13 Kasım 2016

, , ,

Titi Bataçarya Söyleşisi


George Souvlis

12 Eylül 2016

 

Narendra Modi’nin Hindistan’da başbakan olması, Hint toplumunun karanlık yanını açığa çıkardı. Oysa Hindistan, Avrupa ve Kuzey Amerika’da Küresel Güney için bir umut, demokrasiye dair bir fener olarak görülüyordu. Birçok yönden Modi, İngilizlerin Hindistan’daki sömürge yöneticilerinin ve Hindistan’da sömürgecilik sonrası hâkim hâle gelen seçkinlerin toplumsal egemenlik formları dâhilinde geliştirdikleri stratejileri arasındaki sürekliliğin somut bir tezahürü. Purdue Üniversitesi’nde Güney Asya Tarihi profesörü, Küresel Çalışmalar direktörü olarak çalışan Titi Bataçarya, kendisi ile yapılan mülâkatta Modi’nin üst kastını, çoğunlukçu şiddeti; sömürgecilik sonrası Hindistan devletinin yapısını; üst sınıfa işaret eden “badralok” [beyefendi] ile ilgili çalışmasını; kadına yönelik cinsiyeti ve toplumsal yeniden üretimi ve Filistin’le dayanışma ile BDS hareketini irdeliyor.

¤ ¤ ¤

Akademi ve siyaset alanı dâhilinde sizi oluşturan ve yoğun biçimde etkileyen unsurlar nelerdir?

Hindistan’da, yetmişlerin o karışıklık ortamında büyüdüm. İşin tuhaf yanı şu ki Hindistan Komünist Partisi’ndeki şiddetli ayrışma ve bölünmelere paralel aile içinde yaşanan bölünmelere tanıklık ettim.

Anne tarafım, 1967’de KP’den ayrılan Naksallılar hareketindendi. Dedem Çaru Mazumdar’ın doktoruydu. Anne ve baba tarafımın iç içe geçen hikâyeleri var. Baba tarafımda bir milletvekili dâhil Naksallıların koptuğu Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’in önde gelen üyeleri olan akrabalarım var.

Çocukken İndira Gandi’nin uygulamaya soktuğu olağanüstü hâl süresince “yeraltında” olan bazı amcalarımla konuşma imkânı bulamadığımı hatırlıyorum. Polis, birçok kez evimizi basmıştı. Anne-babamın devlet terörü karşısında çaresiz kaldıklarına şahit olmuştum.

Baba tarafımı ziyaret edebiliyordum. Orada Naksallıların kırsalda, komünist hareketin uzun yıllarda biriktirdiklerine mal olacak bir tür “romantik” maceracılık ve aşırı solculuk peşinde olduklarına dair sohbetlere tanıklık ettim.

Bu, Naksallılarla ilgili politik açıdan doğru, ama tarihsel açıdan acımasız bir değerlendirmeydi.

Genç Naksallı kadın ve erkeklere yeni ve usta işi yöntemlerle işkenceler edilirken, HKP (Marksist) kadroları, eski yoldaşlarından uzaklaşmakla meşgullerdi, hatta kimi durumlarda onların tutuklanmaları konusunda devlete yardım ediyorlardı.

Eğer o kitlesel ayaklanma esnasında on yılın bilançosunu çıkartma fırsatını bulmuş olsaydık, pratiğin kıyıcılığı politik hükümlerin doğruluğuna baskın çıkardı.

Kültür Gözcüleri isimli kitabınızdan biraz bahsedelim. Çalışma, badralok sınıfının oluşumunda eğitimin rolünü ele alıyor. Bu sınıfın bileşimini, oluşum sürecini, daha da özelde kimliğinin oluşturulması dâhilinde eğitimin oynadığı rolü izah edebilir misiniz? Buna ek olarak şu soru da sorulabilir: bu sınıfın Hint milliyetçiliğinin oluşumundaki rolü nedir?

Bengalî diline ait bir kelime olan badralok, motamot çevrildiğinde “beyefendi” anlamını veriyor (badra=efendi; lok=bey). Kelime ve temsil ettiği toplumsal ilişki, ağırlıklı olarak Viktoryen dönemde ülkenin üzerine düşürülen imparatorluk gölgesi altında gelişiyor.

Bengal’de terim, çifte bir ömre tanıklık ediyor.

İlkinde gündelik dilin/algının parçasını teşkil ediyor. Örneğin yaygın bir anlayış dâhilinde, Bengallilerin diğer Hintlilerden entelektüel açıdan üstün olduğu düşünülüyor. Kalküta’daki trafik polisinin size ezbere Hamlet’ten pasajlar okuyabileceği iddia ediliyor.

ABD ve Avrupa akademyasında öğretim görevlilerinin rehberlerine baktığınızda badralokçuluk tüm canlılığı ile karşınıza çıkar. Akademide hâkim olan, badraloklardır: çatirciler, muhirciler, çakravartiler ve bataçaryalar.

İkinci olarak bu grupla ilgili akademik yazın, onların hâkimiyetini doğallaştırır ya da kanıksayıcı bir dil kullanır. Badralok, onunla ilgili çalışmalarda kültür ve bilgi konusunda özel bir idrake sahip sınıf olarak değerlendirilir ve efendinin malikanesini söküp atmak için (dekolonizasyon) efendinin araçlarını (aydınlanmayı) kullandığı iddia edilir.

Doksanların ortasında üniversiteye başladığımda badralok ile ilgili çok sayıda çalışma kaleme alınmıştı. Ulusun doğuşu, edebiyat alanındaki olağanüstü başarıları, cinsiyetler tarihi gibi konulara yönelik katkıları üzerinden ulusun ihtiyaç duyduğu besinin sağlanması noktasında oynadığı yaratıcı ve kahramanlara özgü role dair çokça kelam edildi. Örneğin Sumit Sarkar gibi az sayıda Marksist tarihçi ise bu iddialara şüpheyle yaklaşıyordu ama gene de ilgili saha bu sınıfa karşı zerre şüphe duymayan kişilerin hâkimiyeti altındaydı. Genç bir öğrenci iken bana yol gösteren madun tarihçileri bile farklı şeyler söylemeye başladılar. Ünlü bir Güney Asyalı yazar, “Merkez Olmaktan Çıkan Avrupa’dan Küreselleşen Bengal’e” başlıklı bir yazı kaleme almıştı örneğin.

Gördüğünüz üzere, benden esasen bir “badra” olmam bekleniyordu. En iyi akademisyen olmam, en iyi eş ve en iyi anne olmam beklentisi içerisindeydi herkes. Hem ilerici öğretilere destek vermek hem de burjuva aile değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmak zorundaydınız. En katı “komünist badra kadınları” ile kuşatılmıştım. Onlarda Marksizm Stalin ve Lenin resimlerini duvarlara asmaktan ibaretti, öte yandan da her türden cinselliğe ait emareyi “pis” diyerek dışlayan bir badralokçuluk hükmünü sürdürüyordu.

Doğalında bu konuyla ilgili inceleme yapmaya başladığımda bu “badralok” dünyasına yönelik sadakatimi ve sevgimi yitirdim.

Bu sınıfla ilgili çalışmaların çoğu, onun kendisi ile ilgili tanımını sorgusuz sualsiz kabul ederek işe koyuluyor. İlgili grubun “kültür” ve “eğitim” ya da “adab-ı muaşeret”le ilgili kurallara dair iddiaları, grubun sömürgeciliğe ve onun kendilerine dayattığı “madunluğa” karşı çabası olarak görülüyor.

Badralok, pratikte sömürgecilik sonrası pastayı yeme noktasında oyunu kazanıyor ve sömürge statüsü özünde sınıfın imtiyazlarını örtbas ediyor. Madun çalışmalarının o cehenneminde, madunluğun ortadan kalkmasıyla, badralok kendisini gerçek mazlum olarak takdim etme imkânı buluyor!

Bhadralok ile ilgili araştırmamın bağlamı özet olarak bu. Kültür Gözcüleri isimli kitap, badralok’un sınıfsal konumu ve bileşimine dari tarihsel bir değerlendirme sunuyor. Çalışma, Hindu üst sınıflarının farklı katmanlarını birleştirmek suretiyle, Bengal’de on dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren sınıfsal mobilizasyona ait bir dil olarak iş gören “badra” olmaya dair söylemi ele alıyor. Eğitim kurumları ve kültürel başarılar gibi badra dünyasına giriş imkânları, esas olarak nesnel toplumsal kurallarca belirleniyor. Badralok olmaya dair öznel söylem ise bir yandan hem İngilizlere hem de işçilere ve köylülere karşı oluşturulan ortak milliyetçi proje dâhilinde, toprak sahibi rantiyeci sınıf ile küçük burjuvaziyi birleştiriyor.

Perry Anderson’ın The Indian Ideology [“Hint İdeolojisi”] isimli çalışmasına göre, Hindistan demokrasisi tarihsel bir hata. Bu demokrasi, başını Hindu Kongre Partisi’nin çektiği sömürgecilik karşıtı mücadelenin içindeki kökleri ile uzlaşmış bir demokrasi. Anderson’ın ifadesiyle, adı geçen parti, 1947’de İngilizlerin idaresi altındaki kıta altının ayrışması sürecinde dökülen kandan sorumlu. Sizin bu meseleye yaklaşımınız nedir?

Bir dizi Hintli tarihçi ve yorumcu, Anderson’ı bu çalışmasından ötürü epey eleştirdi. Esasında Anderson’ın eleştirisi, milliyetçi/Nehrucu projenin savunulmasına ilişkindi. Ananya Vajpeyi ve Pankac Mişra gibi liberal yazarlar, sıkı bir savunmaya geçtiler hemen. Onların ifadesiyle Anderson, esasında sömürgeci devleti eleştiriden muaf tutuyor, Hindistan’ın mevcut hâline dair günahları ülkenin liberal-milliyetçi geçmişinin üzerine yıkıyordu. Vijay Prashad gibi kimi Marksist yazarlar ise daha zayıf bir savunma geliştirdiler ve Anderson’ın milliyetçiliğin liberal çekirdeğinin içinde işçi sınıfı mücadelesi denilen o radikal özü göremediğini söylediler.

Bence Anderson’ın bu kitabında yaptıkları iki sebepten ötürü önemliydi.

İlk olarak o, milliyetçi liderliği veya liberal milliyetçiliği hedef tahtasına koyuyor. Bu, özünde bağımsızlık sonrası ulusun aldığı forma dair akademik çalışmaların niteliği açısından önemli bir yaklaşım.

Bağımsızlık sonrası ulus devlete dair teorilerin temel sorunu, sömürgeciliği tüm trajedilerden sorumlu tek tip belirleyici unsur olarak görmeleri. Nick Dirks, sömürgeciliğe ait bir form olarak kastları suçlu bulurken, Gyan Pandey ise sömürgecilik ve diğer hususlar üzerinden işleyen bir uygulama olarak komünalizmi (cemaatçiliği) eleştiriyor. Sömürgecilik, bu yapılar dâhilinde ve zulüm pratiklerinde hâkim bir rol oynamıştır.

Ama tüm bunlar, zalime karşı yerli yönetici sınıfın (üst sınıfın ve kastın) yürüttüğü sınıf mücadelesi ile yüklü geçmiş üzerinden gerçekleşebildi.

Yerli yönetici sınıf, sömürgecilik sonrası devleti miras aldı, kurumları muhafaza etti, sömürgecilik geçmişine ait yönetim alışkanlıklarını devraldı. Bu sürekliliğin en çarpıcı örneği ki bu örneklerden sürüyle var, sömürge döneminde Eşkıyalar ve Çeteler Dairesi olan kurumun adının Merkezî Soruşturma Bürosu yapılması. İlk kurum, Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimine direnenleri ve göçmenleri kovuşturdu, ikinci kurumsa tüm yapıyı muhafaza ederek, Naksallıları ve diğer politik muhalifleri kovuşturuyor.

Sömürgecilik sonrası devlete dair çalışma kaleme alanlar, sömürgecilik dönemindeki şiddete vurgu yapıyorlar, ama sonraki dönemde fiilen varolan sürekliliği asla ağızlarına almıyorlar. Şiddetin ele alınması elbette gerekli, ama kesinlikle yeterli değil. Anderson’ın kitabı, sömürgecilik geçmişi ile sömürgecilik sonrası arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Böylelikle bugünün geçmişin gölgesi ardına saklanmasına izin vermiyor.

Anderson’ın kitabının yaptığı ikinci katkı ise, “seküler” teriminin soruşturulmasının gerekliliğini bize anımsatması. Talal Esad’ın argümanlarını andıran ifadeler kullanan Anderson, ulus devletteki Hindu çoğunlukçuluğunun derin köklerini ifşa ediyor. Liberal eleştirmenlerin hâkim liberalizm ile yaygın Hinduculuk arasındaki kopuşa odaklandıkları yerde Anderson, bunların arasındaki ilişkiyi, her ikisinin birbirini nasıl teşkil ettiğini ortaya koyuyor ve sermayenin ihtiyaçlarına uygun olarak bu ilişkinin nasıl ön plana çıktığını tespit ediyor. Dolayısıyla özünde Hint Halk Partisi (BJP) ile Kongre Partisi farklı projelere sahip farklı oluşumlar, ama ortak köklere ve varoluş mantığına sahipler.

Anderson’ın argümanı, Hindistan’da devrimci sol için gerçek mânâda stratejik sonuçlar doğurabilecek nitelikte. 1996 ve 2016’da HKP (M) nezdinde sol, seçimlerde kaderini BJP’ye karşı Kongre Partisi’ne bağlamış, “ehveni şerci” bir yaklaşım benimsemişti, oysa devrimci solun bağımsız işçi örgütlenmesi ve siyasetine dair tartışmayı yeniden diriltmesi ve gündeme taşıması gerekiyor.

2002’de Gujarat eyaletinin siyasi lideri olduğu dönemde yaşanan katliam esnasında binlerce Hintli Müslümanın öldürülmesi sebebiyle Hindistan’ın mevcut başbakanı Narendra Modi’nin ABD’ye girişine onlarca yıl yasak getirilmişti. Sizce Hintliler, Modi gibi bir milliyetçi neoliberal siyasetçiyi nasıl başbakan seçtiler? Varolan ölçüler dâhilinde konuşursak, Modi’ye karşı hegemonya tesis edebilecek güçler nelerdir?

İlkin şu hususu netliğe kavuşturmak lazım: Hindistan’da Modi’ye seçim esnasında ve sonrasında verilen en güçlü destek, sıradan Hintlilerden değil, patronlar sınıfından geldi. Bu kesim, Modi’nin arkasında sağlam bir birliktelik teşkil etti, örneğin seçim günü borsa tüm rekorlarını kırdı.

Neden?

Çünkü Narendra Modi, Hindu milliyetçiliğini “kalkınma” meselesine başarıyla bağlamayı bildi, böylelikle üst kasttaki çoğunlukçuluğun şiddeti denilen, kendine has Hint zehrini evrensel kapitalizm zehrine karıştırdı.

Bu sayede modern bilimi ve (kast sisteminin dışındaki insanlar anlamında) dalitlerle (dokunulmazlarla) kadınlara temel demokratik hakların verilmesine yönelik önerileri mahkûm etti, öte yandan da Barack Obama ile birlikte demokrasi ve özgürlüğün mağrur destekçileri olarak Washington Post’ta yazılar kaleme aldı.

İki hususu hatırlamak gerek:

İlki, 2014’te Modi’nin başında bulunduğu BJP’nin toplam oyların yüzde 31’ini kazanmış olması. Bu, Hindistan’da meclis çoğunluğunu teşkil eden en düşük oy oranı. İkinci husus şu: Modi’nin Hindistan için ışıltılı bir gelecek vaat eden “kalkınma” söylemi, nihayetinde sürdürülemez bir nitelik arz ediyor. Burada sermayeye ait bir mit söz konusu. Sonuçta ne ekonomistler daha iyi büyüme rakamlarına kavuşacak ne de çok sayıda insan daha iyi bir hayata.

Bu noktada asıl mesele, Hint işçi sınıfının onlarca yıllık mağlubiyet ve saldırının ardından mücadele edip etmeyeceği. Bu mücadele bağlamında bizim sadece işyeri mücadelelerine değil, Keşmir ve Manipur’da adaletle ilgili olarak süren mücadele gibi tüm mücadelelere bakmamız gerekiyor.

Hint devletinin şiddetine karşı verilecek her türden mücadele, ilk çıkışındaki bağlamının dışına taşma potansiyeline sahip. Umudumuz da karşı karşıya olduğumuz tüm bu ihtimallerin mevcut bolluğunda.

Makalelerinizin birinde neoliberal dönemde toplumsal cinsiyetlere yönelik şiddet meselesini ele alıyorsunuz. Sizce ikisi arasında ne tür bir ilişki var? Neden iki olgu arasındaki muhtemel diyalektiği yorumlama noktasında toplumsal yeniden üretim teorisinin yeterli bir analitik çerçeve sunduğunu düşünüyorsunuz?

Bu iyi bir soru, tüm yönleriyle ele alınmayı hak ediyor. Kısa yoldan şu cevap verilebilir: neoliberalizm, birikim krizine çözüm bulmak için kapitalizmin benimsediği özel bir strateji. Ama sisteme dair bir strateji olarak neoliberalizm, zorunlu olarak sermayenin egemen olduğu koşullarda tüm toplumsal hayatı etkiliyor.

Kapitalizmin ekonomi projesi, artı değeri gerçekleştirme projesidir. Kapitalizm, tarih boyunca bu hedefe toplumsal ilişkilerde “tarafsız” olmak suretiyle, asla ulaşamamıştır. Bu nedenle cinsiyet, cinsellik, ırk, fiziksel beceri kapitalist toplumsal ilişkilerin önemli belirleyici unsurlarındandır. Artı değerin evrensel gerçekleşme biçimi ile bu gerçekleşme için gerekli özel politik formlar, özel somut form arasında dinamik bir ilişki söz konusudur. İlişkisel ve dinamik bir nitelik arz eden özel, somut formlar sömürü sürecine bağlıdırlar ve onu biçimlendirirler.

Bu, kapitalizmin neoliberalizm aşamasında toplumsal cinsiyete yönelik şiddete dair yazılarımın genel çerçevesini teşkil etmektedir. Cinsiyete yönelik şiddetteki artışa dair liberal feministlerin yazıları beni hüsrana uğrattı, ben de bu sebeple şu iki soruya cevap bulmak istedim: “neden toplumsal cinsiyet?” ve “neden şimdi?” İkisi arasındaki köprüyü benim açından “işgücü”ne dair çözümleme kuruyor.

Toplumsal yeniden üretim teorisi, emtia üretimi (değer) ve işgücünün yeniden üretimi (insanlar) arasındaki ilişkiyi ortaya çıkartır. Marksizmin önemli tespitlerinden biri de kapitalizm koşullarında tüm toplumsal hayatı bu ikisi arasındaki diyalektik ve çifte ilişkinin nasıl biçimlendirdiğine dairdir.

Cinsiyet meselesine ilişkin olarak benim söylediğim şu: birikim krizi ile karşılaştığında kapitalizm, üretimi yeniden düzene sokmakla (sendikaları dağıtıp ücretleri azaltmakla vs.) yetinmiyor, ayrıca yeniden üretim sürecine müdahale etmeye çalışıyor. Bu müdahaleyi de işçi sınıfına mensup aileleri, hayatlarını yeniden düzene sokmak için yeni yollar icat ediyor. Bu yolları meşrulaştırmak amacıyla yeni ideolojiler geliştiriyor.

Bu sebeple neoliberal dönem, toplumsal yeniden üretimin ve toplumsal tedarik sürecinin ailelerin sırtındaki yükü artırdı. Sermaye bu sürece nasıl katkı yaptı? Toplumsal yeniden üretime, barınmaya, eğitime, ulaşıma yönelik kamu desteğinin ortadan kalkması, işçilerin üretim düzeyinde işçi olmaktan muaf tutulduğu anlamına gelmiyor. Önceden devletin sağladığı destek ya belirli ailelere devrediliyor ya özelleştiriliyor ya da büyük çoğunluğun erişemeyeceği bir fiyata satılıyor. Bu da kadın erkek tüm işçilerin işyerlerinde güçsüzleşmesini ve sermayenin saldırılarına yönelik direncinin düşmesini sağlıyor.

Toplumsal tedarik alanı özelleştirildiğinde, bu işlerin yapılması için birilerinin evde kalması gerekiyor. Bu noktada aileyle alakalı ideolojiler gündeme geliyor, kadın-erkek ile ilgili mecazî kimi yaklaşımlar veya daha yaygın biçimde eski yaklaşımlar, yeni bir bağlam dâhilinde tekrar dolaşıma sokuluyor. Şiddet tohumları tam da bu noktada ekiliyor. Toplumsal cinsiyete yönelik şiddet, erkek kadından nefret ettiği için değil, kapitalizm bu şiddetin koşullarını yaratması sebebiyle yaşanıyor.

Uzun süredir Filistinlilerin adalet davasına hizmet eden biri olarak, iki devletli çözümün İsrail-Filistin çatışmasına makul, uygulanabilir bir çözüm sunduğunu düşünüyor musunuz? Sizce solcu güçler, Filistinlilerin öncülüğünde ilerleyen, İsrail karşıtı BDS hareketine iştirak etmeliler mi? Eğer öyle ise neden etmeliler?

İki devletli çözüm önerisinde pratik bir sorun ve mantıksal bir saçmalık söz konusu. Pratik sorun şu hususla ilgili: her türden adil devlet oluşumu, onlarca yıl süren, mülksüzleştirmeye dayalı şiddetin ardından, yerinden yurdundan edilmiş tüm Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını tanımak zorunda. Saçmalık da şurada: Siyonist “iki devletli çözüm” önerisinin merkezinde Filistin ve Yahudi halkının birlikte yaşayamayacağı fikri var. Bu iki görüş de Yahudilerin bütünleşme ve mazlumları hariçte bırakma ile yüklü mağrur tarihine ters, ayrıca saçma.

Kanaatimce bugün BDS, Özgür Filistin hareketi için en hayırlı ve en enternasyonalist stratejidir.

Biçim itibarıyla BDS, Filistinli yoldaşlarımızın meydana getirdiği ve bizim savunmak zorunda olduğumuz uluslararası grev hattıdır.

İçeriği ve günbegün yaygınlaşan niteliği ile BDS, anti-emperyalizm politikası dâhilinde faaliyet yürüten her yeni genç eylemci düzeyini eğitmektedir.

Bu tarz bir anti-emperyalist politika, Siyahların Hayatı Önemlidir ve Filistinli eylemcilerin ortaklaşa kaleme aldıkları o mükemmel dayanışma bildirisinde gördüğümüz türden, ülke içine dönük şiddet biçimlerine yönelik direnişlerle birleştiğinde, işte o vakit sermayeye dönük gerçek bir tehditten de söz etme imkânını buluruz.

Kanaatimce sadece BDS’yi büyütmekle yetinmemeli, ayrıca onun kapsamını işyerlerinden cemaat örgütlerine, dersliklerden sınıf mücadelesinin alanlarına dek genişletmeliyiz. Bize lazım gelen, kapitalizme, onun ülke dışındaki emperyalist yağmasına ve ülke içindeki ırkçı şiddete karşı oluşan direniş kanallarını birleştirmek.

Demokrat Parti’nin emekçi halkın çıkarına uygun hareket edecek şekilde reforma tabi tutulabileceğini söyleyen solculara katılıyor musunuz? Sanders’ın seçim kampanyasına yönelik tavrınız nedir?

Bernie Sanders’a verilen desteği, onun kendisinden ve örgütsel bağlılıklarından ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Birinci elden tanık olduğum biçimiyle, Bernie’ye bu ülkede destek vermek mümkün. Bernie kaynaklı olan şey, seçime dayalı pasif bir kategori değil, bir hareket.

Ama bunun ötesine bakmak lazım. Bir hareket, yeni alanlarda kök salmak, diğer hareketlerden beslenmek ve büyümek için örgütsel köklere ihtiyaç duyar.

Eğer Bernie Sanders’ın bir anlığına göz kamaştıran bir şey olsa da, açığa çıkardığı bu “hareket” karşısında bizim aynı zamanda Bernie’nin bu hareketin büyüyüp ve kök salması için teşkil ettiği örgütün Demokrat Parti olduğunu görmemiz gerek. Bu parti sermayenin partisidir. Hillary-Trump arasında geçen son seçim komedisinin de açık biçimde gösterdiği üzere, Demokrat Parti özünde sermayenin tercih ettiği bir partidir. Böylesi bir partinin sermayenin mantığına temelden düşman olan bir hareketin büyümesine neden izin versin ki?

Bu söylediklerimin yanında şunu da tespit etmem lazım: Sanders ile birlikte açığa çıkan o devasa, heterojen, kolektif yapının yol açtığı umut ve neşeyi de görmek gerek. Bu yapı, onlarca yıl kamusal söylem dâhilinde yasaklı kalmış “sosyalizm” sözcüğünün vücut bulmasına imkân sağladı. Bernie’nin etrafında oluşan hareket, aynı zamanda Demokrat Parti’nin yolumuza diktiği yüksek otoriter engelleri de bir biçimde dışa vurdu. Demokrat Parti’nin toplumsal hareketlerin bir tür mezarlığı hâline geldiğine dair tonla kitap ve makale yazmak mümkün, ama bu derslerin öğrenileceği en iyi yerin sokaklar olduğunu bilmek gerek. Kanaatimce Sanders kampanyası, bu türden derslerin yeni eylemci kuşağınca öğrenildiği bir süreci tetikledi.

Tüm bu türden politik dersler, gelecekte filizlenecek birer tohumdur. O gelecek henüz yazılmış olmayabilir, ama önemli olan, zaten o gelecek geldiğinde neyin yazılmayacağını öğrenmektir.

Kaynak

,

İzban'da Grev



İzban'da grev altıncı gününe girdi.

Altı gündür tam katılımla devam ediyor.

Trenler çalışmıyor.

Ama İzban grevinin etkisini tam olarak kıramasa bile, gücünü nispeten azaltan bir faktör var:

Otobüslere konulan ek seferler.

Ek seferleri yapan Eshot çalışanları DİSK'te örgütlüler.

Sendika işçilerle birlikte karar alarak, (hadi iş yavaşlatmasa bile!) ek seferlere çıkmayacağını duyurmalı ki İzban grevinin tam etkisi hissedilsin.

DİSK yönetimi bu konuda bir şeyler yapmalı, dolaylı yoldan da olsa bir grevin gücünü azaltmak hiçbir sendika için iyi bir şey değildir.

Soner Dinçsoy
13 Kasım 2016

11 Kasım 2016

,

Leonard Cohen

Kanadalı Yahudi şarkıcı Leonard Cohen’in Perşembe günü 82 yaşında vefat etmesi İsrail’de de duygu seline sebep oldu.

İsrail cumhurbaşkanı Reuven Rivlin Facebook sayfasına şunları yazdı:

“Onca yıl bize eşlik etmiş o sesin ve yüzün sahibinden ayrılmış olmak ne kadar da üzücü. Bu dev yaratıcı isim herkese açıktı ve savaş sahasında, o büyüme dönemlerinde İsrail devletine yoldaşlık etmeyi de bilen bir insandı.”

Rivlin sözlerine şunu ekledi: “Cohen’in şarkıları, gündelik hayatımıza bir ruh ve hissi derinlik katmıştı.”

Cohen, 1973’te Mısır’la yapılan Yom Kippur Savaşı esnasında İsrail askerlerine şarkı söylemişti. İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu başsağlığı mesajında bu husustan bahsetti.

Netanyahu attığı tweet’te şunları söyledi: “Onun Yom Kippur Savaşı esnasında ülkeye gelip kendisini parçası olarak gördüğü askerlerimize şarkı söylemesini asla unutamayacağım.” Netanyahu, bu savaşta komando olarak yer almak adına ABD’deki eğitimine yarıda bırakmıştı.

Devamında başbakan şunu söyledi:

“Cohen İsrail devletine ve İsrail halkına âşık bir insan, yetenekli bir sanatçı ve sıcak kalpli bir Yahudi’ydi.”

1973 Yom Kippur Savaşı esnasında Sina Yarımadasında İsrail askerlerine şarkı söylüyor. Cohen'in sağ yanındaki Ariel Şaron.

Yom Kippur Savaşı başladığında, Cohen Yunan adası Hidra’da ailesiyle tatildeydi.

Savaşın patlak verdiğini duyar duymaz tatiline ara verip İsrail’e gitti ve oradaki savaş faaliyetlerine yardım etti. İlk başta bir kibbutzda çalışmayı planlıyordu, oysa ne oranın nasıl bir yer olduğunu ne de orada neler yapabileceğini biliyordu.

İsrailli şarkıcılar kendisine askerlere şarkı söylemesinin faydalı olacağını söylediler.

Cohen, şarkılarının o ortam için fazla hüzünlü gelebileceğini düşündüğünden başta şarkı söylemek istemedi, ama sonunda bu öneriyi kabul etti. Öte yandan bir yıldız olması sebebiyle kendisine özel muamele edilmesine karşı çıktı.

İsrail askerlerine yardım etme konusundaki azmi, şiirlerinden birine şu şekilde yansıdı: “Gidip durduracağım o Mısırlıların kurşununu.”

Savaş sonrası bir mülâkatta şunu söyledi: “Yahudi olduğumu hiç gizlemedim. İsrail’de yaşanan her krizde oraya gittim. Yahudi halkının hayatta kalma iradesine her daim bağlıyım.”

Cohen, Montreal’daki Yahudi cemaati içerisinde doğup büyüdü, sonrasında Kaliforniya’ya taşındı. Kendisini hem Yahudi hem Budist olarak tarif ediyordu.

Altmışlarda folk müzikte yaşanan canlanma ile birlikte şöhrete kavuştu. Kendi kuşağını en iyi şekilde tarif eden şarkılar kaleme aldı. Bunlardan biri de ilahi tarzındaki Hallelujah idi.

Kerim Bar
12 Kasım 2016
Kaynak

, ,

Maskeli Balo


Bir sol site, sosyal medyada kapanan derneklerle ilgili flaş haberi paylaşıyor ve “tam liste ekte” diyor ama linke gittiğinizde, iki-üç dernekle ilgili habere rastlanıyor. Bu dernekler de en dip vicdanî zemine seslenecek şekilde haberleştiriliyor. Sonuçta kitleye değil, bireye seslenmek, solun alamet-i farikası.

Batı kaynaklı, yalan ve abartı üzerine kurulu, burjuva medyacılığı yerine, devrimci propaganda ve ajitasyonu gündeme almak lazım artık. Ayrıca bu faaliyetin, Gezi ve Gezi sonrası süreçte seçimler meselesine indirgenmiş hâlinden kurtulmak gerek.

* * *

Batıdan medet umunca, oradan çıkan raporlara ve analizlere fazla bel bağlanıyor. Oralarda “hibrit savaşlar” ve “kontrollü kaos”tan dem vuruluyor. Bu gerçeklik, sol siyasete bir tür melezlik ve kaosu kontrol altında tutma rolü bahşediyor. Sol, kendisini ancak burada(n) var edebiliyor.

Kontrollü kaos ve hibritlik, HDP’nin ana karakteri durumunda. Net bir düşman tarifi ve ona karşı mevzilenme diye bir faaliyete rastlanmıyor. Sadece geç kalmışlık hissi mevcut. Bu his de “barış süreci”nin ürünü. 15 Temmuz sonrası “hazır olunan işbirliği” hâlâ aynı bağlama dâhil. Radikalmiş gibi görünen sözler de aynı bağlamın içinde tanımlı.

Süreci biraz hatırlayalım: Suriye iç savaşının başladığı momentte Hakan Albayrak ve Aslı Aydıntaşbaş TV’de program yapıyorlardı. Albayrak, bağırarak “TSK’nın cephanelikleri boşaltılsın, Suriye muhalefetine verilsin” diyordu. Aydıntaşbaş da alkış tutuyordu. ABD’li gazetecilerin bugün ifşa ettiği biçimiyle, o günlerde ABD’li generaller, CIA vs. “Soğuk Savaş süresince Türkiye’ye verdiğimiz silâhları Suriye’ye aktaralım” emrini iletiyor, Libya’daki milislerin ve silâhların Türkiye üzerinden aktarılmasının en ucuz yol olduğunu” söylüyordu. Öte yandan, “Rojava Türkiye’ye dâhil olsun” diyen aynı Aydıntaşbaş nasıl olduysa, sonrasında HDP’li oldu.

O silâhlar sayılırken Afyon’da bir patlama yaşandı, onlarca asker öldü. HDP dâhil kimsenin sesi çıkmadı. Kimse eylem yapmadı. Gösteri düzenlemedi. Sosyal medyalarını ateşe vermedi. Aradan zaman geçti. Reyhanlı’da bomba patladı, onlarca insan öldü, bu sefer HDP’den ses çıktı: “Bu bombayla AKP’ye zarar verilmesin!” Kısa süre sonra Gezi patlak verdi. Gene aynı ses, “Darbe niyeti gördük, çekildik” dedi. Ardından da Erdoğan, ayakta alkışlandı. Süreç bu şekilde işledi.

Sonra kimsenin sebebini bilmediği bir moment yaşandı, masa dağıldı, “Seni başkan yaptırmayacağız” denildi. Bu, özünde “Başkanlığa varız” demekti. Genel mânâda Tayyip sopasıyla nizama çekidüzen verilmesi sürecinin parçası olunacaktı. Bu geç kalmışlıkla CHP’nin yürüttüğü “anti-Tayyip” siyasetine el konuldu. Tayyip işaretlendikçe, perde arkasındaki düzenlemeler ve ona yönelik muhalefet karartıldı. Bir de buna IŞİD üzerinden Batı’nın aynasındaki akse hayran ve âşık olmak eklendi. Kürtlüğünden kurtulmaya çalışanlar, ondan nefret edenler, o aynadaki akisle düşünmeye başladılar. Aynanın neden varolduğunu kimse sorgulamadı.

HDP’nin ana sıkıntısı, halkın özgücü ve iradesi değil, İmralı masasında kurulması idi. Tutuklamalar sonrası genel moralsizliğin temelinde bir miktar bu gerçek var. Kürt, özne ve irade olarak, sadece Öcalan’a indirgenmiş durumda. Müesses nizam açısından benzer bir hâl, Tayyip özelinde teşkil edildi. Onun dışında Müslüman yok! Tayyip, Müslüman iradesi olmasın diye var.

Devlet, kendisini bu gerçek üzerinden örgütlüyor. 2008 krizi, bu örgütlenme sürecinin ana gerekçesi. Yalçın Küçük’ün dediği gibi, “herkes artık Mustafa Kemal’i Mesih görüyor.” En Kaypakkayacısından, en reformistine herkes, Kemalizme tav. Kıvama gelmiş durumda. 28 Şubat’ta olmayan, bugün gerçekleşti. Koca sol sosyalist dinamik, cumhuriyete örgütlendi. Tayyip’in görevi bu. Onun abartılması, başka gerçeklerin örtbas edilmesi ile alakalı. Hibrit olmak ve kaosun kontrolü bunu emrediyor.

* * *

Hibritlik, Marx’ın şu sözünde aranmalı:

“Tıpkı demokratların ‘halk’ sözcüğünü suiistimal etmeleri gibi ‘proletarya’ sözcüğü de sırf bir laf olarak kullanılmıştır. Bu lafı etkili kılmak içinse tüm küçük burjuvaları proleter olarak tanımlamak ve bunun sonucunda da pratikte proletaryayı değil, küçük burjuvaziyi temsil etmek gerekmektedir.”[1]

Kontrollü kaos ise uç vermeye başlanan seçim faaliyetleri üzerinden okunmalı. Bu melezlik ve kontrol meselesi, iç içe geçiyor. Aşağının siyaseti horlanıyor, diploma tartışması üzerinden, (İmralı Notları’na bakarsak) Sırrı Süreyya’nın da cumhurbaşkanı olmaması gerektiği söyleniyor. Mazlumiyet, efendiliğin yanına oturma imkânı buluyor. Başka kimsenin mazlum olmadığı bir yere yükseliyor. Herkesi aşağılıyor, kendisine kul etmeye çalışıyor. Herkes, aynadaki görüntüye kilitlenirken, saçlar taranırken, arkada başka şeyler yaşanıyor.

Marx, kendi döneminde kimi solcuların “proleter” maskesi takmış küçük burjuvalar olduğunu söylüyor. “Halk sözcüğünü suiistimal eden demokratlar”la “küçük burjuvayı proleter ilân edenler”, aynı maskeli baloda buluşuyorlar. Ufak, basit, meşakkatli, uzun erimli kolektif bir çaba ile örülen mücadele, kısa erimli, geceden sabaha sonuç alınacak işlere mağlup oluyor. Bireysel nefs, kolektif mücadeleye galebe çalıyor.

Düşman, sol ile ilgili bilgisini kendisi açısından iyi kullanıyor. Solda ise düşmana dair bilgi, giderek dökülüyor, çürüyor. Kontrollü kaostan ve hibritlikten cümlemizi kurtaracak, bir yanıyla bu bilgi, bir yanıyla ekmeği bölüşenlerin yanına oturmak.

Eren Balkır
11 Kasım 2016

Dipnot:
[1] Marx-Engels, “Meeting of the Central Authority” (15 Eylül 1850) Collected Works içinde, 10. Cilt, s. 626-27. Türkçesi: “Komünist Birlik Merkezî Otorite Toplantısı”, 15 Eylül 1850, İştirakî.

,

Mustafa Suphi ve Yeni Dünya



Yanya valisi Ali Rıza Bey’in oğlu. Fransa’da eğitim aldı. Türk devriminden sonra Şerif Paşa’nın başını çektiği “Milli Meşrutiyet Fırkası”nın örgütlenme faaliyetlerine katıldı.

Mahmud Şevket Paşa’ya yönelik suikastın ardından İttihatçılar tarafından Sinop’a sürgün edildi. Buradan kaçıp Rusya’ya sığındı. Moskova’da Türk Komünist Partisi’ni örgütledi, Yeni Dünya gazetesini çıkarttı. Karl Marx’ın Kapital isimli eserinin çevirisini yayınladı. Bakû’nün Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine bu kente geldi ve gazeteyi burada çıkartmaya devam etti.

Bolşevikler eliyle görev gereği Anadolu’ya gönderildi. On dört yoldaşı ile birlikte General Kazım Karabekir’in emriyle Erzurum’da tutuklandı. Trabzon’a gönderildi. Kendilerine Rusya’ya gitmeleri söylendi.

Bindiği gemide ne yaşandığı bilinmiyor. Çiçerin imzalı bir telgraf üzerinden Ankara Hükümeti’nden III. Enternasyonal’de Türk proletaryasını temsil eden bu heyetin sağlık durumu konusunda bilgi talep edildi. Ankara Hükümeti verdiği cevapta Karadeniz’in o gün çok dalgalı olduğu ve açık denizde bir kazanın yaşanmış olabileceği söylendi.[1]

Bakû’de Kemalistler eliyle katledilen bu insanlar adına bir merasim düzenlendi.[2]

Suphi’den sonra görev Yüzbaşı Sadoul’a verildi. Sadoul, bir ay önce Ankara’dan Tiflis’e dönmüştü.

Tiflis gazetelerine yaptığı açıklamalarda Sadoul, Türk komünistlerinin gizlice toplanmasına yardım ettiğini, bu konuyla ilgili çalışmaları başarıyla yürüttüklerini söyledi. Devamında ise Türklerin Transkafkasya’ya yönelik arzu ve hırsları konusunda Bolşevikleri uyardı.[3] Ona göre, Türklerin son başarıları özünde abartılı hırslarının bir ürünüydü.

Revue du Monde Musulman
Aralık 1922 s. 207-8

Dipnotlar:
[1] Bkz. Bakû’de çıkan Türk gazetesi Komünist ve Rus gazetesi Bakinskiy Raboçiy [“Bakû İşçisi”].

[2] Suphi’nin parçası olduğu misyondan kurtulan bir isim olan Mehmet Emin o dönemde muhtemelen İstanbul’daydı.

[3] Bkz. Batum’da çıkan Rus gazetesi İzvestiya; (Transkafkasya gazetesi) Zarla Vostska ve Tiflis’te çıkan (Gürcü gazetesi) Pravda Grousii.

10 Kasım 2016

Trump Üzerine Yedi Tez


1

Beyaz Saray’daki koltuğu korku tellâllığı, bazı ırklara yönelik düşmanlık ve yağmacı bir İslamofobi kazandı. 1989’da Central Park’ta yürüyüş yapan bir kadını taciz ettikleri suçlamasıyla yargılanan beş siyahtan biri olan Yusuf Selam’ın sözleri, bende Trump’a dair ilk izlenimin oluşumunu sağlayan şeydi. Gençlere yönelik mesnetsiz suçlamaların yapıldığı o günlerde Donald Trump gazetelere, idam cezasının geri getirilmesini ve o beş insanın idam edilmesini isteyen ilânlar veriyordu. Trump, kısa bir süre sonra dünyanın en güçlü insanlarından biri oldu. Sonrasında ise bu tarz laflar etmedi.

2

Ama solcular, çeşitli yollardan dünyayı değiştirmek için çabalıyorlar; yalnız önce şu dünyayı idrak etmek gerekiyor. Ortalık, örgütlenme ile ilgili öğütlerle dolu. Kesinlikle. Tabii ki örgütlenmek gerek. Ama örgütlenmek için bizim bu tartışmadan doğru dersleri almamız lazım. Doğru dersleri almak için de bize doğru izahatlar gerekli.

3

Trump gibi her başkan da Beyaz Saray’a beyazlar eliyle taşındı. Eğer beyaz üstünlükçülüğünden bunu anlıyorsak, şunu görmek gerek: beyaz üstünlükçülüğü Trump’ın zaferini izah etmiyor. Ku Klux Klan üyeleri Trump’ı desteklediler ama bu, tüm Trump destekçilerinin Ku Klux Klan üyesi olduğu anlamına gelmiyor. Bu seçimi özetleyen gelişme, üniversite mezunu olmayan, Kuzey ve Kuzeydoğu bölgelerindeki beyazların parti değiştirmeleri. Elli yıl önce bu insanlar, Demokrat Parti adayı Lyndon B. Johnson’a oy veriyorlardı. Bugünse onca küreselleşmenin, sermaye kaçışının ve teknik değişimin ardından aynı insanlar müesses nizama tepki koydular ve Çin, göçmenler ve siyahlar gibi bir dizi günah keçisine karşı kendi geçmişlerini (refah devletini) savundular. Onların babalarının harika işleri vardı; aynı insanlar o dünyayı geri istiyorlar. Cumhuriyetçileri simgeleyen filin hortumu intikamını aldı.

4

Trump’ın zaferini kadın düşmanlığı da izah etmiyor. Kadınların yüzde 42’si ona oy verdi. Muhtemelen aralarından çok azı cinsiyetçilik üzerinden motive oldu, ama şurası kesin ki birçoğu cinsiyetçiliği bir biçimde görmezden geldi. Onun sunacağı düşünülen faydalar, yağmacı, kürtaj karşıtı bir şerefsize oy vermenin maliyetine baskın çıktı. Eğer bu tercihi anlayamıyorsanız (ki itiraf etmeliyim, ben de anlayamıyorum) büyük olasılıkla siz onların yaşadıklarını yaşamıyorsunuz.

5

Aptallık ve cehalet de izah etmiyor Trump’ın zaferini. Bu insanlar şu muhallebi çocuğu liberallere artık güvenmiyorlar, zaten niye güvensinler ki? Göçmenlerin içeri sokulmamasını öngören siyaset müesses nizama daha az uygun, daha radikal ve daha fazla ümit verici. Elbette ki Trump kimseye işini geri vermeyecek. Ne denizaşırı müdahalelerin ne de göçmenlerin bu noktada bir hayrı olacak. Trump’ı mağlup etmek adına bize son otuz yıl içinde tüm dünyası altüst olmuş insanlar için cesur ve farklı bir gündem lazım. Onlar yeryüzünün lanetlileri değil, hatta bunun yanına bile yaklaşamazlar. Ama son otuz-kırk yıldır sefil bir hayat yaşıyorlar ve öfkeliler. Liberalizmse Trump’la, güzel ama boş laflar eden, kendisini sütten çıkmış ak kaşık sanan adamın tarzıyla dövüşüp durdu.

6

Müesses nizama tabi liberalizmin verebilecek tek bir cevabı yok, çünkü Demokratlar esasen paralel evrende yaşıyorlar. Uça uça gidip filin hortumunun ucuna kondular, ötüp dururken, otuz yıldır fabrikaların kapanmasından ve uyuşturucu bağımlılığından değil, Uber taksilerinden ve hisse seçeneklerinden bahsedip durdular.

7

Öte yandan sol, Trump’ın kitle tabanını bir kalemde silip atıyor ki bizim buna karşı da verecek bir cevabımız yok. Tüm sosyalist siyahları toplasak bir futbol stadyumunu doldurmaz. Birileri, o örgütten diğerine geçip duruyor. Bizler, esas olarak üniversitelerde ve/veya Demokratların kalesi olan yerlerde yaşayıp duruyoruz. Eğer örgütlenmek yirmibir oyunundaki gibi bir kart çekmek için bahsi artırmaktan başka bir şey değilse, başımız bayağı dertte demektir.

Adaner Usmani
9 Kasım 2016
Kaynak

09 Kasım 2016

,

Trump Filistin İçin Ne Anlam İfade Ediyor?


Birçok insanın tanık olmayı ummadığı bir günde, biz bazı şeyleri kesin olarak dile getirebiliriz.

Bunlardan biri şu: Hillary Clinton seçilseydi, Filistinlilerin hakları için verdikleri mücadeleyi destekleyenler açısından o, felâkete yol açacak bir başkan olacaktı.

Clinton’ın başarısız kampanyası, Başkan Obama’nın doğal halefi olacağı yolda sendelemesine neden oldu. Obama, tarihte İsrail’e en büyük askerî yardım paketini koşulsuz sunmuş bir Demokrat’tı.

Demokratlar arasında yapılan önseçim sürecinde yürüttüğü kampanya esnasında Clinton, kendisini İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Filistin halkına karşı yürüttüğü mücadelede en savaşçı ve en şahin müttefiki olarak pazarlamıştı.

O, seçilmesi hâlinde Filistinlilerin öncülüğünde, şiddete dair araçlara başvurmayan BDS hareketine mani olacağına söz vermişti.

Clinton, İsrail’in hesap vermesini sağlayacak en mütevazı girişimlere bile karşı çıktı. Öyle ki geçen bahar, Birleşik Metodist Kilisesi üyelerine, İsrail işgaline yardım eden ve oradan kâr sağlayan şirketlerin tecrit edilmesini öngören karara karşı oy kullanmalarını istedi.

Clinton, kendisini her daim aşırı bir Filistin karşıtı olarak konumlandırdı. Oysa Demokrat Parti tabanı, Filistinlilerin hakları konusunda eskisine nazaran daha kucaklayıcı bir tavır içerisindeydi.

Clinton’ın İsrail’e yönelik aşırı desteği, bağışçıları ayartan partililerin ve kendisinin kullandığı yollardan biri. Onların, çantada keklik gördükleri ülkenin geniş kesimleriyle irtibatlarının olmadığı görüldü.

Hillary Clinton başkan olamadı.

Başkan Trump

Başkan seçilen Trump konusunda söylenebilecek tek şey, onun ne yapacağını kimsenin kesin olarak bilmemesi.

Kampanyasının başında o, İsraillilerle ve Filistinlilerle eşit ve adil bir ilişki kuracağını söyledi. Böylelikle İsrail’in en bağnaz ve yeni muhafazakâr destekçilerini Clinton’ın kucağına itti.

Ama tepkiyle karşılaşınca hemen çark etti ve Netanyahu’ya Kudüs’ü “İsrail Devleti’nin bölünmemiş başkenti” olarak tanıyacağını söyledi, ayrıca İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimler inşasına devam etmesi konusunda yüreklendirdi.

Trump, süreç içerisinde sakinleşmek istemediğinin göstergesi olan kimi çıkışlara imza attı. Temmuz’da partideki adaylığının kesinleşmesi ardından, bir muhabirin yönelttiği, diğer Cumhuriyetçi adayların “geleneği”ni takip ederek, İsrail’i ziyaret edip etmeyeceği sorusunu şu şekilde cevapladı:

“Böyle bir gelenek var ama ben gelenekçi değilim.”

Bu türden değişimler, karşımızda sabit herhangi bir görüşü olmayan, dengesiz bir insanın durduğunu gösterse de Trump’ın en İsrail yanlısı konumları, Obama’nın politikalarından özü itibarıyla pek farklı değil. Obama döneminde yerleşim inşasındaki hız, Bush dönemindeki hıza yetişmişti.

İçgüdüsel Korkular

Geçen akşam yaptığı zafer konuşmasında Trump, eskiden beri dillendirilen konu başlığına geri döndü: “Bizimle iyi geçinen tüm ülkelerle iyi geçineceğiz. […] Mükemmel ilişkiler kuracağız. İlişkilerimizin daha da mükemmelleşeceğini umuyoruz.”

Bunlar, Trump’ın yükselişine katkı sunan güçlerin içgüdüsel korkularını daha da harladığı dünya ve ABD’deki insanları pek rahatlatacak sözler değil: ondaki Müslümanlara ve Meksikalılara yönelik tahrik edici ve ırkçı saldırgan dil, kadınlara karşı saldırılara verdiği destek, küresel ısınmayı reddetmesi ve kendisine destek veren Ku Klux Klan gibi antisemitik beyaz üstünlükçülere gösterdiği müsamaha, rahatsızlık veren ana hususlar.

Bu rezil Amerikalı ırkçıların İsrailli muadilleri, bugün Trump’ın zaferini kutluyorlar.

Geçmişte Arapları öldürmekle övünen İsrail eğitim bakanı Naftali Bennett, Trump dönemini yere göğe sığdıramayanlardan.

“Trump’ın zaferi, güvenliğimizi ve adilane olan davamızı incitmesi muhtemel, ülkenin orta yerinde bir Filistin devletinin kurulması fikrinin derhal geri çekilmesi noktasında İsrail için muazzam bir fırsattır.”

Ama söz edilip durulan o iki devletli çözüm ölmüştü ve Clinton da bu gerçeği zaten değiştiremeyecekti.

Mücadele

Filistin davası, artık eşitlik mücadelesine geçiş yapmış durumda. Bu mücadele, özünde ABD’de iki parti üzerine kurulu müesses nizamdan gördüğü destekten beslenen ve oradan güç alan, İsrail’deki ırk ayrımcılığına, yerleşimci-sömürgeci pratiğe ve işgale dayalı sisteme karşı.

Filistinliler, mücadelelerinin hangi yoldan ilerleyeceğine karar vermek için ABD’deki seçimin sonuçlarını beklemiyorlar.

Kazanan Trump oldu ama bazı şeyler hiç değişmedi. Son on yıl içerisinde Filistinlilerin haklarına yönelik destek, ABD’de, bilhassa gençler arasında ve liderleri eliyle başarısızlığa sürüklenen Demokrat Parti tabanı içerisinde arttı.

İnsanlar, geçmişe nazaran şu hususu daha iyi idrak ediyorlar: ABD’nin İsrail’e verdiği destek, sadece beyaz üstünlüğüne, insanların kitleler hâlinde hapse atılmasına, kontrolsüz polis şiddetine, ABD militarizmine ve emperyalizmine yönelik desteğin en yoğun olduğu yerlerden gelmiyor.

Bu desteğin diğer bir kaynağı da liberal, insan hakları yanlısı mahfiller. Bunlar, sömürgeci ile sömürüleni, mazlumla zalimi, işgalle direnişi eşitleyen Clinton’a destek attılar.

Bu tabanın içine düştüğü ümitsizlikten çıkmak dışında başka bir seçeneği yok. Onun seçimin sonucu ne olursa olsun, kendi hakları ve dünyadaki başka insanların hakları için örgütlenmek ve mücadele etmek dışında başka bir yolu bulunmuyor.

Hakikat şu ki mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz yok.

Ali Ebunima
9 Kasım 2016
Kaynak

,

Fredric Jameson Söyleşisi


Filip Balunovic

4 Kasım 2016

 

Bugün politik felsefenin odağında ne olmalı?

1968’den beri gelenek, iktidara vurgu yapıp durdu. İktidar bahsinde bizim “sınıf politikası” dediğimiz şeyden “kimlik politikası”na doğru bir değişim yaşandı. İşçi sendikası üzerine kurulu politika, tabii ki doğalında bir sınıf politikasını ifade etmiyordu, ama kimlik politikasına geçiş de bir biçimde işçi sendikalarının zayıflamasına sebep oldu.

Dolayısıyla kanaatimce biz, ekonomik çözümlerin neler olması gerektiğine dair ön bir anlayışa ihtiyaç duymaksızın, ekonomiye yönelik vurguya yeniden yüzümüzü dönmeliyiz. Bana kalırsa, en önemli mesele işsizlik, bu sebeple, tam istihdam politikası gündeme getirilmeli. Örneğin endüstriyel altyapıyı nispeten daha küçük endüstriyel birimler temelinde yeniden yapılandırmak, bir seçenek hâline gelebilir. Küresel ölçekte asgari ücretle ilgili sözler, ücret farklılıklarından ötürü başka yerlere kaçan sermayeyle başa çıkmak için başvurduğumuz yollar konusunda insanların düşüncelerini kışkırtmak için hiç de kötü bir yol değil.

ABD örneğinde ülke dışına kaçan ve artık vergi ödemeyen bu tür şirketlerle ilgili büyük bir öfke söz konusu. Foucault ve başka isimlerin sahip olduğu prestij sayesinde, iktidar meselesinin ısrarla üzerinde durulması, yeni politikanın gelişmesi gereken zeminini asla sunmuyor.

Peki bu türden bir teorik ve politik “değişim”in önündeki en büyük engel nedir?

Asıl mesele, her şeyi yöneten yeni bir finansal mantığa dayanan küreselleşme olgusudur. Bu, Amerikan hegemonyası da değil, bilâkis, yeni küresel sınıfın hegemonyasıdır. Avrupa, ulusların kamuoylarına hiçbir cevap sunamayan politik form konusunda iyi bir örnektir. Her şey, tek bir ülke seçmeninin kontrol edemeyeceği şekilde oluşturuluyor. Bugün dünya politikasının tüm sorununa ait bir sembol bu. Bu ülkelerin birçoğu, dışarıya kendilerini temsili demokrasi olarak sunsa bile, ortada her türden demokratik sesten kaçınmak için bir formül bulmayı bilen bir sınıf var.

Bu küresel finansallaşmaya karşı koymak adına ne tür bir kurumsal yapıdan ve/veya enternasyonalizmden bahsedebiliriz?

Eskinin ulusa dayalı politikası daha kolaydı. Asgari ücret veya sendikaların korunması gibi meselelere dair tedbirler alan solcu bir hükümete sahip olabiliyordunuz. Bugün bu imkânsız. Mesele, sadece Avrupa, Fransa veya ABD olduğunda, kimi fikirler üzerinde durabiliyordunuz. Ama bugün tüm dünya oracıkta duruyor ve her şeyin içerisinde.

Bence küreselleşme denilen durumun talep ettiği yeni bir dizi politik kavram var. Hatta bu durum, sosyalist anlayışları bile talep edebiliyor. Eskiden Birleşmiş Milletler gibi yapılardan gayrı yeni bir politik gerçeklikten bahsedemiyorduk. Belki de bugün çözümün adı yeni bir tür federalizmdir. Eski modeller çöktü.

Örnek olarak Yugoslavya’yı ele alalım. Bu ülke, bir federasyonun merkezî hükümetle değil, doğrudan cumhuriyetlerle anlaşma içine giren IMF’in kararlarından ne denli etkilenebileceğini gösterdi ki bu temas da Yugoslavya federasyonunun dağılmasını sağladı. Federasyonların asıl meselesi bu: zengin federal birimler, yoksul olanların lehine olacak şekilde vergilendirilmek istemiyorlar. Bugün Avrupa’da yaşanan da bu.

Bu “yeni enternasyonalizm”in teorik ve pratik düzlemde karşılaştığı engeller nelerdir?

Bugün çeşitli sol ekipler, ülke sınırlarını aşan pratik politik ittifaklarla pek ilgilenmiyorlar. Böylesi bir işbirliği için atılan en büyük adım, Dünya Sosyal Forumu’ydu. Benim de hâlen sempatiyle yaklaştığım aşırı sol, gene de kendi ulusal sınırlarından çıkamadı. Tüm dünya genelinde insanların tepkileri söz konusu.

Brezilya’dan Fransa’ya oradan Doğu Avrupa’ya dek birçok yerde politik enerjinin önemli bir kısmını ülke içerisindeki çok güçlü olan gerici hareketlere yönelik mücadeleler emdi. Fransa, hatta Almanya bunun birer örneği. Mülteci akını bu durumu daha da zorlaştırdı. Bugün sol, yereldeki bu kavgaları vermek için geri çekildi.

Gerçek enternasyonalistlerse hâlâ daha bankacılar ve paralı insanlar. Bunlar, birbirleriyle işbirliği kuruyorlar. Benzer şeyler, aydınlar cenahında da yaşanıyor. Bu insanlar, başka ülkelerde olan bitenle sadece hissiyat düzeyinde ilgililer. Örneğin Fransız aydınlar, Fransa’yla fazla meşguller. Almanya veya İrlanda’da yaşananlara pek ilgi göstermiyorlar. Amerikalılar ise zaten dış dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Tüm dünya genelinde merkezsizleşme hâlâ daha çok yaygın. Sol bile sağa nazaran daha fazla merkezsiz.

Solun bu “merkezsizleşme”den kurtulması için ne tür bir alan açması lazım?

Kanaatimce medyaya odaklanılmalı, onu kimlerin kontrol ettiğine, yapısının ne olduğuna bakılmalı. Medya, aslında aydınların geliştirdikleri yeni fikirler için elverişli bir zemin değil. Altmışlardan beri medyaya dair her türden ütopik fikir dillendirilip duruldu, ama bunların hiçbirisi, tek bir çözüm bile üretmedi. Bazı insanlar, medyanın yeni demokrasiyi geliştireceğini umdular. Bu oldu da ama artık bunun hiçbir anlamı yok. Asıl bakılması gereken yer, patronların medyayı nasıl kontrol ettikleri. Örneğin Trump’ı yaratan, onun her konuşmasını aktaran, medyanın ta kendisi. Bu açıdan bakıldığında, bize lazım gelen, avama konuşup duran ve her şeyi izah eden bir demagog. Bunun bir diktatör olmaması gerekiyor tabii.

Peki şu “yeni medya” denilen hususla ilgili neler söyleyeceksiniz? Bu medyanın ana akım medyayı dengeleme potansiyeli var mı?

Arap Baharı, Türkiye ve ABD’deki kitle hareketlerini ileri iten, yeni bir politik form hâline gelmiş olan, söz konusu yeni medyaydı. Meslektaşlarım ve dostlarım Toni Negri ve Michael Hardt, bu medyayı “Çokluk” kavramının kullanımı üzerinden teorize etmeye çalıştı, oysa çokluk, o politik gücün en istikrarlı kaynağı değildi. Asıl mesele, belirli hareketlerin tüm politik yapıları yok edebilme ihtimali, ama geride bir boşluğun oluşması. Tahrir Meydanı’ndaki protestolar diktatörlüğü yok etti, ama birden görüldü ki geride hiçbir şey kalmamış ve Müslüman Kardeşler gelip iktidarı almış. Irak’ta ABD İngilizlerle birlikte komünist partiyi yok etti ve solun boşluğunu dolduracak tek güç de İslam’dı.

Demokrasi sloganı içime pek sinen bir kavram değil, bunun asıl nedeni de Amerikan dış politikası, bu yüzden demokrasinin sol için en hayırlı slogan olduğu kanaatinde değilim.

Peki alternatifi ne?

Stuart Hall, politik mücadele konusunda mükemmel bir kavram geliştirmişti, o buna “söylemsel mücadele” adını veriyordu. Hall, burada Laclau’nun düşüncesine benzer bir şeyi kastediyordu. Eğer bir şey başarmaktan çok düşmanın sloganlarını itibarsızlaştırırsanız, onun o sloganları kullanmasını imkânsız hâle getirmiş olursunuz. Bu, Thatcher’ın zekice yaptığı bir işti. Solun söylemsel mücadele konusundaki ustalık eseri ise İşgal Et Hareketi. Bu hareket, hiçbir şey yapmamışsa bile, Amerikan siyasetine ağır bir darbe indirmiştir, zira hareket, tüm dili yeniden örgütlemiş, önceki tartışmaları derleyip toplamış ve kimlik politikasını belirli bir zemine kavuşturmuştur.

Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nden bahsedince aklıma şu soru geldi: söz konusu hareketin söylem düzeyinde yol açtığı değişim olmasaydı, Sanders bu tarz bir ilerici söyleme başvurabilir miydi?

Kesinlikle başvuramazdı! Şu husus gerçekten komik: kendisi New Yorklu ama o, ancak bir “üçüncü dünyaya has bir taşra” olan Vermont’tan seçilebiliyor. Buralar, ABD’nin geri kalmış yerleri. Almanya’da muhtemelen bu türden düşünceler Doğu Almanya’da türeyecek.

Politik pedagoji üzerinden Sanders, söylemi başarılı bir biçimde ekonomiye ve ilerici politikaya yönlendirdi. Tek bir programa asla sahip olmamış olan Wall Street’i İşgal Et Hareketi çok önemliydi, çünkü sınıf meselesini yeniden gündeme getirdi. Sanders’ın bu denli önemli olmasının sebebi bu, çünkü o, kimlik politikası üzerine kurulu olan söylemin önemli bir kısmından kovulmuş olan tüm ekonomi dilini yeniden diriltti.

Gene de aynı zamanda bir de Trump meselesi var başımızda.

Daha önce ele aldığımız konuya geri dönersek. Kurumların çöktüğü bir moment söz konusu. Cumhuriyetçiler şahsında herhangi bir siyasetten söz edilemez: onlar, sadece para harcamak istemiyorlar, parayı ellerinde tutmak niyetindeler. Demokratlar ise Obama’nın her şeyi yapmasına mani oldular. Hillary’de zerre fikir yok. Bu nedenle bir boşluk oluşuyor, Trump denilen figürün çıktığı yer de burası zaten. Benzer bir olgu, İtalya’da Berlusconi ile açığa çıkmıştı. Cumhuriyetçilerin bu seçimde öne sürecekleri tek bir kişi bile yoktu.

İnsanlar, bugün bunun “yeni bir tür faşizm” olduğunu söylüyorlar, bense “henüz faşizm değil” diyorum. Eğer Trump iktidara gelirse, ortaya farklı bir şey çıkacak tabii.

Laclau’dan bahsetmiştiniz. Chantal Mouffe ve Laclau’nun çalışması kimi solcu mahfillerde etkili oldu. Sol, günümüze ait güçlüklere dair çözümleri “geleneksel sol”a karşı konulan bu türden bir mesafe dâhilinde mi aramalı?

Mouffe ve Laclau’nun çalışması, gerçekten de politika pratiğinin ve slogan üretme pratiğinin parlak bir tezahürüydü. Ancak onlar, bu işi sınıfa ve Marksizme yönelik bir saldırı olarak ifa ettiler ki bence bu, büyük bir yanlıştı. Birçok Avrupalı siyaset felsefecisi, örneğin Toni Negri gibi insanlar, eski komünist parti deneyimlerine sahipler. Bu deneyimi kendilerine engel gördüler, bu nedenle eski komünist parti yapısına karşı bir yığın argüman dile getirdiler. Ama böylesi bir deneyim yaşamamış insanlar açısından Marksizm ve sınıf aleyhine konuşmak, politik gerçekliğin niteliğini erozyona uğrattı.

Ernesto, kendi düşüncelerinin politik değerini yanlış anlayan biriydi. O, bu düşüncelerin postmarksist olduğu kanaatindeydi ki bence bu da büyük bir yanlıştı. Laclau’nun üzerinde durduğu husus ise boş gösterenin her zaman ekonomik ve elbette her an bir şeylere sebep olabilecek bir olgu olduğu idi. Ama uzun vadede ekonomi her şeydi. Laclau, bir aydın olarak politika pratiğinin yeniden yapılandırılmasında önemli bir rol oynadı, ama örneğin ekonomi, endüstri, bankalar ve işsizlik arasındaki ilişkiden bahsetmemek, önemli bir yanlıştı.

Sizce sol (da) devlet anlayışının yeniden yapılandırılması meselesine odaklanmalı mı?

Evet onu yeniden yapılandırmalı, ama bu işi artık itibarsızlaşmış olan sosyal demokrasiye has yolu takip ederek yapmamalı. Devletin yeniden yapılandırılması, kapitalizmin sosyal demokratik yönetimini aşan bir yoldan icra edilmeli. Devlete hâlen daha ihtiyacımız var, çünkü ekolojik krizin gerçek sonuçlarını hissetmeye başladığımız an, dışarıda bir yerde güçlü bir devlet varolmalı. Sosyalist bir devletin neye benzeyeceği üzerine kafa yormak, devleti faşistlere terk etmekten daha hayırlı.

Gelecekle ilgili olarak, güçlü bir sosyalist devlet bağlamında, yirminci yüzyılın yaptığı yanlıştan nasıl kaçınmak gerek?

Yanlıştan kaçınmanın herhangi bir güvencesi yok. Ancak Stalinizmin ortaya çıktığı, modernizasyonun özel pre-kapitalist momenti artık geride kaldı. Diğer yandan, mevcut devlet işlerinin askerî gücü kullanmadan yürüyebileceği kanaatinde değilim. Trump da bundan bahsediyor. “Önce Amerika”, bu ülkede faşistlerin, otuzlarda sağcıların kullandığı bir slogandı. Bu, hem ABD’de hem de Avrupa’da karşımıza çıkan gerçek bir eğilim. Artık bu, basit mânâda ideolojik bir tercih meselesi.

Solun 2008 krizi ile yüzleştiği şansı kaçırdığını düşünüyor musunuz? Hayek ve Friedman, ellilerden itibaren, yetmişlerdeki krizin içinde oluşacak boşluğu dolduracak yeni proje üzerinde çalışmışlardı. 2008’de sol, hazır politik çözümlerden ve belirli fikirlerden mahrumdu.

Haklısın, hiçbir şeye hazırlanılmamıştı. Sol, Stalinizm, Allende gibi isimlerin yaşadığı yenilgiler, Sovyetler Birliği’nin ortadan kaybolması ve serbest piyasacı söylemin muazzam (“söylemsel”) zaferi üzerinden muhtelif sosyal demokrat partilerin yaşadığı bozulma gibi geçmişe ait bir dizi deneyimin yorgunluğunu yaşıyordu. Birkaç yıl önce Venezuela veya Brezilya’dan bahsedebilirdim, ama artık bugün bu konularda tek laf edemem. Eskiden bazı sol hareketler mevcuttu.

Sizce hareketler kâfi mi? Hâlâ sol açısından parti politikasının gerekli olduğuna inanıyor musunuz?

Bence belirli türde bir parti politikasının olması gerekiyor. Ama sorun şu: sol partilerin sağlık hizmetlerini, eğitimi, tam istihdamı ve çevre politikalarını finanse etmek amacıyla bir yerlerden para bulması şart. Sağ partiler vergileri düşürüyorlar, birileri vergileri düşürünce onları tekrar artırmak hayli güç oluyor. Bu, bugünkü solun zayıf yanı.

Son olarak şunu sormak isterim: “Büyük düşünceler”in vakti geçti mi?

Hayır! Bu yaklaşımın kökleri altmışlara dek uzanır. O dönemden beri “büyük düşünceler”in baskıcı olma ve demokratik olmama gibi bir eğilime sahip olduğuna inanılıyor. Doğrudur, bugün tek bir “büyük düşünce”miz yok ama bu, bizim böylesi düşüncelerin peşine düşmememiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Adorno, bilhassa Amerikan ve İngiliz empirisizminin, genelde empirik düşüncenin yayılımına dair mükemmel bir analiz sunuyor ve bu empirisizmi eşyayı diyalektik açıdan görmemize imkân vermeyen nominalizmle kıyaslıyor. Bence bu, aynı zamanda postmodernitenin de bir özelliği. Benim fark ettiğim bir husus da şu: postmodernite veya Marksizm üzerinden konuşmak istemeyen insanlar, tarihsel hikâyelerden de dem vurmuyorlar.

Bense ters yönde bir çıkarımda bulunuyorum. “Büyük düşünceler”e geri dönme meselesi, dünyaya tarihsel açıdan bakmakla alakalı. Bu anlamda tarihin kendisi büyük bir düşüncedir. Yeni düşünceler istemek, “büyük düşünceler” istemektir.

Frankfurt Okulu’nun adlandırdığı biçimiyle, pratik “araçsal düşünceler” küçük meseleleri hallediyorlar, ama yenilik ortaya koyamıyorlar. Onlar, halletme ve sorunları çözme meselesiyle ilgilendiklerini iddia etseler bile, nominalistlerin ve empiristlerin küçük sorunları çözebilmeleri mümkün değil.

Kaynak