23 Kasım 2016

,

Fark Yaraları


“Kolektif siyasi eylemler söz konusu olduğunda sistemin bilindik stratejisi, magazinleştirme, karikatürleştirme ve kitschleştirmedir”[1] tespiti doğru ise yazar, özünde solun büyük bir kısmını, en azından son beş yıldır, sistemin bir parçası olarak görüyor olmalıdır. Çünkü sol, Gezi gibi kolektif siyasi eylemlere tam da yazarın dediğini yapmıştır. Bu edimi hâlen sürmektedir. Kolektif siyasi eylemi magazinleştiren, karikatürleştiren, kiçleştiren, solun bizatihi kendisidir.

* * *

Gezi’de şehid düşen Ali İsmail’in yaşından ve gençliğinden bahsedildiğinde “vah yazık” sesleri yükseliyordu kitleden. Sistemin örgütlediği ve örgütlendiği moment, burasıdır. Hayat bireysel tercihlere kapatılmakta, politizasyon imkânları bu tercihlerdeki kısıtlanmada aranmaktadır. Maalesef Vatansever de o allı pullu, akademik metninde aynı yerde durmaktadır. AKP’yi “burjuva devrimi” olarak selamlayan bir dergide yazmak, bu oluşa mecburdur.

Çünkü yazara göre “kişisel olan siyasidir” mottosu, asli nirengi noktasıdır. Bu, yıllardır “siyasi olan kişisel olanı sınırlandırmasın” yaygarasının bir sonucudur. Sinan Çetin’in Prenses filmini giderek içselleştirenlerin bugün AKP’ye cevap üretmeleri zaten mümkün değildir.

Doksanlarda sohbetlerin, iç oda tartışmalarının ana konusu, politizasyon meselesidir. Politikanın nerede arandığı, ne tür bağlara ve bağlama sahip olduğu meselesi, kısıtlayıcı bulunduğu için o sohbetlerin ve odaların eşiğinden içeri girememiştir.

Aslı Vatansever, yaranın farkındadır, ama farkındalığı yaralı değildir. Tek çiziğe, kırışıklığa tahammül edemeyen, özünde burjuva değerini görme derdinde olan bir kurumun, akademinin parçasıdır, politikaya ancak onun sınırları dâhilinde, bir konu [subject] olarak yer açabilmektedir. Demek ki “sınırlandırmasın” diyenler, kendi sınırlarının mahkûmudurlar.

Yazarın tek yarası, politikanın fiilî ağırlığıdır. Kişisel olanda aranan politika, ağırlığın azaltılması içindir. Had bilmemek ve hesap vermemek derdiyle politika, kişiselin sınırlarına çekilir. Devlet, gene o kişi dolayımıyla örgütlenir. Kişinin kolektifle ulaşacağı menzil ve ufuk, bu tür düsturlarla karartılır. Sistem, o menzile ve ufka düşmandır. Tüm hamleleri bunun içindir.

* * *

20 Kasım Kartal mitingi, Yeni Kapı’dır. Kürd hareketi ile CHP arasında tampon olarak örgütlenebileceğini zanneden Haziran’ın bu mitinginin ilk bir saati, HDP’li gençlerin sloganlarını susturmak, dövizlerini indirmekle geçmiştir. Kemalizme coşkulu bir selam çakan Kemal Okuyan Jr.’ın fazla şekle, üsluba boğulmuş konuşmasında, bir tek CHP’ye “niye gelmedin?” diye kızılmıştır. Miting, genel mânâda beklenen coşkuya karşın, sönüktür. Demek ki coşku bile CHP’ye endekslidir. CHP’lileri örgütleyeceklerini zanneden yüksek siyaset, CHP’nin en alçak siyasetine gerilemiştir. CHP’nin haddi ve sorumluluğu vardır; ondan insan kapmak isteyenler, farklarını ancak hadsizlik ve sorumsuzluk üzerinden çekebilmektedirler.

Kronolojik açıdan 15 Temmuz ardından TBMM’de oluşan mutabakat, CHP-Haziran’ın Taksim mitingi ile boyutlandırılmış, çerçeveyi ise Tayyip Yenikapı’da çizmiştir. 20 Kasım’da HDP’nin “meclise geri döneceğiz” açıklaması yapması, bu açıdan tesadüfî değildir. Her şey tutarlıdır. Kriz momenti sürprizlere kapalıdır.

Politika, büyük ölçüde kişiselleşmiştir. Kişinin dertleri, bir tek Tayyip sayesinde politikleşebilmektedir. O süreçte önceye ve sonraya yer yoktur. Dalda pişmiş armutları uygun bir silkelemeyle sepetine doldurabileceklerini düşünmektedirler. Kimsenin, tarihsel-toplumsal gerilimlere ve oradan oluşan çatlaklarda yaşanan sınıflar mücadelesine örgütlenmek gibi bir derdi yoktur. “Bu bazı gruplar” ifadesi de sorunludur. Soyut kavramları örtü olarak kullanıp yaraları ve farkları silmek yanlıştır. Kendini dünyayı yerinden oynatacak kudrette görenler, kudret bağlamında oluşan farkları ve ayrışmaları da göremeyecek, elindeki çekici her çiviye sallayacaktır.

Bu bulanıklıkta sol, AKP’de kendi ayna aksini görmektedir. Buradan politika çıkmaz, çıkmayacaktır. Sosyalist olmak bile kimliğe indirgenmiştir. Kişisel olana kapatılmıştır. “Vatansızım, ne idüğü belirsiz insanım, yüceyim, yücedeyim”den başka bir şey söylenmemektedir. Çöpe atılan eski ezberlerin kıymeti artık bilinmelidir.

* * *

“Aktif tanıklar” derneğinin de politika üretmesi mümkün değildir. O dernek, sadece ranttan beslenirken, vicdanını temize çekmek isteyenleri yan yana getirir. Geçmişin “dayanışma” sözcüğü dahi bu süreçte dönüşür. Eskiden “karşılıklı sorumluluğa, tekâfül-ü içtimaiye”ye denk düşen dayanışma, bugün sorumsuzluğun alanı hâline gelmiştir.

Doksanların ÖDP’sinde “Özgürlük” sözcüğü Devyol’un; “Dayanışma” eski TKP’lilerin önerdiği kelimelerdir. İki kelime de tepe kadrolar onların içlerini boşalttıktan sonra “partilenebilmişlerdir”.

Eğer faşizm olmamış devrimin boşluğuna doğuyorsa, antifaşist mücadele o boşluğun hesabını vermeyenlere karşı verilecek kavgayı da içeriyor olmalıdır. Ayrım ve fark yaralamalıdır, yaralar kanamalıdır.

Bir sol siyasetler toplantısında Gezi konuşulurken bu karalamanın sahibi fakir, ancak şunları söyleyebilmiştir: “Gezi’nin ilk günlerinde İstiklal’den ara sokaklara kaçan kitlenin önündeki bir grup, yolun ortasındaki çukura o karanlıkta insanlar düşmesin diye kenetlenip bir halka oluşturmuşlardır. Gezi hiçbir şey değilse işte bu halkadır, cemdir.” O toplantıda bahsi geçen parti ve emeğin partisi olduğunu söyleyenler, “biz Gezi’yi başka şekilde anlıyoruz” demişlerdir. Mitingler, kitlesiz pankartlar, inanılmayan kelimelerin yan yana dizildiği sloganlardan önce bu mesele sorgulanmalıdır.

* * *

Ancak kendisi gibi olana tahammül eden, küçük gettolarından gayet memnun olanlar, fark yaralarından, yaralarının fark edilmesinden rahatsızdırlar. Bu yüzden kendi benzerlerini aramaktadırlar. Kişisel olmayanın siyaset dışına atıldığı, siyasete lâyık görmediği mevcut gerçeklikte, kişileri aşan dinamikler, kavgalar, iğdiş edilmek, magazinleştirilmek, karikatürleştirilmek ve kitschleştirilmek zorundadır. Buna karşı vereceğimiz cevap, “ben genel bütünü gören, ona aktif tanık olan, özel bir hedefe, esasen evine dönmeye çalışan özel bir kişiyim” olamaz.

Siyasi olanın kişiselleştirilmesi, kişisel olanın siyasileştirilmesiyle at başı ilerler. Devrimcilik, politika, her daim eksik olanın namluya sürülmesidir. Fark yaralarının kanatılması, o kanla geriye dönüşsüz ayrımlar çekilmesi, elzem olan budur.

Eren Balkır
23 Kasım 2016

Dipnot:
[1] Aslı Vatansever, “Siyasi Eylemden Kişisel Trajediye”, 22 Kasım 2016, Birikim.

19 Kasım 2016

SHÖH'ninTrump’ın Seçilmesiyle İlgili Bildirisi


Hakikatin bize verdiği emir değişmedi: örgütlenin ve tüm siyahların hayatları önemli olana dek, devlet destekli tüm şiddet pratiğine son verin.

Bu topraklara el konulduğu günden beri hakikat hiç değişmedi: siyahlar ve kadınlar güçlenince beyazlar hemen öfkeleniyorlar. Geçen hafta bu öfke, kendini Amerikan hükümetinin en üst mevkiine beyazların üstün olduğunu düşünen birinin seçilmesinde dışavurdu.

Siyahların Hayatları Önemlidir hareketinin örgütlenmesinin üzerinden geçen üç yıl içerisinde biz daha fazla güvenlik talep edip durduk. Bu konuda bir gıdım ilerleme sağlanmadı. Tek isteğimiz, siyah karşıtı devlet şiddetinin son bulması. Biz, beyazların kendi cemaatlerini örgütlemelerini, dayanışmanın önemini idrak edip sevdiklerine cüretle yardım etmelerini ve bizim için, kendileri için ve demokrasi için meydana çıkmalarını istiyoruz.

Bu seçimi önceleyen aylar dâhilinde biz, beyaz üstüncülüğünün kökünü kurutma konusunda beyazlardan destek talep ettik. Oysa bazıları bizi ırkçılık döneminin bittiğine ikna etmeye çalıştılar, bu tür sözlerin sarf edildiği dönemde siyahların ve diğer beyaz olmayan kesimlerin hakları ellerinden alınıyordu. Beyaz üstünlükçülüğü, bu seçimin sonuçlarındaki en önemli değişkenler olan ırkçılığı ve cinsiyetçiliği ayaklar altına alma kararımızın daha da pekişmesini sağladı.

Herkes, politik açıdan aynı fikirde olmasa da biz gene de kolektif insanlığımızın onay göreceği koşulları hak ettiğimizi düşünüyoruz. Hayal kırıklığı veya öfkeden çok ihanete uğramış gibi hissediyoruz.

Donald Trump, herkese esasen daha fazla ölüm, hakların çalınması ve sınırdışı etmeye dönük girişimler vaat etti. Görevdeyken devreye sokacağı şiddet ve başkalarına şiddet uygulama konusunda vereceği izinler, şimdiden ipuçlarını ortaya koymaya başladı bile.

Bu gerçeklik karşısında biz aynı kararlılıktayız: kendimizi ve cemaatlerimizi koruyacağız.

Ama gene de şu soruyu da sormayı ihmal etmiyoruz: bu ülke için en hayırlı olana beyaz seçmenlerin yarısından fazlasının karar verdiği bilgisi ile gelecek nesillerin refahı ile ilgili vizyonumuzu nasıl uzlaştıracağız?

Örgütleniyoruz.

Tek bildiğimiz bu: halkın katılımı demokrasinin icrası için yegâne yol. Hayatlarımız seçim sandıklarının etrafında dönmüyor. Gelecek nesillerin güvenini kazanmaya, tüm halkın ekonomik, sosyal ve politik iktidarını savunmaya mecburuz. Davaya bağlılığımıza dair zerre şüphemiz yok. Halk iktidarı kurulacak, ülkenin siyahlar için güvenli bir yer hâline gelmesi amacıyla örgütleneceğiz. Gözdağı ve korku üzerine kurulu düzen yıkılacak, herkesi kucaklayan, adalete bağlı bir düzen tesis edilecek.

Bizim beyaz üstünlükçülüğü ve ona yönelik gizli yönelimin kökünü kurutacak derinlikli bir stratejiye ihtiyacımız var. Bu politik momente yol açan, Amerikan tarihindeki siyah düşmanlığı ile hesaplaşmak zorundayız.

Gerçek özgürlüğe yönelik derin bir özlem duyuyor, halkımıza olan sevdamız ile faaliyet yürütüyoruz. Çalışmamızın merkezinde en çok kıyıya köşeye atılmış olanlar duruyor, onların liderliğini üstlenmeye çalışıyoruz. Kolektif kurtuluşumuz için mücadele yürütüyoruz, çünkü biz, siyahlar özgür olana dek kimsenin özgür olamayacağını biliyoruz. Bu mücadele içerisinde başkalarıyla kurulacak empatiye her daim bağlıyız. Ama varlığımız konusunda bizden tavizde bulunmamızı isteyenlerle, faşistlerle ve ırkçılarla asla müzakere etmeyiz, etmeyeceğiz.

Varlığımız tüm çıplaklığı ile ortada. Hayatta kalmak ve yaşamak hakkımız. İnsanlığın kabul gördüğü ve onurlandırıldığı bir dünyada yaşamak hakkımız. Bizler inançlarımızın saygı gördüğü, kimliklerimize hürmet edildiği, ailelerimizin öncelikli kılındığı bir dünyanın somutluk kazanması için örgütleniyoruz. Çocuklarımızın korunduğu, suyumuzun aziz olduğu, kaderlerimiz konusunda karar verme hususunda adil imkâna sahip olduğumuz bir dünyayı hak ediyoruz.

Kazanmak bizim görevimiz, bu yüzden mücadeleye devam edeceğiz. Dün olduğu gibi bugün de tazminat, ekonomik adalet, siyahların geleceğine dair taahhüt, ABD ile tüm dünya genelinde onlara karşı yürütülen savaşın son bulmasını talep ediyoruz.

İşimiz ileride daha da zorlaşacak, ama o konuda hiçbir şey değişmeyecek.

Siyahların Hayatı Önemlidir Hareketi Küresel Ağı
17 Kasım 2016
Kaynak

18 Kasım 2016

Liberal Sınıf Öldü mü? Liberal Sınıfa Ölüm!

İlerici politik hareketlere iştirak ettiğim günden beri aktivistler ve örgütçüler, Demokrat Parti’yi reforma tabi tutmaya çalışıyorlar, ama zerre başarı elde edemiyorlar.

Maalesef bu söylenende yeni bir şey yok, zira aktivistler, altmışlardan beri Demokrat Parti’yi reforma tabi tutmaya çalışıyorlar, ama tek tanık oldukları, Demokratların son otuz-kırk yıl içinde daha da sağa kaydığı gerçeği.

Amerika’da biz, tarihten hiç söz etmiyoruz. Tarihi ağzımıza aldığımızda ise bunun neticesinde sulandırılmış bir yığın zırva, efsane ve safsata dökülüyor. Oysa bugünün genç aktivistlerine Vietnam Savaşı’nın o karanlık mirasından bahsetmek gerekiyor. Birçokları bu savaşı yirminci yüzyılın ikinci yarısında işlenmiş en berbat uluslararası suç kabul ediyor.

Askerî tarih uzmanı Nick Turse’e göre, Sam Amca’nın, iktidar belasına, azgın bir biçimde gerçekleştirdiği saldırı sonucu dört milyonun üzerinde Vietnamlı, Laoslu ve Kamboçyalı öldürüldü. Bugün portakal gazı, sadece ABD’li gazileri değil, daha da önemlisi, Güneydoğu Asya’daki insanları harap etmeyi sürdürüyor.

Bugünün Demokrat Parti’yi anlamaları için ilericilerin ve liberallerin kendi partilerinin tarihine eğilmeleri gerek. Sonuçta ABD’yi Vietnam’a kimin soktuğunu hiç unutmamamız lazım: savaşı başlatan ve sürdüren Kennedy ve Johnson, ikisi de Demokrat Partiliydi.

Kennedy ve Johnson, Eisenhower’ın “Domino Teorisi”ne bağlıydı (ki bu teori, George Kennan’ın kuşatma siyasetinin bir uzantısıydı). Bu teoriye göre, komünizm, tıpkı kanser gibi, kontrol altına alınmadığı takdirde, tüm dünyaya yayılacak bir hastalıktı. Bu nedenle ABD imparatorluğunun asli hedefi, komünizmi (en azından söz ve ideoloji düzeyinde) o çirkin başını kaldırdığı, Kore, Vietnam vb. dâhil her yerde durdurmaktı.

Bakmak isteyenler baksınlar, Liberal Sınıf’ın Soğuk Savaş esnasında yaptığı utanç verici işler, tarihte kayıtlı.

* * *

11 Eylül sonrası yeni dönemin Demokrat Parti’si, imparatorluk mirasını sürdürdü. Bush’un “Teröre Karşı Savaş”ını benimseyip onun yaygarasını koparttı. Demokratlar, Afganistan ve Irak’ın işgali sonrası yaşanan yıkım ve ölüm karşısında eşit sorumluluğa sahipler. Büyük bölümü her iki savaştan yana oy kullandı, ayrıca yetkileri olmasına rağmen para akışını kesmediler (2006-2008).

Amerika’nın istisnai bir ülke olduğuna dair görüşe ömrü boyunca sadık kalmış bir isim olan Obama, Bush politikalarını daha da ileri götürdü. Aralık 2009’da Obama, Afganistan’daki savaşı tırmandırdı. Savaşın harap ettiği ülkeye 30.000 fazladan asker gönderdi. Bugün savaş hâlâ devam ediyor ve bitecekmiş gibi de görünmüyor.

Esasında Afganistan, bugün 1989’da Sovyet işgali sona erdiği dönemden daha kötü durumda. Politik çürüme, almış başını yürümüş. Terörizm, olağan hâle gelmiş. Haşhaş üretimi, rekor kırmış. Obama’nın Afganistan’a demokrasi ve barış getirmediği açık.

Obama, ayrıca Bush’un NSA gözetleme operasyonlarının kapsamını daha da genişletti. Onun belge sızdıranlara yaptıklarının eşi benzeri yok. Bugün artık dünya, Obama’nın insansız hava araçlarına ve Özel Harekât Kuvveti’ne, bilhassa Yemen, Suriye ve Libya’da bulunanlara olan sevgisini biliyor.

MoveOn [1998’de kurulan kamu politikası grubu ve politik eylem komitesi] tüm bu olup bitenlere tek ses etmedi, büyük sendikalardan, liberal STK’lardan veya Kongre’deki Demokratlardan bu konularla ilgili çıt çıkmadı. Liberal Sınıf’ın Obama’nın insanlık tarihindeki en cani ve en büyük imparatorluğun genelkurmay başkanı olarak başında bulunduğu hükümranlık karşısında herkes lâl oldu.

* * *

Bugün Liberal Sınıf, Trump denilen neofaşist ucubeyi normalleştirmekle meşgul. Ana akım haber yorumcuları, gazetecilik namusundan azade biçimde, Trump’a kalkan olmaya çalışıyorlar ve süreç içerisinde TV programcısı Glenn Beck gibi isimler, ona dair olağan bir resim çizmek için uğraşıyorlar. Örneğin Glenn Beck, kısa süre önce Anderson Cooper’ın programı 360 Derece’ye konuk oldu. Programda Beck, aşırı sağcıların “yaşadıkları korkular”ı detaylı bir biçimde dile getiriyordu.

Görünen o ki kimse uzun yıllar aynı Glenn Beck’in FoxNews’te ilericileri şeytanlaştırıp Obama’yı Amerika’yı Karl Marx maskesi ile tümüyle yeniden kurmak isteyen politik bir radikal olarak sunduğunu anımsamıyor. Beck’in bir tür geleneğe bağlı bir muhafazakâr olduğunu düşünenlerin onun America’s March to Socialism: Why We’re One Step Closer to Giant Missile Parades [“Amerika’nın Sosyalizme Yürüyüşü. Devasa Füze Geçidine Neden Bir Adım Yakınız”] isimli kitabına bakabilir. Bugün kısa hatıralar, medyanın her yanını kaplıyor.

Liberal medya, Trump’ın hem başkan adaylığı hem de Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı kampanyasının çok ekmeğini yedi. Hatırlamakta fayda var: başkan adaylığı kampanyası esnasında Trump, MSNBC ve CNN’deki “haber programları”na sık sık çıkıyordu.

Liberaller, yiyeceklerini yediler. Clinton kampanyası kapsamında neofaşist bir soytarıyı reytingler için kullanabileceklerini gördüler. Bir yandan da Trump’ı makul bir aday olarak desteklediler, zira onlar, Clinton’ın TV dünyasının ünlü ettiği bir isme kaybetmesinin mümkün olmadığını düşündüler.

Bugün başkan seçilen Trump, iki ay sonra başa geçecek. Obama, New York Times, MSNBC, CNN, Clintonlar vb. bize Trump’a arka çıkmamızı söylüyor, bunu da ülkenin “iyileşmesi” için gerekli olduğu iddialarına bağlıyor. Oysa aksine milyonlar, Liberal Sınıf’a başkaldırdığı için sokağa dökülüyorlar. Bu eğilimler, Demokrat Parti 2016 seçimlerinden bir şey öğrenmeyeceğinden devam edecek. Liberal Sınıf, başımıza faşizmi musallat etmekle kalmadı, şimdi bir de onu normalleştiriyor.

* * *

Sendikaların durumu, medya veya siyasetçilerden daha iyi değil. Onlar, üyelerini eğitmiyorlar. Hepsi, Demokratlara borçlu. Politik bağımsızlığı aklına getiren yok. Bu, tam bir trajedi, zira örgütlü emek, yüz yılı aşkın bir süre boyunca ilerici politikanın biçimlendirilmesinde önemli bir rol oynadı. Ama o günler geride kaldı. Geleneksel işçi hareketi, ölümün eşiğinde.

Bugün birçok örnekte görüldüğü üzere, işçi hareketi, Liberal Sınıf’ın tüm o işlevsizliğini ve yanlışlığını paylaşıyor. Yedi sendika dışında (APWU, NNU, ATU, NUHW, UE, CWA ve ILWU) tüm büyük sendikalar, kendisini “demokrat sosyalist” olarak niteleyen Bernie Sanders’ı değil, Hillary Clinton’ı destekledi. Aynı durum, Şikago’da 2014’te yapılan belediye başkanlığı seçimlerinde de yaşanmıştı. Şikago’daki sendikaların ekseriyeti, topluluklar adına faaliyet yürüten, Latin Amerika kökenli Chuy Garcia’ya değil, neoliberal aday Rahm Emanuel’e arka çıktı.

* * *

STK’lar, örgütlü emek hareketi ve Demokrat Parti başarısız bir geçmişin temsilcileri. Onlarda hayal gücü namına bir şeye de rastlanmıyor. Şüphesiz ABD genelinde şehir ve kasabalarda gösteri düzenleyen eylemcilere herkesin destek vermesi gerekiyor. Halkın öfkesi, neofaşizme yönelik yegâne mantıklı tepki olarak anlaşılmalı.

Bu söylenenler ışığında şunu da görmek gerek: bize halkın öfkesinden daha fazlası lazım. Liberal Sınıf’a ve elindeki kurumlara ciddi alternatifler oluşturmamız gerekiyor.

Bu noktada bu makaleyi okuyan insanlardan ricam şu: vaktinizi Demokrat Parti’de reform yapmaya çalışmakla geçirmeyin. Önemli olan, tarih. O da bize (birleşik bir vizyona sahip olmayan sol, hangi aracı kullanırsa kullansın) “Demokrat Parti’de reform” yapılmasının boşa güdülmüş bir dava olduğunu gösteriyor. Böylesi bir girişim, yaratıcılığı veya bağımsızlığı andıracak her türden şeyden mahrum olan Amerikan halkının yaşadığı çilenin bir tezahürü sadece.

Bu aşamada Çay Partisi ile yapılan kıyaslama da saçma, zira Çay Partisi’ni milyonerler ve milyarderler destekliyor. Cumhuriyetçilerin daha da sağa itilmesi, elitlerin çıkarına. Hareket, bu nedenle başarılı. Bundan gayrı bir şeyler anlatanlar, ya fikirsizdir ya da onlarca yıldır ilerici örgütçülerin ve aktivistlerin bıkıp usanmadan yaptıkları yanlışlar onların çıkarına.

Diğer yandan her şey daha da kötüye gidiyor. Polis devleti güçleniyor, hapishane endüstrisi palazlanıyor, ABD imparatorluğu ve iklim değişikliği kök salıyor. Vaktimiz tükeniyor. Seçime dayalı siyaseti dönüştürecek bir yirmi-otuz yılımız yok.

Bush döneminde ortaya konulan faaliyetlerin o korkunç, gizli tuzaklarından kaçınalım. O dönemde hâkim örgütlü nüfuz (Devrimci Komünist Parti gibi) sekter grupların, (MoveOn gibi) liberal STK’ların ve (dilediğinizi seçebileceğiniz) demokratik olmayan sendikaların elindeydi. Bize lazım gelen, ilkeli hareketler. Ayağa kalkıp seçimlerde gücü elinde bulunduran partiye bakmaksızın, konuşma arzusunda olan hareketler.

Daha da önemlisi, bize lazım gelen, yeni fikirler, programlar, stratejiler ve taktikler. Oysa seçimin üzerinden bir haftadan fazla bir zaman geçti ve ben hâlâ on yıl önce Bush’un ikinci döneminde okuduğum türden yazılara rastlıyorum. Bu, hiç de hayra alamet değil.

Vincent Emanuele
18 Kasım 2016
Kaynak

,

Had ve Hesap


Fatih Maçoğlu bir laf etti[1], demediklerini bırakmadılar. Düne kadar sosyal medyada onun resimlerini, sözlerini paylaşanlar, bugün onunla “bu adam hıyar yetiştirme derneği başkanı” diyerek dalga geçiyorlar.

Çünkü doksanların başından 2013’e kadar teori ve pratik, mücadeleden azade gelişti. Düzen, Sovyetler üzerinden tezvirat ürettikçe bunlar, “ama biz öyle değiliz” dediler. Özünde Batı’da kadın, çevre ve her türden kimlik siyaseti, bu bağlamda gelişme imkânı buldu.

Tüm bu kimlik hareketleri, sosyalizm deneyimlerinin eleştirisi üzerine kuruluydu. Öyle olmamak için çok uğraşıldı. Bahsi geçen hareketler, sosyalizmi ehlileştirmek, yola getirmek ve demokratlaştırmak için icat edildiler. Batı kaynaklı metinler, bugün bu tespiti, açık yüreklilikle yapıyorlar. Burada devlete ve burjuvaziye değil, sosyalizm deneyimlerine yumruk sallanıyordu. Görülmeyen buydu.

Herkesi kucaklayan bir politika, politika değil. Politika, ayrım yapmayı gerektirir. Ama apolitika da politik bir müdahaledir. Sosyalizm deneyimlerine dönük bu kimlikçi müdahalenin, düzenle, egemenlerle, sermayeyle, devletle bir alakası yoktu. Onlar, bu müdahaleden genel olarak memnunlardı.

Kimlik, kim olduğuna bakar. Sınıf meselesi, olguların ne olduğuna. Bugün devletin kim olduğuna bakanlar, onun ne olduğunu unutuyorlar. Dolayısıyla kendi kimliklerini belertmek, belirginleştirmek, satmak için devleti Tayyip’e, Tayyip’i de Trump’vari bir nefret objesine indirgiyorlar. Özünde kendilerini görmek için onu görüyorlar. Buradan devlet neyse ona örgütleniyorlar. Daha doğrusu, devletin örgütlenme tarzı bu. Tayyip’in bir kimliğe kapatılması, onun ne olduğunu karartıyor. Onda sadece bir kimlik görenler, kimliğinin rantını yemek isteyenler. O nedenle “cehalet toplumu” edebiyatı yapıyorlar. Koyun resimleri paylaşıyorlar. Eskinin siyasetnamelerinden beri “çoban”ın neye tekabül ettiğine bile bakma gereği duymuyorlar. Sadece “ben ne kadar özgürüm, istediğimi yapar, dilediğim yere giderim” deyip duruyorlar.

Kim olunduğunun önemi arttıkça, ne olunduğunun ağırlığı kayboluyor. Devlet ve sermaye istiyor bunu. Artık Dersim Katliamı, “geri bir tarihsel ilerleme” olarak niteleniyor. Bunu en öz “Maoistler” yapıyorlar. Böylelikle kapitalizm çağında ileri bir tarihsel ilerleme de olabileceğini söylemiş oluyorlar. Siyasetleri samimiyetsiz, gerçeksiz, bağsız, bağlamsız. Bağlara ve bağlama mecbur, hiçbir yere gidemeyecek kitlelere sahte şuruplar satıyorlar. Asıl üfürükçülük bu.

O nedenle Tayyip ve AKP’nin yaptıklarını sanki bir boşlukta yaşanıyormuş gibi değerlendiriyorlar. Kendi kimlikçilikleri uzay boşluğunda salındığı için, onu da kendileri gibi zannediyorlar. Aynadaki akislerine yumruk sallıyorlar. Böyle olması işlerine geliyor. Hem kendilerini tehlikeye atmamış oluyorlar hem de o baskıcı, totaliter, disiplinli olandan kaçma imkânı buluyorlar. Son yirmi yılı bu kaçışla geçirdiler. Bir de şimdi “Fethullah’ın yerini Nakşiler aldı” diyorlar. Asıl cahillik bu: çünkü Nakşilik, yüzlerce yıldır orada, devletin-sermayenin bir yerlerinde. Buna dair tek bir program, tek bir müdahale yok, ama velvelesi bol!

Kaçtıkları için, onca öznelciliklerine karşın, dış güçlerden kurtuluş bekliyorlar. Krizden medet umuyorlar. Umdukları medet, gene burjuvaziye örgütleniyor. Onun ilerlemeye yazgılı mekanizmasına cıvata veya yağ oluyorlar. Çarklar böyle dönüyor. Ona halel getirmemek için Tayyip’i bir boşluğa fırlatıp atıyorlar. Kimlikleri piyasada değerlensin diye, ona küfrediyorlar. Okudukları kitapların, makyajladıkları yüzlerinin, kremledikleri bedenlerinin bedelini istiyorlar. Kimsenin umurunda değil, sömürülen de mazlum da.

Hiçbir şey bir boşlukta gerçekleşmiyor. Kriz varsa, burjuvazi ve devlet buradan sıçrıyor, kanını yeniliyor, adımlarını güçlendiriyor. Buna karşı kitlelerin içerisinde sınıf mücadelesinin belirleniminde belirli bir hattı örmek, artık imkânsızlaşıyor. Çünkü herkes, o kana ve o adımlara bakıyor. Maçoğlu, o nedenle “hıyar derneği başkanı” oluyor.

Sınıfın kim olduğunu göreceğimiz yer, kimliklerin savaşı; kimliklerin ne olduğunu idrak edeceğimiz yer, sınıf mücadelesi. Kendi benliklerini biricikleştirme derdinde olanlar, sosyalizm deneyimlerine edilen küfürden öğrendikleri laf salatalarını tüketip duruyorlar. Fredric Jameson, “sosyalist bir devletin neye benzeyeceği üzerine kafa yormak, devleti faşistlere terk etmekten daha hayırlı” diyor.[2] Artık Jameson’ın da akademideki popülerliğinin sonu gelmiş demek ki! Çünkü herkes, kafasını “sosyalist bir devletin neye benzeyeceği” tartışmasından başka yöne çevirmiş hâlde.

Devyolcular, 12 Eylül mahkemelerinde “biz gazeteciyiz” dedikten sonra, geçmişin eleştirisini şu cümleye sığdırıyordu: “Nasıl örgütleneceğimizi değil, sosyalizmde anaokulu nasıl olacak meselesini tartışıyorduk.” Bu tartışmanın geçersiz kılındığı momentte, kendisine ayar vermek için kurulmuş Birikim dergisinin ölçüsüne tabi olundu. Birikim de AKP’de nihayet gerçekleşmiş “burjuva devrimi”ni gördü. Şimdi eskinin maddi imkânlarına çöreklenip subaşlarını tutan eski kimi Devyolcular, Tayyip’i över hâle geldiler. Misal, Tayyip’in bir danışmanı eski TKP’li. Eski bir AKP milletvekili eskinin Kurtuluş’çusu ya da bir örnek de Yavuz Bingöl… Devletin ve burjuvazinin nasıl örgütlendiğini görmek için bu tür deneyimlere iyi bakmak gerekiyor. Mehmet Ağar diyor, “bu solculara ekmek verin.” O solcular da sosyal medyada iş ve ekmek için dilenmekten başka bir ideolojik-politik çalışma yapmıyor. Devlete ve burjuvaziye, “bu gericilerden sıkılmadınız mı, asıl işe yarar unsur biziz” deyip duruyorlar.

Maçoğlu’nun HDP ve CHP üzerinden ettiği lafa yönelik tepkiler boşlukta dile gelmiyor. Böylesi bir bağlamda gerçekleşiyor. Bugün son tecavüz yasası ile ilgili galeyan da dâhil, CHP’nin ipiyle kuyuya iniliyor, sonra eski Çin atasözünde denildiği gibi, kuyunun ağzından görülen gökyüzü dünya zannediliyor. CHP, sadece kendisinin görülmesini isteyen, herkesi kendisine mecbur etmeye yazgılı, küçük burjuva partisi. Bu herkese sıcak geliyor.

Kimlikler önemli ama kimlikçilik tehlikeli. Kim olunduğu bahsi, o kuyunun ağzından görüleni dünya zannetmek. Herkesi kendin gibi bilmek. Dışarıya, başkaya, kolektife, ucu açık gerçekliğe karşı körleşmek. Sınıf tahlilleri, sınıfı da bir kimlik olarak ele almış olsa da en azından bu hususlara dair bir şeyler söylüyorlardı. Kimi sınıfçılardaki itiraz, sınıfı kimliğe indirgemiş olmalarının bir sonucu. Başkalarıyla rekabet içine girmek istemiyorlar. Onların da sınıfla, onun neliği ile bir ilişkileri yok.

Herkesi kucaklayan bir siyaset, siyaset değil. Ayrım yapmak zaruri. Sınıfın neliği bunu emrediyor. Her türden emri dinlememek için kimlikçi olanların siyaseten kazandıracakları bir şey yok. Sınıfa bakıp devlet eleştirisi yapanların kimliğe bakıp burjuvazi eleştirisi de yapabilmeleri gerekiyor. Her iki eleştiri de kitlelerle çayın şekere karıştığı gibi karışmakla ancak mümkün. Ama bugün Canan Karatay üzerinden bireysel bedenimizi koruyup kollamak, siyaseti ve ideolojiyi bu kollama faaliyetine kapatmakla meşgulüz. Çayımıza şeker atmamakla övünüyoruz!

Mevcut ataleti, CHP veya Fethullah merkezli tezviratla canlandırmanın imkânı yok. O ataletin kendisinde burjuvazinin ve devletin birlikte örgütlenmişliğini görmek gerek. Sınıfçılar sınıfsız; kimlikçiler kimliksiz bir yok-yerin yaygarasını kopartıyorlar.

Dolayısıyla had bilmeyen had bildiremiyor; hesap vermeyen hesap soramıyor. On yıl AKP’ye tek taş atmamış olanların bugün herhangi bir inandırıcılığı bulunmuyor. En fazla, devletin ve burjuvazinin AKP denilen perdenin gerisinde örgütlenişine katkı sunuluyor. Had bilmeden, hesap vermeden yaşamak denilen şey, bugün “solculuk” adı altında örgütleniyor. Hiçbir şey, boşlukta gerçekleşmiyor. Had ve hesapla sorunu olanlar, böyle olabilmek için maddi pratikte solcu oluyorlar. Hepsi de aynı sepette toplanıyorlar, o sepeti koluna geçiren, kimi zaman devlet kimi zaman burjuvazi.

12 Eylül mahkemelerinde “biz gazeteciyiz” diyenler, herkesi gazeteci yapıyor, sonra da gazeteciliğin kutsallığı üzerine nameler düzüyorlar. “Profesyonel devrimcilik” bahsi alay konusu ediliyor. İşi devrim olan insanlar, bir bir istifa ediyorlar. Kolektif bir iş pratiği olarak devrimcilik, hükümsüz kılınıyor. Bu, sırf CHP’den üç-beş kişi kazanabilir miyiz derdiyle yapılıyor. Devlet, CHP üzerinden örgütlüyor muhtemel tehlikeyi kendisine.

“Profesyonel” sözcüğü, zamanla değersizleşiyor. Kendisi dışında, maddi pratiğin seyrine dair tek kelam edilmiyor. Gazeteciler akademisyen; akademisyenler gazeteci olabiliyor ancak. Devrimcininse laf kalabalığına değil, kitledeki nabza, öfkeye ve derde dair kelama ihtiyacı var. Kitle de soyut bir öz değil elbette. Onu boşlukta asılı bir şey olarak görmemek gerekiyor. Görmek için müdahil olmak şart.

Eren Balkır
18 Kasım 2016

Dipnotlar:
[1] “Komünist Başkan: CHP ve HDP Sosyalist Değil”, 17 Kasım 2016, T24.

[2] Bkz. “Frederic Jameson Söyleşisi”, 9 Kasım 2016, İştirakî.

15 Kasım 2016

,

Siyahların Filistinlilerle Dayanışma Bildirisi


Geçtiğimiz yıl, kamuoyunun da vakıf olduğu gibi, Siyahî-Filistinli dayanışmasının büyüdüğü bir yıl oldu. Bize karşı yöneltilen -ve örnekleri siyahların yaşamına yönelik sayısız saldırıdan tutun da İsrail’in vahşi Gazze saldırısı[1] ve Batı Şeria’nın süregelen işgaline kadar çoğaltılabilecek olan- terör direncimizi artırdı ve hareketlerimiz arasında bir ittifak oluştu. Twitter’daki Filistinliler[2] St. Louis’li Filistinlilerin de sahada destek sundukları Ferguson eylemlerinde protestoculara ilk uluslararası destek sağlayanlardan oldular.[3] Geçen Kasım’da Filistinli öğrencilerden oluşan bir heyet St. Louis[4], Atlanta, Detroit ve daha birçok yerde Siyah örgütleri ziyaret etti, Rüya Savunucuları’nın (Dream Defenders; Trayvon Martin’in 2012’de vurulması üzerine başlatılmış üniversitelerarası hareket -ç.n.) Ferguson merkezli Siyahların Hayatları Önemlidir (Black Lives Matter) hareketinin ve ırksal adalet için mücadele eden diğer bazı grupların temsilcilerini Filistin’e götürmesinden yalnızca birkaç ay önce.[5] Yıl boyunca Filistinliler Ferguson[6], New York[7] ve Baltimore’daki[8] protestolar süresince bize dayanışma mektupları gönderdiler. Aşağıdaki bildiriyi hareketlerimiz arasındaki diyalogun sürmesi adına yayınlıyoruz.

¤ ¤ ¤

Geçen yaz yaşanan Gazze katliamının yıldönümünde, İsrail işgalinin 48’inci, Filistin’de sürmekte olan Nekbe’nin[9] 67’inci yılında ve günümüz ABD’sinde siyahlara yönelik olarak süregelen zulmün dördüncü yüzyılında aşağıda imzası bulunan Siyah eylemciler, sanatçılar, akademisyenler, yazarlar ve siyasi mahkûmlar olarak biz Filistin mücadelesi ile dayanışmamızı tekrar vurgulayan ve Filistin toprağının ve halkının kurtuluşuna kendimizi adadığımızı belirten bu mektubu paylaşmak istiyoruz.

Geçen yaz yaşanan şiddeti ne unutabilir ne affedebiliriz. İsrail’in Gazze’ye karadan, denizden ve havadan kuşatma[10] ve altı yılda üç askerî saldırı biçiminde gerçekleştirdiği vahşete olan öfkemiz baki. İsrail’in evleri[11], okulları[12], BM sığınaklarını[13], camileri[14], ambulansları[15] ve hastaneleri[16] hedef almasından duyduğumuz tiksinti de öyle. Savunmacı diye nitelediği bir operasyonda öldürdüğü çocuklardan ötürü[17] hâlâ iğreniyoruz İsrail’den. İsrail’in kendini kurban diye sunmasını reddediyoruz. Gazze’de insanların canlarına ve mallarına kasteden yıkıma dürüst gözlerle bakan herkes İsrail’in bir katliam gerçekleştirdiğini görebilir. Katliamın etkileri Gazze’de hâlâ evsiz olarak yaşayan 100.000 insanla[18] Gazze’deki yıkıcılığına devam ediyor, yıllarca da devam edecek.

İsrail’in Filistinlilere karşı adaletsizliği ve zalimliği sadece Gazze’yle sınırlı değil, onun sorunu herhangi bir Filistin partisi ile de değil. Filistinlilere yönelik zulüm İsrail’in 1948 sınırları içindeki bütün işgal edilmiş topraklara[19], hatta komşu ülkelerin içine kadar yayılmış hâlde. İsrail işgal güçleri çocuklar dâhil protestocuları öldürmeye[20], siviller üzerine gece baskınları düzenlemeye[21], yüzlerce insanı yargılamadan hapishanelerde tutmaya[22] ve yasadışı -sadece Yahudilere özel yerleşim bölgelerini[23] genişleterek insanların evlerini yıkmaya[24] devam ediyor. Benjamin Netanyahu gibi İsrailli politikacılar[25] Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılık uygulayan elliden fazla yasanın bulunduğu[26] İsrail’in uluslararası güçlerce tanınmış sınırları içinde insanları Filistinli vatandaşlara karşı kışkırtıyorlar.

Desteğimiz, işgal ve kuşatma altında yaşayanların, İsrail vatandaşı Filistinlilerin ve Filistin, Suriye, Lübnan ve Ürdün’de mülteci ve sürgün olarak yaşayan 7 milyon Filistinlinin[27] tümüne. Mültecilerin bugünkü İsrail’deki memleketlerine dönme hakkı Filistinliler için adaletin en önemli veçhesi.

Filistinlilerin kurtuluşu etnik temizlik[28], toprak hırsızlığı ve Filistinlilerin insanlığı ve egemenliğinin inkârı üzerine kurulu ve bu yolla ayakta duran apartheid uygulamaları ve İsrail’in yerleşimci sömürgeciliği için doğal bir tehdit. İsrail’deki apartheid (ırk ayrımcılığına dayalı) yapısının ABD’dekinden (ve Güney Afrika’dakinden) ayrı olduğunu bilsek de Filistinlilerle Siyahların durumları arasındaki benzerlikleri de görüyoruz.

İsrail’in gözaltı ve tutuklama uygulamalarını Filistinlilere karşı yaygın olarak kullanması[29] ABD’de devrimcilerimizin siyasî olarak hapsedilmesi dâhil[30] siyahların kitlesel olarak tutuklanmalarını[31] akla getiriyor. Askerler, polis ve mahkemeler bize ve hiçbir olası tehdit oluşturmayan çocuklarımıza karşı ölümcül güç kullanımını meşrulaştırıyor. ABD ve İsrail güya birbirleriyle işbirliği yapmadan bize zulmetmeye devam ederken iki ülkenin polis ve askerlerinin yanyana eğitim aldıklarına şahit olduk.[32]

ABD ve İsrail yetkilileri ve medya varlığımızı kriminalize ediyor, bize yönelik şiddeti “münferit olaylar” olarak niteliyor ve direnişi gayrimeşru bir eylem ve terörizm olarak adlandırıyor. Bu ifadeler Filistin’de onyıllardır ve ABD’de yüzyıllardır sürmekte olan ve ABD ve İsrail’in her zaman mayasını oluşturmuş olan Filistinli ve Siyah karşıtı şiddeti yok sayıyor. İsrail’in Filistinlilere yönelik tutumunu karakterize eden ırkçılığın hoşgörüsüzlük, polis zoru[33] ve şiddet biçimlerini de alarak bölgedeki başka unsurlara da yöneldiğinin farkındayız[34]; İsrail’in Afrikalı popülasyonu gibi. İsrailli yetkililer Sudan ve Eritreli sığınmacıları “casus”[35] olarak adlandırıyor ve onları çölde alıkoyuyor[36], aynı devlet Etiyopyalı İsraillileri onların bilgisi ya da rızası olmadan kısırlaştırıyor.[37] Bu gibi olaylar, beyaz üstünlükçülüğüne, Siyah karşıtlığına ve Siyonizme karşı birleşik bir eylemselliği gerektiriyor.

Biz, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı şiddetin ABD’nin İsrail’i dünya sahnesinde savunmasından ve bu şiddeti yıllık 3 milyar doları aşan bir miktarla[38] fonlamasından bağımsız olarak gerçekleşemeyeceğini biliyoruz. ABD hükümetinden İsrail’e ekonomik ve diplomatik yardımı kesmesini talep ediyoruz. Filistin sivil toplumunun İsrail’e karşı 2005 tarihli Boykot, Tecrit ve Yaptırım (Boycott, Divestment and Sanctions ya da kısa adıyla BDS hareketi -ç.n.)[39] çağrısını bütün kalbimizle destekliyor, Siyah ve ABD’li kurum ve örgütlerini aynını yapmaya davet ediyoruz. Vicdanlı insanları çağımızın kilit bir sorunu olan Filistin’in kurtuluşu mücadelesini tanımaya çağırıyoruz.

BDS hareketi büyürken[40] dünyanın en büyük özel güvenlik şirketi olan G4S’i bundan sonra birleşik mücadelemiz için bir hedef olarak belirlemeyi öneriyoruz.[41] G4S, İsrail’de yasadışı olarak tutulan binlerce Filistinli siyasî mahkûma[42] ve ABD’de özelleştirilmiş çocuk cezaevlerinde tutulan yüzlerce Siyah ve meleze[43] aynı anda zarar veriyor. Bu şirket, insanların tutuklanması ve tehcir edilmesinden kâr sağlıyor. Bizler, herhangi birimizi güvenlikten mahrum kılan güvenlik anlayışlarını reddediyor ve her birimiz özgür olmadıkça hiçbirimizin özgür olmayacağında ısrar ediyoruz.

Bu bildiriyi, öncelikle çektikleri acıların farkında olduğumuz ve ırkçılık ve sömürgeciliğe karşı direnişleri bize ilham veren Filistinlilere ithaf ediyoruz. Bildiri, Filistinlilere olduğu kadar İsrail ve ABD hükümetlerine de yöneliktir: bizler kendimizi, kültürel, ekonomik ve siyasî araçlarla kendi kurtuluşumuz için olduğu gibi Filistinlilerin kurtuluşu için de çalışmaya adayacağımızı bildiriyoruz. Eylemcileri bu bildiriyi Filistin’le dayanışma için bir vasıta olarak kullanmaya ve kendi Siyah siyasî figürlerimizi de bu konuda artık adım atmaya çağırıyoruz. Bu uluslararası diyalog ve ilişkiyi sürdürürken hedefimiz, kapitalizme, sömürgeciliğe, emperyalizme ve toplumlarımıza içkin olan muhtelif ırkçılık biçimlerine karşı birleşik mücadelemizi yükseltmektir.

Kurtuluşa doğru.

Filistin Yanlısı Siyahlar
2015

Kaynak

Dipnotlar:
[1] 50 Days of Death & Destruction: Israel’s “Operation Protective Edge”,
IMEU.

[2] Alexis Goldstein, “Palestinians and Ferguson Protesters Link Arms via Social Media”, Yes.

[3] Steve Tamari, “Ferguson to Palestine”, Merip.

[4] Kristian Davis Bailey, “Building Unity, Wrecking Walls: Palestinians Come to Ferguson”, Ebony.

[5] Dream Defenders, Black Lives Matter & Ferguson Reps Take Historic Trip to Palestine, Ebony.

[6] Rana Baker, “Palestinians express ‘solidarity with the people of Ferguson’ in Mike Brown statement”, E-Intifada.

[7] Jameson Parker, “Palestinians Show Solidarity with Americans over Eric Garner Injustice”, Addicting.

[8] International Solidarity Movement, “Solidarity from Palestine to Baltimore”, Palsolidarity.

[9] Gregg Carlstrom, “Palestinians testify to ‘ongoing Nakba’”, Jazeera.

[10] Sunjeev Bery, “Gaza Blockade: Still Operational, Still Violating Human Rights”, Amnestyusa.

[11] Peter Beaumont, “Israeli rights group questions legality of targeting Gaza homes in war”, Guardian.

[12] Anne Paq, “Israel: In Depth Look at Gaza School Attacks”, HRW.

[13] Carole Landry & Jonah Mandel, “UN report: Israel responsible for Gaza shelter attacks”, Yahoo.

[14] “One-third of Gaza’s mosques destroyed by Israeli strikes”, MEM.

[15] Gili Cohen, “NGO Accuses IDF of Gross Abuses During Gaza War”, Haaretz.

[16] “Mounting evidence of deliberate attacks on Gaza health workers by Israeli army”, Amnesty.

[17] Andrew Marszal, “The children killed in Gaza during 50 days of conflict”, Telegraph.

[18] Asma’ Jawabreh & Mohammad Atallah, “100,000 in Gaza still homeless after war with Israel”, USAtoday.

[19] Patrick Strickland, “We are not citizens with equal rights”, Jazeera.

[20] Denise Hassanzade Ajiri, “Palestinian teenager killed while protesting toddler’s death in West Bank”, CSM.

[21] Paul Goldman, “On Video: Israeli Soldiers Raid Homes, Question Kids as Young as 9”, NBC.

[22] “Administrative detention, The Israeli Information Center for Human Rights in the Occupied Territories”, Btselem.

[23] “Settlements, The Israeli Information Center for Human Rights in the Occupied Territories”, Btselem.

[24] “UN slams Israel Destroying Jordan Valley Homes”, 1 Şubat 2014, Arabiya.

[25] Ishaan Tharoor, “On Israeli election day, Netanyahu warns of Arabs voting ‘in droves’”, WP.

[26] “Discriminatory Laws in Israel, Adalah: The Legal Center for Arab Minority Rights in Israel”, Adalah.

[27] “Palestinian refugees and the right of return, American Friends Service Committee”, AFSC.

[28] Mohammed Haddad, “Ethnic cleansing of Paletsine”, Jazeera.

[29] “Statistics on Palestinians in the custody of the Israeli security forces, The Israeli Information Center for Human Rights in the Occupied Territories”, Btselem.

[30] Dan Berger, “Beyond Innocence: US Political Prisoners and the Fight Against Mass Incarceration”, Truthout.

[31] “Criminal Justice Fact Sheet, National Association for the Advancement of Colored People”, Naacp.

[32] Kristian Davis Bailey, “The Ferguson/Palestine Connection”, Ebony.

[33] “Israel’s Ethiopian Jews clash with police at race rally”, Jazeera.

[34] “Israel’s New Racism: The Persecution of African Migrants in the Holy Land”, Youtube.

[35] Harriet Sherwood, “Binyamin Netanyahu reignites row over fate of thousands of African migrants in Israel”, Guardian.

[36] William Booth, “Israeli government to refugees: Go back to Africa or go to prison”, WP.

[37] Katie McDonough, “Israel admits Ethiopian Jewish immigrants were given birth control shots”, Salon.

[38] Steven Erlanger, “Israel to Get $30 Billion in Military Aid From U.S.”, NYT.

[39] “What is BDS”, BDS.

[40] Tia Goldenberg, “Boycott drive gains strength, raising alarm in Israel”, AP.

[41] Wilfred Chan, “Columbia becomes first U.S. university to divest from prisons”, CNN.

[42] “Prisoners, Palestine Solidarity Campaign PCS”, PCS.

[43] “Residential Facilities, Florida Department of Juvenile Justice”, DJJ.

[44] Simon Hattenstone & Eric Allison, “G4S, the company with no convictions – but does it have blood on its hands?”, Guardian.

[45] Ruth Hopkins, “South African prisoners sue G4S over torture claims”, Guardian.

[46] Melissa Davey, “Manus security firm, G4S, responsible for February violence, says law centre”, Guardian.

14 Kasım 2016

, ,

Köprülü Aleviliği

Solun AKP’nin yaklaşık 15 yıldır iktidarda bulunduğunun farkında olmadığı açık. Son üç-beş yıldır yürütülen AKP karşıtı muhalefet ise en fazla, Tayyip merkezli olarak yürütülüyor. O da Fethullahçıların, liberallerin “bu adam çok nobran” demeleriyle başlamış bir müsamere. Sonuçta siyaset, AKP’siz burjuva diktatörlüğüne; Tayyip’siz AKP’ye indirgenmiş durumda.

Buradan da kimlikçi bir ideoloji gündeme geliyor. Tayyip’e bir kimlik atfediliyor ve ona taş atılıyor. IŞİD ona bağlanıyor, düzenin gericiliği onda temize çekiliyor. Herkes, burjuva devletine örgütleniyor. Tek örgütlü yapı o.

Bu bağlamda Alevilik, Tayyip’in kimliğine karşı örgütlenmeye çalışılırken, İslam dışına kaçırılmaya çalışılıyor. 

Resmi devlet tarihçisi Fuat Köprülü’nün ideolojik müdahaleleri bilim katına çıkartılıyor, doğru kabul ediliyor ve Alevilik, Köprülü’nün dediklerine göre tarif ediliyor. Devlet gibi sol da Alevilerden bağımsız, onları görmeyen bir Alevilik formüle ve tarif ediyor.

Köprülü, özünde, Alevilik için, “bu, cahil köylülerin geliştirdiği bir ideoloji” diyor, İslam dışı olduğunun altını çiziyor. Bu burjuva müdahale, İsmail Beşikçi’de Kürt versiyonuna kavuşuyor ve Alevilik, Zerdüştlüğün alt versiyonuna indirgeniyor. Saray dini olarak Zerdüştlük, Alevilikle ilişkilendiriliyor. Özcü, anakronik müdahalelerle bir tarihyazımı yapılıyor. Genel mânâda bu tarihyazımı, “o cahil köylüler”e tepeden bakmak için gündeme geliyor.

Bu tür müdahalelerden biri de İbrahim Sediyani’nin “Kürtçenin tüm dillerin kökeni” olduğunu söylediği yazısında[1] karşılık buluyor. Halk TV’de Urartu, Hitit tarihi ile ilgili kitapların Mustafa Kemal’e bağlandığı tarihyazımı, farklı bir versiyonunu üretiyor, Hz. Nuh Kürtleştiriliyor. Osmanlı’nın vakayinüvislerini bilim insanı yapan Sediyani, bilim dışı bir özcülüğü ve anakronizmi kendi şahsında güncelliyor. Bugün ekmek burada çünkü. Bir zamanlar kimi MHP’lilerin Hz. Muhammed’i Hz. İbrahim soyundan geldiği tespiti üzerinden, “Türk” ilân etmelerinde olduğu gibi, Kürt tarih tezi ve Kürt güneş dil teorisi gündeme geliyor. Sümerler Türk oldukları için Peygamber de Türk oluveriyor. Sediyani, gerici, yobaz, ilkel, tarihdışı Ortadoğu’nun gülü olduğunu Batı’ya pazarlamak zorunda. Eskiden Türklerden bağımsız Türk ideolojisi nasıl ve neden üretilmişse, burada da aynı patika arşınlanıyor.

Alevilik bahsindeyse, “Alevilerin zulme karşı duruşu özseldir. Onlar sevgi, anlayış ve adaleti harmanlayanlardır” deniliyor. Ama Avrupa Alevilerinin son mitingdeki tepkilerine hiç sevgiyle, anlayışla ve adaletle yaklaşılmıyor. Dün seçimde iki milletvekilliği vererek avlanabilecekleri düşünülen Aleviler, bugün farklı bir tepki ortaya koyuyorlar. 7 Haziran sonrası kurulan geçici hükümete bakan verenler, o bakanlardan birinin Alevi olduğunu unutuyorlar. Aslında o bakan Alevi değil, Avrupa ile ilişkiler dairesinde bakan yapılıyor. Bugün mitingle ilişkili tartışma Avrupa Birliği ile alakalı, oradaki gerilimlerin dışavurumu.

Çünkü güya Tayyip’in devrilmesine kilitlenmiş olan siyaset, artık dışarıdan yardıma muhtaç hâle gelmiştir. ABD ve/veya AB’den medet ummaya başlanmıştır. Yurtdışındaki eylemlerin, bu yönde yardım çağrısında bulunmaktan başka bir anlamı yoktur. Ülke içerisindeki siyasetin tıkanıklığı, Batı’nın müdahalesine indirgenmiş durumdadır. Bu acziyet ve zafiyet hâlinde, ilk saldırılacak olan da “hakikatle yüzleşemeyen Alevilerdir”. “Cahil, korkak, sinik Aleviler”, yüksek siyaset erbaplarının seviyesine gelemedikleri için eleştirilmektedir. “Ya Ali!” demek, artık gericiliktir. Üstüncülük, sol formunu üretmeyi başarmıştır.

Dolayısıyla Murat Çakır gibi isimler, bu Alevilerin “öncülüğünü” bile kabul etmeyecek, öncülüğü ancak tırnak içine alabilecektir. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Çakır’a göre, “Alman devletinden aldığı paralarla beslenen”, aşağılık “küçük burjuvalar”dır.[2] Dolayısıyla Çakır, o küçük burjuvalara milletvekilliği veren siyaseti de “küçük burjuva” bir siyaset olarak nitelemektedir.

Asıl sorun, Kürd’ün mazlumiyetinin, mağduriyetinin, çilesinin küçük burjuva ekmeklere yağ niyetine sürülüp yenilmesidir. Bu Kürdlerin değil, Kürdcülerin küçük burjuva siyasetine göre, mazlumluk, mağdurluk sadece kendi özcü, anakronik “Kürd” tasarımına aittir. O tasarımın kime ve neye ait olduğunu tartışmak ise kesinlikle yasaktır. Başkalarının siyaset yapma, geri çekilme, uzlaşma, ileri atılma hakkı asla yoktur.

Alevi’nin bu şekilde dövülerek hizaya çekilmeleri, esasen nafile bir girişimdir. “Dedeleri artık dinlemeyin!” dedikleri Alevilere bu lafı edenlerin, tarihsel-toplumsal planda maddi-manevi öncülük edecek kurumlar inşa etmeleri gerekir. Dedelerin sırtına saplanmak istenen bıçak, cemevlerinin altına döşenmeye çalışılan dinamit, Aleviliğe karşı Batıcı ateist hücumun tezahürü olmalıdır.

Yani Tayyip’e izafe edilen kimliğe yönelik saldırı, önce Aleviliği vuracaktır. Tayyip ve devlet, bundan memnundur. Çünkü her ikisi de Fuat Köprülü gibi, Aleviliği “cahil köylülerin zihni hezeyanı” olarak görmektedir. O, tüm tarihsel-toplumsal bağlarından kopartılacaktır. Bu kopartma görevi sola tevdi edilmiştir.

Küçük burjuva siyaset, her şeyi ve herkesi kendisine mecbur kılmak üzerine kuruludur. Aleviliğin boşa düştüğünde kendisine sarılacağını zannedenler, fena hâlde yanılmaktadırlar. Alevilik, tarihsel mücadelesinden kurtarılmaya çalışılmakta, o, bu sayede devletin dişine uygun hâle gelmektedir. Mücadele içinde tanımlı değilse, Alevilik yoktur. Devlet bu şekilde örgütlenmektedir. Köprülü Aleviliği, bu sayede sağlam temellere kavuşmaktadır.

Aleviliği İslam dışı gören İsmail Beşikçi’nin Altan Biraderler’i “yiğit devrimciler” olarak selamlaması doğaldır.[3] Onların babası, en büyük hayalinin “Dersim’de tenis oynanması, piyano çalınması, vals yapılması” olduğunu söyleyen biridir. Bugün sol, Dersim Katliamı’nın arkasındaki modernleştirme gerekçesinin altına imza atacak düzeye gerilemiştir. Taner Timur[4], Dersim Katliamı’nın Kürt ve Alevi düşmanlığı değil, “gericilik” sebebiyle gerçekleştiğini söylemektedir. Gelinen seviye budur.

Bu modernleşme projesi ile AB-ABD siyaseti tutarlıdır. Tayyip karşıtı sığ siyaset, Batı’dan medet ummaya doğru kapanmıştır. Büyük iktisatçı Mustafa Sönmez[5], Eczacıbaşı’nın açıklamaları ve Trump ile ilgili değerlendirmelerinde, örtük olarak dış güçlerin Tayyip’i indirmesini talep etmekte, bu yöndeki niyetini dile getirmektedir. O, büyük iktisatçı olarak, Eczacıbaşı’nın “bizi başkanlık ilgilendirmez, tek önemli olan sermayenin istikrarıdır” sözünü unutmaktadır. Dolayısıyla, Sönmez ve onun gibiler, hepimizi burjuvazinin iradesine teslim olmaya, ona örgütlenmeye sevk etmektedirler.

Murat Çakır da bu kervanın parçasıdır. Tüm Avrupa Alevilerini “düşkün” ilân edecek statüye ve mevkie sahip kişi olarak Çakır, “Kerbela şehitleri”nden bahsetmekte, ilk fırsatta o şehitlerin imanına ve kavgasına küfretmeyi ihmal etmemekte, Aleviliği kendisine mecbur ve merbut kılamadığı için öfkelenmektedir.

Bir sohbette Alevi derneklerinden birinin başındaki kişi, “Mahir’in yoldaşı” olduğuyla övündükten sonra, “doksanlarda bir yürüyüş örgütlediklerinden, ama derneği ve o yürüyüşü MİT’in örgütlediğini sonradan öğrendiklerinden” bahsetmektedir. Bu da gösteriyor ki devlet, boşluk tanımamaktadır. Siyaseti ve ideolojiyi ordunun çekildiği yere dolan sivil toplum kuruluşları üzerine kuranların kızmaya hakları yoktur. O STK’lar, o Batı, o Batı devletlerinden gelen desteğin bu düzlemde sorgulanması şarttır.

Dolayısıyla, Çakır’ın Alevilere küfrederek kendisini arındırma yoluna gitmesi, mümkün değildir. O, önce Rosa Luxemburg Stiftung[6] ile ilişkilerini sorgulamalıdır. Onun tenceresinin dibi de Avrupa’daki Alevi ağaların tencerelerinin dibi kadar karadır.

Eren Balkır
14 Kasım 2016

Dipnotlar:
[1] İbrahim Sediyani, “Yeryüzünün İlk Kavmi Kürtler ve Konuşulan İlk Dili Kürtçe”, 24 Mart 2014, Düzce.

[2] Murat Çakır, “Şimdi Ne Yapmalı?”, 14 Kasım 2016, AF.

[3] İsmail Beşikçi, “Altan Kardeşler’e Mektup”, 22 Ekim 2016, Duvar.

[4] Enver Aysever, “Taner Timur Söyleşisi”, 10 Kasım 2016, OdaTV.

[5] Mustafa Sönmez Söyleşisi, 12 Kasım 2016, MS.

[6] Scott Jay, “Postmodern Sol”, 16 Ocak 2016, İştirakî.