabet dünyası, onun kitleyle ilişkisini iğdiş etmektedir. Mülkiyet, onu anlamsız bir reformizme; rekabetse, gereksiz bir radikalizme itmektedir.

Toplantı esnasında yaşanan kavgada, sol örgüt şefi, “bu sendikaların zaten tabanı yok, işçi sınıfı başka yerde” diyerek muarızını aşağılamakta, ama bu noktada, “peki o zaman neden onlara yönelik siyaset üretiyorsunuz?” sorusu, cevapsız kalmaktadır. Aynı şef, sendikaları “demokrat” olmamakla eleştirmekte, ama kendi bileşimindeki sekretaryanın tepeden inmeci niteliğini örtbas etmektedir. Üstelik bu şef, bileşimin muhtevasını, biçimini, yolunu da kimseye sormadan kendi başına tayin etmeyi “demokratlık” saymaktadır. Ayrıca bileşimin kimi üyeleri, sendikalara dayatılan siyasetten bile habersizdirler.

Zamanında “park forumları solcu yuvasına döndü, halk uzaklaştı” eleştirisine, “solcular halk değil mi?” denilmişti. Bu söz konusu toplantıda sendikaların “biz emek örgütleriyiz” lafı da sol örgütlerce, “biz emek örgütü değil miyiz?” cevabıyla karşılanmış, kişisel tarihler terazide tartılmıştır.

Bu şehirde solculuk, arkadaşlık kulübüne dönmüştür. Dolayısıyla, emek örgütlerinin tavrı “gerici” de olsa, bu kulübün sözünden daha “ileri”dir. Dökülen terin kıymeti onlardadır.

Kan ve terin karşı karşıya getirilmesi, diğer tarafın küçümsenmesi, solun kendi içine dönük siyaset yapma alışkanlığı ile ilgilidir. Kanın malikleri ile terin malikleri, bu ortamda didişip duracaklardır. Kanın ve terin yoldaşlaşması ise kitle bağlarını kuracak, bizi bu apolitizmden kurtaracak, gerçeği devrimci, devrimi gerçek kılacaktır.

Eren Balkır
14 Nisan 2014

12 Nisan 2014

,

Öz-neden


Bir teorinin desteklenmesinde ikna edici bir argüman olarak sabırsızlığı anmak,
nasıl da safdil bir çocuksuluk!

[Friedrich Engels]

Bana saksı muamelesi yapamazsınız!
[Erol Büyükburç]


Peşrev

İştirakî dergisi, daha taze. Bir tesadüf olarak Haziran kıyamına denk düştü, üzerine geldi. Pratikte yoldaşlarımız, arkadaşlarımız sahada başkalarına değdiler, işe, meseleye ve derde, onları mülk edinmeksizin, işaret ettiler. Yoldaşlaşmaya çağırdılar, cirmince. Çatışmalar kaçınılmazdı; sol, böylesi kalkışmada mülkiyete ve rekabete dair tutamaklarına daha da sıkı sarıldı. Kıyamın o tutamakları parçalamasına izin verilmedi. Gezi metafizik âleme fırlatıldı, ruha indirgendi, “o ruh da benim bedenimde” demek için türlü taklalar atıldı. Şimdilerde hakkında konuşulurken uzun yıllar önce yaşanmış bir vaka muamelesi görüyor. Nostaljik bir antika eseri olarak reyondaki yerini alıyor. Bugün sol örgütler gene masonik localarına üye kayıtları yapmakla meşgul. Sahadaki irade ve onun açtığı hattın üzeri kapatılıyor. Kimileri, kendi “kendi”leri adına süreci kendiliğindencilik eleştirilerine kurban ediyorlar. Sol, Gezi’yi savuşturmakla meşgul bugünlerde. Çünkü solun yaşaması için Gezi’nin ölmesi gerek.

Dergi, bu hengâmenin ortasına düştü. Eskiden blog iken ufak, zararsız bulunan, şimdi tehdit ve tehlikeli idi. Dostlar, birer birer uzaklaştı. O ayaktaki nasır, burundaki sümük, gözdeki çöptü. Yeni dönemin ihtiyaç duyduğu imaj, dayattığı konum gereği ondan uzak durmakta fayda vardı. Ezilenden, işçiden dem vuranlardı bu uzaklaşanlar üstelik. Nasırsız, sümüksüz, çöpsüz bir “ezilen” var zannedenlerdi onlar. Ezilenin, sömürülenin derdine, öfkesine örgütlenmek, o derdi ve öfkeyi örgütlemekten ayrıştırılmazdı oysa. O derde ve öfkeye örgütlenmek, politik mücadeleyi sıçratacak, derdin ve öfkenin örgütlenmesi, kolektif hareketi ileri çekecekti.

İştirakî, politik alana “işçi ve mazlum” olarak, politik teorik düzlemde yapılan bir müdahale. Marksistliğimiz, bizim başkalarıyla yarıştırdığımız bir mülk ya da rakiplerimize karşı temellük ettiğimiz bir oluş değil. Marksizm, işçinin ve mazlumun kılcal damarlarında akmıyorsa, dökülmüyorsa oradan sokağa, önemsizdir, kıymetsizdir. Marksizm malumatını mülk edinmek ve onu yarıştırmak anlamsız. Marksolog değil, Marksist olmak, devrimci mücadeleye örgütlenmeyi ve onu örgütlemeyi gerektiriyor.

Marksizmi Marx öncesi sol kurgulara kapatmaya itiraz etmek zorunlu. O kurgularda merkezde bir şeyh var, etrafında birkaç bina, eğitim, iyi niyetli bir ortak yaşam. Bu kurguların savaş alanına çekilmesi için uğraştığından önemli Marksizm, gerisi entelektüel gevezelik. İktisadî ve sosyal kriz sonucu kendi dükkânının ideolojisini politik alandan kaçıranlara inat, Marx’ın yaptığı, o dükkânları yıkmak, ideolojik birikimini politikanın namlusuna sürmek. Buna dükkân sahipleri elbette ki karşı çıkacaklardı, çıktılar.

Marksist devrimci bir hatta işaret ettik, düşmanlarımız çoğaldı. Sevindik. Onlar, bizi kendi burjuva dünyalarına karşı düşman kılmaya çalıştılar. “Bunlar sizi kesecek olan İslamcılar!” dediler sağa sola. Bir kısmı da “bunlar sizin bireysel özneliğinize kıymet vermiyor!” diye gıybet etti. İlk cümlede hangi dinin, ikinci cümlede hangi felsefenin karşımızda konumlandığını biliyorduk, Allah’a şükür!

Öz-Neden

Öz ve biçim: Neden ve sonuç.

Küçük burjuva siyaseti, öze ve nedene ipotek ve hüküm koymaktır. O, bunu biçimi ve sonucu muhafaza etmek için yapar. Değişim ve devrim talepleri biçimsel ve sonuca ilişkindir. Tahayyül ettiği devrim ve sosyalizm, ancak kendisini özne ve öz-neden olarak oluşturmasıyla mümkündür. Öze ve nedene koyduğu hüküm ve ipotek, onu her şeyi mülk edinmeye mecbur eder. Kendisi dışında her şey yalandır. Ondaki materyalizm, sadece kendisini madde, geri kalanı ruh/eter görmek demektir. Diyelim, biçimsel ve sonuç itibarıyla iyi ve başarılı bir teorik veya politik faaliyet var ortada, o hemen istila edilmek zorundadır.

Öze ve nedene ipotek ve hüküm koymak, başka bir öze ve nedene imkân vermemek içindir. Orta sınıf siyasetini emek hareketine öğütleyip Gezi’yi milat/başlangıç belirlemek, bunun bir sonucudur. Gezi’de herkes toplaşırken küçük burjuva siyaset onu bölüp parçalamak zorundadır.

Bu siyaset, Haziran kıyamından en az Tayyip kadar korkmuştur. Şaşkınlık korkuyla ilgilidir. Hemen öne geçme cevvalliği, bu korkunun sonucudur. Gezi pazarının oluşması da buradadır. Gezi’yi İsa Mesih gibi görmek, onu çarmıha germek içindir.

İpotek ve hüküm koymanın bir yönü de varolan bir biçimi öz, sonucu neden olarak görmektir. Devrimci şiddetin mücadelenin bir biçimi olmaktan çıkartılıp, neden hâline getirilmesi ve özselleştirilmesi, bu korumacı hamleyle ilgilidir. Yani aslında devrimci şiddete odaklananlar, başka türden siyaset imkânlarını öldürmek derdindedirler. Bir yanıyla devrimci şiddeti, kızıl fular takmak gibi bir moda olarak görüyorlardır. Onu esasen piyasada öne çıkmak için ifa ediyorlardır. O şiddetin kitlelerin siyasî mücadelesinde nereye denk düştüğüne dair tek bir fikir yoktur. Bu biçimin ve sonucun öz ve neden olarak mülk edinilmesi, ilgili devrimci şiddetin özsel ve nedensel kimi etkilere yol açmasına da imkân tanımayacaktır.

“Bugün kitleler devrim yapmıyor işte” diye hayıflanmak, devrime ilişkin umudunu yitirmenin bir ifadesidir. Küçük burjuvanın uhrevî dünyaya fırlatıp attığı devrim, her kitlesel kalkışmada semanın daha üst bir katına taşınacaktır, taşınmak zorundadır. Dolayısıyla adım adım, sabırla yürütülen bir mücadelenin esamisi okunmaz. Liberal ya da muhafazakâr olanla mücadele, bu şiddet kurgusunda askıya alınır, şiddetin kendisi o mücadeleden kaçırılmış olur. Aynı şekilde, mücadele de şiddetten ari tutulur.

Devrimci olanla politik olan arasında belirli bir açı vardır. Saf devrimcilik politikadan kaçmak ya da varolan burjuva siyasetine ram olmak zorundadır. Devrimci olan politiktir, olmak zorundadır; her politik olan devrimci değildir, olmak zorunda değildir.

“Gezi miladı” sonrası siyasetin sokakta kurulmasına dönük tüm çağrılar, esasında kitleleri sokağa döken özsel ve nedensel meselelerden kaçan sol öznelerin seslenişleridir. Kendisini öz ve neden olarak görenin dışındaki her şeyi biçim ve sonuç olarak görmesi kaçınılmazdır. Sokak burada bir dolayımdır, mecazdır. Sadece birilerinin özünü ve neden oluşunu imliyordur. Dolayısıyla, o sokak kitlelerin özsel ve nedensel hareketliliğini asla içermez. Sokağa çağırmak, çoğu zaman kendi öznelliğine işaret etmekten ibarettir. Bu da sokağın ucu açıklığına karşı kendini koruma biçimidir. Sokağın ucu kapatılınca, hiçbir şekilde alanlara akmayacaktır. Ama sol özneler, bozulmaz, akmaz kokmaz bir öz ve neden olduklarını zannettiklerinden, bir momentte sokaktaki burjuva siyasetin musluğunun başına oturmakta bir beis görmeyeceklerdir. Tayyip gibi, “abdestim sağlam, ben bu işi yaparım” demek, çoğu zaman teslimiyetle sonuçlanacaktır.

“Lenin momenti”nden dem vurmak ama bunu “emeğin sınıfsal hak taleplerini barış ve demokrasi talepleri ile iç içe geçirmek” olarak tarif etmek, emek hareketinin biçim ve sonuç, bu tarifi yapanın kendisi olarak gösterdiği, barış ve demokrasi mücadelesinin öz ve neden olduğu anlamına gelir. Ama bu noktada emeğin barış ve demokrasi isteyip istemediği, önemsiz bir sorudur. Burada sadece öze bir biçim, nedene sonuç aranmaktadır. Sadece kendi yaptıklarını ve kendi bildiklerini gerçek hükmünde görenlerin, sadece bunları tanıyanların, emeğe sunduğu barış ve demokrasi de aslında burjuva bir biçime ve sonuca tabi olacaktır. Dövüşmeyen bir barışın ve demokrasinin sokakta bir hükmü olmasa gerektir.

Bir Nehir Akar

Lenin Lena’dır. Plehanov’un Volga nehrine atfen “Volgin” müstear ismini kullanması üzerinden, İliç de “Lena” nehrine atfen “Lenin” ismini alır. Lenin’e göre, 1912’deki Lena Katliamı, 1910-1914 arası “atılım yılları” olarak belirlediği dönemin zirvesidir. Lena’da maden işçilerine çok az ücret ödenmektedir. Ücretin bir kısmı, kesilen cezalara ve maden bölgesindeki dükkânlardan alışveriş yapılması amacıyla hazırlanan kuponlara gitmektedir. Grev, dükkânlarda bozuk et dağıtılması üzerine başlar. 18 Nisan’da ise savcıya kendilerine yönelik baskıları şikâyet etmek amacıyla yürüyüş düzenledikleri esnada işçiler askerlerin saldırısına uğrarlar ve 150 işçi katledilir. Lenin’e göre, bu olay üzerinden Bolşevikler Menşevikleri yenmiş, ciddi bir ilerleme sağlanmış, hareket önemli bir itki kazanmıştır. Bu da gene Lenin’e göre, legal ve illegal alan arasında somut bağların kurulabilmesiyle mümkün olmuştur. Menşeviklerin yenilgisi, esasında işçilerin mücadelesinin iş sahasının dışına taşması ve devleti karşıya almasıyla ilgilidir. İllegal faaliyetlerin legal olanla ilişkisi tam da burada gündeme gelmiştir. Bu noktada Menşevikler boşa düşmüş, Bolşevikler öne çıkmıştır. Çünkü 1902’den beri işçiyi kimliği değil, ne’liği üzerinden devrimci bir anlama kavuşturan ve onu hayatın tüm politik sahasına teşmil eden, Bolşevikler olmuştur. Meslekî açıdan avukat olan Lenin’in bu dönemde madencilik yasası üzerine yazı yazdığına tanık olunmamıştır. Bugün yazanlar, Lenin pozu kesmenin derdindedir.

Öte yandan, Lena’da Bolşevikler yoktur. Ama onların teori ve pratiğinde Lena, merkezî bir konum işgal eder. Yani bugün Gezi, biçimsel ve sonuca dair bir yere kapatılmışsa, özü ve nedeni birilerince temellük edilmişse, bu olayın üzerinden ciddi bir kabarmanın gerçekleşmesi mümkün değildir. Zira bugün sol özneler, Gezi’yi biçime ve sonuca kapatmış, kendilerinin gizli kasalarında saklı öz ve neden, bir biçimde muhafaza edilmiştir. Gezi, sırda saklı öz ve nedenin muhafazası için bir bahane olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, Gezi’nin bu özü ve nedeni dönüştürmesine izin verilmemiş, Gezi’nin öze ve nedene dair ortaya koydukları tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Gezi’nin Lena olmasına izin verilmemiş, devrim imkânları diplere itilmiştir. Esasında yenilen işçicilik dâhil tüm kimlikçi siyasettir ve bir biçimde Bolşevik hat uç vermiştir. Ama zahirde kazanan, kimlikçi siyasetmiş gibi görünmektedir. Bolşeviklik, nehrin yüzeyindeki köpüklere bakıp dip akıntıyı görmektir.

Söz konusu anlayışın kendisi dışında yaşananlara sürekli aynı muameleyi yapması kaçınılmazdır. Kendisine ait olmayan şeylerden bir bina kuran Lenin’in çöpe atılması zorunludur. Gezi’nin mülkiyet ve rekabet ölçütleri uyarınca lime lime edilmesi, buradan öznelerin sadece istediklerini alması, Gezi’nin bir mecazı olarak “Lenin”e kıymıştır. Devrimci örgütsel kavga, gerilere itilmiştir.

Her nesnel olaya biçim ve sonuç üzerinden yaklaşmak, o olayın öz ve neden olma ihtimallerini bastırır. Küçük burjuvalar için öz-ne olmak öz-neden olmaktır, her şeye özneden bakmak, kendi özünü muhafaza etmektir. Bu da onun belirli bir dönemde yaşanan biçimi ve sonucu mutlaklaştırıp onları öze ve nedene dönüştürmesiyle ilgilidir. Nesnelliğin öze ve nedene dair pratiği, solcu siyasetin süzgecinden geçirilmekte, eleğin üzerinde sadece kabuk kalmaktadır.

Ruh ve bedenden hangisinin öz-neden olarak belirlendiğinin bir önemi yoktur. Ruhçular kendilerini burjuvazi; bedenciler devlete karşı kuracaklardır. Bu kuruluşta burjuvazi ve devlet soyut olduğundan, öznelliğin kendisi de soyut kalacaktır. Esasında “işte burjuvazi somut” diyen, kendisini soyut görüyordur ve o somutlukla tanımlı bir maddîlik tasavvur ediyordur. “İşte devlet somut” diye bağırıp duran da aynı şekilde kendi soyutluğunu somuta taşımak derdindedir. Dolayısıyla, somut her olay ve olgu küçümsenecek, dışsallaştırılacak, parçalanacak, ezilecektir. Burjuvazi ve devlet ne yapıyorsa o yapılacaktır. Soyutun somutlaşma derdi, somut güçlerin gölgesinde gerçekleşecektir. Bu hengâmede “somut durumun somut tahlili” gereksizleşecektir.

Politik Tecrit

Biçim ve sonucu mutlaklaştırmak ve öz-nedene indirgemek, politik mücadeleyi boğar. Küçük burjuva, kendisi dışındakine tahammül edemeyendir. Dolayısıyla, her şeye kendisini dayatmaya, cümle politik unsuru kendisine indirgemeye ve kendisiyle tanımlı kılmaya mecburdur. Öz felsefeyle, neden bilimle ilgilidir. Felsefenin ve bilimin gerilimi, bu küçük burjuva öznede giderilir. Bu özne, felsefenin ve bilimin maddîleşmesidir.

Felsefe kategorilerle, bilim kavramlarla işler. Herhangi bir kategorinin ya da kavramın kendisi dışındakileri biçim olarak anlaması doğaldır. Doğal olmayan, o kategorilerin ve kavramların gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünüp, onların dışındaki dünyanın boş ve değersiz görülmesi, öznenin boşluğu dolduran, dünyaya değer katan şey olarak anlaşılmasıdır. Bu, ikna edici bir gayrettir. Başkaları da aynı şekilde boş ve değersiz kabul edilecek, onlar bu konuda ikna edilecek, sonrasında dolu ve değerli olmalarının özneye benzemek olduğu propagandası yapılacaktır. Öznenin kurulumu tam da bu boşluk hissiyle, kaygısıyla tanımlıdır. Bu kurulumun özne olması mümkün ama irade olması namümkündür. Böylesi bir öznenin her meseleye aidiyet değil, mülkiyetle yaklaşması zorunludur.

Kendi özneliğini kuran neyse dil onu söyleyecek, göz onu görecektir. O dilde neyin sürekli yinelendiğinin bir hükmü yoktur, söz, sadece özneyi kuranın dışa dönük bir alametinden ibarettir. Öznenin örgütlenmeden anladığı, kendisini kuran güçlerin örgütlenmesidir esasında. O özneyi kuran meta ise meta, para ise para konuşacaktır örgütlenmede. İnsanlar paraya kul, emtia döngüsüne kurban edilecektir. Birine iş yaptırmak ve ağzına iki ideolojik laf sıkıştırmak, örgütlenmek zannedilecektir.

Özneliğin kurulduğu yer yıkılmadan, kolektif iradeye ait olmak imkânsızdır. Esasında o kuruluşun gerçekleştiği yer ve moment, belirli bir huzurun ve rahatın yeri ve momentidir. Dolayısıyla, özne de ısrarla bu rahat ve huzurun basit bir taşıyıcısından başka bir şey olmayacaktır. Ağzındaki ideolojik laflar gevezelikten ibarettir. Pratikte bu öz-ne kendisine yedirilen özün sahipleri, neden olan güçler için hareket edecektir. Bundan çıkış, kurtuluş yoktur. İyi bir şey görse istismar edecek, sahip çıkacak, “sen aslında benim efendilerimin dediklerini diyorsun, onlardan öğrendin bunları” diyecektir. Bu da kolektif pratiği boşa düşürecek, likide edecek, bu öz-ne, kolektif pratiğin “kazanımlar”ını kendi efendilerinin önüne sereceği günü bekleyecektir. Bu da politik tecridin bir başka tezahürüdür.

Böylesi bir öznenin, felsefenin ve bilimin, öz ile nedenin kendisinde birleştiğini zanneden öznenin teorik planda ilgilendiği herhangi bir konu, esasında tehdit altındadır. Bu konu, küçük burjuvanın elinde tüm toplumsal-tarihsel bağlarından kopartılacaktır. İlgili konunun etrafına bir çember çizilecek, onun pratik seyir içinde edindiği ilişkiler fazlalık bulunup atılacaktır. Bu anlamda, teorik soyutlama işlemi küçük burjuva öznede bir biçimde karşılığını bulacaktır. Soyutlama işlemi, pratikte politik tecritle sonuçlanmak zorundadır.

İşçicilik gibi devrimcicilik de tehlikelidir. İlki işçiyi, ikincisi devrimciyi toplumsal-tarihsel bağlardan azade kılmaya çalışır. Kendisinden başkasına tahammül edemeyen küçük burjuva pratik, bu bağları engel olarak görür. İşçiye ve devrimciye özgürlük edebiyatı satar, “seni o bağlardan kurtaracağım” der. “Bak Spartaküs de Marksizm olmadığı için yenildi” diye megafondan bağırır, kendini satar. İşçicilik ve devrimcicilikte Marksizm toprağa gömülmek zorundadır. Mücadele bağlarla ilgili ve onlara dair olduğundan, askıya alınacaktır. Bu ağızda mücadele, yalandan ve kaçıştan ibarettir.

Söz konusu sol anlayış, Gezi’deki kitleyi, beden, halk, şiddet, özne, demokrasi, kimlik gibi parantezlere alacak, fazlalıkları törpülemek, politika yapmak zannedilecektir. Bu kavramların somut karşılıkları, kendi gönül tellerinin titrediğini düşünüp bu tuzağa düşeceklerdir. Oysa küçük burjuva siyaset, burjuva siyasetinin oltasından başka bir şey değildir. Çünkü burjuva siyasetinin zeminini teşkil eden fikrî altyapı, belirli bir felsefeye ve bilime dairdir. O felsefe ve bilimi öğrenmek, düşmanla dövüşme noktasında başat değil, talidir aslında. Ama düşmanı yenmek için düşmana benzemek tek çıkar yol zannedilmektedir. Devrim, sosyalizm ve Marksizm de bu yola yoldaş kılınmaktadır.

Bağları kesmeye çalışanlara karşı mücadele şarttır. Aslında politik açıdan gerekli olan, o bağlara bakmaktır. Bir masayı parçalara ayırıp, yumruğu attığında tüm masanın sarsılmasını beklemek ahmaklıktır. Mücadelenin özgürleşmesi bu noktada esası teşkil eder. Mücadelenin özgürleşmesi, bir bakıma burjuva devrimlerle parçalanan tarihsel-toplumsal hattın teorik ve politik olarak yeniden kurulması ile mümkündür. Bu, belirli bir yüce özneye işaret etmez. Yani o hattın gene düşmandan ödünç alınan felsefe veya bilimle kurulması çıkışsızdır. O zihniyet devreye girdiği noktada, bağlar gene kesilecektir. Devrim, sosyalizm ve Marksizm arasındaki bağlar da kopartılmak zorunda kalacaktır. Devrimin, sosyalizmin ve Marksizmin tarihsel-toplumsal bağları kesilecektir.

Öz ve neden olarak kurgulandığı vakit bir devrimci devrimin, sosyalizmci sosyalizmin, marksizmci marksizmin tarihsel-toplumsal bağlarının kendisini boğduğunu düşünecektir. Öz-nedenin bizatihi kendisi olma iddiası, devrimin, sosyalizmin ve Marksizmin hayatî yürüyüşünü durdurmak zorundadır. Çünkü onda öz ve neden gerilimini yitirmiş, pratikten kaçırılmıştır. Öz ve neden, biçim ve sonuç olarak gördüklerinin devrime, sosyalizme ve Marksizme dönük katkılarını çöpe atmak zorundadır.

Öz-neden olmak tecride eğilimlidir. Bu özne, ilgilendiği konuyu kendisine boğmak zorundadır. Beden, halk, şiddet, öznellik, demokrasi veya kimlik gibi düşünüp hareket etmek, burjuva ve devletin pratiğine kolayca eklemlenir. Zira burjuvazinin ve devletin de meramı, derdi, düşmanını hücrelere bölmektir. Burjuvazinin ve devletin haylaz, uçarı çocukları olup itirazlar yükseltmek yerine, onları alt etmenin araçlarına örgütlenmek, o araçları örgütlemek gerekir.

Solun meramı ve derdi, ya soyut bir burjuvaziye ya da soyut bir devlete karşı soyut, düşünsel olana sızıp ikna gayreti yürütmektir. Bu noktada ilgili olguların ve kavramların bizatihi kendisi olarak hareket etmek zorunda kalmaktadır. Bir poliste düşünen ve hareket eden devletse, bir solcuda düşünüp hareket edenin bir tür devlet ya da bir tür burjuva olup olmadığını anlamak, görmek gerekir.

Eğer bedenini mutlaklaştırıp, elinin fazla olduğunu düşünen biri varsa, o el emeği temsil ettiğinden, çalışmaya düşmanlık edecektir. Sömürüye karşı olayım derken, işçilerin birlikte çalışmasına ve üretmesine karşı olacaktır.

Devlet ve burjuvazinin pratikte beden, halk, şiddet, öznellik, demokrasi veya kimlik olarak düşünme ihtiyacı duymasıyla ilgilidir solun varlığı. Sağ ise devletin ve burjuvazinin söz konusu düşünmeye karşılık, bunlar olarak hareket etmesiyle ilgilidir. Sağ-sol kavgası, efendilerin düşünce-eylem kavgasıdır. Beden ya da biyopolitika üzerine teorik çalışmalar sola, onu kamplarda, okullarda ve orduda uygulamak sağa düşmüştür. Reagan’la birlikte eski Marksistlerin sahaya sürülmesi, tek başına kişisel bir hainlik veya döneklikle ilgili değildir. Bu kişilerde Marksizm, zaten malumat düzeyindedir ve pratik tecimsel amaçlar doğrultusunda birer araca dönüştürülmüştür.

Sağcıya kızılmasının nedeni, solcunun düşüncesinin bir esprisinin kalmamasıdır. Sağcı da solcuya, esasında eylemini geçici ve tali kılacak potansiyel düşünme ihtimaline itiraz etmektedir. Bu ülkede ilk milliyetçilerin önemli bir bölümü solcudur. Aynı fikriyat sonrasında efendiler adına namluya sürülmüştür. Düşüncenin sorgulanmadığını, meselenin şahıslarla ilgili olduğuna dair görüşlerin geliştirildiğini görmek gerekir. Sol, tecrit işlemi dâhilinde ülkeyi ve vatanı yüceltmiş, bunun bekçiliğini yapmak sağcıya düşmüştür. Bu ayrım aldatıcıdır. Tecrit duvarlarının kırılması zaruridir.

Sınır Çizmek

Postmodernizm gibi başlıklar, emperyal kapitalizmin sınır aşırılığı ile ilgili meselelerdir. Sol siyasetin belirli bir kesimi, beden, halk, şiddet, öznellik, demokrasi veya kimliğin bizatihi kendisi olarak, ilgili konu başlıklarının sınırlarının genişlemesine bakmışlar ve mevcut sınırlara meydan okumuşlardır. Oysa kabuk, ısrarla içeri doğru büyür. Sınırları aşıp büyüdüğü hissine kapılanlar, küçüldüklerini fark etmemişlerdir.

Nitelik-nicelik ayrımı da bu aşamada silinmek zorundadır. Nicelik niteliğin, özün bizatihi kendisi olarak yüceltilir. Solun öz-neden olmadaki ısrarı, aslında biçimsel-sonuçsal olanın direnciyle ilgilidir. Diyalektik de maddî süreç de onu asla kesmez. İkna gayreti içinde öz-neden olmak üzerinden kendisini kuran özne, pazarın genişlemesiyle daha da büyüyeceğine dair bir yanılsamaya kapılmıştır. Modernizmin kurduğu bu özne, pazar genişlediğinde önüne açılan uçsuz bucaksız arazide gene modernizmin ajanı olmak zorundadır. İtiraz edilenler, sadece o geniş arazide daha rahat etmek için kurtulmak zorunda olunan bazı ağırlıklardır. Mesele, kendini modernizm ve aydınlanma karşıtlığı veya yandaşlığı ile kurmak değil, devlete ve burjuvaziye karşı kavga bağlamında modernizmi ve aydınlanmayı eleştiriye tabi tutmaktır.

Sınır çizmek, kesik atmaktır. Sınırları aşmanın, büyümenin, niceliğini artırmanın peşinde olanın böylesi bir derdi olmayacaktır. Sınırın kendisidir aslında ağırlık görülen. Sınırlayıcı her şey genişleyen pazarda özneyi boğacaktır. Bu öznenin politika yapması, öz-neden oluşunu pazarlamasıyla sınırlıdır. O, ne kendine ne de gerçeğe kesik atabilir. Huruc örgütleyip verili siyaset sathında bir yarık açmak, onu sınırlandıracağından, korkup geri kaçacaktır. Klikler arası mevcut gerilimde yerleşeceği huzurlu kovuklar aramak, siyaset zannedilecektir. Kimi zaman devletin uçsuz bucaksızlığı, kimi zaman da burjuvazinin sınırsızlığından rol çalınacaktır. Sınırlayıcı her politik müdahale, sınırsız burjuvaziden rol çalanlarca “devletçi” olmakla eleştirilecektir.

Geri kaçmanın en sarih biçimi, ana rahmine dönmek, anarşist olmaktır. Ana rahmine dönme çağrısı olarak anarşizm, bugünün sömürü ve zulmüne karşı yıkıcı-kurucu herhangi bir pratiğe asla izin vermez. Hiza ana rahminden çekildiğinde, her şey düzlenecek, birey rahatlayacak, sınırsızlaşacak, politik gerçekliğini yitirecektir. Oysa mazlumlar-sömürülenler için rahman ve rahim olan, onların yıkıcı-kurucu pratikleridir. Gerisi batıldır.

Hat Açmak

Kendi yürüdüğü yolu devrimci hat zannetmek, ne büyük yanılgıdır. Devrimi kendine kapatan bir iradenin esasında devrim yapmak gibi bir derdi yoktur. Devrimin yapılmazlığı ve sadece olurluğuna ilişkin Lenin’in uyarısı üzerinden, devrimi kendisine kapatan irade, devrimin özneliği hilafına gerçekleşir. Devrime ve sosyalizme örgütlenmemişlik, ayrıca örgütlenmemiş devrimcilik ve sosyalistlik, düşman arazisinde kolayca esir ve teslim olacaktır.

Devlet ve burjuvaziye dair ve doğrudan onu ilgilendiren politik her meselede sömürülenlere-mazlumlara dair ve onları ilgilendiren bir yan vardır. Hat açmak, tam da bu yana meyletmekle ilgili olmalıdır. “Kimse karışmasın, bu kirliliğe bulaşmasın” denilebilecek politik herhangi bir mesele yoktur. Politik her mesele, dikine kesen bir devrimci hattı verili olarak açar. İş, o hattı görene, o hatta girene kalmıştır. Söz konusu hat, özneci bir yerden asla görünmez. Özne, sadece kendi başlattığını ve bitireceği hattı görür.

Örgütlerin disiplin, işbölümü ve hiyerarşi bağlamında likide olmaları, örgütlerin kendi masonik hücrelerine kapalı olmalarıyla ilgili bir meseledir. Birçok iş, tek kişinin sırtına yüklenir ve o kişi, her şey olmakla politik süreci tüketir. Politik mücadele, o kişinin ihtiras ve kaprislerine kurban edilir. Bayraklar yarıştırılır, kimse başkasının eylemine gitmez, başka bir örgütün sözü ve eylemine kıymet verilmez. Söz ve eylemin örgüsü dağılır, örgütün söz ve eylemi berhava olur.

Hat açanın, nakibin işi, kendi bildiğinin ajanlığını yapmak değil, bilinenin kavgacılığını yapmaktır. Hakikat savaşçılığı, “emr-i bil maruf nehy-i ani’l münker” üzre olmak, yani bilineni emretmek, inkâr edileni yasaklamaktır. Kendi bildiğini “bilinen” kılmak da bir meseledir ama tüm politik, pratik, ideolojik faaliyet kendi bildiğini “bilinen” kılmaya indirgenemez. “Bizim programımız var, gelin onu tavaf edin” demek anlamsızdır. Zira o program da kitlelerin mücadelelerinden neşet etmemiştir. Tersten, o mücadelelerin geri çekilme dönemine aittir ya da geri çeken unsurların sistematize edilmesinden başka bir şey değildir.

Bugün “kimse bu kirliliğe bulaşmasın” diyenler, iki gün sonra Fethullahçı olmayı önermektedirler. Bunu da “Fethullah’ın kapsadığı alanı boş bırakmamak için yapıyoruz” yalanıyla süslemektedirler. Siyaset bir alan tasavvuru, alanın işgal edilmesi, bir biçimde tutulması olarak algılanmaktadır. Bu anlayışın hat açma pratiği içine girmesi mümkün değildir. Alan kavgasında, son süreçteki iktidar kavgasında görüldüğü üzere, Fethullah’ın kuyruğuna tutunmak tek yol bellenmektedir. Alanda yer tutmak isteyenin hat açma derdi yoktur.

İştirakçilik

Komünist hareket, sol küçük burjuva siyasetin eleştirisi üzerinden ilerler. Ama bu eleştiri yeterli değildir. Solun eli, eleştirinin kendisini de malzeme hâline getirmeye yetecek kadar güçlüdür. Sol ile dövüşmek, dolaylı olarak burjuvazi ve devletle dövüşmektir. Komünist hareketin işçi parantezini her gerçeğe dayatma lüksü yoktur. O parantez de küçük burjuva tasallut altındadır. En geri sendika ya da mecliste olmak, legal-illegal tartışmaları, bu parantez üzerinden ele alınamaz.

Komünist hareketin tüm kazanımları kadar yenilgileri de önemli bir müfredattır. Kazanımların belirli ambalajlara kapatılıp satılmasına izin verilmemelidir. Kazanımlara ilişkin malumatın taşıyıcılarının amacı, o kazanımlar için dökülen kanı ve teri silmektir. O malumat, onlara tam da bu nedenle verilmiştir.

Geçen yüzyıl boyunca akademide ya da parti bürolarında tartışılan konular, komünistlerin içinde oldukları belirli devrimlerin dolaylı veya doğrudan etkilerini boğmakla ilgilidir. Örneğin Althusser aslında hep bir FKP ajanı olarak, Çin Devrimi’nin olası etkilerini ezmekle tanımlı bir teorik faaliyet ifa etmiştir. Onun için parti, kilise gibidir ve partinin bilimsel bir ortodoksiye ihtiyacı vardır. Bu, Althusser’in gerisin geri kiliseye mecbur olmamak için yaptığı öznel bir hamledir.

Komünist hareketin bu topraklara ait ve dair hâli olarak iştirakçilik, artık devrimsiz bir coğrafyada dövüştüğünün bilincinde olmaktır. Bu nedenle, bir dönem akademilerde veya parti bürolarında çekilen sınırların hükmü kalmamıştır. Bugün başka sınırlar çekmeye ve belirli sınırları aşmaya ihtiyaç vardır. Gene de geçmişin sınırlarından öğrenmek zorunludur.

İştirakçilik, dolayısıyla, sömürü ve zulme karşı tüm mücadele biçimlerini ve pratiklerini görmek, kendisini oradan kurmak, düşmanın kalelerini oradan yıkmaktır. Öz-nedeni Allah’a, biçimi ve sonucu devrimcileştirmeyi müşterek iradeye havale etmektir. Tüm sahte öz-neden’lere, putlara kılıç sallamaktır. İştirakçilik, sömürülenlerin-mazlumların tarihsel mücadele geleneğine bugünden bağlanmak, ona ait olmaktır.

Bu aşamada cem olmak zorunludur. Kendinden menkul, saf, steril bir sınıf, ezilen, halk üzerinden cem olmaksa mümkün değildir. “Sınıf” deyince cem olunmaz. İşçiler cem olmak için dövüştüklerinde sınıf olurlar. Sınıfın kendisi gibi öz-nedenler sayesinde oluştuğunu düşünmek, yanılgıdan ibarettir. Düşüncede netleştirilmiş özün ve nedenin, biçimi ve sonucu oluşturması hayaldir. Çünkü o öz ve neden, kendisine ait biçimin ve sonucun mutlaklaştırılmış hâlidir.

Devrimcicilik, Marksizmcilik, sosyalizmcilik arasındaki mülkiyet ve rekabet ilişkilerine odaklanmanın anlamı yoktur. Devrimcicilik, ömründe aslında devrimci olmayacak olana devrimcilik satmaktır. Bu tespit, diğerleri için de geçerlidir. Tersten, bu işin ticaretiyle uğraşanlar, “bakın, bizim sayemizde devrimcilik, Marksizm ve sosyalizm yaşıyor” diyeceklerdir. İslamî kesimde de aynı anlayış hüküm sürmektedir. Cübbeli Ahmet gibiler, “ben olmazsam Allah, Peygamber, Kitap olmaz” cümlesine kitleleri ikna etmek demektir. Burada dimyattaki pirinç için evdeki bulgurdan olunur.

Devrimciliğe hayatında hiç devrimci olmayacak olanı ikna etmeye çalışmak, sonuçta devrimciliği eritecektir. Aynı tespit Marksizm ve sosyalizm için de geçerlidir. Ortalıkta bu üç olguyu kendi yaşamsallıklarına bağlamış ve bu olguların yaşamsallıklarını kendi pratiklerine indirgemiş tüccarlar vardır. Bunlar arasındaki pazar kavgasının bir önemi yoktur.

Kimsenin derdi, eşcinsel, kadın, doğa, Kürd, Alevî vs. değildir. Sıkışmışlığın sonucunda bu tüccarlar öne çıkmış ve bu kesimleri nasıl devrimci, Marksist ya da sosyalist yapacağına dair sahte reçetelerini yarıştırmaktadır. Bu yemi, bu oltayı kimse yemez, yutmaz. Kimlikler kapatmadır, örneğin Kürd’den, Alevî’den öğrenmemektir. Onun dışa dönük bağlarını kesmektir. İştirakçilikse kendisini o bağlarla kurmaktır. Suyun başını tutma, öznelliğini dayatma, maddî ilişkilerini öznellik zannetme yanılsamasından kurtulmaktır.

Mesele, ikna etmek değildir. İkna etmek, kanaat oluşturmak, kanaat önderliğine soyunmak, düşmanı kendisi gibi öz-nedene indirgeme, kendi öznelliğini onun üzerinden kurma ve dolayısıyla, sadece özne olabilenle muhatap olmakla ilgili bir meseledir. Kafasının içindekileri satanlar, önemseyenler, karşısındaki düşmanın ve kitlenin kafasının içini satın almaya çalışır, önemserler. Burada kural, mütekabiliyettir. Karşılıklılık arayan özne, ikna gayretini asli görev zanneder. Kişilere odaklanır, hareketi küçümser, bireylere bakar, dinamikleri kenara atar. Onun için işe koyulacak kişiler ve bireyler lâzımdır. Hareketlerin ve dinamiklerin varlığı karşısında kendi örgütünün varlığının talileşmesine asla izin vermez.

Solun sıkışmışlığına çare üretmek, Gezi’de sokağa dökülen sekiz milyon kitlenin içinde ellerinde balık ağlarıyla dolaşmak, politiklik değildir. Devrimcilik, sosyalizm ve Marksizm için önce politik mücadele şarttır. Politik mücadele yoksa bunlar kıymetsizdir. Devrimciliğin, sosyalizmin ve Marksizmin satılabilmesinin önşartı, bunların politik alandan çıkmış olmasıdır.

Politika kirlidir, kirletir. Dolayısıyla, her gün elmalarını silen manav gibi, birilerinin çıkıp bu olguları temizlemeye çalışması nafiledir. Son altı aya bakıldığında, sol öznelerin belirli köşelere yerleşip halkın öfkesini kendi büro faaliyetlerine tahvil ettikleri görülür. Dolayısıyla, kitlenin mobilize edilmesi artık güçtür. En fazla bürolar sokağa açılmaktadır, hepsi bu.

Esnaf-zanaatkâr zihniyeti suyun başını tutmuş, halkın öfkesini zararsız bir mecraya çekmiştir. Oysa bugün aslolan, işçilik yapmak ve işçi olmaktır. Proletaryanın kavgasına yoldaş olmaktır. Mazlumların ve sömürülenlerin derdine ve öfkesine örgütlenmek, bu derdi ve öfkeyi gerekli hedeflere örgütlemektir.

Eren Balkır
11 Nisan 2014

05 Nisan 2014

,

Savaşın Cemi, Cemin Savaşı


“Göz görmez bilinç görür” denilir. İzan, “anlama ve idrak etme yeteneği” olarak, sanki bu söze atıfta bulunuyor gibi. İzansız bir göz, önündekini bile görmeyecektir. Gözün düşünme organı olarak belirlenmesi, izanın kaybolması içindir. Göz bireysel; izan kolektiftir. Gözle düşünenler, sadece kendisini görürler, yalnızca kendisiyle başlayanı ve biteni tanırlar; izan sahipleri, hakikatin kavgasına koşulsuz ait olanlardır.

Tam da bu nedenle, HDP bireysel “görünürlük” ölçüsüne vuruluyor. Göze sokuluyor. Kolektiften ve izandan kaçırılıyor. Cemden uzak tutuluyor ki savaştan uzaklaşsın.

HDP’nin 30 Mart seçimiyle görünür olmasını önemseyenler, onun arkasında işleyen anlama, idrak ve bilinci sorgulatmamak istiyorlar.

Özünde HDP, genel siyaset ve özelde CHP’nin ayar düğmesi olarak görülüyor. Böyle görenin, HDP’nin başarı ve başarısızlığını değerlendirmesi mümkün değil. Seçim sonuçları üzerinden HDP kendisini AKP ve CHP’ye göre kurarsa, “ben AKP ve CHP’yi yarına yönelik olarak aşabilecek dinamikleri asla görmeyeceğim” demiş olacaktır. Seçim günü, borsa ekranı gibi, sonuçları takip edenler, hisselerini nereye yatıracağı derdine düşeceklerdir. Ortalığı, bugün CHP’yi “işgal” eden yuppie’ler gibi, yatırım uzmanları kaplayacaktır. Bu uzmanların “yüce” tarih ve toplum malumatları, özünde, batıldır.

HDP, CHP içi ve dışı demokratlığın ve liberalliğin vücut bulması gerektiğine dair bir anlayışa ev sahipliği ediyor. “CHP, Kemalizmden arınmış sosyal demokrat veya liberal olsa iyi olacak aslında” diyor. Bu yaklaşımla, HDP’nin “proje” olarak görülmesi, araca indirgenmesi, onu akim bırakıyor. HDP, AKP ve CHP’nin zulmettiği, küfrettiği halk kitlelerine, halk sınıflarına örgütlenemiyor.

Oysa ezilenlerden ve sömürülenlerden oluşan o halk kitlelerinin orta sınıfların demokratlığına ve liberalliğine ihtiyacı yok.

Proje ve araç olarak görüldüğü takdirde HDP, TİP’in dönemsel olarak bıraktığı etkiyi bırakamaz. TİP tarihi, TİP’i proje olarak gören “hafi” TKP’ye devrimci gençlerin ve diğer dinamiklerin itirazından müteşekkildir. Devrimci gençlerin itirazı, gerçek bir partinin toprağa kendisini yedirmesi derdiyle ilgilidir. Özellikle CHP’li ailelerden gelen gençlerin ufku, aslında yetmişlerin sonunda mazlumlar hareketi olarak kurulup, sonradan Hizbullah’a, Lübnan Hizbullahı’na evrilen süreçtir. Bunu bir tek Kürtler gerçekleştirebilmiştir. Batıda gerçekleştirilememesi, CHP ve CHP köklerinden kopamamakla bağlantılıdır. CHP’nin dışındaki CHP’li kitle, demokrat ve liberal olmayan “dış CHP”ye örgütlenmiştir.

İç ya da dış, CHP’nin mayasını teşkil eden, hamurunu karan Kemalizm, özünde “bu ülkede devrim olmasın” demektir. Devlet katında bu amaç doğrultusunda imal edilmiş bir ideolojidir. Bu sebeple, devrim için gerekli savaşın cemi ve cemin savaşı, CHP’nin varlığında imkânsızlaşmaktadır.

Esasında demokratlık ve liberallik, yeni koşullarda CHP’nin yaşamsallığının birer ifadesidir. Kim demokrasi ve liberalizmden dem vuruyorsa, CHP’ye kan taşıyor, cemi ve savaşı öldürüyordur. Sosyal demokratlaşan veya liberalleşen sosyalistler, CHP’yi yaşatmak için dönüş(türül)mektedirler.

Gerçekte demokratlık ve liberallik, bir tür “savaş komünizmi”nin tasfiyesine işaret etmektedir. “Her şey savaşmak değil ki” denilerek, önce savaşan sonra da cem olan kitleler, onların dayanan, direnen yanları törpülenmek istenir. HDP içinde ve dışındaki demokratların ve liberallerin derdi, kendi bireylikleri için rahat, huzurlu ve mutlu bir zemini oluşturmaktır.

Politikadan nefret ve kaçış, doğalında, antipolitizm-apolitizm arasında salınan bireylerin işidir. Soluk alamadıkları yer savaşsa savaş, cemse cem, çözülmek zorundadır. Bugün, burnundan kıl aldırmayan feministin, anarşistin, friksiyonistin, devrim’cinin, sosyalistin Ankara’da telaşla çöp kutularındaki CHP (Mansur Yavaş dolayımıyla, MHP) oylarını sayması, bu korkunun dışavurumudur.

AKP şahsında görülen, hissedilen, ürkülen, savaşa ve ceme dair ihtimallerdir. “Savaşa karşı Yavaş”, yeni dönemin sloganıdır artık. Gezi, bu slogana kilitlenmiştir. Bahanesi AKP’dir. AKP ise Kürt’ün dolayımıdır. Demek ki Gezi’de bir daha savaşmamak, bir daha cem olmamak için, bir daha savaş ve cem olmasın diye sokaklara dökülmüş bir kitle mevcuttur. Bu kitlenin galebe çalması, baskın gelmesi, sınıflar mücadelesi bağlamında, burjuvazinin mevzilenmesi, devletin gardını alması ile ilgilidir.

AKP, partinin/savaş partisinin, Cemaat, cemin tasfiyesidir aslında. Savaşın tasfiyesinin cemin tasfiyesiyle dolaylı bir ilişkisi vardır, tersi de geçerlidir. Bu anlamda, içinde olduğumuz seçim ve “yolsuzluk” konjonktüründe Fethullah’ı “yoldaş” belleyenler, “liberter olmak lâzım artık” diyenler, bu tasfiye sürecinin neferleri olup, karşı-devrimci bir faaliyet içine girmişlerdir.

AKP’liler, bugün gayet Kemalist ifadelerle, “cemaatlerin, dolayısıyla dinin siyasete müdahil olmaması gerektiğini” söylüyorlar. Cemaat’se, iktidar mücadelesinin, savaşın tehlikeli yanlarını dile getiriyor, AKP’yi savaştığı için eleştiriyor. Aradaki kavgayı futbol maçı gibi izleyip kısa günün kârı mantığıyla taraf olanlar, kavganın tüm dolayımlarına, etkilerine, sonuçlarına kördür, çünkü onların derdi, “hiç kavga olmasın”dır.

Yavaş’lama, Gezi’nin Haziran Kıyamı’na galebe çalmasını ifade ediyor. Bugün daha iyi anlaşılıyor ki, Gezi bir CHP operasyonudur ve bu operasyon, biraz da çözüm sürecinin var kıldığı, inşa ettiği HDP ve onun toplumsal ilişkilerine yöneliktir. HDP bileşenlerinin önemli bölümünün Cemaat’in tapelerini bekleyen bir pozisyon alması ve kendisini orada kurması, operasyonun içteki tezahürüdür.

Doğalında, Gezi sonrası bir iç savaş yaşanmış, bu savaş kendi cemini kurmuş, orta sınıf siyaseti o cemi dağıtmak için türlü taklalar atmıştır. HDP’nin başarısızlığı, nesnel olarak, bu orta sınıf siyasetinin hâkimiyetine ait bir delil olmalıdır. “Kürt” olan ve Kürt’ün savaş cemine örgütlenen bir siyasal hattın toplumsal açıdan “kökleşme”den söz etmesi, abestir.

Sırrı Süreyya’nın günah keçisi ilân edilmesi, olası seçim yenilgisi sonrası, bugün CHP’ye bakan kitlelerin adres olarak HDP’yi görmelerine mani olmak içindir. Sömürülenlerin-mazlumların safında, oradan dünyaya bakan bir partinin bu orta sınıf ayak oyunlarına prim vermemesi gerekir. Savaşın partisi, bu küçük hamam böceklerini ezerek ilerlemek zorundadır. Eşdüzleme oturacağı yer, CHP ve türevleri olmamalıdır. CHP’de koltuk verilse koşarak gidecek isimlere kulak asılmamalıdır.

Dolayısıyla, liberal sosyologumuz Nazan Üstündağ, “bize oy verecek gençler CHP’ye, Kürtler AKP’ye oy verdi” diyorsa, o partiden istifa etmeli ya da partisinin işlevsizliğini dolaylı değil, doğrudan dile getirmelidir. Bu sosyolojik saha analizlerinin bir anlamı yoktur. O gencin ve Kürdün derdiyle dertlenmeyen, onun hayatına gözlemci değil, ortak olarak karışmayan bir gözün görüp görebileceği, yeni yazılacak makaleler/tezler için gerekli konular olacaktır. O gençleri ve Kürtleri tutacak bir parti yoksa, zaten hiç olmamış demektir. Zira Üstündağ’ın yaptığı ayrım, mutlak ve kesin bir şey olarak sunulmak için yapılmaktadır. Yani bu kıymetli sosyologumuz, “gençler CHP’ye, Kürtler AKP’ye gitsin, meydan bize kalsın” demektedir. O gençlerle Kürtlerin birlikteliğine dair tek fikir üretmemesi, bunun delilidir. Çünkü birliktelik, aydınları işsiz bırakacaktır.

Tam da bu nedenle, Üstündağ, AKP-CHP geriliminin ortasında örgütlenmeyi partisinin önüne koymakta, öte yandan da toplumsal açıdan kökleşmek gerektiğini söylemektedir. Bir yandan, “seçimin iyi yanı, HDP’nin görünür olmasını sağlaması” demekte, bir yandan da, görünür olmak için adayların ünlü isimler arasından seçilmesini eleştirmektedir. Üstündağ, bir yandan, “Türkiye’de iktidarın kaset siyasetiyle, cemaat direktifleriyle, yani bir çeşit dış müdahaleyle devrilemeyeceğini göstermesini” önemsemekte, bir yandan da, Cemaat’i, yıllardır mustarip olduğu “devletin kutsallığı”na son verdiği için kutlamaktadır. Parti varsa, o kendisini bu sosyoloji bilgisine ram etmeye çalışanlara mesafelenmek, “Allah devletinizden büyüktür” diyen Diba Keskin’de temsil olunan hakikate örgütlenmek zorundadır. Çünkü o, devleti kutsal görmeyen bir yere aittir, Üstündağ ise devleti “kutsal” gören bir yere.

Cem savaş; savaş da cem için zarurettir. Bugün ilk dönem İslam tarihinde solculara sıcak gelen unsurlar, bir kavmin ve öncülerinin savaş yürütmesi, savaşın cem örgütlemesi ve o cemin kendi ahlâkını/hukukunu cebren teşkil etmesiyle alâkalıdır. Aynı dönem, tam da bu cemin ve savaşın birlikte ve müstakil olarak tasfiyesine ait bir hattın işlediğine de tanık olmuştur.

Bu anlamda HDP, cemin ve savaşın tasfiyesine mi yoksa o cemin ve savaşın kökleşmesine mi örgütleneceğini tespit etmek zorundadır. Seçim değerlendirmeleri de göstermektedir ki, savaşın, barikatın parlak resimlerini satmayı sürdürenler ceme; cemin hülyalı, esrik yapısını önemseyenler savaşa karşı mesafelidir. İkisi için de savaş ve cem bitmiş/tamamlanmış bir şeydir, diyalektikten ve maddîlikten yoksundur.

Bugün HDP, otuz yıllık bir savaşın öznesini kenara itenlerle, o savaşın oluşturduğu cemi boğucu bulanların panayırına dönmüş durumdadır. Bu panayırda, Cemaat tapelerine iman edenler ve “Erdoğan toplumsal barışın oluşmasını zorlaştırmaktadır” diyenler, köşe başlarındadır. Bu röportajda da görüldüğü üzere, önümüzdeki sürecin ana repliği şudur: “Orası Kürdistan, burası başka bir yer. Bu kümeste biz öteriz!” Propagandatif öğelerin ayrıştırılması, sürekli “yüzde iki”den söz edilmesi, bu yüzden.

Savaşın cemine örgütlenmek, bir açıdan, el alıp o ceme dedelik yapmak, bu koşullarda mümkün değildir. Yüzde iki hesabında olanların savaş ve cem gibi bir derdi yoktur.

Burada proje, sarı-kırmızı-yeşil renklerinin yanına “mor”u eklemekle ilgilidir. “Kürtler, Türkler, Araplar kardeş olsun”culuktur. İslamî yeşile tiner katıp ekolojist bir postmodern “din” teşkil etmektir. Yani hâsılı, cemi ve savaşı tasfiye etmektir. Cem cemse ve savaş savaşsa, sandıkta boğulmayacağı açıktır.

Eren Balkır
4 Mart 2014

02 Nisan 2014

,

Dünyada Devletler Kontrol Devleti Hâline Geliyor


Başımızdaki belâları ele almayı reddedip, kamusal alanı görüş ayrılıklarına açan neoliberal devlet, tüm acımasızlığıyla otoriterliğe doğru kayıyor.

Geçen hafta Mısırlı bir hâkimin 529 Müslüman Kardeşler destekçisine ölüm cezası vermesi, bugün dünyanın kendisini içinde bulduğu korkutucu gerçekliğe işaret ediyor. 2011’den beri süren devrimci öfori ve bunun bileşeni olan, küresel düzeni sarsan itki, yeniden inşa edilmiş, kontrole dayalı devletin çökmesine neden oldu. İster ilerici ister gerici, tüm muhalefetin ve göstericilerin şiddetle bastırılması, yeni bir kural hâlini aldı. Son ayaklanmalarla açılan radikal özgürleştirici ve demokratik alan, bugün hızla kapanıyor. Geriye kalan ise kurucu iktidar eliyle acımasız biçimde gerçekleştirilen saldırı altında, etrafa saçılmış birkaç direniş hücresi.

Mısır’da İslamcı göstericilerin ölüm cezasına çarptırılmaları, bu sürecin epey istisnaî, şiddete dayalı ve ölümcül bir hâli aslında. Ordunun kendisini karşı-devrimci bir yerden konsolide etmesi, görünüşe göre, tüm dünya genelinde hissedilen, görece daha fazla genelleşmiş bir eğilimin göstergesi. Türkiye’de, 2011’de halk ayaklanmasını şiddetle bastırdığı için Mübarek’i eleştirmiş olan Başbakan Erdoğan, kısa süre önce Twitter’a ve YouTube’a erişimi engelledi. Öte yandan, Gezi protestoları esnasında ekmek almak için dışarı çıktığı esnada polis tarafından gaz kapsülüyle başından vurulan Berkin Elvan, 9 ay boyunca komada kaldıktan sonra vefat ettiğinde, Erdoğan, Berkin’in katlini, Berkin’i “terörist” olarak damgalamak suretiyle meşrulaştırmış oldu.

Bu esnada İspanya’da Mariano Rajoy’un sağcı hükümeti, tasarruf tedbirlerine karşı ülke genelinde yükselen hareketi bastırmak için eski Frankocu taktiklere başvuruyor. Çevik kuvvet, geçen hafta sonu Madrid’de düzenlenen kütlesel gösteriyi bir kez daha şiddetli bir biçimde bastırdı, öte yandan da devlet, tutsaklara zulmetmek amacıyla yeni bir Yurttaşların Güvenliği Kanunu çıkartıyor, bu tutsakların bir kısmı ise bugün beş yıla kadar hapis cezalarıyla karşı karşıya. İspanya Parlamentosu, geçen yıl devlet binaları önünde gösteri yapılmasını yasaklamaya ve sosyal medyada bu türden protestolara çağrıda bulunmayı yasadışı ilân etmeye dönük bir kararı oyladı. Yakalananlara altı yüz bin avroya varan cezalar kesildi ve bu insanlar ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

Özgürlük için yoğun bir mücadele veren halka yönelik saldırıları sadece sağcı ya da askerî rejimler gerçekleştirmiyorlar. Geçen hafta Brezilya’da iktidardaki İşçi Partisi, Dünya Kupası öncesinde kenar mahalleleri pasifize etmek için Rio favelalarına (gecekondularına) asker gönderebileceğini açıkladı. Görünüşte silâhlı uyuşturucu çetelerini hedef alan devlet, bu pasifizasyon programıyla her yıl yüzlerce kenar mahalleliyi katlediyor. Askerî diktatörlük tarafından işkence görüp tutsak edilmiş eski bir Marksist gerilla olan Cumhurbaşkanı Rousseff iktidarında devlet şiddeti, “itaatsiz” fukara kesimlere ve dışlanmışlara karşı kendisini her gün hissettiren bir gerçek. Geçen hafta Brezilya’da kameralara da yansıdığı biçimiyle jandarma, dört çocuk annesi 38 yaşındaki bir kadını vurup öldürdü. Görüntülerde de tespit edildiği üzere jandarma, kadının cesedini iki yüz metre yerde sürükleyip mahkûm arabasına koyuyor.

Devlet baskısının yoğunlaşmasının son üç yıldır geniş ölçekli sokak gösterilerine tanık olan ülkelerde daha da akut bir hâl alması, tesadüfî değil. Dünya genelinde yönetici sınıfların sokaklardaki çokluğun aniden yeniden ortaya çıkışıyla tir tir titredikleri çok açık. Birleşik Devletler, bu bağlamda istisnaî değil. Geçen hafta alınan haberlere göre FBI, “suikast komplosu”na dair bilgileri elinde tutarak, emniyet teşkilâtı ile birlikte, İşgal Et hareketindeki örgütçüleri hedef almayı sürdürüyor. Şeffaflık amaçlı eylemlerin öncü bir ismi ve MIT’de doktora öğrencisi olan Ryan Shapiro, bir komployu incelediği esnada NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) tarafından uyarılıyor ve kendisine yaptığı araştırmanın “ulusal güvenlik” için tehdit teşkil ettiği söyleniyor (öte yandan bu güvenlik ajansı, web kameranız aracılığıyla sizi dikizleyen bilgisayar kurtlarının bulunduğu bir kurum.)

Atina’da (son yıllarda demokrasiye dönük saldırıların giderek yoğunlaştığı kentte) verdiği derste, Avrupa’nın önde gelen felsefecilerinden biri olan Giorgio Agamben’in doğru bir biçimde aktardığı gözlemine göre, “bizler, bugün eşi benzeri görülmemiş ve aynı ölçüde mutlak bir devlet ve polis kontrolüne dayalı paradigma ile ekonomi alanında mutlak bir biçimde liberal olan bir paradigmanın paradoksal manada yakınlaşmasına tanık oluyoruz.” Agamben, devamında, bu aşikâr paradoksun, gerçekte, ‘belâları önlemek yerine, onların ortaya çıktığı noktada doğru yöne sevk ettirilmesi ve bu belâların yönetilmesiyle ilgili bir gayret yönünde, modern yönetim zihniyetinde yaşanan görece uzun vadeli bir eğilimin mantıkî ve doğal sonucu” olduğunu söylüyor. Aslında “sebepleri yönetmek güç ve pahalı bir iş olduğundan, sonuçları yönetmek daha güvenli ve daha faydalı görülüyor.”

Sefalet, eşitsizlik, yabancılaşma, polis şiddeti ya da genel anlamda temsilî demokrasideki meşruiyet kriziyle başa çıkmak yerine hükümetler, bunların sonucunda ortaya çıkan toplumsal kargaşayı idare etmeye ve onun dümenini doğru yöne çevirmeye çalışıyorlar (bu noktada Mısır’da ordunun, Cumhurbaşkanı Mursi’yi görevden aldıktan sonra, kontrolü alenen yeniden tesis ettiği bir durumun oluşmasına yönelik olarak, halkın devrimci enerjisini etkin bir biçimde nasıl yönettiğini hatırlamak yerinde olur.). Arzulanan sonuçlara ulaşmak amacıyla toplumsal kargaşayı yönetme sürecinde, (başımızdaki belâların sebeplerinin nasıl yönetileceğine dair kolektif karar alma süreci olarak) politika, (“ulusal güvenlik” ve “kamusal güvenlik” adı altında bu belâların kararlaştırılamayan etkilerinin manipülatif ve/veya şiddete dayalı idaresi anlamında) polislik faaliyetleri için gerekli yolu açıyor. İşte bu, Agamben’in de dillendirdiği biçimiyle, eski disiplin devletinden yeni olan kontrol devletine geçildiğine işaret ediyor:

“Bugün tecrübe ettiğimiz devlet, artık disiplin devleti değildir. Gilles Deleuze’ün de tespitiyle, bu devlet État de contrôle, yani kontrol devletidir, zira bu devletin istediği şey, emretmek ya da disiplin dayatmak değil, yönetmek ve kontrol etmektir. Deleuze’ün tanımı doğrudur, çünkü yönetim ve kontrol illâki düzen ve disipline denk düşmez. Bunu en açık biçimde ifade eden, 2001’de Cenova’da yaşanan isyanlardan sonra, devletin polisin düzeni sağlamasını değil, düzensizliği yönetmesini istediğini beyan eden, İtalyan polis memurudur.”

Dolayısıyla, sonuçları ya da düzensizliği yönetmek, neoliberal devleti tanımlayan ana paradigma hâline gelmiştir. Muhtemelen geçen hafta yaşanan olayların hiçbiri bu gerçeği, Lahey’de yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden daha açık biçimde resmetmemişti. 53 devlet ve hükümet liderinin Hollanda’ya gidip (sanki mebzul miktarda plütonyumun ordunun ve şirketlerin elinde olması güvenliğimiz için bir tehdit teşkil etmiyormuş gibi), nükleer malzeme stoklarının güvenliği ve bunların teröristlerin eline geçmesine mani olmayla ilgili bir dizi anlaşma imzaladığı esnada, Lahey şehri ve ülkenin önemli bir kısmı ilân edilmemiş bir olağanüstü hâle tanık oldu.

Tarihsel açıdan eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik operasyonunda Hollanda devleti, zirve için 13.000 polis ve 8.000 asker görevlendirdi. Sahil şeridine mobil uçaksavar bataryaları yerleştirildi, savaş gemileri deniz güzergâhlarını kordon altına aldı, F-16 savaş uçakları ve AWACS deniz gözetleme uçakları Hollanda hava sahasının yirmi dört saat güvenliğini sağlamak için devriye uçuşu gerçekleştirdi. Ülkedeki önemli bir karayolu trafiğe kesildi, kanalizasyon rögar kapakları kaynak yapılarak kapatıldı ve şehrin büyük bir kısmı yetkili olmayanların girişine kapalı birer alana dönüştürüldü. Başkan Obama, resim sergisini gezmek için Amsterdam’a gittiğinde, kendisine, içinde ağır silâhlarla donatılmış karşı taarruz timleri bulunan dokuz askerî helikopter eşlik etti. Devlet yetkilileri, Obama’nın ziyareti esnasında serginin olduğu civardaki insanlara balkonlara ve çatılara çıkmamalarını söyledi, muhtemelen bunun nedeni, her yerin keskin nişancılarla dolu olmasıydı.

Nahif bir vatandaş merak edebilir: eğer dünya liderleri gerçekten de bizim gibi basit birer âdemoğlu ise, bu liderlerin halk egemenliği adına ellerindeki demokratik görevleri ifa ederek topluma dönük sorumluluklarını tevazu ile yerine getirmeleri gerekirken, ne gerek var böylesine saçma güvenlik operasyonlarına? Eğer mevcut hoşnutsuzluğumuzun sebepleri lâyıkıyla gözetilmiş olsa, politikacıların “halk”la temas kurarken, böylesine paranoyak olmalarına gerek kalır mıydı? Ayrıca eğer bu devlet liderleri, gerçek manada nükleer güvenliği ve vatandaşlarının esenliğini umursuyor olsalardı, bunların plütonyum kullanılan silâhların üretiminden başlayarak, nükleer silâhların yayılması arkasındaki ana sebeplere işaret ediyor olmaları gerekmez miydi? Elbette ana mesele, bunların hiçbirisi değil: bir kez daha dünya liderleri, etkileri yönetmek, düzensizliği idare etmek ve kontrol devletini insanlara göz alıcı biçimde, yeniden dayatmak için uğraşıyorlar.

Eğer Mısır’daki kitlesel ölüm cezaları, Türkiye’de sosyal medyanın kapatılması, İspanya’daki gösterileri yasaklayan kanunlar, Brezilya’daki favelaların pasifizasyonu programı, ABD’de NSA gözetleme programı ve Hollanda’daki Nükleer Güvenlik Zirvesi ile birlikte kendisini gösteren, açıktan ilân edilmemiş olağanüstü hâlin ortak bir noktası varsa bu, söz konusu olayların devletin yeni bir otoriterlik biçimine doğru tüm acımasızlığıyla geçiş yaptığının birer delili olmasıdır. Görünüşte “demokratik” olan bu otoriterlik, serbest piyasalar, âdil seçimler ve demokratik katılım denilen perde gerisinde, halk muhalefeti için gerekli kamusal alanın daraltılması suretiyle, servet ve iktidarın giderek artan yoğunlaşması sürecini güvence altına almayı amaçlayan bir hukuk düzenini saklıyor.

Öyleyse elimizdeki yegâne soru şu: bu kontrol denilen yanılsama varlığını daha ne kadar süre muhafaza edecek? Daha ne kadar neoliberal devlet, kendi öz yıkımını getirecek gayrimeşrulaşma sürecinin ana sebeplerini sistematik bir biçimde görmezden gelecek? Başka bir ifadeyle, bu sebeplerin sonucu olan düzensizlik yönetilemez olmaktan ne vakit çıkacak? Belki daha da önemli olan soru şu: bu ânın er geç gerçekleşmesini hızlandırmak için neler yapılabilir?

Jerome Roos
29 Mart 2014
Kaynak