16 Ağustos 2016
15 Ağustos 2016
Bakkal
56 yaşındaki bir kadın akademisyen (Neşe Özgen), solcu
bir refleksle, İstanbul’da bir adamın belediye otobüsünü namaz için
durdurmasını eleştiriyor ve “ben de pedimi değiştirmek için otobüsü WC önünde
durduracağım” diyor. Bu tür haberlere lapin gibi atlayanların anlamadığı şu:
Toplumda dinin yeri ve konumunu bireye, bireyin tercihlerine doğru daraltmaya
dönük bir girişim, solculuğu ve sosyalistliği de vuruyor. Farkında olunmayan
gerçek bu.
Belki de farkındalar. Solculuklarını her türlü sorumluluktan kurtarmaya, laikleştirmeye, yeni döneme layık hâle getirmeye çalışıyorlar. Tek dertleri, “arkadaşlarıyla serin bir ağacın altında sohbet edebilmek” zira.
Ezilenlerin kurtuluşu, işçilerin iktidarı, halkın davası gibi
ulvi hedeflerden bir bir uzaklaşıyorlar, hatta artık bu hedeflerle dalga
geçiyorlar. Yenikapı’da bu sebeple “faşizm” görüyorlar, korkuyu köpürtüp
büyüyebileceklerini zannediyorlar. Birileri korkup bunların yanına sığınsa,
“biz size hiçbir şey vaat etmedik ki!” diyecek, bu sorumluluktan da sıyrılmanın
yollarını bulacaklar.
Namazla ped değiştirmeyi bir tutan zihnin bugüne ve
geleceğe söyleyeceği bir söz yok. Ne kadınlığın toprağına, ne de solculuğun
vatanına ait olabiliyorlar. Herkes, kendi bakkalını işletmekten memnun. AVM
eleştirileri ise sinik mızırdanmalardan ibaret.
* * *
Erdoğan, bir ara, “bakkal değil, devlet yönetiyoruz”
diyordu. Bu söz, kendisi dışında kurulmuş bir devletin yönetilmesi sürecinde
her emri yerine getireceğine dair bir akdi ifade ediyordu. Söz konusu yaklaşıma
bakkalcılık yaparak, esnaf olarak karşı çıkmak mümkün değil. Bu bakkal
muhalefeti, devlete körleşecek, onun hareketine örgütlenecek, devlete karşı
kudret imkânlarını toprağa gömecektir.
2001’de esnaf direnişi gerçekleştiğinde solun ana
bölüğünden biri olan ÖDP, AB’den gelen fonlara, kooperatifçiliğe, KOBİ’lere göz
dikmişti. “Proleterleşen” esnaf direnince ÖDP boşa düştü, o proleterleşmeye ses
edemedi. O direnç olduğu gibi AKP’ye örgütlendi. AKP denilen çıkar şebekesi
dâhilinde ihaleler peşine düşüldü. ÖDP’nin önceden öngördüğü şeyi AKP yaptı.
Yıllar sonra Yunanistan’da ÖDP benzeri parti, SYRIZA başarılı olunca ÖDP
başkanı, “Türkiye’nin SYRIZA’sı biziz, ama biz onların yaptıklarını yapamadık”
dedi.
Yapmadıkları işlerin yer aldığı listenin başında 12
Eylül faşizmine direnmemek var. Kendisini devrimci bir örgüt olarak lağv edip
dergiciliğe indirgemek var. Dağa çıkmış kadrolarını yüzüstü bırakmak var.
Darbeden önce kurduğu işletmeleri üyelerine dağıtmak var. Özgürlük adına
özelleştirme sürecine gizliden destek sunmak var…
Bu dağıtılan işletmeler büyüdü, büyük kısmı köşeyi
döndü, ciddi bir servet birikti. Söz konusu rantı bölüşmek istemeyenler, ÖDP’yi
dağıttılar. Kendi bakkallarını kurdular. Bugün, küfrettikleri o AKP’li kitlenin
onda biri kadarlık direnişi sergileyememiş şefler, tekrar ortaya çıkıyorlar ve
devlete, AKP’ye ayar vermeye çalışıyorlar. Bunu nasıl yapabiliyorlar, asıl soru
bu.
Çok akıllılar, çok zekiler… AKP’liler zaten
“kandırılmaya müsait.” Kendileri özgürlükçü ama aptal değiller. Örneğin Melih
Pekdemir her yazısında “Bizi kimse kandıramaz!” diyor, ama linki verilen
yazıda[1], “Kılıçdaroğlu, Yenikapı’yı Taksim ve Gündoğdu’nun suratına kapattı,
ana muhalefet lideri olarak önemli bir figür olmaktan vazgeçip figüran olmayı
tercih etti.” diyor. Hâlâ, inatla Kılıçdaroğlu’nun kendilerini kandıramadığını
söylüyor, “acımadı ki!” diye çocukça bir tepki geliştiriyor. Her seferinde zeytinyağı
gibi suyun yüzüne çıkabiliyor. Kırk yıldır akıl hocası olarak zulada
tuttukları Birikim çevresinin Fethullah’tan aldığı zarflara tek laf
edemiyor. Gerçek şu ki Tayfun Atay gibilerin üzeri kazındığında altta Fethullah
sırıtıyor.[2] Hepsi Abantçı, cümlesi Birikim’ci…
* * *
Bunlar hep bakkalcılığın, esnaf olma muradının
tezahürleri. Proleter olmak bunlar için zûl. Bakkal da esnaf da hiçbir şey
üretmiyor, üretileni aktarma işi üzerinden rant elde ediyor. Herkesi tüketiciye
indirgemek, o tüketiciyi kendisine tabi kılmak bu iş için zorunlu. Pedini
değiştiren akademisyenin akademisyenliği de bir tür bakkalcılık, esnaf pratiği.
Hiçbir şey üretmiyor, üretilenin aktarılması konusunda herkesi kendisine tabi
kılmayı iş ediniyor, hepsi bu. Dolayısıyla yüce, kutsal, ne denirse densin, insanların
aidiyet ilişkisi kurdukları ve oradan gerçekleşen üretime ter döktükleri
pratiklerin boşa düşürülmesi, değersizleştirilmesi zorunlu. İnsanların Batı’nın
mallarının tüketicisi olmaya indirgendiği dönemin teologları, Cizvit papazları
bunlar.
Böylesi bir sınıfsallığın tayin ettiği ideoloji ve
politikanın ezilenlere, yoksullara, işçilere verebileceği bir şey yok.
Bakkal-esnaf, bu kesimleri tüketiciye indirgemek zorunda.
Dolayısıyla, “bakkal değil, devlet yönetiyoruz” diyen
Erdoğan’a karşı muhalefeti, o sözden bağımsız bir birey olarak Erdoğan’a ve
onun kişisel tercihi olduğu düşünülen ideolojik yaklaşımlarına kapatmak,
bakkalların bir refleksi. Bu refleksin bırakalım devrimi, herhangi bir politika
üretmesi bile mümkün değil. Zira aslolan, o devlete karşı devrimci politik hat
oluşturmak. Bu nedenle, kendi militanlarını esnafın-bakkalın tanıtım, promosyon
ve reklâm amaçlı el ilânlarını dağıtmaya indirgemiş solun, böylesi bir devrimci
politik hat açması mümkün değil. Bu militanları, içi geçmiş, işçisiz, emeksiz,
üretimsiz birer esnaf loncasına dönüşmüş sendikaların ve odaların etrafında
birleştirmek, kesinlikle çıkışsız. Devrimci hattın meslekî ideolojilerle
açılması imkânsız, zira en başta o ideolojiler düşman devrime.
* * *
İki kez tankın altına yatmayı bilmiş genç, 12 Eylül
mağduriyetçiliği üzerine kurulu solun tabutuna son çiviyi çakmıştır.
Yanıbaşında kardeşi vurularak düşen, ama gene de kurşunların üzerine yürüyen
genç, Gezi mağduriyetçiliği üzerine kurulu solun mezarına taşı dikmiştir.
Mevcut yangının, sızlanmanın, tedirginliğin sebebi budur.
Benlisoy’un “bizim mahalle panik atak geçirdi”
demesinin sebebi de burada.[3] O, solun temellerinden yeniden kurulması
gerektiğini vazediyor, ama bu yeniden kuruluşun aynı bakkalcılık-esnaf pratiği
ile gerçekleşebileceğini zannediyor. Yıllarca “halkın despotizmi”ne dair ne
varsa eleştirdikten sonra bugün o despotizmi yardıma çağırıyor. Onu biraz
sınıfsallık sosuna daldırıyor ve yeni dönemin esnaf olma arzusundaki işçilerle
kurulabileceğine inanıyor.
Kendi bedenini “emanet” gören, ucu açık bir bütünün
parçası kabul eden, bu sorumlulukla hareket eden Müslüman’dan öğrenilecek bir
şeyler olmalı. Burjuvazinin yaydığı korkular, bizim bu bilgiyi tehlikeli
görmemize sebep oluyor. O korkuyla hepimizi kendi yanına hizalıyor. Kendi
varlığını, bedenini, aklını yüce kabul eden burjuvaya öykündüğümüzde,
Müslümanları da kesecek biçimde, özellikle bu coğrafyadaki tüm ezilen
hareketlerinin bu bilgiyle ve pratikle hareket ettiği görülüyor.
O hâlde dini bireyin vicdanla Tanrı arasındaki bir
pratiğe kapatmak isteyen burjuvazinin oyununa gelinmemeli. Burjuvazi, bu lafla
birey dışına taşan, vicdanı aşan, kolektif akılla yoğrulan her türden pratiği
yasakladığını ilân etmiş oluyor. Bu yasak, sosyalizmi ve komünizmi de kapsıyor.
Dolayısıyla, dine küfredenler, kendi temellerini de dinamitliyorlar.
Ezilenlerin kolektif mücadele tarihine ait olamayan, o tarihin birikimlerini
akademi kürsülerinde, dergi bürolarında, örgüt yayınlarında satmayı, bir tür bakkalcılığı-esnaflığı
tek hakikat kabul eden kesimlerin bir huruc gerçekleştirmeleri mümkün
görünmüyor.
Eren Balkır
15 Ağustos 2016
Dipnotlar:
[1] Melih Pekdemir, “Fethullahsız FETÖ Olur mu?”, 15 Ağustos 2016, Birgün.
[2] Tayfun Atay, “FETÖ’yü Kazıdıkça AKP Çıkıyor”, 10
Ağustos 1016, Cumhuriyet.
[3] Foti Benlisoy, “Voxpoulivox Erdoğan ve Demokrasi”,
14 Ağustos 2016, Evrensel.
12 Ağustos 2016
Utanç
Şu
an Hollanda yolundayım. Hollanda ve Fransa gazetelerinden belirli bir hükme
varabildiğim kadarıyla Almanya bugün çamura batıyor ve giderek daha da dibe
vuracak. Seni temin edebilirim ki Hollanda’da bile olsa, bir insan ulusal gurur
konusunda bir duyguya sahip olmasa da gene de ulusal düzeyde bir tür utanmaya
sahiptir. En beş para etmez bir Hollandalı bile en mükemmel Alman’a kıyasla
hâlâ bir yurttaş olma vasfına sahiptir. Yabancıların Prusya Hükümeti ile ilgili
kararları bu yöndedir! Bu konuda herkes tam bir oydaşma içerisindedir.
Prusya’daki sistem ve bu sistemin sahip olduğu temel nitelik artık kimseyi
aldatamamaktadır. Bu nedenle orada kurulan yeni okul belli ölçüde
kullanılabilmiştir. Liberalizmin yüzündeki peçe düşmüş, o en mide bulandırıcı
despotizm tüm çıplaklığı ile bütün dünyanın gözü önünde faş olmuştur.
Her
ne kadar olumsuz bir nitelik arz etse de bu önemli bir ifşaattır. Bu hakikat en
azından vatanseverliğimizin boş olduğunu görme konusunda bizleri eğitmiş,
devlet sistemimizin anormalliğini göstermiş, büyük bir utançla yüzlerimizi
saklamaya itmiştir. Bana bakıp gülüyor ve şunu soruyorsun: Bu bize ne
kazandırdı? Utanç devrim yapamaz ki. Benim cevabımsa şu: Utanç zaten bir tür
devrimdir. Utanç, Fransız Devrimi’nin 1813’te Alman vatanseverliği karşısında
kazandığı zaferdir. O insanın kendi içine dönen bir tür öfkedir. Eğer tüm bir
millet gerçekte utanma nedir bilirse, sıçramaya hazırlanmak için yere çöken bir
aslan hâline gelir. Kabul ediyorum, Almanya’da utanmanın izine bile
rastlanmamaktadır. Aksine bu sefil halk hâlen vatanseverdir. Ama yeni
şövalyenin [IV. Frederick William] kurduğu bu saçma sapan sistem olmasaydı,
hangi sistem bu vatanseverliği devre dışı kılmaya mahir olacaktı ki?
Despotizmin bizi sahnelemeye mecbur ettiği komedi bu şövalye için tehlikelidir,
geçmişte İskoç ve Fransız Krallığı'nda sergilenen trajedi kadar tehlikelidir.
Uzun süre bu komedi fiiliyatta gerçekleşen bir şey olarak görülmese bile, o
pratikte bir devrime varacaktır. Devlet, bir tür palyaço oyunu hâline gelen,
ciddi bir meseledir. Aptallarla yüklü olan bu gemi, muhtemelen rüzgârın
inayetiyle bir süre daha yol alacaktır, ama esasta o kadere inanmadığından halk
illaki o kaderiyle yüzleşecektir. Bu kader yaklaşmakta olan devrimdir.
Karl Marx’tan Arnold Ruge’ye
Hollanda’ya
giden kanal teknesinde
Mart 1843
Kaynak
10 Ağustos 2016
Kıtmir
Burjuva siyaset açısından ideolojik âlemde mevzi,
akademiden medyaya doğru kayıyor. Ol sebeple akademi, medyatik hatta geriliyor.
“Marksist akademisyen” dedikleri kişilerin Marksizme ve Marksist teoriye tek
bir katkıları yok. Uluslararası planda sözü geçen, ciddiye alınan tek bir isme
rastlanmıyor. Bölgeye ve ülkeye dair analizler konusunda Türkiye dışındaki
aydınların daha çalışkan oldukları açık. Ülkedekiler de sadece onlardan
beslenebiliyorlar. Bunlar, ancak maaş saymayı biliyorlar ve sadece gündelik
varlıklarını, kişisel vasıflarını önemsiyorlar.
Bu akademi alanını hüküm altında tutan ana dinamikse Birikim.
Muhsin Kızılkaya’nın “beni AKP’ye örgütledi” dediği Birikim’in bir eli
Abant toplantılarında, bir eli Cemaat kanallarında. Ve tüm sol akademisyenler,
orada imzası görünsün diye çabalıyorlar. Birikimi tasfiye etmeye ahdetmiş bir
çete olarak Birikim, bu akademisyenlerin tecimsel kapısı oluveriyor.
Halis emellerle yola çıkan dergi faaliyetleri bile kendisine gerekli çıta
olarak Birikim’i alıyorlar. Bu tuzağa dikkat etmek gerekiyor. Herkes, bu
şarampolden yuvarlanıyor. Davutoğlu akademisyenlere zam verdiğinde, o radikal
muhalif akademisyenlerin internet âleminde kedi-bebek videolarına ricat
etmelerinin sebebi burada. “Kitabım çıksın, imzam yaldızlansın” diye
örgütlenilen Birikimciliğin bir geleceği yok. Birikimcilik, devletin aydın kesimini
serin sularda boğma operasyonunun adı.
Bu operasyona bilerek ya da bilmeyerek alet olan âlimler,
devletin ve burjuvazinin savunma hattında duracak isimleri, bu isimlerin
zihnini tayin etmeye çalışıyorlar. AKP’yi fırsat belleyip “burjuvazinin,
kapitalizmin birikimini sahiplenmek”ten bahsediyorlar. Mekânlar ortaklaşınca
zihin de birleşiyor.
Mustafa Koç’a taziye kaleme alan Taner Timur, 15
Temmuz sonrası şunları söylüyor:
“Peki
ya Erdoğan, diyeceksiniz? O da kandırılmadı mı? Üstelik iktidar olarak bu
Çete’ye ‘ne istedilerse’ vermedi mi? Doğru, ama o hiç olmazsa üç yıldır ayıldı;
pisliği temizleyip duruyor.”[1]
Yazının sonunda da “Yarın Yenikapı’ya!” çağrısı
yapıyor. Akademinin düzeyi bu.
Eski Cemaatçiler, bir “metafizik gerilim”den söz
ediyorlar. Tersten, bu ifade, devletin kendisine itiraz edecek öfkenin içe
doğru örgütlenmesi olarak okunabilir. “Küfür” düzeninde yaşama imkânlarını,
günahlarını, vebalini Fethullah üstleniyor. O, “Kıtmir” olarak, söz konusu
gerilimi örgütsel bir katalizöre çeviriyor. Bu milletin başka kıtmirlere
ihtiyacı bulunmuyor. Metafizik âlemi de kendisine örgütlemeyi bilen devlete
yeni kullar üretmemek gerekiyor.
TKP’de Gezi sonrası yaşanan gerilim, “Fethullah’ın
borusunu öttürecek miyiz, öttürmeyecek miyiz?” meselesiyle alakalıydı. O
örgütsel katalizör, birçoklarına cazip geldi. Bugün “öttürelim” diyenler, 15
Temmuz’daki tepkiyi “karşı-devrimcilik” olarak niteliyorlar[2], yani bu anlamda
darbenin bir “devrim” olduğunu düşünüyorlar. Üstatları ise hâlâ CHP tabanını
örgütleme hayalleri görüyor.[3] Dönüştürmeden, hazırlop, kısa günün kârı
denilerek yürütülen bir ideolojik çalışma, herkesin sağa örgütlenmesi ile
sonuçlanıyor. Çünkü CHP, sosyalistlerin “40 yıllık” değil, 93 yıllık meşgalesi.
Ve bu meşgale, her daim sınıf mücadelesinden azade bir faaliyet olarak
yürütüldü.
Fethullah’taki “metafizik gerilim” politikası bu
solcularda da var. Gündelik hayatta her türlü küçük burjuvalığın, burjuva hayat
tarzının gizlenmesini sağlayan bir pratik, örgütler ve şefleriyle kurulan
ilişkide de mevcut. Yani alt ve ara kadrolar, bu zımni anlaşma dâhilinde,
verili sömürü-zulüm düzenine uyumlu bir hayat yaşayabiliyorlar. Kur’an’ın
karşısına sol diye bir şeyi çıkartıyorlar, oraya kazık çakıyorlar, herkesin
onun etrafında dönmesini istiyorlar. Çünkü sol, ya burjuva dininin ya da devlet
dininin kılıfı. O yüzden Kur’an’la boğuşuyorlar. Kur’an’ın, Kur’an şahsında,
yoksul ezilen kitlelerin burjuvaziyi ve devleti karşıya atmasına; kendi
solculuklarının eleştirilmesine asla izin vermiyorlar.
Sol-sağ ayrımına abananların alt-üst ayrımını örtbas
ettiğini görmek gerek. AKP’ye karşı bir tür solculuk vazedenlerin, bu ayrımı
her daim sumen altı etmeleri zorunlu. Bunlar, devletin ve burjuvazinin savunma
hattına adlarını yazdırmak istiyorlar. Her zaman işe yaramaz, ama vazgeçilmez
olma arzusundalar!
Alt-üst ayrımını, gerilimini örtbas edenler, yücedeki
örgüt şefleri. Onlar, toprak ayaklarının altından her kaydığında, buna sebep
olan gerilimi egemenler lehine gizleme yoluna gidiyorlar. Ve hep CHP sahiline
çekiliyorlar. Orada muhalif, delişmen bir tip olarak hikâyeye dâhil oluyorlar.
Onlarda Marx ve Lenin’in her daim sola saldırdığı, “ben solcuyum” dediğine
tanık olunmadığı gerçeğine ilişkin tek bir lafa rastlamak mümkün değil.
Dolayısıyla, sahnede “Ben Marksistim deyince Dühringci
olmaktan çıktığını sananlar derneği” ile “Ben Marksistim deyince Kautskici
olmaktan çıktığını sananlar derneği” arasında bir kavuklu-pişekâr atışması söz
konusu. Bunlar, oyunda kalmak istiyorlar ve “savunma hattı konusunda bana
muhtaçsın” mesajı gönderiyorlar sağa-sola. Devlet, burjuvazi ve emperyalizm iç
içe ve sağ da sol da onların sağı solu.
Ortada örgüt ya da parti yok, dernekler var. Bu
dernekler, CHP tabanına göz dikmişler. Hepsi de bir ağızdan Atatürk’ün İnönü’ye
yazdığı mektubu paylaşıyorlar. Oysa Halk TV, aylardır en basit belgeselde bile
İnönü’ye açıktan giydiriyor. Kemalizmin bütün günahını, suçunu İnönü’ye yükleme
derdinde olan AKP’nin yanına hizalanılıyor. “Derin devlet” Fethullah’la; “sığ
devlet” İnönü ile arınmak istiyor. Bu sayede en sosyalist bile “tek yol devrim”
sloganını terk edip, “tek yol aslanlı yol” sloganına geri çekiliyor. Lafız
değil, pratik önemli.
TV kanallarına çıkan paşalar da zaten Avrasya hattına
girilmediğinden, sadece ülkenin bölge bağlamındaki hareket planını
genişletmesinden söz ediyorlar. Buna destek de soldan geliyor: “Rusya, Batı’nın
alternatifi görülmemeli, AB’den çıkmak, NATO’dan ayrılmak ilerleme sağlamaz.”
uyarısı yapılıyor.[4] Tüm alttakilere, ezilenlere “bu yüksek siyaset
taklalarına biat et” deniliyor.
Alt-üst ayrımını, gerilimini görmezden gelenlerin
solculuğunu son üç yıldır Fethullahçılar örgütledi. Bunlar hâlâ fotomontajla,
Tayyip’in başını Putin önünde eğdiğini göstermeye çalışıyorlar. Dünün
Putincileri, bugünkü taklalarının hesabını vermiyor. Tayyip ve İslamcılık
edebiyatı ile devletin hamleleri, burjuvazinin seyri, emperyalizmin mevzileri
karartılıyor. Her şey Tayyip’in şahsiliğine, İslam şahsi ideolojik yüke
indirgeniyor.
Tayyip, Fethullah’ın “metafizik gerilim”ini kendisine
örgütlüyor. Bunun şahsi ikbal ve gelecekle alakalı olduğunu düşünmek yanıltıcı.
O, devlet ne diyorsa, onu yapıyor. Orta sınıf, küçük burjuva güdüler, onun
dolayımıyla devlete örgütleniyor. Ona itiraz edenler, sadece şahıs görüyorlar,
çünkü bu güdüleri bizzat kendileri örgütlemek istiyorlar. Mülkiyet baki olduğu
için bu tip kişiler, sadece aynı düzlemde rekabet edebiliyorlar. Tayyip’te
kendilerinden çok şey gördükleri kesin.
Bugün TV kanallarında, otobüslerde, trenlerde göze
sokulan “komik videolar”da küçük insanların büyük olma arzularıyla, “büyük,
yetenekli insanlar”ın üstünlüklerine dair hikâyeler boca ediliyor. Solcuların
kaleme aldıkları mizah programlarında seyirciye küçük insanlarla alay etmek
öğretiliyor. İdeoloji ve dil, buradan örgütleniyor. Cahil Müslüman halk, bu
sayede aşağılanıyor. Kimi Müslümanlara akıllı (küçük) burjuvalar olmak
öğretiliyor. AKP, emekçi direncini toprağa gömmek için var. Onun kontrol altına
alınması için uğraşan Fethullahçılar herkese AKP’yi aşağılamayı öğretiyor,
kendisini ve liberal kurgusunu yüceltiyorlar.
Sap saman ayrılmıyor, çünkü Fethullah, AKP karşıtı
emekçi direncini de örgütlemek istiyor. Darbe teşebbüsüne karşı itirazı
“karşı-devrimci” görenler, bunu asla anlamıyorlar. Fethullah, “kıtmir”, yani
günahı üstlenmiş kişi olarak, orta sınıfa sesleniyor. Sola bu yüzden sıcak
geliyor. Tayyip’in seslendiği alttakiler, mazlumlar, yoksul emekçiler, kimsenin
gündeminde değil. İnternet âleminde bunları aşağılamak, alaya almak, küçümsemek
öğretiliyor.
Devletin boşluk kabul etmesi mümkün değil. AKP
yüzünden devletin zarar gördüğünü söyleyen bir solculuğun tartışılması zorunlu.
Bu açıdan AKP devlet dairesindedir, Cemaat kadar. AKP’ye vurup o devleti
paranteze, cebe, çantaya atmak çıkışsız. Devlete karşı devrimci bir hattı
örgütlemeyi göze alamayanlar, devletin savunma hattına örgütlenmeyi tercih
etmişlerdir. Emekçiler açısından bu iradenin bu topraklarda bir geleceği yok.
Eren Balkır
10 Ağustos 2016
Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “Faş”, 24 Ocak 2016, İştirakî.
[2] Ebru Pektaş, “Solcular Lütfen Utanır mısınız?”, 9
Ağustos 2016, İleri.
[3] Metin Çulhaoğlu, “CHP’nin Dört Hali” 9 Ağustos
2016, İleri.
[4] Hüseyin Hayatsever, “HDP’li Bilgen”, 23 Temmuz
2016, Sputnik.
09 Ağustos 2016
Ortaoyunu
Avrupa’da kimi Neonazi grupları, kadını aşağılık bir
varlık gördükleri ve böylesi bir varlıkla yan yana olmak istemediklerinden,
kendi içlerinde eşcinselliğe alan açıyorlar. Kendilerini “üstinsan” olarak
görenlerin bu refleksine doğasevicilik ve hayvansevicilik gibi akımlar
dâhilinde de rastlanıyor. İdeolojisi buralardan beslenen kimi solcuların
İslam’a ve İslamcılığa düşman kesilmesi, gayet doğal bir gelişme. Onlar da
“üstinsan” olmakla, her tür ideolojiyle yüklenmiş insanı “aşağılık” kabul ediyorlar.
Doğa, hayvan, kadın vs. bu aşağılama pratiği için bir araç olarak kullanılıyor.
İslam’ı ve Müslüman’ı aşağılamayı Pentagon, CIA ve NATO’dan öğreniyor.
Bu aşağılama pratiğinin bir tezahürü de Şırnak’ta
çadırlarda kalan kadınlar için düzenlenen “iç çamaşırı” kampanyası. Kendilerini
sadece düşünen birer klitoris-vajina olarak gören kimi feministler (bu örnek
dâhilinde İstanbul Feminist Kolektifi) aşağılayıcı bir dil ve yöntemle Kürd
kadınına bu şekilde düşünmeyi öğütlüyor, ötesine tahammül edemiyor, Kürd
kadınını maruz kaldığı zulümden ve o zulmün toplumsal-tarihsel niteliğinden
soyutlayıp soyut, yüce bir “Kadın”a kapatıyor. Bu “Kadın”, burjuva “Birey”
mitinin başka bir tezahürü. O “Kadın-Birey”, kontrgerilla talimnamelerinin yeni
maddesi.
Bu mite tapan feministler, bir Kürd’ün tepkisinde dile
geldiği biçimiyle, “Hababam Sınıfı” filminde doğuya erotik film afişi
gönderenlerin, Van depreminde kullanılmış sutyen postalayanların yanına
düşüyor. Dolayısıyla, aşağıdaki resimde görüldüğü üzere, bunların Şengal’deki
Ezidî kadınlarla kurduğu ilişkinin mesafesi “Senegal” kadar olabiliyor.
Bilinçaltı dışa vuruyor, Afrika’ya akın eden Avrupalı misyonerlerin zihni
Kürd’e dayatılıyor. Kürd, Kürd olmanın çapaklarından arındırılmak isteniyor. O
misyonerler bunu emrediyorlar. Herkesi efendilerinin tahtları önünde diz
çökmeye çağırıyorlar.
* * *
Bugün gelinen noktada sol-sosyalist çevreler, mevcut
koşullar üzerinden, tüm iddialarından vazgeçmiş durumdalar. Hepsi, düne kadar
eleştirdikleri ulusalcıların, CHP’lilerin, cumhuriyetçilerin, en iyi hâliyle
liberal demokratların hattına gerilediler.
“Kamusal vicdanı” anımsatan Yasin Durak da bu geri
dili kuşanmanın ekmeğine sürdüğü yağı artıracağını düşünüyor.[1] AKP ve IŞİD
bahanesiyle herkes, bir tür sosyal demokraside ve liberalizmde ikbal görüyor.
Siyaset, açılan yuvalara, çatlaklara yerleşmeye indirgeniyor.
İslamcılık geleneğinde bir çatlak anlamına gelen ve
“sınırsız, sınıfsız İslam toplumu” diyen Metin Yüksel, bu ikbal düşkünlerince
eziliyor, bastırılıyor. İslam konusunda Batılı oryantalistler kadar cahil olan
kimi solcular, faaliyetleriyle o batının devletine hizmetkâr oluyorlar.
Yasin Durak, “Fethullahçılık İslamcılığın Dik
Alasıdır" derken[2] Kemalist efendilerini, ekmeğini yediği müesses nizamı
aklama yoluna gidiyor. Durak’ın tespiti doğru ise, Fethullah
muhbirlerinin-itirafçılarının ifadesiyle, Cemaat’in kuruluşuna tanıklık eden
Vehbi Koç, MİT müsteşarı Fuat Doğu, CIA vs. de İslamcı. Durak, özünde iktidarın
ele geçirilmesi konusunda devletin sergilediği dirence ortak oluyor. Devletin
köklerinde varolduğunu zannettiği “solculuğa” sarılıyor, herkesi o köklerden
beslenmeye davet ediyor.
Bu anlamda Birgün gazetesi ve Durak, mevcut
durumu fırsata çevirmek adına, CHP’ci bir tür solculuğa alan açmaya çalışıyor.
O solculuk, CHP kuyruğunda Taksim’e koşuyor. Kılıçdaroğlu, Tayyip’in yanına
koşunca arabeske bağlayıp sevgiliye ucu yanık bir mektup yazıyor.[3]
Şimdilerde Cemaat üzerinden AKP’ye vuranların,
özellikle son üç yıldır Cemaat’i neden siyaset ve istihbarat kaynağı olarak
gördüklerinin hesabını vermeleri gerekiyor. Hâlâ, utanmadan “Haziran
Türkiyesi”nden bahsediyorlar.[4] Oysa üç kuruşluk politik çıkarlar için Gezi’yi
ve Haziran’ı iğdiş edenler, kendileri. Önce seçim, ardından Fethullah
rüzgârıyla yelkenlerini şişirmek isteyenler, “yoğurdum kara” bile demiyorlar.
Kaleme aldıkları bildiride CHP’ye değil, Kılıçdaroğlu’na
vuruyorlar. Haziran meclislerine örgütleyecekleri CHP’lilerin olduğunu
düşünüyorlar, ama bir yandan da seksen sonrasında CHP’nin içine yolladıkları
kadroları eliyle CHP batağına çekiliyorlar.
* * *
Bugün Cemaat muhbirleri, meseleyi özel bir şahsın
kendinden menkul bir cürmüne indirgiyorlar, görevleri bu. Misal, Fethullah’ın
Özal’ı, Demirel’i ve Tayyip’i kıskandığından bahsediyorlar. Oysa Fethullah,
devlet tarafından, hükümet partilerinin kontrol ve disiplin altında tutulması
için kullanılan bir aparat. O devlet, emperyalistlerle kol kola olan ittihatçı
subaylar kadar, o emperyalistlerin iç ve dış ajanları ile faaliyet imkânı
buluyor. O hâlde Fethullah’ta İslam görüp kaşınanlar, ondaki devleti ve iç
emperyalizmi gizlemiş oluyorlar, görevleri bu.
Grup toplantısında Selahattin Demirtaş ise tipik bir
CHP’li gibi konuşuyor. “AKP, nitelikli, yetişmiş eleman ihtiyacı sebebiyle
Fethullah’ın önünü açtı. Amaç, dini muhafazakâr kesimin devleti ele geçirmesini
sağlamaktı” diyor Demirtaş. Bu hamle ve devamında Taksim Manifestosu’na nazire
olarak kaleme alınıp ilân edilen “12 Maddelik Yol Haritası”, yeniden inşa
edildiği söylenen devletin bu inşa sürecine eklemlenme iradesinin somut ifadesi.[5]
ÖDP’nin başını çektiği Birleşik Haziran Hareketi CHP, HDP
ise AKP kanalından bu sürecin parçası olmak istiyor. “Bizi saraya ve
Yenikapı’ya neden çağırmadınız?” diye feveran edenler, şimdilerde “biz zaten
gelmezdik” diyorlar. Başka şeylerde değil yalanda mahirleşiyorlar.
Demirtaş konuşmasında, “Fethullah’la birlikte
görülmeyen herkesi itibarsızlaştırdınız, Fethullah’la ilişkisi olmayan tek
parti HDP’dir” diyor, bu mevzu Diyarbekir belediyesindeki Ekrem Dumanlı
görüşmesini, yapılan “nezaket ziyareti”ni, İmralı’dan iletilen “Fethullah’a
selam söyleyin” mesajını ya da seçimlerdeki Cemaat desteğini de içeriyor mu,
merak konusu.[6]
Özetle, HDP ve Haziran, batan gemi olarak CHP’yi
yağmalamak derdinde, ama kimse ol ganimeti nereye, hangi limana götürecek, onu
söylemiyor. Cümlesi de avama güzel masallar anlatmakla meşgul.
Burada Demirtaş, devleti her elmalı şekere kanıp
istenilen yere götürülen “saf bir çocuk” olarak görüyor. Tipik CHP’li bir
siyasetçi olarak konuşup CHP tabanını avlayabileceğini düşünüyor. “Saf çocuk”
gördüğü devlete böylelikle sahip çıkıyor. Onun anasına-babasına mesaj göndermiş
oluyor. Çelişkili bir ifadeyle, devleti ele geçirmekle suçladığı Cemaat’in ve
AKP’nin karşısına “devleti yeniden organize edelim” diyerek çıkıyor. Ülke
yönetiminde sahip oldukları konum ile bu noktada rol kapmak istediğini
söylüyor.
Alper Taş ise aynı telden, “Türkiye’yi kurmak”tan söz
ediyor.[7] Rol paylaşımı bu minvalde. HBDH ise “krizin kaosa sürüklendiğini”,
“ülkeyi ve toplumu kaostan kendisinin çıkartabileceğini” söylüyor. Bu laf,
krizi derinleştirip devrim yapmakla yükümlü bir örgütün ağzından çıkıyor.
Mizahî dile geri döndüğüne göre, Demirtaş sinyali
almış görünüyor. Yenikapı’ya çağrılmama, fotoğraflarda yer almama meselesi,
HDP’nin ifa ettiği ve etmeyi sürdüreceği misyon ile ilgili. O “saf çocuk”
görülen devlet, olsa olsa, filmlerdeki içine şeytan kaçmış “çocuk”. Oyunu
bitmemiş, bitmeyecektir.
* * *
Eskiden kıt da olsa rastladığımız devlet analizlerinin bugün devre dışı kalmasının sebebi, herkesin oynanan bu ortaoyununun seyircisi olmasıdır.
Ele geçirilecek bir mevki olarak saf, temiz ve ari
görülen/gösterilen devletin perde gerisinde neler yaptığı, o yapılanların
kapitalizmle ve emperyalizmle bağları, kimseyi ilgilendirmemektedir. Sahnede görülen
atışmalarla oyalanmak yeterli, o devlete işmar etmekse tek çözümdür.
Dolayısıyla kimse, o devletin sınıfsal niteliğine, tarihsel konumuna, toplumsal
hareket planına tek laf etmemektedir.
Siyaset, devlet katında, demokrasi kılıfı altında
işleyen bir pratiğe indirgenmiştir. Her türlü teorik-ideolojik
tespit-değerlendirme, o devleti aklama amaçlıdır. Çünkü herkes bir biçimde,
ülkenin kurucu iradesindeki teorik-ideolojik donanım ve içerikten memnundur.
Kendilerini üstün kıldığını düşündükleri her şeyi ona borçlu olduğunu
düşünmektedir.
Şezlongda yatan da tankın önüne yatan da mevcut
durumunun üstünlükçü yanını borçlu olduğu gücün önünde diz çöktürülmektedir. O
güce karşı kudret devşireceğimiz yerler, ortaoyununda rol alanların, almak
isteyenlerin durduğu yerler değildir.
Eren Balkır
9 Ağustos 2016
Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “Satiriasis”, 14 Şubat 2016, İştirakî.
[2] Yasin Durak, “Fethullahçılık İslamcılığın Dik
Alasıdır!”, 9 Ağustos 2016, Birgün.
[3] Haziran, “Kılıçdaroğlu Bilmeli ki”, 5 Ağustos
2016, Birgün.
[4] Alper Taş, “Haziran Ülkesini Kurmalıyız”, 6
Ağustos 2016, Muhalefet.
[5] “HDP’nin Demokratikleşme İçin 12 Maddelik Yol
Haritası”, 9 Ağustos 2016, ANF.
[6] “Kışanak’tan Açıklama”, 30 Nisan 2015, Cumhuriyet.
[7] Alper Taş, Muhalefet.
Darbe Senaryo mu?
Felsefede sorular cevaplardan önemlidir. Çünkü sorular
tartışmanın yönünü belirleyen asıl etmenlerdir. Cevaplar ikincil, tali bir yol
izlemektedir.
15 Temmuz gecesi orduya alkış tutanlar, darbe
başarısızlığa uğrayınca, “bu Tayyib’in senaryosudur” demeye başlamışlardır.
Nitekim kendini Marksist görenler de bu tartışmanın içinde boğulmuşlardır.
Halktan insanlar olarak darbenin gerçek bir darbe mi,
yoksa bir senaryo mu olduğunu tartışacak bilgilere sahip olmadığımızı ifade
etmek lazım. Açıkçası bir Marksist, bununla ilgilenmez. Marks, bizden yüz elli
sene önce toplumun işleyiş yasalarını ortaya koymuştur. Bizlerin bu Marksist
mantık çerçevesinde söyleyeceklerimiz nettir ve gerçeğin kendisidir.
Marks, kapitalizmin çelişkilerinden bahsederken, temel
olarak artı-değerin paylaşımına dikkat çekmiştir. Yani işçinin ürettiği üründen
üretilen artı-değer (genel olarak kâr olarak bilinir, ancak Marksist iktisatta
artı-değer bütün giderler çıktıktan, yani maliyet çıktıktan sonra geriye kalan
değere “artı-değer” denir) işçi ile patron arasında paylaşılır. Tarihin temel
çelişkisi, patron ile işçi arasındaki çelişki, işte bu çelişkidir. Bu
artı-değerden işçi mi yoksa patron mu daha fazla alacaktır? Toplumun ezen-ezilen
kavgası bu temelde yürür.
Bir diğer çelişki ise işçiler ile işsizler arasında
olan çelişkidir. Bu çelişki ise asgari ücret denen açlık sınırının
belirlenmesinde rol oynar. Yani işçiler, daha doğrusu örgütsüz işçiler, daha
fazla ücret istediklerinde, patronlar işçileri bu işsizler ordusu ile tehdit
eder. Der ki; “eğer beğenmiyorsanız bu ücretleri, çıkın gidin!” Marks’ın deyimi
ile “işsizler ordusu yedek işçi ordusudur.” Çalışan işçiler eğer ücretlerinden
memnun olmazlarsa, hemen kapı dışarı edilirler. Çünkü toplumda işsizler ordusu
vardır.
Nihayet kapitalizmin son çelişkisi ve konumuzu
ilgilendiren çelişkisi ise kapitalistlerin kendi arasındaki çelişkisidir.
Bunlar ise yaratılan artı-değeri sadece kendiler almak için müthiş bir rekabet
içindedirler. İşte Gülen cemaati ile ‘’Erdoğan devleti’’ arasındaki çelişki
buraya tekabül etmektedir. İşçilerin alın terini paylaşamayan iki burjuva
sınıfının çatışmasıdır bu. Bu noktada emekten yana olanların “darbeye hayır”
demesi, onları Erdoğan’ın kucağına itmemelidir. Haftalardır darbe karşıtı
gösteri yapanlar durup düşünmelidir. Erdoğan neden kutsal değerlerin,
dini-milli değerlerin yüceltilmesinden bahsediyor da işsizlikten, yoksulluktan,
asgari ücretten bahsetmiyor? Neden işçilerin çalışma koşullarının
düzeltilmesinden, iş güvenliği kurallarının iyileştirilmesinden söz etmiyor?
Çünkü Erdoğan yoksul halkı değil, işçileri sömüren
kapitalist düzeni temsil ediyor. Burada kalkıp “darbe gerçek mi senaryo mu?”
diye tartışmak bizim sınıfın işi değildir ve “aklımız ermez ona”.
Biz sofradaki ekmek kadar somut düşünmeliyiz. Bir
atasözünde ifade edildiği gibi: “Filler tepişir, altta çimenler ezilir”.
Maalesef üstteki fillerin kavgasından dolayı bizim sınıfın insanları, bizim
sınıfın insanlarını ezdi. Kısacası bizim başımızda hep bir darbe vardı.
Yoksulluk darbesi.
Önüne geçip canımızı feda ettiğimiz tanklar, üzerimize
kurşun sıkan askerî jetler bir senaryo mu değil mi, bilemeyiz ama sabahın
köründe işe gitmek, ay sonunu getirememek, kirayı ödeyememek, her bir yana
borçlu olmak, günde 12 saat çalışmak, hastaneye gidememek bizim hayatımızın
kendisidir ve biz bu oyunu bozmak zorundayız. Asıl oyun hayatımız üzerindedir
asıl senaryoda...
İlhan Çıtak
8 Ağustos 2016
08 Ağustos 2016
Maraba
Darbe girişiminin başarısızlığını ve en nihayetinde
Yenikapı mitingini herkes kendi düşünsel ve ideolojik penceresinden okuyor. Ben
de tabii olarak aynı pencereden okuyorum.
Süreçte İslamî duyarlılık gibi bir sâik ile okumalar
yapanları takdir ediyorum.
Olmayan şeyi görebilme yetisi bu kadar gelişkin başka
nerede vardır?
İkincisi bir Kürt olarak bu süreçte halkımı ve hakkımı
temsil eden ifade eden bir tek emare dahi göremedim.
Bu ülkede Kürd'ün sadece tebaa olduğu gerçeği bir kez
daha sahneye konulurken, buna razı olanlara bir şey demiyorum ama rıza
göstermeyenlerin bunu görememesini anlayamıyorum.
Hülasa, ne İslamî kimliğim adına bir berraklık emaresi
ne de fıtri aidiyetim adına bir kabul ve teslim manzarası görebildim.
Yenikapı mitingini baştan sona pür dikkat takip ettim.
“Ben bu manzarada nerede oturuyorum” diye sordum ve cevabım şu: “yerim yok,
orada ancak maraba olarak yer edinebilirim” oldu!
Ahmet Kaya
8 Ağustos 2016
Naçiz ve Nafiz
15 Temmuz günü insanların yarım ekmek döner, iki kilo
kömür, beş kilo makarna için öldüğünü söyleyenler, nihilizmin batağındadırlar
ve bu topraklarda siyaset yapmama arzusundadırlar. Onlar, siyaseten
mevtadırlar.
Server Tanilli’nin “inanca karşı bilgi”ye dair
cümlelerini dillerine dolayanların, tankın önüne çıkan gencin inancı
kendilerinde olmadığı için her daim mağlup olduklarını görmeleri şarttır.
Körlük, mağlubiyetin nedenidir.
Yenikapı mitingini kafe ve barlarının
televizyonlarından seyredenlerin anlamadığı şudur: siyaset, kendi istediğin
yere minder serip orada kendinle güreşmek değildir.
İdeolojik mücadele, herkesi kendisi ya da en azından
Tanilli kadar aydın kılmakla ilgili değildir. Akademisyenlerin görevi, olguları
ve olayları bileşenlerine ayırmak, kategorize etmek, sınıflandırmak,
kavramsallaştırmaktır. Kitleler ise o olguların ve olayların teşkil ettiği bir
bulamaç içinde yaşarlar. Cenk sahasında gereken zırhı ve silâhı kuşanırlar.
“Araplar, Farslar, Kürtler buranın sahibi, Türkler sonradan geldi” ya da
“Türklükle savaşıyoruz” sözleri o zırhı delemez. Bebeği yıkadıkları suyu dökerken
o bebeğe de kıyanlar, o Türkü ve Müslümanı düşman belledikçe, kendi minderinde
kendi zihniyle güreşip duran acemi güreşçilere dönüşürler. Gözü namazda
olmayanların kulakları ezanı işitmemektedir. Cenk sahasından kaçanlar, kendi
bireysel kavgalarını güzellemekten, yaldızlamaktan, göğe çıkartmaktan başka bir
şey yapamazlar.
Hitler’in birçok argümanını ilk dönemde komünistlerin
gazetelerinden aşırdığı söylenir. Bu kitleye “faşist güruh” diyenlerin önce
Alman KP’si kadar komünist, o parti kadar güçlü ve nafiz olabilmesi gerekir.
* * *
HDP’nin son dönemde ve esasen uzun bir süredir
siyasetini inşa ettiği alan, “Apo’ya özgürlük”tür. Genel siyasete ait tüm olgu
ve olayları bu alan üzerinden değerlendiriyor. Nihilistlere bu alan, mevcut çöl
sıcaklığında cazip geliyor. Sinsi liberaller, bugün Erdoğan’a ettikleri lafları
yarın Apo’ya karşı bileyleyecekler.
O liberalizmle sosyal demokrasi arasında salınıp
durmak, komünistlerin işi olmamalıdır.
Maalesef HDP siyaseti, bu toprakların çarpık,
çapraşık, bulaşık gerçeğinden kaçma yöntemidir.
Türk’ün ve Müslüman’ın içerisinde sınıf mücadelesini
nasıl yürüteceğine dair tek bir cümlesi, tek bir tutamağı olmayanların mevcut
nihilizmi, ancak hiçlik doğurabiliyor. Bu hiçlik, mevcut varlığın kutsanması
için şarttır. Kitlelerin, kolektif dinamiklerin tarihsel kara gücünün
karşısına, burjuvazi tarafından özel olduğuna inandırılmış bireylerin varlık
kavgası çıkartılabiliyor. Siyaset alanına egemen olan, bu kavganın keçeleşmiş
dilidir. Bu dil, bize “sadece kendi yüce varlığınıza iman edin” buyuruyor. Nafiz
olmak için naçiz olmak şarttır. Çünkü değeri tayin eden, burjuvazinin hâkim
olduğu piyasadır. Kimsenin cümlemizi bu piyasaya mal kılmaya hakkı yoktur.
“Kürd sorunu demokrasi sorunudur” cümlesi, bu
keçeleşmiş dilin ve zihnin tezahürüdür. Bir sorunun demokrasi alanına atılması,
çözümün burjuvazide olduğunun ikrarıdır. Bu zihnin TV’de kaleme aldığı
dizilerde yoksullar masum, saf, temiz insanlar olarak takdim edilirken,
zenginler, o yoksulların maddi sorunlarını çözüme kavuşturan güç olarak
övülüyorlar. Burjuvazinin birikimini, tarihini sahiplenenlerin demokrasi
nöbetlerine üzülmemeleri gerekir. Onların dilinde “Kürd”, burjuva bireyin
eğretilemesinden ibarettir. Gerçek Kürd’ü görmez, görmek istemez.
Aynı şekilde, 15 Temmuz’daki Müslüman iradesi de
AKP’lileri ürkütmüş, gösteriler daha da uzatılmıştır. Gaz alınmak zorundadır.
Herkes birbirinin sırtını sıvazlamakta, birbirinin sırtına masaj yapmaktadır.
* * *
Fatih Polat isimli bir gazeteci, Yenikapı mitingindeki
kitlenin sayısal varlığından etkilenerek bir haber kaleme almış.[1] Haberde
kitlenin “sol, sosyalist parti ve hareketlerin de kazanması gereken emekçiler”
olduğunu söylüyor. Bu zihin, nicelikçi olduğu için, geçenlerde de CHP mitingine
koşa koşa gitmiştir. Esasında bu söz, CHP başkanı da o mitingde olduğu için
sarf edilmektedir. Başka bir anlamı yoktur. Ama gene de burada, en azından o
kitleyi Hitler’in kitlesine benzetenlerden farklı bir yaklaşım söz konusudur.
Bugünlerde her yerde “faşist sürüler” görenlerin Avrupa’ya kaçmayı düşünenler
olduğunu anlamak gerekir. Bunların Fransa’daki son eylemlere bin bir kulp
bularak katılmadıkları bilinmektedir. Burada, bugünde, bu gerçekle siyaset
yapmak, onların mayasında, hamurunda yoktur. Dolayısıyla, ilgili kesimin
“demokrasi cephesi” diyerek sürekli kendisine işaret etmesi manasızdır. O
cephenin eşbaşkanı ile Yenikapı’daki Kılıçdaroğlu’nun ağızlarından aynı
cümleler dökülmektedir.
Kılıçdaroğlu, muarrızları kürsüde ne vakit “meclis”
dese gülümsemiştir. Tek siyasi varlığı o meclisin gerçek sahibi olduğuna dair
vehim üzerine kuruludur. “Ne var yani, biz de durdurduk darbeyi, sabaha kadar
mecliste oturduk” diyenlerin meclisin sahibine hizmet ettikleri açıktır. “Bizi
niye çağırmadınız? Bize saksı muamelesi yapamazsınız?” diye serzenişte
bulunmanın da kıymeti yoktur.
Cemil Bayık, bugün “HDP’nin daha ilk günden ‘AKP ile
koalisyon olmaz’ demesini tarihi bir hata olarak gördük. AKP’nin Hükümet
kurmama, saldırılarını arttırma konusunda elini güçlendirmiştir. HDP’nin bir
demokratikleşme programı olursa ‘herkesle koalisyon kurarız’ demesi gerekirdi”
demektedir. O HDP, 10 Ekim’den bir gün sonra kurtuluş için ancak ve sadece
sandığı işaret edebilmiştir. Bu ayakkabı içinden bakarak, yaşananları
sınıfsal-politik açıdan değerlendirmek mümkün değildir, zira o ayakkabı,
sınıfsallık ve politika dışı olmak adına giyilmiştir.
* * *
Meydanlarda “faşist sürüler” görenler, açıktan şunu
söylüyorlar: “Sonuçta ben, bir ağacın altında arkadaşlarımla sohbet etmek
istiyorum.” (Neşe Özgen) O “faşist sürü” dedikleri kitleye mensup insanlar,
böylesi hayalleri olmadığı için aşağılanamazlar. Sosyalizm için burjuvazinin ve
kapitalist ilişkilerin gelişmesi gerektiği, Avrupa solculuğudur. Unutmayalım ki
o solcular, Ekim Devrimi’ne de aynı saiklerle karşı çıkmışlardır.
Aşağılayanlar, kimlerin katına çıktıklarını, kimin yücesinden baktıklarını izah
etmelidirler. Kimlerin ayakkabısını giydiklerini söylemelidirler.
Bu burjuva zihin, ekrana, sokağa, hayata baktığında
kendisi gibi özel bireyler görebiliyor ya da görmek istiyor. Yenikapı’ya
baktığında sadece Tayyip Erdoğan ya da Safiye Soyman’ın Faik’i görülüyor.
Doğrudur, Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın özel şovuna malzeme olmuştur. Taksim
Manifestosu’nu orada okuması, “HDP niye yok” anlamına gelecek sözler
sarfetmesi, “liyakat”in altını çizmesi, birilerinin yüreğine su serpmiş
olmalıdır. Ama aynı zamanda Erdoğan’ın Fethullahçıları “tek tipçi” olarak
eleştirmesi de bu kesimi rahatlatmalıdır. “Vahdette kesret” vurgusu Binali
Yıldırım’dan; “kesreti boşverin, vahdete bakın” sloganı Bahçeli’den gelmiştir.
Bu söylenenlerin kendisi değil, ardındaki mana önemlidir. Kürsüdeki kişilerin
varlığı değil, ardındaki güç ilişkileri önemsenmelidir.
Hayatın içinde AKP’li bürokratlarla, işadamlarıyla iş
tutan CHP’li ve HDP’lilerin hizasından yürütülecek bir mücadelenin geleceği
yoktur. Burjuva siyaset oyununa seyirci kılınan kitlelerin sokakta belirli bir
irade ortaya koymaları değerlidir. O kitlelerin suyuna katılan uyku haplarının
ömrü her daim sınırlıdır.
Hulusi Akar’ın vurgusu “demokrasi ve hukuk”
yönündedir. “Milli ve yerli” olduğunu söylediği Erdoğan’ın “ordu-millet”
ürettiğini söylemektedir. Erdoğan demek ki “camiler kışlamız, minareler süngümüz”
diyerek gelmiş, sonuçta kışlaları camiye, süngüleri minareye çevirmiştir. Bu
ise ancak caminin ve minarenin muhtevasının silinmesi ile mümkün olabilmiştir.
Millet, kendisinin kurmadığı devlete zorla ikna edilmiştir.
Fatih Polat’ın, Foti Benlisoy’un, bir miktar Alper
Taş’ın “anlamlı ve dönüştürücü dil tutturma” istemleri, ancak bu burjuva
gerçeklikle alakalıdır. Onun dışına tahammül etmeleri mümkün değildir.
Burjuvazinin birikimi verili mutlak kabul edilmektedir. Hepsinin zihnindeki
siyaset denkleminin sabit terimi, burjuvazidir.
Herkes, hayata ve politikaya kendi ayakkabısının
içinden bakmaktadır. Oysa aslolan, yalınayaklılardan, baldırıçıplaklardan
bakmaktır.
Eren Balkır
7 Ağustos 2016
Dipnot:
[1] Fatih Polat, “Yenikapı Bize Ne Söylüyor?”, 8 Ağustos 2016, Evrensel.
07 Ağustos 2016
Milliyetçi Cephe Değil Demokrasi Cephesi Kazanacak
15 Temmuz askerî darbe girişimin üzerinden 22 gün
geçti. Böylece AKP hükümeti ve reisi, ABD, AB ve diğer ülkeler nezdinde
yitirdiği prestijini, itibarını yeniden kazanmak için fırsatı lehine çevirmeye
başladı. “Meclisin” hazırladığı bildiriye dört partinin imza atmasıyla birlikte
isteğine kavuşmuş oldu.
“Darbe tiyatrosu”nu dış kamuoyuna karşı kullanırken,
diğer yandan iç kamuoyunu da alanlara reisin çağrısıyla birlikte AKP, MHP
tabanı ve FETÖ dışındaki cemaat örgütlerini de davet ederek alanlara
topladılar.
Alanlarda ulaşım bedava, döner dürümü, çorba bedava,
içecekler bedava, panayır gibi demokrasi nöbeti yapılıyordu. Reisin eli
güçleniyordu. Osmanlı Ocakları’na, AKP gençlik örgütüne arabalarına benzin
bedava AK Gençlik kartı ile her şey bedava dağıtılıyordu.
Alanlarda faşist, ırkçı, şoven sloganlarla beraber
salâlarla alana gelen cemaatlerin zikirleri kitleleri motive etmek için bol,
bol dualar okunuyor, sözde demokrasi adına AKP’yi, reisi koruyorlardı.
Yüzlerce içlerinde askerlerinde olduğu insan hayatını
kaybederken, linçle askerlerin boğazını kesen IŞİD ve El Nusralı “Cihatçılar”a
gün doğmuş oldu.
Sivil darbe hükümeti AKP’ye ve reise askerî darbenin
parsasını toplamaya gelmişti. 14 yıldır AKP hükümeti için torba yasa çıkarmak
için zor bir şey değildi, çoğunluk partisi olduğu için kolayca çıkarıyorlardı.
Daha önce muhalefet ne kadar karşı çıkarsa çıksın
kimsenin ruhu duymadan, çoğunluk gücüne dayanarak torba yasalarını çıkarıyordu.
Askerî darbe ile birlikte OHAL ile işler daha da rayına oturmuş oldu.
Önceden hazırladıkları ordu içerisinde FETÖ örgütü
diyerek ne kadar general ve üst rütbeli subay varsa FETÖ örgütüne bağlı diye 13
bin üzerinde insanı tutukladılar. Kamuda bir çırpıda 100 bine ulaşan kamu
çalışanı FETÖ örgütüne bağlı diyerek görevden alındı, bir kısmı tutuklandı.
Kimisini kapı dışarı koydular.
Askerî darbe ardından sivil darbe diktatörlüğü hâkim
kılınmış oldu. Böylece istediği ne kadar kanun, yasa varsa OHAL bahane edilerek
ne kadar güvenlikçi ve faşist yasa varsa çıkardılar. AKP sivil darbe
hükümetinin ve reisin elini bir kez daha güçlendirmiş oldu. Artık muhalefetin
sesini kolayca OHAL yasası ile önlemiş oldular.
Askerî Darbe öncesi ve sonrası HDP her daim meclis
dışına atılmak istenmiştir. HDP Türkiye coğrafyası içinde yaşayan emekçilerin,
ezilen, sömürülen, Kürd, Alevi, Ermeni, Rum, Çerkez, Laz, Ezidi, Keldani,
Süryani, Hristiyan, Yahudi tüm inançların sesi olmayı hedefleyen bir partidir.
Böyle çoğulcu demokrasi partisi olması diğer sistemin partilerin işine
gelmiyordu.
CHP ulusal militer devletin ilk kurulan partisi olması
itibarıyla her zaman militer devletin bekasını korumak için şiarı tek devlet,
tek dil, tek bayrak, tek millet olmuştur. Her zaman Kürdlerin varlığını inkâr
ve imha etmeyi ideolojik ve teorik olarak benimsemiş bir partidir.
MHP ise, milliyetçi, faşist, ırkçı, şoven bir parti
olması ile Alevi ve devrimci, demokratları öldüren, katleden partidir. Maraş
Katliamı’nda, Malatya Olayları’nda, Çorum Olayları’nda, Sivas Madımak’ta
ozanları, Aydınları yakan, kanla beslenen sosyalist ve demokratlara, Kürdlere,
Alevilere karşı kurulmuş kafatasçı, faşist bir partidir.
AKP ise, Fazilet Partisi’nden ayrılan ekip eliyle, ABD
emperyalizmi tarafından kurulmuştur. ABD emperyalizminin Ilımlı İslam partisi
olarak Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için hazırlanmıştır.
İktidar olurken, Nâzım’dan şiirler okuyan sözde askerî
vesayete karşı olan, “demokrasi” sözcüğünü ağızlarından düşürmeyen, mağdur
edebiyatı yapan AKP bu amaç doğrultusunda kuruldu.
İktidar olduktan sonra devletin bekasına sadık kalmaya
devam etti. İşçi ve emekçi sınıfları hiçe saydı, hızla devlet kurumlarını ele
geçirdi, ortakları FETÖ ile birlikte İmam Hatip mezunları, Kuran kursları,
başörtüsü edebiyatı üzerine kurulu bir siyaset yürüttü.
Medreselere önem vererek ülkeyi gericileştiren eğitimi
İslamcı bir yapı içine soktular. Kendi yandaşlarını kadrolaştıran bir parti
oldu. Yanardöner, bir gün söylediğini, ertesi gün inkâr eden bir parti olarak
bugünlere geldi.
Kürd sorunu konusunda diğerleri gibi imha ve inkârdan
başka bir şey düşünmeyen, kendinden olmayan herkese karşı bir yapısı vardır.
14 yıldır ülkenin satmadık bir karış toprağını
bırakmayan, ülke halklarını soyup soğana çeviren, hırsızlar çetesi bir
partidir. Kanun, yasa, anayasa tanımayan, her şeyi kendine bağlayan reis “tek
bayrak, tek millet, tek dil, tek devlet” diyen ırkçı, faşist, diktatöre bağlı
bir partidir!
7 Haziran 2015 seçimleri ile birlikte AKP, CHP, MHP
ittifak yapmışlardır. Seçimlerde HDP’nin %13,1 oy alarak parlamentoya girmesi
karşısında Milliyetçi Cephe ittifakını gerçekleşmiştir. HDP’ye ve Kürdlere
karşı topyekûn savaş ilan ederek, aylarca sokağa çıkma yasakları ile Kürd
halkını ve demokrasi güçlerine karşı çökertme politikası uygulamışlardır.
7 Haziran seçimlerini meşru saymayarak, parlamentoyu
tatil ederek çalıştırmamışlardır. Kasım erken seçimlerinde ise, HDP’yi baraj
altında bırakarak parlamento dışına atmak istediler. Kanunsuz ve hukuksuz
olarak her türlü hileye rağmen HDP yine barajı aşarak meclisin üçüncü parti
olmasını başarmıştır.
Bu defa HDP’li ve DTP’li seçilmişlere karşı iftira
kampanyası ve linç kampanyaları baskı yaparak DTP’li eşbaşkanları tutuklarken
HDP vekillerin de dokunulmazlığını kaldırmak için CHP ile ittifak yaparak
dokunulmazlık yasasının geçmesini sağlamışlardır.
Kürdistan şehirleri ve ilçeleri, mahallelerini topla,
tankla, uçaklarla bombalayarak yakılıp, yıkılırken, bodrumda toplu katliamlar
yapmışlardır. Tüm bunlar 7 Haziran seçimlerinden sonra 15 Temmuz darbe akşamına
kadar devam etmiş ve halen de sokağa çıkma yasakları sürmektedir.
Bugün bu konsept 7 Haziran seçimleriyle birlikte
kurulup askerî darbe senaryosuyla perçinleşmiştir. Askerî darbe sonrası reis
elini güçlendirerek iç ve dış kamuoyuna muhalefetle birlikte hareket ettiğinin
resmini sunmaktadır. Meclisin üçüncü partisini yok sayarak milliyetçi cephe
ittifakı ile HDP’ye ve Kürdlere, demokrasi güçlerine karşı topyekûn savaşın
devam edeceğinin işaretlerini vermektedirler.
OHAL yasası çerçevesinde devrimci, sosyalist,
demokrat, aydın, sanatçılara karşı cadı avı sürecektir. Reise ve AKP faşist
hükümetine karşı muhalefetin sesini yok etmeye çalışacaklardır.
Kürdistan’da ve batı metropollerinde her gün
gözaltıların, tutuklamaların ardı arkası kesilmemektedir. Tüm bunlar
yapılırken, CHP’nin tabanındaki, Kürd, Alevi, ilerici, demokrat kesimlerin
duyarlı olması gerekir, bu ateşin bir gün kendilerini de yakacağını
düşünmelidir.
CHP’nin ve merkez yönetiminin oynadığı oyunu
bozmalıdırlar, AKP faşist hükümetinin ve reisin ittifakının CHP tabanına hiçbir
yararı yoktur ve olmayacaktır. Reisin faşist diktatörlüğüne, başkanlık
sistemine geçiş hızlanacak, gelecek çok karanlık olacaktır.
Devrimci Demokrasi Cephesi’ne büyük görevler
düşmektedir; ülkedeki, tehlike geçici değildir. Milliyetçi Cephe ortaklığını
bozmak için, demokrasi ve toplumsal mücadeleyi yaşamın her alanında emekçi
kitlelerin, demokrasi güçlerinin duyarlı hale getirilmesi gerekmektedir.
Yenikapı’da yapılan miting, Milliyetçi Cephe’nin
faşist diktatörlüğe geçişin resmidir. Türkiye halkları devrimci Demokrasi
Cephesi ile faşizmi tarihe gömecek ve Demokrasi Cephesi Kazanacaktır.
Mehmet Özcan
7 Ağustos 2016











