16 Ağustos 2016

,

Behzat F.


Behzat Ç. solun biraz Ankara’dan, biraz da kendi içindeki “polis”ten bakmasıdır. Muhtemelen Serdar Akar ve taifesinin akarı azalmış, bu işe yeniden soyunmuştur. Reaksiyon diye “Made in AKP” işlere imza attıktan sonra sol TV izleyicisini yeniden avlama peşindedir. İkinci Behzat Ç.’ye bu dönemde egemenlerce ihtiyaç duyulması önemli bir alamettir.
Anlaşılan o ki huylu huyundan vazgeçmemektedir. Gezi’den sonra Fethullah’ın türküsünü söyleyenlerin “Darbecilere işkence ediyorlar” nağmesi de gene Fethullah menşeilidir. Bu nağme, aynı zamanda “15 Temmuz’da sokaklara Suriye’den getirilen IŞİD çeteleri döküldü” bestesine dairdir. Bu beste de Fethullah’a aittir. Sol, Fethullah sayesinde, onun icazetiyle muhalefet yürütmeye artık alışmıştır. O açıdan “kitle tabanım eriyor, emek ve demokrasi diyerek tabanı yeniden toparlayayım” lafının hiçbir temeli yoktur. Emek de demokrasi de Fethullahçı küçük burjuvalığın sınırlarına tabidir. Bu Fethullahçı küçük burjuvalık devlet içredir, onun dönüşümüne tabidir.
Behzat Ç., polise kötü davranma imkânını, onun karanlık sokaklarda, bilinçaltının dehlizlerinde kaybolmaya dair macerasını sola uygun soslarla yedirme projesidir. Arkasındaki aklın adı muhtemelen Dev-Yolculardır. Geçmişte Pol-Der örgütlemeyi bilmiş bu örgüt, oradan ancak polisçilik öğrenebilmiştir. Eskinin Devrimci İstihbarat Teşkilâtı Fethullah menşeli haberler yapan yayın organlarına dönüşmüştür. Polisteki sol damarı kabartma girişimi, soldaki polisliği şahlandırmıştır. Bir katarsis işlemi olarak, solcuların devletten dışlanmışlığına dair maraza merhem olarak takdim edilmiştir. Sol, “bizim olan devleti-memleketi şu cahil yobazlar yönetiyor la!” küçük burjuvalığına inceden örgütlenmiştir. Artık “bu devlet-memleket ne vakit bizim oldu ki?” sorusunu sorana rastlanmamaktadır. Devlet solda işte bu şekilde örgütlenmektedir.
Bahsi geçen dizide, kuytu köşelerde esrar içme, polise tokat atma, serseri hal sevilmiş, Flash TV dizilerinden daha beter kurgusu ve senaryosu takdir görmüştür. Avamlaşamayan sol, Behzat Ç.’de ufak bir kaçamak yapabilmiş, yalan da olsa avamlaşabilme ihtimalini, İncesu’ya, İsmet Paşa’ya, Solfasol’a gidebilme ihtimalini sevmiştir. O dizideki Ankaragücü ise süsten ibarettir, zira gerçekte Gezi günlerinde o Ankaragüçlüler sokaklara döküldüğünde, o sol o Ankaragüçlüleri tekme tokat kovalamıştır. Onların kara öfkesinden korkulmuştur.
Fethullah sevgisi ile Behzat Ç. sevgisi birdir. Fethullah sayesinde devletin içindeymiş gibi hissetme, devlet içre gelişmeler dâhilinde iradeymiş gibi hareket edebilme ihtimali sevilmiştir. Sanat ve edebiyat, solun hiç oluşunu varlıklandırma, cisimlendirme aracıdır. Fethullahçı sol, sanatın ve edebiyatın içinden konuşmaktadır. Kaldırım diplerinden akan çamurlu sudan, makine yağı kokan ellerden, toprağa belenmiş tırnaklardan kaçışın adıdır o.
Kendisine sanat ve edebiyat dâhilinde irade ve özne olma imkânı verilen sol, bu varlığını mutlaklaştırmak zorundadır. Çektiği bu diziden de görüleceği üzre, herkese büyük şeyler vaat edip, bir komediyle nihayete ermiştir. Polis, asker, savcı dünyasında gezen solcu bir hayalet olarak Behzat Ç. bugün Fethullahçılıkta arz-ı endam etmiştir. Ancak dizi çekebilen bu sol, kitleleri devlet içi dönüşüme itiraz etmeyecek bir kıvama getirmiştir. Elde bira, katıldıkları Gezi eylemlerindeki “cüret”, AKP yanlısı MİT dizileri çekerek sona ermiştir. Olacağı budur: çünkü Serdar Akar, çektiği Barda filminde o tamirciyi tüm solcu yönetmen arkadaşlarıyla birlikte katletmeye yemin etmiştir. O yemin, tamirci çıraklarının sınıfına değil, o barların, o TV kanallarının sahiplerine, orada reklâmları yayınlanan sınıfa yöneliktir.
Behzat Ç.’nin Ankara’nın kültürel hayatına tek katkısı, yozlaşmaya müsait pavyon kültürünü canlandırmak olmuştur. Pavyonları da içeren turistik geziler için birer rehbere dönüşen dizi oyuncuları, ceplerini yeterince doldurmuş olmalıdır.
Dizinin soldurduğu bir diğer renk de Neşet Ertaş’tır. Esasında bu dizinin arkasındaki akıl için Ertaş “gerici ve yobaz”dır. Çünkü Neşet Baba, “evvelim sen oldun ahirim sensin” diyendir. Diziyi yapanlar ise bu dünyanın rengine kananlar, herkesi kandırmaya çalışanlardır. Onların kitabında evvel ve ahir gibi kelimelere, bu kelimelerin işaret ettiği hakikate asla yer yoktur. Onlar bugünlerine âşıktır, ancak ona dokunulunca radikalleşirler. Bu radikalleşmenin barutu ıslaktır.
O barutun ıslandığı yer ise Fethullahçılıktır. O bunun için vardır. Burjuvazinin, emperyalizmin ve devletin olduğu gerçeklikte hepimize masallar anlatılmak zorundadır. “Daha çok toplum daha az devlet” diyenlerin tüm atardamarları devlete bağlıdır. Fethullah, solun kendisini AKP ve onu kurup kullanan iradeye karşı örgütlemesine izin verilmemesinin adıdır. Küçük burjuva şefler aptal, cahil, geri halk kitlelerine güvenmediklerinden, yüksekten esen rüzgârlarda yelkenlerini şişirme derdindedirler. Hepsi iddialarından vazgeçmiş, masabaşında birbiriyle atışıp didişen birer müzmin muhalife ve basit birer stratejiste dönüşmüştür. Behzat Ç. onların zihinlerinin bir ürünü, avamın ağzına çalınan bir parmak baldır.
Bugün “halk kutsal bir varlık değildir.” diyenlerin “27 Mayıs” hevesleri kursaklarında kalmıştır, çünkü Fethullah’ı öncü bellemiş, tüm akıl ve iradelerini ona bağlamışlardır. Halk, ezilen… hiçbir kutsal kabul etmeyenler için tek kutsal şey bireydir, o kendi varlıklarıdır. Behzat Ç. esas olarak bireyin kulağına uykudan önce fısıldanan bir masaldır. O bireyler ne evvel ne de ahir tanımaktadır. Tek bildikleri, ucuz bir materyalizm edebiyatı ile, bugün’dür. Birgün dedikleri de aslında bugündür. Çünkü önemli olan, burjuvanın kudreti ve o kudretten sanat ve edebiyatla nemalanmaktır. Bunlar için devrim de devrimcilik de, mavzer de bu sanatın-edebiyatın parçası olduğu ölçüde önemlidir. Halkın içindeki evvelin ve ahirin bir değeri yoktur. Bize lâzım gelense o tamircilerin intikamıdır. O intikamın evveli ve ahiridir.
Eren Balkır
16 Ağustos 2016

15 Ağustos 2016

,

Bakkal

56 yaşındaki bir kadın akademisyen (Neşe Özgen), solcu bir refleksle, İstanbul’da bir adamın belediye otobüsünü namaz için durdurmasını eleştiriyor ve “ben de pedimi değiştirmek için otobüsü WC önünde durduracağım” diyor. Bu tür haberlere lapin gibi atlayanların anlamadığı şu: Toplumda dinin yeri ve konumunu bireye, bireyin tercihlerine doğru daraltmaya dönük bir girişim, solculuğu ve sosyalistliği de vuruyor. Farkında olunmayan gerçek bu.

Belki de farkındalar. Solculuklarını her türlü sorumluluktan kurtarmaya, laikleştirmeye, yeni döneme layık hâle getirmeye çalışıyorlar. Tek dertleri, “arkadaşlarıyla serin bir ağacın altında sohbet edebilmek” zira. 

Ezilenlerin kurtuluşu, işçilerin iktidarı, halkın davası gibi ulvi hedeflerden bir bir uzaklaşıyorlar, hatta artık bu hedeflerle dalga geçiyorlar. Yenikapı’da bu sebeple “faşizm” görüyorlar, korkuyu köpürtüp büyüyebileceklerini zannediyorlar. Birileri korkup bunların yanına sığınsa, “biz size hiçbir şey vaat etmedik ki!” diyecek, bu sorumluluktan da sıyrılmanın yollarını bulacaklar.

Namazla ped değiştirmeyi bir tutan zihnin bugüne ve geleceğe söyleyeceği bir söz yok. Ne kadınlığın toprağına, ne de solculuğun vatanına ait olabiliyorlar. Herkes, kendi bakkalını işletmekten memnun. AVM eleştirileri ise sinik mızırdanmalardan ibaret.

* * *

Erdoğan, bir ara, “bakkal değil, devlet yönetiyoruz” diyordu. Bu söz, kendisi dışında kurulmuş bir devletin yönetilmesi sürecinde her emri yerine getireceğine dair bir akdi ifade ediyordu. Söz konusu yaklaşıma bakkalcılık yaparak, esnaf olarak karşı çıkmak mümkün değil. Bu bakkal muhalefeti, devlete körleşecek, onun hareketine örgütlenecek, devlete karşı kudret imkânlarını toprağa gömecektir.

2001’de esnaf direnişi gerçekleştiğinde solun ana bölüğünden biri olan ÖDP, AB’den gelen fonlara, kooperatifçiliğe, KOBİ’lere göz dikmişti. “Proleterleşen” esnaf direnince ÖDP boşa düştü, o proleterleşmeye ses edemedi. O direnç olduğu gibi AKP’ye örgütlendi. AKP denilen çıkar şebekesi dâhilinde ihaleler peşine düşüldü. ÖDP’nin önceden öngördüğü şeyi AKP yaptı. Yıllar sonra Yunanistan’da ÖDP benzeri parti, SYRIZA başarılı olunca ÖDP başkanı, “Türkiye’nin SYRIZA’sı biziz, ama biz onların yaptıklarını yapamadık” dedi.

Yapmadıkları işlerin yer aldığı listenin başında 12 Eylül faşizmine direnmemek var. Kendisini devrimci bir örgüt olarak lağv edip dergiciliğe indirgemek var. Dağa çıkmış kadrolarını yüzüstü bırakmak var. Darbeden önce kurduğu işletmeleri üyelerine dağıtmak var. Özgürlük adına özelleştirme sürecine gizliden destek sunmak var…

Bu dağıtılan işletmeler büyüdü, büyük kısmı köşeyi döndü, ciddi bir servet birikti. Söz konusu rantı bölüşmek istemeyenler, ÖDP’yi dağıttılar. Kendi bakkallarını kurdular. Bugün, küfrettikleri o AKP’li kitlenin onda biri kadarlık direnişi sergileyememiş şefler, tekrar ortaya çıkıyorlar ve devlete, AKP’ye ayar vermeye çalışıyorlar. Bunu nasıl yapabiliyorlar, asıl soru bu.

Çok akıllılar, çok zekiler… AKP’liler zaten “kandırılmaya müsait.” Kendileri özgürlükçü ama aptal değiller. Örneğin Melih Pekdemir her yazısında “Bizi kimse kandıramaz!” diyor, ama linki verilen yazıda[1], “Kılıçdaroğlu, Yenikapı’yı Taksim ve Gündoğdu’nun suratına kapattı, ana muhalefet lideri olarak önemli bir figür olmaktan vazgeçip figüran olmayı tercih etti.” diyor. Hâlâ, inatla Kılıçdaroğlu’nun kendilerini kandıramadığını söylüyor, “acımadı ki!” diye çocukça bir tepki geliştiriyor. Her seferinde zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkabiliyor. Kırk yıldır akıl hocası olarak zulada tuttukları Birikim çevresinin Fethullah’tan aldığı zarflara tek laf edemiyor. Gerçek şu ki Tayfun Atay gibilerin üzeri kazındığında altta Fethullah sırıtıyor.[2] Hepsi Abantçı, cümlesi Birikim’ci…

* * *

Bunlar hep bakkalcılığın, esnaf olma muradının tezahürleri. Proleter olmak bunlar için zûl. Bakkal da esnaf da hiçbir şey üretmiyor, üretileni aktarma işi üzerinden rant elde ediyor. Herkesi tüketiciye indirgemek, o tüketiciyi kendisine tabi kılmak bu iş için zorunlu. Pedini değiştiren akademisyenin akademisyenliği de bir tür bakkalcılık, esnaf pratiği. Hiçbir şey üretmiyor, üretilenin aktarılması konusunda herkesi kendisine tabi kılmayı iş ediniyor, hepsi bu. Dolayısıyla yüce, kutsal, ne denirse densin, insanların aidiyet ilişkisi kurdukları ve oradan gerçekleşen üretime ter döktükleri pratiklerin boşa düşürülmesi, değersizleştirilmesi zorunlu. İnsanların Batı’nın mallarının tüketicisi olmaya indirgendiği dönemin teologları, Cizvit papazları bunlar.

Böylesi bir sınıfsallığın tayin ettiği ideoloji ve politikanın ezilenlere, yoksullara, işçilere verebileceği bir şey yok. Bakkal-esnaf, bu kesimleri tüketiciye indirgemek zorunda.

Dolayısıyla, “bakkal değil, devlet yönetiyoruz” diyen Erdoğan’a karşı muhalefeti, o sözden bağımsız bir birey olarak Erdoğan’a ve onun kişisel tercihi olduğu düşünülen ideolojik yaklaşımlarına kapatmak, bakkalların bir refleksi. Bu refleksin bırakalım devrimi, herhangi bir politika üretmesi bile mümkün değil. Zira aslolan, o devlete karşı devrimci politik hat oluşturmak. Bu nedenle, kendi militanlarını esnafın-bakkalın tanıtım, promosyon ve reklâm amaçlı el ilânlarını dağıtmaya indirgemiş solun, böylesi bir devrimci politik hat açması mümkün değil. Bu militanları, içi geçmiş, işçisiz, emeksiz, üretimsiz birer esnaf loncasına dönüşmüş sendikaların ve odaların etrafında birleştirmek, kesinlikle çıkışsız. Devrimci hattın meslekî ideolojilerle açılması imkânsız, zira en başta o ideolojiler düşman devrime.

* * *

İki kez tankın altına yatmayı bilmiş genç, 12 Eylül mağduriyetçiliği üzerine kurulu solun tabutuna son çiviyi çakmıştır. Yanıbaşında kardeşi vurularak düşen, ama gene de kurşunların üzerine yürüyen genç, Gezi mağduriyetçiliği üzerine kurulu solun mezarına taşı dikmiştir. Mevcut yangının, sızlanmanın, tedirginliğin sebebi budur.

Benlisoy’un “bizim mahalle panik atak geçirdi” demesinin sebebi de burada.[3] O, solun temellerinden yeniden kurulması gerektiğini vazediyor, ama bu yeniden kuruluşun aynı bakkalcılık-esnaf pratiği ile gerçekleşebileceğini zannediyor. Yıllarca “halkın despotizmi”ne dair ne varsa eleştirdikten sonra bugün o despotizmi yardıma çağırıyor. Onu biraz sınıfsallık sosuna daldırıyor ve yeni dönemin esnaf olma arzusundaki işçilerle kurulabileceğine inanıyor.

Kendi bedenini “emanet” gören, ucu açık bir bütünün parçası kabul eden, bu sorumlulukla hareket eden Müslüman’dan öğrenilecek bir şeyler olmalı. Burjuvazinin yaydığı korkular, bizim bu bilgiyi tehlikeli görmemize sebep oluyor. O korkuyla hepimizi kendi yanına hizalıyor. Kendi varlığını, bedenini, aklını yüce kabul eden burjuvaya öykündüğümüzde, Müslümanları da kesecek biçimde, özellikle bu coğrafyadaki tüm ezilen hareketlerinin bu bilgiyle ve pratikle hareket ettiği görülüyor.

O hâlde dini bireyin vicdanla Tanrı arasındaki bir pratiğe kapatmak isteyen burjuvazinin oyununa gelinmemeli. Burjuvazi, bu lafla birey dışına taşan, vicdanı aşan, kolektif akılla yoğrulan her türden pratiği yasakladığını ilân etmiş oluyor. Bu yasak, sosyalizmi ve komünizmi de kapsıyor. Dolayısıyla, dine küfredenler, kendi temellerini de dinamitliyorlar. Ezilenlerin kolektif mücadele tarihine ait olamayan, o tarihin birikimlerini akademi kürsülerinde, dergi bürolarında, örgüt yayınlarında satmayı, bir tür bakkalcılığı-esnaflığı tek hakikat kabul eden kesimlerin bir huruc gerçekleştirmeleri mümkün görünmüyor.

Eren Balkır
15 Ağustos 2016

Dipnotlar:
[1] Melih Pekdemir, “Fethullahsız FETÖ Olur mu?”, 15 Ağustos 2016, Birgün.

[2] Tayfun Atay, “FETÖ’yü Kazıdıkça AKP Çıkıyor”, 10 Ağustos 1016, Cumhuriyet.

[3] Foti Benlisoy, “Voxpoulivox Erdoğan ve Demokrasi”, 14 Ağustos 2016, Evrensel.

12 Ağustos 2016

,

Utanç

Şu an Hollanda yolundayım. Hollanda ve Fransa gazetelerinden belirli bir hükme varabildiğim kadarıyla Almanya bugün çamura batıyor ve giderek daha da dibe vuracak. Seni temin edebilirim ki Hollanda’da bile olsa, bir insan ulusal gurur konusunda bir duyguya sahip olmasa da gene de ulusal düzeyde bir tür utanmaya sahiptir. En beş para etmez bir Hollandalı bile en mükemmel Alman’a kıyasla hâlâ bir yurttaş olma vasfına sahiptir. Yabancıların Prusya Hükümeti ile ilgili kararları bu yöndedir! Bu konuda herkes tam bir oydaşma içerisindedir. Prusya’daki sistem ve bu sistemin sahip olduğu temel nitelik artık kimseyi aldatamamaktadır. Bu nedenle orada kurulan yeni okul belli ölçüde kullanılabilmiştir. Liberalizmin yüzündeki peçe düşmüş, o en mide bulandırıcı despotizm tüm çıplaklığı ile bütün dünyanın gözü önünde faş olmuştur.

Her ne kadar olumsuz bir nitelik arz etse de bu önemli bir ifşaattır. Bu hakikat en azından vatanseverliğimizin boş olduğunu görme konusunda bizleri eğitmiş, devlet sistemimizin anormalliğini göstermiş, büyük bir utançla yüzlerimizi saklamaya itmiştir. Bana bakıp gülüyor ve şunu soruyorsun: Bu bize ne kazandırdı? Utanç devrim yapamaz ki. Benim cevabımsa şu: Utanç zaten bir tür devrimdir. Utanç, Fransız Devrimi’nin 1813’te Alman vatanseverliği karşısında kazandığı zaferdir. O insanın kendi içine dönen bir tür öfkedir. Eğer tüm bir millet gerçekte utanma nedir bilirse, sıçramaya hazırlanmak için yere çöken bir aslan hâline gelir. Kabul ediyorum, Almanya’da utanmanın izine bile rastlanmamaktadır. Aksine bu sefil halk hâlen vatanseverdir. Ama yeni şövalyenin [IV. Frederick William] kurduğu bu saçma sapan sistem olmasaydı, hangi sistem bu vatanseverliği devre dışı kılmaya mahir olacaktı ki? Despotizmin bizi sahnelemeye mecbur ettiği komedi bu şövalye için tehlikelidir, geçmişte İskoç ve Fransız Krallığı'nda sergilenen trajedi kadar tehlikelidir. Uzun süre bu komedi fiiliyatta gerçekleşen bir şey olarak görülmese bile, o pratikte bir devrime varacaktır. Devlet, bir tür palyaço oyunu hâline gelen, ciddi bir meseledir. Aptallarla yüklü olan bu gemi, muhtemelen rüzgârın inayetiyle bir süre daha yol alacaktır, ama esasta o kadere inanmadığından halk illaki o kaderiyle yüzleşecektir. Bu kader yaklaşmakta olan devrimdir.

Karl Marx’tan Arnold Ruge’ye
Hollanda’ya giden kanal teknesinde
Mart 1843
Kaynak

10 Ağustos 2016

,

Kıtmir

Burjuva siyaset açısından ideolojik âlemde mevzi, akademiden medyaya doğru kayıyor. Ol sebeple akademi, medyatik hatta geriliyor. “Marksist akademisyen” dedikleri kişilerin Marksizme ve Marksist teoriye tek bir katkıları yok. Uluslararası planda sözü geçen, ciddiye alınan tek bir isme rastlanmıyor. Bölgeye ve ülkeye dair analizler konusunda Türkiye dışındaki aydınların daha çalışkan oldukları açık. Ülkedekiler de sadece onlardan beslenebiliyorlar. Bunlar, ancak maaş saymayı biliyorlar ve sadece gündelik varlıklarını, kişisel vasıflarını önemsiyorlar.

Bu akademi alanını hüküm altında tutan ana dinamikse Birikim. Muhsin Kızılkaya’nın “beni AKP’ye örgütledi” dediği Birikim’in bir eli Abant toplantılarında, bir eli Cemaat kanallarında. Ve tüm sol akademisyenler, orada imzası görünsün diye çabalıyorlar. Birikimi tasfiye etmeye ahdetmiş bir çete olarak Birikim, bu akademisyenlerin tecimsel kapısı oluveriyor. Halis emellerle yola çıkan dergi faaliyetleri bile kendisine gerekli çıta olarak Birikim’i alıyorlar. Bu tuzağa dikkat etmek gerekiyor. Herkes, bu şarampolden yuvarlanıyor. Davutoğlu akademisyenlere zam verdiğinde, o radikal muhalif akademisyenlerin internet âleminde kedi-bebek videolarına ricat etmelerinin sebebi burada. “Kitabım çıksın, imzam yaldızlansın” diye örgütlenilen Birikimciliğin bir geleceği yok. Birikimcilik, devletin aydın kesimini serin sularda boğma operasyonunun adı.

Bu operasyona bilerek ya da bilmeyerek alet olan âlimler, devletin ve burjuvazinin savunma hattında duracak isimleri, bu isimlerin zihnini tayin etmeye çalışıyorlar. AKP’yi fırsat belleyip “burjuvazinin, kapitalizmin birikimini sahiplenmek”ten bahsediyorlar. Mekânlar ortaklaşınca zihin de birleşiyor.

Mustafa Koç’a taziye kaleme alan Taner Timur, 15 Temmuz sonrası şunları söylüyor:

“Peki ya Erdoğan, diyeceksiniz? O da kandırılmadı mı? Üstelik iktidar olarak bu Çete’ye ‘ne istedilerse’ vermedi mi? Doğru, ama o hiç olmazsa üç yıldır ayıldı; pisliği temizleyip duruyor.”[1]

Yazının sonunda da “Yarın Yenikapı’ya!” çağrısı yapıyor. Akademinin düzeyi bu.

Eski Cemaatçiler, bir “metafizik gerilim”den söz ediyorlar. Tersten, bu ifade, devletin kendisine itiraz edecek öfkenin içe doğru örgütlenmesi olarak okunabilir. “Küfür” düzeninde yaşama imkânlarını, günahlarını, vebalini Fethullah üstleniyor. O, “Kıtmir” olarak, söz konusu gerilimi örgütsel bir katalizöre çeviriyor. Bu milletin başka kıtmirlere ihtiyacı bulunmuyor. Metafizik âlemi de kendisine örgütlemeyi bilen devlete yeni kullar üretmemek gerekiyor.

TKP’de Gezi sonrası yaşanan gerilim, “Fethullah’ın borusunu öttürecek miyiz, öttürmeyecek miyiz?” meselesiyle alakalıydı. O örgütsel katalizör, birçoklarına cazip geldi. Bugün “öttürelim” diyenler, 15 Temmuz’daki tepkiyi “karşı-devrimcilik” olarak niteliyorlar[2], yani bu anlamda darbenin bir “devrim” olduğunu düşünüyorlar. Üstatları ise hâlâ CHP tabanını örgütleme hayalleri görüyor.[3] Dönüştürmeden, hazırlop, kısa günün kârı denilerek yürütülen bir ideolojik çalışma, herkesin sağa örgütlenmesi ile sonuçlanıyor. Çünkü CHP, sosyalistlerin “40 yıllık” değil, 93 yıllık meşgalesi. Ve bu meşgale, her daim sınıf mücadelesinden azade bir faaliyet olarak yürütüldü.

Fethullah’taki “metafizik gerilim” politikası bu solcularda da var. Gündelik hayatta her türlü küçük burjuvalığın, burjuva hayat tarzının gizlenmesini sağlayan bir pratik, örgütler ve şefleriyle kurulan ilişkide de mevcut. Yani alt ve ara kadrolar, bu zımni anlaşma dâhilinde, verili sömürü-zulüm düzenine uyumlu bir hayat yaşayabiliyorlar. Kur’an’ın karşısına sol diye bir şeyi çıkartıyorlar, oraya kazık çakıyorlar, herkesin onun etrafında dönmesini istiyorlar. Çünkü sol, ya burjuva dininin ya da devlet dininin kılıfı. O yüzden Kur’an’la boğuşuyorlar. Kur’an’ın, Kur’an şahsında, yoksul ezilen kitlelerin burjuvaziyi ve devleti karşıya atmasına; kendi solculuklarının eleştirilmesine asla izin vermiyorlar.

Sol-sağ ayrımına abananların alt-üst ayrımını örtbas ettiğini görmek gerek. AKP’ye karşı bir tür solculuk vazedenlerin, bu ayrımı her daim sumen altı etmeleri zorunlu. Bunlar, devletin ve burjuvazinin savunma hattına adlarını yazdırmak istiyorlar. Her zaman işe yaramaz, ama vazgeçilmez olma arzusundalar!

Alt-üst ayrımını, gerilimini örtbas edenler, yücedeki örgüt şefleri. Onlar, toprak ayaklarının altından her kaydığında, buna sebep olan gerilimi egemenler lehine gizleme yoluna gidiyorlar. Ve hep CHP sahiline çekiliyorlar. Orada muhalif, delişmen bir tip olarak hikâyeye dâhil oluyorlar. Onlarda Marx ve Lenin’in her daim sola saldırdığı, “ben solcuyum” dediğine tanık olunmadığı gerçeğine ilişkin tek bir lafa rastlamak mümkün değil.

Dolayısıyla, sahnede “Ben Marksistim deyince Dühringci olmaktan çıktığını sananlar derneği” ile “Ben Marksistim deyince Kautskici olmaktan çıktığını sananlar derneği” arasında bir kavuklu-pişekâr atışması söz konusu. Bunlar, oyunda kalmak istiyorlar ve “savunma hattı konusunda bana muhtaçsın” mesajı gönderiyorlar sağa-sola. Devlet, burjuvazi ve emperyalizm iç içe ve sağ da sol da onların sağı solu.

Ortada örgüt ya da parti yok, dernekler var. Bu dernekler, CHP tabanına göz dikmişler. Hepsi de bir ağızdan Atatürk’ün İnönü’ye yazdığı mektubu paylaşıyorlar. Oysa Halk TV, aylardır en basit belgeselde bile İnönü’ye açıktan giydiriyor. Kemalizmin bütün günahını, suçunu İnönü’ye yükleme derdinde olan AKP’nin yanına hizalanılıyor. “Derin devlet” Fethullah’la; “sığ devlet” İnönü ile arınmak istiyor. Bu sayede en sosyalist bile “tek yol devrim” sloganını terk edip, “tek yol aslanlı yol” sloganına geri çekiliyor. Lafız değil, pratik önemli.

TV kanallarına çıkan paşalar da zaten Avrasya hattına girilmediğinden, sadece ülkenin bölge bağlamındaki hareket planını genişletmesinden söz ediyorlar. Buna destek de soldan geliyor: “Rusya, Batı’nın alternatifi görülmemeli, AB’den çıkmak, NATO’dan ayrılmak ilerleme sağlamaz.” uyarısı yapılıyor.[4] Tüm alttakilere, ezilenlere “bu yüksek siyaset taklalarına biat et” deniliyor.

Alt-üst ayrımını, gerilimini görmezden gelenlerin solculuğunu son üç yıldır Fethullahçılar örgütledi. Bunlar hâlâ fotomontajla, Tayyip’in başını Putin önünde eğdiğini göstermeye çalışıyorlar. Dünün Putincileri, bugünkü taklalarının hesabını vermiyor. Tayyip ve İslamcılık edebiyatı ile devletin hamleleri, burjuvazinin seyri, emperyalizmin mevzileri karartılıyor. Her şey Tayyip’in şahsiliğine, İslam şahsi ideolojik yüke indirgeniyor.

Tayyip, Fethullah’ın “metafizik gerilim”ini kendisine örgütlüyor. Bunun şahsi ikbal ve gelecekle alakalı olduğunu düşünmek yanıltıcı. O, devlet ne diyorsa, onu yapıyor. Orta sınıf, küçük burjuva güdüler, onun dolayımıyla devlete örgütleniyor. Ona itiraz edenler, sadece şahıs görüyorlar, çünkü bu güdüleri bizzat kendileri örgütlemek istiyorlar. Mülkiyet baki olduğu için bu tip kişiler, sadece aynı düzlemde rekabet edebiliyorlar. Tayyip’te kendilerinden çok şey gördükleri kesin.

Bugün TV kanallarında, otobüslerde, trenlerde göze sokulan “komik videolar”da küçük insanların büyük olma arzularıyla, “büyük, yetenekli insanlar”ın üstünlüklerine dair hikâyeler boca ediliyor. Solcuların kaleme aldıkları mizah programlarında seyirciye küçük insanlarla alay etmek öğretiliyor. İdeoloji ve dil, buradan örgütleniyor. Cahil Müslüman halk, bu sayede aşağılanıyor. Kimi Müslümanlara akıllı (küçük) burjuvalar olmak öğretiliyor. AKP, emekçi direncini toprağa gömmek için var. Onun kontrol altına alınması için uğraşan Fethullahçılar herkese AKP’yi aşağılamayı öğretiyor, kendisini ve liberal kurgusunu yüceltiyorlar.

Sap saman ayrılmıyor, çünkü Fethullah, AKP karşıtı emekçi direncini de örgütlemek istiyor. Darbe teşebbüsüne karşı itirazı “karşı-devrimci” görenler, bunu asla anlamıyorlar. Fethullah, “kıtmir”, yani günahı üstlenmiş kişi olarak, orta sınıfa sesleniyor. Sola bu yüzden sıcak geliyor. Tayyip’in seslendiği alttakiler, mazlumlar, yoksul emekçiler, kimsenin gündeminde değil. İnternet âleminde bunları aşağılamak, alaya almak, küçümsemek öğretiliyor.

Devletin boşluk kabul etmesi mümkün değil. AKP yüzünden devletin zarar gördüğünü söyleyen bir solculuğun tartışılması zorunlu. Bu açıdan AKP devlet dairesindedir, Cemaat kadar. AKP’ye vurup o devleti paranteze, cebe, çantaya atmak çıkışsız. Devlete karşı devrimci bir hattı örgütlemeyi göze alamayanlar, devletin savunma hattına örgütlenmeyi tercih etmişlerdir. Emekçiler açısından bu iradenin bu topraklarda bir geleceği yok.

Eren Balkır
10 Ağustos 2016

Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “Faş”, 24 Ocak 2016, İştirakî.

[2] Ebru Pektaş, “Solcular Lütfen Utanır mısınız?”, 9 Ağustos 2016, İleri.

[3] Metin Çulhaoğlu, “CHP’nin Dört Hali” 9 Ağustos 2016, İleri.

[4] Hüseyin Hayatsever, “HDP’li Bilgen”, 23 Temmuz 2016, Sputnik.

09 Ağustos 2016

, ,

Ortaoyunu


Avrupa’da kimi Neonazi grupları, kadını aşağılık bir varlık gördükleri ve böylesi bir varlıkla yan yana olmak istemediklerinden, kendi içlerinde eşcinselliğe alan açıyorlar. Kendilerini “üstinsan” olarak görenlerin bu refleksine doğasevicilik ve hayvansevicilik gibi akımlar dâhilinde de rastlanıyor. İdeolojisi buralardan beslenen kimi solcuların İslam’a ve İslamcılığa düşman kesilmesi, gayet doğal bir gelişme. Onlar da “üstinsan” olmakla, her tür ideolojiyle yüklenmiş insanı “aşağılık” kabul ediyorlar. Doğa, hayvan, kadın vs. bu aşağılama pratiği için bir araç olarak kullanılıyor. İslam’ı ve Müslüman’ı aşağılamayı Pentagon, CIA ve NATO’dan öğreniyor.

Bu aşağılama pratiğinin bir tezahürü de Şırnak’ta çadırlarda kalan kadınlar için düzenlenen “iç çamaşırı” kampanyası. Kendilerini sadece düşünen birer klitoris-vajina olarak gören kimi feministler (bu örnek dâhilinde İstanbul Feminist Kolektifi) aşağılayıcı bir dil ve yöntemle Kürd kadınına bu şekilde düşünmeyi öğütlüyor, ötesine tahammül edemiyor, Kürd kadınını maruz kaldığı zulümden ve o zulmün toplumsal-tarihsel niteliğinden soyutlayıp soyut, yüce bir “Kadın”a kapatıyor. Bu “Kadın”, burjuva “Birey” mitinin başka bir tezahürü. O “Kadın-Birey”, kontrgerilla talimnamelerinin yeni maddesi.

Bu mite tapan feministler, bir Kürd’ün tepkisinde dile geldiği biçimiyle, “Hababam Sınıfı” filminde doğuya erotik film afişi gönderenlerin, Van depreminde kullanılmış sutyen postalayanların yanına düşüyor. Dolayısıyla, aşağıdaki resimde görüldüğü üzere, bunların Şengal’deki Ezidî kadınlarla kurduğu ilişkinin mesafesi “Senegal” kadar olabiliyor. Bilinçaltı dışa vuruyor, Afrika’ya akın eden Avrupalı misyonerlerin zihni Kürd’e dayatılıyor. Kürd, Kürd olmanın çapaklarından arındırılmak isteniyor. O misyonerler bunu emrediyorlar. Herkesi efendilerinin tahtları önünde diz çökmeye çağırıyorlar.

* * *

Bugün gelinen noktada sol-sosyalist çevreler, mevcut koşullar üzerinden, tüm iddialarından vazgeçmiş durumdalar. Hepsi, düne kadar eleştirdikleri ulusalcıların, CHP’lilerin, cumhuriyetçilerin, en iyi hâliyle liberal demokratların hattına gerilediler.

“Kamusal vicdanı” anımsatan Yasin Durak da bu geri dili kuşanmanın ekmeğine sürdüğü yağı artıracağını düşünüyor.[1] AKP ve IŞİD bahanesiyle herkes, bir tür sosyal demokraside ve liberalizmde ikbal görüyor. Siyaset, açılan yuvalara, çatlaklara yerleşmeye indirgeniyor.

İslamcılık geleneğinde bir çatlak anlamına gelen ve “sınırsız, sınıfsız İslam toplumu” diyen Metin Yüksel, bu ikbal düşkünlerince eziliyor, bastırılıyor. İslam konusunda Batılı oryantalistler kadar cahil olan kimi solcular, faaliyetleriyle o batının devletine hizmetkâr oluyorlar.

Yasin Durak, “Fethullahçılık İslamcılığın Dik Alasıdır" derken[2] Kemalist efendilerini, ekmeğini yediği müesses nizamı aklama yoluna gidiyor. Durak’ın tespiti doğru ise, Fethullah muhbirlerinin-itirafçılarının ifadesiyle, Cemaat’in kuruluşuna tanıklık eden Vehbi Koç, MİT müsteşarı Fuat Doğu, CIA vs. de İslamcı. Durak, özünde iktidarın ele geçirilmesi konusunda devletin sergilediği dirence ortak oluyor. Devletin köklerinde varolduğunu zannettiği “solculuğa” sarılıyor, herkesi o köklerden beslenmeye davet ediyor.

Bu anlamda Birgün gazetesi ve Durak, mevcut durumu fırsata çevirmek adına, CHP’ci bir tür solculuğa alan açmaya çalışıyor. O solculuk, CHP kuyruğunda Taksim’e koşuyor. Kılıçdaroğlu, Tayyip’in yanına koşunca arabeske bağlayıp sevgiliye ucu yanık bir mektup yazıyor.[3]

Şimdilerde Cemaat üzerinden AKP’ye vuranların, özellikle son üç yıldır Cemaat’i neden siyaset ve istihbarat kaynağı olarak gördüklerinin hesabını vermeleri gerekiyor. Hâlâ, utanmadan “Haziran Türkiyesi”nden bahsediyorlar.[4] Oysa üç kuruşluk politik çıkarlar için Gezi’yi ve Haziran’ı iğdiş edenler, kendileri. Önce seçim, ardından Fethullah rüzgârıyla yelkenlerini şişirmek isteyenler, “yoğurdum kara” bile demiyorlar.

Kaleme aldıkları bildiride CHP’ye değil, Kılıçdaroğlu’na vuruyorlar. Haziran meclislerine örgütleyecekleri CHP’lilerin olduğunu düşünüyorlar, ama bir yandan da seksen sonrasında CHP’nin içine yolladıkları kadroları eliyle CHP batağına çekiliyorlar.

* * *

Bugün Cemaat muhbirleri, meseleyi özel bir şahsın kendinden menkul bir cürmüne indirgiyorlar, görevleri bu. Misal, Fethullah’ın Özal’ı, Demirel’i ve Tayyip’i kıskandığından bahsediyorlar. Oysa Fethullah, devlet tarafından, hükümet partilerinin kontrol ve disiplin altında tutulması için kullanılan bir aparat. O devlet, emperyalistlerle kol kola olan ittihatçı subaylar kadar, o emperyalistlerin iç ve dış ajanları ile faaliyet imkânı buluyor. O hâlde Fethullah’ta İslam görüp kaşınanlar, ondaki devleti ve iç emperyalizmi gizlemiş oluyorlar, görevleri bu.

Grup toplantısında Selahattin Demirtaş ise tipik bir CHP’li gibi konuşuyor. “AKP, nitelikli, yetişmiş eleman ihtiyacı sebebiyle Fethullah’ın önünü açtı. Amaç, dini muhafazakâr kesimin devleti ele geçirmesini sağlamaktı” diyor Demirtaş. Bu hamle ve devamında Taksim Manifestosu’na nazire olarak kaleme alınıp ilân edilen “12 Maddelik Yol Haritası”, yeniden inşa edildiği söylenen devletin bu inşa sürecine eklemlenme iradesinin somut ifadesi.[5]

ÖDP’nin başını çektiği Birleşik Haziran Hareketi CHP, HDP ise AKP kanalından bu sürecin parçası olmak istiyor. “Bizi saraya ve Yenikapı’ya neden çağırmadınız?” diye feveran edenler, şimdilerde “biz zaten gelmezdik” diyorlar. Başka şeylerde değil yalanda mahirleşiyorlar.

Demirtaş konuşmasında, “Fethullah’la birlikte görülmeyen herkesi itibarsızlaştırdınız, Fethullah’la ilişkisi olmayan tek parti HDP’dir” diyor, bu mevzu Diyarbekir belediyesindeki Ekrem Dumanlı görüşmesini, yapılan “nezaket ziyareti”ni, İmralı’dan iletilen “Fethullah’a selam söyleyin” mesajını ya da seçimlerdeki Cemaat desteğini de içeriyor mu, merak konusu.[6]

Özetle, HDP ve Haziran, batan gemi olarak CHP’yi yağmalamak derdinde, ama kimse ol ganimeti nereye, hangi limana götürecek, onu söylemiyor. Cümlesi de avama güzel masallar anlatmakla meşgul.

Burada Demirtaş, devleti her elmalı şekere kanıp istenilen yere götürülen “saf bir çocuk” olarak görüyor. Tipik CHP’li bir siyasetçi olarak konuşup CHP tabanını avlayabileceğini düşünüyor. “Saf çocuk” gördüğü devlete böylelikle sahip çıkıyor. Onun anasına-babasına mesaj göndermiş oluyor. Çelişkili bir ifadeyle, devleti ele geçirmekle suçladığı Cemaat’in ve AKP’nin karşısına “devleti yeniden organize edelim” diyerek çıkıyor. Ülke yönetiminde sahip oldukları konum ile bu noktada rol kapmak istediğini söylüyor.

Alper Taş ise aynı telden, “Türkiye’yi kurmak”tan söz ediyor.[7] Rol paylaşımı bu minvalde. HBDH ise “krizin kaosa sürüklendiğini”, “ülkeyi ve toplumu kaostan kendisinin çıkartabileceğini” söylüyor. Bu laf, krizi derinleştirip devrim yapmakla yükümlü bir örgütün ağzından çıkıyor.

Mizahî dile geri döndüğüne göre, Demirtaş sinyali almış görünüyor. Yenikapı’ya çağrılmama, fotoğraflarda yer almama meselesi, HDP’nin ifa ettiği ve etmeyi sürdüreceği misyon ile ilgili. O “saf çocuk” görülen devlet, olsa olsa, filmlerdeki içine şeytan kaçmış “çocuk”. Oyunu bitmemiş, bitmeyecektir.

* * *

Eskiden kıt da olsa rastladığımız devlet analizlerinin bugün devre dışı kalmasının sebebi, herkesin oynanan bu ortaoyununun seyircisi olmasıdır.

Ele geçirilecek bir mevki olarak saf, temiz ve ari görülen/gösterilen devletin perde gerisinde neler yaptığı, o yapılanların kapitalizmle ve emperyalizmle bağları, kimseyi ilgilendirmemektedir. Sahnede görülen atışmalarla oyalanmak yeterli, o devlete işmar etmekse tek çözümdür. Dolayısıyla kimse, o devletin sınıfsal niteliğine, tarihsel konumuna, toplumsal hareket planına tek laf etmemektedir.

Siyaset, devlet katında, demokrasi kılıfı altında işleyen bir pratiğe indirgenmiştir. Her türlü teorik-ideolojik tespit-değerlendirme, o devleti aklama amaçlıdır. Çünkü herkes bir biçimde, ülkenin kurucu iradesindeki teorik-ideolojik donanım ve içerikten memnundur. Kendilerini üstün kıldığını düşündükleri her şeyi ona borçlu olduğunu düşünmektedir.

Şezlongda yatan da tankın önüne yatan da mevcut durumunun üstünlükçü yanını borçlu olduğu gücün önünde diz çöktürülmektedir. O güce karşı kudret devşireceğimiz yerler, ortaoyununda rol alanların, almak isteyenlerin durduğu yerler değildir.

Eren Balkır
9 Ağustos 2016

Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “Satiriasis”, 14 Şubat 2016, İştirakî.

[2] Yasin Durak, “Fethullahçılık İslamcılığın Dik Alasıdır!”, 9 Ağustos 2016, Birgün.

[3] Haziran, “Kılıçdaroğlu Bilmeli ki”, 5 Ağustos 2016, Birgün.

[4] Alper Taş, “Haziran Ülkesini Kurmalıyız”, 6 Ağustos 2016, Muhalefet.

[5] “HDP’nin Demokratikleşme İçin 12 Maddelik Yol Haritası”, 9 Ağustos 2016, ANF.

[6] “Kışanak’tan Açıklama”, 30 Nisan 2015, Cumhuriyet.

[7] Alper Taş, Muhalefet.

,

Darbe Senaryo mu?


Felsefede sorular cevaplardan önemlidir. Çünkü sorular tartışmanın yönünü belirleyen asıl etmenlerdir. Cevaplar ikincil, tali bir yol izlemektedir.

15 Temmuz gecesi orduya alkış tutanlar, darbe başarısızlığa uğrayınca, “bu Tayyib’in senaryosudur” demeye başlamışlardır. Nitekim kendini Marksist görenler de bu tartışmanın içinde boğulmuşlardır.

Halktan insanlar olarak darbenin gerçek bir darbe mi, yoksa bir senaryo mu olduğunu tartışacak bilgilere sahip olmadığımızı ifade etmek lazım. Açıkçası bir Marksist, bununla ilgilenmez. Marks, bizden yüz elli sene önce toplumun işleyiş yasalarını ortaya koymuştur. Bizlerin bu Marksist mantık çerçevesinde söyleyeceklerimiz nettir ve gerçeğin kendisidir.

Marks, kapitalizmin çelişkilerinden bahsederken, temel olarak artı-değerin paylaşımına dikkat çekmiştir. Yani işçinin ürettiği üründen üretilen artı-değer (genel olarak kâr olarak bilinir, ancak Marksist iktisatta artı-değer bütün giderler çıktıktan, yani maliyet çıktıktan sonra geriye kalan değere “artı-değer” denir) işçi ile patron arasında paylaşılır. Tarihin temel çelişkisi, patron ile işçi arasındaki çelişki, işte bu çelişkidir. Bu artı-değerden işçi mi yoksa patron mu daha fazla alacaktır? Toplumun ezen-ezilen kavgası bu temelde yürür.

Bir diğer çelişki ise işçiler ile işsizler arasında olan çelişkidir. Bu çelişki ise asgari ücret denen açlık sınırının belirlenmesinde rol oynar. Yani işçiler, daha doğrusu örgütsüz işçiler, daha fazla ücret istediklerinde, patronlar işçileri bu işsizler ordusu ile tehdit eder. Der ki; “eğer beğenmiyorsanız bu ücretleri, çıkın gidin!” Marks’ın deyimi ile “işsizler ordusu yedek işçi ordusudur.” Çalışan işçiler eğer ücretlerinden memnun olmazlarsa, hemen kapı dışarı edilirler. Çünkü toplumda işsizler ordusu vardır.

Nihayet kapitalizmin son çelişkisi ve konumuzu ilgilendiren çelişkisi ise kapitalistlerin kendi arasındaki çelişkisidir. Bunlar ise yaratılan artı-değeri sadece kendiler almak için müthiş bir rekabet içindedirler. İşte Gülen cemaati ile ‘’Erdoğan devleti’’ arasındaki çelişki buraya tekabül etmektedir. İşçilerin alın terini paylaşamayan iki burjuva sınıfının çatışmasıdır bu. Bu noktada emekten yana olanların “darbeye hayır” demesi, onları Erdoğan’ın kucağına itmemelidir. Haftalardır darbe karşıtı gösteri yapanlar durup düşünmelidir. Erdoğan neden kutsal değerlerin, dini-milli değerlerin yüceltilmesinden bahsediyor da işsizlikten, yoksulluktan, asgari ücretten bahsetmiyor? Neden işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesinden, iş güvenliği kurallarının iyileştirilmesinden söz etmiyor?

Çünkü Erdoğan yoksul halkı değil, işçileri sömüren kapitalist düzeni temsil ediyor. Burada kalkıp “darbe gerçek mi senaryo mu?” diye tartışmak bizim sınıfın işi değildir ve “aklımız ermez ona”.

Biz sofradaki ekmek kadar somut düşünmeliyiz. Bir atasözünde ifade edildiği gibi: “Filler tepişir, altta çimenler ezilir”. Maalesef üstteki fillerin kavgasından dolayı bizim sınıfın insanları, bizim sınıfın insanlarını ezdi. Kısacası bizim başımızda hep bir darbe vardı. Yoksulluk darbesi.

Önüne geçip canımızı feda ettiğimiz tanklar, üzerimize kurşun sıkan askerî jetler bir senaryo mu değil mi, bilemeyiz ama sabahın köründe işe gitmek, ay sonunu getirememek, kirayı ödeyememek, her bir yana borçlu olmak, günde 12 saat çalışmak, hastaneye gidememek bizim hayatımızın kendisidir ve biz bu oyunu bozmak zorundayız. Asıl oyun hayatımız üzerindedir asıl senaryoda...

İlhan Çıtak
8 Ağustos 2016

08 Ağustos 2016

,

Maraba


Darbe girişiminin başarısızlığını ve en nihayetinde Yenikapı mitingini herkes kendi düşünsel ve ideolojik penceresinden okuyor. Ben de tabii olarak aynı pencereden okuyorum.

Süreçte İslamî duyarlılık gibi bir sâik ile okumalar yapanları takdir ediyorum.

Olmayan şeyi görebilme yetisi bu kadar gelişkin başka nerede vardır?

İkincisi bir Kürt olarak bu süreçte halkımı ve hakkımı temsil eden ifade eden bir tek emare dahi göremedim.

Bu ülkede Kürd'ün sadece tebaa olduğu gerçeği bir kez daha sahneye konulurken, buna razı olanlara bir şey demiyorum ama rıza göstermeyenlerin bunu görememesini anlayamıyorum.

Hülasa, ne İslamî kimliğim adına bir berraklık emaresi ne de fıtri aidiyetim adına bir kabul ve teslim manzarası görebildim.

Yenikapı mitingini baştan sona pür dikkat takip ettim. “Ben bu manzarada nerede oturuyorum” diye sordum ve cevabım şu: “yerim yok, orada ancak maraba olarak yer edinebilirim” oldu!

Ahmet Kaya
8 Ağustos 2016

,

Naçiz ve Nafiz


15 Temmuz günü insanların yarım ekmek döner, iki kilo kömür, beş kilo makarna için öldüğünü söyleyenler, nihilizmin batağındadırlar ve bu topraklarda siyaset yapmama arzusundadırlar. Onlar, siyaseten mevtadırlar.

Server Tanilli’nin “inanca karşı bilgi”ye dair cümlelerini dillerine dolayanların, tankın önüne çıkan gencin inancı kendilerinde olmadığı için her daim mağlup olduklarını görmeleri şarttır. Körlük, mağlubiyetin nedenidir.

Yenikapı mitingini kafe ve barlarının televizyonlarından seyredenlerin anlamadığı şudur: siyaset, kendi istediğin yere minder serip orada kendinle güreşmek değildir.

İdeolojik mücadele, herkesi kendisi ya da en azından Tanilli kadar aydın kılmakla ilgili değildir. Akademisyenlerin görevi, olguları ve olayları bileşenlerine ayırmak, kategorize etmek, sınıflandırmak, kavramsallaştırmaktır. Kitleler ise o olguların ve olayların teşkil ettiği bir bulamaç içinde yaşarlar. Cenk sahasında gereken zırhı ve silâhı kuşanırlar. “Araplar, Farslar, Kürtler buranın sahibi, Türkler sonradan geldi” ya da “Türklükle savaşıyoruz” sözleri o zırhı delemez. Bebeği yıkadıkları suyu dökerken o bebeğe de kıyanlar, o Türkü ve Müslümanı düşman belledikçe, kendi minderinde kendi zihniyle güreşip duran acemi güreşçilere dönüşürler. Gözü namazda olmayanların kulakları ezanı işitmemektedir. Cenk sahasından kaçanlar, kendi bireysel kavgalarını güzellemekten, yaldızlamaktan, göğe çıkartmaktan başka bir şey yapamazlar.

Hitler’in birçok argümanını ilk dönemde komünistlerin gazetelerinden aşırdığı söylenir. Bu kitleye “faşist güruh” diyenlerin önce Alman KP’si kadar komünist, o parti kadar güçlü ve nafiz olabilmesi gerekir.

* * *

HDP’nin son dönemde ve esasen uzun bir süredir siyasetini inşa ettiği alan, “Apo’ya özgürlük”tür. Genel siyasete ait tüm olgu ve olayları bu alan üzerinden değerlendiriyor. Nihilistlere bu alan, mevcut çöl sıcaklığında cazip geliyor. Sinsi liberaller, bugün Erdoğan’a ettikleri lafları yarın Apo’ya karşı bileyleyecekler.

O liberalizmle sosyal demokrasi arasında salınıp durmak, komünistlerin işi olmamalıdır.

Maalesef HDP siyaseti, bu toprakların çarpık, çapraşık, bulaşık gerçeğinden kaçma yöntemidir.

Türk’ün ve Müslüman’ın içerisinde sınıf mücadelesini nasıl yürüteceğine dair tek bir cümlesi, tek bir tutamağı olmayanların mevcut nihilizmi, ancak hiçlik doğurabiliyor. Bu hiçlik, mevcut varlığın kutsanması için şarttır. Kitlelerin, kolektif dinamiklerin tarihsel kara gücünün karşısına, burjuvazi tarafından özel olduğuna inandırılmış bireylerin varlık kavgası çıkartılabiliyor. Siyaset alanına egemen olan, bu kavganın keçeleşmiş dilidir. Bu dil, bize “sadece kendi yüce varlığınıza iman edin” buyuruyor. Nafiz olmak için naçiz olmak şarttır. Çünkü değeri tayin eden, burjuvazinin hâkim olduğu piyasadır. Kimsenin cümlemizi bu piyasaya mal kılmaya hakkı yoktur.

“Kürd sorunu demokrasi sorunudur” cümlesi, bu keçeleşmiş dilin ve zihnin tezahürüdür. Bir sorunun demokrasi alanına atılması, çözümün burjuvazide olduğunun ikrarıdır. Bu zihnin TV’de kaleme aldığı dizilerde yoksullar masum, saf, temiz insanlar olarak takdim edilirken, zenginler, o yoksulların maddi sorunlarını çözüme kavuşturan güç olarak övülüyorlar. Burjuvazinin birikimini, tarihini sahiplenenlerin demokrasi nöbetlerine üzülmemeleri gerekir. Onların dilinde “Kürd”, burjuva bireyin eğretilemesinden ibarettir. Gerçek Kürd’ü görmez, görmek istemez.

Aynı şekilde, 15 Temmuz’daki Müslüman iradesi de AKP’lileri ürkütmüş, gösteriler daha da uzatılmıştır. Gaz alınmak zorundadır. Herkes birbirinin sırtını sıvazlamakta, birbirinin sırtına masaj yapmaktadır.

* * *

Fatih Polat isimli bir gazeteci, Yenikapı mitingindeki kitlenin sayısal varlığından etkilenerek bir haber kaleme almış.[1] Haberde kitlenin “sol, sosyalist parti ve hareketlerin de kazanması gereken emekçiler” olduğunu söylüyor. Bu zihin, nicelikçi olduğu için, geçenlerde de CHP mitingine koşa koşa gitmiştir. Esasında bu söz, CHP başkanı da o mitingde olduğu için sarf edilmektedir. Başka bir anlamı yoktur. Ama gene de burada, en azından o kitleyi Hitler’in kitlesine benzetenlerden farklı bir yaklaşım söz konusudur. Bugünlerde her yerde “faşist sürüler” görenlerin Avrupa’ya kaçmayı düşünenler olduğunu anlamak gerekir. Bunların Fransa’daki son eylemlere bin bir kulp bularak katılmadıkları bilinmektedir. Burada, bugünde, bu gerçekle siyaset yapmak, onların mayasında, hamurunda yoktur. Dolayısıyla, ilgili kesimin “demokrasi cephesi” diyerek sürekli kendisine işaret etmesi manasızdır. O cephenin eşbaşkanı ile Yenikapı’daki Kılıçdaroğlu’nun ağızlarından aynı cümleler dökülmektedir.

Kılıçdaroğlu, muarrızları kürsüde ne vakit “meclis” dese gülümsemiştir. Tek siyasi varlığı o meclisin gerçek sahibi olduğuna dair vehim üzerine kuruludur. “Ne var yani, biz de durdurduk darbeyi, sabaha kadar mecliste oturduk” diyenlerin meclisin sahibine hizmet ettikleri açıktır. “Bizi niye çağırmadınız? Bize saksı muamelesi yapamazsınız?” diye serzenişte bulunmanın da kıymeti yoktur.

Cemil Bayık, bugün “HDP’nin daha ilk günden ‘AKP ile koalisyon olmaz’ demesini tarihi bir hata olarak gördük. AKP’nin Hükümet kurmama, saldırılarını arttırma konusunda elini güçlendirmiştir. HDP’nin bir demokratikleşme programı olursa ‘herkesle koalisyon kurarız’ demesi gerekirdi” demektedir. O HDP, 10 Ekim’den bir gün sonra kurtuluş için ancak ve sadece sandığı işaret edebilmiştir. Bu ayakkabı içinden bakarak, yaşananları sınıfsal-politik açıdan değerlendirmek mümkün değildir, zira o ayakkabı, sınıfsallık ve politika dışı olmak adına giyilmiştir.

* * *

Meydanlarda “faşist sürüler” görenler, açıktan şunu söylüyorlar: “Sonuçta ben, bir ağacın altında arkadaşlarımla sohbet etmek istiyorum.” (Neşe Özgen) O “faşist sürü” dedikleri kitleye mensup insanlar, böylesi hayalleri olmadığı için aşağılanamazlar. Sosyalizm için burjuvazinin ve kapitalist ilişkilerin gelişmesi gerektiği, Avrupa solculuğudur. Unutmayalım ki o solcular, Ekim Devrimi’ne de aynı saiklerle karşı çıkmışlardır. Aşağılayanlar, kimlerin katına çıktıklarını, kimin yücesinden baktıklarını izah etmelidirler. Kimlerin ayakkabısını giydiklerini söylemelidirler.

Bu burjuva zihin, ekrana, sokağa, hayata baktığında kendisi gibi özel bireyler görebiliyor ya da görmek istiyor. Yenikapı’ya baktığında sadece Tayyip Erdoğan ya da Safiye Soyman’ın Faik’i görülüyor. Doğrudur, Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın özel şovuna malzeme olmuştur. Taksim Manifestosu’nu orada okuması, “HDP niye yok” anlamına gelecek sözler sarfetmesi, “liyakat”in altını çizmesi, birilerinin yüreğine su serpmiş olmalıdır. Ama aynı zamanda Erdoğan’ın Fethullahçıları “tek tipçi” olarak eleştirmesi de bu kesimi rahatlatmalıdır. “Vahdette kesret” vurgusu Binali Yıldırım’dan; “kesreti boşverin, vahdete bakın” sloganı Bahçeli’den gelmiştir. Bu söylenenlerin kendisi değil, ardındaki mana önemlidir. Kürsüdeki kişilerin varlığı değil, ardındaki güç ilişkileri önemsenmelidir.

Hayatın içinde AKP’li bürokratlarla, işadamlarıyla iş tutan CHP’li ve HDP’lilerin hizasından yürütülecek bir mücadelenin geleceği yoktur. Burjuva siyaset oyununa seyirci kılınan kitlelerin sokakta belirli bir irade ortaya koymaları değerlidir. O kitlelerin suyuna katılan uyku haplarının ömrü her daim sınırlıdır.

Hulusi Akar’ın vurgusu “demokrasi ve hukuk” yönündedir. “Milli ve yerli” olduğunu söylediği Erdoğan’ın “ordu-millet” ürettiğini söylemektedir. Erdoğan demek ki “camiler kışlamız, minareler süngümüz” diyerek gelmiş, sonuçta kışlaları camiye, süngüleri minareye çevirmiştir. Bu ise ancak caminin ve minarenin muhtevasının silinmesi ile mümkün olabilmiştir. Millet, kendisinin kurmadığı devlete zorla ikna edilmiştir.

Fatih Polat’ın, Foti Benlisoy’un, bir miktar Alper Taş’ın “anlamlı ve dönüştürücü dil tutturma” istemleri, ancak bu burjuva gerçeklikle alakalıdır. Onun dışına tahammül etmeleri mümkün değildir. Burjuvazinin birikimi verili mutlak kabul edilmektedir. Hepsinin zihnindeki siyaset denkleminin sabit terimi, burjuvazidir.

Herkes, hayata ve politikaya kendi ayakkabısının içinden bakmaktadır. Oysa aslolan, yalınayaklılardan, baldırıçıplaklardan bakmaktır.

Eren Balkır
7 Ağustos 2016

Dipnot:
[1] Fatih Polat, “Yenikapı Bize Ne Söylüyor?”, 8 Ağustos 2016, Evrensel.

07 Ağustos 2016

,

Milliyetçi Cephe Değil Demokrasi Cephesi Kazanacak


15 Temmuz askerî darbe girişimin üzerinden 22 gün geçti. Böylece AKP hükümeti ve reisi, ABD, AB ve diğer ülkeler nezdinde yitirdiği prestijini, itibarını yeniden kazanmak için fırsatı lehine çevirmeye başladı. “Meclisin” hazırladığı bildiriye dört partinin imza atmasıyla birlikte isteğine kavuşmuş oldu.

“Darbe tiyatrosu”nu dış kamuoyuna karşı kullanırken, diğer yandan iç kamuoyunu da alanlara reisin çağrısıyla birlikte AKP, MHP tabanı ve FETÖ dışındaki cemaat örgütlerini de davet ederek alanlara topladılar.

Alanlarda ulaşım bedava, döner dürümü, çorba bedava, içecekler bedava, panayır gibi demokrasi nöbeti yapılıyordu. Reisin eli güçleniyordu. Osmanlı Ocakları’na, AKP gençlik örgütüne arabalarına benzin bedava AK Gençlik kartı ile her şey bedava dağıtılıyordu.

Alanlarda faşist, ırkçı, şoven sloganlarla beraber salâlarla alana gelen cemaatlerin zikirleri kitleleri motive etmek için bol, bol dualar okunuyor, sözde demokrasi adına AKP’yi, reisi koruyorlardı.

Yüzlerce içlerinde askerlerinde olduğu insan hayatını kaybederken, linçle askerlerin boğazını kesen IŞİD ve El Nusralı “Cihatçılar”a gün doğmuş oldu.

Sivil darbe hükümeti AKP’ye ve reise askerî darbenin parsasını toplamaya gelmişti. 14 yıldır AKP hükümeti için torba yasa çıkarmak için zor bir şey değildi, çoğunluk partisi olduğu için kolayca çıkarıyorlardı.

Daha önce muhalefet ne kadar karşı çıkarsa çıksın kimsenin ruhu duymadan, çoğunluk gücüne dayanarak torba yasalarını çıkarıyordu. Askerî darbe ile birlikte OHAL ile işler daha da rayına oturmuş oldu.

Önceden hazırladıkları ordu içerisinde FETÖ örgütü diyerek ne kadar general ve üst rütbeli subay varsa FETÖ örgütüne bağlı diye 13 bin üzerinde insanı tutukladılar. Kamuda bir çırpıda 100 bine ulaşan kamu çalışanı FETÖ örgütüne bağlı diyerek görevden alındı, bir kısmı tutuklandı. Kimisini kapı dışarı koydular.

Askerî darbe ardından sivil darbe diktatörlüğü hâkim kılınmış oldu. Böylece istediği ne kadar kanun, yasa varsa OHAL bahane edilerek ne kadar güvenlikçi ve faşist yasa varsa çıkardılar. AKP sivil darbe hükümetinin ve reisin elini bir kez daha güçlendirmiş oldu. Artık muhalefetin sesini kolayca OHAL yasası ile önlemiş oldular.

Askerî Darbe öncesi ve sonrası HDP her daim meclis dışına atılmak istenmiştir. HDP Türkiye coğrafyası içinde yaşayan emekçilerin, ezilen, sömürülen, Kürd, Alevi, Ermeni, Rum, Çerkez, Laz, Ezidi, Keldani, Süryani, Hristiyan, Yahudi tüm inançların sesi olmayı hedefleyen bir partidir. Böyle çoğulcu demokrasi partisi olması diğer sistemin partilerin işine gelmiyordu.

CHP ulusal militer devletin ilk kurulan partisi olması itibarıyla her zaman militer devletin bekasını korumak için şiarı tek devlet, tek dil, tek bayrak, tek millet olmuştur. Her zaman Kürdlerin varlığını inkâr ve imha etmeyi ideolojik ve teorik olarak benimsemiş bir partidir.

MHP ise, milliyetçi, faşist, ırkçı, şoven bir parti olması ile Alevi ve devrimci, demokratları öldüren, katleden partidir. Maraş Katliamı’nda, Malatya Olayları’nda, Çorum Olayları’nda, Sivas Madımak’ta ozanları, Aydınları yakan, kanla beslenen sosyalist ve demokratlara, Kürdlere, Alevilere karşı kurulmuş kafatasçı, faşist bir partidir.

AKP ise, Fazilet Partisi’nden ayrılan ekip eliyle, ABD emperyalizmi tarafından kurulmuştur. ABD emperyalizminin Ilımlı İslam partisi olarak Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için hazırlanmıştır.

İktidar olurken, Nâzım’dan şiirler okuyan sözde askerî vesayete karşı olan, “demokrasi” sözcüğünü ağızlarından düşürmeyen, mağdur edebiyatı yapan AKP bu amaç doğrultusunda kuruldu.

İktidar olduktan sonra devletin bekasına sadık kalmaya devam etti. İşçi ve emekçi sınıfları hiçe saydı, hızla devlet kurumlarını ele geçirdi, ortakları FETÖ ile birlikte İmam Hatip mezunları, Kuran kursları, başörtüsü edebiyatı üzerine kurulu bir siyaset yürüttü.

Medreselere önem vererek ülkeyi gericileştiren eğitimi İslamcı bir yapı içine soktular. Kendi yandaşlarını kadrolaştıran bir parti oldu. Yanardöner, bir gün söylediğini, ertesi gün inkâr eden bir parti olarak bugünlere geldi.

Kürd sorunu konusunda diğerleri gibi imha ve inkârdan başka bir şey düşünmeyen, kendinden olmayan herkese karşı bir yapısı vardır.

14 yıldır ülkenin satmadık bir karış toprağını bırakmayan, ülke halklarını soyup soğana çeviren, hırsızlar çetesi bir partidir. Kanun, yasa, anayasa tanımayan, her şeyi kendine bağlayan reis “tek bayrak, tek millet, tek dil, tek devlet” diyen ırkçı, faşist, diktatöre bağlı bir partidir!

7 Haziran 2015 seçimleri ile birlikte AKP, CHP, MHP ittifak yapmışlardır. Seçimlerde HDP’nin %13,1 oy alarak parlamentoya girmesi karşısında Milliyetçi Cephe ittifakını gerçekleşmiştir. HDP’ye ve Kürdlere karşı topyekûn savaş ilan ederek, aylarca sokağa çıkma yasakları ile Kürd halkını ve demokrasi güçlerine karşı çökertme politikası uygulamışlardır.

7 Haziran seçimlerini meşru saymayarak, parlamentoyu tatil ederek çalıştırmamışlardır. Kasım erken seçimlerinde ise, HDP’yi baraj altında bırakarak parlamento dışına atmak istediler. Kanunsuz ve hukuksuz olarak her türlü hileye rağmen HDP yine barajı aşarak meclisin üçüncü parti olmasını başarmıştır.

Bu defa HDP’li ve DTP’li seçilmişlere karşı iftira kampanyası ve linç kampanyaları baskı yaparak DTP’li eşbaşkanları tutuklarken HDP vekillerin de dokunulmazlığını kaldırmak için CHP ile ittifak yaparak dokunulmazlık yasasının geçmesini sağlamışlardır.

Kürdistan şehirleri ve ilçeleri, mahallelerini topla, tankla, uçaklarla bombalayarak yakılıp, yıkılırken, bodrumda toplu katliamlar yapmışlardır. Tüm bunlar 7 Haziran seçimlerinden sonra 15 Temmuz darbe akşamına kadar devam etmiş ve halen de sokağa çıkma yasakları sürmektedir.

Bugün bu konsept 7 Haziran seçimleriyle birlikte kurulup askerî darbe senaryosuyla perçinleşmiştir. Askerî darbe sonrası reis elini güçlendirerek iç ve dış kamuoyuna muhalefetle birlikte hareket ettiğinin resmini sunmaktadır. Meclisin üçüncü partisini yok sayarak milliyetçi cephe ittifakı ile HDP’ye ve Kürdlere, demokrasi güçlerine karşı topyekûn savaşın devam edeceğinin işaretlerini vermektedirler.

OHAL yasası çerçevesinde devrimci, sosyalist, demokrat, aydın, sanatçılara karşı cadı avı sürecektir. Reise ve AKP faşist hükümetine karşı muhalefetin sesini yok etmeye çalışacaklardır.

Kürdistan’da ve batı metropollerinde her gün gözaltıların, tutuklamaların ardı arkası kesilmemektedir. Tüm bunlar yapılırken, CHP’nin tabanındaki, Kürd, Alevi, ilerici, demokrat kesimlerin duyarlı olması gerekir, bu ateşin bir gün kendilerini de yakacağını düşünmelidir.

CHP’nin ve merkez yönetiminin oynadığı oyunu bozmalıdırlar, AKP faşist hükümetinin ve reisin ittifakının CHP tabanına hiçbir yararı yoktur ve olmayacaktır. Reisin faşist diktatörlüğüne, başkanlık sistemine geçiş hızlanacak, gelecek çok karanlık olacaktır.

Devrimci Demokrasi Cephesi’ne büyük görevler düşmektedir; ülkedeki, tehlike geçici değildir. Milliyetçi Cephe ortaklığını bozmak için, demokrasi ve toplumsal mücadeleyi yaşamın her alanında emekçi kitlelerin, demokrasi güçlerinin duyarlı hale getirilmesi gerekmektedir.

Yenikapı’da yapılan miting, Milliyetçi Cephe’nin faşist diktatörlüğe geçişin resmidir. Türkiye halkları devrimci Demokrasi Cephesi ile faşizmi tarihe gömecek ve Demokrasi Cephesi Kazanacaktır.

Mehmet Özcan
7 Ağustos 2016