Fark Yaraları

“Kolektif siyasi eylemler söz konusu olduğunda sistemin bilindik stratejisi magazinleştirme, karikatürleştirme ve kitschleştirmedir” tespiti doğru ise, yazar özünde solun büyük bir kısmını, en azından son beş yıldır, sistemin bir parçası olarak görüyor olmalıdır. Çünkü sol, Gezi gibi kolektif siyasi eylemlere tam da yazarın dediğini yapmıştır. Bu edimi hâlen sürmektedir.
Gezi’de şehid düşen Ali İsmail’in yaşından ve gençliğinden bahsedildiğinde “vah yazık” sesleri yükseliyordu kitleden. Sistemin örgütlediği ve örgütlendiği moment burasıdır. Hayat bireysel tercihlere kapatılmakta, politizasyon imkânları bu tercihlerdeki kısıtlanmada aranmaktadır. Maalesef allı pullu, akademik metninde yazar da aynı yerdedir. AKP’yi “burjuva devrimi” olarak selamlayan bir dergide yazmak, bu oluşa mecburdur.
Çünkü yazara göre, “kişisel olan siyasidir” mottosu, asli nirengi noktasıdır. Bu, yıllardır siyasi olan, kişisel olanı sınırlandırmasın” yaygarasının bir sonucudur. Sinan Çetin’in Prenses filmini giderek içselleştirenlerin bugün AKP’ye cevap üretmesi zaten mümkün değildir.
Doksanlarda sohbetlerin, iç oda tartışmalarının ana konusu, politizasyon meselesidir. Politikanın nerede arandığı, ne tür bağlara ve bağlama sahip olduğu meselesi, kısıtlayıcı bulunduğu için o sohbetlerin ve odaların eşiğinden içeri girememiştir.
Aslı Vatansever, yaranın farkındadır ama farkındalığı yaralı değildir. Tek çiziğe, kırışıklığa tahammül edemeyen, özünde burjuva değerini görme derdinde olan bir kurumun, akademinin parçasıdır, politikaya ancak onun sınırları dâhilinde, bir konu olarak yer açabilmektedir. Demek ki “sınırlandırmasın” diyenler, kendi sınırlarının mahkûmudurlar.
Yazarın tek yarası, politikanın fiilî ağırlığıdır. Kişisel olanda aranan politika, ağırlığın azaltılması içindir. Had bilmemek ve hesap vermemek derdiyle politika kişiselin sınırlarına çekilir. Devlet, gene o kişi dolayımıyla örgütlenir. Kişinin kolektifle ulaşacağı menzil ve ufuk, bu tür düsturlarla karartılır. Sistem o menzile ve ufka düşmandır. Tüm hamleleri bunun içindir.
***
20 Kasım Kartal mitingi, yeni kapıdır. Kürd hareketi ile CHP arasında tampon olarak örgütlenebileceğini zanneden Haziran’ın bu mitinginin ilk bir saati, HDP’li gençlerin sloganlarını susturmak, dövizlerini indirmekle geçmiştir. Kemalizme coşkulu bir selam çakan Kemal Okuyan Jr.’ın fazla şekle boğulmuş konuşmasında bir tek CHP’ye “niye gelmedin?” diye kızılmıştır. Miting, genel mânâda beklenen coşkuya karşın, sönüktür. Demek ki coşku bile CHP’ye endekslidir. CHP’lileri örgütleyeceklerini zanneden yüksek siyaset, CHP’nin en alçak siyasetine gerilemiştir. CHP’nin haddi ve sorumluluğu vardır; ondan insan kapmak isteyenler farklarını ancak hadsizlik ve sorumsuzluk üzerinden çekebilmektedir.
Kronolojik açıdan 15 Temmuz ardından TBMM’de oluşan mutabakat, CHP-Haziran’ın Taksim mitingi ile boyutlandırılmış, çerçeveyi ise Tayyip Yenikapı’da çizmiştir. 20 Kasım’da HDP’nin “meclise geri döneceğiz” açıklaması yapması bu açıdan tesadüfî değildir. Her şey tutarlıdır. Kriz momenti sürprizlere kapalıdır.
Politika büyük ölçüde kişiselleşmiştir. Kişinin dertleri, bir tek Tayyip sayesinde politikleşebilmektedir. O süreçte önceye ve sonraya yer yoktur. Dalda pişmiş armutları uygun bir silkelemeyle sepetine doldurabileceklerini düşünmektedirler. Kimsenin, tarihsel-toplumsal gerilimlere ve oradan oluşan çatlaklarda yaşanan sınıflar mücadelesine örgütlenmek gibi bir derdi yoktur. “Bu bazı gruplar” ifadesi de sorunludur. Soyut kavramları örtü olarak kullanıp yaraları ve farkları silmek yanlıştır. Kendini dünyayı yerinden oynatacak kudrette görenler, kudret bağlamında oluşan farkları ve ayrışmaları da göremeyecek, elindeki çekici her çiviye sallayacaktır.
Bu bulanıklıkta sol, AKP’de kendi ayna aksini görmektedir. Buradan politika çıkmaz, çıkmayacaktır. Sosyalist olmak bile kimliğe indirgenmiştir. Kişisel olana kapatılmıştır. “Vatansızım, ne idüğü belirsiz insanım, yüceyim, yücedeyim”den başka bir şey söylenmemektedir. Çöpe atılan eski ezberlerin kıymeti artık bilinmelidir.
***
“Aktif tanıklar” derneğinin de politika üretmesi mümkün değildir. O dernek, sadece ranttan beslenirken, vicdanını temize çekmek isteyenleri yan yana getirir. Geçmişin “dayanışma” sözcüğü dahi bu süreçte dönüşür. Eskiden “karşılıklı sorumluluğa, tekâfül-ü içtimaiye”ye denk düşen dayanışma, bugün sorumsuzluğun alanı hâline gelmiştir.
Doksanların ÖDP’sinde özgürlük sözcüğü Devyol’un; dayanışma eski TKP’lilerin önerdiği kelimelerdir. İki kelime de tepe kadrolar onların içlerini boşalttıktan sonra “partilenebilmişlerdir”.
Eğer faşizm, olmamış devrimin boşluğuna doğuyorsa, antifaşist mücadele o boşluğun hesabını vermeyenlere karşı verilecek kavgayı da içeriyor olmalıdır. Ayrım ve fark yaralamalıdır, yaralar kanamalıdır.
Bir sol siyasetler toplantısında Gezi konuşulurken bu karalamanın sahibi fakir, ancak şunları söyleyebilmiştir: “Gezi’nin ilk günlerinde İstiklal’den ara sokaklara kaçan kitlenin önündeki bir grup, yolun ortasındaki çukura o karanlıkta insanlar düşmesin diye kenetlenip bir halka oluşturmuşlardır. Gezi hiçbir şey değilse işte bu halkadır, cemdir.” O toplantıda bahsi geçen parti ve emeğin partisi olduğunu söyleyenler, “biz Gezi’yi başka şekilde anlıyoruz” demişlerdir. Mitingler, kitlesiz pankartlar, inanılmayan kelimelerin yan yana dizildiği sloganlardan önce bu mesele sorgulanmalıdır.
***
Ancak kendisi gibi olana tahammül eden, küçük gettolarından gayet memnun olanlar, fark yaralarından, yaralarının fark edilmesinden rahatsızdırlar. Bu yüzden kendi benzerlerini aramaktadırlar. Kişisel olmayanın siyaset dışına atıldığı, siyasete lâyık görmediği mevcut gerçeklikte, kişileri aşan dinamikler, kavgalar, iğdiş edilmek, magazinleştirilmek, karikatürleştirilmek ve kitschleştirilmek zorundadır. Buna karşı vereceğimiz cevap, “ben genel bütünü gören, ona aktif tanık olan, özel bir hedefe, esasen evine dönmeye çalışan özel bir kişiyim” olamaz.
Siyasi olanın kişiselleştirilmesi, kişisel olanın siyasileştirilmesiyle atbaşı ilerler. Devrimcilik, politika, her daim eksik olanın namluya sürülmesidir. Fark yaralarının kanatılması, o kanla geriye dönüşsüz ayrımlar çekilmesi, elzem olan budur.

Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: