15 Eylül 2016

,

Komünizmle Mücadele Dernekleri

Başlıkta kastedilen, ellilerin başından itibaren kurulan dernekler değil.

Şu:

Sömürü ve zulüm güçleri, kitleleri kontrol ve disiplin altında tutmaya muhtaç. Zulümle birlikte ezilenler arasında birileri ön plana çıkıyor. Bu kişilere, verili ezilen kimliğinin “yüceliğine” dair bir ezber öğretiliyor. O ezilen kimliği, başkalarından üstün olduğu yanılsamasına kapılıyor. Bu yanılsama da doğalında burjuvazinin ara, orta sınıf olduğu dönemdeki muhalif bilincine bağlanıyor, daha doğrusu, burjuvaziyle bu bilinç üzerinden bağ kuruyor. O bilinci ve pratiğini kendisine referans alıyor. Tersten, şu tespit yapılabilir: kendi ideolojisini üstüncülük üzerinden kuran her özne, ister istemez burjuvazinin bir uzanımı, gölgesidir. Kendi özneliğini burjuvazi üzerinden, ona göre kuruyordur.

Buradan şu söylenebilir: komünist siyaset, Marx ayracı öncesi ütopistlerin alanında yeniden formüle edilmektedir. İster geçmişe ister geleceğe referans versin, komün’cülük, bugünkü ilişkilerde yoktur, zaten olmamak içindir. Çünkü kitlelere, sınıflara, kolektif dinamiklere değil, belirli özel kişilere ve onların üstün olma arzularına oynar. Bu üstüncülük, bugündeki karmaşanın, keşmekeşin, çelişkilerin, aşağılanmanın merhemidir. Komün’cülük, en fazla, değerdüşümü, değer kaybı korkusu yaşayan orta sınıfın içini serinletecek bir masaldan ibarettir.

Marx ayracı ise “bize göre komünizm, teşkil edilmesi gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uyarlayacağı bir ülkü değildir. Biz, şeylerin mevcut hâlini ortadan kaldıran gerçek harekete ‘komünizm’ diyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün varolan öncüllerden doğarlar” diyor. Bu nedenle “tüm insanlık kardeştir” diyen Adiller Birliği’ne “hayır değildir” cevabı veriliyor ve dünyanın iki sınıftan müteşekkil olduğu anımsatılıyor.

Burada kastedilen, bu harekete, komünizme karşı olanların “komünistlik” kisvesi altında kurdukları, adına “örgüt” dedikleri derneklerdir. Bu dernekler, özel kişilerin özel hayal dünyalarına ve pratik yaşamlarına layık, onların dişlerine uygun “özel” olabilecek kişileri buldukları yapılardır. Buna “komünist siyaset” demek mümkün değildir, çünkü bunların mevcut hâl ile bir dertleri yoktur. O hareketin öncüllerine her zaman küfretmek zorundadırlar. O dernekler, sadece belirli kişilerin üstün olma dürtülerini, ayrıksı ve özel olma arzularını, ezilen olma hâlini askıya alan, boş uzaya fırlatıp atan niteliğini istismar edebilirler ve ancak tarihte görülen antikomünist sol geleneğe bağlanabilirler.

Bu derneklere, “hiç çalışmayıp, teknolojiyle uğraşan, resim yapabilen” özel kişiler üye olabilirler. Sapla saman burada karışır ve komünizm, bu kişilerin ağzında “toplumsal ölçekli bir yaşam tarzı”na indirgenir.[1] Yaşam tarzı için üretici güçlerin gelişmesi beklenir. Dolayısıyla, bugünde komünist siyaset yürütmek imkânsızlaşır. Bu komünist siyaset anlayışı, “Bugünde sosyal demokrasiden veya liberalizmden başka bir seçenek yok” demek için geliştirilmiştir. Bu seçenekse egemenler adına ezilenleri disipline; sömürülenleri terbiye etmekten başka bir şeyi düşünemez.

Sosyal demokrasiye veya liberalizme kul-köle olmuş sol siyaset, sınıfsal, kolektif, iktidar karşıtı dinamiklerin din ve ırk dâhilinde işlediğine asla inanılmaz. Din ve millet içerisinde sömürene ve zalime karşı mücadele hattı açmayı bilmiş tarihsel komünist hareket, bu dernekler eliyle katledilmeye mecburdur. Onların görevi budur. “Hiçbir Marksist eser, komünizm hakkında ayrıntılı değerlendirmelere yer vermez” denilir, ama tüm o Marksist eserden daha fazla komünizm hakkında malumat verilir ve geçmişte neden değerlendirmelere yer verilmediği asla sorgulanmaz.

Böylesi saf ve basit bir hayale milyonlar nasıl bağlanmaz, anlaşılır gibi değildir. Esasen sıradan insanların sıradan, saf, basit gerçeklikleri bu tip yazarların sandığından daha fazla “komünizm” barındırır. Burjuvaziye öykünüldüğü, onun öyküsü anlatıldığı için, sıradan insanları aşağılamak öğrenilmiştir, sadece aşağılamak öğretilmektedir. O dernekler bunun içindir.

Komünizm, ileri, ayrıksı, öncü, üstün, güçlü, gerçek, canlı olma imkânı veren bir şurup olarak pazarlanmaktadır. Yoksulun, biçarenin, geçmişi bayrak edenin, kolektif güç imkânlarını diri tutanın, kendi bireyliğini değil, aidiyeti öne alanın, eldeki nasırın, göz ucundaki yaşın, kalptaki kırıkların, insandan sayılmamanın örgütlenebileceği bir gücün oluşma ihtimali sıfırdır. Sosyal demokrasi ve liberalizm, bu ihtimal sıfır olsun diye vardır.

Burjuvazi, komünizmin mevcut durumdaki her tür imkânından korkar. Bahsi geçen dernekler, o korku sonucu alınan önlemlerin bir parçasıdır. Başkasının AKP eliyle palazlanmasına laf edilir, ama kendi derneği üzerinden çalıştırılan “yoldaşlar”ın asgari ücrete talim ettikleri, sigortalarının yatırılmadığı, dernek başkanlarının yaptığı müteahhitlik işleri, borsa faaliyetleri, turizm işleri pek görülmez.

Mevcut hâle son verecek harekete bu nedenle düşmandırlar. En fazla, değerdüşümü, irtifa kaybı konusunda yaşanan kaygıyı örgütleyebilirler, o da her zaman sabun köpüğüdür. Çünkü “komünist dünya devrimi”nden “sol siyaset”e ricat edilmiştir ve sol siyaset de önü sonu “pratik eleştirel bir hareket” olmalıdır.[2] Gençlik, sınıfsız-sınırsız bir varlık olarak, merkeze yerleştirilmelidir. Yeri geldiğinde bu merkeze “kadın” oturtulmalıdır. İleri, öncü, üstün kişilerin sınırlı ve sınıflı olmaları tabii ki mümkün değildir.

Esasında bunlar, eskiden “işçi sınıfı”nı da sınırsız-sınıfsız bir kurgu olarak istismar ediyorlardı. Onlar hep ilericiydi, sınıfa ilericilik öğretmek istediler, olmadı. Şimdi yeni denizlere yelken açmak istiyorlar. Kapitalizm karşıtlıkları da temelsiz. Giderek daha fazla, “vahşi kapitalizm” eleştirileri yapan liberallere yakınlaşıyorlar. (Marx-Engels, Alman İdeolojisi’nde şunu söylüyor: “Aziz Max, komünizme ‘sosyal liberalizm’ diyor, çünkü o, 1842’de radikaller ve Berlin’in en ileri ‘özgür düşünürler’i arasında liberalizm kelimesinin kötü şöhretinin ne kadar yaygın olduğunun gayet iyi farkında.”)

Özünde “üretici güçler vs.” diyerek kapitalizmi de yüceltiyorlar. Kapitalizmi, bireysel üstünlükçülüklerinin altını oyduğu için eleştiriyorlar. Sınıfsallıkla, ezilmişlikle ilgili bir eleştiriye dilleri asla dönmüyor. Çünkü üreten elle tüketen el, asla aynı düşünmüyor.

Âşık Veysel ile Ruhi Su da bir değil. Veysel’in Ruhi Su için “o balkonda, saksıda yetişmiş bir çiçek” dediği iddia ediliyor. TKP’liler de kendisini “saksı”ya benzetiyorlar.[3] Sonra birileri KP kurmak isteyince, onlara “Avrupa Birliği’nin istediği partiyi mi kuracaksınız?” deyip alay ediyorlar. Üç ay sonra AB’nin istediği KP’yi kendileri kuruyorlar. Burada bir “halklaşma” derdi kesinlikle yok. “Halk”, sadece o derneğe üye olmaya layık, potansiyel kalabalık olarak anlaşılıyor. Şimdi ise “TKP’yi neden kurduk?” sorusu, içteki pazarlığın bir tezahürü olarak iş görüyor. Birbirlerini daha aydınlanmacı ve ilerici olmaklık üzerinden eleştiriyorlar.[4] “En yeni kim?” ve “En iyi teori kimde?” yarışması içerisindeler sürekli. Görev istiyorlar.

Kapitalizmin dinamizmine de bel bağlamak, suçu, günahı ona yazmak gerekli tabii. Kapitalizmi en iyi kendileri anladığı için yeni dönemi de onlar görebiliyor, bir süre gençler, bu “yeni” denilen masal ile uyutuluyorlar. Her şeyin üzerinde durduklarından, herkesten üstün olduklarından, hiç çalışan elle, basit-sıradan insanların dertleri ile düşünemiyorlar. Devlet, mafya ile ulaşamadığı, giremediği yerleri örgütlüyorsa, burjuvazi de nüfuz edemediği, kontrol altında tutamadığı yerlere bu derneklerle giriyor.

Komünizm öyle bir olmazlığa fırlatılıp atılıyor ki herkes, bugündeki sancıda devrimci olanı göremez hâle geliyor ve düşmanın dünyasına örgütleniyor. Türklükle yücelen ülkücüye, bir tür ütopya ile yücelen solcu denk düşüyor. En alttan, yerin bir karış altından, oranın derdinden-öfkesinden bakabilmek gerekiyor. Devletten ve burjuvaziden öğrenilecek bir şey bulunmuyor.

Eren Balkır
14 Eylül 2016

Dipnotlar:
[1] İlker Belek, “Komünizm: Ne Güzel Bir Gelecek”, 12 Eylül 2016, Sol.

[2] Haluk Yurtsever, “Hangi Sol, Nasıl?”, 13 Eylül 2016, İleri.

[3] Alper Dizdar, “TKP’yi Neden Kurduk?”, 10 Eylül 2016, İleri.

[4] Ahmet Cemal, “Zorunlu Bir Tekrar: Aydınlanma Tehlikelidir”, 14 Eylül 2016, İleri.

14 Eylül 2016

,

Viyan Nedir?


“Minbiç’te şehid düşen Viyan Qamişlo kimdir?” sorusunu öncelemesi gereken soru, “Viyan nedir?” olmalı.

İlk soruyu soranlar, Batı’da onu “Kürdistan’ın Angelina Jolie’si” olarak takdim ediyorlar. Batı, onun yağını çıkartıp kendi ekmeğine sürmek istiyor. Ne Kürd’ün davası, ne Ortadoğu’daki savaş umurlarında. YPJ ise sadece “bizim tüm savaşçılarımız güzel!” diye cevap verebiliyor.[1] Güzellik, estetik denilen şeyin ardındaki ideolojiye teslim oluyor. Sorun da burada başlıyor. Böylelikle bir kişiyi “poster-kızı” yapmalarına kızma haklarını da kendi elleriyle teslim ediyorlar.

Peki enklav nedir? İmralı’nın dışavurumları, somuttaki imgesi, pratiğe dökülmüş hâli değilse nedir?

Batı liberalizmi, “kadını milliyetçi devrimin kıyısına köşesine atmadığı, merkeze koyduğu için” harekete övgüler düzüyor.[2] Bu övgüler de ancak kendi ekonomik, sosyolojik ve estetik kaygıları dairesinde dile dökülebiliyor. “Ortadoğu bataklığı”nda açan bu güller, Batı’nın hasadına kurban edileceği günleri bekliyorlar.

Liberalizm, emperyalizmin akıncı birliklerinin ideolojisi olarak bölgeye hücum ediyor. Devletler, o liberal hamurla yeniden karılıyorlar. Bir tür Janus olarak devlet, FETÖ ve Erdoğan ikiliğinde, toplumu yeniden kuruyor.

* * *

ROAR dergisinin[3] tanıttığı kitabın yazarı Meredith Tax, ünlü bir ABD’li feminist. Kitabında Kürd hareketini diğer gerilla hareketleriyle kıyaslıyor ve kadınları sırf gerilla sayısını artırmak için kullanmaması sebebiyle övüyor. Örgütün cinsel ilişkiye yasak konmasına bir anlam veremese de üzerinde durmuyor.

Tarihte ilk defa(?) liberaller, silâhla şekillenen bir toplumu yere göğe sığdıramıyorlar. Yazar, olası ihtimalleri de düşünerek, ABD’den harekete “kadını merkezden asla çıkartmayın” diyor. Özünde “bu desteğimizin sebebi bu” demiş oluyor. Mazluma ise, öznellik güzellemeleri, “her şeyi ben yapıyorum” yanılsaması düşüyor. Havaya fırlatılan taş kendisinin uçtuğunu sanıyor.

Jin Jiyan Azadi isminde bir blogu olan Dilar Dirik, geçen yıl bu Meredith Tax ile bir panele katılıyor. Haberi İlerici İsrail’den Yana Ortaklar[4] ismindeki siteden okuyoruz. Haberin manşetini şu söz süslüyor: “Suriyeli Kürdlerin anarko-feminizmi, ilk dönem İsrail sosyalizmine benziyor.” Bize “Allah sonunu, akıbetini benzetmesin” demek düşüyor. Panelde Dirik artık ne demişse, ne söylemişse, dinleyiciler arasındaki bir İsrailli, “A bu söyledikleriniz ne kadar da bizim kibutzlara benziyor” tepkisini veriyor.

Tarihin de ortaya koyduğu biçimiyle, İsrail’in o anarşistleri, komünalistleri, liberalleri bir bir iç ve dış İsrail devletine eklemleniyorlar. Getirdikleri “özgürlük ve eşitlik” de orta yerde duruyor. O kibutzlara bir tane Arap’ı almıyorlar. Arapların topraklarını çalıyorlar, gasp ediyorlar. Yağmacılığın, yerleşimciliğin, gaspın kılıfı, anarko-feminizm oluyor. Tam da bu yüzden Dirik’in sözleri bir İsrailliye kibutzları anımsatıyor.

Bugün İsrailliler, “bize yerleşimci sömürgeciler demenizde bir sorun yok, öyleyiz zaten” diyorlar.[5] Bugün kadın birliklerini içeren ve bir tür “savaş komünizmini” işleten Nusra gibi yapılara karşı benzer bir “savaş komünizmi” ile cevap veriliyor ve bu tarz, mutlaklaştırılıyor.

İsrail’de aynı kibutz üyeleri, 1967 savaşında cepheye koşa koşa gidiyorlar ve savaş sonrası kendi konuşmalarını kayıt altına alan Yahudiler, o kayıtlarda “liberal iken aşırı sağ çizgiye nasıl kaydıklarını” anlatıyorlar.

* * *

Yukarıda bahsi edilen panelde Dilar’a “peki ama emperyalizm?” diye soruyorlar. O da “emperyalizm, bizim zaten aşmış olduğumuz Marksizm-Leninizm’den kalma bir artık” diyor. Meredith Tax, başka bir yazısında bu konuma arka çıkıyor ve “emperyalizm karşıtları, köktencilere, şeriatçılara karşı mücadeleyi askıya alıyorlar” tespitinde bulunuyor.[6] Yazısının sonunda da şunu söylüyor:

“Liberalizmin temel taşı olan bireysel insan haklarının güçlü bir biçimde savunulması, her türden işe yarar solcu strateji için olmazsa olmazdır.”

Kendinden mülhem, kendinden menkul, uzaydan ve mezardan konuşan, ezilenlere kapalı bir solculuğun rahminin neresi olduğu, artık daha net görülüyor. Herkes, liberalizme kul ediliyor. Bu ideolojinin rüzgârıyla şişirilen yelkenlere aldanmamak gerekiyor. Liberalizm, mızrak ucuna Kur’an sayfası misali taktığı bireylerle bölgede emperyalizm için gerçekleştirilen dönüşümü koruma kollama görevini ifa ediyor.

Gelgelelim, aynı rahmin ürünü olan Meredith Tax ve feminizmi, kendi ülkesinde yakılan Müslüman kadınları hiç görmüyor.[7] Bu liberaller, kendisine oy hakkı ve mevki veren emperyalist devletlerinin icazetiyle, muhalifçilik oynuyorlar. Bu muhalefet dilini emperyalizmin askerî çizmeleriyle birlikte Ortadoğu’ya da öğütlüyorlar. Sömürüye ve zulme karşı mücadelenin dilini, içeriğini tayin etmek istiyorlar. “Devrim yapamıyorsan, başkasının yapmasına da izin verme” kuralını işletiyorlar.

* * *

“Emperyalist Feminizm ve Liberalizm”[8] yazısından dolayı Deepa Kumar da Meredith Tax’in hedefi hâline geliyor. Kumar, Tax’e verdiği cevapta, CIA ile ilgili bir Wikileaks belgesinden söz ediyor. Belgede, “Afgan kadınlarının çektikleri çilenin NATO işgali için gerekli olan kamuoyu desteğini sağlayacağından” bahsediliyor.[9] 11 Eylül sonrası Amerikan feminizmi tüm hücreleriyle emperyalizme örgütleniyor.

Deepa Kumar, “sömürgecilik, kendi misyonunu güvence altına almak için her daim yerelde kimi borazanlara ve işbirlikçilere ihtiyaç duyuyor” diyor. Özünde Amerikalı liberaller ve o emperyalizmi perdeleyen dilleri, yereldeki çatışmalarda emperyalizmin oynadığı rolü gizliyorlar ve zulmün bıçağını kemiğinde hissedenlerin çığlığını o sömürgeciliğin çıkarlarına uygun hâle getiriyorlar. Zalimler, her zamanki gibi, bugün de havuç ve sopa ile iş görüyorlar.

Dilar Dirik’in “lügatten çıkarttık” dediği emperyalizm, Lenin’e ait bir neşter. Marksizm, Avrupalı sosyalistlerin emperyalist devletleriyle bir ve birlikte düşünen zihinlerine atılan bu neşter sayesinde mazlum halklara açılabiliyor. Demek ki Marksizm devre dışı kalmışsa, mazlum halklar, kendilerini emperyalist devletlerle bir gören, birlikte hareket eden unsurlara peşkeş çekiliyordur.

O Avrupa, bugün Ortadoğu’ya gölgesini düşürüyor ve Lenin’den intikam alıyor. Herkesi emperyalist devletleriyle bir ve birlikte düşünen isimlere dönüştürüyor. Kürdler ise kızlarının “poster-kızı” yapılmasına ses çıkaramayacakları bir hizaya çekiliyorlar. Batı’da o kadınlar, ait oldukları gerçekten soyutlanıp, mülkiyet-rekabet ilişkilerinin figüranına dönüştürülüyorlar.

“Viyan nedir?” sorusu, esasen IŞİD kadar Batı emperyalizmi üzerinden de cevaplanmayı bekliyor. Zarfta IŞİD, mazrufta Batı tasfiye ediyor Kürd’ü, görülmeyen bu. Asıl mesele, Viyan’ın aidiyet ilişkisinden soyutlanıp, belirli bir mülkiyetin ve rekabetin ideolojisine bağlanması. “Çirkinlik” edebiyatı üzerinden bir ideolojik saldırı gerçekleştirdiklerini zannedenlerin bunu düşünmeleri gerekiyor.

Batı, mazlumiyeti kendi namlusuna sürme konusunda mahir. Bölgede o mazlumiyet, cümlelerinde hep “feodalite ve kabile ilişkileri”nden bahsediyor. Kadının merkeze alınması meselesi, özünde toplumsal bir projenin ana ekseni olarak görülüyor ve feodal bağlardan, kabilevî ilişkilerden kurtulmak için kadın, kimyasal çözücü olarak kullanılıyor. Başka da bir anlamı yok.

Herkes, sonuçta emperyalizmin ilerlemeciliğine kul-köle ediliyor. “Kadın”, liberal bir öze indirgeniyor ve sınırsız-sınıfsız ve yek beden olarak formüle ediliyor. Batı, jeopolitikasını (sınır), ekonomi-politikasını (sınıf) ve biyopolitikasını (beden) buradan kuruyor. Bugün cihad konusunda aldatıldığını söyleyen IŞİD’liler, bu kurgunun harç makinesi olarak iş görüyorlar.

* * *

Sunday Times, Viyan’ın katli haberini “Angelina Jolie” vurgusu ile birlikte paylaşıyor. Mazlum olmanın gereği, bu haber ile kimi Kürdlerin içleri gıcıklanıyor. Kürdler, bu tür haberlere sevinmeyi öğreniyorlar. Haberde Viyan’ın Minbiç saldırısında değil, IŞİD’den arındırılmış topraklarda öldürüldüğünden bahsediliyor. Dolaylı olarak haber sitesi, “bu güzel kızı esasında Tayyip Erdoğan öldürdü” demiş oluyor.

Şu görülmeli: Batı’nın Erdoğan’la derdi nedir, bilemeyiz. Bizim ona yönelik sınıfsal öfkemiz ile Batı’daki Erdoğan eleştirileri arasında keskin bir ayrım olmalı. Biz, Erdoğan’ı Batı gibi eleştiriyor olamayız. Batı’nın zarfta sunduğu eleştiri, mazrufta gösterdiği, örtük bir dostluktur. Dipteki derin ilişkileri gizlemektedir.

Zira Erdoğan, Ortadoğu’nun yeni jeopolitikasının, ekonomi-politikasının ve biyopolitikasının bir bileşenidir. “Cambaza bak” diye kandırılmaya çalışıldığımız açıktır. Erdoğan’da Batı’yı, Batı’da Erdoğan’ı eleştirmek, asıl öğrenilmesi gereken budur.

* * *

Aşk örgütlenmektir.

Viyan, aşka örgütlenmektir.

Ait olduğu mazlum halkların sevdasını ilmek ilmek örmektir. Onlarsa aşka her daim düşmandırlar, asıl bilinmesi gereken budur.

Eren Balkır
14 Eylül 2016

Dipnotlar:
[1] Jiyar Gol, “Kurdish ‘Angelina Jolie’ Devalued by Media Hype”, 12 Eylül 2016, BBC.

[2] Janet Biehl, “A Road Unforeseen”, 15 Ağustos 2016, Roar.

[3] Janet Biehl, a.g.m.

[4] Ralph Seliger, “Syrian Kurds”, 11 Kasım 2015, PPI.

[5] Arnon Degani, “Israel is a Settler Colonial State –and That’s OK”, 13 Eylül 2016, Haaretz.

[6] Meredith Tax, “The Antis”, 19 Kasım 2014, OP.

[7] Linda Sarsour, “A Muslim Woman was Set On Fire”, 13 Eylül 2016, Guardian.

[8] Deepa Kumar, “Emperyalist Feminizm ve Liberalizm”, 26 Ağustos 2016, Düşünbil.

[9] Deepa Kumar, “Emperialist Feminism: A Response to Meredith Tax”, 17 Aralık 2014, OP.

12 Eylül 2016

,

İbrahim


İbrahim, aşağı barbar anahanlıktan kurbanlık koç kesen orta göçebe barbarlığa ve Kâbe’yi kurup kent tohumunu atan yukarı barbarlığa kadar bütün komünal toplum biçimlerini 300-500 kişilik aile efradıyla yaşamakla kalmaz, ilk Irak medeniyeti Sümer kentlerinden kalkıp, Anadolu’ya, savunmalar eşliğinde bezirgânlık yaparak göçerken, kıtalararası medeniyetleri de tanır.

Aşağı barbar geleneği (tanrılara yakarak çocuk kurban etme geleneği) İbrahim zamanında kaldırılmaya başlasa da yeniden etkinlik yollarını bulur:

“Allah İbrahim’i deneyip ona dedi: Ey İbrahim; şimdi oğlun İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde yakılan kurban olarak takdim et.”

İbrahim oğlunu kurban etme yerine, göçebeliğe geçtiklerinin sembolü olan Koç’u kurban eder. Ancak Kenanlılar neredeyse anahan geleneklerinde kaynaşmışlardır. Bu İsrailoğullarından ve daha sonra bile etkilerini göstererek, aynı ilk çocuğu kurban etme geleneklerini yeniden canlandırır.

Hacer’den olma İsmail’i ve Annesi Hacer’i Güney Ticaret Yolu üzerindeki Hicaz’da Mekke’nin olduğu yerde arada bir yoklayıp Kâbe’nin kuruluşuna ön ayak oluyor. Orada karargâhlaşıp zürriyetinin gelişmesini hedefliyor. (İslam’a göre Hacer’den olma İsmail’i) aşağı barbar geleneklerine göre kurban etmekten vazgeçme sentezini gösteriyor. Geleneklerin zincirlerini kırıyor ve elindeki sürüden bir koçu kurban edecek kadar hangi aşamada bulunduğunu anlıyor ve toplumuna benimsetiyor. (Bap 22)

Besbellidir ki İbrahim; zamanının olaylarını en iyi değerlendiren ve kendi toplumunu o dar boğazlardan geçirebilen ender bir liderdir. Anahanlığı da Göçebeliği de Medeniyeti de anlar. Toplumdan ileriye fırlayışı ve Yahudiler’e de Araplar’a da ata oluşu boşuna değildir.

Göçebelikten geri dönüşü tıkayan başka bir keskin prensibi de kurban olur. Artık tanrıya insan değil hayvan kurban edilecektir: (Tekvin, Bap 22)

Burada ilahlar; tarih öncesi geleneksel çoktanrılar, henüz terkedilmemiştir. Fakat başrolü oynamazlar. İbrahim tektanrıcılığı, İbrahim’in toplumunu büyük bir tarihsel devrim görevi büyülemediği ölçüde sarıp sarmalayamaz. İbrahim’in tektanrı sentezi kendi içinde büyür. İbrahim, tektanrı sentezini dayatmak yerine kendi toplumunu kendi seviyesine çıkarmak üzere eğitmek aşağı barbar geleneklerini kesip atmak, göçebelik, ticaret, sunaklar, KURBAN, temizlik, sünnet, derleniş işleriyle uğraşır. Bunları başardıkça tektanrı sentezini toplumunda sabırla mayalandırır. İbrahim’in tarihi prosesi, aşamaları, görevleri kavranmadıkça, O’nun tektanrıcı tutumu da toplumundaki gelişimi de anlaşılamaz.

Ama İbrahim o tektanrı senteziyle, çoktanrı karmaşasından, zincirlerinden kurtulmuş; yaşadığı olayları daha gerçekçi, determinist yorumlayarak yaratıcılığını pekiştirmiştir. Kurban olayına kadar Kenan diyarında tutunuşu, medeniyet ve onların uşağı kentler arasında yaşayabilmesi büyük bir başarıdır. Tarihsel devrim için toplumunun hazır olmadığını sezmesi, toplumunu koruması ve göçebelik-ticaret ekonomisinde ustalaştırışı ve uzun vadeli stratejiye oturtuşu, geliştirmesi o Filistin hengâmesinde büyük bir strateji ustalığı gerektirir...

Bu yüzden İbrahim’in sunakları sadece göçerliğinden gelmez; toplumunu eğitirken tektanrı sentezine sığınır; sentezine sığınırken kendisinden daha ilkel kalmış toplumunu eğitir...

Çünkü tektanrı ana fikri ne geleneklerde ne kutsal kitaplarda ve de tarihi gidiş içinde birdenbire olmuş gösterilemiyor. Sadece İbrahim ile birlikte tarihsel aydınlık kazanıyor; veya mitolojik sembollerden, masal karanlığından kurtuluyor. İbrahim bile kısmen Kurban-Hacer-İsmail-Kâbe olaylarında Mitolojik kalıyor.

Hikmet Kıvılcımlı
Allah-Peygamber-Kitap
isimli çalışmasından seçki
Hikmet Kıvılcımlı Enstitüsü

,

İrfan Aktan Hadisesi

Nuray Mert, çözüm sürecinin çok çıkmasına neden olduğu, liberal bir ses.[1] Onunla boğuşmak da aynı liberalizmle malul. Buna mecbur. Çözüm süreci ve HDP ile birlikte daha çok duyduk bu sesleri. 

O günlerde Nuray Mert, “HDP Türkiye partisi olsun diyenlere katılmıyorum, aksine HDP Kürt partisi olmalıdır” diyordu. Ayrıca o dönemde eleştirilen HDP adaylarına istisnasız sahip çıkıyordu. Oysa bugün Rojava’da olan kimi sosyalist örgütler, o adayların bazılarını beğenmedikleri için kendi adaylarını göstermişlerdi.

Nuray Mert “HDP Kürt partisi olsun” derken, onun PKK’nin yerini alacağını ummaktadır. Sivil siyaset ve demokrasi kavgası galebe çalmış, medya bu konfetilerle süslenmiş, HDP ile yeni bir çıkış örgütleneceği vehmi ağır basmıştır. Ama her “güzel” hikâyenin bir sonu vardır.

İrfan Aktan da aynı kapıdan girmiştir.[2] Eski arkadaşları sayesinde o konfetilerden biri olmuş, birden Hakkârili olduğunu anımsamış, ÖDP’nin kapısını suratına çarpmış, oradan ayrılıp, yeni “demokrasi kavgası”na yelken açmıştır. Nuray Mert’le kapışması, yeni zeminin meşruiyeti ile ilgilidir. Bu, ne Türk ne Kürt aydını olabilmenin, daha doğrusu işine geldiğinde Türk, işine geldiğinde Kürt olmanın ceremesidir.

Muzaffer Oruçoğlu, “herkes gerçeklere ya uzaydan ya mezardan baksın” diyor ya, gerilim bununla da alakalıdır. İrfan Aktan, zaten hepten ve her daim haklı olduğunu düşündüğü gücün yanına hizalanmayı önemsiyor. Başkası mümkün değil. Bu, fikrî ve pratik faaliyeti doğalında askıya alıyor. Ezilen bir hareketin bileşeni olmayı zûl kabul ediyor, bunu utanç verici ve aşağılayıcı buluyor. Zaten yazısında İrfan Aktan, Nuray Mert’in tespitine hak veriyor. “Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil” diyerek kendi konumunu da özetliyor. O, gerçeğe ya uzaydan ya da mezardan bakıyor. Gerçekle her türlü bağını koparttığını ikrar ediyor. Zihindeki bir işlem, pratiği bu şekilde kuşatıyor. Sonra da başkalarıyla “idealist” diyerek alay ediyorlar!

* * *

Eskiden, Özal zamanında, “herkes kendi kapısının önünü süpürsün, her şey güllük gülistanlık olur” derdi liberaller. Sonra temizlik işçilerinin büyük kentlerde başlattığı grev, bunun böyle olmadığını gösterdi. Her yerde çöp dağları oluştu. O dönemde sol, en azından “herkes kendi kapısının önünü süpürürse, meydanlar, ortak alanlar ne olacak?” sorusunu sorardı. Nuray ve İrfan, bu dönemi liberal sığınaklarda geçirdiği için, bu bilince erişebilmiş değil.

Ayrıca İrfan Aktan’ın sıkışınca her daim devreye soktuğu Cezayir analojisi de yersiz. Dolayısıyla, karşısında Sartre görmek istemesi de anlamsız. Dahası, Sartre’ın Cezayir’i Fransa’nın bileşeni olarak gördüğü ve oradaki çapaklı direnişi psikolojik vak’aya indirgediği de bir gerçek. Sömürgecinin aydını, sömürüden vazgeçemez. Sömürülenin kavgasını, ancak sağaltılması gereken, patolojik bir olgu olarak görebilir. Aktan ve Mert gibiler arasında bir ayrımdan söz edilemez. Birey denilen devletlerinden, o uzaydan ya da mezardan bakıldığında, her şey marazmış gibi görünür. Nereden bakıldığı önemlidir.

Cezayir’i kana boğan paraşütçü birliğinin komutanı, “bana ‘faşist’ diyorlar, bu kanıma dokunuyor, ben Direniş’in [La Résistance] bir parçasıydım, o faşistlerle ben mücadele ettim” diyor.

Kürd’ün mücadelesi ile Cezayir direnişi arasındaki analoji, ancak kâğıt üzerinde mümkün. Fransa’daki Cezayirliler, “kimliğimizde bir sömürgecinin ismi yazamaz” deyip kimliklerini yakıyorlar misal. Mesele, o komutanın veya “sömürgeler kalmalı, ama ilerletilmeli” diyen sosyalistlerin yanından bakmaktadır.

Bu analojinin imkânsızlığında, Aktan da kendi mahallesinin huysuz liberal muhaliflerine çatabiliyor. Tek derdinin “demokrasinin nimetleri” olduğunu söylüyor. Mert’i mahallenin kafesinde kahve yudumlarken, sigaya çekiyor ve “ona buranın insanı ol, kâfi” diyor. “Olmadı, git ÖDP’ye destek ver” diye nasihat ediyor. Kendi yaptıklarını anlatıyor ve Mert’e “bari benim gibi ol” diyor. Ona, “özel ve güzel liberalizme halel getirme bari” demiş oluyor. Örtük olarak, “beni de zor duruma sokuyorsun” anlamına gelecek laflar ediyor.

Taraf, Diken ve T24’e (dondurmacı) Duvar diye bir halka ekleniyor. Dolayısıyla Aktan, bu yayınlar bağlamında, liberalizminin sakatlanmasını istemiyor. İşine geldiğinde hemen Kürt’e sokuluyor. Kürt olmaktan değil, kendi meselesinden bakıyor Kürt’e. Kendi liberal lafını Kürt’e konuşturuyor. Kürt’ten bakmak, aşağılayıcı ve işe yaramaz kabul ediliyor.

Mert, lütufta bulunuyor, yeni paraşütçü birliklerine selam çakıyor, Aktan da geri kalmış Kürt’e Sartre ve Fransız aydını gibi, muhalif, ama Paris’ten bakmayı matah bir şeymiş gibi, satıyor.

* * *

Ezilenlerin mücadele birikimi, özellikle yirmi yıldır geri, uygunsuz, yetersiz ve zararlı kabul ediliyor. Öğrenilen de öğretilen de bu. Hepsinin elinde sihirli değnek olsa, herkesi bir dokunuşta liberal, sosyalist, komünist yapabilseler, bu imkân karşısında ya korkup kaçarlar ya da “bozuk bu değnek!” deyip, kahvelerini yudumlamaya devam ederler.

Çünkü ezilene yönelik korku, ondaki bilinemez, kontrol edilemez yan, sol örgütlerin varlık sebebini tehdit eden bir güçtür. Liberalizmden rol çalınmasının, ona öykünülmesinin, onunla tartışılmasının ana nedeni budur. Sonra “burjuvazinin her şeye hâkim olması, her şeyi ilerletmesi gerek” yalanına sığınılır. Böylece hiçbir kolektif dinamiğe, ezilen hareketine ait olmamanın kılıfı da bulunmuş olunur.

İrfan Aktan’ın Mert’ten önce harekete geçirmesi gereken milyonları vardır. Okların Mert’e dönmesinin sebebi, o milyonların hareketsizliği, Aktan’ın bahanesiz, gerekçesiz, bağlamsız kalmasıdır. Mücadele keskinleştikçe, liberalizm gene sığınaklarına kaçacaktır. Mert-Aktan polemiği, bu kaçışa dair bir emaredir.

Eren Balkır
11 Eylül 2016

Dipnotlar:
[1] Nuray Mert, “Yine Sevimsiz Gerçekler”, 5 Eylül 2016, Cumhuriyet.

[2] İrfan Aktan, “Şu İrfan Aktan Hadisesi”, 12 Eylül 2016, Duvar.

11 Eylül 2016

, ,

Cedel


Kürt belediyelerine atanan kayyıma “bu saldırı, Meclis’e atılan bombalardan farksızdır” sözüyle eleştiri yöneltmek yanlıştır. Bu yanlışlık, Demirtaş’ın “Erdoğan’ı değil, cumhurbaşkanlığı makamını alkışladım” sözünün güncel tezahürüdür. Kürd’ün kendine karşı kurulmuş bir devletten alacağı, alabileceği hiçbir şey yoktur. Söke söke aldığı varoluşsal haklarının kişisel cedelleşmeye kurban edilmemesi gerekir. Devletin eldiveni olarak demokraside pay sahibi olma çabası, devletin pratik örgütlenme sürecine dâhildir.

Aynı şekilde, “Kayyım Darbedir” lafı da varolduğu düşünülen bağlar üzerinden düşünmenin bir ürünüdür. “Türkiye demokrasisi” diye bir alan varsayılmakta ve oraya örtük ya da açık mesajlar gönderilmektedir. Kürd’ün o demokrasi alanı ile ilişkisi bir tebaa ilişkisinden başka bir şey değildir. Bu söylemle AKP’ye yapıldığı varsayılan darbeye atıfta bulunulmakta, hâlâ AKP’yle masa altından bir ilişki yürütmenin imkânları araştırılmaktadır. Esasen “demokrat ve sivil siyaset”, devlet mekanizması üzerindeki renkli örtüden başka bir şey değildir.

Devlet, demokrasi içinde ve bünyesinde, onun üzerinden örgütlenen bir güçtür. Statik, durağan, sabit bir koltuğun varolduğunu ve o koltuğa talip olmanın önemsenmesi gerektiğini söyleyenler, bilerek ve bilmeyerek o güce örgütlenmişlerdir. Bu nedenle, ehil, yetkin, belirli bir çapa sahip, kâmil, ileri vs. görülmedikleri için ezilenler ve sömürülenler, demokrasi mücadelesinden dışlanmaktadır. Özünde demokrasi mücadelesi, devletin hareket serbestiyeti içindir. Ve aslında ezilenlerin-sömürülenlerin güç imkânlarına dair bir pratik olabilmelidir.

Bu anlamda “seni başkan yaptırmayacağız” siyasetinin merkezine yerleştirilen, örtüyle dikilmiş elbiseler giyen isimlerin yanlış yaptığı görülmelidir. Önemli bir bölümü, esasen PKK’nin silâhlı varlığının tasfiyesi ve yaratacağı imkânlar, açacağı ikbal kapıları için böylesi bir yola tevessül etmiştir. Devlet, PKK’nin tarihsel varlığı ile kurduğu ilişki biçimlerini dönüşüme uğratmaya mecburdur, ama burada özde bir dönüşüm yaşandığı yanılsamasına kapılmakta ciddi bir sorun vardır. Liberallerin hücumu, sınıfsal bir eleştiriye tabi tutulamamıştır.

Liberallerin görevi, ezilenlerin-sömürülenlerin mücadele birikimlerini tarumar etmek, o birikim içerisinde sınıf atlamak isteyen failleri devlete bağlamaktır. “Kürd hareketinin basit bir demokrasi mücadelesi bileşenine indirgenmesini, Kürd halkı mı istemiştir?” sorusu, hâlâ meşru bir sorudur.

“Başkan yaptırmayacağız” siyaseti, sosyal medyada bizatihi kendisini başkan zannedenlerin ideolojisine teslim olmuştur. Bu da meseleyi Erdoğan’a hapseden bir dilin oluşmasına yol açmıştır. Artık herkes, kendi bireysel varlığını aşan bir gerçekle mücadele etme zorunluluğundan, o mücadelenin niteliksel sıçrama yaşaması gerekli emekten el yumuştur. Sosyal medya, ülkeye nizamat verenlerle, “ah ben başbakan olsam!” diyenlerle, aklını fikrini bireysel dünyasında gördükleri ile biçimlendirenlerle doludur.

Anti-Erdoğan siyaseti, bir sosyal medya yanılsamasıdır. Demek ki gerçek bir devrimci siyaset, sosyalliği başka yerlerde aramakla alakalıdır. Siyasetin kişiselleşmesi, kişinin siyasallaşmasını doğurmamaktadır. Sadece siyasetle gündelik merak düzeyinde haberdar olunmakta, giderek, “her şey oluruna varır, bu işleri bilenler var nasılsa” kolaycılığına teslim olunur.

Kayyım meselesi de maalesef basit birkaç basın açıklaması ve sosyal medyadaki yiğitlenmelerle geçiştirilecektir. Seslenilen yer artık açıktır. Ezilenin öfkesi, örgüt büroları-akademi-basın zinciri içerisinde lime lime edilecektir. Ezilenlerin, sömürülenlerin kirli yanları, o zincir aracılığıyla arındırılmak zorundadır. Tüm teorik, ideolojik değerlendirmelerin amacı bu yöndedir. O zincirin sahibi kadar, onun bileşenleri de kirlilikten nefret etmekte, ihtimallerden korkmaktadır.

Bir tamirci çırağına “ileride ne olmak istiyorsun, bir hayalin var mı?” diye sorarlar. Çocuk tek cevap verir: “Yok”. Emekli bir amcaya, “yılbaşında milli piyango sana çıksa ne yaparsın?” diye sorarlar. Amcanın cevabı nettir: “Bana çıkmaz.” İşte büro-akademi-basın zincirinde eksik olan, bu sınıfsal netliktir. O zincirin nerelere bağlı olduğu, kimlerin boğazına dolandığı artık görülmek zorundadır. Zincir, bireylerden oluşmaktadır ve karşısında ancak düşman varsaydığı bireyler görmektedir. Buradan mesele, bireysel tercihlere, (dindar olup olmama gibi) kişisel özelliklere, ağızdan çıkan sözlere indirgenmektedir. Herkes siyasetle ancak “ah yerinde ben olsam” düzeyinde alakadardır. Kolektif disiplin, örgütlülük, işbölümü ve hiyerarşik zorunluluklar hükmünü yitirmektedir.

Demokrasinin eşitlik ve özgürlük yanılsamasına kanmamak gerekir. Orada teşkil edilen zincirin bir halkasında, 7 Haziran öncesi sallanan Türk bayrakları asılıdır. 

Aynı bayrak, bugün belediye binalarının balkonundadır. Masa başında, gizli odalarda verilmiş sözler varsa, bilinmelidir. “Açıklık, demokrasi, sivil siyaset vs.” diyenlerin bu bilgileri saklamaması icab eder.

Bahsi geçen zincir, tekil bireyler özelinde teşkil edilmiştir. Gerçeğin çok boyutlu, çok katmanlı niteliği karşısında zincir, bilinci ve pratiği boğmakla görevlidir. Türkiye gerçeği nereye örgütleniyor, neyi örgütlüyor, nereden kuruluyor, nerede inşa ediliyor, tüm bu hususları görmekten kaçanlar, o zincire eklemlenme derdindedir. Sosyal medyada imza yaldızlama, benliğini okşama derdinde olanların, o gerçekle ilgili bir derdi ve öfkesi kalmamıştır.

Onlar, ne sömürülenin derdiyle, ne de ezilenin öfkesiyle hemhal olma çabasındadırlar. İnşaattan düşen işçi de, kayyım üzerinden hakkı çalınan Kürd emekçi de masa başı işlemlerin basit bir kaleminden ibarettir. Devlet, kendisine halel getirmeyecek isimlerle kurmaktadır zinciri. Tayin edeni, şakırdatanı, boynumuza dolayanı, neden dolandığını anlamak, önemli bir yükümlülüğümüzdür.

Eren Balkır
11 Eylül 2016

, ,

Politika, Kıvılcımlı ve Siyasal İslam


Günümüzde siyasal mücadelenin geldiği nokta, resmî görüşü aşamamakta. Sosyalistlerin, özgürlük ve demokrasi güçlerinin, muhaliflerin sığ, dar, şabloncu, dogmatik yanları, devleti ele geçirme çabalarının, ulus-devlete, onun iktidarlarına yaradığını, ulus devletin mabedinde yok edilen muhalifliği, sosyalizmi “kazandıran” 2013 Diyarbakır Newroz bildirisi ve Gezi’nin ortaya çıkışı ve 7 Haziran çizgisine günümüzde gelemediklerini görmekteyiz.

Sistem-devlet karşıtlığını, muhalifliğini Erdoğan’a, Fethullah'a indirgeyen politik analizin kendilerine kaybettirdiğini görememektedirler. Buradan da toplumsal yapımızda halk, millet, sınıflar manipülasyonunu ortaya çıkarttığı gerçeği ile yüzleşmemektedirler.

Muhalifler, sosyalistler, demokratlar, mücadeleci İslamcılar, AKP-Erdoğan-Fethullah ekseninde kaldıklarını, bunun da sisteme, mevcut iktidara yaradığı gerçeğini bir türlü “görememektedirler. Önlerinde duran, İmralı tutuklusu Sayın Öcalan’ın ortaya çıkarttığı 2013 Newroz açıklaması, Gezi ve 7-Haziran çizgisine bir türlü gelinememektedir. AKP-CHP-MHP anlayışı hüküm sürmekte, sistemi ters yüz eden 7-Haziran çizgisi ve onun çatışmasızlık, meşru müdafaa hattına, Ağrı-Diyadin anlayışına dönmemekte ısrar edilmektedir.

Ulus-devletin bürokratik cihazının zaptı üzerine çıkan bu mücadelenin nasıl mabedinde sosyalizmi yok ettiğini, devleti ele geçirme anlayışının devlet tarafından daha ele geçirilmeden bile nasıl enerjisinin boşalttığını görmek gerekmektedir. Tüm bunları gören konumda olan, Erdoğan’dır. Tüm stratejisi ve taktikleriyle, o, 7 Haziran darbesi ile darbe içindeki darbesiyle günümüze kadar getirmesini bilmektedir.

Muhaliflerin, özgürlük-demokrasi güçlerinin sadece miting yapma anlayışı, yalnızca Erdoğan’ın darbesine yaramaktadır. Devletin ele geçirilme mücadelesinde, Erdoğan ve Fethullah’ın devlet tarafından ele geçirildiklerini görmekteyiz. Özünde devletin atamalara dayalı sisteminin, bürokratik yanının, valiler ve kaymakamların atanması meselesinin panzehri şudur: açıklık, demokratik işleyişin, seçme-seçilmenin temel alınması, devlet işleyişinde yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi, tüm grupların açık programlarını halka kabul ettirip oy almaları. Onlar, demokratikleşmenin yaşama geçmesi, özgürlük, eşitlik, adalet temelinde, ahlaklı, tutarlı olmak zorunda kalacaklardır.

Çoğunluk dilinin resmi dil olması ile diğer kesimlerin kendi dillerini, tarihlerini, edebiyatını öğrenmesi farklıdır. Bu, AB’nin tipik standardıdır. Ermeniler kendi okullarına, Kürtler kendi okullarına değil, sınıfların ayrılmasıyla her dilden kendi tarihini, edebiyatını öğrendiği bir anlayışa gelinmelidir. Demokrasilerde eşit vatandaşlık ilkeleri doğrultusunda onların iradelerini yansıtmayan, fikirlerini örgütleyemeyen bir ortam, tam da darbeye açık bir ortamdır. Kendi valisini, yöneticisini seçen basit bürokratik, militer olmayan, denetlenebilir bir devlet cihazına kimse darbe yapamaz.

Vatandaşın fikir özgürlüğü ve onların iradelerini yansıtan devlet anlayışında darbe yapılamaz. Bu anlayışı geliştirdiğinde namussuzlar bile çoğunluğun oyunu almak zorunda olacağı için namuslu olma durumu ortaya çıkacaktır. Merkezî bürokratik yapının hüküm sürdüğü koşullarda, demokratikleşmenin yok olduğu yerde, gerek Fethullah’ın gerek Erdoğan’ın bu alandan dalarak darbe yaptıkları gerçeğini herkesin görmesi lazım.

Özgürlük ve demokrasi güçlerine yenilen Erdoğan’ın işlettiği, 7 Haziran darbesiyle başlayan sürecin devamı 15 Temmuz’dur. Bunun panzehri açıklık, kendi yöneticisini kendisi seçmedir. Devletin olduğu yerde her şey açık hale geldiğinde, darbeye teşebbüs edip darbe yapanları devlet ele geçirecektir.

Ne Fethullah ne de Erdoğan, bürokratik alana atama yapamayacağı için onlara emir veremez duruma gelecektir. Demokratik yan, seçme-seçilme darbelerin panzehridir. Darbecilerin bürokratik, atamacı, devlet cihazından güç aldığı kesindir. Burada başbakanın vekillerin mahkemeye çıkmaları ile ilgili sarf ettiği sözlerde hukuka, yargıya müdahale suçu işlenmektedir. Yine içişleri bakanı, “ya herro ya merro” diyerek, vekillerin zorla mahkemeye getirileceklerini söylemektedir. Evet, 12 Eylül hukukunda bile yargıya bu şekilde müdahale edilmemişti. Bunların hepsi, darbe içindeki darbeden güç alarak iktidarlarını sürdürme telaşıdır.

Devlet, yaptığı işkenceyi kabullenmez, maalesef günümüzde işkence fotoğrafları iletilerinin servis edildiğini görmekteyiz. Şu anda kendi burjuva hukukunu bile uygulamıyorlar. Fethullah sermayesi Tüsiad-Müsiad arasında bölüşülmektedir. Devlet, hukuku ayaklar altına alırsa, devletin devlet olma dayanakları ortadan kaldırılmış olur.

Gelelim muhaliflere, demokrasi güçlerine. Demokrasi güçleri nezdinde, seküler anlayışın aklın önüne çıkartılması, günümüzde burjuvaziye hizmet etmektedir.

Dr. Kıvılcımlı Eyüp Sultan Camii konuşmasında helali haramı anlatırken, Marksizm ile İslam’ı sentezlemesi, Marksist anlayışı, artık değeri sömürüyü helal haram ile anlatması, seküler anlayışta görülen din karşıtlığına en büyük cevap olmuştur. Bizde bu ilktir. Marksizmi böyle yorumlayan başka bir marksist daha yoktur. Gerçi Goethe’ci ve Voltaire’ci anlayış, dinsel alanda korumacı bir anlayıştır. Din burjuvazinin elindedir. Dr. Hikmet’teki Marksizm, İslam’ı özgürlükle, eşitlikle, paylaşımla sentezlemiş, dini bireye indirmiştir.

Yine Demir Küçükaydın ise bir TV tartışmasında sosyalizme saldıran konuşmacıya “yanlış örnek verilemez” demiştir. “Muaviye’yi de İslam’dan mı sayacağız?” diyerek, kendini Doktor gibi diğer sol sosyalistlerden, Marksistlerden ayırmıştır.

Bu yazıda belirttiğim gibi, muhalifler, özgürlük ve demokrasi güçleri, özgürlükleri, seçme-seçilmeyi, açık demokratik anlayışları savunarak stratejilerini ve taktiklerini özgürlükler üzerinde temellendirmelidir. Demokratik bir proje, programla kitlesel yanımızla darbelere karşı durulmalı, sistemin karşısına demokratik işleyişle, özgürlüklerle, dünyanın, Ortadoğu’nun en demokratik özgürlükçü anlayışına evrilecek dünya cumhuriyetler birliği, demokratik cumhuriyetler veya sosyal cumhuriyetler anlayışı ile çıkılmalıdır.

Veysel Saka
11 Eylül 2016

,

Salvador Allende’nin Son Konuşması


Bu konuşma, demokratik yollardan seçilmiş hükümete karşı ABD eliyle gerçekleştirilen başarılı darbe koşullarında, 11 Eylül 1973 saat sabah 9:10’da yapıldı. Cumhurbaşkanlığı sarayı La Moneda içinde barikat kuran Cumhurbaşkanı Allende, Şili demokrasisini savunurken canını verdi.

¤ ¤ ¤

Dostlarım,

Bu, sizlere seslenmek için son fırsatım, buna hiç şüphe yok. Hava Kuvvetleri, Magallanes Radyosu’nun vericilerini bombaladı. Sözlerim sitem değil, hayal kırıklığı yüklü. Umarım, ettikleri yeminlerine ihanet edenler, Şili’nin askerleri, birer unvandan ibaret başkomutanları, kendi kendini donanma komutanı ilân eden Amiral Merino ve daha dün hükümete sadakatini ve bağlılığını sunan, bugün ise kendisini Carabinero’ların [paramiliter polisin] başı tayin eden General Mendoza ahlâken cezalarını bulurlar. Bu gerçekler karşısında bana kalan tek şey, işçilere teslim olmayacağımı söylemektir.

Bu tarihî dönemeçte halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şililinin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söylüyorum. Güç onların elinde ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilirler. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar.

Ülkemin işçileri: adalete olan büyük özleminizin ancak bir sözcüsü olan, anayasaya ve kanunlara bağlı kalacağına söz vermiş bu adama gösterdiğiniz sadakat için teşekkür ederim. Sizlere seslenebildiğim bu son anda, yaşadıklarımızdan ders çıkartmanızı diliyorum: yabancı sermaye, emperyalizm, gericilikle birlikte, Silâhlı Kuvvetler’in kendi geleneğinden kopmasıyla sonuçlanan mevcut iklimi yarattı. Bu geleneğin kurucuları, General Schneider ve Komutan Araya da, bugün dışarıdan aldıkları yardımla, kendi kârları ve imtiyazları üzerindeki korumayı sürdürmek adına, iktidarı yeniden ele geçirmeyi ümit eden aynı toplumsal kesimin kurbanlarıdır.

Her şeyden önce size sesleniyorum, ülkemin mütevazı kadınlarına, bize inanan köylü kadınlarımıza, çocuğunu esirgediğimizi bilen annelere… Size sesleniyorum, Şili’nin fikir işçilerine, kapitalist toplumun avantajlarından bahsedip duran meslek örgütleri ve sendikalar tarafından yaratılan kargaşaya karşı çalışmaya devam eden yurtseverlere…

Ülkemin gençlerine, bu toprakların şarkılarını söyleyenlere, bize neşelerini ve mücadele ruhunu verenlere sesleniyorum. Size sesleniyorum, ülkemizde faşizmin saatlerdir işbaşında olması sebebiyle zulüm görecek olan Şili’nin insanlarına, işçilere, köylülere, aydınlara… Harekete geçmesi gerekenlerin sessizliği karşısında faşizm terörist baskınlar düzenliyor, köprüleri havaya uçuruyor, demiryollarını kesiyor, gaz ve petrol borularını imha ediyor.

Hepsi bu suçlara ortaktır. Tarih onları yargılayacaktır!

Şurası kesin, Magallanes Radyosu susturulacak. Sakin ve metalik sesim sizlere ulaşamayacak. Sorun değil. Sesimi duymaya devam edeceksiniz. Her zaman yanınızda olacağım. En azından, onurlu ve ülkesine sadık bir adam olarak hatırlanacağım.

Halkım kendisini savunmalı, ancak kurban etmemelidir. Halkım, kendisinin yok edilmesine veya kurşunlarla delik deşik edilmesine izin vermemeli, ancak aşağılanmaya da müsaade etmemelidir.

Ülkemin işçilerine, Şili’ye ve yazgısına inanıyorum. Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Şunu aklınızdan çıkartmayın, önünüze er ya da geç gene büyük yollar çıkacak ve özgür insanlar, yeni bir toplum inşa etmek için o yollardan yürüyeceklerdir.

Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler!

Bunlar benim son sözlerim, kendimi feda edişimin boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, bu fedanın bir ahlâk dersi olarak, işlenen ağır suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracağından eminim.

Santiago Şili, 11 Eylül 1973
İspanyolcadan çeviri: Yoshie Furuhashi
Kaynak

Ses Kaydı

10 Eylül 2016

,

Devletin Geni


28 Mayıs 1960 tarihinde, darbeden bir gün sonra Çetin Altan şunları yazıyor:

“Silâhlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.”

Altan, aynı yazıda Demokrat Parti’nin “hukuk dışı komisyonlar kurduğundan” söz ediyor. Aynı Altan’ın oğlunun, “Ergenekon” çatısı altında benzer komisyonlara taşeronluk yaptığı biliniyor. “Altan geni”nde bunlar yazılı. Doğalında gözaltına alınması da medyatik bir girişim, sonuçta Altan genine bu devlet her daim muhtaç.

Zira medyanın işi bu. O gende kodlanmış olanı gizlemek, medyanın ana işi. Devletle aynı genlere sahip. Machiavelli’nin ifadesiyle, “insanların yürüdükleri yolları izlerseniz, büyük servet ve güç elde edenlerin bunları ya güç ya da dolandırıcılıkla temin ettiğini ve bunu yaparken de kimi ‘dürüst’ isimleri söz konusu eylemleri gizlemek için kullandıklarını görürsünüz.” O hâlde “dürüst gazeteciler”, devletin ve burjuvazinin perdesi, pislikleri altına süpürdükleri halıdır. Altan Biraderler’in kıymete binmesi, bu açıdan hayra alamet değildir.

Onlar, “devletin bağırsaklarını temizlemek” olarak tarif edilen sürecin baş aktörleridir. Gözaltına alınışları bile bu sürecin parçasıdır. Devlet, ulaşamadığı yerleri başkalarına taşere etmek, oradaki işlerin yürütülmesi için kimi isim ve çevreleri görevlendirmek zorundadır. O, kişilerde gördüğümüz türden sabit, mutlak bir ideoloji ile hareket etmez. Devlet, başlı başına maddi bir ideolojidir. Tüm kirli çamaşırların ortalığa saçılmasına sevinmeden önce bir kez daha düşünmek gerekir.

Özellikle son üç yıldır yapılan tüm hamleler, açığa çıkan belgeler, AKP üzerinden yaşanan tartışmalar, devlet içre gelişmelerdir. Kendi maddîliği ve diyalektiği vardır. Devlet, kendisine halel getirecek, gidişata zarar verecek tüm ihtimalleri gözden geçirmeye ve buna uygun adımlar atmaya mecburdur. O, bir yandan azınlık olmanın gerilimiyle, kitlesel zeminini sürekli yoklamalı, bir yandan da az olmanın yaldızlanmasına yönelik ideolojik argümanlar üretmelidir. Devletin topraklarında ancak ona layık olabilenler yaşayabilecektir. Bu, herkese yüklenen bir bilinç hâlidir.

15 Temmuz sonrası TV’ye eski bir istihbaratçı, Fethullahçıların kozmik odaya girmelerinin bir nedeninin, savaş durumunda, seferberlik hâlinde halkı örgütleyecek, isimlerini sadece devletin bildiği kişilere dair bilgileri almak için olduğunu söylemiştir. Demek ki devlet, bir iç “teşkilât-ı mahsusa”ya sahiptir. Zira söz konusu gelenek, Anadolu Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetleri’nin ardındaki iradeye işaret etmektedir. Mondros sonrası Anadolu’yu örgütleyenler, İttihatçılara bağlı ajanlardır. 6-7 Eylül ve daha birçok mevzuda bunların varlığı sorgulanmalıdır. Çetin Altan’ın bahsini ettiği “direktif”i bizim gibi fukaralar değil, ancak Altan gibiler bilebilir.

Kemalist zihniyet, 12 Eylül, Türk-İslam sentezi ve emperyalizm diyerek, bu gerçeği örtbas etme derdindedir. Özünde devlet denilen, ideolojinin kendisidir, kemalizm, başka bir şey değildir. Liberalizm, solculuk, ilericilik konusunda hangi köklere, hangi temellere yaslanılıyorsa, orada illaki devlet vardır. Liberallerin sesi çok çıkıyorsa, şimşek ve gök gürültüsü arasındaki ilişki gibi, ardından bir zulüm dalgasını beklemek gerekir.

Liberallerle kurulan rabıta, birey eksenli düşünmenin bir sonucudur. Devlet denilen eterin, havanın, kimyanın içerisinde bireye daha rahat nefes aldıracağı vaadinde bulunan liberaller, özünde o eteri birey şahsında perçinlemekte, bireye yedirmekte, düşman kuvvetleri tasfiye etmektedir. Liberallerin asıl saldırdığı husus, yirminci yüzyılda ezilenlerin, emekçilerin güç ve kudret elde etme geleneğidir. Belirli sembollere, kişilere, fikirlere kapatılan bu gelenek, liberalizme çok şey borçludur. Liberalizm silâha karşıdır, çünkü ardında dağ gibi bir devlet durmaktadır. Dolayısıyla, solda ve Kemalistlerde görülen, liberalleri emperyalizm uşaklığı ile eleştiren anlayış, eksik ve yanlıştır. Bu anlayış, içteki yerleşik emperyalizme her daim kördür. Liberalizme yönelik her salvo ve saldırı ile bu gerçek üzerindeki perde daha da kalınlaştırılır.

Solun sınıf, ezilenler, kitle gibi kolektif bir ekseni kalmadığından, liberallerin, Tarafçılığın imkânlarından istifade edilmeye çalışılmıştır. Bu çizgi, Fethullah çatısı altında daha da uzatılmış, devlet bu gerilimde yeniden örgütlenmeyi bilmiştir. Bugün bu liberal çizgi, sözde bir IŞİD militanının Rus oligarklarının sahibi olduğu Independent gazetesi aracılığıyla aktardığı sözlerine mağribî bir hücum gerçekleştirmektedir. Bunlar bizi, IŞİD militanının “Arap diktatör” ifadesini kullandığına inandırmak niyetindedir. ABD ve İngiltere’deki şirket medyasının, kendi emperyalist devletlerinin pisliklerini halı altına süpürmek için kullanıldığı açıktır. Belli ki gazete, ABD’deki bir devlet yetkilisiyle görüşmüş, haberin reklâmı için IŞİD süsü verilmiştir.

Bu medyanın yerli versiyonları da Batılı üstatları gibi herkesi Erdoğan alerjisine örgütlemek derdindedir. Bu puslu ortamda kimse, “onca insan ekmeklerinden olurken, HDP neden açlık grevinde?” sorusunu sormamaktadır. Devrim gerçeğinde, Rojava’da neden zorunlu askerlik uygulaması olduğunu, bunun için bir Arap köyünün neden silâhlarla basılıp gençlerin alındığını sorgulayana da rastlanmamaktadır. Gözüne ışık tutulmuş tavşana dönüştürüldüğümüz bu koşullarda, perdeyi yırtmamız ve gerisine bakmamız istenmemektedir. Mesela kimse, “ülke eyaletlerle yönetilsin” diyen eski generalin cumhurbaşkanı danışmanı olmasına bakmamakta, onun sakalına küfretmek salıverilmektedir. Perde gerisinde, gizli odalarda görüşülenler konusunda herkes bilgisiz olmak ve bu konuda belirli bir memnuniyet içerisinde hareket etmek zorundadır. Geriye sadece allı pullu cümleler ve sığ bir edebiyat kalmaktadır.

Altan’daki kemalizmin bir gelenek olarak, sol içerisinde kırılması mümkün değildir. Bir şirket CEO’su, bir paratoner ya da başka kimliklerde karşımıza çıkan Erdoğan, özünde kemalizm için vardır. “Erdoğan şahsında” yeniden format atılan, makyajlanan devlet, hürriyetin de eşitliğin de kendisiyle mümkün olduğunu tüm zihinlere bir kez daha ezberletecektir. Kimsenin “hürriyeti kendi sefil benlikleri için kullanmalarına” izin verilmeyecektir. Sahilde denize girme, iş, mevki ve kimlik sahibi olma konusunda devlet, sahip olduğu kudreti döne döne anımsatacaktır. Bugün hapse girenler, o kudret için tekrar çıkartılacaktır. O vakit o kudrete karşı mücadele etmek tümüyle imkânsızlaşacaktır. Ezilenlerin, sömürülenlerin kendi tarihsel güç imkânlarını devlete peşkeş çekmek, büyük bir vebal, günah ve suçtur.

Eren Balkır
10 Eylül 2016

,

On Eylül


1905 tarihinde Fransa’da çıkan laiklik kanununun önemli bir nedeni de öğretmenleri devletin ajanı yapmaktır. Devletin toplumu kurma, hayata damgasını vurma meselesi, burada önemli bir rol oynar. Bu açıdan köy enstitüleri ile ilgili nağmeler düzmek, ilericiliğin türkülerini mırıldanmak, komünistlere yakışmıyor olmalıdır. O nağmede ve türküde ileriye dönük fırsatlar görenler, devletin içe nasıl nüfuz ettiğini, yerleştiğini görmemektedirler. Devlete yerleşerek onu içeriden dönüştürüp sosyalist yapacağını söyleyenler, sınıfa ve halka yalan söylemekte, sınıfın ve halkın iradesine küfretmektedirler. Devletin uşağı olan bu tür solcular, sınıfa ve halka düşmandırlar.

Tüm meseleler, devletle gerçek bir mücadele içerisinde olunmaması ile alakalıdır. Böylesi bir mücadele, kendi teorisi ve ideolojisi ile birlikte gelecektir. Onun içine sızıp dönüştüreceğini düşünen, devlete karşı mücadele veremez. Herkes, devlet içerisindeki gerilimde bir yere yuvarlanmaktan memnundur. Bu açıdan “14.000 PKK’li öğretmen” şayiası, “yeni” devletin sızma, yerleşme arayışı ile alakalıdır. Devlet, bir kez daha “ekmeğiniz de, toprağınız da, işiniz de, hayatınız da benim” demektedir. “Benim” sahipliğe işaret ettiği gibi, bir özneye de atıfta bulunmaktadır.

Ekmek, toprak, iş, hayat, devletin kendisi olmak zorundadır. Fethullah operasyonları üzerinden devlet, kendi mülkünü vekilinden geri almaktadır. Bugün sağa, İslamcıya, muhafazakâra vururken, devleti aklamamak, onun içe yerleşmesine imkân vermemek gerekir. Tersten, bu vurma işlemi, basit manada ekmek dilenmektir. Devlet, sürekli ekmekle tehdit etmektir.

Dolayısıyla, 1905 kanununa ve onun yerli versiyonlarına karşı çıkmayanların işten atılan akademisyene, öğretmene, gazeteciye de laf etmesi mümkün değildir. “Başkanlık istedi, ben onun başkan olmasını istemedim” diyen Fethullah’ın “muhalif” çizgisiyle yetinmenin anlamı yoktur. Başkanlık, devletin kadim meselesidir. Erdoğan, bu sufleyi yinelemek zorundadır. Ve o Erdoğan’ın sınırsız ve sınıfsız biriymiş gibi görülüp hedefe konulması, yanlıştır.

Örgüt şefleri, gazeteciler ve akademisyenler arasındaki sınırlar giderek silikleşmiştir. Sınırsız ve sınıfsız olduğunu zanneden bu kesimler, boncuk gibi yan yana dizilmiş, Erdoğan’ı hizaya sokmaya, ona karşı öfkeyi inceltmeye çalışmaktadırlar. Özünde herkes, hâlinden memnundur. “Sınırlı ve sınıflı olanlar düşünsün bu sürecin sancısını, kahrını!” denmektedir.

Herkesi ama herkesi Rojava’ya çağırmak da iş değildir. Bu çağrıyı yapanlar, “buralar boşaldığında buranın zalimine ne olacak, mazlumu ne yapacak?” sorusunu cevaplamalıdırlar. Rojava’nın da kimilerinin zihninde sınırsız-sınıfsız bir olgu olarak iş gördüğü açıktır. Devletle mücadele, başka bir bahara ertelenmektedir. Kürd’ün mücadelesi, sınırsız-sınıfsız bir yere taşınmakta, orada rahata erilmekte, onunla ancak bu sayede ilişki kurulabilmekte, düzlem değişmekte, sınıf ve sınır kendisini hissettirdiğinde ona kızılmakta, burada-bugünde mücadele yürütme konusunda bu düzlem değişikliğinin nelere mal olduğu görülmemekte, daha doğrusu bu husus gizlenmektedir. 1905 kanununun ajan öğretmenleri, her yere yerleşmektedirler. Devlet boşluk tanımamaktadır. O, boşlukta ve boşlukla örgütlenmektedir.

* * *

Bazı ahmaklarsa, misal Metin Kayaoğlu türü solcular, bu toz duman içinde, “Tayyip düşerse, TC’nin ömrü uzar” diyerek, TC’nin sahiplerine mesaj gönderiyorlar. “Küçülmek, düşmek, yıkılmak istemiyorsanız, Tayyip’ten kurtulun” diyorlar. Özünde “ben, TC’yle dövüşmüyorum, Tayyip’in kullanım süresini kısaltıyorum” demiş oluyorlar. Tayyip sayesinde devletle mücadele etmeme imkânına kavuşuyorlar, sürekli ona işaret ediyorlar, “devletin artık Tayyip olduğunu” söyleyerek, devletin operasyonlarını gizliyorlar. TC, devlet demek oluyor. Bu yaklaşımı savunanlar, o devletin ajanı değil de nedir?

10 Eylül, bu anlamda, ülkenin kuruluşunda başa geçen muktedirlere bir meydan okumadır. İşgal ve emperyalizm meselesi, cephenin içeride kurulan devlete karşı devrimin zeminini oluşturma imkânı bahşetmemiştir. Bugünkü mesele, kuruluştaki o iki takanın her ikisine de binilip deryalara açılmanın mümkün olduğunun düşünülmesidir. Diğer takada çeteler vardır.

Mazlum doğu halklarının kurtuluşa dair tüm gerilimli, sancılı bilinci, 10 Eylül’le cisimleşmiştir. Ülke gerçeği ile Sovyetler dolayımıyla kurulan ilişki, bu bedeni ruhsuz bırakmıştır. Boşluğu devlet doldurmuştur.


Yukarıdaki fotoğraf Afyon’da çekilmiştir. O fotoğrafta Eskişehir-Kütahya hattında faal olan “Bolşevik Tugayı” yoktur. Bu resimlere baktığından, oradaki karakterlere önem verdiğinden, o tugayı hiç görmediğinden sol bugün, nefes, kan ve can anlamında, devletin üflediği ruhla hayatta kalabileceğine iman etmiştir. Devletin içine sızabileceğini düşünmektedir. 10 Eylül, tüm solla mülkiyet ilişkisi kurmak için bir etikete, sopaya indirgenmemelidir. Bu yaklaşım da devlete dairdir.

Dolayısıyla mesele, savaşın, işgalin, zulmün, sarayların kahrını çeken yoksul mazlumlarla düşünmektedir. 10 Eylül, o kahırda ve öfkede yoksa, zaten hiç olmamıştır. Sovyet bürokratı ve devlet bürokratı arasında politik manada bir fark yoktur. Bize lazım gelen, halkın topraktan kök alan kendi doğal önderleridir.

Devlet, içteki Fethullah faaliyetiyle son on yılın muhalif hattını kendisine örgütlemeyi bilmiştir. Son günlerde servis edilen haberlerde hâlâ onların damgası vardır. Devrimci hareketin bu süreçte yer yurt sahibi olduğu söylenemez. Özellikle son yirmi yıldır, devletten mesafelenme noktasında liberalizmin teknesine binildiği açıktır.

Kimse, Karadeniz’deki o iki takada aynı anda olamaz. Bize Suphiler’in boğazlandığı taka, kâfidir. Dalgalarla boğuşacak iman, zaten mevcuttur.

Bir iddiaya göre, Suphi’ye “takaya bin, Batum’a git” derler. Öldürülmesinin muhtemel sebebi, takip sırasında takanın dümenini Batum’a kırmadığının fark edilmiş olmasıdır. Zira Suphi, Batı Karadeniz sahil kasabalarındaki hücrelerle irtibat hâlindedir. Mete Tunçay gibi liberallerse, yıllarca bizi “köksüz, temelsiz, kitlesiz” olduğumuza inandırmışlardır. Tayyip kadar liberaller de devletin uzantılarıdır.

Devletle mücadele olmadığından, o mücadeleye dair teori de yoktur. Artık hepimiz, devletteki restoratif dönüşüm momentine “devrim” diyecek kıvama getirilmiş durumdayız. Demek ki önce içimizdeki “devlet”le dövüşmek gerekecektir.

10 Eylül, bu açıdan da parlak bir fenerdir. Kaybolduğumuzda dönüp bakacağımız yerdir. İştirakçi müdahale, bu bakışla bağlantılıdır. Devlet ajanlarının gözüyle değil, sömürülenin-mazlumun gözüyle gerçeğe bakmak şarttır. Onlar, hâlâ Bakû Kurultayı’nın “cihad çağrısı”nın hem muhatabı hem de öznesidirler. Batıdan kurulan devlete biat etmekten bizi kurtaracak olan da, mevcut mülkiyet-rekabet ilişkilerinden arındıracak olan da bu cihaddır.

Eren Balkır
9 Eylül 2016