Hodbin

Kimlikçi siyaset, bir tür bencillik biçimi olarak zuhur ediyor. Maddî ilişkileri dikine kesen dinamikler, bu sayede etkisizleştiriliyor. Castro ile ilgili bir gün içinde edilen küfürlerde, bir yandan eşcinsel edebiyatına bir yandan da Kürd edebiyatına sığınılıyor. Dolayısıyla ABD rejimi ile Küba’daki düzen arasındaki sınırlar kaldırılıyor. Castro’nun kendisi dışında, öznel varlığı ötesinde kazandığı anlam ve bağlam, bu küçük burjuva siyaset şahsında dağıtılmaya çalışılıyor.
Bugün bir bencillik biçimi olarak Müslüman olmakla, Kürd olmak veya solcu olmak arasında yaşanan bir yarışa tanıklık ediliyor. Dikkatleri başka yöne çekmek adına, başkaları eleştiriliyor. O eleştirilere bakarak, o eleştirilerin sahiplerini eleştirmek mümkün. “Kürd”, bir tür bencil varlığın ideolojik etiketi hâline geliyor. Bu, “kadın”, “sol” gibi etiketler için de geçerli. Düzenin ördüğü duvarları yıkmak zorunlu.
Almanya’daki Avakiancı hareketin şeflerinden Emrah Cilasun, son dönemde bu hatta gerilediğini somut örneklerle kanıtlıyor. Artık tarafçı, liberal Ayşe Hür’ün çizgisine oturan Cilasun, Avakiancılığı sırf bu bencilliğe fikrî gerekçe ve zemin sunduğu için benimsiyor. Tüm Amerikancı troçkizmin savunucuları Castro’ya küfrediyorlar. Cilasun da onlardan geri kalmıyor. Çünkü Avakiancılığın o “büyük sentez”i, esasen Avrupa’nın kampüs maoizmi ile Amerikan troçkizmi arasında gerçekleşiyor. Bu sentez, tarihte tepe noktadaki şahısların “burjuva” ilân edilerek, kendi küçük burjuvalığını gizleme amacını güdüyor. O liderleri şeytanlaştırıp taşlamak, hiçbir sorunu halletmiyor, sadece ameli bir olmazlığa fırlatıp atıyor.
Cilasun, Castro’yu burjuva kapitalist olmakla eleştiriyor. Amerika’da çıkan burjuva dergilerden ilham alan bu yaklaşım, Castro’yu dünyanın en zenginleri listesinde başa yazıyor. O toprakların sahibinin Castro olduğu tezviratını üretiyor. Onlar ve Cilasun, özünde devrim öncesi hâkim olan pavyonların ve kumarhanelerin sahipleri adına konuşuyorlar. Buna solcu kılıf bulmak ise ancak batı aydınlanmacılığı övgüsü ile mümkün oluyor.
Cilasun, Maçoğlu’nu işte bu zeminde ateşe atıyor. Maçoğlu’nun Bursa’daki bir CHP’li belediye başkanından plaket almasını eleştiriyor. Ama kendisinin neden Enver Aysever’le röportaj yaptığına zerre izahat getirmiyor. Çünkü Aysever’in o belediye başkanından daha az Kemalist olduğunu zannediyor. Böylelikle Said-i Nursi ile ilgili kitabını ona kimlerin yazdırdığını, belgeleri kimlerin verdiğini örtbas etme imkânı buluyor. Ayrıca Kaypakkaya’yı liberalizme bağlamaya çalışıyor.
Avakian’ın tek esprisi, Maoizmin din hâline geldiği tespiti. Bunun üzerinden dine karşı savaş başlatıyor ve ABD devletinin 11 Eylül sonrası başlattığı savaşa bir biçimde eklemleniyor. Dile dökülen allı pullu lafların hiçbir önemi bulunmuyor. Sentez, ancak bu zeminde gerçekleşebiliyor.
Zannediyorlar ki 1968’in cinsellik, altkültür, kimlik üzerine kurulu siyaseti, emperyalizme ve kapitalizme karşı geliştirilmiş. Oysa o dönemin aktörleri, açıktan söylüyorlar, tek hedefin Sovyetler olduğunu. Bugün o küfür edebiyatı, Castro’nun vefatı ile birlikte yeniden gündeme geliyor. Çünkü efendiler, insanların kendileri dışında bir güç adına, kolektif bir faaliyet içerisine girmesini istemiyorlar. Kendi özgürlük ve demokrasi kurgusunun galebe çalması için uğraşıyorlar.
Sadece Kürd’ü gördüğünü söyleyen, Kürd’e kör. Salt kadına bakan, kadına düşman. Yalnızca kendi sol fikirlerini yaldızlamakla meşgul olan, sosyalizmin altını oyuyor. Dinimiz de dilimiz de, elimiz de sömürülene ve ezilene göre biçimlenmeyi bekliyor. Efendilerin, “sadece kendinizi düşünün” edebiyatına örgütlenenlerin bu ağır işi üstlenmeleri mümkün değil.
Kendi bencil varlıklarını öne çıkartanlar, misal Castro’yu da birey olarak değerlendiriyorlar. Raul’un kardeşi olduğu için başa geçtiğini zannediyorlar, onun devrim ordusunun komutanlarından olduğunu görmek istemiyorlar. Castro’nun ahlaksızları, hırsızları, gaspçıları, Batista uşaklarını cezalandırdığına kızıyorlar, üstelik sol adına.
AKP yanlısı Müslümanlar da benzer bir dili İran üzerinden ediniyorlar. Suriye ve İran bağlamında, batıdan gelen tüm liberal zırvaya kul oluyorlar. Ne emperyalizmle ne de kapitalizmle dertleri var. Bu nedenle sol liberallerin Castro ile ilgili değerlendirmelerini paylaşıyorlar. Kişinin dışındaki bir güce bağlanması, müşterek bir aidiyete örgütlenmesi ve şiddetli bir dalga ile zulmün kalelerini dövmesi, ancak bu sayede önleniyor. AKP, o dalgayı kırmak için var. Sol, her şeyi kendi üzerine alıyor!
Bugün Tayyip’in yerinde Alper Taş ya da Demirtaş ya da Kemal Okuyan olsa, Tayyip’in yaptıklarına benzer şeyler yapmak zorunda. O nedenle, kendilerinde gördükleri, laiklik, aydınlanma gibi vasıfları öne çıkartıyorlar. İktidara gelseler, Syriza gibi olacaklarını biliyorlar. Bu yüzden sadece biçimsel ayrımlara vurgu yapıyorlar. En özü, Avrupa solculuğuna kaçıyorlar. AB savunuculuğu yapıyorlar. “Bu ülkenin Syriza’sı benim” diye aralarında yarışanlar, Syriza’ya yönelik saldırıyı protesto etmiyorlar, Syriza’nın halkına yönelik saldırısına dair tek bir şey söylemiyorlar. Herkes burjuva siyasetinin prangalarından memnun. Sadece efendilerin kendilerini işaret edecekleri günü bekliyorlar. Bu burjuva siyaset pazarında ihtiyaç yaratmak için uğraşıyorlar.
Solun önce kendi dalgakıranları ile uğraşması gerekiyor. Kendine yeterli, kendinden menkul, kendi varlığını yücelten, bencilliği solculuk zanneden yanını kesip atması şart.
Fikret Çakmak

Hiç yorum yok: