Fredric Jameson Söyleşisi

Filip Balunovic: Bugün politik felsefenin odağında ne olmalı?
Fredric Jameson: 1968’den beri gelenek iktidara vurgu yapıp durdu. İktidar bahsinde bizim “sınıf politikası” dediğimiz şeyden “kimlik politikası”na doğru bir değişim yaşandı. Bu da işçi sendikası üzerine kurulu politika mutlaka bir sınıf politikası olmasa bile, işçi sendikalarının zayıflamasına sebep oldu. Bu nedenle bugün kanaatimce bizler, ekonomik çözümlerin neler olması gerektiğine dair ön bir anlayışa ihtiyaç duymaksızın, ekonomiye yönelik vurguya yeniden yüzümüzü dönmeliyiz. Bana kalırsa en önemli mesele işsizlik, bu sebeple tam istihdam politikası gündeme getirilmeli. Örneğin nispeten daha küçük endüstriyel birimler temelinde endüstriyel altyapıyı yeniden yapılandırmak bir seçenek hâline gelebilir. Küresel ölçekte asgari ücretle ilgili sözler, ücret farklılıklarından ötürü başka yerlere kaçan sermayeyle başa çıkmak için başvurduğumuz yollarla ilgili olarak insanların düşüncelerini kışkırtma noktasında pek de kötü bir yol değil. ABD örneğinde ülke dışına kaçan ve artık vergi ödemeyen bu tür şirketlerle ilgili büyük bir öfke söz konusu. Foucault ve başka isimlerin prestiji sayesinde iktidar meselesine yönelik mevcut ısrar, yeni politikanın gelişmesi gereken zemini kesinlikle sunmuyor.
FB: O vakit bu türden bir teorik ve politik “karşı değişim”in önündeki en büyük engel nedir?
JamesonAsıl mesele, her şeyi yöneten yeni bir finansal mantığa dayanan küreselleşme olgusudur. Bu Amerikan hegemonyası da değil, bilakis bu yeni küresel sınıfın hegemonyasıdır. Avrupa, ulusların kamuoylarına hiçbir cevap sunamayan politik form konusunda iyi bir örnektir. Her şey tek bir ülke seçmeninin kontrol edemeyeceği şekilde oluşturuluyor. Bugün dünya politikasının tüm sorununa ait bir sembol bu. Bu ülkelerin birçoğu dışarıya kendilerini temsili demokrasi olarak sunsalar bile, her türden demokratik sesten kaçınmak için bir formül bulmayı bilen bir sınıf var orta yerde.
FB: Bu küresel finansallaşmaya karşı koymak adına ne tür bir kurumsal yapı ve/veya enternasyonalizmden bahsedebiliriz?
Jameson: Eskinin ulusa dayalı politikası daha kolaydı. Asgari ücret veya sendikaların korunması gibi meselelere dair tedbirler alan solcu bir hükümete sahip olabiliyordunuz. Bugün bu imkânsız. Mesele sadece Avrupa, Fransa veya ABD olduğunda kimi fikirler üzerinde durabiliyordunuz. Ama bugün tüm dünya oracıkta duruyor ve her şeyin içerisinde. Bence küreselleşme denilen durumun talep ettiği yeni bir dizi politik kavram var. Hatta bu durum sosyalist anlayışları bile talep edebiliyor. Birleşmiş Milletler gibi yapılar haricinde yeni bir politik gerçeklikten bahsedemiyorduk eskiden. Belki de bugün yeni bir tür federalizmdir çözümün adı. Eski modeller çöktü. Örnek olarak Yugoslavya’yı ele alalım. Bu ülke bir federasyonun merkezî hükümetle değil doğrudan cumhuriyetlerle anlaşma içine giren IMF’in kararlarından ne denli etkilenebileceğini gösterdi ki bu temas da Yugoslavya federasyonunun dağılmasını sağladı. Federasyonların asıl meselesi bu: zengin federal birimler, yoksul olanların lehine olacak şekilde vergilendirilmek istemiyorlar. Bugün Avrupa’da yaşanan da bu.
FB: Bu “yeni enternasyonalizm”in teorik ve pratik düzlemde karşılaştığı engeller nelerdir?
Jameson: Bugün çeşitli sol ekipler, ülke sınırlarını aşan pratik politik ittifaklarla pek ilgilenmiyorlar. Bu işbirliği için atılan en büyük adım, Dünya Sosyal Forumu’ydu. Benim de hâlen sempatiyle yaklaştığım aşırı sol, gene de kendi ulusal sınırlarından çıkamadı. Tüm dünya genelinde insanların tepkileri söz konusu. Brezilya’dan Fransa’ya oradan Doğu Avrupa’ya dek birçok yerde politik enerjinin önemli bir kısmını ülke içerisindeki çok güçlü olan gerici hareketlere yönelik mücadeleler emdi. Fransa hatta Almanya bunun birer örneği. Mülteci akını bu durumu daha da zorlaştırdı. Bugün sol, yereldeki bu kavgaları vermek için geri çekildi. Gerçek enternasyonalistlerse hâlâ daha bankacılar ve paralı insanlar. Bunlar birbirleriyle işbirliği kuruyorlar. Benzer şeyler aydınlar cenahında da yaşanıyor. Bu insanlar başka ülkelerde olan bitenle sadece hissiyat düzeyinde ilgililer. Örneğin Fransız aydınlar Fransa’yla fazla meşguller. Almanya veya İrlanda’da yaşananlara pek ilgi göstermiyorlar. Amerikalılar ise zaten dış dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Tüm dünya genelinde taşralılık hâlâ daha çok yaygın. Sol bile sağa nazaran daha da taşralılaşıyor.
FB: Solun bu “taşralılaşma”dan kurtulması için ne tür bir alan açmak gerek?
Jameson: Kanaatimce medyaya odaklanılmalı, onu kimlerin kontrol ettiğine, yapısının ne olduğuna bakılmalı. Medya, aslında aydınların geliştirdikleri yeni fikirler için elverişli bir zemin değil. Altmışlardan beri medyaya dair her türden ütopik fikir dillendirilip duruldu, ama bunların hiçbirisi tek bir çözüm bile üretmedi. Bazı insanlar, medyanın yeni demokrasiyi geliştireceğini umdular. Bu oldu da ama artık bunun hiçbir anlamı yok. Asıl bakılması gereken yer, patronların medyayı nasıl kontrol ettiği. Örneğin Trump’ı yaratan, onun her konuşmasını aktaran medyanın ta kendisi. Bu açıdan bakıldığında, bize lazım gelen, avama konuşup duran ve her şeyi izah eden bir demagog. Bunun bir diktatör olmaması gerekiyor tabii.
FB: Peki şu “yeni medya” denilen hususla ilgili neler söyleyeceksiniz? Bu medyanın ana akım medyayı dengeleme potansiyeli var mı?
Jameson: Arap Baharı, Türkiye ve ABD’deki kitle hareketlerini ileri iten, yeni bir politik form hâline gelmiş olan söz konusu yeni medyaydı. Meslektaşlarım ve dostlarım Toni Negri ve Michael Hardt, bu medyayı çokluk kavramının kullanımı üzerinden teorize etmeye çalıştı, oysa o politik gücün en istikrarlı kaynağı değildi. Asıl mesele, belirli hareketlerin tüm politik yapıları yok edebilme ihtimali, ama geride bir boşluğun oluşması. Tahrir Meydanı’ndaki protestolar diktatörlüğü yok etti, ama birden görüldü ki geride hiçbir şey kalmamış ve Müslüman Kardeşler gelip iktidarı almış. Irak’ta ABD İngilizlerle birlikte komünist partiyi yok etti ve solun boşluğunu dolduracak tek güç de İslam’dı. Demokrasi sloganı bana pek teselli vermiyor, bunun asıl nedeni de Amerikan dış politikası, bu yüzden demokrasinin sol için en hayırlı slogan olduğu kanaatinde değilim.
FB: Peki alternatifi ne?
Jameson: Stuart Hall, politik mücadele konusunda mükemmel bir kavram geliştirmişti, o buna söylemsel mücadele adını veriyordu. Hall, burada Laclau’nun düşüncesine benzer bir şeyi kastediyordu. Eğer bir şey başarmaktan çok düşmanın sloganlarını itibarsızlaştırırsanız, onun o sloganları kullanmasını imkânsız hâle getirmiş olursunuz. Bu, Thatcher’ın zekice yaptığı bir işti. Solun söylemsel mücadele konusundaki ustalık eseri ise İşgal Et Hareketi. Bu hareket hiçbir şey yapmamışsa bile, Amerikan siyasetine ağır bir darbe indirmiştir, zira hareket tüm dili yeniden örgütlemiş, önceki tartışmaları derleyip toplamış ve kimlik politikasını belirli bir zemine kavuşturmuştur.
FB: Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nden bahsedince aklıma şu soru geldi: söz konusu hareketin söylem düzeyinde yol açtığı değişim olmasaydı, Sanders bu tarz bir ilerici söyleme başvurabilir miydi?
Jameson: Kesinlikle başvuramazdı! Şu husus gerçekten komik: kendisi New Yorklu ama o ancak bir “üçüncü dünyaya has bir taşra” olan Vermont’tan seçilebiliyor. Buralar ABD’nin geri kalmış yerleri. Almanya’da muhtemelen bu türden düşünceler Doğu Almanya’da türeyecek. Politik pedagoji üzerinden Sanders, söylemi başarılı bir biçimde ekonomiye ve ilerici politikaya yönlendirdi. Tek bir programa asla sahip olmamış olan Wall Street’i İşgal Et Hareketi çok önemliydi, çünkü sınıf meselesini yeniden gündeme getirdi. Sanders’ın bu denli önemli olmasının sebebi bu, çünkü o, kimlik politikası üzerine kurulu olan söylemin önemli bir kısmından kovulmuş olan tüm ekonomi dilini yeniden diriltti.

1 yorum:

Ibrahim Ozkurt dedi ki...

Klasik sol parti ve sendikalarda üyeler politika yapamazlar. Politikayı yöneticiler yapar, üyeler ise uygular. Bu demektir ki, emekçilerin bizat politika yapacakları, başka bir deyişle, politikanın öznesi olabilecekleri kurumların ( örgütlerin ) üretilmesi gerekiyor. Bu da, İnsanların yaşam ve çalışma alanlarında politikanın öznesi olacağı, doğrudan demokrasi ile işleyen HALK MECLİSLERİ ve İŞÇİ MECLİSLERİ adı altında örgütlenmesi demektir diye düşünüyorum. Zira insanlar politikanın öznesi olarak bizzat politika yapıp, karar süreçlerine katılmaksızın özgürleşemezler. Özgürleşemeyen insanlar ise asla özgür bir gelecek inşa edemezler. İnsanlık tarihinde iktidar olan sağlı sollu hiç bir parti, halkıın ( işçi ve emekçi sınıfların )çıkarlarını koruyamamış, aksine iktidar olan seçkinler kendilerinin ve çevrelerinin çıkarlarını her daim ön planda tutmuşlardır.