Ortaoyunu

Avrupa’da kimi Neonazi grupları, kadını aşağılık bir varlık gördüğü ve böylesi bir varlıkla yan yana olmak istemediği için kendi içlerinde eşcinselliğe ciddi bir alan açıyorlar. Kendilerini “üstinsan” olarak görenlerin bu refleksine doğasevicilik ve hayvansevicilik gibi akımlar dâhilinde de rastlanıyor. İdeolojisi buralardan beslenen kimi solcuların İslam’a ve İslamcılığa düşman kesilmesi gayet doğal bir gelişme. Onlar da “üstinsan” olmakla, her tür ideolojiyle yüklenmiş insanı “aşağılık” kabul ediyor. Doğa, hayvan, kadın vs. bu aşağılama pratiği için bir araç olarak kullanılıyor.
Bunun bir tezahürü de Şırnak’ta çadırlarda kalan kadınlar için düzenlenen “iç çamaşırı” kampanyası. Kendilerini sadece düşünen birer klitoris-vajina olarak gören kimi feministler (bu örnek dâhilinde İstanbul Feminist Kolektifi) aşağılayıcı bir dil ve yöntemle Kürd kadınına bu şekilde düşünmeyi öğütlüyor, ötesine tahammül edemiyor, Kürd kadınını maruz kaldığı zulümden ve o zulmün toplumsal-tarihsel niteliğinden soyutlayıp soyut, yüce bir "Kadın"a kapatıyor. Bir Kürd’ün tepkisinde dile geldiği biçimiyle, “Hababam Sınıfı” filminde doğuya erotik film afişi gönderenlerin, Van depreminde kullanılmış sutyen postalayanların yanına düşüyor. Dolayısıyla aşağıdaki resimde görüldüğü üzere, bunların Şengal’deki Ezidî kadınlarla kurduğu ilişkinin mesafesi Senegal kadar olabiliyor. Bilinçaltı dışa vuruyor, Avrupalı misyonerlerin zihni Kürd’e dayatılıyor. Kürd, Kürd olmanın çapaklarından arındırılmak isteniyor. O misyonerler bunu emrediyor. Herkesi yüce katına çağırıyor.
Bugün gelinen noktada sol-sosyalist çevreler, mevcut koşullar üzerinden, tüm iddialarından vazgeçmiş durumda. Hepsi düne kadar eleştirdikleri ulusalcıların, CHP’lilerin, cumhuriyetçilerin, en iyi hâliyle liberal demokratların hattına gerilediler. “Kamusal vicdanı” anımsatan Yasin Durak da bu geri dili kuşanmanın ekmeğine sürdüğü yağı artıracağını düşünüyor. AKP ve IŞİD bahanesiyle herkes bir tür sosyal demokraside ve liberalizmde ikbal görüyor. Siyaset açılan yuvalara, çatlaklara yerleşmeye indirgeniyor. İslamcılık geleneğinde bir çatlak anlamına gelen ve “sınırsız, sınıfsız İslam toplumu” diyen Metin Yüksel, bu ikbal düşkünlerince eziliyor, bastırılıyor. İslam konusunda Batılı oryantalistler kadar cahil olan kimi solcular, faaliyetleriyle o batının devletine hizmetkâr oluyorlar.
Yasin Durak, “Fethullahçılık İslamcılığın Dik Alasıdır” derken Kemalist efendilerini, ekmeğini yediği müesses nizamı aklama yoluna gidiyor. Durak’ın tespiti doğru ise, Fethullah muhbirlerinin-itirafçılarının ifadesiyle, Cemaat’in kuruluşuna tanıklık eden Vehbi Koç, MİT müsteşarı Fuat Doğu, CIA vs. de İslamcı. Eğer Yasin Durak’ın akademiye kapak atmasını sağlayan tezin danışman hocası Yasin Aktay İslamcı ise Yasin Durak da İslamcı! O, özünde iktidarın ele geçirilmesi konusunda devletin sergilediği dirence ortak oluyor. Devletin köklerinde varolduğunu zannettiği "solculuğa" sarılıyor, herkesi o köklerden beslenmeye davet ediyor.
Bu anlamda Birgün ve Durak, mevcut durumu fırsata çevirmek adına CHP’ci bir tür solculuğa alan açmaya çalışıyor. O solculuk, CHP kuyruğunda Taksim’e koşuyor, Kılıçdaroğlu, Tayyip’in yanına koşunca arabeske bağlayıp sevgiliye ucu yanık bir mektup yazıyor. Şimdilerde Cemaat üzerinden AKP’ye vuranların, özellikle son üç yıldır Cemaat’i neden siyaset ve istihbarat kaynağı olarak gördüklerinin hesabını vermeleri gerekiyor. Hâlâ, utanmadan “Haziran Türkiye’si”nden bahsediyorlar. Oysa üç kuruşluk politik çıkarlar için Gezi’yi ve Haziran’ı iğdiş edenler kendileri. Önce seçim, ardından Fethullah rüzgârıyla yelkenlerini şişirmek isteyenler, “yoğurdum kara” bile demiyorlar. Kaleme aldıkları bildiride CHP’ye değil, Kılıçdaroğlu’ya vuruyorlar. Haziran meclislerine örgütleyecekleri CHP’lilerin olduğunu düşünüyorlar, ama bir yandan da seksen sonrasında CHP’nin içine yolladıkları kadroları eliyle CHP batağına çekiliyorlar.
Bugün Cemaat muhbirleri, meseleyi özel bir şahsın kendinden menkul bir cürmüne indirgiyorlar, görevleri bu. Misal, Fethullah’ın Özal’ı, Demirel’i ve Tayyip’i kıskandığından bahsediyorlar. Oysa Fethullah, devlet tarafından, hükümet partilerinin kontrol ve disiplin altında tutulması için kullanılan bir aparat. O devlet, emperyalistlerle kolkola olan ittihatçı subaylar kadar, o emperyalistlerin iç ve dış ajanları ile faaliyet imkânı buluyor. O hâlde Fethullah’ta İslam görüp kaşınanlar, ondaki devleti ve iç emperyalizmi gizlemiş oluyorlar, görevleri bu.
Selahattin Demirtaş ise tipik bir CHP’li gibi konuşuyor grup toplantısında. “AKP nitelikli, yetişmiş eleman ihtiyacı sebebiyle Fethullah’ın önünü açtı. Amaç, dini muhafazakâr kesimin devleti ele geçirmesini sağlamaktı” diyor Demirtaş. Bu hamle ve devamında ilân edilen, Taksim Manifestosu'na nazire yapan “12 Maddelik Yol Haritası” yeniden inşa edildiği söylenen devletin bu inşa sürecine eklemlenmek. CHP kanalından Haziran, AKP kanalından HDP girmek istiyor bu sürece. “Bizi saraya ve Yenikapı’ya neden çağırmadınız?” diye feveran edenler, “biz zaten gelmezdik” diyorlar şimdilerde. Demirtaş konuşmasında “Fethullah’la birlikte görülmeyen herkesi itibarsızlaştırdınız, Fethullah’la ilişkisi olmayan tek parti HDP’dir” diyor, bu mevzu Diyarbekir belediyesindeki Ekrem Dumanlı görüşmesini, “nezaket ziyareti”ini, “Fethullah’a selam söyleyin” mesajını ya da seçimlerdeki Cemaat desteğini de içeriyor mu, merak konusu. Özetle, HDP ve Haziran, batan gemi olarak CHP’yi yağmalamak derdinde, ama kimse ol ganimeti nereye, hangi limana götürecek, onu söylemiyor. Cümlesi de avama güzel masallar anlatmakla meşgul.
Burada Demirtaş, devleti her elmalı şekere kanıp istenilen yere götürülen "saf bir çocuk" olarak görüyor. Tipik CHP’li bir siyasetçi olarak konuşup CHP tabanını avlayabileceğini düşünüyor. “Saf çocuk” gördüğü devlete böylelikle sahip çıkıyor. Onun anasına-babasına mesaj göndermiş oluyor. Çelişkili bir ifadeyle, devleti ele geçirmekle suçladığı Cemaat’in ve AKP’nin karşısına “devleti yeniden organize edelim” diyerek çıkıyor. Ülke yönetiminde sahip oldukları konum ile bu noktada rol kapmak istediğini söylüyor. Alper Taş ise aynı telden “Türkiye’yi kurmak”tan söz ediyor. Rol paylaşımı bu minvalde. HBDH ise “krizin kaosa sürüklendiğini” “ülkeyi ve toplumu kaostan kendisinin çıkartabileceğini” söylüyor. Bu laf, krizi derinleştirip devrim yapmakla yükümlü bir örgütün ağzından çıkıyor.
Mizahi dile geri döndüğüne göre, Demirtaş sinyali almış görünüyor. Yenikapı’ya çağrılmama, fotoğraflarda yer almama meselesi, HDP’nin ifa ettiği ve etmeyi sürdüreceği misyon ile ilgili. O “saf çocuk” görülen devlet, olsa olsa, filmlerdeki içine şeytan kaçmış “çocuk”. Oyunu bitmemiş, bitmeyecektir.
Eskiden kıt da olsa rastladığımız devlet analizlerinin bugün devre dışı kalmasının sebebi, herkesin oynanan bu ortaoyununun seyircisi olmasıdır. Ele geçirilecek bir mevki olarak saf, temiz ve ari görülen/gösterilen devletin perde gerisinde neler yaptığı, o yapılanların kapitalizmle ve emperyalizmle bağları kimseyi ilgilendirmemektedir. Sahnede görülen atışmalarla oyalanmak yeterli, o devlete işmar etmek tek çözümdür. Dolayısıyla kimse, o devletin sınıfsal niteliğine, tarihsel konumuna, toplumsal hareket planına tek laf etmemektedir. Siyaset, devlet katında, demokrasi kılıfı altında işleyen bir pratiğe indirgenmiştir. Her türlü teorik-ideolojik tespit-değerlendirme, o devleti aklama amaçlıdır. Çünkü herkes bir biçimde, ülkenin kurucu iradesindeki teorik-ideolojik donanım ve içerikten memnundur. Kendilerini üstün kıldığını düşündükleri her şeyi ona borçlu olduğunu düşünmektedir. Şezlongda yatan da tankın önüne yatan da mevcut durumunun üstünlükçü yanını borçlu olduğu gücün önünde diz çöktürülmektedir. O güce karşı kudret devşireceğimiz yerler, ortaoyununda rol alanların, almak isteyenlerin durduğu yerler değildir.
Bahri Dikmen

Hiç yorum yok: