Aritmetik mi Diyalektik mi?

Emperyalist tekellerin Ortadoğu’da estirdiği “demokrasi ve özgürlük” rüzgârının bu bölgenin mazlum halklarına bir hayrı var mıdır? O halklara öncülük eden, ettiği iddiasında olan örgütlerin yelkenlerini bu rüzgârla şişirmelerinin bir anlamı var mı? Sınıfsal-politik ve devrimci-politik açıdan sorgulanmamış bir “demokrasi” ve “özgürlük” kimin demokrasisi ve özgürlüğüdür? Bu süreç, kendisini özel zanneden şeflerin özel olma hâllerini korumaya dönük çırpınışları ile geçiştirilebilir mi?
CHP liderinin bulunduğu konvoya Artvin’de saldırı tertipleniyor. PKK, gelen istihbarata göre hareket edildiğini, oradaki jandarma birliğine saldırıldığını söylüyor. O istihbaratın nereden geldiğini söylemesi, o istihbaratı sorgulaması gerekmiyor mu? Ergun Babahan, “faşist CHP bu saldırıyı hak etti” diyor ardından. CHP ile “demokrasi cephesi” hesapları yapanların, o Babahan’dan ve bağlı olduğu güçten aldıkları feyzi sorgulamaları gerekmez mi? Babahan’ın “faşist”iyle, bizim “faşist”imiz nasıl bir olabilir?
HBDH, “Uzun süredir AKP ile DAİŞ'in birlikte çalıştığını, AKP iktidarının DAİŞ'i her bakımdan desteklediğini, hatta Türk MİT'i ve JİTEM'inin DAİŞ'i örgütlediğini devrimci ve demokratik güçler [i.b.a.] ifade ediyorlar ve somut belgeler ortaya koyuyorlardı.” diyor. Bu “devrimci ve demokratik güçler” Can Dündar ve onun istihbarat kaynağı batı tekelleri ve o tekellerin güttüğü Fethullahçılar olabilir mi? DAİŞ’in ABD eliyle kurulduğu tezleri HBDH müktesebatında neden yankılanmıyor? Ve HBDH neden işine gelen eylemi sahipleniyor, kendisini lağv ve tasfiye edip bu harekete dâhil olan örgütler, neden işine geldiği yerde kendince, kendi adına eylemler gerçekleştiriyor? Tekellerin ve devletin hamlelerine heba edilecek bir birikim ve miras kaldı mı ortada? O “güçler” ne vakit “devrimci” ve “demokratik” olmuş?
HBDH şu şekilde devam ediyor: “Açık ki Suriye'deki savaş çok daha karmaşık ve sert hale gelmiştir. Türk ordusunu Suriye'ye sokmaya çalışan güçler ateşle oynamaktadır. Başta ABD olmak üzere söz konusu dış güçler bu politikadan derhal vazgeçmelidir. Türk ordusu Cerablus işgaline hemen son vermeli ve Suriye topraklarından çekilmelidir.” ABD’ye karşı sertleşmeyen, basit bir uyarı ile yüklü olan bu dil neden devlete değil de AKP’ye karşı sivriltiliyor? Hangi ata oynanıyor? “Başı kapalı eşi olan biri cumhurbaşkanı olamaz” diyenlere askerî-politik destek sunmak, payanda olmak komünistlik midir? “En zayıf halka AKP, ona saldıralım” diyenler, bu hamleleriyle güçlü halkayı perçinliyor olabilir mi?
Aynı dil, ABD’nin Suriye halkının hilafına iktidarı yıkma girişimine zerre laf etmiyor. Aksine “kara gücü” olmaya da karşı çıkmıyor ve üstelik “rejimi biz yıkacağız” diyor. Suriye’ye dışarıdan gelen güçlerle aradaki fark, dildeki sosyalizm mi? “Alevi diktatörlüğü” yalanına da mı sarılınalacak? Bu kadar Kürd’cülük, emperyalist tekellerin “demokrasi ve özgürlük” mücadelesine asker olmanın kılıfı olabilir mi?
“Eski bir Ermeni kenti olan ve BAAS rejiminin Araplaştırma politikası ile Ermenilerden arındırılan Cerablus kenti” konusunda neden “bu topraklar bizim, TSK çık dışarı” deniliyor? O kasaba Kürd’ün mü Ermeni’nin mi?
Ziya Ulusoy şu tespiti yapıyor: “Yurtta Sulh karşı darbesinin başarısızlığı, hatta bazı acemilikleri ve ardından diktatör Erdoğan’ın tasfiye hamlesi bu darbe mi mizansen mi tereddüdünü akıllara getirdi. Sanıyorum yaygın. Yapanların askeri kurmay yeteneğiyle kıyaslanmayacak acemilikte. Planlayanlar, anlaşılan kuvvet komutanlarını askeri darbe anında ikna ederek katmaya, olmuyorsa etkisiz bırakmaya çok zaman harcarken, hedeflerindeki Erdoğan’ı ele geçirmek ve tutsak etmek için çok geç hareket ettiler. Ayrıca basına el koymada hem çok geç hem de yetersiz güç seferber ettiler.”
Bu örgütlerin liderlerinin darbe değil devrim konusunda ustalıklarını göstermesi gerekiyor. Darbe girişimlerinden medet uman bir partiye komünist parti denilebilir mi? O solu o medeti umacak kıvama getirmek olabilir mi o operasyonun “gayesi”? Silâhlı DSİP birlikleri olmanın kime hayrı olacak?
Bu sahnede silâhın temel bir ayıraç olarak görülmesi bir illüzyon olabilir mi? Misal, Metin Çulhaoğlu her daim ordunun elindeki silâha, kamuculuk adına iman etmiş bir solcu. 2010’daki referandumda oluşan aritmetik toplama göre siyaset yapılması gerektiğini söylüyor. Kafasında teşkil ettiği, gerçekten uzak, azade denklemlerle bakıyor siyasete. Üç akıldan biri olan Toplum Aklı, “bir toplumda sınıfları kesen ortalama aklın ülkeyi, yaşanılan süreçleri nasıl gördüğü, Devlet Aklına ve Siyasal Akla nasıl baktığı” olarak tanımlıyor. Yazısını aslolanın bu aklın yarısını örgütlemek olduğunu söyleyerek bitiriyor. Buradan örgütünün “sınıfları kesene bakıp devlet aklını ve siyasal aklı eleştirme” derneği olduğunu ikrar etmiş oluyor. Sınıfsal-politik ve devrimci-politik bir eylem içerisinde olmayacağına söz veriyor. Aynı şekilde “toplum” denilen kurgunun siyasal akıl ve devlet aklı ile yoğrularak şekillendiği gerçeğini perdeleyeceğini söylemiş oluyor. Her solcunun zihin dünyasındaki demokrasi ve özgürlük lafzı, bu sınıfsızlık ve devrimsizlik gerçeğinde yaldızlanabiliyor. AKP düşmanlığının bu konuda muazzam bir fırsat sunduğu düşünülüyor. 2010 referandumu ile ülkenin ikiye bölündüğü tespiti üzerinden hareket etmek bir komünistin temel politik dayanağı olabilir mi? Yoksa komünist, başka gerilim, çelişki ve çatışma düzlemlerine mi bakar? Burjuva siyasasının sunduğu aritmetiğe mi örgütlenmeli yoksa devrimci halkın ve sınıfın maddî diyalektiğine mi? Türk ve Müslüman’daki devleti görenlerin oradaki devrimi de görebilmeleri gerekmez mi?
Bu aşamada toplumsal solculuk için, AKP’nin uzaydan ya da feodal ve gerici geçmişten yanlışlıkla bugüne sızmış bir bakteri olarak gösterilmesi gerekiyor. Toplumsal aklın yarısını örgütlemek, ancak bu sayede mümkün oluyor.
O nedenle Erdoğan’ın laiklere, sosyalistlere ve Alevilere saldıracak özel birlikler kurduğundan bahsediliyor. Böylece her örgüt, bu kesimleri ortalığa salınan bu korku ile kendisine örgütleyebileceğini düşünüyor. Bu ortalığa salınan korkunun ardında devletin ve emperyalist tekellerin olduğunu görmek gerekiyor. Kitlelerle aritmetik kafasıyla ilişki kurulamadığı artık görülmeli.
Bizi kim kime ve neye kul etmeye çalışıyor, sorgulanması gereken mesele bu. Çulhaoğlu örneğinde bu kul edilmek istenen yer, bu “aydın”ın adam yurduna sokulmasını, “özne” olabilmesini koşullayan, kamuculuk meselesidir.
Teorideki kesin hatlarla çizilen ayrımların gerçekte bir karşılığı yoktur. Çulhaoğlu’nun “Sovyetler’in dağılması öncesi ve sonrası dünya” tespiti, hepimizi Sovyetler’in dağılması öncesi dönemin sınıf ve iktidar ilişkilerine örgütlemek içindir.
Bu zihniyet, seksenlerde en fazla, ABD’nin izniyle, Sovyetler’in açtığı nefes alma alanıyla CHP ile birlikte hükümet olmayı hedef hâline getirmiştir. PKK’nin CHP’nin yerini almasına dönük hesaplar da bu açıdan temelsizdir. Bunun için PKK’nin CHP’lileştirilmesi gerekir.
Çünkü artık solcular, Aslı Aydıntaşbaş’ın ağzından çıkan cümleleri sahiplenmekte, onun devlete yaptığı “Suriye’nin kuzeyini PYD ile birlikte özgürleştir ve burayı kendine kat” önerisinde hikmet bulabilmektedir.
Emperyalist tekellerin demokrasisini ve özgürlüğünü yirmi yıldır sorgulamayan, sorgulayamayacak hale gelen sol öznelerin ezilenlere verebileceği bir şey yoktur. Öznelerin kendi nefslerini gıdıklayan herkesin kucağına koşmamaları gerekir. Bu bağlamda sol, Fransız sahillerinde çekilen aşağıdaki fotoğrafta yer alan polisin rolünü oynuyor olmaktan utanmalıdır.
Emperyalist tekelleri ucu açık, dokunulmaz, akmaz kokmaz bir nesnellik alanına atıp, onların ideolojik ve politik talimatlarına örgütlenmek çıkışsızdır. Son yirmi yılın sol içi ideolojik ve politik tartışmaların tamamı TKP ve DSİP eksenindedir. Biri devlet; diğeri demokrasi kurgusunun ideolojik ajanları/failleridir. Bu ikisi arasındaki rekabete takılmak yanlıştır; bizim ezilenlerin kudretine ve iradesine bakmamız gerekir.
Kerem Kamoğlu

Hiç yorum yok: