12 Eylül 2016

,

İrfan Aktan Hadisesi

Nuray Mert, çözüm sürecinin çok çıkmasına neden olduğu, liberal bir ses.[1] Onunla boğuşmak da aynı liberalizmle malul. Buna mecbur. Çözüm süreci ve HDP ile birlikte daha çok duyduk bu sesleri. 

O günlerde Nuray Mert, “HDP Türkiye partisi olsun diyenlere katılmıyorum, aksine HDP Kürt partisi olmalıdır” diyordu. Ayrıca o dönemde eleştirilen HDP adaylarına istisnasız sahip çıkıyordu. Oysa bugün Rojava’da olan kimi sosyalist örgütler, o adayların bazılarını beğenmedikleri için kendi adaylarını göstermişlerdi.

Nuray Mert “HDP Kürt partisi olsun” derken, onun PKK’nin yerini alacağını ummaktadır. Sivil siyaset ve demokrasi kavgası galebe çalmış, medya bu konfetilerle süslenmiş, HDP ile yeni bir çıkış örgütleneceği vehmi ağır basmıştır. Ama her “güzel” hikâyenin bir sonu vardır.

İrfan Aktan da aynı kapıdan girmiştir.[2] Eski arkadaşları sayesinde o konfetilerden biri olmuş, birden Hakkârili olduğunu anımsamış, ÖDP’nin kapısını suratına çarpmış, oradan ayrılıp, yeni “demokrasi kavgası”na yelken açmıştır. Nuray Mert’le kapışması, yeni zeminin meşruiyeti ile ilgilidir. Bu, ne Türk ne Kürt aydını olabilmenin, daha doğrusu işine geldiğinde Türk, işine geldiğinde Kürt olmanın ceremesidir.

Muzaffer Oruçoğlu, “herkes gerçeklere ya uzaydan ya mezardan baksın” diyor ya, gerilim bununla da alakalıdır. İrfan Aktan, zaten hepten ve her daim haklı olduğunu düşündüğü gücün yanına hizalanmayı önemsiyor. Başkası mümkün değil. Bu, fikrî ve pratik faaliyeti doğalında askıya alıyor. Ezilen bir hareketin bileşeni olmayı zûl kabul ediyor, bunu utanç verici ve aşağılayıcı buluyor. Zaten yazısında İrfan Aktan, Nuray Mert’in tespitine hak veriyor. “Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil” diyerek kendi konumunu da özetliyor. O, gerçeğe ya uzaydan ya da mezardan bakıyor. Gerçekle her türlü bağını koparttığını ikrar ediyor. Zihindeki bir işlem, pratiği bu şekilde kuşatıyor. Sonra da başkalarıyla “idealist” diyerek alay ediyorlar!

* * *

Eskiden, Özal zamanında, “herkes kendi kapısının önünü süpürsün, her şey güllük gülistanlık olur” derdi liberaller. Sonra temizlik işçilerinin büyük kentlerde başlattığı grev, bunun böyle olmadığını gösterdi. Her yerde çöp dağları oluştu. O dönemde sol, en azından “herkes kendi kapısının önünü süpürürse, meydanlar, ortak alanlar ne olacak?” sorusunu sorardı. Nuray ve İrfan, bu dönemi liberal sığınaklarda geçirdiği için, bu bilince erişebilmiş değil.

Ayrıca İrfan Aktan’ın sıkışınca her daim devreye soktuğu Cezayir analojisi de yersiz. Dolayısıyla, karşısında Sartre görmek istemesi de anlamsız. Dahası, Sartre’ın Cezayir’i Fransa’nın bileşeni olarak gördüğü ve oradaki çapaklı direnişi psikolojik vak’aya indirgediği de bir gerçek. Sömürgecinin aydını, sömürüden vazgeçemez. Sömürülenin kavgasını, ancak sağaltılması gereken, patolojik bir olgu olarak görebilir. Aktan ve Mert gibiler arasında bir ayrımdan söz edilemez. Birey denilen devletlerinden, o uzaydan ya da mezardan bakıldığında, her şey marazmış gibi görünür. Nereden bakıldığı önemlidir.

Cezayir’i kana boğan paraşütçü birliğinin komutanı, “bana ‘faşist’ diyorlar, bu kanıma dokunuyor, ben Direniş’in [La Résistance] bir parçasıydım, o faşistlerle ben mücadele ettim” diyor.

Kürd’ün mücadelesi ile Cezayir direnişi arasındaki analoji, ancak kâğıt üzerinde mümkün. Fransa’daki Cezayirliler, “kimliğimizde bir sömürgecinin ismi yazamaz” deyip kimliklerini yakıyorlar misal. Mesele, o komutanın veya “sömürgeler kalmalı, ama ilerletilmeli” diyen sosyalistlerin yanından bakmaktadır.

Bu analojinin imkânsızlığında, Aktan da kendi mahallesinin huysuz liberal muhaliflerine çatabiliyor. Tek derdinin “demokrasinin nimetleri” olduğunu söylüyor. Mert’i mahallenin kafesinde kahve yudumlarken, sigaya çekiyor ve “ona buranın insanı ol, kâfi” diyor. “Olmadı, git ÖDP’ye destek ver” diye nasihat ediyor. Kendi yaptıklarını anlatıyor ve Mert’e “bari benim gibi ol” diyor. Ona, “özel ve güzel liberalizme halel getirme bari” demiş oluyor. Örtük olarak, “beni de zor duruma sokuyorsun” anlamına gelecek laflar ediyor.

Taraf, Diken ve T24’e (dondurmacı) Duvar diye bir halka ekleniyor. Dolayısıyla Aktan, bu yayınlar bağlamında, liberalizminin sakatlanmasını istemiyor. İşine geldiğinde hemen Kürt’e sokuluyor. Kürt olmaktan değil, kendi meselesinden bakıyor Kürt’e. Kendi liberal lafını Kürt’e konuşturuyor. Kürt’ten bakmak, aşağılayıcı ve işe yaramaz kabul ediliyor.

Mert, lütufta bulunuyor, yeni paraşütçü birliklerine selam çakıyor, Aktan da geri kalmış Kürt’e Sartre ve Fransız aydını gibi, muhalif, ama Paris’ten bakmayı matah bir şeymiş gibi, satıyor.

* * *

Ezilenlerin mücadele birikimi, özellikle yirmi yıldır geri, uygunsuz, yetersiz ve zararlı kabul ediliyor. Öğrenilen de öğretilen de bu. Hepsinin elinde sihirli değnek olsa, herkesi bir dokunuşta liberal, sosyalist, komünist yapabilseler, bu imkân karşısında ya korkup kaçarlar ya da “bozuk bu değnek!” deyip, kahvelerini yudumlamaya devam ederler.

Çünkü ezilene yönelik korku, ondaki bilinemez, kontrol edilemez yan, sol örgütlerin varlık sebebini tehdit eden bir güçtür. Liberalizmden rol çalınmasının, ona öykünülmesinin, onunla tartışılmasının ana nedeni budur. Sonra “burjuvazinin her şeye hâkim olması, her şeyi ilerletmesi gerek” yalanına sığınılır. Böylece hiçbir kolektif dinamiğe, ezilen hareketine ait olmamanın kılıfı da bulunmuş olunur.

İrfan Aktan’ın Mert’ten önce harekete geçirmesi gereken milyonları vardır. Okların Mert’e dönmesinin sebebi, o milyonların hareketsizliği, Aktan’ın bahanesiz, gerekçesiz, bağlamsız kalmasıdır. Mücadele keskinleştikçe, liberalizm gene sığınaklarına kaçacaktır. Mert-Aktan polemiği, bu kaçışa dair bir emaredir.

Eren Balkır
11 Eylül 2016

Dipnotlar:
[1] Nuray Mert, “Yine Sevimsiz Gerçekler”, 5 Eylül 2016, Cumhuriyet.

[2] İrfan Aktan, “Şu İrfan Aktan Hadisesi”, 12 Eylül 2016, Duvar.

11 Eylül 2016

, ,

Cedel


Kürt belediyelerine atanan kayyıma “bu saldırı, Meclis’e atılan bombalardan farksızdır” sözüyle eleştiri yöneltmek yanlıştır. Bu yanlışlık, Demirtaş’ın “Erdoğan’ı değil, cumhurbaşkanlığı makamını alkışladım” sözünün güncel tezahürüdür. Kürd’ün kendine karşı kurulmuş bir devletten alacağı, alabileceği hiçbir şey yoktur. Söke söke aldığı varoluşsal haklarının kişisel cedelleşmeye kurban edilmemesi gerekir. Devletin eldiveni olarak demokraside pay sahibi olma çabası, devletin pratik örgütlenme sürecine dâhildir.

Aynı şekilde, “Kayyım Darbedir” lafı da varolduğu düşünülen bağlar üzerinden düşünmenin bir ürünüdür. “Türkiye demokrasisi” diye bir alan varsayılmakta ve oraya örtük ya da açık mesajlar gönderilmektedir. Kürd’ün o demokrasi alanı ile ilişkisi bir tebaa ilişkisinden başka bir şey değildir. Bu söylemle AKP’ye yapıldığı varsayılan darbeye atıfta bulunulmakta, hâlâ AKP’yle masa altından bir ilişki yürütmenin imkânları araştırılmaktadır. Esasen “demokrat ve sivil siyaset”, devlet mekanizması üzerindeki renkli örtüden başka bir şey değildir.

Devlet, demokrasi içinde ve bünyesinde, onun üzerinden örgütlenen bir güçtür. Statik, durağan, sabit bir koltuğun varolduğunu ve o koltuğa talip olmanın önemsenmesi gerektiğini söyleyenler, bilerek ve bilmeyerek o güce örgütlenmişlerdir. Bu nedenle, ehil, yetkin, belirli bir çapa sahip, kâmil, ileri vs. görülmedikleri için ezilenler ve sömürülenler, demokrasi mücadelesinden dışlanmaktadır. Özünde demokrasi mücadelesi, devletin hareket serbestiyeti içindir. Ve aslında ezilenlerin-sömürülenlerin güç imkânlarına dair bir pratik olabilmelidir.

Bu anlamda “seni başkan yaptırmayacağız” siyasetinin merkezine yerleştirilen, örtüyle dikilmiş elbiseler giyen isimlerin yanlış yaptığı görülmelidir. Önemli bir bölümü, esasen PKK’nin silâhlı varlığının tasfiyesi ve yaratacağı imkânlar, açacağı ikbal kapıları için böylesi bir yola tevessül etmiştir. Devlet, PKK’nin tarihsel varlığı ile kurduğu ilişki biçimlerini dönüşüme uğratmaya mecburdur, ama burada özde bir dönüşüm yaşandığı yanılsamasına kapılmakta ciddi bir sorun vardır. Liberallerin hücumu, sınıfsal bir eleştiriye tabi tutulamamıştır.

Liberallerin görevi, ezilenlerin-sömürülenlerin mücadele birikimlerini tarumar etmek, o birikim içerisinde sınıf atlamak isteyen failleri devlete bağlamaktır. “Kürd hareketinin basit bir demokrasi mücadelesi bileşenine indirgenmesini, Kürd halkı mı istemiştir?” sorusu, hâlâ meşru bir sorudur.

“Başkan yaptırmayacağız” siyaseti, sosyal medyada bizatihi kendisini başkan zannedenlerin ideolojisine teslim olmuştur. Bu da meseleyi Erdoğan’a hapseden bir dilin oluşmasına yol açmıştır. Artık herkes, kendi bireysel varlığını aşan bir gerçekle mücadele etme zorunluluğundan, o mücadelenin niteliksel sıçrama yaşaması gerekli emekten el yumuştur. Sosyal medya, ülkeye nizamat verenlerle, “ah ben başbakan olsam!” diyenlerle, aklını fikrini bireysel dünyasında gördükleri ile biçimlendirenlerle doludur.

Anti-Erdoğan siyaseti, bir sosyal medya yanılsamasıdır. Demek ki gerçek bir devrimci siyaset, sosyalliği başka yerlerde aramakla alakalıdır. Siyasetin kişiselleşmesi, kişinin siyasallaşmasını doğurmamaktadır. Sadece siyasetle gündelik merak düzeyinde haberdar olunmakta, giderek, “her şey oluruna varır, bu işleri bilenler var nasılsa” kolaycılığına teslim olunur.

Kayyım meselesi de maalesef basit birkaç basın açıklaması ve sosyal medyadaki yiğitlenmelerle geçiştirilecektir. Seslenilen yer artık açıktır. Ezilenin öfkesi, örgüt büroları-akademi-basın zinciri içerisinde lime lime edilecektir. Ezilenlerin, sömürülenlerin kirli yanları, o zincir aracılığıyla arındırılmak zorundadır. Tüm teorik, ideolojik değerlendirmelerin amacı bu yöndedir. O zincirin sahibi kadar, onun bileşenleri de kirlilikten nefret etmekte, ihtimallerden korkmaktadır.

Bir tamirci çırağına “ileride ne olmak istiyorsun, bir hayalin var mı?” diye sorarlar. Çocuk tek cevap verir: “Yok”. Emekli bir amcaya, “yılbaşında milli piyango sana çıksa ne yaparsın?” diye sorarlar. Amcanın cevabı nettir: “Bana çıkmaz.” İşte büro-akademi-basın zincirinde eksik olan, bu sınıfsal netliktir. O zincirin nerelere bağlı olduğu, kimlerin boğazına dolandığı artık görülmek zorundadır. Zincir, bireylerden oluşmaktadır ve karşısında ancak düşman varsaydığı bireyler görmektedir. Buradan mesele, bireysel tercihlere, (dindar olup olmama gibi) kişisel özelliklere, ağızdan çıkan sözlere indirgenmektedir. Herkes siyasetle ancak “ah yerinde ben olsam” düzeyinde alakadardır. Kolektif disiplin, örgütlülük, işbölümü ve hiyerarşik zorunluluklar hükmünü yitirmektedir.

Demokrasinin eşitlik ve özgürlük yanılsamasına kanmamak gerekir. Orada teşkil edilen zincirin bir halkasında, 7 Haziran öncesi sallanan Türk bayrakları asılıdır. 

Aynı bayrak, bugün belediye binalarının balkonundadır. Masa başında, gizli odalarda verilmiş sözler varsa, bilinmelidir. “Açıklık, demokrasi, sivil siyaset vs.” diyenlerin bu bilgileri saklamaması icab eder.

Bahsi geçen zincir, tekil bireyler özelinde teşkil edilmiştir. Gerçeğin çok boyutlu, çok katmanlı niteliği karşısında zincir, bilinci ve pratiği boğmakla görevlidir. Türkiye gerçeği nereye örgütleniyor, neyi örgütlüyor, nereden kuruluyor, nerede inşa ediliyor, tüm bu hususları görmekten kaçanlar, o zincire eklemlenme derdindedir. Sosyal medyada imza yaldızlama, benliğini okşama derdinde olanların, o gerçekle ilgili bir derdi ve öfkesi kalmamıştır.

Onlar, ne sömürülenin derdiyle, ne de ezilenin öfkesiyle hemhal olma çabasındadırlar. İnşaattan düşen işçi de, kayyım üzerinden hakkı çalınan Kürd emekçi de masa başı işlemlerin basit bir kaleminden ibarettir. Devlet, kendisine halel getirmeyecek isimlerle kurmaktadır zinciri. Tayin edeni, şakırdatanı, boynumuza dolayanı, neden dolandığını anlamak, önemli bir yükümlülüğümüzdür.

Eren Balkır
11 Eylül 2016

, ,

Politika, Kıvılcımlı ve Siyasal İslam


Günümüzde siyasal mücadelenin geldiği nokta, resmî görüşü aşamamakta. Sosyalistlerin, özgürlük ve demokrasi güçlerinin, muhaliflerin sığ, dar, şabloncu, dogmatik yanları, devleti ele geçirme çabalarının, ulus-devlete, onun iktidarlarına yaradığını, ulus devletin mabedinde yok edilen muhalifliği, sosyalizmi “kazandıran” 2013 Diyarbakır Newroz bildirisi ve Gezi’nin ortaya çıkışı ve 7 Haziran çizgisine günümüzde gelemediklerini görmekteyiz.

Sistem-devlet karşıtlığını, muhalifliğini Erdoğan’a, Fethullah'a indirgeyen politik analizin kendilerine kaybettirdiğini görememektedirler. Buradan da toplumsal yapımızda halk, millet, sınıflar manipülasyonunu ortaya çıkarttığı gerçeği ile yüzleşmemektedirler.

Muhalifler, sosyalistler, demokratlar, mücadeleci İslamcılar, AKP-Erdoğan-Fethullah ekseninde kaldıklarını, bunun da sisteme, mevcut iktidara yaradığı gerçeğini bir türlü “görememektedirler. Önlerinde duran, İmralı tutuklusu Sayın Öcalan’ın ortaya çıkarttığı 2013 Newroz açıklaması, Gezi ve 7-Haziran çizgisine bir türlü gelinememektedir. AKP-CHP-MHP anlayışı hüküm sürmekte, sistemi ters yüz eden 7-Haziran çizgisi ve onun çatışmasızlık, meşru müdafaa hattına, Ağrı-Diyadin anlayışına dönmemekte ısrar edilmektedir.

Ulus-devletin bürokratik cihazının zaptı üzerine çıkan bu mücadelenin nasıl mabedinde sosyalizmi yok ettiğini, devleti ele geçirme anlayışının devlet tarafından daha ele geçirilmeden bile nasıl enerjisinin boşalttığını görmek gerekmektedir. Tüm bunları gören konumda olan, Erdoğan’dır. Tüm stratejisi ve taktikleriyle, o, 7 Haziran darbesi ile darbe içindeki darbesiyle günümüze kadar getirmesini bilmektedir.

Muhaliflerin, özgürlük-demokrasi güçlerinin sadece miting yapma anlayışı, yalnızca Erdoğan’ın darbesine yaramaktadır. Devletin ele geçirilme mücadelesinde, Erdoğan ve Fethullah’ın devlet tarafından ele geçirildiklerini görmekteyiz. Özünde devletin atamalara dayalı sisteminin, bürokratik yanının, valiler ve kaymakamların atanması meselesinin panzehri şudur: açıklık, demokratik işleyişin, seçme-seçilmenin temel alınması, devlet işleyişinde yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi, tüm grupların açık programlarını halka kabul ettirip oy almaları. Onlar, demokratikleşmenin yaşama geçmesi, özgürlük, eşitlik, adalet temelinde, ahlaklı, tutarlı olmak zorunda kalacaklardır.

Çoğunluk dilinin resmi dil olması ile diğer kesimlerin kendi dillerini, tarihlerini, edebiyatını öğrenmesi farklıdır. Bu, AB’nin tipik standardıdır. Ermeniler kendi okullarına, Kürtler kendi okullarına değil, sınıfların ayrılmasıyla her dilden kendi tarihini, edebiyatını öğrendiği bir anlayışa gelinmelidir. Demokrasilerde eşit vatandaşlık ilkeleri doğrultusunda onların iradelerini yansıtmayan, fikirlerini örgütleyemeyen bir ortam, tam da darbeye açık bir ortamdır. Kendi valisini, yöneticisini seçen basit bürokratik, militer olmayan, denetlenebilir bir devlet cihazına kimse darbe yapamaz.

Vatandaşın fikir özgürlüğü ve onların iradelerini yansıtan devlet anlayışında darbe yapılamaz. Bu anlayışı geliştirdiğinde namussuzlar bile çoğunluğun oyunu almak zorunda olacağı için namuslu olma durumu ortaya çıkacaktır. Merkezî bürokratik yapının hüküm sürdüğü koşullarda, demokratikleşmenin yok olduğu yerde, gerek Fethullah’ın gerek Erdoğan’ın bu alandan dalarak darbe yaptıkları gerçeğini herkesin görmesi lazım.

Özgürlük ve demokrasi güçlerine yenilen Erdoğan’ın işlettiği, 7 Haziran darbesiyle başlayan sürecin devamı 15 Temmuz’dur. Bunun panzehri açıklık, kendi yöneticisini kendisi seçmedir. Devletin olduğu yerde her şey açık hale geldiğinde, darbeye teşebbüs edip darbe yapanları devlet ele geçirecektir.

Ne Fethullah ne de Erdoğan, bürokratik alana atama yapamayacağı için onlara emir veremez duruma gelecektir. Demokratik yan, seçme-seçilme darbelerin panzehridir. Darbecilerin bürokratik, atamacı, devlet cihazından güç aldığı kesindir. Burada başbakanın vekillerin mahkemeye çıkmaları ile ilgili sarf ettiği sözlerde hukuka, yargıya müdahale suçu işlenmektedir. Yine içişleri bakanı, “ya herro ya merro” diyerek, vekillerin zorla mahkemeye getirileceklerini söylemektedir. Evet, 12 Eylül hukukunda bile yargıya bu şekilde müdahale edilmemişti. Bunların hepsi, darbe içindeki darbeden güç alarak iktidarlarını sürdürme telaşıdır.

Devlet, yaptığı işkenceyi kabullenmez, maalesef günümüzde işkence fotoğrafları iletilerinin servis edildiğini görmekteyiz. Şu anda kendi burjuva hukukunu bile uygulamıyorlar. Fethullah sermayesi Tüsiad-Müsiad arasında bölüşülmektedir. Devlet, hukuku ayaklar altına alırsa, devletin devlet olma dayanakları ortadan kaldırılmış olur.

Gelelim muhaliflere, demokrasi güçlerine. Demokrasi güçleri nezdinde, seküler anlayışın aklın önüne çıkartılması, günümüzde burjuvaziye hizmet etmektedir.

Dr. Kıvılcımlı Eyüp Sultan Camii konuşmasında helali haramı anlatırken, Marksizm ile İslam’ı sentezlemesi, Marksist anlayışı, artık değeri sömürüyü helal haram ile anlatması, seküler anlayışta görülen din karşıtlığına en büyük cevap olmuştur. Bizde bu ilktir. Marksizmi böyle yorumlayan başka bir marksist daha yoktur. Gerçi Goethe’ci ve Voltaire’ci anlayış, dinsel alanda korumacı bir anlayıştır. Din burjuvazinin elindedir. Dr. Hikmet’teki Marksizm, İslam’ı özgürlükle, eşitlikle, paylaşımla sentezlemiş, dini bireye indirmiştir.

Yine Demir Küçükaydın ise bir TV tartışmasında sosyalizme saldıran konuşmacıya “yanlış örnek verilemez” demiştir. “Muaviye’yi de İslam’dan mı sayacağız?” diyerek, kendini Doktor gibi diğer sol sosyalistlerden, Marksistlerden ayırmıştır.

Bu yazıda belirttiğim gibi, muhalifler, özgürlük ve demokrasi güçleri, özgürlükleri, seçme-seçilmeyi, açık demokratik anlayışları savunarak stratejilerini ve taktiklerini özgürlükler üzerinde temellendirmelidir. Demokratik bir proje, programla kitlesel yanımızla darbelere karşı durulmalı, sistemin karşısına demokratik işleyişle, özgürlüklerle, dünyanın, Ortadoğu’nun en demokratik özgürlükçü anlayışına evrilecek dünya cumhuriyetler birliği, demokratik cumhuriyetler veya sosyal cumhuriyetler anlayışı ile çıkılmalıdır.

Veysel Saka
11 Eylül 2016

,

Salvador Allende’nin Son Konuşması


Bu konuşma, demokratik yollardan seçilmiş hükümete karşı ABD eliyle gerçekleştirilen başarılı darbe koşullarında, 11 Eylül 1973 saat sabah 9:10’da yapıldı. Cumhurbaşkanlığı sarayı La Moneda içinde barikat kuran Cumhurbaşkanı Allende, Şili demokrasisini savunurken canını verdi.

¤ ¤ ¤

Dostlarım,

Bu, sizlere seslenmek için son fırsatım, buna hiç şüphe yok. Hava Kuvvetleri, Magallanes Radyosu’nun vericilerini bombaladı. Sözlerim sitem değil, hayal kırıklığı yüklü. Umarım, ettikleri yeminlerine ihanet edenler, Şili’nin askerleri, birer unvandan ibaret başkomutanları, kendi kendini donanma komutanı ilân eden Amiral Merino ve daha dün hükümete sadakatini ve bağlılığını sunan, bugün ise kendisini Carabinero’ların [paramiliter polisin] başı tayin eden General Mendoza ahlâken cezalarını bulurlar. Bu gerçekler karşısında bana kalan tek şey, işçilere teslim olmayacağımı söylemektir.

Bu tarihî dönemeçte halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şililinin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söylüyorum. Güç onların elinde ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilirler. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar.

Ülkemin işçileri: adalete olan büyük özleminizin ancak bir sözcüsü olan, anayasaya ve kanunlara bağlı kalacağına söz vermiş bu adama gösterdiğiniz sadakat için teşekkür ederim. Sizlere seslenebildiğim bu son anda, yaşadıklarımızdan ders çıkartmanızı diliyorum: yabancı sermaye, emperyalizm, gericilikle birlikte, Silâhlı Kuvvetler’in kendi geleneğinden kopmasıyla sonuçlanan mevcut iklimi yarattı. Bu geleneğin kurucuları, General Schneider ve Komutan Araya da, bugün dışarıdan aldıkları yardımla, kendi kârları ve imtiyazları üzerindeki korumayı sürdürmek adına, iktidarı yeniden ele geçirmeyi ümit eden aynı toplumsal kesimin kurbanlarıdır.

Her şeyden önce size sesleniyorum, ülkemin mütevazı kadınlarına, bize inanan köylü kadınlarımıza, çocuğunu esirgediğimizi bilen annelere… Size sesleniyorum, Şili’nin fikir işçilerine, kapitalist toplumun avantajlarından bahsedip duran meslek örgütleri ve sendikalar tarafından yaratılan kargaşaya karşı çalışmaya devam eden yurtseverlere…

Ülkemin gençlerine, bu toprakların şarkılarını söyleyenlere, bize neşelerini ve mücadele ruhunu verenlere sesleniyorum. Size sesleniyorum, ülkemizde faşizmin saatlerdir işbaşında olması sebebiyle zulüm görecek olan Şili’nin insanlarına, işçilere, köylülere, aydınlara… Harekete geçmesi gerekenlerin sessizliği karşısında faşizm terörist baskınlar düzenliyor, köprüleri havaya uçuruyor, demiryollarını kesiyor, gaz ve petrol borularını imha ediyor.

Hepsi bu suçlara ortaktır. Tarih onları yargılayacaktır!

Şurası kesin, Magallanes Radyosu susturulacak. Sakin ve metalik sesim sizlere ulaşamayacak. Sorun değil. Sesimi duymaya devam edeceksiniz. Her zaman yanınızda olacağım. En azından, onurlu ve ülkesine sadık bir adam olarak hatırlanacağım.

Halkım kendisini savunmalı, ancak kurban etmemelidir. Halkım, kendisinin yok edilmesine veya kurşunlarla delik deşik edilmesine izin vermemeli, ancak aşağılanmaya da müsaade etmemelidir.

Ülkemin işçilerine, Şili’ye ve yazgısına inanıyorum. Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Şunu aklınızdan çıkartmayın, önünüze er ya da geç gene büyük yollar çıkacak ve özgür insanlar, yeni bir toplum inşa etmek için o yollardan yürüyeceklerdir.

Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler!

Bunlar benim son sözlerim, kendimi feda edişimin boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, bu fedanın bir ahlâk dersi olarak, işlenen ağır suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracağından eminim.

Santiago Şili, 11 Eylül 1973
İspanyolcadan çeviri: Yoshie Furuhashi
Kaynak

Ses Kaydı

10 Eylül 2016

,

Devletin Geni


28 Mayıs 1960 tarihinde, darbeden bir gün sonra Çetin Altan şunları yazıyor:

“Silâhlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.”

Altan, aynı yazıda Demokrat Parti’nin “hukuk dışı komisyonlar kurduğundan” söz ediyor. Aynı Altan’ın oğlunun, “Ergenekon” çatısı altında benzer komisyonlara taşeronluk yaptığı biliniyor. “Altan geni”nde bunlar yazılı. Doğalında gözaltına alınması da medyatik bir girişim, sonuçta Altan genine bu devlet her daim muhtaç.

Zira medyanın işi bu. O gende kodlanmış olanı gizlemek, medyanın ana işi. Devletle aynı genlere sahip. Machiavelli’nin ifadesiyle, “insanların yürüdükleri yolları izlerseniz, büyük servet ve güç elde edenlerin bunları ya güç ya da dolandırıcılıkla temin ettiğini ve bunu yaparken de kimi ‘dürüst’ isimleri söz konusu eylemleri gizlemek için kullandıklarını görürsünüz.” O hâlde “dürüst gazeteciler”, devletin ve burjuvazinin perdesi, pislikleri altına süpürdükleri halıdır. Altan Biraderler’in kıymete binmesi, bu açıdan hayra alamet değildir.

Onlar, “devletin bağırsaklarını temizlemek” olarak tarif edilen sürecin baş aktörleridir. Gözaltına alınışları bile bu sürecin parçasıdır. Devlet, ulaşamadığı yerleri başkalarına taşere etmek, oradaki işlerin yürütülmesi için kimi isim ve çevreleri görevlendirmek zorundadır. O, kişilerde gördüğümüz türden sabit, mutlak bir ideoloji ile hareket etmez. Devlet, başlı başına maddi bir ideolojidir. Tüm kirli çamaşırların ortalığa saçılmasına sevinmeden önce bir kez daha düşünmek gerekir.

Özellikle son üç yıldır yapılan tüm hamleler, açığa çıkan belgeler, AKP üzerinden yaşanan tartışmalar, devlet içre gelişmelerdir. Kendi maddîliği ve diyalektiği vardır. Devlet, kendisine halel getirecek, gidişata zarar verecek tüm ihtimalleri gözden geçirmeye ve buna uygun adımlar atmaya mecburdur. O, bir yandan azınlık olmanın gerilimiyle, kitlesel zeminini sürekli yoklamalı, bir yandan da az olmanın yaldızlanmasına yönelik ideolojik argümanlar üretmelidir. Devletin topraklarında ancak ona layık olabilenler yaşayabilecektir. Bu, herkese yüklenen bir bilinç hâlidir.

15 Temmuz sonrası TV’ye eski bir istihbaratçı, Fethullahçıların kozmik odaya girmelerinin bir nedeninin, savaş durumunda, seferberlik hâlinde halkı örgütleyecek, isimlerini sadece devletin bildiği kişilere dair bilgileri almak için olduğunu söylemiştir. Demek ki devlet, bir iç “teşkilât-ı mahsusa”ya sahiptir. Zira söz konusu gelenek, Anadolu Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetleri’nin ardındaki iradeye işaret etmektedir. Mondros sonrası Anadolu’yu örgütleyenler, İttihatçılara bağlı ajanlardır. 6-7 Eylül ve daha birçok mevzuda bunların varlığı sorgulanmalıdır. Çetin Altan’ın bahsini ettiği “direktif”i bizim gibi fukaralar değil, ancak Altan gibiler bilebilir.

Kemalist zihniyet, 12 Eylül, Türk-İslam sentezi ve emperyalizm diyerek, bu gerçeği örtbas etme derdindedir. Özünde devlet denilen, ideolojinin kendisidir, kemalizm, başka bir şey değildir. Liberalizm, solculuk, ilericilik konusunda hangi köklere, hangi temellere yaslanılıyorsa, orada illaki devlet vardır. Liberallerin sesi çok çıkıyorsa, şimşek ve gök gürültüsü arasındaki ilişki gibi, ardından bir zulüm dalgasını beklemek gerekir.

Liberallerle kurulan rabıta, birey eksenli düşünmenin bir sonucudur. Devlet denilen eterin, havanın, kimyanın içerisinde bireye daha rahat nefes aldıracağı vaadinde bulunan liberaller, özünde o eteri birey şahsında perçinlemekte, bireye yedirmekte, düşman kuvvetleri tasfiye etmektedir. Liberallerin asıl saldırdığı husus, yirminci yüzyılda ezilenlerin, emekçilerin güç ve kudret elde etme geleneğidir. Belirli sembollere, kişilere, fikirlere kapatılan bu gelenek, liberalizme çok şey borçludur. Liberalizm silâha karşıdır, çünkü ardında dağ gibi bir devlet durmaktadır. Dolayısıyla, solda ve Kemalistlerde görülen, liberalleri emperyalizm uşaklığı ile eleştiren anlayış, eksik ve yanlıştır. Bu anlayış, içteki yerleşik emperyalizme her daim kördür. Liberalizme yönelik her salvo ve saldırı ile bu gerçek üzerindeki perde daha da kalınlaştırılır.

Solun sınıf, ezilenler, kitle gibi kolektif bir ekseni kalmadığından, liberallerin, Tarafçılığın imkânlarından istifade edilmeye çalışılmıştır. Bu çizgi, Fethullah çatısı altında daha da uzatılmış, devlet bu gerilimde yeniden örgütlenmeyi bilmiştir. Bugün bu liberal çizgi, sözde bir IŞİD militanının Rus oligarklarının sahibi olduğu Independent gazetesi aracılığıyla aktardığı sözlerine mağribî bir hücum gerçekleştirmektedir. Bunlar bizi, IŞİD militanının “Arap diktatör” ifadesini kullandığına inandırmak niyetindedir. ABD ve İngiltere’deki şirket medyasının, kendi emperyalist devletlerinin pisliklerini halı altına süpürmek için kullanıldığı açıktır. Belli ki gazete, ABD’deki bir devlet yetkilisiyle görüşmüş, haberin reklâmı için IŞİD süsü verilmiştir.

Bu medyanın yerli versiyonları da Batılı üstatları gibi herkesi Erdoğan alerjisine örgütlemek derdindedir. Bu puslu ortamda kimse, “onca insan ekmeklerinden olurken, HDP neden açlık grevinde?” sorusunu sormamaktadır. Devrim gerçeğinde, Rojava’da neden zorunlu askerlik uygulaması olduğunu, bunun için bir Arap köyünün neden silâhlarla basılıp gençlerin alındığını sorgulayana da rastlanmamaktadır. Gözüne ışık tutulmuş tavşana dönüştürüldüğümüz bu koşullarda, perdeyi yırtmamız ve gerisine bakmamız istenmemektedir. Mesela kimse, “ülke eyaletlerle yönetilsin” diyen eski generalin cumhurbaşkanı danışmanı olmasına bakmamakta, onun sakalına küfretmek salıverilmektedir. Perde gerisinde, gizli odalarda görüşülenler konusunda herkes bilgisiz olmak ve bu konuda belirli bir memnuniyet içerisinde hareket etmek zorundadır. Geriye sadece allı pullu cümleler ve sığ bir edebiyat kalmaktadır.

Altan’daki kemalizmin bir gelenek olarak, sol içerisinde kırılması mümkün değildir. Bir şirket CEO’su, bir paratoner ya da başka kimliklerde karşımıza çıkan Erdoğan, özünde kemalizm için vardır. “Erdoğan şahsında” yeniden format atılan, makyajlanan devlet, hürriyetin de eşitliğin de kendisiyle mümkün olduğunu tüm zihinlere bir kez daha ezberletecektir. Kimsenin “hürriyeti kendi sefil benlikleri için kullanmalarına” izin verilmeyecektir. Sahilde denize girme, iş, mevki ve kimlik sahibi olma konusunda devlet, sahip olduğu kudreti döne döne anımsatacaktır. Bugün hapse girenler, o kudret için tekrar çıkartılacaktır. O vakit o kudrete karşı mücadele etmek tümüyle imkânsızlaşacaktır. Ezilenlerin, sömürülenlerin kendi tarihsel güç imkânlarını devlete peşkeş çekmek, büyük bir vebal, günah ve suçtur.

Eren Balkır
10 Eylül 2016

,

On Eylül


1905 tarihinde Fransa’da çıkan laiklik kanununun önemli bir nedeni de öğretmenleri devletin ajanı yapmaktır. Devletin toplumu kurma, hayata damgasını vurma meselesi, burada önemli bir rol oynar. Bu açıdan köy enstitüleri ile ilgili nağmeler düzmek, ilericiliğin türkülerini mırıldanmak, komünistlere yakışmıyor olmalıdır. O nağmede ve türküde ileriye dönük fırsatlar görenler, devletin içe nasıl nüfuz ettiğini, yerleştiğini görmemektedirler. Devlete yerleşerek onu içeriden dönüştürüp sosyalist yapacağını söyleyenler, sınıfa ve halka yalan söylemekte, sınıfın ve halkın iradesine küfretmektedirler. Devletin uşağı olan bu tür solcular, sınıfa ve halka düşmandırlar.

Tüm meseleler, devletle gerçek bir mücadele içerisinde olunmaması ile alakalıdır. Böylesi bir mücadele, kendi teorisi ve ideolojisi ile birlikte gelecektir. Onun içine sızıp dönüştüreceğini düşünen, devlete karşı mücadele veremez. Herkes, devlet içerisindeki gerilimde bir yere yuvarlanmaktan memnundur. Bu açıdan “14.000 PKK’li öğretmen” şayiası, “yeni” devletin sızma, yerleşme arayışı ile alakalıdır. Devlet, bir kez daha “ekmeğiniz de, toprağınız da, işiniz de, hayatınız da benim” demektedir. “Benim” sahipliğe işaret ettiği gibi, bir özneye de atıfta bulunmaktadır.

Ekmek, toprak, iş, hayat, devletin kendisi olmak zorundadır. Fethullah operasyonları üzerinden devlet, kendi mülkünü vekilinden geri almaktadır. Bugün sağa, İslamcıya, muhafazakâra vururken, devleti aklamamak, onun içe yerleşmesine imkân vermemek gerekir. Tersten, bu vurma işlemi, basit manada ekmek dilenmektir. Devlet, sürekli ekmekle tehdit etmektir.

Dolayısıyla, 1905 kanununa ve onun yerli versiyonlarına karşı çıkmayanların işten atılan akademisyene, öğretmene, gazeteciye de laf etmesi mümkün değildir. “Başkanlık istedi, ben onun başkan olmasını istemedim” diyen Fethullah’ın “muhalif” çizgisiyle yetinmenin anlamı yoktur. Başkanlık, devletin kadim meselesidir. Erdoğan, bu sufleyi yinelemek zorundadır. Ve o Erdoğan’ın sınırsız ve sınıfsız biriymiş gibi görülüp hedefe konulması, yanlıştır.

Örgüt şefleri, gazeteciler ve akademisyenler arasındaki sınırlar giderek silikleşmiştir. Sınırsız ve sınıfsız olduğunu zanneden bu kesimler, boncuk gibi yan yana dizilmiş, Erdoğan’ı hizaya sokmaya, ona karşı öfkeyi inceltmeye çalışmaktadırlar. Özünde herkes, hâlinden memnundur. “Sınırlı ve sınıflı olanlar düşünsün bu sürecin sancısını, kahrını!” denmektedir.

Herkesi ama herkesi Rojava’ya çağırmak da iş değildir. Bu çağrıyı yapanlar, “buralar boşaldığında buranın zalimine ne olacak, mazlumu ne yapacak?” sorusunu cevaplamalıdırlar. Rojava’nın da kimilerinin zihninde sınırsız-sınıfsız bir olgu olarak iş gördüğü açıktır. Devletle mücadele, başka bir bahara ertelenmektedir. Kürd’ün mücadelesi, sınırsız-sınıfsız bir yere taşınmakta, orada rahata erilmekte, onunla ancak bu sayede ilişki kurulabilmekte, düzlem değişmekte, sınıf ve sınır kendisini hissettirdiğinde ona kızılmakta, burada-bugünde mücadele yürütme konusunda bu düzlem değişikliğinin nelere mal olduğu görülmemekte, daha doğrusu bu husus gizlenmektedir. 1905 kanununun ajan öğretmenleri, her yere yerleşmektedirler. Devlet boşluk tanımamaktadır. O, boşlukta ve boşlukla örgütlenmektedir.

* * *

Bazı ahmaklarsa, misal Metin Kayaoğlu türü solcular, bu toz duman içinde, “Tayyip düşerse, TC’nin ömrü uzar” diyerek, TC’nin sahiplerine mesaj gönderiyorlar. “Küçülmek, düşmek, yıkılmak istemiyorsanız, Tayyip’ten kurtulun” diyorlar. Özünde “ben, TC’yle dövüşmüyorum, Tayyip’in kullanım süresini kısaltıyorum” demiş oluyorlar. Tayyip sayesinde devletle mücadele etmeme imkânına kavuşuyorlar, sürekli ona işaret ediyorlar, “devletin artık Tayyip olduğunu” söyleyerek, devletin operasyonlarını gizliyorlar. TC, devlet demek oluyor. Bu yaklaşımı savunanlar, o devletin ajanı değil de nedir?

10 Eylül, bu anlamda, ülkenin kuruluşunda başa geçen muktedirlere bir meydan okumadır. İşgal ve emperyalizm meselesi, cephenin içeride kurulan devlete karşı devrimin zeminini oluşturma imkânı bahşetmemiştir. Bugünkü mesele, kuruluştaki o iki takanın her ikisine de binilip deryalara açılmanın mümkün olduğunun düşünülmesidir. Diğer takada çeteler vardır.

Mazlum doğu halklarının kurtuluşa dair tüm gerilimli, sancılı bilinci, 10 Eylül’le cisimleşmiştir. Ülke gerçeği ile Sovyetler dolayımıyla kurulan ilişki, bu bedeni ruhsuz bırakmıştır. Boşluğu devlet doldurmuştur.


Yukarıdaki fotoğraf Afyon’da çekilmiştir. O fotoğrafta Eskişehir-Kütahya hattında faal olan “Bolşevik Tugayı” yoktur. Bu resimlere baktığından, oradaki karakterlere önem verdiğinden, o tugayı hiç görmediğinden sol bugün, nefes, kan ve can anlamında, devletin üflediği ruhla hayatta kalabileceğine iman etmiştir. Devletin içine sızabileceğini düşünmektedir. 10 Eylül, tüm solla mülkiyet ilişkisi kurmak için bir etikete, sopaya indirgenmemelidir. Bu yaklaşım da devlete dairdir.

Dolayısıyla mesele, savaşın, işgalin, zulmün, sarayların kahrını çeken yoksul mazlumlarla düşünmektedir. 10 Eylül, o kahırda ve öfkede yoksa, zaten hiç olmamıştır. Sovyet bürokratı ve devlet bürokratı arasında politik manada bir fark yoktur. Bize lazım gelen, halkın topraktan kök alan kendi doğal önderleridir.

Devlet, içteki Fethullah faaliyetiyle son on yılın muhalif hattını kendisine örgütlemeyi bilmiştir. Son günlerde servis edilen haberlerde hâlâ onların damgası vardır. Devrimci hareketin bu süreçte yer yurt sahibi olduğu söylenemez. Özellikle son yirmi yıldır, devletten mesafelenme noktasında liberalizmin teknesine binildiği açıktır.

Kimse, Karadeniz’deki o iki takada aynı anda olamaz. Bize Suphiler’in boğazlandığı taka, kâfidir. Dalgalarla boğuşacak iman, zaten mevcuttur.

Bir iddiaya göre, Suphi’ye “takaya bin, Batum’a git” derler. Öldürülmesinin muhtemel sebebi, takip sırasında takanın dümenini Batum’a kırmadığının fark edilmiş olmasıdır. Zira Suphi, Batı Karadeniz sahil kasabalarındaki hücrelerle irtibat hâlindedir. Mete Tunçay gibi liberallerse, yıllarca bizi “köksüz, temelsiz, kitlesiz” olduğumuza inandırmışlardır. Tayyip kadar liberaller de devletin uzantılarıdır.

Devletle mücadele olmadığından, o mücadeleye dair teori de yoktur. Artık hepimiz, devletteki restoratif dönüşüm momentine “devrim” diyecek kıvama getirilmiş durumdayız. Demek ki önce içimizdeki “devlet”le dövüşmek gerekecektir.

10 Eylül, bu açıdan da parlak bir fenerdir. Kaybolduğumuzda dönüp bakacağımız yerdir. İştirakçi müdahale, bu bakışla bağlantılıdır. Devlet ajanlarının gözüyle değil, sömürülenin-mazlumun gözüyle gerçeğe bakmak şarttır. Onlar, hâlâ Bakû Kurultayı’nın “cihad çağrısı”nın hem muhatabı hem de öznesidirler. Batıdan kurulan devlete biat etmekten bizi kurtaracak olan da, mevcut mülkiyet-rekabet ilişkilerinden arındıracak olan da bu cihaddır.

Eren Balkır
9 Eylül 2016

08 Eylül 2016

,

Adalet Sancağı

Patrona Halil Kıyamı’nda öne çıkan şiar, “şeriat isteriz”dir. Bu şiar diridir ve hâlâ Batı’nın kibirli laisizmine bağlı olanları rahatsız ediyor.

Özünde Patrona’daki şeriat, iktidardaki azınlığın kendi özel hukukuna ve iktisadına itiraz eden bir adalet talebidir. Kendileri için özel hukuk teşkil etmiş olanlara karşı ezilenler, müşterek olanın hukukuna yaslanarak, adaletin kılıcını çekmişlerdir. O kılıç, az ve özel olduğunu düşünen her kesimden insanı hâlâ korkutuyor.

* * *

Liberallerin ilk dönem Türkiye ile dertleri ve oradan kimi İslamî kesimlerle muhabbet kurmaları, Osmanlı devletinin Türkiye’ye kıyasla çok küçük bir mekanizmaya ve kadroya sahip olması, oluşan ticarî imkânlarla ilgilidir. Liberaller, Osmanlı’da kendilerini doğrulayan, haklı çıkartan özellikleri cımbızla ayıklıyorlar. 

“Osmanlı pazarının daha renkli ve daha özgürlükçü” olduğuna dair methiyeler düzenlerin, sonrasında “demokratik özerklik, sosyalizme göre daha ileri bir kavramdır” demelerine şaşırmamak gerekir. Herkes, Osmanlı’dan dilediğini almaktadır. Az olanların aralarındaki tartışmalar, hükümsüzdür.

Belirli kesimlerse, Kemalizmi bizi Osmanlı’dan koparttığı, uzaklaştırdığı, az olmamızı yaldızladığı için önemsiyorlar. Bunlar, ne kadar “ben komünistim” deseler de özünde kemalisttirler. Burada hâkim olan anlayış, CIA’e raporlar hazırlayan tarihçi Bernard Lewis’in “Türkler, Osmanlı’dan bağımsızlıklarını elde eden son millettir” cümlesinde özetleniyor. “Türk” dedikleri de Batı sahillerinde serpilen tefecilerden, kaçakçılardan, kompradorlardan ve toprak ağalarından oluşan bir cemaattir, gerçek Türk’le alakasızdır. Onların kendilerini çok gösterme çabalarına aldanmamak, sosyalizmi bu yanılsama üzerine kurmamak gerekmektedir.

İslamî kesimlerde ise Patrona’daki İslam’a asla ve kat’a rastlanmaz. İslamcılık, siyasal İslam, devrimci İslam, politik Müslümanlık aranacaksa, Patrona ve bağlı olduğu adalet mücadelesi geleneğinde aranmalıdır. Oysa azınlık iktidarının tahammül edebildiği “İslamcılık”, Osmanlı saraylarındaki az sayıda ulemanın iktidar şakşakçılığından, zulmü meşrulaştıran fetvalarından, zenginlerle kurulan ticarî ilişkilerden müteşekkildir.

Bu ülkede İslamcılık, adalet kılıcı kırıldığı ölçüde varolma imkânı bulabilmiş, devlet koridorlarında beslenip büyütülmüştür. İslamcılık karşıtlığı ise “beni de büyüt, ben de senin evladın değil miyim?” yakarışından başka bir şey değildir.

O hâlde Batı’dan aşırılan “AKP İslamcı partidir” laflarına takılmamak, bu yaklaşımı ciddiye almamak gerekir. Eğer cahil değilse, Batı da AKP’nin İslamcı olmadığını bilmektedir. En genel hâliyle, batıcılık çadırı içindeki tüm liberaller, Kemalistler ve sosyalistler, İslamcılığı AKP çekmecesinin içine hapsetmek niyetindedirler. Bu hizmet, adalet kılıcının tekrar dövülmesine mani olmak için verilmektedir.

Zira bu, kemalizmin maddi pratik niyetidir. Osmanlı Türkiye’ye doğru büzülmüş, düne kadar padişahın damadı olmak isteyenler, belirli bir görevle süreci yönetip yeni tesis edilecek devletin başına geçmişlerdir. Bu anlamda Osmanlı’da düşman kabul edilen tüm unsurlar, dinamikler, yeni cumhuriyete tevarüs etmişlerdir. Dolayısıyla “cumhuriyetçilik” dedikleri, iktidardaki azınlığın gücünü koruma, meşrulaştırma ve yayma ideolojisinden başka bir şey değildir.

* * *

Korkut Boratav’ın “Eski Türkiye” Düşmanlığı[1] isimli yazısı, cumhuriyetçiliğin sosyalizm diye yutturulması imkânlarına dairdir. Çünkü kısmen Sovyet yardımları, kısmen de halk dinamiklerini kontrol altına alma ve seferber etmeyle alakalı “halkçı” dilden kaynaklı olarak, iktidardaki azınlıkla bir gönül bağı kuruluyor, sosyalizm, özünde bir gönül işi olarak takdim ediliyor.

Korkut Boratav, iktidarı kendisi gibi bir birey zannediyor, onun da kendisi gibi “sosyalist” olabileceği günlerin hayalini kuruyor. Onda sosyalizm, cumhuriyetçiliğin bir çıktısı, basit bir uzantısıdır. O, sosyalizmi iktidardaki azınlık için kitle toparlamak olarak anlamaktadır.

Dolayısıyla, darbelerin ve bilhassa Atatürk’ün ölümü sonrası girilen yolların şahsi gelişmeler olarak kodlanması, bunların içe sızmış emperyalizmin oyunları olduğunun iddia edilmesi, Kemalistlere has bir yanılsamadır ve onların kendilerini aklama yöntemidir.

Baştaki azınlık iktidarı, Osmanlı topraklarında varolma, dolaşma imkânını emperyalistlerle kurulacak imkânlarda görmüştür. Sovyetler’e karşı çekilen sette tuğla olmayı kabul eden de, içerideki demokratları batıya “komünist” diye yutturmaya çalışan da, Osmanlı’dan miras aldığı, gerçek manada adaletçi İslamî dinamikleri ezen de, sömürülenlerin-mazlumların direncini kırmak isteyen de kendisidir. Mesele, özel bazı kişilerle sınırlı ve onlara has değildir.

“Eski Türkiye” dedikleri, belirli kişilerin kaprislerinden, tercihlerinden oluşmaz. Bu, bugün bazı kişilerde görülen basit bir vehimden ibarettir. Emperyalizmin elinden tutup ayağa kalmak, bölgede caka satmak, içerideki muhalif dinamikleri, ayaklanmaları ezmek, aynı azınlık iktidarının hamleleridir.

Sosyalistler, liberaller ve İslamcı geçinenler, aynı azınlık iktidarını temel eksen alarak siyaset yürütürler. Asıl sorun buradadır: mazlum-sömürülen çoğunluğun siyaseti, azınlık iktidarına ölçü ve ölçek kazandırmak, onu etlendirmek veya daha akıllı kılmak üzerine inşa edilemez.

* * *

Öte yandan Heval Taha’nın[2] Boratav’ı eleştirmesi, hepimizi CHP-HDP oyununa mecbur etmesi de anlamsızdır. Taha, Boratav’ı PKK’yi görmemekle, KDP üzerinden konuşmakla eleştiriyor. Oysa kendisi de TİP’in ittifak yaptığı Kürtlerin KDP’liler olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyor. Zira TİP’in başındaki ekip, geçmişte Mendereslerle dergi çıkartmış, o muhalif “demokrat” damarla ilişki kurmuş kişilerden oluşuyor. Bu anlamda, analoji kuruluyorsa, ya PKK KDP çizgisine gelmiştir ya da TİP PKK’lileşmiştir!

Oysa bu tartışmalar, azınlık iktidarının yeni kurgusuna dairdir. Taha ve bu tartışmayı kasıtlı bir dille haber yapan Oda TV[3], sosyalistleri kendi hanesine yazma derdindedir. Bu da sosyalistlerin önemli bir güç olmasıyla değil, onların gerekli kılıfı, perdeyi teşkil etme becerisi ile ilgili bir gayrettir. Çoğunluğun azınlık iktidarı adına maniple edilmesini, yönlendirilmesini kimse dert etmiyor. O iktidar kurgusu, bir belkemiği olarak, ölçü ve ölçeği tayin ediyor, tüm ideolojileri kendi hizasına çekiyor. Dolayısıyla, bu tür tartışmalar kenar süsü niteliğindedirler.

Aynı tartışmaya Erkan Baş[4], “Türkiye sosyalistleri ile Kürt Hareketi'nin önceliklerinin her dönem ve her alanda çakışması mümkün değildir” diye dâhil oluyor. Ölçüsünü ve ölçeğini azınlık iktidarının verdiği bir alanda sosyalizmini yaldızlama derdinde olan Baş, “sosyalizm Kürt’ten sorulur” diyenlere inceden kafa tutuyor, ama dönem gereği, ustasından öğrendiği ikirciklilik yöntemiyle, arada derede laflar sıralıyor. Sonuçta da Baş, “iki halk bölünüyor, aman yapmayın!” yaygarasını koparttığı yazısını “ilericilikte birleşelim” diyerek bitiriyor. Aslında bu yaygaraya hiç gerek yok. Herkes, azınlık iktidarının ilericiliğinde zaten birleşmiştir, birdir. Yaygaranın sebebi, iktidar gibi, korku salıp kitleleri maniple etmek istenmesidir.

Bu tartışmada azınlık iktidarının çeşitli iktisadî gerekçelerle belirli yönelimler içerisine girdiğinden bahis yoktur. “İyi” bir iktisatçı olan Boratav, altmış darbesinin kazanımlarını göğe çıkartıyor, nedense o dönemin iktisadî mecburiyetlerini geri plana atıyor. Sendikal haklardaki gelişmeleri, örgütlenme imkânlarını, parlamenter mücadeledeki kazanımları kendi hanesine yazarak, o iktisadî mecburiyetlerin teşkil ettiği bir özne olduğunu da ikrar ediyor. Azınlık iktidarına böylelikle “bana ihtiyaç duyarsanız, ben gene buradayım!” diyor.

Aynı şekilde, Heval Taha da seksenlerin başında filizlenen “Marksist-Leninist program”a ne olduğu sorusunu hiç cevaplamıyor. Erkan Baş’ın yazısında da “bağımsız sosyalist güç”, azınlık iktidarının çıkarlarına göre mi oluşacak sorusunun cevabına rastlanmıyor.

* * *

Patrona’nın ağzından çıktığı biçimiyle, bu topraklarda adalet, hürriyet ve eşitlik mücadelesine ait şiarlar, azınlık iktidarı eliyle her daim susturulmak zorundadır. Dolayısıyla, o iktidarı eksen alan, siyasetini ve ideolojisini onun üzerinden, ona göre kuran herkes, bu ezme faaliyetinin ortağıdır.

“Rum, Ermeni, Yahudi zenginler olsaydı, daha batılı ve daha güçlü olurduk” diyerek o azınlık iktidarı eleştirilemeyeceği gibi, “Osmanlı’dan bizi kurtardı” diyerek o iktidara asker de olunamaz. O, ne zenginlerden vazgeçmiştir ne de Osmanlı toprağından.

Gerilimler, tartışmalar bizi yanıltmasın: az olanlar, çok görünmek için her zaman dışarıda emperyalizme, içeride kendisine çalışacak askerlere ihtiyaç duyarlar. Mesele, Patrona’nın hareketine nefer olabilmek, adalet sancağını yükseltmektir.

Eren Balkır
8 Eylül 2016

Dipnotlar:
[1] Korkut Boratav, “Eski Türkiye Düşmanlığı”, 28 Ağustos 2016, İleri.

[2] Heval Taha, “Kürtler Vardır Korkut Boratav”, 6 Eylül 2016, YÖP.

[3] “PKK’nın Hedefinde Hangi Sosyalist Aydın Var”, 7 Eylül 2016, OdaTV.

[4] Erkan Baş, “Korkut Boratav, Heval Taha ve OdaTV”, 8 Eylül 2016, İleri.

06 Eylül 2016

,

Ham Çökelek


İki silâh, iki slogan patlatmak kimseyi devrimci yapmıyor. Bunlar, sadece mevcut karmaşanın zihinde karartılması ve iç rahatlama işlevini görüyor.

İki taktik, iki strateji dile dolayınca kimse örgütçü olmuyor. Bunlar, ancak mevcut ataletin ve teslimiyetin kılıfı olarak kullanılabiliyor.

Kürd’ün onca yıl yaptıklarının binde birini yapmadan, kısa yoldan, tüm gelire, kazanca el koymaya niyetlenmek, bu tüccar zihniyeti bir sonuç üretmiyor.

Lenin’in yürüdüğü yollara, patikalara adımını dahi atmadan Lenin’cilik oynamak, kimseyi Leninist de kılmıyor.

Lenin’in İki Taktik’te “burjuvazi çara karşı devrim diyor, bu devrim bile geridir” dediği biliniyor. Lenin’i bilenlerse, Fethullah’ın veya başka batılı güçlerin “devrim” sloganlarından heyecana kapılıyorlar. Lenin’in başarıcı, kariyerist küçük burjuva siyasete kurban edilmesine izin vermemek gerekiyor.

1997 kadar 2007’de de bölgesel kimi gelişmeler yaşanmış. 1991-93 arası dönemde sol örgütler çeşitli yönelimler içerisine girmiş. Bunlara dair orta yerde verilmiş tek bir hesaba rastlanmıyor. Aynı ekipler, aynı şefler siyasete kaldıkları yerden devam ediyorlar. 2005-07 arası dönemde hangi örgüt ne demiş, ne tür bir yönelime girmiş, ayrışma yaşamışsa neden yaşamış, bunların değerlendirilmesi gerekiyor.

Kısa günün kârı, kolaycı çözümler her daim burjuvazinindir.

Burjuvaya öykünerek uçabileceğine, devlet gibi herkesi sokabileceğine inananların bu türden kolaycı çözümlere meyilli oldukları görülüyor. Böylesi bir momentte kimin kimlerin mitingine gitmeme kararı aldığına, bu kararı neden verdiğine bakmak zorunlu.

Kürd’ün kendi özgül bir gündemi olduğu açık. “Biz vurduk, faşizm birleşti” diyorlar. Demek ki “zulmün artsın ki zeval bulasın” diyenlerle o zulme maruz kalanlar arasında her daim bir açı var. Kürd’ün bu açıyı önemsemesi mümkün değil, çünkü kendi acısı var.

Bu açıdan kimlerin hangi köşe başlarını tuttuğu sorgulanmalı. AKP Türkiye’sinin veya Ortadoğu Türkiye’sinin yeniden kurgulanması bağlamında belirli yönelimler içine giriliyor. Kürd’ün iradesine itimat ediliyor. “Türkiye’de tek demokrasi sorunu Kürd sorunudur” deniliyor. Buradan Taraf operasyonlarına destek veriliyor, Silivri önlerinde bekleniyor, o gazetede sosyalistler kalem oynatıyor, Önder Aytaç ve Emre Uslu ve Mehmet Baransu ve Ayşe Hür öncü kabul ediliyor. Sonrasında da bugüne gelindiğinde “darbeden söz etmek, yetmez ama evetçiliktir” deniliyor. Kendisindeki marazı başkasına yansıtmak kurnazlığın ama daha çok acziyetin dışavurumu.

Emre Uslu, bir seçim öncesi, sabahın köründe bir tweet atıyor, başbakanın miting için alandaki ağaçları kestiği haberini üfürüyor, koca koca örgütlerin elindeki sol basın bu habere atlıyor ve gündeme flaş haber olarak taşıyor. Yalan olup olmadığına bakılmıyor bile. Daha doğrusu o koca koca örgütler örgüt olduklarını unutuyorlar. En azından mitingin yapıldığı yere bir üyesini gönderme gereği bile duymuyor. Bu tür olaylara yüzlerce kez şahit olunuyor. Buna Fethullahî muhalefet deniliyor.

Kanatlı kanatsız, tüm devlet süreci bu şekilde örgütlüyor. Burjuvazinin, CIA’in veya AB’nin Soros veya Fethullah dolayımıyla yürüttüğü muhalefet, kendisini sosyalist hareketi de içine katarak örgütlüyor. Kısa günün kârını düşünen, Lenin’le ancak başarı ve kariyer dolayımı ile ilişki kurabilen şefler, tüm militanlarını bu toplam muhalefete bağlıyorlar. Ham çökelek işte bu noktada boğaza duruyor. SoL sitesi tam da bu sebeple Atilla Taş’tan medet umuyor. “Onun ben fakirdim, o yüzden Fethullah gazetesinde yazdım” sözlerini “beni aradıklarında Çeşme’de tatildeydim” cümlesiyle birlikte servis ediyorlar. Çeşme’de yoksulların tatil yapamadığını unutmanın adı SoL oluyor.

O hâlde temel mesele, sınıflar mücadelesi bir kenara, sınıfsal ayrımların, farklılıkların, gerilimlerin unutulmuş, unutturulmuş olması. Örgütlenilen toplam muhalefet, tüm kesimleri bireylere bölüyor, bireylerin meslekî imkânlarına sesleniliyor, küçük burjuvazinin değer düşümü konusunda yaşadığı sancılara bakılıyor ve döne dolaşa bizler, “burjuvazi bu mevzileri terk etti, bayrağı biz devraldık” yalanına ikna edilmeye çalışılıyoruz.

Bu ikna gayreti, bizim de işimize geliyor. Sınıfsal ayrımları, farklılıkları, gerilimleri unutmak, görmezden gelmek bizim de hoşumuza gidiyor. Cem Yılmaz’ın ve diğer mizahçıların ufak insanların sancılarıyla alay eden dilini küfrederek seviyoruz. Belirli bir düzlem oluşuyor ve biz kendimizi hiç olmadığımız, hiç olamayacağımız bir burjuva veya devlet bürokratı gibi hissetme imkânına kavuşuyoruz. Bu yalan bizi bir süre daha oyalıyor. Oyalanmamızın istendiği açık.

Taktik ve stratejiler havalarda uçuşuyor. Tayyip’te kendi günahlarını, hasetlerini, kinlerini ve öznelliklerini buluyorlar. Onunla ancak bu öznellikle mücadele edilebileceğini söylüyorlar. Devrimi ve devrimciliği kendi cismani varlıklarına indirgiyorlar. “Ya bendensin ya değilsin” diyerek tekfire başlıyorlar. Devrimci olanın hizasını kendi varlığından çekiyorlar. Küçük burjuva, Tayyip’te ancak kendi küçük burjuvalığını görebildiği ölçüde harekete geçebiliyor. Esasında onda toplam, kolektif, sınıfsal bir düşmanlığı görmek ve buna göre mevzilenmek gerekiyor. Lenin bunu söylüyor.

Sınıfı, yoksulu, mazlumu görmeyince kuru bir İslam düşmanlığı hâsıl oluyor. Sahil şeridinin laik toplamına sesleniliyor. Sınıflar mücadelesi ve sınıfsal ayrımlar zihinde ve pratikte silindiğinden, döne dolaşa, CHP’ye yedekleniliyor. Bu sefer de yeni dönemin Mehmet Baransu’su olan İsmail Saymaz önder kabul ediliyor. Ana rahmi olarak bu devleti kuranları ve işletenleri bir biçimde (düşman) kardeş kabul edenler, devletin kuruluşunda yerin dibine gömülen yoksul mazlum halkın sınıfsal direncine küfretmeyi öğreniyor. Ve en fazla CHP ile birlikte AKP’den iş ve imkân dileniliyor.

Havaya savrulan yumruk düşmana erişmiyorsa, sahibine zarar veriyor. Daha yumruk bile olmadan, başkalarının yumruğunu sallamaksa, düşmanı besliyor.

Eren Balkır
6 Eylül 2016

01 Eylül 2016

,

Kıskaç


Son beş yıldır duyduğumuz çığlıklar, esasında bir susma biçimidir. Suskunluk, Suriye ile ilgilidir. Batıdakiler, Ankara’nın üzerine çökmüş kara bulutların dağılacağına; Doğudakiler, Rojava’da bir güneş doğacağına inandıklarından susmuşlardır. AKP’ye karşı muhalefet, bu nedenle “laiklik-gericilik” ikiliğine indirgenmiştir. Suriye, sustuğumuz, susturulduğumuz yerdir.

Suriye iç savaşı konusunda ABD’deki ya da başka yerlerdeki solcuların onda biri kadar bile bir mücadele sergilenmemiştir. Dolayısıyla oradaki kan, muhalifi-muktediri, herkesin gömleğindedir.

* * *

Suriye’de Pentagon ve CIA arasında bir bilek güreşinin yaşandığından bahsedilir. Libya’daki yıkım sonrası oradaki silâhların ve çetelerin Suriye’ye akacağı kanal Türkiye üzerinden kurulmuştur. Bunun bir sebebi de kanal inşaatının ucuza mal olacak olmasıdır.

İslamcı ekiplere yol veren, destekleyen, içinde cirit atan CIA; onları bulundukları yerde ezen, ezmesi için Kürd’ü örgütleyen, Esad’a istihbarat sağlayan, Rusya ile bu konuda anlaşansa Pentagon’dur. Hepsi de bataklıkta toplanıp ölecek birer sinek derekesindedir. Aynı hamlede düşman görünenler dost; dost görünenler düşmandır.

Bu açıdan, “İslamcılar yeryüzünden silinince sosyalistlere gün doğacak” diye ellerini ovuşturanlar, fena bir vehim içerisindedirler. Emperyalizmin kıskaç harekâtı, onları da içermektedir. Yeni Ortadoğu’da eski sosyalizme asla yer olmayacaktır. Herkes, Amerikan ölçülerine göre yenilenmek zorundadır.

Bunu söyleyen, emreden, DSİP ve türevleridir. Kıskaç harekâtının bölgesel boyutuna bir de yerel boyut eklemlenmektedir. Türkiye’de sol-sosyalist yapılar, yeni dönemin binası içerisinde bir tuğla olmak adına, DSİP-TKP kıskacına örgütlenmeye mecburdurlar. 1 Eylül ve 30 Ağustos tartışmaları, bu minvaldedir.

Bir taraf emperyalizmin ordularını; diğer taraf Türk ordu geleneğini hepimize sevdirmekle görevlidir. Her ikisi de iradesine kul oldukları orduları AKP döneminde ari ve temiz tutmaya mecburdur. Ordulararasındaki bağlar böylelikle gizlenmekte, geçişkenliğe karşı bu sayede susulmaktadır. İki örgüt arasında omerta kanunları işler.

* * *

ABD, İran’la anlaşma öncesi bir hamle yapmış, Erdoğan’a altın-gaz takası üzerinden İran’la iş yürütmesine izin vermiş, bu işin kirli çamaşırları CIA-Fethullah aracılığıyla ortaya dökülmüştür. Paranın önemli bir kısmının orduya gittiği söylenmektedir. Eğer öyleyse, bizi Can Dündar’a asker kılan, gene aynı ordudur.

Kıskaç harekâtı, balık avı misali, işliyor: balığın ağzına takılan zoka serbest bırakılıyor, sonra da sertçe çekiliyor. Bu zoka herkes, hepimiz için geçerlidir. Fethullah zokasını yutanlar, hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar. Kimse, hesap vermiyor. Üç kuruşluk varlıkları için devrimci varoluş eziliyor.

Benzer bir hikâye, “MİT krizi”ni de içeriyor. Sobadaki kestaneleri maşayla almaya meraklı Obama emretmiş, silâhlar akmış, olayı ifşa etmek de gene CIA-Fethullah’a düşmüştür. Cümlemiz, iktidardaki bu pazarlığın figüranı, tezahüratçısı kılınmıştır.

* * *

DSİP kadar TKP çizgisi de zokadır. Bu iki çizgi semboliktir, bugün tüm sol, bu iki çizgi altında toplanmıştır. 30 Ağustos konusunda yaşanan tartışmalarda bu zokanın damağımıza geçtiği anki sancı örtbas edilmektedir. Dolayısıyla, ham hayallerle “bu ülkede tek devrimci gelenek var, o da Kemalist ordu geleneği, herkes onuna diz çöksün” diyenlerin bu gelenekten bir “halk kurtuluş cephesi” çıkartabileceklerine dair beklentileri, oyalamaya dönük bir siyasettir.

“Emperyalist” dedikleri, emperyalizmin piyonu olarak kullanılıp atılmış Yunan ordusudur. Sovyetler sayesinde kurulan devlet masalına inananlar, Sovyetler’e rağmen kurulan devleti allayıp pullamak, bu pratiği de “devrimci” sosuna banmak zorundadırlar. Her iki kesim de Sovyetler’in devrimi ile değil, devleti ile bir bağ kurmakta, o ilişkinin bağbanı olmaya çabalamaktadır.

Bu bağbanlar, eskiden yok hükmünde kabul ettikleri Sovyetler yerine ABD devrimi ile ilişki kuruyormuş gibi görünüp, o devletten, üstelik devletin bugünkü çıkar ilişkilerinden yirmilere bakıyorlar.[2] Halklar, bunların asla umurunda değildir. Bu çevreler, ABD ve batı metropollerindeki orta sınıfların hasretle andıkları, özlemle yad ettikleri hayatlarını biz fukaraya önermekten başka bir şey yapmıyorlar. Onların “iyi niyet” taşları cehennemimize giden yolu döşüyor.

* * *

Bülent Uluer’in 1920 Türkiye’sinde halk direnişinde milliyetçilik görmesi ile bu tür solcuların anti-emperyalizm görmesi, aynı madalyonun iki yüzüdür. Herkes, neye ve kime karşı mücadele edeceğini unuttuğundan, devrime ve sosyalizme olan inancını-bilgisini silip attığından, bu tür masabaşı hesaplar içine giriyor. Bağban olununca her tür mahsul alınabilir zannediliyor. Sadece kendi öznelliğine güvenenlerin, sadece ona bakanların aldandığı nokta burasıdır. Onlar, öznellikleri dışında her şeye karşı suskundur. Öznelcilik, gizli bir susma akdidir.

Çığlıksa susma biçimidir. Ne konuda yaygara kopartılıyorsa, başka bir yer karartılıyor demektir. Cerablus konusundaki tartışma, 15 Temmuz’la bağlantılıdır. Pentagon-CIA arasındaki bilek güreşi devam etmektedir. Dün “IŞİD ve AKP aynı şey” diyenler, bugün internet kanallarında “Türk askeri ile IŞİD birbirine girdi, 51 Türk askeri telef oldu” diye haber yapıyorlar. Önemli olan, baktığımız değil, bakmadığımız yerdir.

Pentagon-CIA kıskacında hareket etmek zorunda olan AKP, “yerli ve milli”den dem vuruyor. Oysa o, bugün Pentagon’un yerliliğine ve milliliğine tabidir. Sıradan bir Amerikalı, Pentagon’un ülkesinin özçıkarlarını koruduğuna inandırılmaya mecburdur. Aynı durum, bizim için de geçerlidir.

Pentagon çoğu zaman iyi polisi; CIA kötü polisi oynuyor. Kirli işler CIA’ye; onları temizlerken atılacak adımlarsa Pentagon’a düşüyor. Asıl soru şudur: AKP Türkiye’si, bu oyunda figüran ve piyondan fazlası olabilir mi?

* * *

DSİP içinde Fethullahçı çıkmasına neden şaşırılır? “Fethullah Konferansları” isimli çalışmanın logosunun HDP logosuna benzerliği neden garipsenir? Kendi özgürlük kavgaları olmayanların, ABD’nin özgürlük ordularına bağlanmasına neden kızılır? Anti-emperyalizm, hiçbir şey yapmamanın kılıfı değil midir? Kimlik ve etnisite siyasetinin bu gerçeklerin örtüsü olduğu niye görülmez?

“ABD bizi bu sefer satacak mı satmayacak mı?” diye kırılan lades kemiği, Kürd’ün belkemiği olabilir mi? Medyada şişirilen isimlerin belirli güçlerin ajanı olduğunu görmek bu kadar mı zor? Onların ağzından çıkana göre değerlendirmede bulunanların, siyaset yürütenlerin devrim ve sosyalizm gibi dertlerinin olduğu söylenebilir mi?

Kıskaçtır, bazen gevşetilir. Bu rüzgârla isimlerini yaldızlayacağını, Twitter ve Facebook takipçi sayılarını artıracağını, bürolarını kalabalık kılacaklarını düşünenler, fena yanılıyorlar. Şeytana satılan ne varsa, geride ödenmesi gereken büyük bir bedel bırakacaktır.

Suriye’ye yönelik her yeni hamlede AKP aleyhine olacak bir haber sızdırılıyor. Herkes, “laiklik-gericilik” ikiliğiyle oyalanmaya mecbur ediliyor. Emperyalizm, her türlü ihtimali düşünüyor. Hiçbir yeri boş bırakmaksızın ilerliyor. Rakip güçleri tokuşturmayı, kendisini kurtarıcı olarak satmayı, her fırsatta mevcudiyetini yaldızlamayı seviyor. Bu nedenle, Millet Camii’ndeki Kadirî zikrine “şeriat geliyor” yaygarası kopartmak yanlıştır. Asıl sorun, Anadolu irfanının tağut olan devlete kul-köle edilmesidir.

Kıskaç harekâtı, bu toprakların İslamî direncine yönelik de işliyor. Bu noktada devrimcilere-sosyalistlere devleti aklamak, korumak, ona yandaşlık yapmak, “ama sana yakışmıyor” demek düşmez.

Her gün beş vakit insanlar “hayye ale'l felah” denilerek kurtuluşa çağrılıyor. Kurtuluşumuz, gizli ya da açık ordulara bağlanmak değil, kendi özgücümüze örgütlenmekte, onu örgütlemektedir.

Eren Balkır
31 Ağustos 2016

Dipnot:
[1] Mehmet Can, “90 Yıllık Efsane: Kurtuluş Savaşı”, Marksist.